hanifler.com Kuran odaklı dindarlık

hanifler.com Kuran odaklı dindarlık (http://www.hanifler.com/index.php)
-   92.Nisa Suresi (http://www.hanifler.com/forumdisplay.php?f=531)
-   -   Nisa Suresi (http://www.hanifler.com/showthread.php?t=1710)

Taner 8. August 2010 11:13 PM

Nisa Suresi
 
92 (4). Nisa Suresi
MEDENÎ, 176 ÂYET

GİRİŞ

Adını birçok necmin temel konusu olması ve âyetlerdeki النساء [en-nisâ’/kadınlar] ifadesinden alan Nisâ sûresi'nin, ekserisi hicrî 2-5. yıllarda, bazı necmleri de daha sonraki yıllarda inmiştir. Sûre, birçok necmden oluşmakta; fakat bu necmler arasında kronolojik bir tertip bulunmamaktadır. Ferdî ve ictimaî birçok ilkeyi içeren necmler, Mushafı düzenleyenler tarafından Nisâ sûresi adıyla birleştirilmiştir. Biz bazı âyetleri, –yerlerinde görüleceği üzere– teknik gereklilik ve anlam bütünlüğü sebebiyle farklı tertip ettik.

Sûrede, Medîne'de belirlenen yeni kıble strateji çerçevesinde İslâm toplumunun düzenlenmesi ve gelişmesi için insan hakkları, yetim hakkları, aile hukuku [evlilik-boşanma, nafaka], miras hukuku, ceza hukuku, evrensel ilişkiler, salât ve salâtın ikâmesi gibi hayatî konularla ilgili ilke ve öğretiler; İslâm öncesi dönemdeki töresel değerlerin yerine ahlâkî, kültürel, sosyal, ekonomik ve politik yeni dinî değerler konulur. Sûre bu açıdan Bakara sûresi'nin devamı niteliğindedir.

Ayrıca bu sûrede Hristiyan ve Yahûdilerin yanlış inançları tashih edilir ve onların hakikati kabulüne yönelik açıklamalar yapılır.

RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA

MEAL:

1. Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinize takvâlı davranın. Ve Kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'a ve akrabalığa takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.

2. Ve yetimlerinize mallarını verin. Temizi pise değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Bunu yapmak kesinlikle büyük bir suçtur.

3. Ve eğer ki yetimleriniz konusunda hakkaniyetsizlikten korktuysanız; o takdirde sizin için hoş olan, o kadınlardan [yetimlerin kadınlarından] ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâhlayın. Şâyet o takdirde de adaleti gözetemeyeceğinizden korktuysanız, bir tanesini ya da yeminlerinizin sahip olduğunu nikâhlayın. Bu, hakksızlığa sapmamanız için en uygunudur.

4. Ve o kadınlara [yetimlerin kadınlarına] mehirlerini seve seve veriniz. Artık kendileri ondan [alacaklarından] bir kısmını size hoş ederlerse [ikramda bulunurlarsa] de onu afiyetle, çekinmeden yiyiniz.

5. Ve Allah'ın, ayakta kalmanız için size vermiş olduğu mallarınızı bu sefihlere [aklı ermezlere; reşit olmamış yetimlere] vermeyiniz. Ve onları o mallarda rızıklandırın ve onları giyindirin. Ve onlara ma‘rûf söz söyleyin.

6. Ve bu yetimlerinizi nikâha ulaşıncaya kadar belalandırınız [sıkı bir eğitim vererek olgunlaştırınız]. Sonra da eğer kendilerinde rüşd hissederseniz mallarını kendilerine hemen teslim ediniz. Onlar büyüyecekler diye onların mallarını saçıp savurup yemeyin de. Ve kim zengin ise artık o iffetli davransın. Kim de fakir ise artık o da ma‘rûf ile yesin. Sonra da onların [yetimlerin] mallarını kendilerine teslim ettiğiniz zaman onlar üzerine şâhit tutunuz. Hesap sorucu olarak da Allah yeter.

7. Ana-baba ve akrabaların terekesinde o erkeklere [erkek yetimlere] bir pay vardır. Ana-baba ve akrabaların terekelerinde de az olsa da çok olsa da farz kılınmış bir nasip olarak o kadınlara [kız yetimlere] da bir pay vardır.

8. Taksime; yakınlar, yetimler ve miskinler hazır bulunduğu zaman da onları ondan rızıklandırın ve onlara ma‘rûf söz söyleyin.

9. Ve arkalarında zayıf zürriyet bıraktıkları takdirde endişe edecek olanlar ürpersinler! Ve de Allah'a takvâlı davransınlar ve belgelenmiş söz söylesinler.

10. Kesinlikle, yetimlerin mallarını hakksız yere yiyen kimseler, muhakkak ki karınlarının içinde ateş yerler. Ve yakında ateşi alevli cehenneme yaslanacaklardır.

33. Ve Biz, anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mevâli [mirasçılar] kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimseler; onların nasiplerini de hemen verin. Şüphesiz Allah, her şeye en iyi şâhittir.

11. Allah size evlâtlarınız hakkında Allah'tan bir taksim olarak vasiyet eder: Erkek için, iki kadın payı kadardır. Eğer hepsi kadın olmak üzere ikiden fazla iseler, o zaman terekenin üçte-ikisidir. Ve eğer bir tek kadın ise o zaman ona yarısıdır. Eğer ölen, ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa, onların [ana-babanın] her birine altıda-bir; şâyet ölenin çocuğu yok da, mirasçı olarak ana ve babası kalmışsa, o zaman anası için üçte-birdir. Eğer ölenin kardeşleri varsa anası için altıda-birdir. Bu paylar, onun [ölenin] yaptığı vasiyet ve borçlardan sonradır. Babalarınız ve çocuklarınız; hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.

176. Senden kelâle [birinci derecede mirasçısı olmayan kişiler] hakkında fetva istiyorlar. Deki: “Allah, size fetva verecektir.” Çocuğu olmayan, kız kardeşi bulunan bir kişi helâk olursa [ölürse], bıraktığı şeyin yarısı onundur [kız kardeşinindir]. Ve o [oğlan kardeş], kız kardeşin çocuğu yoksa ona mirasçı olur. Eğer onlar [çocuksuz oğlan kardeşe mirasçı olan kız kardeşler], iki kişi iseler onun [çocuksuz ölen oğlan kardeşin] bıraktığının üçte-ikisi onlarındır. Eğer onlar [çocuksuz ölen kişinin kardeşleri] erkek ve kadın kardeşler iseler, o zaman erkek için iki kadının payı vardır. Allah, sapmayasınız diye açığa koyuyor ve Allah, her şeyi en iyi bilendir.

12. Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Şâyet bir çocukları varsa o zaman yapmış olduğu vasiyet ve borçtan sonra mirasın dörtte-biri sizindir. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınızın dörtte-biri onlarındır [hanımlarınızındır]. Şâyet çocuklarınız varsa o zaman bıraktığınızın, yapmış olduğunuz vasiyet ve borçtan sonra sekizde-biri onlarındır [hanımlarınızındır]. Eğer ölen bir erkek veya kadın, kelâle olarak [birinci dereceden mirasçısı; eşi, çocuğu ve ana-babası olmadan] miras bırakıyor ve kendisinin bir erkek veya kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan her birine, yapmış olduğu vasiyet ve borçtan sonra, zarara uğratılmadan altıda-biridir. Eğer mevcut olan kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde onlar [kardeşler], üçte-birde ortaktırlar. Bunlar, Allah tarafından bir vasiyettir. Ve Allah en iyi bilen ve çok yumuşak davranandır.

29. Ey iman etmiş kişiler! Mallarınızı –kendi rızanızla yaptığınız ticaret şekli hariç olmak üzere– aranızda hakksız yolla yemeyin, kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size çok merhametlidir.

30. Ve kim, düşmanlık ve zulüm olarak bunu [yasakları] işlerse, yakında Biz onu ateşe sokarız. Ve bu [onu ateşe atmak], Allah'a çok kolaydır.

31. Eğer siz, yasaklandığınız şeylerin büyüklerinden sakınırsanız, kötülüklerinizi sizden örteriz. Ve sizi saygın giriş yerine girdiririz.

32. Ve Allah'ın bazınıza, diğerlerinizden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Ve Allah'ın fazlından isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi en iyi bilendir.

13. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Elçisi'ne itaat ederse Allah onu, içinde sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir. İşte bu da, çok büyük kurtuluştur.

14. Ve kim Allah'a ve O'nun Elçisi'ne karşı gelir ve O'nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde sürekli kalmak üzere cehenneme girdirir. Ve alçaltıcı azap onun içindir.

15. Kadınlarınızdan fâhişeye varanlara, kendinizden onların aleyhine hemen dört şâhit getirin; şâyet onlar şâhitlik ederlerse, artık o kadınları ölüm vefat ettirinceye ya da Allah onlara bir yol kılıncaya kadar evlerde tutun.

16. Sizlerden ona [fâhişeye] varan iki er kişi [eşcinsel ilişkide bulunan erkekler]; hemen her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe ederler de düzeltirlerse artık onlardan mesafelenin. Şüphesiz Allah, tevbeleri çok kabul edendir, en çok merhamet edendir.

17. Allah'ın üzerine aldığı tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerinkidir. İşte bunlar, Allah'ın tevbelerini kabul ettikleridir. Allah, en iyi bilendir, en iyi hüküm koyandır.

18. Ve tevbe, kötülükleri yapıp edip de onlardan birine ölüm çatınca, “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenler ve de kâfir olarak ölenler için değildir. İşte bunlar, Bizim kendileri için acı bir azap hazırladıklarımızdır.

19. Ey iman etmiş kişiler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmaz. Ve onlara verdiğinizin bir kısmını götürmeniz için, açık bir fâhişe [çirkin bir hayâsızlık/zina] getirmedikleri sürece onları sıkıştırmayınız. Ve onlarla ma‘rûf ile muaşerette bulununuz. Ve eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa; siz bir şeyden hoşlanmasanız da Allah onda [sizin hoşlanmadığınız şeyde] birçok hayır kılacak olabilir.

20. Ve eğer bir eşin yerine bir eş değiştirmek istediyseniz, onlardan birine yüklerle vermiş de bulunsanız, artık ondan bir şey geri almayınız. Onu bir iftira ve açık bir günah olarak alır mısınız?

21. Ve birbirinizle kaynaşıp başbaşa kalmışken ve onlar sizden kuvvetli bir söz almışken onu [verdiğinizi] nasıl alırsınız?

22. Ve kadınlardan, babalarınızın nikâhladıklarını nikâhlamayın. Ancak geçen geçmiştir. Şüphesiz bu, çirkin bir hayâsızlıktır ve öfke duyulan bir iğrençliktir. Ne kötü bir yoldu o!

23-24. Size, anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, teyzeleriniz, halalarınız, erkek kardeşinizin kızları, kız kardeşinizin kızları, sizi emzirmiş olan anneleriniz, sütten kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, birleşme yaptığınız kadınlarınızın eski kocalarından doğup evinizde bulunan üvey kızlarınız –birleşme yapmadıysanız bir sakınca yok size– kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşin arasını birleştirmeniz –eski yapılıp geçenler hariç–, yeminlerinizin sahip oldukları hariç, muhsan kadınlar [nikâhlı kadınlar] da haram kılındı. Allah çok affedici, çok merhametlidir. Bunlar Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında iffetlerinizi koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla, muhsanlaşacak [evlenecek] kadın aramanız size helâl kılındı. Öyleyse onlardan ne ile faydalandıysanız, farz bir görev olarak ücretlerini ödeyiniz. Zorunlu ödemenizden sonra, rızalaştığınız şeyde size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah en iyi bilen ve hikmet sahibi olandır.

25. Ve sizden her kim hür mü’min kadınları nikâh edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da, yeminlerinizin mâlik olduğu, mü’min genç kızlarınızdan nikâhlamak var. Ve Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Sizin bazınız, bazınızdandır. O hâlde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen sahiplenilmiş kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle onları [yeminlerinizin mâlik olduklarını] nikâhlayın ve örfe uygun bir şekilde ücretlerini [mehirlerini] verin. Sahiplenildiklerinde fâhişe işlerlerse, o zaman onlara hür kadınlara verilen azabın yarısı verilir. –İşte bu sizden günah işlemekten ürperen kimseleredir.– Ve eğer sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ve Allah gafûr'dur, rahîm'dir.

26. Allah, sizin için açığa koymak, sizi, sizden öncekilerin sünnetlerine [yasalarına, yollarına] kılavuzlamak ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Ve Allah, alîm'dir, hakîm'dir.

27. Ve Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyan kimseler de, sizin doğru yoldan büyük bir meyl ile eğilmenizi istiyorlar.

28. Allah, sizden hafifletmek istiyor. Ve şüphesiz insan çok zayıf yaratılmıştır.

34. Allah'ın, bazı şeyleri bazısına fazla kılması ve erkeklerin mallarından harcamaları nedeniyle erkekler kadınlar üzerine kavvamdırlar [iyi koruyup, iyi gözeticidirler]. Hâl böyle olunca, sâlih kadınlar, Allah'a itaat edicidirler, Allah'ın koruduğu şey nedeniyle ğayb için koruyucudurlar. Nüşûzundan [dikkafalılık yaparak kendisini taciz ve tecavüz riskine atmasından] korktuğunuz kadınlara da öğüt verin ve yataklarında yalnız bırakın ve de baskı yapın/sürgün edin/dövün. Bunun üzerine size saygılı davranırlarsa artık onlar aleyhine başka bir yol aramayın. Allah çok yücedir, çok büyüktür.

35. Ve eğer ikisinin [karı-kocanın] arasının açılmasından korktuysanız, o zaman bir hakem onun [erkeğin] yakınlarından, bir hakem de onun [kadının] yakınlarından kendilerine gönderin. Bu ikisi [karı-koca] gerçekten düzeltme [barışmak] isterlerse, Allah onların [karı-kocanın] arasında geçim verir. Şüphesiz Allah, alîm'dir, habîr'dir.

128-130. Ve eğer bir kadın, onun [kocasının] hâlinden; diklenmesinden veyahut kendisinden uzaklaşmasından korkarsa, artık aralarında bir sulh yapmalarında, onlara bir günah yoktur. Ve sulh hayırlıdır. Ve nefisler kıskançlığa hazır kılınmıştır. Eğer iyilik-güzellik üretirseniz ve takvâlı davranırsanız artık şüphesiz Allah yapmış olduğunuz şeylere haberdardır. Ve kadınlarınız arasında adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız da asla güç yetiremezsiniz. Öyleyse birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Ve eğer düzeltirseniz ve takvâlı davranırsanız artık şüphesiz Allah gafûr'dur, rahîm'dir. Eğer onlardan ikisi [karı-koca] ayrılırlarsa, Allah, hepsini geniş lütfundan zenginleştirir. Ve Allah, vâsi'dir, hakîm'dir.

36-38. Ve Allah'a ibâdet edin ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ve de anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, uzaktan komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, yeminlerinizin mâlik olduklarına [himâyenize verilmiş kimselere] iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen; cimrilik eden, insanlara cimriliği emreden ve Allah'ın kendilerine lütfundan verdiklerini gizleyen kimseleri ve Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri hâlde mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri sevmez. Ve Biz, kâfirlere alçaltıcı bir azabı hazırladık. Ve şeytan kimin için karîn [yaştaş, yakın arkadaş] olursa, o ne kötü bir karîndir!

39. Bir de bunlar, Allah'a ve âhiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın kendilerini rızıklandırdığı şeylerden infak etselerdi, ne kendilerinin aleyhlerine olurdu ki? Ve Allah onları çok iyi bilendir.

40. Şüphesiz Allah, zerre kadar zulmetmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır ve Kendi katından büyük bir ecir verir.

41. Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl?

42. İnkâr eden ve Elçi'ye isyan eden kimseler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah'tan hiç bir sözü gizleyemezler de.

43. Ey iman etmiş kişiler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüb iken de –yolcu olanlar müstesnâ– yıkandırılıncaya kadar, salâta yaklaşmayın. Eğer hasta iseniz veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz çukurdan [tuvaletten] geldiyse veya kadınlarla dokunuştuysa, su da bulamamışsanız o zaman, hemen tertemiz bir toprağa yönelin. Sonra da yüzlerinizi ve ellerinizi el ile silin. Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

44. Kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olan kimseleri görmüyor musun? Onlar, sapıklığı satın alıyorlar ve sizin yol'dan sapmanızı istiyorlar.

45. Ve Allah sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir. Ve velî olarak, Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter.

46. Yahûdileşmişlerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden/öz anlamlarından değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygamber'e karşı), “İşittik ve karşı geldik/iyice sarıldık, dinle, dinlemez olası, râinâ” derler. Eğer onlar, “İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha sağlam/doğru olacaktı; fakat küfürleri [gerçeği kabul etmemeleri] sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar.

47. Ey kitap verilmiş kimseler! Biz, birtakım yüzleri silip de enselerine çevirmeden yahut sebt halkını lânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden önce yanınızda bulunanı tasdik etmek üzere indirdiğimiz bu kitaba iman edin. Ve Allah'ın emri yerine gelecektir.

48. Şüphesiz Allah, Kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah'a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah uydurmuş [işlemiş] olur.

49. Kendilerini temize çıkaranları görmüyor musun? Bilakis Allah, dilediği kimseyi temize çıkarır. Onlara kıl kadar zulmedilmez.

50. Bak Allah'ın aleyhine nasıl yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter.

51. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan şu kimseleri görmüyor musun? Onlar puta ve tâğûta inanıyorlar. Ve Allah'ı inkâr eden kimseler için, “Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır” diyorlar.

52. İşte onlar, Allah'ın lânet ettiği kimselerdir. Allah kime lânet ederse artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.

53. Yoksa onlar için mülkten bir pay mı vardır?! Eğer öyle olsaydı, insanlara bir hurma çekirdeğinin oyuğunu bile vermezlerdi.

54. Yoksa onlar insanları, Allah'ın onlara lütfundan verdiği şey için kıskanıyorlar mı? Bakınız şüphesiz Biz, İbrâhîm soyuna da kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] vermiştik. Hem de onlara büyük bir mülk [hükümranlık] verdik.

55. İşte onlardan [Yahûdilerden] bir kısmı ona iman etti. Bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Ve çılgın alevli ateş olarak cehennem yeter.

56. Şüphesiz ki şu, âyetlerimizi inkâr etmiş kişileri Biz yakında ateşe atacağız. Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye, derilerini başka deriler ile değiştireceğiz. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, en iyi yasa koyandır.

57. Ve iman eden ve sâlihât işleyenleri, içinde ebedî olarak kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Ve onları, koyu bir gölgeliğe girdireceğiz.

58. Şüphesiz Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Şüphesiz Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, en iyi işiten, en iyi görendir.

59. Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye ve sizden olan emir sahibine [yöneticiye] itaat edin. Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin. Bu, daha iyidir ve ilkleştirme [çözüm] bakımından daha güzeldir.

60. Kesinlikle inkâr etmekle emrolundukları tâğûtu aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi? Şeytan da onları uzak [geri dönülmez] bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor.

61. Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine ve Elçi'ye gelin!” denince, o münâfıkların senden uzaklaştıkça uzaklaştıklarını görürsün.

62. Bak nasıl? Elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir musibet isâbet ettiği zaman; sonra “Biz sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak istedik” diye Allah'a yemin ederek sana geldiler.

63. İşte onlar, Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir; artık sen onlardan mesafelen ve onlara öğüt ver. Ve onlara, kendileri hakkında, beliğ [derinden etkileyecek, güzel] söz söyle!

64. Ve Biz, her elçiyi sadece, Allah'ın izniyle itaat olunsun diye gönderdik. Ve eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmalarını isteselerdi, Rasûl de onlar için bağışlanma isteseydi, kesinlikle Allah'ı tevvâb [tevbeleri çokça kabul eden], rahîm [en çok merhamet eden] bulurlardı.

65. Artık, hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiç bir sıkıntı duymadıkça ve tam bir güvenlikle güvenlik sağlamadıkça iman etmiş olamazlar.

66. Eğer Biz onlara, “Kendinizi öldürün veya yurtlarınızdan çıkın” diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Ve eğer onlar, öğütlendikleri şeyleri yapsalardı, elbette kendileri için daha hayırlı ve sebat etmede daha kuvvetli olurdu.

67-68. Ve o zaman kesinlikle kendilerine nezdimizden çok büyük bir mükâfât verirdik. Ve onları kesinlikle doğru yola kılavuzlardık.

69. Kim de Allah'a ve Elçi'ye itaat ederse artık onlar, Allah'ın, peygamberlerden, sıddîklardan şehidlerden ve sâlihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir!

70. Bu, Allah'tan bir lütuftur. En iyi bilen olarak Allah yeter.

71. Ey iman etmiş kişiler! Önleminizi alın sonra da onlara karşı ya küçük birlikler hâlinde sefere çıkınız veya toptan sefere çıkınız.

72. Şüphesiz sizden bir kısmı da kesinlikle ağır davranır. Sonra size bir musibet isâbet edince, “Kesinlikle Allah bana lutfetti de onlarla beraber tanık olarak bulunmadım” der.

73. Ve eğer size Allah'tan bir lütuf isâbet ederse, kesinlikle sanki, sizinle kendisi arasında hiç sevgi yokmuş gibi, şüphesiz “Ah ne olurdu, onlarla beraber olaydım da çok büyük başarıya erseydim” diyecektir.

74. O hâlde basit hayatı, âhiret karşılığında satacak kimseler, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse, artık Biz ona çok büyük bir mükâfât vereceğiz.

75. Size ne oluyor da Allah yolunda ve, “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, nezdinden bize bir velî, nezdinden iyi bir yardımcı kıl” diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?

76. İman etmiş kimseler Allah yolunda savaşırlar. Küfretmiş kişiler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın velîleri ile savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı, çok zayıftır.

77-78. Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz! Ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır. Âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar” bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isâbet ederse, “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz olayazıyorlar?

79. Sana iyilikten-güzellikten isâbet eden şeyler, işte Allah'tandır. Sana kötülükten isâbet eden şeyler de senin kendindendir. Ve Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik. İyi bir tanık olarak da Allah yeter.

80. Kim Elçi'ye itaat ederse, artık o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse; artık Biz seni onlara koruyucu [bekçi] olarak göndermedik.

81. Ve onlar sana, “Tâat” [baş üstüne]! derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin, senin dediğinden başkasını kurarlar. Ama Allah onların geceleyin kurduklarını yazıyor. Artık sen onlardan mesafelen. Ve Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter.

82. Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı.

83. Ve kendilerine güvenden veya korkudan bir emir geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu Elçi'ye ve kendilerinden olan emir sahibine [yetkili kimselere] götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yeten kimseler, onu bilirlerdi. Ve eğer Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, –pek azınız hariç– kesinlikle şeytana uymuştunuz.

84. Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki, Allah kâfirlerin baskısını kırar. Ve Allah, baskıca daha çetindir, caydırmada da daha çetindir.

85. Kim güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı/vasıta olmakla] şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap [hisse] vardır. Kim de kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir.

86. Siz bir selâm ile selâmlandığınız zaman da, hemen ondan daha güzeliyle selâm verin veya onu [verilen selâmı] iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını en iyi yapandır.

87. Allah, Kendinden başka ilâh diye bir şey olmayandır. O, kesinlikle sizi, kendisinde şüphe olmayan kıyâmet gününde toplayacaktır. Ve Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?

88. Peki, Allah onları kazandıkları günah yüzünden terslerine döndürdüğü hâlde, siz, ne oluyor da münâfıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimselere kılavuzluk etmek mi istiyorsunuz? Ve Allah, kimi saptırırsa, artık sen onun için asla bir yol bulamazsın.

Taner 8. August 2010 11:14 PM

89-90. Onlar [münâfıklar], kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi, böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, sizinle aralarında anlaşma olan bir kavme sığınan kimseler yahut sizinle ve kendi kavimleriyle savaşmaktan göğüsleri daralarak size gelenler hariç onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir velî ve bir yardımcı edinmeyin. Sonra, eğer Allah dileseydi de onları size musallat kılardı da onlar sizinle savaşırlardı. Artık eğer onlar sizden mesafelenip de sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, Allah sizin için onlar aleyhine bir yol kılmamıştır.

91. Sizden güvende olmak ve kendi kavimlerinden güvende olmak isteyen diğerlerini bulacaksınız. Bunlar, ne zaman fitneye geri döndürürlerse, onun içine baş aşağı dalarlar. Öyleyse bunlar, eğer sizden uzak durmazlarsa ve size barış teklif etmezlerse ve ellerini [güçlerini] çekmezlerse, hemen kendilerini bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. Ve işte bunlar, onların aleyhinde size kıldığımız apaçık bir güçtür [yetkidir].

92. Ve hata dışında bir mü’minin, diğer bir mü’mini öldürmesi söz konusu değildir. Ve kim bir mü’mini hataen öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturmalı ve ölenin ailesine [vârislerine] teslim edilecek bir diyet vermelidir, –ancak onların [ölünün ailesinin] bağışlaması müstesnâdır.– Eğer o [öldürülen], mü’min olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin mü’min bir köleyi özgür bırakması gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, alîm'dir [en iyi bilendir], hakîm'dir [en iyi yasa koyandır].

93. Ve kim bir mü’mini kasten öldürürse, işte onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Ve Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır.

94. Ey iman etmiş kimseler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, hemen iyice araştırın. Ve size selâm veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, “Sen mü’min değilsin” demeyin. Artık Allah nezdinde çok ganimetler vardır. Önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz Allah yaptıklarınıza haberdardır.

95-96. Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle oturanlara fazlalıklı kıldı. Ve Allah onların hepsine “en güzel”i vaad etmiştir. Ve Allah mücâhidlere, oturanların üzerine büyük bir ecir fazlalaştırmıştır: Kendi katından dereceler, bir mağfiret ve rahmet. Ve Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.

97-98. Kesinlikle meleklerin, kendilerine zulmederlerken vefat ettirdikleri şu kimseler; onlar [melekler], “Ne işte idiniz?” derler. Onlar, “Biz yeryüzünde güçsüzleştirilmiş kimselerdik” derler. Onlar [melekler], “Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz orada hicret etseydiniz ya?” derler. Artık, –erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan göçe güç yetiremeyen, yol bulamayan kimseler hariç– işte bunların varacakları yer cehennemdir. Ve o ne kötü gidiş yeridir!

99. İşte onlar, Allah'ın bu kimseleri affetmesi umulur. Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.

100. Kim de Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde barınacak çok yer ve genişlik bulur. Kim Allah'a ve Elçisi'ne hicret etmek üzere evinden çıkar, sonra kendisine ölüm gelirse, o kişinin ecri/ödülü şüphesiz Allah'a düşmüştür. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.

101. Ve yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, kâfir kimselerin sizi fitnelendirmesinden [size bir kötülük yapacağından] korkarsanız, salâttan kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin için apaçık düşmandırlar.

102. Ve sen onların içinde bulunup da onlar için salât ikâme ettiğin zaman [eğitim-öğretim verdiğin zaman] içlerinden bir kısmı seninle beraber dikilsinler [eğitime katılsınlar]. Silâhlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar boyun eğdiklerine [ikna olduklarında] arka tarafınıza geçsinler. Sonra salâta katılmamış [eğitim-öğretim almamış] diğer bir kısmı gelsin seninle beraber salât etsinler [eğitim-öğretim yapsınlar] ve tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar. Kâfirler, silâhlarınızdan ve eşyanızdan gâfil olsanız da size ani bir baskın yapsınlar isterler. Eğer size yağmurdan bir eziyet erişir veya hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Tedbirinizi de alın. Şüphesiz Allah, kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.

103. Sonra salâtı tamamlayınca, artık Allah'ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sükûnet bulduğunuzda/güvene erdiğinizde, salâtı ikâme edin. Hiç şüphesiz salât, mü’minler üzerine vakti belirlenmiş bir yazgıdır.

104. Ve o toplumu takip etmede gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyor idiyseniz, artık şüphesiz onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Ve siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.

105. Şüphesiz Biz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmedesin diye Kitab'ı hakk olarak indirdik. Sen de hâinler için savunucu olma!

106. Ve Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.

107. Kendilerine hâinlik edenleri de savunma. Şüphesiz Allah, ileri derecede hâinlik eden günahkârları sevmez.

108. Onlar, insanlardan gizlemek isterler de Allah'tan gizlemek istemezler. Hâlbuki O [Allah], onlar, O'nun sözden razı olmadığı şeyleri gece planlarlarken kendileriyle beraberdir. Ve Allah onların yaptıklarını kuşatıcıdır.

109. Haydi, siz basit yaşamda onları savundunuz. Peki kıyâmet gününde Allah'a karşı onları kim savunacaktır yahut kim onlara vekîl olacaktır?

110. Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur.

111. Kim de bir günah kazanırsa, kendi aleyhine kazanmış olur. Ve Allah en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.

112. Kim de bir hata veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, o zaman kesinlikle bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.

113. Ve eğer senin üzerinde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, kesinlikle onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışmıştı. Hâlbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiç bir zarar veremezler. Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.

114. Bir sadakayı yahut ma‘rûfu veyahut da insanlar arasını düzeltmeyi emreden kişinin ki hariç, onların fısıldaşmalarından çoğunda hayır diye bir şey yoktur. Kim bunları Allah'ın rızasını gözeterek yaparsa, Biz yakında ona çok büyük bir mükâfât vereceğiz.

115. Ve kim kendisine doğru yol apaçık ortaya çıktıktan sonra Elçi'ye karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başkasını izlerse, Biz onu döndüğü şeye döndürürüz ve onu cehenneme sokarız. O da ne kötü bir gidiş yeridir!

116. Hiç şüphesiz, Allah, Kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.

117. Onlar, Allah'ın astlarından, yalnızca dişilere yakarırlar. Ve onlar ancak inatçı şeytana yakarırlar.

118-119. Allah ona [şeytana] lânet etti. Ve o [şeytan], “Elbette Senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah'ın yaratışını/ölçülendirdiğini bozacaklar” dedi. Ve her kim Allah'ın astından şeytanı velî edinirse, o zaman şüphesiz o, apaçık bir ziyan ile ziyana uğrar.

120. O [şeytan], onlara vaadde bulunur ve onları kuruntulandırır. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.

121. İşte bunlar, varacakları yer cehennem olanlardır. Onlar oradan kaçacak bir yer de bulamazlar.

122. Ve iman eden ve sâlihâtı işleyen kimseler de; Biz onları, Allah'ın gerçek bir vaadi olmak üzere, içinde ebedî olarak kalıcılar olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Ve sözce Allah'tan daha doğru kim olabilir?

123. O [bu iş], sizin kuruntularınızla ve Ehl-i Kitab'ın kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır. Ve o, kendisi için Allah'ın astlarından bir velî ve iyi bir yardımcı bulamaz.

124. Ve erkekten veya kadından, kim mü’min olarak sâlihâtı işlerse, artık işte onlar, cennete girerler. Ve hurma çekirdeğinin sırtındaki çukur [zerre] kadar zulme uğratılmazlar.

125. Ve din bakımından, iyilik-güzellik üreten biri olarak yüzünü [kendisini] Allah için islâmlaştırandan ve hanîfçe İbrâhîm'in dinine tâbi olan kimseden daha iyi-güzel kim olabilir? Ve Allah, İbrâhîm'i “halîl” [imam/önder] edindi.

126. Ve göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, her şeyi iyice kuşatıcıdır.

127. Senden o kadınlar [yetimlerin kadınları] hakkında fetva istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında fetvayı Allah ve ‘kendilerine farz kılınmış olanı vermediğiniz ve kendilerini nikâhlamaya rağbet etmediğiniz kadınların yetimleri hakkındaki ve ezilmek istenen çocuklar hakkındaki ve yetimler için hakkaniyeti ayakta tutmanız hakkındaki Kitap'ta size okunanlar’ verir. Ve hayırdan ne işlerseniz, biliniz ki, şüphesiz Allah onu en iyi bilendir.”

128-130. (Konu bütünlüğü dikkate alınarak 3-16. âyetler arasında tertip edilmiştir.)

131. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Andolsun Biz, sizden önce kendilerine kitap verilen kimselere ve size, Allah'a takvâlı davranmanızı vasiyet ettik. Eğer inkâr ederseniz de, biliniz ki, göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Allah, hiç bir şeye muhtaç olmayandır, hamde layık olandır.

132. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Vekîl olarak da Allah yeter.

133. Eğer O [Allah], dilerse sizi giderir ey insanlar ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna en iyi güç yetirendir.

134. Kim dünya sevabını istiyor idiyse; bilsin ki dünya ve âhiret sevabı yalnızca Allah katındadır. Ve Allah çok iyi işiten ve çok iyi görendir.

135. Ey iman etmiş kimseler! Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, Allah için tanıklık eden kimseler olarak hakkaniyeti oldukça ayakta tutanlar/gözetenler olun. İster zengin olsun, ister fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de daha yakındır. Artık adaleti yerine getirebilmek için hevânıza uymayın. Eğer eğip bükerseniz veya geri durursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah yaptıklarınıza haberdardır.

136. Ey iman etmiş kişiler! Allah'a, Elçisi'ne, Elçisi'ne indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Ve kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve son günü inkâr ederse, kesinlikle o çok uzak bir sapıklığa sapmıştır.

137. Şüphesiz şu, iman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da küfürlerini artırmış kimseler; Allah onları bağışlayacak ve onları bir yola kılavuzlayacak değildir.

138-139. Mü’minlerin astlarından küfre sapanları velî edinen şu münâfıklara, şüphesiz, çok acıklı bir azabın kendileri için olduğunu müjdele! Onların yanında izzet [onur ve yücelik] mi arıyorlar? Oysa izzetin [onur ve yüceliğin] tümü Allah'ındır.

140-141. Ve O [Allah], size Kitap'ta [Kur’ân'da], “Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Şüphesiz Allah, sizi gözetleyip duran kimselerin; münâfıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayandır. Artık Allah tarafından size bir zafer olursa onlar, “Biz sizinle beraber değil miydik?” derler. Kâfirler için bir pay olunca da, “Size üstünlük sağlamadık mı, sizi mü’minlerden korumadık mı?” derler. Artık Allah, kıyâmet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla bir yol kılmayacaktır.

142-143. Şüphesiz ki münâfıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatıcısıdır. Ve onlar, salâta doğru kalktıkları zaman, ikisi arasında gidip gelen kararsızlar olarak, tembel tembel kalkarlar, onlarla [mü’minlerle] ve şunlarla [kâfirlerle] olmazlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allah'ı ancak, pek az olarak anarlar. Ve Allah kimi saptırırsa, sen artık ona bir yol bulamazsın.

144. Ey iman etmiş kimseler! Mü’minlerden seviyece düşük olan kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir kanıt vermek mi istiyorsunuz?

145-146. Şüphesiz ki münâfıklar, –tevbe edenler, düzeltenler, Allah'a sıkıca sarılanlar ve dinlerini Allah için arıtan kimseler müstesnâ; artık bunlar, mü’minlerle beraberdirler. Ve Allah, mü’minlere büyük bir ecir verecektir– ateş'ten, en aşağı tabakadadırlar. Sen de onlara bir yardım edici bulamazsın.

147. Eğer şükrettiyseniz ve iman etmişseniz Allah size azabı ne yapar? Allah, şâkir'dir [karşılığını verendir] ve en iyi bilendir.

148. Allah, hakksızlığa uğrayanların dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Ve Allah en iyi işiten, en iyi bilendir.

149. Eğer bir hayrı açığa vurur yahut onu gizlerseniz yahut da bir kötülüğü affederseniz, biliniz ki, şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, en iyi güç yetirendir.

150-151. Allah'ı ve elçilerini inkâr ederek kâfir olan, “Biz, bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ve Elçisi'nin arasını ayırmayı isteyen ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler; işte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Ve Biz, o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

152. Allah'a ve elçilerine inananlar ve onlar arasında ayırım yapmayan kimseler; işte onlar, Allah'ın pek yakında mükâfâtlarını verecekleridir. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.

153. Kitap Ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verdik.

154-158. Ve söz vermeleri nedeniyle Tûr'u [dağı] üzerlerine kaldırdık. Ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu, Kendine yükseltti [derecesini artırdı]. Ve Allah azîz'dir, hakîm'dir.

159. (166. âyetten sonra tertip edildi.)

160-161. Sonra da Yahûdileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde faiz almaları ve insanların mallarını hakksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.

162. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikâme eden, zekâtı veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir mükâfât vereceklerimizdir.

163-165. Şüphesiz Biz, Nûh'a ve o'ndan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a, torunlarına, Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleymân'a, daha önce kendilerini sana anlattığımız elçilere, kendilerini sana anlatmadığımız elçilere, elçilerden sonra insanların Allah'a karşı bir delilleri olmasın diye müjdeciler ve uyarıcılar olarak vahyetmiştik. Dâvûd'a da Zebur'u verdik. Ve Allah Mûsâ'ya konuştukça konuştu. Ve Allah azîz'dir, hakîm'dir.

166. Fakat Allah, sana indirdiğine –ki onu Kendi ilmiyle indirmiştir– şâhitlik eder. Melekler de şâhitlik ederler. Şâhit olarak da Allah yeter.

159. Andolsun, kitap ehlinden, ölmeden önce ona [sana indirilene; Kur’ân'a] inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü de, o [sana indirlen; Kur’ân], onların aleyhine iyi bir şâhit olacaktır.

167. Şüphesiz küfretmiş ve Allah yolundan alıkoyan şu kimseler, kesinlikle uzak bir sapıklığa düşmüşlerdir.

168-169. Şüphesiz küfreden ve zulmeden şu kimseler; Allah, onları bağışlayacak değildir. Onları içinde temelli ve ebedî kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da kılavuzlayacak değildir. Ve bu, Allah'a çok kolaydır.

170. Ey insanlar! Şüphesiz Elçi size, Rabbinizden hakkı getirdi. Öyleyse kendi yararınıza olarak ona [hakka] inanın. Eğer inkâr ederseniz, bilin ki göklerde ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. Allah en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.

174. Ey insanlar! Kesinlikle Rabbinizden size apaçık bir kanıt geldi. Ve Biz size apaçık/açıklayan bir nûr [ışık] indirdik.

175. Artık Allah'a inanan ve ona [apaçık ışığa] sımsıkı sarılan kimseler; O [Allah], onları, Kendisinden bir rahmete ve fadla [bol nimete] sokacak ve dosdoğru yol olarak Kendisine kılavuzlayacaktır.

171. Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırılığa gitmeyin. Ve Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin. Meryem oğlu Îsâ Mesih, sadece Allah'ın elçisi ve Meryem'e ilka ettiği/ulaştırdığı kelimesi ve Kendisinden bir rûhtur. Artık Allah'a ve elçilerine inanın ve “Üçtür” demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nundur. Vekîl olarak Allah yeter.

172. Mesih ve yakınlaştırılmış melekler, Allah'ın bir kulu olmaktan asla çekinmezler. Ve kim O'na kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa bilsin ki O, onların hepsini yakında Kendisine toplar.

173. Artık inanan ve sâlihâtı işleyen kimseler; O [Allah], onların ödüllerini tam verecek ve lütfundan onlara fazlalıklar da bağışlayacaktır. Kulluktan çekinip büyüklük taslayan kimseler de; onlara çok acıklı bir azapla azap edecektir. Onlar, kendileri için Allah'ın astlarından bir velî ve bir iyi yardımcı bulamazlar.

TAHLİL:

1. Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinize takvâlı davranın. Ve Kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'a ve akrabalığa takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.

1. âyet, evrensel bir beyanname niteliğinde olup, insanlar arasında yaratılış açısından bir fark bulunmadığını beyân etmekte, yaratan Rabbe ve akrabalık hukukuna takvâlı davranmayı emretmektedir.

Âyetin birinci kısmında, Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan ifadesiyle, insanların yaratılış mucizesine dikkat çekilmiştir. Bu âyet, İsrâîliyatın etkisiyle yanlış değerlendirilerek; Allah'ın ilk önce Âdem'i bedenî ve zihnî donanımlarının tümüyle bir anda yoktan varettiği, sonra da Âdem'den Havva'yı yarattığı iddia edilmiştir. İşte bu husustaki görüşler:

Buradaki ez-zevcu kelimesinden murad, Havva'dır. Havva'nın Âdem'den yaratıldığı hususunda iki görüş bulunmaktadır:

Birinci görüş: Bu, ekseri âlimlerin kabul ettiği görüştür. Buna göre, Allah Teâlâ Hz. Âdem'i yaratınca, o'nu bir süre uyuttu. Sonra da, o'nun sol kaburgalarının birinden Hz. Havva'yı yarattı. Hz. Âdem uyandığında onu gördü, ona meyledip, onunla ünsiyyet kurdu. Çünkü o, Hz. Âdem'in bedeninin bir parçasından yaratılmıştı. Âlimler bu görüşlerine Hz. Peygamber'in, “Kadın eğri bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Eğer onu düzeltmeye kalkışırsan onu kırarsın. Onu eğri olarak bırakırsan ondan istifade edersin” hadisini delil göstermişlerdir.

İbn Abbâs (r.a) şöyle demektedir: Hz. Âdem'e, “Âdem” ismi verilmiştir; zira Allah Teâlâ o'nu, yeryüzünün kızıl, siyah, güzel ve çirkin topraklarından yaratmıştır. İşte bu sebepten ötürü, o'nun çocukları arasında kızıl derili, siyah derili, güzel ve çirkin olanlar vardır. Onun hanımı da “Havva” diye adlandırılmıştır. Çünkü o, Hz. Âdem'in kaburgalarının birinden yaratılmıştır. Demek ki o, canlı [hayy] olan bir şeyden yaratılmış ve ona nisbetle de “Havva” diye adlandırılmıştır.[1]

Her ikisinden ifadesinden kasıt, “Hz. Âdem ile Hz. Havva”dır. Mücâhid der ki: “Hz. Havva Hz. Âdem'in en alttaki kaburga kemiğinden yaratılmıştır.”[2]

Bu anlayışın kaynağı Kitab-ı Mukaddes'tir:

Rabb Tanrı Âdem'e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, Rabb Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Âdem'den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem'e getirdi. Âdem, “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir” dedi, “ona ‘kadın’ denilecek, Çünkü o adamdan alındı.”[3]

Bu âyete göre bütün insanlık, ilk çiftten çoğalarak yeryüzüne serpilmiştir. Şu anda dünyada yaşayan insanlardan başlayarak geriye doğru gittiğimizde ilk çifte, oradan tek cevhere varacak ve o tek cevheri Allah'ın cansız varlıktan yarattığını bulacağız.

Âyetteki, Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ifadesiyle, açıkça insanın ilk yaratılış aşamasına; tek bir hücreye ve o hücrenin eşeysiz olarak üremesine, eşeyli üremenin ise daha sonraki aşamalarda olduğu gerçeği ifade edilmektedir. Benzeri ifadeler şu âyetlerde de görülür.

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı, o zaman onlar [o ikisi] Rabb'lerine dua ettiler: “Eğer bize sâlih [bir çocuk] verirsen, and olsun ki (kesinlikle) şükredenlerden olacağız.” (A‘râf/189)

O, sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini kıldı [yaptı]. Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan sonra bir yaratılışla yaratıyor. İşte bu, mülk [krallık, hâkimiyet] yalnız Kendisinin olan Rabbiniz Allah'tır. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (Zümer/6)

Kur’ân'dan, yaratılış serüveninin ilk olarak maddeden tek hücre şeklinde başladığını, ardından bitkisel aşama, sonra duyuların-duyguların oluşumu, sonra bilgi-bilinç… aşamalarıyla devam edip geldiği anlaşılıyor. Bu konu hakkında Sâd sûresi'nde detaylı açıklama yapılmıştı.[4]

Âyetteki, Ve Kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'a ve akrabalığa takvâlı davranın ifadesi, insanlar arasındaki iki temel bağa: Allah ve akrabalık bağına dikkat çekmektedir. İnsanlar, özellikle de bu hitaba ilk muhatap olan Araplar, bu iki bağı çok önemser, ilişkilerini bu bağlarla sağlama alırlardı. Onlar, ciddi taleplerini ve yardım isteklerini, “Allah aşkına”, “Allah hakkı için”, “Akrabalık adına”, “Akrabalık hakkı için” ifadeleriyle iletirlerdi.

Allah, Arap örfünde de çok önemli olan akrabalık hukukunun korunmasını, akrabalık bağlarının sıkı tutulmasını, akrabaların yardımlaşmasını emretmiş, akrabalık bağlarının koparılmasını da yasaklamıştır.

Miras, vasiyet, sadaka ve iyilik yapma konularında ana-babadan başlayarak ilk önce akrabaların gözetilmesini hükme bağlamıştır. Bu konuyla ilgili şu âyetler dikkatlice incelenmelidir:

Ve senin Rabbin kesin olarak şunları gerçekleştirdi [karar altına aldı]: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “Öf” deme, onları azarlama. Ve ikisine de kerîm [onurlu, tatlı ve güzel] söz söyle ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten terbiye ettikleri gibi, onlara rahmet et.” (İsrâ/23-24)

Ve Allah'a ibâdet edin ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ve de anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, uzaktan komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, yeminlerinizin mâlik olduklarına [himâyenize verilmiş kimselere] iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen; cimrilik eden, insanlara cimriliği emreden ve Allah'ın kendilerine lütfundan verdiklerini gizleyen kimseleri ve Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri hâlde mallarını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri sevmez. Ve Biz, kâfirlere alçaltıcı bir azabı hazırladık. Ve şeytan kimin için karîn [yaştaş, yakın arkadaş] olursa, o ne kötü bir karîndir! (Nisâ/36-38)

Ve Biz insana, anası ve babasını tavsiye ettik: Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir. “Bana, anana ve babana şükret [karşılık öde]!” Dönüş, ancak Banadır. Ve eğer ki o ikisi [ana-baba] bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman üzerinde seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ve dünyada onlarla iyi geçin ve Bana yönelen kimselerin yolunu tut. Sonra dönüşünüz ancak Banadır. Sonra da Ben size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim. (Lokmân/14-15)

Peygamber, mü’minlere kendi nefislerinden daha yakın, o'nun [Peygamber'in] eşleri, onların [mü’minlerin] analarıdır. Ve akrabalar; Allah'ın yazgısında onlardan bir kısmı, bir kısmındandır, –velîlerinize ma‘rûfu yapmanız dışında– mü’minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Bu, Kitap'ta yazılmıştır. (Ahzâb/6)

Peki, velîleşirseniz [yönetimi ele geçirirseniz], yeryüzünde kargaşa çıkarmayı ve akrabalık bağlarınızı paramparça etmeyi mi umdunuz? (Muhammed/22)

Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler; Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren,. Rabb'lerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rabb'lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikâme etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra‘d/19-24)

Şüphesiz Allah bir sivrisineği, hatta daha üstü [daha küçük] olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İşte iman eden kimseler bilirler ki, şüphesiz o, hakktır, Rabb'lerindendir. O küfretmiş olan kimseler de artık, “Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?” derler. O [Allah], onunla bir çoklarını şaşırtır, onunla bir çoklarını kılavuzlar. O [Allah], onunla sadece, söz verip andlaştıktan sonra Allah'ın ahdini [verdikleri sözü] bozan, Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi kesen ve yeryüzünde bozgunculuk yapan fâsıkları şaşırtır. İşte bunlar, zarara uğrayanların ta kendileridir. (Bakara/26-27)

Ve bundan sonra, inanan ve hicret eden ve cihad eden kimseler; artık onlar da sizdendirler. Akraba olanlar da, Allah'ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir. (Enfâl/75)

2. Ve yetimlerinize mallarını verin. Temizi pise değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Bunu yapmak kesinlikle büyük bir suçtur.

3. Ve eğer ki yetimleriniz konusunda hakkaniyetsizlikten korktuysanız; o takdirde sizin için hoş olan, o kadınlardan [yetimlerin kadınlarından] ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâhlayın. Şâyet o takdirde de adaleti gözetemeyeceğinizden korktuysanız, bir tanesini ya da yeminlerinizin sahip olduğunu nikâhlayın. Bu, hakksızlığa sapmamanız için en uygunudur.

4. Ve o kadınlara [yetimlerin kadınlarına] mehirlerini seve seve veriniz. Artık kendileri ondan [alacaklarından] bir kısmını size hoş ederlerse [ikramda bulunurlarsa] de onu afiyetle, çekinmeden yiyiniz.

5. Ve Allah'ın, ayakta kalmanız için size vermiş olduğu mallarınızı bu sefihlere [aklı ermezlere; reşit olmamış yetimlere] vermeyiniz. Ve onları o mallarda rızıklandırın ve onları giyindirin. Ve onlara ma‘rûf söz söyleyin.

6. Ve bu yetimlerinizi nikâha ulaşıncaya kadar belalandırınız [sıkı bir eğitim vererek olgunlaştırınız]. Sonra da eğer kendilerinde rüşd hissederseniz mallarını kendilerine hemen teslim ediniz. Onlar büyüyecekler diye onların mallarını saçıp savurup yemeyin de. Ve kim zengin ise artık o iffetli davransın. Kim de fakir ise artık o da ma‘rûf ile yesin. Sonra da onların [yetimlerin] mallarını kendilerine teslim ettiğiniz zaman, onlar üzerine şâhit tutunuz. Hesap sorucu olarak da Allah yeter.

7. Ana-baba ve akrabaların terekesinde o erkeklere [erkek yetimlere] bir pay vardır. Ana-baba ve akrabaların terekelerinde de az olsa da çok olsa da farz kılınmış bir nasip olarak o kadınlara [kız yetimlere] da bir pay vardır.

8. Taksime yakınlar, yetimler ve miskinler hazır bulunduğu zaman da onları ondan rızıklandırın ve onlara ma‘rûf söz söyleyin.

9. Ve arkalarında zayıf zürriyet bıraktıkları takdirde endişe edecek olanlar, ürpersinler ve de Allah'a takvâlı davransınlar ve belgelenmiş söz söylesinler.

10. Kesinlikle yetimlerin mallarını hakksız yere yiyen kimseler, muhakkak ki karınlarının içinde ateş yerler. Ve yakında ateşi alevli cehenneme yaslanacaklardır.

Bu âyetlerde de tüm insanlığa seslenilmeye devam edilmekte, yukarıda “akrabalığa takvâlı davranın” şeklinde verilen genel direktif özelleştirilerek, toplumun yetimlerine kendi öz çocukları gibi ilgi göstermeleri, onları kendi öz çocukları gibi yetiştirmeleri istenmektedir. Bu âyet grubundaki ilkeler şöyle sıralanabilir:

• Yetimlerin malları verilmelidir.

• Vasîler yetimlerin mallarını kendi mallarına katarak yememelideler. (Bunu yapmak temizi pise değişmektir, kesinlikle büyük bir suçtur.)

• Yetimlerin mağdur olacağından korkulduğunda, uygun olan yetimlerin kadınlarından ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâhlamak sûretiyle yetimler üvey evlât konumuna getirilmelidir. (Yetimler, akraba-evlât muamelesi görerek iyi şartlarda yetiştirilmelidir.)

• Bu sosyal kampanya neticesinde yetimlerin kadınlarından alınan eşler arasında adaletin gözetilememesi korkusu varsa, yetimlerinden kadınlarından bir tanesi nikâhlanmalı; bu da mümkün olmazsa, sosyal kampanyaya, “yeminlerle sahip olunan bir kadın” nikâhlayarak dahil olunmalıdır.

• Bu sosyal kampanyada nikâhlanan yetimlerin kadınlarına mehirleri seve seve verilmelidir. (Kendilerinin bağışlaması sorun teşkil etmez.)

• Yetimlerin malları, reşit oluncaya kadar yetimlerin tasarrufuna verilmemelidir. Malı olan kimse, yetimlerin yeme-içme ve giyinme masraflarını kendi malından yapılmalıdır.

• Yetimlere ma‘rûf söz söylenmelidir.

• Yetimler evleninceye kadar gözetim altında tutulmalı, reşit oldukları vakit malları kendilerine teslim edilmeli, malların teslimi şâhitler huzurunda yapılmalıdır.

• Büyüyecek ve mallarını alacaklar düşüncesiyle yetimlerin malları saçılıp savurulmamalı; zengin vasî iffetli davranmalı, fakir vasî ma‘rûf ölçüde yemelidir.

• Yetimler, ana-baba ve akrabaların terekesinden erkek, kız ayırımı yapılmadan eşit pay almalıdır.

• Miras taksimi esnasında yetimlerin geçinmesi için de pay (yetim payı olarak veraset vergisi) alınmalıdır. (İnsanlar, kendi çocuklarının yetim kaldığını düşünerek bu konuya yaklaşmalıdır.)

• Yetimlerin mallarını hakksız yere yiyen kimseler, muhakkak ki karınlarının içinde ateş yerler. Ve böyleleri yakında ateşi alevli cehenneme yaslanacaklardır.

Taner 8. August 2010 11:14 PM

YETİM

Yetim, aslında, “tek, yalnız kalmış” demektir. Bu cihetle babaları ölüp de yalnız kalmış kimselere, “yetim” denir. İnsanlarda yetimliğin baba tarafından; hayvanlarda yetimliğin ise, ana tarafından olduğu söylenir. Esasen yetim, “babadan ayrı olan büyük ve küçük” için kullanırken; örfte, henüz “büluğa ermemiş kimseler” için kullanılır.

Yetim hukukunu esas alan bu pasajdaki 2. âyetin iniş sebebi hakkında şu olay nakledilir:

Mukâtil ve el-Kelbî'nin açıklamalarına göre bu âyet-i kerîme, çokça malı bulunan ve yetim olan bir kardeşinin oğlu bulunan Gatafanlı bir kişi hakkında nâzil olmuştur. Yetim, ergenlik çağına varınca, amcasından malını kendisine vermesini istedi, fakat amcası malını ona vermedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bunun üzerine amcası, “Çok büyük bir günah işlemiş olmaktan Allah'a sığınırım” diyerek malı yeğenine iade etti.[5]

3. âyet, maalesef rivâyetlerin etkisiyle çarpıtılmıştır. Şöyle ki:

Lafız, Müslim'in olmak üzere hadis imamlarının rivâyetine göre Urve b. ez-Zübeyr, Hz. Âişe'den yüce Allah'ın, Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: “Bu velîsinin himâyesinde bulunan yetim kız hakkındadır. Bu kızın malı velîsinin malı ile bir arada bulunmaktadır. Malı ve güzelliği ile velîsinin hoşuna gittiğinden, o da onunla evlenmek ister. Fakat ona vereceği mehirde adaletli davranarak, başkasının ona verdiği kadar mehir vermek istemez, İşte bu gibi yetim kızlara adaletli bir şekilde davranmadıkça ve böylelerine onlara ödenebilen mehirin azamî miktarını ödemedikçe nikâhlamaları yasaklandı. Bunların dışında kalan ve kendileri için helâl olan kadınları nikâhlamakla emrolundular.”[6]
ÂYETİNİN NÛZÜL SEBEBİ

Urve'den rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: Aişe'ye (r.anha), Eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız… âyetinin manası nedir? diye sorunca, o şöyle dedi: “Yeğenim! Bu yetim kızdır. O, velîsinin evinde bulunur, velîsi onun malına ve güzelliğine kapılır. Ancak ne var ki, en düşük bir mehirle onu kendine nikâhlamak ister. Sonra onu kendine nikâhlayınca, onu kendisine karşı müdafaa edecek ve kötülüğünü ondan savuşturacak bir kimsenin bulunmadığını bildiği için, ona adi bir şekilde davranır. İşte bunun için Cenâb-ı Hakk, Eğer, nikâhladığınız zaman yetimlere zulmetmekten korkarsanız, onların dışında size helâl olan kadınlardan nikâhlayınız buyurmuştur.” Hz. Aişe sözüne devamla şöyle demiştir: “Sonra insanlar, bu âyetin peşinden, yetimler hakkında Hz. Peygamber'den fetva istediler. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk, Senden kadınlar hakkında fetva isterler. De ki: “Onlara dair fetvayı Allah veriyor: Kitapta yetim kadınlar hakkında size okunan...” (Nisâ/127) âyetini inzâl buyurmuştur. Buradaki, kitapta, yetim kadınlar hakkında size okunan... ifadesinden murad, bu âyetteki, Eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız (Âl-i İmrân/3) ifadesidir.”[7]

İkrime'den rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: Bir adamın yanında hem hanımları, hem de yetimler bulunurdu. Kendi malını hanımlarına harcayıp, hiç malı kalmayarak muhtaç duruma düşünce, bu sefer hanımlarına yetimlerin mallarını harcamaya başlar. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hakk, Zevceler çok olduğu zaman, eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, biliniz ki bu korkunun yok olması için, dörtten fazla kadın nikâhlamanız size haram kılınmıştır. Dört kadının hukukuna riâyet edememekten de korkarsanız o zaman bir kadın kâfidir” buyurmuştur. Allah Teâlâ burada fazla tarafı, yani dördü; eksik tarafı, yani biri zikretmiştir. Böylece de, bu iki sayı arasındaki sayılara dikkati çekmiş ve adeta, “Eğer dörtten korkarsanız üç; üçten korkarsanız iki; ikiden korkarsanız bir hanım size yeter” demiştir. Bu, en uygun görüştür. Buna göre Allah Teâlâ, çok kadınla evlenmesi hâlinde daha fazla harcamada bulunmak zorunda kalacağından, bu sebeple de yetimin malına el uzatması muhtemel olacağından, velîyi çok kadınla evlenmekten sakındırmıştır.[8]

Bu âyet, evlilik veya teaddüd-i zevcât hukukunu değil, yetim hukukunu düzenlemektedir. Oysa rivâyetler ve onlara dayanarak görüş beyân edenler âyeti, yetim hukuku konusundan uzaklaştırıp çok eşlilik müessesesinin icadına malzeme yapmışlardır.

Toplumda din adına yapılan yanlışların en önemlilerinden biri de, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesidir.

Çok uzun zamandan beri Kur’ân'ı anlamaya hasretmiş bir kişi olarak amacımız; yanlışlarını Kur’ân'a-İslâm'a fatura etmeye çalışanların karşılarına Kur’ân ile dikilmek ve bu gibi yanlışların Allah'ın arı-duru dininden temizlenmesine hizmet etmektir. Yoksa, kadın hakkları savunucusu olmak, kadınların avukatlığını yapmak gibi bir niyetimiz yoktur. Şam ve Ezher ulemasından bazıları, –Mustafa es-Sıbâî'nin Kadının Adı isimli eserinde ifade ettiği gibi– burada tahlilini yapacağımız âyetleri, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn dönemlerinden bu yana anlayanın olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bize göre bu âyetlerin anlaşılamaması veya yanlış anlaşılması, âyetlerin orijinalindeki bir kusurdan değil, âyetlerin rivâyetten hareketle anlaşılmaya çalışılmasından kaynaklanmaktadır. Hadis kitaplarında yer alan ve “Urve Hadisi” diye meşhur olan rivâyeti esas alan ulema, âyetleri, parantezli veya parantezsiz birçok eklentiler yaparak veya bazı sözcükleri yok sayarak ya da gerçek anlamları dışında kullanarak, rivâyete uygun şekilde anlamaya ve anlatmaya çalışmışlardır. Şimdi “teaddüd-i zevcât”ın meşruiyetinin kaynağı olarak gösterilen Nisâ/1-3 âyetlerini tahlil edelim:

Ve eğer ki yetimleriniz konusunda

اليتامى [el-yetâmâ/yetimleriniz] sözcüğü, piyasadaki meal ve tefsirlerin bazılarında, 2. âyette “yetimler”, 3. âyette “kız yetimler” şeklinde çevirilmiş ve cümleye, “evlendiğinizde” diye –alâkasız– bir sözcük eklenmiştir.

hakkaniyetsizlikten korktuysanız;

2. âyette insanlara, “yetimlerin hakklarına saygılı olmamaları, onların mallarını yememeleri ve mallarını kendilerine iade etmeleri” emredilmişti. Ancak, konunun bu kadarla kapanmadığı, Ve eğer ki yetimleriniz konusunda hakkaniyetsizlikten korktuysanız ifadesiyle bildirilmektedir. Bu ifade, 2. âyetteki, “yetimlerin mallarını yememek, mallarını onlara iade etmek” yükümlülüğü dışında, insanlara bir de “yetimler hakkında hakkaniyeti korumak” görevi yüklemektedir. Bu ilâve görev ise; yetimlere, öz evlâtlara davranıldığı gibi davranılmasından başka bir şey değildir. Âyette, “geçmiş zaman kipi” kullanılmış olması, bunun bir görev, bir mecburiyet olduğunu göstermektedir. Eğer âyette, “hakkaniyetsizlikten korkuyorsanız” denseydi, insanlara bir tercih imkânı verilmiş olur ve baştan hakkaniyeti koruyamayacağını düşünen insanlar, hakkaniyeti korumakla ilgili bir çaba sarf etmeden, kendilerine bir sonraki cümlede gösterilen yolu tercih edebilirlerdi. Ama âyette, hakkaniyetsizlikten korktuysanız denmek sûretiyle, insanların önce hakkaniyeti yerine getirmekle görevli oldukları bildirilmiş olmaktadır. Eğer hakkaniyeti sağlayamadıkları ortaya çıkmış ve insanlar bundan korkuyor iseler, bir sonraki cümlede kendilerine gösterilen diğer seçeneği uygulayacaklardır. Dolayısıyla, buradaki fiilin geçmiş zaman kipinde olması insanlara, yetimlerin topluma iyi birer fert olarak kazandırılması görevini yüklemekte ve bu görevi yerine getirmek için bir çaba sarf etmeden kendilerine gösterilen diğer seçeneği tercih etmelerine engel olmaktadır.

o takdirde sizin için hoş olan,

Yani, “öncelikle helâl, evlenilmesinde sakınca olmayan, yaşı yaşınıza denk, ihtiyaçlarını karşılayabileceğiniz, varsa sorunlarını giderebileceğiniz, yeni bir probleme sebep olmayacak ve hoşlandığınız uygun kadınlar...”

o kadınlardan [yetimlerin kadınlarından]

Arapça'da, nekre [belirsiz] olan sözcükler, “lâm-ı tarif” veya “izâfet” [belirtili isim tamlaması] ile belirli/özel hâle getirilirler. “Lâm-ı tarif” ile özelleştirilmiş sözcüklerin ifade ettiği anlamın daha iyi anlaşılmasını sağlamak için “izafet-i maneviyye” ile sağlamasını yapmak en uygun yoldur. Bazı hâllerde de izafet'te muzafun ileyh hazfedilip bundan bedel olarak “lam-ı tarif” getirilir. Burada da النّساء [en-nisâ’/o kadınlar] sözcüğünün önünde marife takısı olan ال [el] bulunmakta ve “o kadınlar” sözcüğü, belirli/özelliği olan kadınları ifade etmektedir. Yani, buradaki “lâm-ı tarif”, hazfedilmiş olan el-yetâmâ kelimesinden bedel olup tamlamanın takdiri, من نساء اليتامى [min nisâe'n-yetâmâ/o yetimlerin kadınlarından] şeklindedir.

Bunun böyle olduğunun kanıtı ise, bu sûrenin 127. âyetidir: Senden o kadınlar [yetimlerin kadınları] hakkında fetva istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında fetvayı Allah ve ‘kendilerine farz kılınmış olanı vermediğiniz ve kendilerini nikâhlamaya rağbet etmediğiniz kadınların yetimleri hakkındaki ve ezilmek istenen çocuklar hakkındaki ve yetimler için hakkaniyeti ayakta tutmanız hakkındaki Kitap'ta size okunanlar’ verir. Ve hayırdan ne işlerseniz, biliniz ki, şüphesiz Allah onu en iyi bilendir.”

Fetva; “problemli, anlaşılmayan zor bir konuda, meseleyi açıklığa kavuşturmak, doğru olanı açıklamak” demektir. Yani, bu âyetten, insanların Peygamberimize, “Bu yetimlerin kadınlarının hâli ne olacak, bu problem nasıl çözülecek?” diye sordukları ve soruna çözüm bulmasını istedikleri anlaşılmaktadır.

İnsanlar konuyu Peygamberimize olumsuz yönüyle götürüp çözmesini istemişlerdir. Çünkü bu âyet, Nisâ/1-10 âyetlerinin beyânıdır ve ilk 10 âyetten anlaşılıyor ki, insanlar yetimlerin kadınlarını isteyerek nikâhlamamakta, Allah tarafından bir görev olarak nikâhlamaya zorlanmaktadırlar. Yukarıda belirttiğimiz gibi buradaki النّساء [en-nisâ’/o kadınlar] ifadesi de, “yetimlerin kadınları” demektir ve bunlar, hakklarında fetva istenen kadınlar olup, aynı zamanda 3. âyetteki النّساء [en-nisâ’/o kadınlar] sözcüğü ile kastedilenlerdir; yani, yetimlerin anneleri, teyzeleri, nineleri gibi, yetimlere bakmakla yükümlü olan ve tabiî ki nikâhlanmaya uygun olan kadınlardır.

Âyetteki, يتامى النّساء [yetâmâ'n-nisâ’] tamlaması ise, “o kadınların yetimleri” demektir. Dikkat edilirse bu âyette ifade, 3. âyettekinin tersinden ifade edilmektedir. Zira 3. âyette, “yetimlerin kadınları” denilirken, 127. âyette “kadınların yetimleri” denilmektedir.

النّساء يتامى [yetâmâ'n-nisâ’/o kadınların yetimleri] ifadesi, belirtili isim tamlaması olmasına rağmen piyasadaki meal ve tefsirlerin bazılarında sıfat tamlaması olarak manalandırılmış ve Arapça dilbilgisinin çok basit kurallarını bilenler tarafından bile hemen fark edilebilecek bir hata ile “yetim kadınlar” şeklinde Türkçe'ye çevirilmiştir. İşte bu Nisâ/127'deki النّساء يتامى [yetâmâ'n-nisâ’/o kadınların yetimleri] tamlaması, 3. âyetteki النّساء [en-nisâ’/o kadınlar] sözcüğünün hangi anlamla özelleşmesi gerektiğinin ipucudur. Âyetteki, okunan âyetler ifadesiyle, Nisâ/1-10 âyetleri kastedilmektedir.

İlim adamlarının 3. âyeti yanlış anlamaları, Urve rivâyetini esas almaları, rivâyeti Kur’ân'a takdim etmeleri sebebiyledir. İlmini, dirâyet ve cesaretini takdir ettiğimiz nice bilginler de maalesef geleneğin baskısıyla 3. âyete ekleme ve çıkarmalar yapmak, sözcükleri yanlış anlamlara çekmek ve izafeti, sıfat tamlaması olarak manalandırmak sûretiyle hatalarını sürdürmüşlerdir.

Piyasadaki meal ve tefsirlerin bazılarında, النّساء [en-nisâ’/o kadınlar] ifadesinin marife oluşu hiç dikkate alınmamış; ayrıca, cümleyi anlayamayan bu eser sahipleri, kelimenin başına bir de tam belgisizlik ifade eden “diğer” sözcüğü eklemişlerdir.

İkişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâhlayın.

Âyetteki مثنى [mesnâ], ثلاث [sülâse] ve رباع [rubâ‘] sözcükleri, üleştirme sayı sıfatları olup, “ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder” demektir. Dolayısıyla bu ifadeyle; “yetimlerin kadınlarından ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâhlayın” denmek istenmiş; kesinlikle “ikinci kadını nikâhlayabilirsiniz, üçüncü kadını nikâhlayabilirsiniz, dördüncü kadını nikâhlayabilirsiniz” denmek istenmemiştir.

Buradaki anlamı aşağıdaki şekilde açıklamak mümkündür: Ey insanlar! (Sûrenin başındaki hitap sadece Müslümanlara değil, tüm insanlara; yani topluma, kamuya, kamu yönetiminedir) Toplumdaki yetimlere karşı adalet sağlanamamışsa, yetimler mağdur durumda ise; toplanacaksınız ve yetimlere bakmakla mükellef olan kadınları ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâhlamak üzere bir kampanya düzenleyeceksiniz. Böylece yetimler üvey çocuklarınız, yetimlere bakmakla mükellef kadınlar da eşleriniz olacak. Bu durumda, yetimler ile onlara bakmakla mükellef kadınlar akrabalarınız olacak, siz de onlara akrabalık hakk ve hukukunu uygulayacaksınız.

Piyasadaki meal ve tefsirlerde, yapılan eklemelere rağmen ifadelerde görülen anlam bozuklukları ve cümle düşüklükleri, bu eser sahiplerinin âyeti anlayamadıklarını göstermektedir. Yine, bu meal ve tefsir sahiplerinin, âyeti kavrayamadıklarını gösteren bir diğer husus da, âyetteki nikâhlayın emrinin vücub değil nedb ifade ettiğini ileri sürmeleridir. Yani, onlara göre âyet, Müslümanlara iki, üç, dört kadınla evlenmeyi mecbur kılmıyormuş, “ister evlenin ister evlenmeyin, serbestsiniz” anlamında bir keyfîlik ifade ediyormuş. Bu nedenle de isteyen, ikinci, üçüncü ve dördüncü kadını nikâhlayabilirmiş. Hâlbuki, yukarıda gösterdiğimiz gibi, âyetin dörde kadar evlenebilmekle hiç ilgisi yoktur. Âyet, olağanüstü hâllerde (yetimlerin mağduriyetleri söz konusu olduğunda) başvurulması gereken bir kampanyadan bahsetmekte ve insanları (evli olsun, bekâr olsun) bu kampanyaya katılmaya mecbur kılmaktadır.

Şâyet o takdirde de adaleti gözetemeyeceğinizden korktuysanız, bir tanesini ya da yeminlerinizin sahip olduğunu nikâhlayın.

Yani, yetimlerin kadınlarının ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder paylaşılması sonucunda, eşler arasında yeme-içme, barınma ve evlilik ilişkileri bakımından adaletli davranamayacaksanız, yetim kadınlardan bir tanesini nikâhlayın ya da “yeminlerinizin mâlik olduğunu; himâyenizde olan kadını nikâhlayın.

Görüldüğü gibi, bu sosyal kampanyadan kaçış yoktur. Olağanüstü hâllerde yapılacak olan bu kampanyaya herkes katılmak ve toplumdaki sorunun çözümüne katkıda bulunmak zorundadır.

Genellikle, “Bir tane ile yetinin” denilerek, âyette bulunmayan bir kelime (“yetinin” kelimesi) uydurulmaktadır. Oysa âyette, “yetinin” diye bir yüklem yoktur, âyetteki yüklem, “nikâhlayın”dır.

Konuyla ilgili Kur’ân âyetleri gâyet açık ve net iken, âyetin anlamı, Nisâ/3 hakkında Âişe'ye isnad edilen rivâyete göre ayarlanmıştır. Urve hadisi denilen bu rivâyet, bazı farklılıklarla bir kaç yoldan nakledilmiştir. Bunların en detaylısı ise Sahîh-i Buhârî'deki metindir:

İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Urve ibn Zübeyr haber verdi ki, kendisi Âişe'den, Allah Teâlâ'nın, Eğer yetimleriniz hakkında adaleti koruyamayacağınızdan korktuysanız... (Nisâ/3) sözünün ne anlama geldiğini sormuş. Âişe de şöyle demiştir:

— Ey kız kardeşimin oğlu! Bu âyetteki yetim kız,[9] velîsinin velâyet ve vesâyeti altında bulunup malında erkeğe ortak yapar. Kızın malı ve güzelliği, velîsi olan erkeğin hoşuna gider. Bu sebeple velîsi onunla evlenmek ister. Fakat kızın mehrinde adalet etmek ve başkasının vereceği kadar mehir vermek istemez. İşte bu âyette o çeşit velîlerin velâyeti altındaki yetim kızları –hakklarında adalet ve onların mehirlerini en yüksek miktarına yükseltmedikçe– nikâh etmeleri nehyolunup, bunlardan başka kendilerine helâl olan kadınlardan nikâh etmeleri emrolunmuştur.

Âişe devamla dedi ki:

— Bu âyet indikten sonra insanlar Rasûlullah'a sorup fetva istediler. Bunun üzerine Allah, Senden yetimlerin kadınları hakkında fetva isterler... (Nisâ/127) âyetini indirdi.

Âişe dedi ki:

— Yüce Allah'ın bu diğer âyetteki, ve terğabûne en tenkihûhünne (Nisâ/127) kavli de, herhangi birinizin himâyesinde bulunan yetim kıza, mal ve güzelliği az olduğu zaman onunla evlenmeye rağbet göstermemesidir.

Âişe dedi ki:

— Bu mal ve güzelliği az olan yetim kızlara rağbet etmediklerinden dolayı malına ve güzelliğine rağbet ettikleri yetim kızları –adalete riâyet etmedikçe– nikâh etmekten yetim velîleri nehyolundular.[10]

Peygamberimizin özellikleri hakkında yöneltilen sorulara Kur’ân ile cevap veren Âişe'nin, Kur’ân'ı anlama hususundaki dirâyeti herkes tarafından bilinmektedir. Dolayısıyla, açık ve net ifadesiyle herkesin anlayabileceği bu âyetin, Âişe tarafından –rivâyette ona isnad edildiği gibi– metne aykırı olarak yorumlanmış olması hiç de inandırıcı değildir.

Ama ne yazık ki, Âişe'ye atfedilen bu açıklamalar sebebiyle bu âyetler yanlış anlaşılmış, âyetin metnini Âişe'nin anlatımına uydurabilmek için kelimelerin önüne ve arkasına kural dışı eklemeler yapılmış ve ortaya –âyetlere aykırı olarak– teaddüd-i zevcât [çok evlilik] kurumu çıkarılarak, zorlama yorum ve uydurma gerekçelerle Müslümanlara kabul ettirilmek istenmiştir. Bu zorlama yorum ve uydurma gerekçelerden bazıları şunlardır:

• Çok evlilik, İslâm tarafından vaz‘ edilmemiş, eski toplumların tümünde, Hristiyanlık ve Yahûdilik'te de bu uygulama varmış. Tevrât'a göre Süleymân peygamberin 700'ü hür, 300'ü câriye olan 1.000 hanımı varmış.

• Savaş ve umumî felâket gibi bazı hâllerde kadın sayısı erkek sayısından çok olurmuş. O zaman çok eşlilik, sosyal zaruret hâlini alırmış. (Ya tersi olursa?)

• Kadın kısır olup erkek de çocuk istediğinde, teaddüd-i zevcâttan başka çare yokmuş. (Ya erkek kısır olursa?)

• Kadın müzmin bir hastalığa müptelâ olduğunda, yine teaddüd-i zevcâttan başka çare yokmuş. (Ya erkek müzmin bir hastalığa müptelâ olursa?)

• Erkek cinsel istek yönünden güçlü olur, eşi de yaşlı, aybaşılı, lohusa ya da hamile vs. olursa, teaddüd-i zevcâttan başka çare yokmuş. (Peki kadının canı, duygusu, hazzı yok mu? Erkeğe tanınan hakklar, kadın için söz konusu olmuyor mu? Kadın erkeği tatmin için mi yaratıldı ya da görevlendirildi?)

Meal, tefsir ve fıkıh kitaplarında, Nisâ/3'ün anlamı Urve rivâyetiyle örtülmüş, kelimelerin evvel ve âhirine alâkasız eklemeler yapılmış ve çok evliliğe izin çıkartılmaya gayret edilmiştir. Ardından da, akl-ı evveller tarafından bunun sosyal ve bireysel zorunluluk olduğu iddia edilmiştir.

Ama işin aslının öyle olmadığı, yukarıda görüldüğü üzere aşikârdır. Yani İslâm'da, normal şartlarda çok evlilik yoktur. Çok evlilik, ancak olağanüstü durumlarda; yetimlerin himayesi için uygulanan sosyal bir kampanyadır. İslâm'a göre çok evlilik, kamusal kararla topluca uygulanır, kişisel olarak uygulanamaz. Peygamberimizin çok evliliği ise, özel durumlardan kaynaklanmış olup sadece o'na özgü bir uygulamadır.

Sûrenin, yetim hukukunu ön plana çıkaran bu pasajının 4. âyetinde, Ve o kadınlara [yetimlerin kadınlarına] mehirlerini seve seve veriniz buyurularak, olağanüstü şartlarda gerçekleştirilen yetim kadınlarıyla evlilikte de mehirin ihmal edilmemesi ihtar edilmektedir. Mehir konusu ileride nikâhla ilgili pasajda gelecek olmakla birlikte biz mehirin mahiyetini burada sunuyoruz:

MEHİR

المَهر [mehr] sözcüğüyle aynı kökten gelen مهارة[mahâret/beceriklilik] ve ماهر [mâhir/becerikli-uzman] sözcükleri yaygın olarak kullanılmaktadır.

المهر[mehr] sözcüğünün esas anlamı, “yüzmek”tir.[11] Buradan hareketle ve sözcüğün yaygın olan “beceriklilik” anlamı da dikkate alındığında mehr sözcüğünün, “işini yüzdürmek, her işi becerebilmek” veya “işi garantiye almak” anlamına geldiği söylenebilir.

Asıl anlamı bu olmakla birlikte mehr sözcüğü, “evlilik esnasında kocası tarafından kadına ödenen para ya da mal” anlamında kullanılır olmuştur. Fakat, sözcük Kur’ân'da bu anlamıyla kullanılmaz, “evlilik esnasında koca tarafından kadına ödenen mal veya para” için Kur’ân, الصّدقة [saduqa], فريضة[farîza], اوجور[ucûr], sözcüklerini kullanır.

الصدقة[saduqa] sözcüğü, ص د ق[sdq/doğru söylemek] kökünden gelir. Dolayısıyla sözcüğün, “doğru söylemek” anlamı esas alınırsa, “evlilik esnasında koca tarafından kadına ödenen mal veya para”yı ifade eden saduqa sözcüğünün Kur’ân'da, “geçimin sağlanacağına sadakat/doğru söz ile verilen güvence” anlamında kullanıldığı anlaşılır.

“Evlilik esnasında koca tarafından kadına ödenen mal veya para” –ki “mehir” ismiyle yaygınlık kazanmıştır– için bazı âyetlerde, أجر [ecr/ücret; bir şeyin karşılığı] kelimesi kullanılır. Bunun da, “kadının onurundan feda ettiklerinin karşılığı” olarak anlaşılması mümkündür.

Aslında, evlenecek erkeğin kıza-kız tarafına para veya mal vermesi geleneği, değişik din ve kültürlerde bilinmekte ve bu uygulamanın geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. Bu, değişik kültürlerde “başlık parası”, “mohar”, “drahoma”, “kalın”, “ağırlık”, “namzetlik akçesi” gibi isimlerle anılmıştır. Bunun Kur’ân'daki örneği, Mûsâ peygamberin Medyen'deki evliliğidir:

O [kızların babası] dedi ki: “Sekiz yıl bana çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; sana ağırlık vermek de istemem. İnşâallah beni sâlihlerden bulacaksın.” O [Mûsâ], “Bu seninle benim aramdadır; bu iki ecelden [iki süreden] hangisini gerçekleştirirsem demek ki, bana karşı düşmanlık/sorumluluk yok. Ve söylediklerimize Allah vekîldir” dedi. (Kasas/27-28)

Mûsâ Reuel'in yanında kalmayı kabul etti. Reuel de kızı Sippora'yı o'nunla evlendirdi.[12]

Bu geleneğin İslâm'a kadarki uygulamalarında dikkat çeken husus, yapılan ödemelerin daima kızın ailesine yapılmasıdır. Nitekim İslâm öncesi Araplarda da mevcut olan uygulamada da mehir, kıza değil, kızın ailesine verilirdi. İslâm'da ise mehir, evlenecek kadının bizzat kendisine verilir; verilen mal ya da para bizzat kadına ait olur.

KUR’ÂN'DA MEHİR

Kur’ân'da mehirin konu edildiği âyetler:

Eğer kadınları, kendilerine dokunmadan veya onlara bir mehir takdir etmeden boşarsanız size bir günah yoktur. Ve onları kazançlandırın. Geniş olan hâline göre, eli dar olan da hâline göredir. Ma‘rûfa göre kazanç, muhsinler [iyilik-güzellik üretenler] üzerine bir borçtur. Ve eğer onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mehri de kesmiş bulunursanız, o zaman borç, o kestiğiniz miktarın yarısıdır. Ancak kadınlar veya nikâh akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa başka. Ve bağışlamanız takvâya daha yakındır. Aranızdaki fazlalığı da unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir. (Bakara/236-237)

Ve o kadınlara [yetimlerin kadınlarına] mehirlerini seve seve veriniz. Artık kendileri ondan [alacaklarından] bir kısmını size hoş ederlerse [ikramda bulunurlarsa] de onu afiyetle, çekinmeden yiyiniz. (Nisâ/4)

Size, anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, teyzeleriniz, halalarınız, erkek kardeşinizin kızları, kız kardeşinizin kızları, sizi emzirmiş olan anneleriniz, sütten kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, birleşme yaptığınız kadınlarınızın eski kocalarından doğup evinizde bulunan üvey kızlarınız –birleşme yapmadıysanız bir sakınca yok size–, kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşin arasını birleştirmeniz –eski yapılıp geçenler hariç–, yeminlerinizin sahip oldukları hariç, muhsan kadınlar [nikâhlı kadınlar da haram kılındı. Allah çok affedici, çok merhametlidir. Bunlar Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında iffetlerinizi koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla, muhsanlaşacak [evlenecek] kadın aramanız size helâl kılındı. Öyleyse onlardan ne ile faydalandıysanız, farz bir görev olarak ücretlerini ödeyiniz. Zorunlu ödemenizden sonra, rızalaştığınız şeyde size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah en iyi bilen ve hikmet sahibi olandır. Ve sizden her kim hür mü’min kadınları nikâh edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da, yeminlerinizin mâlik olduğu mü’min genç kızlarınızdan nikâhlamak var. Ve Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Sizin bazınız bazınızdandır. O hâlde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen sahiplenilmiş kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle onları [yeminlerinizin mâlik olduklarını] nikâhlayın ve örfe uygun bir şekilde ücretlerini [mehirlerini] verin. Sahiplenildiklerinde fâhişe işlerlerse, o zaman onlara hür kadınlara verilen azabın yarısı verilir. –İşte bu sizden günah işlemekten ürperen kimseleredir.– Ve eğer sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ve Allah gafûr'dur, rahîm'dir. (Nisâ/23-25)

Bu gün size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin de yemeğiniz onlara helâldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak –onlara ücretlerini/mehirlerini ödediğiniz takdirde– size helâl kılındı. Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, âhirette hüsrana uğrayanlardandır. (Mâide/5)

Ey Peygamber! Şüphesiz Biz, sana, ecirlerini [mehirlerini] verdiğin eşlerini helâl kıldık. (Ahzâb/50)

Yukarıdaki âyetlerden açıkça anlaşılacağı üzere Kur’ân'da konu edilen mehir, diğer din ve kültürdeki “başlık”, “mahor”, “drahoma”ya benzememektedir.

Mehir konusunun doğru anlaşılabilmesi için, İslâm dininin kadına bakışının iyi bilinmesi gerekir:

• Kadın, beden ve cesaret yönünden erkeğe göre zayıf, cinsel organ yönünden savunmasız (Nisâ/34) olmakla birlikte, öz benlik olarak erkekten farklı değildir. Çünkü öz benliğin cinsiyeti yoktur. Herkesin öz benliğinin iyi ve kötü tarafları, kişilerin özgür iradeleri ile oluşmuş inanç ve amelleri sonucu ortaya çıkar. Diğer taraftan ise kadın, şefkat, merhamet, eğiticilik, öğreticilik gibi hissî konularda erkekten daha güçlüdür.

• Kadın tarladır, kültürdür (Bakara/223). Toplumların, maddî ve manevî varlıklarını sürdürmeleri kadına bağlıdır.

• Kadınların geçimleri, erkekler üzerine yüklenmiştir. Böylece kadınların dağ-taş geçim temini peşinde koşmaları ve tek başlarına seyahate çıkmaları neticesinde taciz ve tecavüze uğrama riski ve istismar edilme olasılığı ortadan kaldırılmıştır. (Nisâ/34)

• Kadının dul kalması hâlinde hemen evlenmesine izin verilmemiş, “iddet” kuralı getirilmiştir. (Bakara/228, Ahzâb/49, Talâk/4)

Bütün bu hususlar dikkate alındığında, İslâm dinindeki mehirin mahiyeti daha iyi anlaşılır. Kur’ân'a göre mehir; kadının “geçim sigortası”dır. Bu kural, kadının zayıflığından değil, –kadının sosyal ve kültürel yönden önemine binaen– korunması gerektiğindendir. Dul kalması durumunda “iddet” süresince geçinebileceği bir mal ya da paranın kadına verilmesi, onun geçimini sağlamak için uğraşmasına, yuvasından uzaklaşıp sıkıntılara katlanmasına gerek bırakmayacaktır. Böylece kadın, taciz ve tecavüz riskinden uzak olacaktır. Kısacası Allah, kadını onurlandırmak, korumak ve mağduriyetini engellemek için ona mehir verilmesini emretmiştir.

Kur’ân'da mehirin miktarı belirlenmemiş; özüne uygun olarak her çağda, o çağın şartlarına uygun olarak belirlenmesi için toplumlara bırakılmıştır.

Mehirin amacı kadını himâye etmek olduğuna göre, ideal olanın; ekonomik açıdan kadının kocasına muhtaç olmayacak ölçüde ve sosyal açıdan özgüvene sahip nitelikte yetiştirilmesinin gerektiği ortaya çıkar. Nitekim Allah kocalara, Ve o kadınlara [yetimlerin kadınlarına] mehirlerini seve seve veriniz. Artık kendileri ondan [alacaklarından] bir kısmını size hoş ederlerse [ikramda bulunurlarsa] de onu afiyetle, çekinmeden yiyiniz (Nisâ/4) ve Zorunlu ödemenizden sonra, rızalaştığınız şeyde size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah en iyi bilen ve hikmet sahibi olandır (Nisâ/25) buyurmuş ve ancak mehire muhtaç olmayan kadınların mehiri kocalarına bağışlamalarına izin vermiştir.

Yetim hukukunun konu edildiği pasajın 7. âyetinde, yetimlere erkek-kız ayırımı yapılmadan mirasta eşit pay verilmesi emredilmektedir. (Yetimlik çağını geçen erkek ve kız çocuklarının hükmü ayrı olup, 11. âyette yer almaktadır.) Bu âyetin iniş sebebi hakkında şu olay nakledilir:

Âyet-i kerîme Ensâr'dan Evs b. Sâbit hakkında nâzil olmuştur. Evs vefat etmiş ve geriye Umm Kucce adında bir hanım ile yine ondan doğma üç kız bırakmıştı. Ölenin amcaoğullarından ve vâsilerinden Süveyd ile Arfece adındaki iki kişi kalkıp onun malını aldılar, hanımına ve kız çocuklarına hiç bir şey vermediler. Câhiliyye döneminde Araplar, kadınlara ve erkek çocuklara miras vermezler ve “Atların sırtında savaşan, mızraklarla vuruşan, kılıçla dövüşen ve ganimet elde edenden başkasına bir şey verilmez” derlerdi.

Umm Kucce bu hususu Rasûlullah'a (s.a) anlatınca, ölenin amca çocuklarını çağırdı. Kendisine, “Ey Allah'ın Rasûlü!” dediler, “Bu kadının çocukları ne ata biner, ne zayıf düşmüş birisine yardım edebilir, ne de düşmana bir zararı dokunabilir.” Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Şimdi gidiniz, Allah'ın bu hususta bana neler emredeceğine bir bakayım” dedi.

Bunun üzerine yüce Allah, onları reddetmek, sözlerini ve câhilce tasarruflarını iptal etmek üzere bu âyet-i kerîmeyi indirdi.[13]
Yetim hukukunu konu alan pasajın 5. âyetine, Allah'ın, ayakta kalmanız için size vermiş olduğu mallarınızı buyurularak, malın insan hayatındaki önemine dikkat çekilmektedir. Malum olduğu üzere Allah savurganlığı yasaklamış, malın korunması için şâhitler huzurunda senetleşmeyi ve rehin almayı emretmiştir. Zira mal, akıllı insanların dünya ve âhiret mutluluğunu sağlar:

Duvara da gelince; o, şehirde iki yetim oğlanındı ve onun altında onlar için bir define vardı. Babaları da iyi bir zat idi. İşte onun için, –Rabbinden bir rahmet olmak üzere– Rabbin onların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi. Ve ben onu [duvar doğrultma işini] kendi görüşümle yapmadım. İşte senin, üzerine sabra takat getiremediğin şeylerin te’vîli!” (Kehf/82)

Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde hariç [bu şekilde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü, tartıyı hakkaniyetle tastamam yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutun. İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye O'nun [Allah'ın] size vasiyet ettikleridir. (En‘âm/152)

Hayır, hayır… Doğrusu siz yetimi kerîmleştirmiyorsunuz, yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki, malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına! (Fecr/17-20)

Seni aile geçindirme zorluğu içinde bulup da zengin etmedi mi? O hâlde yetimi kahretme! (Duhâ/8-9)

Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. (Mâûn/1-3)

Ergenlik çağına erinceye kadar yetimin malına da yaklaşmayın. En güzel bir şekilde olması müstesnâ. Ahdi de yerine getirin. Şüphesiz ahitte [verilen sözde] sorumluluk vardır. (İsrâ/34)

Sana hamrdan [aklı karıştıran/örten şeylerden] ve şans oyunlarından soruyorlar. De ki: “Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat dünya ve âhirette günahları, menfaatlerinden daha büyüktür.” Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan fazlasını infak edin.” Allah, tefekkür edersiniz diye âyetlerini işte böyle sizin için ortaya koyuyor. Sana yetimlerden de soruyorlar. De ki: Onlar için iyileştirme, en iyisidir. Eğer onlara karışırsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyla iyileştiriciyi bilir [birbirinden ayırt eder]. Eğer Allah dileseydi, sizi zora koşardı. Şüphesiz Allah azîz'dir, hakîm'dir. (Bakara/219-220)

Aranızda mallarınızı da bâtıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bilerek ve günah ile yemek için hâkimlere aktarmayın. (Bakara/188)

Ayrıca Nisâ/127; Bakara/83, 177, 215; Enfâl/41; Haşr/7; İnsan/8 ve Beled/15'te de bu konuya değinilmiştir.

33. Ve Biz, anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mevâli [mirasçılar] kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimseler; onların nasiplerini de hemen verin. Şüphesiz Allah, her şeye en iyi şâhittir.

11. Allah size evlâtlarınız hakkında Allah'tan bir taksim olarak vasiyet eder: Erkek için, iki kadın payı kadardır. Eğer hepsi kadın olmak üzere ikiden fazla iseler, o zaman terekenin üçte-ikisidir. Ve eğer bir tek kadın ise o zaman ona yarısıdır. Eğer ölen, ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa onların [ana-babanın] her birine altıda-bir; şâyet ölenin çocuğu yok da, mirasçı olarak ana ve babası kalmışsa, o zaman anası için üçte-birdir. Eğer ölenin kardeşleri varsa, anası için altıda-birdir. Bu paylar, onun [ölenin] yaptığı vasiyet ve borçlardan sonradır. Babalarınız ve çocuklarınız; hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz. Şüphesiz Allah en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.

176. Senden kelâle [birinci derecede mirasçısı olmayan kişiler] hakkında fetva istiyorlar. Deki: “Allah, size fetva verecektir.” Çocuğu olmayan, kız kardeşi bulunan bir kişi helâk olursa [ölürse], bıraktığı şeyin yarısı onundur [kız kardeşinindir]. Ve o [oğlan kardeş], kız kardeşin çocuğu yoksa ona mirasçı olur. Eğer onlar [çocuksuz oğlan kardeşe mirasçı olan kız kardeşler], iki kişi iseler onun [çocuksuz ölen oğlan kardeşin] bıraktığının üçte-ikisi onlarındır. Eğer onlar [çocuksuz ölen kişinin kardeşleri] erkek ve kadın kardeşler iseler, o zaman erkek için iki kadının payı vardır. Allah, sapmayasınız diye açığa koyuyor ve Allah her şeyi en iyi bilendir.

12. Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Şâyet bir çocukları varsa o zaman yapmış olduğu vasiyet ve borçtan sonra mirasın dörtte-biri sizindir. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınızın dörtte-biri onlarındır [hanımlarınızındır]. Şâyet çocuklarınız varsa o zaman bıraktığınızın, yapmış olduğunuz vasiyet ve borçtan sonra sekizde-biri onlarındır [hanımlarınızındır]. Eğer ölen bir erkek veya kadın, kelâle olarak [birinci dereceden mirasçısı; eşi, çocuğu ve ana-babası olmadan] miras bırakıyor ve kendisinin bir erkek veya kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan her birine, yapmış olduğu vasiyet ve borçtan sonra, zarara uğratılmadan altıda-biridir. Eğer mevcut olan kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde onlar [kardeşler], üçte-birde ortaktırlar. Bunlar, Allah tarafından bir vasiyettir. Ve Allah en iyi bilen ve çok yumuşak davranandır.

29. Ey iman etmiş kişiler! Mallarınızı –kendi rızanızla yaptığınız ticaret şekli hariç olmak üzere– aranızda hakksız yolla yemeyin, kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size çok merhametlidir.

30. Ve kim, düşmanlık ve zulüm olarak bunu [yasakları] işlerse, yakında Biz onu ateşe sokarız. Ve bu [onu ateşe atmak], Allah'a çok kolaydır.

31. Eğer siz, yasaklandığınız şeylerin büyüklerinden sakınırsanız, kötülüklerinizi sizden örteriz ve sizi saygın giriş yerine girdiririz.

32. Ve Allah'ın bazınıza, diğerlerinizden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Ve Allah'ın fazlından isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi en iyi bilendir.

13. İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Elçisi'ne itaat ederse Allah onu, içinde sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir. İşte bu da, çok büyük kurtuluştur.

14. Ve kim Allah'a ve O'nun Elçisi'ne karşı gelir ve O'nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde sürekli kalmak üzere cehenneme girdirir. Ve alçaltıcı azap onun içindir.

Yukarıda, mal edinim yolları emek karşılığı kazanç ve miras yoluyla mal intikali olarak gösterilmişti. Burada buna, alış-verişle kazanım da eklenmiş ve âyette, karşılıklı rızaya dayalı ticaret yoluyla kazanılan malların helâl olduğu bildirilmiştir. Bakara/275'te de, Oysa ki, Allah, alış-verişi helâl, bu ribayı haram kılmıştır buyurulmuştu. Âyette, Mallarınızı –kendi rızanızla yaptığınız ticaret şekli hariç olmak üzere– aranızda hakksız yolla yemeyin ifadesindeki bâtıl/hakksız yolla yemek; faiz, irtikap, gasp, hırsızlık, hâinlik, rüşvet, zimmet, yalancı tanıklık, yalan yere yemin vs. gibi yollarla elde edilenlerin tümünü kapsar.

Âyetteki, kendinizi öldürmeyin ifadesi zâhir anlamıyla, “birbirinizi öldürmeyin, kendinizi öldürmeyin; intihar etmeyin” anlamlarına alınabilir. Ancak, içinde bulunduğu pasaj dikkate alındığında ibarenin anlamı, “mal-mülk kazanmak için başkasına zarar vermeyin; öldürmeyin, işini elinden almayın, karteller, tröstler oluşturup gelir dağılımında fertler arasında uçurum sağlayarak sosyal patlamalara neden olmayın” demek olur.

30. âyetteki, Ve kim, düşmanlık ve zulüm olarak bunu [yasakları] işlerse, yakında Biz onu ateşe sokarız. Ve bu [onu ateşe atmak], Allah'a çok kolaydır ifadesi, sûrenin başından bu yana zikredilen tüm yasakları kapsar.

32. âyette, Ve Allah'ın bazınıza, diğerlerinizden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Ve Allah'ın fazlından isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi en iyi bilendir buyurularak, insanlar arasında Allah'ın lütfunun farklı olabileceğine, dolayısıyla mal varlığı sebebiyle kimsenin kimseyi kıskanmaması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Bu husus Zuhruf sûresinde de vurgulanmıştı:

Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/32)

Görüldüğü üzere Zuhruf/32'de, Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık, Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik buyurulmuştur. Bu ifade, hayattaki ast-üst ilişkisinin toplumsal yaşam için konulan bir yasa olduğunu göstermektedir. Buradaki derecelerle yükseltme, “keramet/üstünlük-saygınlık” değil; gibi hususlarda olan farklılıklardır. Herkesin mal, güç, akıl, zekâ, anlayış ve bilgi bakımından eşit olduğu bir ortamda işçi bulmak mümkün olmaz; işçi olmadığında ise hayat durur.

Dünyalık dereceler imrenilecek, göz dikilecek şeyler değildir:

Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere [mal, mülk, evlât ve saltanata] sakın gözlerini dikme [rağbetle bakma]. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir. (Tâ-Hâ/131)

Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de... Sen kanatlarını mü’minler için indir. Ve, “Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de. (Hicr/88-89)

Taner 8. August 2010 11:15 PM

32. âyetin iniş sebebiyle ilgili şunlar nakledilmiştir:

Tirmizî, Umm Seleme'den şöyle dediğini rivâyet eder: “Erkekler gazaya gidiyor, kadınlar gazaya gidemiyor ve biz mirasın (erkek hissesinin) yarısını alıyoruz” denilmesi yüce Allah, Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin buyruğunu indirdi. Mücâhid der ki: Yine bu hususta yüce Allah, Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar (Ahzâb/35) âyetini de indirdi. Umm Seleme, Medîne'ye hicret eden ilk kadın olmuştu. Ebû Îsâ (et-Tirmizî) der ki: Bu mürsel bir hadistir. Kimisi bunu, “İbn Ebî Necîh'ten, o, Mücâhid'den” diye mürsel olarak, “Umm Seleme böyle böyle dedi” diye rivâyet etmiştir.

Katâde de der ki: Câhiliye dönemi insanları, kadınlara da, çocuklara da miras vermiyorlardı. Allah bunlara da mirastan pay etti. Kadınlara, erkeğin payının yarısı takdir edilince bu sefer kadınlar, paylarının erkeklerin payları gibi olmasını temenni ettiler. Erkekler de şöyle dedi: “Biz miras hususunda kadınlara üstün kılındığımız gibi, âhirette de hasenatımızla kadınlara üstün olacağımızı umarız.” Bunun üzerine, Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin âyeti nâzil oldu.[14]

Mücâhid'in rivâyetine göre Umm Seleme, “Yâ Rasûlallah! Erkekler savaşa katılıp savaşıyor, biz ise savaşmıyoruz. Onların mirastaki paylarıysa bizimkinin iki katı. Keşke biz de erkek olsaydık!” deyince, bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.[15]

Âyetteki, Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır ifadesiyle, erkek ve kadının yükümlülük ve sosyal yönden farklarının olmadığı bildirilmiştir. Bu konuyu Ahzâb sûresi'nde detaylı olarak açıklamıştık.

33. âyetteki, Ve Biz, anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mevâli [mirasçılar] kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimseler; onların nasiplerini de hemen verin ifadesi, terekenin yakınlar arasında hakkaniyetle taksim edilmesi gerektiğini bildirmektedir.

Bu âyetin iniş sebebine dair şunlar nakledilmiştir:

Şânı yüce Allah, her insanın mirasçılarının ve mevâlîsinin [yakınlarının] olduğunu açıklamaktadır. O hâlde her biri Allah'ın kendisi için paylaştırmış olduğu mirastan paylarını alsın ve bir diğerinin malını temenni etmesin. Buhârî, “Kitâbu'l-Ferâiz”de Sa‘îd b. Cübeyr'den gelen rivâyetle yüce Allah'ın, Anne-babanın ve yakın akrabaların terk ettiklerinden her biri için mirasçılar [mevâli] kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de… buyruğu hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmektedir: Muhacirler, Medîne'ye geldiklerinde, Ensâr, Muhâcir'e akrabası dururken mirasçı olurdu. Buna sebep ise, Rasûlullah'ın (s.a) aralarında kurduğu kardeşlik akdi idi. Yakın akrabaların terkettiklerinden her biri için mirasçılar kıldık âyeti nâzil olunca, ondaki bu hükmü Yeminlerinizin bağladığı kimselere de nasiplerini verin buyruğu nesh etti.[16]

Yukarıda yetim hukuku ve yetimin mirası konu edilmişti. Bu pasajda ise tüm insanlara/kamuya hitap edilerek miras hukuku ele alınmıştır. Biz, anlam birliği ve bütünlüğü nedeniyle 33. ve 176. âyetleri burada tertip ettik.

Konuya girerken miras âyetlerinin sebeb-i nüzûlü hakkındaki nakilleri aktarmak istiyoruz:

Mirasa dair âyetin nüzûl sebebi ile ilgili farklı rivâyetler gelmiştir. Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Dârekutnî'nin Câbir b. Abdullah'tan rivâyetine göre Sa‘d b. er-Rabî'nin hanımı dedi ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Sa‘d öldü, geriye de iki kız çocuğu ve kendi kardeşi kaldı. Kardeşi kalkıp Sa‘d'ın bıraktıklarını aldı. Kadınlar ise sahip oldukları mallar üzre nikâhlanırlar.” Hz. Peygamber o mecliste kendisine cevap vermedi. Daha sonra tekrar ona gelip dedi ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Sa‘d'ın kız çocukları (ne olacak)?” Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Bana (Sa‘d'ın) kardeşini çağır.” Kardeşi gelince ona şöyle dedi: “İki kız çocuğuna üçte-iki, hanımına sekizde-bir ver, geri kalanı da senindir.” Ebû Dâvûd'un rivâyetinin lafızları böyledir. Tirmizî ve diğerlerinin rivâyetinde ise şöyle denilmektedir: “Bunun üzerine miras âyeti nâzil oldu.” (Tirmizî) dedi ki:” Bu, sahih bir hadistir.”[17]

İbn Abbâs (r.a), âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında şöyle demiştir: “Evs ibn Sâbit el-Ensârî, geriye üç kız ve bir hanım bırakarak ölmüştü. Vasîleri olan amcaoğullarından iki kişi Evs'in malına el koymuşlardı. Bunun üzerine Evs'in hanımı Hz. Peygamber'e (s.a) gelip, durumu arzederek, vasî olan bu iki kişinin, ne kendisine ne de kızlarına hiç bir mal vermediklerini söylemişti. Hz. Peygamber (s.a) de ona, “Haydi evine git, ben Allah'ın senin bu işin hususunda ne buyuracağına bakayım” demişti. İşte bunun üzerine Hz. Peygamber'e bu âyet nâzil oldu ve erkeklerin de, kadınların da mirastan payları olduğunu bildirdi. Fakat Hakk Teâlâ, bu âyette payların ne kadar olduğunu beyân etmedi. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a) o iki vasîye haber göndererek, “Evs'in malından hiç bir şeye dokunmayın” dedi. Daha sonra Allah Teâlâ'nın, Allah size, evlâtlarınız hakkında (...) emreder (Nisâ/11-12) âyetleri nâzil oldu ve böylece kocanın ve kadının hisselerinin miktarı belirtildi. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü, o iki vasî'ye, Evs'in hanımına mirastan sekizde-bir hisse verip, kızların hisselerini ellerinde tutmalarını emretti. Daha sonra da Hz. Peygamber (s.a) onlara, kızların hisselerini de kızlara vermelerini bildirdi. O iki vasî de, hisselerini onlara verdi.” İşte âyetin sebeb-i nüzûlü ile ilgili söz bundan ibarettir.[18]

Kur’ân'da miras ilkeleri böylece belirtilmiş, ardından da, Şüphesiz Allah, her şeye en iyi şâhittir. Babalarınız ve çocuklarınız; hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu, siz bilemezsiniz. Şüphesiz Allah en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. Allah, sapmayasınız diye açığa koyuyor ve Allah her şeyi en iyi bilendir. Bunlar, Allah tarafından bir vasiyettir. Ve Allah en iyi bilen ve çok yumuşak davranandır diye uyarılarda bulunulmuş ve sonra pasaj, İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Elçisi'ne itaat ederse Allah onu, içinde sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir. İşte bu da, çok büyük kurtuluştur. Ve kim Allah'a ve O'nun Elçisi'ne karşı gelir ve O'nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde sürekli kalmak üzere cehenneme girdirir. Ve alçaltıcı azap onun içindir tehdidi ile bitirilmiştir.

33. âyetteki, Ve Biz, anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mevâli [mirasçılar] kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimseler; onların nasiplerini de hemen verin ifadesinden anlaşıldığına göre, miras, neseb ve sözleşmeye dayandırılmıştır. Târih kayıtlarına göre Araplar arasında da veraset, neseb ve sözleşmeye dayalı olarak tatbik edilmekteydi. Bu konuyu Râzî'den naklediyoruz:

Bil ki câhiliyye halkı, şu iki şey sebebiyle birbirlerine vâris oluyorlardı:

a) Neseb,

b) Muahede/sözleşme...

Neseb cihetinden birbirlerine vâris olmalarına gelince onlar, ne küçük çocuklara, ne de kadınlara miras veriyorlardı. Onlar ancak, at üzerinde savaşan ve ganimet elde eden erkek akrabaları mirasa mâlik kılıyorlardı.

Sözleşme cihetinden birbirlerine vâris olmalarına gelince, bu da şu iki şekilde tahakkuk ediyordu:

1) Anlaşma

Câhiliyyede bir kimse, bir başkasına “Kanım, senin kanın; canım, senin canın.. Sen bana, ben de sana vâris olurum... Sen beni kollarsın, ben de seni..” derdi. Onlar bu şekilde bir akit yaptıklarında, onlardan hangisi diğerinden önce ölürse, sağ kalan için, ölünün malından daha önce şart koşulmuş olan şey tahakkuk ederdi.

2) Evlât edinme

Araplardan herhangi bir kimse, başkasının oğlunu evlât ediniyordu. Böylece bu çocuk babasına değil de, o kimseye nisbet ediliyor ve o kimseye vâris oluyordu. Bu evlât edinme de anlaşma çeşitlerinden birisiydi.[19]

Yukarıda, bazı durumlarda mirastan erkek kardeşe 2, kız kardeşe 1 pay verildiğini görmüştük. Bunun hikmetini kavrayamayanların bu husustaki izahlarına gelince:

Birinci soru: “Hiç şüphesiz, şu sebeplerden dolayı kadın erkekten daha âcizdir:

a) Kadın dışarı çıkmaktan ve ortada gözükmekten âcizdir. Zira onun kocası ve akrabaları, bunu ona yasaklar.

b) Aklı kıt, aldanması ve yanılması çoktur.

c) Erkeklerle karıştığında, töhmet altına girer.

“Kadının acziyyetinin daha fazla olduğu sabit olduğuna göre, mirastaki hissesinin de daha çok olması gerekir. Daha çok olmasa bile, en azından erkeğinkine eşit olması gerekir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, kadına mirastan erkeğin payının yarısını vermesindeki hikmet nedir?”

Bu soruya şu şekillerde cevap verilir:

1) Kadının harcaması daha azdır, çünkü kocası, onun için harcar. Erkeğin harcaması ise daha çoktur, çünkü erkek, hanımı için de harcar. Harcaması ve masrafı daha çok olan, mala daha muhtaçtır.

2) Erkek, yaratılış, akıl ve meselâ kadılık [hâkimlik] imamet [devlet başkanlığı] yetkisinin kendisine verilmesi gibi dinî mertebeler bakımından kadından daha üstün durumdadır. Keza kadının şâhitliği, erkeğin şâhitliğinin yarısı kadardır. Bu durumda olan kimseye, daha fazla verilmesi gerekir.

3) Kadının aklı az, (arzuları) çoktur. Kadına çok mal verildiğinde, fesat büyür. Nitekim şâir, “Boş zaman, gençlik ve bolluk içinde olmak, kişiye çok zararlıdır” demiştir. Nitekim Cenâb-ı Allah, Çünkü insan muhakkak kendini ihtiyaçtan vareste gördü diye azar (Alâk/6-7) buyurmuştur. Erkeğin durumu ise böyle değildir.

4) Erkek, aklının tam oluşu sebebi ile, malını hanlar yaptırma, çaresizlerin yardımına koşma, yetim ve dullara infakta bulunma gibi dünyada güze1 övgüyü, âhirette de bol sevabı kazandıracak şeylere harcar. Bunu ancak erkek yapabilir. Çünkü erkek, insanlara daha fazla karışıp içli-dışlı olur. Kadının, insanlara ihtilatı ise azdır. Binâenaleyh kadın buna muktedir olamaz.

5) Rivâyet olunduğuna göre Ca‘fer-i Sâdık'a bu mesele sorulunca o şöyle demiştir: “Hz. Havva bir avuç buğday alıp onu yedi. Sonra bir avuç daha alıp onu gizledi. Daha sonra bir başka avuç aldı ve onu Hz. Âdem'e verdi. Hz. Havva, kendi payını erkeğin payının iki katı kılınca, Allah Teâlâ durumu aleyhine çevirdi de, kadının (mirastan) hissesini, erkeğin hissesinin yarısı kıldı.”[20]

Böyle zorlamalara hiç gerek yoktur. Allah bu ilkeleri, Arap aile yapısındaki kıst [hakkaniyet] ölçülerine göre koymuştur. Zira babanın bıraktığı malın iktisabında, erkek çocukların katkıları vardı. O nedenle de erkek evlâdın kız evlâda göre daha fazla alması normaldir. Ancak aile, kazanç ve birikimini erkek evlâdı okutup meslek edindirmek için harcadığında, geriye kalan az miktardaki malın taksiminde okutulup doktor veya mühendis yapılmış, üst düzey gelir sahibi olmuş bulunan erkek kardeş 2, bağ-bahçede ırgat olarak çalışan kız kardeş 1 pay mı almalıdır? Görüldüğü gibi bazı durumlarda ikiye-bir hükmü ile hakk tecelli etmiyor. Hakkın yerini bulması için ek maddeler gerekir, ki Allah da böyle yapmıştır:

Sizden birinize ölüm hazır olduğu vakit, eğer bir hayır [mal] bıraktıysa, muttakiler üzerine bir hakk olarak, babası-anası ve en yakın akrabası için, ma‘rûf ile vasiyet etmek yazıldı [farz kılındı]. Artık her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. Artık her kim vasiyet edenin bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden korkar da onların arasını düzeltirse, ona hiç bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara/180-182)

Ey iman etmiş kişiler! İçinizden birine ölüm hazır olduğu zaman, vasiyet sırasında aranızdaki şâhitlik, kendi içinizden adalet sahibi iki kişidir yahut yeryüzünde yolculuğa çıkmış iseniz, sonra da ölümün musibeti size gelip çatmışsa, sizden olmayan iki kişidir. Eğer şüpheye düşerseniz, salâttan sonra onları alıkorsunuz. Sonra da onları, “Akraba bile olsa, yemini bir çıkar karşılığı satmayacağız, Allah'ın şâhitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi hâlde günahkârlardan oluruz” diye Allah'a yemin ettirirsiniz. Sonra da eğer o ikisinin [şâhitlerin] bir günah işledikleri anlaşılırsa, ölene daha yakın olan hakk sahiplerinden diğer iki kişi onların yerine geçerler de, “Bizim şâhitliğimiz, o ikisinin [önceki iki kişinin] şâhitliğinden daha doğrudur ve biz kimsenin hakkına tecavüz etmedik. Aksi hâlde biz zâlimlerden olurduk” diye Allah'a yemin ederler. İşte bu [böyle bir yemin], şâhitliklerini usulüne göre yapmaları yahut yeminlerinden sonra yeminlerinin kabul edilmemesinden korkmaları için en yakın [iyi] yoldur. Allah'a takvâlı davranın ve kulak verin. Ve Allah, fâsıklar topluluğuna kılavuzluk etmez. (Mâide/106-108)

Ve sizden eşler bırakarak vefat edecek olanlar, eşleri için senesine kadar evlerinden çıkarılmaksızın kendilerine yetecek bir malı vasiyet ederler. Artık onlar, çıkarlarsa, ma‘rûf ile kendilerinin yaptıklarında sizin için bir günah yoktur. Ve Allah azîz'dir hakîm'dir. (Bakara/240)

Bu ölçüler çevresinde örneklediğimiz aile bireyleri arasında kız evlâda 2 ya da daha fazla, erkek evlâda ise 1 ya da daha az verilebilir veya ailenin mal varlığı harcanarak okutulan erkek evlâda hiç pay verilmeyip, terekenin hepsi kıza verilebilir. Bütün bunlar, vasiyet ile gerçekleştirilir. Baba vasiyet etmediyse, kamu devreye girerek hakkaniyeti sağlar.

Yukarıdaki âyetlerde, Bu paylar, onun [ölenin] yaptığı vasiyet ve borçlardan sonradır buyurularak, önce vasiyetin yerine getirilmesi ve borçların ödenmesi istenmiştir. Bakara/180'de ise, Sizden birinize ölüm hazır olduğu vakit, eğer bir hayır [mal] bıraktıysa, muttakiler üzerine bir hakk olarak, babası-anası ve en yakın akrabası için, ma‘rûf ile vasiyet etmek yazıldı [farz kılındı] buyurularak, miras taksiminden doğacak hakksızlıkların vasiyetlerle telafi edilmesi; diğer âyette ise hakkaniyetin sağlanması için hâkimin terekeyi paylaştırması hükme bağlanmıştır:

Artık her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. Artık her kim vasiyet edenin bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden korkar da onların arasını düzeltirse, ona hiç bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara/181-82)

Âyetlerden anlaşıldığı üzere mirasta hakkaniyetin sağlanması için “vasiyet” müessesesine ihtiyaç vardır. Ne yazık ki, Veda Hutbesine, “Vârise vasiyet yoktur” ilavesi yapılıp, Rasûlullah'ın ağzından vasiyet ortadan kaldırılmak istenmiştir.

Burada üzerinde durulması gereken hususlardan biri de “kelâle” meselesidir. Kelâle sözcüğünün yanlış anlaşılması nedeniyle birtakım sorunlar ortaya çıkmıştır. O nedenle kelâle üzerinde durmak istiyoruz:

LÜGATTE “KELÂLE”

كلالة[kelâle] sözcüğü, “yürümekten yorgun düşme, aciz olma, yorgunluktan kuvvetin gitmesi” anlamlarındaki ك ل ل[k-l-l] fiilinin mastarı olup kesici yerleri işe yaramaz hâle gelmiş bıçak ve kılıca, kimsesiz-desteksiz kalmış yetime ve hâmile olduğu dönemde saldırganlığını yitirmiş yırtıcı hayvana da كلّ [kell] denir[21] ki bu, Türkçe'deki “kelerme, kelleşme” sözcüğüyle aynı anlamdadır. Kell sözcüğü, –dilimize Farsça'dan (aslında Farsça'ya Arapça'dan geçmiştir), “saçı dökülmüş” anlamıyla girmiş olsa da– mecâzen “zayıf düşmüş, cılız” anlamında da kullanılır. Her ne kadar TDK'da “kelerme” sözcüğü yoksa da, Anadolu'da, yıpranmış ve zayıf düşmüş şeylere kelermiş denir.

ك ل ل[k-l-l] kökünden türeme sözcükler Kur’ân'da üç yerde; Nisâ/12, 176'da kelâle ve Nahl/76'da kell [zayıf, güçsüz olduğundan yük hâline gelmiş] şeklinde yer alır.

Bu sözcük, “dıştan kuşatma” [yakın kimsesi olmadığından uzak olanların mirasçı olması] anlamıyla da açıklanabilirse de, buna lüzum yoktur. Sözcüğün vaz‘ı yukarıda zikrettiğimiz gibidir.

MİRAS HUKUKUNDA “KELÂLE”

Bu sözcük miras hukukunda mesnetsiz rivâyetlerdeki nakillere göre ele alınmış, bunun sonucu olarak da işin içinden çıkılmaz bir durum ortaya çıkmıştır. Genellikle kelâle, “vâlidi ve veledi olmadan miras bırakan kişi” olarak tarif edilmiştir. Vâlid “baba”, veled ise “erkek çocuk” olarak kabul edildiğinden, çevirilerde “babasız ve çocuksuz” şeklinde yer almıştır. Aslında vâlid, “ana-baba”yı, veled ise “erkek ve kız çocuğu” birlikte ifade eder. Kur’ân'da ana-baba için vâlideyn, erkek-kız çocuk için veled, evlâd sözcükleri kullanılır.

Kutrub, “Kelâle, ana-baba ve kardeşin dışındaki şeylerin adıdır” (yani, “anasızlık-babasızlık ve kardeşsizlik”) der.[22] Görüldüğü üzere Kutrub, anayı sözcük anlamına katarken, çocukları dışarıda bırakmıştır.

Rivâyet destekli yorumlardan yola çıkıldığında, hatalı bir sonuca varıldığı için sözcüklerin asıl anlamları dikkate alınmalıdır. Kelâle'nin asıl anlamı, “zayıf düşmüş, kimsesiz, desteksiz kalmış” demektir. İnsan bu duruma, ancak eşi, usûl ve furûu [anası-babası, erkek ve kız çocukları] olmadığı zaman düşer. Bu bakımdan kişiler; eş, usûl ve furûuna bakmakla, onları zayıf ve desteksiz bırakmamakla yükümlüdürler. Eşe, usûl ve furûa işte bu nedenle zekât ve sadaka verilmez.

Nisâ/12 ve 176. âyetlerinde konu edilen “kelâle” işte budur; yani, “eş, ana-baba ve erkek-kız çocuklardan mahrum kalma hâli”dir.

176. âyetten anlaşıldığına göre birileri Rasûlullah'a kelâle'nin miras durumunu sormuş, Allah da o'na, Allah, size fetva verecektir demesini emretmiştir. Kelâle ile ilgili fetva da 12. âyette verilmiştir. Bulunması gereken pasaj dışında tertip edilmesi sonucu, 176. âyetin, Çocuğu olmayan, kız kardeşi bulunan bir kişi helâk olursa [ölürse], bıraktığı şeyin yarısı onundur [kız kardeşinindir] bölümü, “kelâle” hakkında verilen fetva zannedilip, miras âyetleri anlaşılmaz sözler yumağı hâline getirilmiştir. Özellikle bu sûrenin 12. âyetinde kelâle hakkındaki fetva ile burada kelâle hakkında olduğu kabul edilen fetva arasındaki çelişki nedeniyle çıkmaza girilmiş, “üvey kardeş, öz kardeş” takdirleri yapılmaya mecbur kalınmıştır. Halbuki kelâle hakkındaki fetva, 176. âyette değil, 12. âyette bulunmaktadır.

Âyetteki, çocuğu yoksa ifadesinden, murisin eşinin bulunduğu anlaşılmaktadır. O nedenle buradaki taksimde, eş ve kardeşler vâris durumundadırlar.

Burada üzerinde durulması gereken bir husus da, 176. âyetin yapısıdır. Âyetteki, Senden kelâle [birinci derecede mirasçısı olmayan kişiler] hakkında fetva isteyecekler. De ki: “Allah, size fetva verecektir” ifadesinden sonra gelen Çocuğu olmayan, kız kardeşi bulunan bir kişi helâk olursa [ölürse], bıraktığı şeyin yarısı onundur [kız kardeşinindir]… bölümü, birinci kısmın açılımı değildir. Zira, Çocuğu olmayan, kız kardeşi bulunan bir kişi helâk olursa [ölürse] ifadesinden, söz konusu kişinin evli olduğu, ama çocuğunun bulunmadığı anlaşılmaktadır. Hanımı olduğuna göre ölen kişi “kelâle” değildir. Bu, mirastaki başka bir durumun izahıdır. Kelâle ise 12. âyette açıklanmıştır.

Bu pasajda miras hukukuna dair şu ilkelere yer verilmiştir:

• Anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mevâli [mirasçılar] kılınmıştır.

• Borçlar ödenmeli, vasiyetler ve velâ hukuku yerine getirilmelidir.

• Vâris olan evlâtlardan [yetimlik çağını geçen çocuklardan] erkeğin payı, iki kadın payı kadardır. (Yetimlik çağında kız-oğlan eşit pay alırlar.)

• Mirasçılar hepsi kız olmak üzere ikiden fazla iseler, terekenin üçte-ikisi onlarındır.

• Mirasçı bir tek kadın ise, o zaman terekenin yarısı onundur.

• Eğer ölen, ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa, ana-babanın her birine altıda-bir; şâyet ölenin çocuğu yok da mirasçı olarak ana ve babası kalmışsa, o zaman anasının hakkı üçte-birdir.

• Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda-bir düşer.

• Çocuğu olmayan, kocası ve kız kardeşi bulunan bir kadın ölürse, bıraktığı şeyin yarısı kız kardeşinin, yarısı da kocasınındır.

• Çocuğu olmayan, kocası ve erkek kardeşi bulunan bir kadın ölürse, erkek kardeş, kocasından artanın tamamını alır. (Yarısı kocasınındır.)

• Çocuğu olmayan, karısı ve kız kardeşleri olan bir erkek ölürse; kız kardeşler, iki tane ise, çocuksuz ölen erkek kardeşin bıraktığının üçte-ikisi onların, dörtte-biri de karısınındır.

• Çocuğu olmayan, karısı ve erkek ve kız kardeşleri olan bir erkek ölürse, erkek için iki kadının payı vardır. (Karısı terekenin dörtte-birini alır).

• Eğer ölen kadının çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı kocasınındır.

• Şâyet ölen kadının çocukları varsa, mirasın dörtte-biri kocanındır.

• Eğer koca çocuk bırakmadan ölürse, geriye bıraktığının dörtte-biri karısınındır.

• Şâyet ölen kocanın çocukları varsa, terekenin sekizde-biri hanımınındır.

• Eğer ölen bir erkek veya kadın, kelâle olarak [birinci dereceden mirasçısı; eşi, çocuğu ve ana-babası olmadan] miras bırakıyor ve kendisinin bir erkek veya kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan her birine altıda-bir verilir. Eğer kardeşler bundan daha çok iseler, üçte-birde ortaktırlar.

• Miras taksimi, ölenin yaptığı vasiyet yerine getirildikten ve borçları ödendikten sonra yapılır.

15. Kadınlarınızdan fâhişeye varanlara, kendinizden onların aleyhine hemen dört şâhit getirin; şâyet onlar şâhitlik ederlerse, artık o kadınları ölüm vefat ettirinceye ya da Allah onlara bir yol kılıncaya kadar evlerde tutun.

16. Sizlerden ona [fâhişeye] varan iki er kişi [eşcinsel ilişkide bulunan erkekler]; hemen her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe ederler de düzeltirlerse artık onlardan mesafelenin. Şüphesiz Allah tevbeleri çok kabul edendir, en çok merhamet edendir.

Bu âyetlerde, toplumdaki cinsel sapıklıkla ilgili hükümler bildirilmiştir. Buna göre:

• Lezbiyenlik yaptıkları en az dört tanıkla tesbit edilen kadınlar, vefat edinceye ya da Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tecrit edilmelidirler.

• Homoseksüel [eşcinsel] erkeklere eziyet edilmeli, tevbe edip düzelirlerse kendi hâllerine bırakılmalıdırlar.

Bu âyetlerde eşcinsellik, patolojik bir vakıa olarak görülmekte ve eşcinsellerin cezalandırılması değil, tedavi ve rehabilite edilmeleri istenmektedir. Bu hastalığın Lût peygamberin kavminde ileri derecede salgın olduğu Kur’ân'da [A‘râf, Hûd, Hicr, Şu‘arâ, Neml, Ankebût, Kamer ve Enbiyâ sûrelerinde] bildirilmiştir. Eşcinsellik hakkında daha önceki açıklamalarımıza bakılabilir.[23]

Bazıları bu âyetleri zinaya hamletmiş, Nûr sûresi'ndeki zina cezası hakkındaki âyetlerin bu âyetleri neshettiğini ileri sürmüşlerdir. Hâlbuki âyetin teknik yapısı buna izin vermez. Zira âyetteki, ellâti [kadınlar] ifadesine, erkek dâhil olamaz; ellezâni [iki erkek] ifadesine de, kadın dahil olamaz. Bu ifadeler, âyetlerde konu edilen aşırılığın “zina” olmadığını açıkça göstermektedir. Ayrıca birçok yerde açıkladığımız gibi, fahşâ, fâhişe, fuhuş sözcükleri, “aşırı davranmak” anlamında olup, zina, homoseksüellik, çıplaklık gibi çok çirkin olan her fiil için kullanılır. Bu hususla ilgili Necm ve Nahl sûrelerindeki açıklamalarımıza bakılabilir.[24]

Homoseksüellere [eşcinsel erkeklere] verilecek eza; “azarlamak, ayıplamak ve kötü söz söylemek” olarak kabul edilebilirse de, bizce onlara verilecek eza, onların tecrit edilerek tedavilerinin sağlanmasıdır. Âyete göre bunların tedavi ve rehabiliteleri de kamu üzerine borçtur.

17. Allah'ın üzerine aldığı tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerinkidir. İşte bunlar, Allah'ın tevbelerini kabul ettikleridir. Allah en iyi bilendir, en iyi hüküm koyandır.

18. Ve tevbe, kötülükleri yapıp edip de onlardan birine ölüm çatınca, “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenler ve de kâfir olarak ölenler için değildir. İşte bunlar, Bizim kendileri için acı bir azap hazırladıklarımızdır.

15-16. âyetlerde lezbiyenlik ve homoseksüellik yapanlar ve onların tevbeleri konu edilmişti, burada ise hangi tevbenin makbul olduğu ortaya konulmuştur. Allah rahmeti gereği kullarını tevbeye [suçtan dönmeye] davet etmiş, Kendisinin de suçtan döneni cezalandırmaktan vaz geçeceğini bildirmiştir. Buna göre, makbul ve geçerli olup Allah'ın kabul edeceği tevbe şudur:

• Allah ancak, cehâlet nedeniyle kötülük yapan, ardından hemen dönen kimsenin tevbesini kabul eder.

• Sürekli kötülük yapıp da ölüm gelip çatınca, “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesini kabul etmez.

TEVBE

Tevbe, “bilinçlenerek, kararlılıkla kusurları terk edip, Allah'a itaate yönelmek”tir. Bu konuya dair detaylı bilgi Bakara sûresi'nde verilmiştir.

19. Ey iman etmiş kişiler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmaz. Ve onlara verdiğinizin bir kısmını götürmeniz için, açık bir fâhişe [çirkin bir hayâsızlık; zina] getirmedikleri sürece onları sıkıştırmayınız. Ve onlarla ma‘rûf ile muaşerette bulununuz. Ve eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa; siz bir şeyden hoşlanmasanız da Allah onda [sizin hoşlanmadığınız şeyde] birçok hayır kılacak olabilir.

Bu âyetlerde de aile hukukuna değinilerek bazı câhiliye gelenekleri ortadan kaldırılmaktadır. Buna göre:

• Kadınlara zorla mirasçı olunmamalıdır. Kimse kadına zorla velî olamaz. Kadın kendi geleceğini kendisi belirler ya da kamu tarafından gözetilir.

• Fuhşa yönelmedikleri sürece kadına baskı yapılmamalıdır.

• Kadınlarla ma‘rûf üzere muaşerette bulunulmalıdır.

• Ortada hoşlanılmayan bir durum varsa sabredilmelidir. Çünkü bu hayırlı olabilir.

Bu âyetin nüzûl sebebi ile ilgili yapılan rivâyetler ve müfessirlerin görüşleri farklı farklıdır. Buhârî, Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi... kendilerine verdiğinizin bir kısmını ahp götürmeniz için onları sıkıştırmayın buyruğu hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmektedir: Adam öldüğü vakit onun velîleri, hanımı üzerinde hakk sahibi olurlardı. Onlardan biri istediği takdirde, kadınla evlenebilirdi. İsterlerse onu başkasıyla evlendirirler, istemezlerse evlenmesine engel olurlardı. Onlar, (kadın üzerinde) akrabalarından daha fazla hakk sahibi idiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu hadisi ayrıca Ebû Dâvûd bu manada rivâyet etmiştir.

ez-Zührî ve Ebû Miclez der ki: Ölen erkeğin başka anneden olma oğlu yahut asabeleri arasında en yakın olan kişi, elbisesini kadının üzerine atar, böylece o kadın üzerinde kadından ve onun velîsinden daha fazla hakk sahibi olurdu. İstediği takdirde ölenin verdiği mehir dışında ona mehir vermeksizin onunla evlenirdi. İsterse de başkası ile evlendirir, mehirini kendisi alır, ona mehirden bir şey vermezdi. Dilediği takdirde ise ölenden aldığı mirası kendisine fidye olarak vermesi için onun evlenmesine engel olur yahut mirasını almak için ölmesini beklerdi. Bunun üzerine yüce Allah, Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi... buyruğunu indirdi. Buna göre âyet-i kerîmenin anlamı şöyle olur: O kadınları kocalarından miras olarak almanız ve onlarla evlenmeniz helâl değildir.[25]

Âyetin nüzûl sebebiyle ilgili olarak şu iki görüş beyân edilmiştir: Birinci görüş: Câhiliyye döneminde bir adam ölüp geride hanımı kaldığı zaman, o adamın o kadından olmayan oğlu veya adamın akrabalarından bazıları gelir, kadının üzerine elbisesini atar ve “O adamın malına vâris olduğum gibi, karısına da vâris oldum” der, böylece o kimse, o kadın üzerinde, hem kadının kendisinden hem de diğer insanlardan daha fazla hakk sahibi olurdu. Bu sebeple de isterse o kadınla, ölen kimsenin vermiş olduğu mehir üzere herhangi bir mehir vermeden evlenir; isterse kadını başka birisiyle evlendirir, kadının mehrini alır, mehirden kadına hiç bir şey vermezdi. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirip, herhangi bir kimsenin ölen kişinin hanımına bu yolla vâris olmasının haram olduğunu beyân buyurmuştur. Bu görüşe göre Cenâb-ı Hakk'ın, Kadınlara mirasçı olmanız… ifadesiyle kastedilen, kadınların bizzat kendileri ve kocalarının ölümünden ötürü onların kendilerine vâris olunamayacağı hususudur.

İkinci görüş: Bu verâsetin, kadının malıyla ilgili olmasıdır. Bu böyledir, zira ölünün vârislerinin, kadın ölünceye ve onlar onun malına vâris oluncaya kadar, o kadını evlenmekten men etme hakkları vardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Onlar istemedikleri hâlde, sizin onların mallarına vâris olmanız helâl olmaz buyurdu.[26]

Bu nakillerden anlaşıldığına göre câhiliyye Arapları, kocası ölen kadını, ölünün mirası olarak kabul ederlerdi.

Âyetteki, Ve eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa; siz bir şeyden hoşlanmasanız da Allah onda [sizin hoşlanmadığınız şeyde] birçok hayır kılacak olabilir ifadesiyle, hemen yuvanın yıkılmaması ve işin zamana bırakılması gerektiği, böyle bir durumda Allah'ın birtakım hayırlar (örneğin, kadının beğenilmeyen yönlerinin değişmesi gibi) ihsan edebileceği bildirilmektedir.

20. Ve eğer bir eşin yerine bir eş değiştirmek istediyseniz, onlardan birine yüklerle vermiş de bulunsanız, artık ondan bir şey geri almayınız. Onu bir iftira ve açık bir günah olarak alır mısınız?

21. Ve birbirinizle kaynaşıp başbaşa kalmışken ve onlar sizden kuvvetli bir söz almışken onu [verdiğinizi] nasıl alırsınız?

19. âyette, Ve onlara verdiğinizin bir kısmını götürmeniz için, açık bir fâhişe [çirkin bir hayâsızlık; zina] getirmedikleri sürece onları sıkıştırmayınız buyurularak, kadına verilen mehirin, kadının fuhşa gitmesi hâlinde istenebileceğine işaret edilmişti. Bu âyetlerde ise, kadın fuhuşta bulunmadığı hâlde, onun rızası dışında tek taraflı olarak erkeğin boşaması durumundaki mehir konusu ele alınmakta, boşanmak istenen kadına verilen mehirin geri alınmaması hükme bağlanmakta ve böylece kadın, hem boşanma hem de mehrini kaybetme hakksızlığına uğramaktan kurtarılmaktadır. Ayrıca bu hükme göre, verdiği mehiri geri alma hakkını kaybettiği için büyük bir ihtimalle erkek kadını boşamaktan vazgeçecek, böylece yuvanın dağılması önlenmiş olacaktır.

Bu âyetin iniş sebebi hakkında nakledilen şudur:

Rivâyet olunduğuna göre, câhiliyyede bir kimse başka bir kadınla evlenmeyi arzu ettiğinde, hanımına fuhuş iftirası atar, böylece kadını, mehir olarak verdiği şeyi fidye olarak geri vermeye [“hull” yapmaya] zorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Eğer bir zevceyi bırakıp da yerine başka bir zevce almak isterseniz... buyurmuştur.[27]

Burada konu edilen kuvvetli söz, “nikâh akdi”dir. Bu sözle kadın, kendini eşine vakfetmeyi taahhüt etmiştir.

22. Ve kadınlardan babalarınızın nikâhladıklarını nikâhlamayın. Ancak geçen geçmiştir. Şüphesiz bu, çirkin bir hayâsızlıktır ve öfke duyulan bir iğrençliktir. Ne kötü bir yoldu o!

23-24. Size, anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, teyzeleriniz, halalarınız, erkek kardeşinizin kızları, kız kardeşinizin kızları, sizi emzirmiş olan anneleriniz, sütten kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, birleşme yaptığınız kadınlarınızın eski kocalarından doğup evinizde bulunan üvey kızlarınız –birleşme yapmadıysanız bir sakınca yok size–, kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşin arasını birleştirmeniz –eski yapılıp geçenler hariç–, yeminlerinizin sahip oldukları hariç, muhsan kadınlar [nikâhlı kadınlar] da haram kılındı. Allah çok affedici, çok merhametlidir. Bunlar Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında iffetlerinizi koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla, muhsanlaşacak [evlenecek] kadın aramanız size helâl kılındı. Öyleyse onlardan ne ile faydalandıysanız, farz bir görev olarak ücretlerini ödeyiniz. Zorunlu ödemenizden sonra, rızalaştığınız şeyde size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah en iyi bilen ve hikmet sahibi olandır.

25. Ve sizden her kim hür mü’min kadınları nikâh edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da, yeminlerinizin mâlik olduğu mü’min genç kızlarınızdan nikâhlamak var. –Ve Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Sizin bazınız, bazınızdandır.– O hâlde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen sahiplenilmiş kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle onları [yeminlerinizin mâlik olduklarını] nikâhlayın ve örfe uygun bir şekilde ücretlerini [mehirlerini] verin. Sahiplenildiklerinde fâhişe işlerlerse, o zaman onlara hür kadınlara verilen azabın yarısı verilir. –İşte bu sizden günah işlemekten ürperen kimseleredir.– Ve eğer sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ve Allah gafûr'dur, rahîm'dir.

Bu âyet grubunda, Arap câhiliyye geleneğindeki uygulamalar kaldırılarak, nikâhı haram olan kadınlar ile evliliğin nasıl olması gerektiği ortaya konulmaktadır. Şöyle ki:

• Üvey anne ile evlenilmez. (Üvey anne ile evlenmek, çirkin bir hayâsızlıktır ve öfke duyulan bir iğrençliktir, davranışların en kötüsüdür.)

• Anneler, kızlar, kız kardeşler, teyzeler, halalar, erkek kardeşin kızları, kız kardeşinizin kızları, süt anneler, sütten kız kardeşler, kayın vâlideler, cinsel ilişkiye girilen eşin üvey kızları (cinsel ilişkiye girilmediyse bir sakınca yok), kişinin kendi sulbünden olan oğullarının hanımları [gelinler], muhsan [nikâhlı] kadınlar ile evlenilemez.

• Yeminlerinizin sahip olduğu evli kadınlar ile evlenilebilir. (Bunların Müslümanlara iltica etmeden evvelki evlilikleri hükümsüzdür.)

• İki kız kardeşin arası birleştirilemez. (Eş ölünce hemen baldızla evlenilemez. Eşi ölen veya eşini boşayan erkek, ancak başka bir kadın ile evlendikten ve onunla ayrıldıktan veya o öldükten sonra eski baldızı ile evlenebilir.)

• Kendisiyle cinsel ilişkiye girilen eşin mehiri kesinlikle ödenmelidir. (Zorunlu ödemeden sonra, rızalaştıkları şeyde bir sorumluluk yoktur.)

• Hür mü’min kadınları nikâh etmeye gücü yetmeyenler, yeminlerinin mâlik olduğu mü’min kızlar ile evlendirilmelidir. Yeminlerin mâlik olduğu [himâyeye verilmiş] kadınlarla velîlerinin izni ile evlenilmelidir.

• Himâye altındaki kadınlara da örfe göre mehirleri verilmelidir.

• Suç işlemeleri hâlinde, yeminlerin sahip olduğu [himâye altındaki] kadınlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir.

Evlilik hükümleri şu âyetlerde de konu edilmiştir:

Ve müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman etmiş bir câriye –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman etmiş bir erkek köle –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi bilgisi ile cennete ve mağfirete çağırır. O, öğüt alıp düşünürler diye insanlara âyetlerini ortaya koyar. (Bakara/221)

Bugün size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin de yemeğiniz onlara helâldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak –onlara ücretlerini/mehirlerini ödediğiniz takdirde– size helâl kılındı. Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, âhirette hüsrana uğrayanlardandır. (Mâide/5)

Eğer o, kadını boşarsa, artık bundan sonra o [kadın], ondan başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz. Sonra eğer o [ikinci koca] onu boşarsa, Allah'ın sınırlarını ikâme edeceklerini zannettilerse, birbirlerine dönmelerinde her ikisine de günah yoktur. Allah'ın, bilip duran bir toplum için ortaya koyduğu sınırlar işte bunlardır. (Bakara/230)

Âyetlerin ifadesi gâyet net ve açık olmakla birlikte biz birkaç nokta üzerinde durmakta yarar görüyoruz.

Yukarıda geçen, Kadınlardan babalarınızın nikâhladıklarını nikâhlamayın. Ancak geçen geçmiştir ifadesinden anlaşıldığına göre, câhilî Arap toplumunda, baba ölünce üvey anne ile evlenilebiliyormuş. Bu âyetle, üvey anne ile evlenme âdeti kaldırılmıştır.

Bu konuya dair klâsik kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Yüce Allah'ın, Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın buyruğu ile ilgili olarak denildiğine göre, insanlar yüce Allah'ın, Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi... (Nisâ/19) âyetinin nüzûlünden sonra da babalarının hanımlarıyla, onların rızasını alarak evlenmeye devam ettiler. Ve bu durum, Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın âyeti nâzil oluncaya kadar devam etti. Bu âyet nâzil olunca, böyle bir evlilik her durumda haram kılındı. Çünkü nikâh kelimesi hem cima, hem evlenmek hakkında kullanılır.

Bazı Arap kabilelerinde, oğulun, babasının ölümünden sonra üvey annesini nikâhlaması gelenek hâlini almıştı. Bu, Ensâr arasında da yaygın bir uygulamaydı. Kureyşliler arasında ise, karşılıklı rıza ile mübahtı. Nitekim Amr b. Umeyye'nin, babasının ölümünden sonra üvey annesiyle evlendiğini biliyoruz. Bu kadından Musâfir ve Ebû Muayt adındaki çocukları olmuştur. Umeyye'den de Ebu'l-‘İs ve diğer çocukları vardı. Umeyye'nin oğulları, Musâfir ile Ebû Muayt'ın hem kardeşleri hem amcaları idiler. Bu şekilde evlenenlerden biri de Saffan b. Umeyye b. Halef idi. O, babasından sonra üvey annesi el-Esved b. el-Muttalib b. Esed kızı Fahite ile evlenmişti. Umeyye ise, henüz karısı hayatta iken öldürülmüştü. Yine bu tür evlilik yapanlardan biri de Manzur b. Zebban'dı. O da üvey annesi Hârice'nin kızı Müleyke ile evlenmişti. Bu kadın, önceden Manzur'un babası Zebban b. Seyyar'ın nikâhı altında idi.[28]

Taner 8. August 2010 11:15 PM

MUHSANÂT-MUHSINÎN

Konumuz olan pasajda yer alan muhsanât-muhsınîn sözcüklerindeki anlam farklılığı dikkat çekmektedir. Sözcüğün doğru anlaşılabilmesi için asıl anlamının tesbit edilmesi gerekir: Sözcüğün türediği ح ص ن [h-s-n] kökünün anlamı, “engel olma, koruma altına alma” demektir. Şehri koruyan sûr'a ve kaleye, حصن [hısn] denir.[29] Konumuz olan المحصنات [muhsanât] sözcüğünün anlamı ise, “koruma altına alınmış kadın” demektir. Arap toplumunda kadın, iki yolla koruma altında olurdu:

A) Hürriyet.

O günkü toplumda hür kadınlar zinayı kendilerine yakıştırmazlardı. Mümtehine sûresi'nde biatle ilgili âyetin tahlilinde, Ebû Süfyân'ın karısının biat ederken, “Hür kadın zina mı edermiş?” dediğini aktarmıştık.

B) Evlilik akdi.

Buna göre muhsanât kelimesinin anlamı, “kocası tarafından korunan kadın” demek olur. O günkü toplumda evli kadın da zina etmez ve zina etmeyi çok büyük bir vebal sayardı. O nedenle zina ve fâhişelik, genellikle câriyeler tarafından yapılırdı.

Öyleyse, 24. âyetteki المحصنات[el-muhsanât] ile, “evli kadınlar” 25. âyetteki el-muhsanât ile de “hür kadınlar” kastedilmiştir.

24. âyette, Yeminlerinizin sahip oldukları hariç, muhsan kadınlar [nikâhlı/evli kadınlar] da haram kılındı buyurulmuştur. Müslümanlara iltica edip de himâyeye verilmiş kadınların diyar-ı küfürdeki kocalarının varlığı önemli değildir. İltica ile iş bitmiştir. Mümtehine sûresi'ndeki, Ey iman etmiş kimseler! Mü’min kadınlar göçmenler olarak size geldiği zaman, hemen onları imtihan edin. –Allah onların imanlarını daha iyi bilir.– Artık, eğer siz de onların inanmış kadınlar olduğunu öğrenirseniz artık onları kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar [göç eden mü’min kadınlar], onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmazlar. Onlara [kâfir kocalarına] sarfettiklerini verin. Ücretlerini [mehirlerini] kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. İşte bu, Allah'ın hükmüdür, ki aranızda O hükmeder. Allah çok bilendir, çok iyi yasa koyandır ifadesine dikkat edilmelidir.

MÂ MELEKET'İN MEHİRİ
Burada üzerinde durulması gereken bir husus da, Ve sizden her kim hür mü’min kadınları nikâh edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da, yeminlerinizin mâlik olduğu mü’min genç kızlarınızdan nikâhlamak var. (…) Ve örfe uygun bir şekilde ücretlerini [mehirlerini] verin buyruğudur. Bundan anlaşıldığına göre, yasalar çerçevesinde himâye altında bulunan kadınlarla evlenmek, hür kadınlarla evlenmekten daha kolay ve daha masrafsızdır. Zira sosyal konumları gereği bunların mehiri, günlük ihtiyaçları ve hayat standartları hür kadınlara göre daha az ve düşüktür. Çünkü bunlar sosyal konum itibariyle düşük, ahlâkî değer ve soy-sop itibariyle de meçhuldür. Bu nedenle de evlilik tercihinde ikinci planda kalmaktadırlar.

Âyetteki, O hâlde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen sahiplenilmiş kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle onları [yeminlerinizin mâlik olduklarını] nikâhlayın ifadesinden de açıkça anlaşılacağı üzere, himâyeye tevdi edilmiş kadınlarla da ancak nikâhlanmak sûretiyle cinsel ilişki kurulabilir. Onlarla da nikâhsız ilişki kurmak, zinadır ve haramdır.

EVLİLİK ve EVLİLİĞİN AMACI

İnsanlar, mesleklerine, alışkanlıklarına ve dünya görüşlerine göre evlilik yaparlar. O nedenle evlilik, amaçları açısından şöyle gruplandırılabilir:

• Tabii ihtiyaçlar nedeniyle yapılan evlilikler/geleneksel evlilik.

Şartlar elverince âilenin uygun gördüğü ya da adayın beğendiği biri seçilir ve görüşmelerin neticesinde iş evlilikle sonuçlanır.

• Sevgi/aşk evliliği.

Fiziksel beğeniyle oluşmuş aşktan doğan evlilik. Evlendikten birkaç ay sonra söner, yakından tanımayla oluşan aşklar ise ciddi pürüzler çıkmazsa uzun bir süre devam edebilir.

• Meslek ya da branş evliliği.

Aynı işi yapanların, aynı iş yerinde çalışanların gerçekleştirdiği evlilikler.

• Çıkar amaçlı evlilik.

Zengin iki âilenin evlilik yoluyla güçlerini birleştirmek ya da fakirin zenginle evlenerek maddî güce ulaşmak amacıyla yaptığı evlilikler. Arazinin ele gitmemesi, mirasın parçalanmaması amacıyla daha çok kırsal kesimlerde görülen akraba evlilikleri ve geçmişte birçok örneği bulunan siyasî amaçlı evlilikler de bu gruba girer.

• Kültürel temelli evlilikler.

Genellikle kapalı toplumlarda aynı soy, inanç ve kültür bağları olan kimseler arasında yapılan evlilikler. Aynı dünya görüşünü ve yaşam tarzını benimseyenlerin ilke bazında anlaşarak yaptıkları evlilikler.

İSLÂM DİNİ'NE GÖRE EVLİLİĞİN AMACI

Bilim bugün, Kur’ân'ın onbeş asır evvel ortaya koyduklarının ancak bir kısmına ulaşabilmiştir. Kur’ân, getirdiği yeni bakış açısıyla evliliği, Allah'ın varlığını isbat eden kevnî ve insanî delillerden biri olarak niteler ve akılları buradaki hikmetli nizamın ihtiva ettiği sır ve gayeleri düşünmeye sevk eder.

Allah'ın sosyal sisteme ilişkin koyduğu bir kanun olan evlilikte, fert ve toplum için sayısız fayda ve hikmetler vardır; ki bunlar, dünya hayatının mutluluğu ile ebedî hayatı kazanmaya vesile olan fayda ve nimetlerdir. Evlenmek, insanı haramdan uzaklaştırır; nesli çoğaltıp korur; vatana, millete ve devlete güç kazandırır. İslâm dini, âilenin temel taşı olan evliliği sevgi, merhamet, huzur ve hoş görü üzerine bina etmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:

Yine O'nun âyetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda tefekkür edecek bir kavim için nice âyetler vardır. (Rûm/21)

Ve O, sudan bir beşer yaratıp sonra ona bir nesep ve sıhriyet kılandır. Ve senin Rabbin her şeye güç yetirendir. (Furkân/54)

Oruç tutma gecesinde kadınlarınıza refes [çirkin söz, cinsel ilişki], size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir giysidir siz de onlar için bir giysisiniz. (Bakara/187)

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı o zaman onlar [o ikisi] Rabb'lerine dua ettiler: “Eğer bize sâlih (bir çocuk) verirsen, andolsun ki (kesinlikle) şükredenlerden olacağız.” (A‘râf/189)

Sunulan bu âyetler şu hususlara dikkat çekmektedir:

1) Eşlerin aynı nefisten yaratılmış olması.

2) Eşlerle kaynaşma.

3) Allah'ın eşler arasında sevgi oluşturması.

4) Allah'ın eşler arasında merhamet oluşturması.

5) Bunlardaki ibret ve âyetler.

Bu maddeleri teker teker ele alalım:

1) Eşlerin aynı nefisten yaratılmış olması:

Bu, kadının erkekten, erkeğin de kadından olduğunu gösterir. Nitekim Yüce Allah, Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– çalışanın amelini zayi etmem (Âl-i İmrân/195) buyurur. Erkek de kadın da aynı nefisten/cinsten olup aynı karakteri; insanlık karakterini taşırlar. Allah, aynı cinsten hem kadının eşini, hem de erkeğin eşini yaratmıştır, ki erkek kadınla, kadın da erkekle kaynaşsın. Kadın ve erkek aynı madenden olduklarına göre, özellikleri ve unsurları; insan oluşlarını sağlayan temel özellikleri aynıdır. Erkek, kadın sayesinde erkektir, kadın da erkek sayesinde kadındır. Kadın ve erkekten her birini diğerine bağlayan cazibenin sırrı işte budur. Onları birbirine bağlayan ne kuvvettir, ne güzelliktir, ne şöhrettir, ne de maldır.

2) Eşlerle kaynaşma:

Evliliğin ibret alınacak yönlerinden biri de, bedenin yatışmasından çok rûhun yatışmasıdır. Zira rûhî yatışma, insandaki manevî yönü, bedenî yatışma ise maddî yönü doyurur. Bu da, iffet ve ahlâkın korunmasına, şehevî taşkınlık ve huzursuzluğun fıtrata uygun bir şekilde düzenlenmesine yardımcı olur.

İyi bir evlilikte eşler birbirlerinin en iyi yardımcısı ve en iyi arkadaşıdır. Birbirinden ayrı kaldıklarında birbirine güvenmeleri, gözlerinin arkada kalmaması onların güçlerine güç katar.

Evliliğin en önemli işevi, zorlukları kolaylaştırması, kederleri dağıtması, çalışma şevkini yenilemesi, ümitsizlik, stres ve umutsuzluğa engel olan dinlenme ortamını sağlamasıdır. Evliliğin verdiği huzur ile kişi, ahlâkî yönden olgunlaşır ve bu sayede de karşılaştığı sorunları hâlleder.

Mutlu âileler, Allah'ın tattırdığı bu hazzın âhirette de devam etmesini isterler, bu sebeple de daha muhteşem nimetleri hakk etmek ve onlara kavuşmak için Allah'ın gösterdiği yolda daha fazla çaba harcarlar.

3) Allah'ın eşler arasında sevgi oluşturması:

Evliliğin bir gayesi de, “Allah'ın eşler arasında sevgi oluşturması”dır. Bu sevgi eşleri kapsadığı gibi, âilelerini de kapsar. Koca, sadece karısına değil, karısının akrabalarına da sevgi besler. Aralarında sevgi ve merhamete dayalı bağlar kurulur ya da öyle olması gerekir. Kadın da aynı şekilde sadece kocasına değil, kocasının akrabalarına da yakınlık duyar. Birinin babası ötekine kayınbaba; annesi kayınvalide; kardeşleri de kardeş olur. Bu ilişkiler, doğan çocukları da etkiler. Kimisi dayı, kimisi amca, kimisi hala, kimisi teyze, kimisi yeğen, kimisi kuzen... olur. Böylece birbirini sevip sayanların halkası genişler.

4) Allah'ın eşler arasında merhamet oluşturması:

Evlilik meyvesini verip çocuklar doğunca bu şefkat ve merhamet daha da artar. Ana-babanın çocuklara karşı duyduğu sevgi ve şefkat, yavaş yavaş hem kocanın, hem de kadının akrabalarına kadar uzanır, genişledikçe genişler. Nihâyet âile çevresinde gelişen bu şefkat halkası, topluma kadar uzanır.

Âile içinde merhamet ve şefkati geliştiremeyen insanlar bu tür duygular besleyemez ve toplumun iyi ferdi olamazlar. Böylelerinin oluşturduğu toplum da bunalımlı bir toplum olur.

5) Bunlardaki ibret ve âyetler:

Gayr-i meşru ilişkiler ve onların neticesinde ortaya çıkan korkunç tablo ile, İslâm'ın hedeflediği evlilik ve onun neticesinde ortaya çıkan tablo karşılaştırıldığında, aralarındaki fark anlaşılır, yeter ki düşünce yetisi kaybolmamış olsun. Zira Allah bunu ancak düşünebilenlerin fark edebileceğini, Şüphesiz ki bunda tefekkür edecek bir kavim için nice alâmetler; göstergeler vardır diyerek bildiriyor.

Bu gayeler göz önüne alınınca, şehvetin tatmini arka planda kalır. Zira şehvetin tatmini, evliliğin amacı değil, aracıdır. Nitekim hastalık veya yaşlılık nedeniyle şehvet duygularını yitirmiş kimselerin evliliği bitmiyor, hatta eşler arasındaki dayanışma, sevgi ve saygı daha da artıyor.

YAKIN AKRABA EVLİLİKLERİNİN YASAK OLMA NEDENİ

Birbiriyle evlenmeleri ebediyen yasak olanlar arasında yaratılıştan sevgi, saygı ve gözetmeye dayalı bağlar vardır. Evlilik bu alanda yeni sevgi ilişkileri ortaya çıkarmadığı, yeni sevgi kapıları açmadığı gibi, birçok zararlara da sebep olur. Şöyle ki:

Bu güçlü ilişkiler, evlilik sebebiyle doğabilecek arızalara maruz kalabilir ve nefrete dönüşebilir. Bu durumda akrabalık bağları da kopar. Oysa Allah, bunların devam ettirilmesini emretmektedir.

Ayrıca, yakın akraba evliliği nesli cılızlaştırır. Nitekim bilim, yakın akraba evliliklerinin sakat, zayıf ve cılız nesillerin ortaya çıkmasına sebep olduğunu tesbit etmiştir.

26. Allah, sizin için açığa koymak, sizi, sizden öncekilerin sünnetlerine [yasalarına, yollarına] kılavuzlamak ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Ve Allah alîm'dir, hakîm'dir.

27. Ve Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyan kimseler de, sizin doğru yoldan büyük bir meyl ile eğilmenizi istiyorlar.

28. Allah, sizden hafifletmek istiyor. Ve şüphesiz insan çok zayıf yaratılmıştır.

Bu âyetlerde, rahmeti gereği Allah insanların hayatlarını kolaylaştırarak, onlara mutluluk yollarını göstermekte ve onları çevrelerindeki kötü niyetlilere karşı uyanık olmaya davet etmektedir.

Paragraftaki, Allah, sizin için açığa koymak, sizi, sizden öncekilerin sünnetlerine [yasalarına, yollarına] kılavuzlamak ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Ve Allah alîm'dir, hakîm'dir. Ve Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor ifadesi, geçmiş ümmetlere de aynı hükümlerin öngörüldüğünü bildirmektedir.

27. âyetteki, Şehvetlerine uyan kimseler de, sizin doğru yoldan büyük bir meyl ile eğilmenizi istiyorlar ifadesindeki şehvetlerine uyan kimseler, genellikle “zinakârlar” olarak yorumlanır. Âl-i İmrân/14-15'in delâletiyle bunların, “dünya-perestler; mala-mülke tapanlar, âhirete inanmayanlar” olduğu anlaşılmaktadır, ki bunlar da, mü’minleri doğru yoldan döndürüp sapıklığa yöneltmek isteyen münâfıklar, müşrikler ve Medîne'nin hemen dışında yaşayan Yahûdilerdir. Bunlar, yetim hukuku, miras hukuku ve aile/evlilik hukuku hakkındaki Allah'ın hükümlerine tahammül edemiyorlar, çıkarları doğrultusundaki şeraitin devam edip gitmesini istiyorlardı.

28. âyetteki, Ve şüphesiz insan çok zayıf yaratılmıştır ifadesi, insanın fiziksel zayıflığını değil, zihinsel zayıflığını [sabırsızlığını, aceleciliğini, şehvet düşkünlüğünü, mal-perestliğini] ifade etmektedir. Bunlar şu âyetlerde de görülebilir:

Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip de onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkarandır. Ve O [Allah], emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi, ırmakları da emrinize verdi. Sürekli olarak dönüş hâlinde olan güneşi ve ayı da emrinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin emrinize verdi. Ve O, Kendisinden istediğiniz her şeyden size verdi. Allah'ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız! Şüphesiz insan kesinlikle çok zâlim, çok nankördür. (İbrâhîm/32-34)

Ve eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür. Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir. (Hûd/9-10)

Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O müstesnâ [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan çok nankördür! (İsrâ/67)

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır. (Âl-i İmrân/14)

De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcanır endişesiyle kesinlikle elinizde tutardınız [kimseye bir şey vermezdiniz]. Ve insan çok cimridir. (İsrâ/100)

O [Allah], insanı bir nutfeden yarattı. Bir de bakarsın ki, o apaçık bir düşmandır. (Nahl/4)

İnsan hayır istemekten usanmaz, kendisine bir kötülük dokununca da hemen üzgündür, ümitsizdir. (Fussilet/49)

Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır; kendisine kötülük dokundu mu sızlanır, kendisine hayır dokundu mu da engelleyicidir [küçük bir yardımı bile engeller]. (Me‘âric/19-21)

Kesinlikle insan Rabbine karşı çok nankördür. (Âdiyât/6)

İnsan aceleden yaratılmıştır. Size yakında alâmetlerimi göstereceğim. Şimdi siz Benden acele istemeyin. (Enbiyâ/37)

Hayır, hayır… İşin aslında siz aceleciyi [dünyayı] seviyorsunuz. (Kıyâmet/20)

Onlar [insanlar] aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar. (İnsan/27)

Denildiğine göre Mecûsîler; kız kardeş, yeğenler [kız ve erkek kardeşin kızları] ile evlenmeyi helâl görüyorlardı. Cenâb-ı Hakk bunların nikâhlanmasını haram kılınca, onlar şöyle dediler: “Sizler, hala ve teyze kızlarının nikâhını helâl kabul ediyorsunuz. Hala ve teyzelerin nikâhı ise size haramdır. Binâenaleyh, yeğenleri [erkek ve kız kardeşlerin kızlarını] de nikâhlayın...” İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[30]

Paragraftaki, Allah, sizin için açığa koymak, sizi, sizden öncekilerin sünnetlerine [yasalarına, yollarına] kılavuzlamak ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Ve Allah, alîm'dir, hakîm'dir. Ve Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyan kimseler de, sizin doğru yoldan büyük bir meyl ile eğilmenizi istiyorlar. Allah, sizden hafifletmek istiyor. Ve şüphesiz insan çok zayıf yaratılmıştır mesajı, bir devletin yurttaşlarına yapması gereken ödevleri de bildirmektedir. Buna göre devlet, yurttaşlarının eğitim ve öğretimini sağlayacak, onlara yardımcı olacak, yük olmayacak ve kusurlarını örtecektir.

34. Allah'ın, bazı şeyleri bazısına fazla kılması ve erkeklerin mallarından harcamaları nedeniyle erkekler, kadınlar üzerine kavvamdırlar [en üst düzeyde koruyup kollayan, gözetenlerdir]. Hâl böyle olunca, sâlih kadınlar, Allah'a itaat edicidirler, Allah'ın koruduğu şey nedeniyle ğayb için koruyucudurlar. Nüşûzundan [dikkafalılık yaparak kendisini taciz ve tecavüz riskine atmasından] korktuğunuz kadınlara da, öğüt verin ve yataklarında yalnız bırakın ve de baskı yapın/sürgün edin/dövün. Bunun üzerine size saygılı davranırlarsa, artık onlar aleyhine başka bir yol aramayın. Allah çok yücedir, çok büyüktür.

Bu âyette, toplumdaki mutluluğun, huzurun ve sulh içinde yaşamanın yolları gösterilmektedir. Bunları maddeler hâlinde sıralayacak olursak:

• Erkekler kadınları en iyi şekilde koruyup kollamalı ve gözetmelidirler.

• Sâlih kadınlar, Allah'ın bu ilkesine uymalıdırlar. (Çünkü bu ilke kadınların korunmasına yönelik olarak konmuştur.)

• Nüşûzundan [dikkafalılık yaparak kendisini taciz ve tecavüz riskine atmasından] korkulan kadınlar, öğüt verilerek, yataklarında yalnız bırakılarak, baskı yapılarak/sürgün edilerek/dövülerek [eğitilip rehabilite edilerek] nüşûzdan vazgeçirilmelidir.

Âyette geçen qavvam sözcüğü, fa‘al vezninde mübalağa ifade eden bir kelime olup, “bir şey üzerinde özenle durmak, onu iyice gözetmek, bütün gayreti ile onu korumak, ona nezaret etmek” anlamındadır.

Bu âyette, erkek, hanımı üzerine değil, toplumun erkekleri, toplumun kadınları [ana, bacı, kız, eş, gelin, hala, teyze, komşu kadını vs.] üzerine “qavvam” tayin edilmiştir. Bu da, kadınların yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli tüm ihtiyaçların erkekler tarafından karşılanması gerektiğini ifade eder. Hanımın geçimi kocasının; kızın geçimi babasının, babası yoksa erkek kardeşlerinin üzerinedir.

Durumun böyle olması gerektiğine gerekçe olarak da, Allah'ın, bazı şeyleri bazısına fazla kılması gösterilmiştir.

Âyetin bu bölümü, –genellikle– “Allah, erkekleri kadınlara üstün kılmıştır” diye açıklanmaktadır, ki bu kesinlikle yanlıştır. Burada konu edilen üstünlük, kadın ve erkek arasındaki üstünlük değil, kadın ve erkeğin özellikleridir. Meselâ, erkekteki güç, cesaret, soğuk kanlılık ve metanet, kadındakinden üstündür; kimse bunun aksini edemez. Diğer yönden, yani haya, merhamet, şefkat, eğiticilik gibi özellikler açısından ise kadın erkekten üstündür; kimse bunun aksini iddia edemez. İşte âyette söz konusu edilen üstünlük, bu özellikler açısındandır; yoksa cinslerin birbirinden üstünlüğü değildir. İnsanların birbirinden üstünlüğünün tek ölçüsü, takva'dır.

Öyleyse, daha güçlü, daha cesur ve daha dayanıklı olmaları hasebiyle erkekler kadınların koruyucusu ve gözeticisi olmalıdırlar. Bu, kamuya verilen bir görevdir.

Âyetin devamında da, Hâl böyle olunca, sâlih kadınlar, Allah'a itaat edicidirler, Allah'ın koruduğu şey nedeniyle ğayb için koruyucudurlar buyurularak, kadınların bu kuralı kabullenmeleri gerektiği bildirilmiştir. Çünkü Allah, onların onurlarını, ırz ve namuslarını koruma altına almış; onlara mehir verilmesini emretmekle, onların geçimlerini erkekler üzerine yüklemekle kadınları güvenceye almıştır. İyi kadınlar, başlarına gelebilecek taciz, tecavüz vs. muhtemel felaketlere karşı tedbirlerini alıp kendilerini korur, bu açıdan korunmayı da seve seve kabul eder, Allah'ın koyduğu bu kurala boyun eğer, kibir ve komplekse kapılıp erkeklerle yarışa girerek dışarıda zor ve riskli işler yapmaya kalkışmazlar.

Âyetin son bölümünde ise, Nüşûzundan [dikkafalılık yaparak kendisini taciz ve tecavüz riskine atmasından] korktuğunuz kadınlara da, öğüt verin ve yataklarında yalnız bırakın ve de baskı yapın/sürgün edin/dövün. Bunun üzerine size saygılı davranırlarsa, artık onlar aleyhine başka bir yol aramayın. Allah çok yücedir, çok büyüktür buyurularak, bu kurala uymayan kadınlar hakkında baş vurulacak tedbirler ortaya konulmuştur.

Bir çok kitapta [tefsir, meâl, ilmihal], burada sözü edilen kadınların, erkeklerin kendi hanımları olduğu iddia edilir. Hâlbuki muhatap kocalar değil, tüm insanlardır [toplumdur]. Öyleyse, nüşûzundan [dikkafalılık yaparak kendisini taciz ve tecavüz riskine atmasından] korkulan kadın da, toplumdaki herhangi bir kadındır; bu, bir eş, bir anne, bir kız kardeş veya dul ve kimsesiz bir kadın olabilir.

Bu âyetin iniş sebebi hakkında şu nakledilmiştir:

Âyet-i kerîme, Sa‘d b. er-Rabî hakkında nâzil olmuştur. Hanımı, Zeyd b. Hârice b. Ebî Züheyr kızı olan Habîbe, ona karşı serkeşlik etmiş, o da ona bir tokat atmıştı. Babası ise şöyle dedi: “Ey Allah'ın Rasûlü! Kızımı ben onun nikâhı altına verdim, o da kalktı, onu tokatladı.” Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Kocasına kısas yapsın” dedi. Kocasına kısas yapmak üzere babasıyla geri dönüp gidince, Hz. Peygamber, “Geri dönün. İşte Cebrâîl bana gelmiş bulunuyor” dedi. Yüce Allah da bu âyet-i kerîmeyi indirdi.[31]
Bizce, terbiye için olsa bile kocanın hanımını dövmesi, Kur’ân'a terstir.
ERKEĞİN HÂKİMLİĞİNE DAİR HÜKMÜN NÜZÛL SEBEBİ

Qavvâm, “işi bi-hakkın yapan kimse” demektir. Kadının işlerini gereği gibi yapıp, onu korumaya itinâ gösteren kimse için de denilir. İbn Abbâs (r.a), bu âyetin Muhammed ibn Seleme'nin kızı ile Ensâr'ın ileri gelenlerinden biri olan kocası Sa‘d b. Rabî hakkında nâzil olduğunu söylemiştir. Zira Sa‘d ona bir tokat atmış, o da kocasının yatağını hemen terkederek, kocasının tokadının izi yüzünde olarak Hz. Peygamber'e (s.a) gelip, kocasının kendisini tokatladığını şikâyet etmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Ondan kısas iste” dedi, sonra da, “Sabret, (vahiy) bekliyorum” dedi. Bunun üzerine, Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler... âyeti nâzil olmuştur. Bu, “erkekler kadınları terbiye etme ve onlara müdahale etme hususunda hakimdirler” demektir. Böylece Cenâb-ı Hakk sanki erkeği, karısı üzerinde bir reis ve hükmü geçen birisi kabul etmiştir. Bu âyet nâzil olunca Hz. Peygamber (s.a), “Biz bir şey istedik, Allah da bir şey istedi. Allah'ın istediği daha hayırlıdır” buyurdu. Böylece Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber'in (s.a) söylediği kısas hükmünü kaldırmış oldu. Daha sonra o, erkeklerin kadınlara hâkim olduğunu ve erkeklerin emrinin onlar yanında geçerli olması gerektiğini belirtince, bunun şu iki sebepten dolayı olduğunu beyân buyurmuştur.[32]
ERKEĞİ KADINDAN İLERİ KILAN SEBEPLER

Birinci sebep: Cenâb-ı Hakk'ın, Çünkü Allah onlardan bazısını [erkekleri], bazısından [kadınlardan] üstün kılmıştır buyruğu ile belirttiği husustur. Bil ki erkekler pek çok yönden kadınlardan üstündür. Bunların bir kısmı hakiki sıfatlar, bir kısmı ise şer‘î hükümlerdir. Hakiki sıfatlara gelince, bil ki hakiki üstünlüğün neticesi şu iki şeye dayanır:

a) Bilgi [ilim],

b) Kudret [güç-kuvvet].

Erkeklerin akıllarının ve bilgilerinin daha çok olduğu hususunda şüphe yoktur. Yine, erkeklerin güç ve meşakkatli işlere karşı kuvvetlerinin daha fazla olduğu hususunda da şüphe yoktur. İşte bu iki sebepten ötürü akıl, sebat, kuvvet, genel manada yazı yazma, binicilik ile atıcılık, peygamberler ile alimlerin erkeklerden oluşu, gerek büyük gerek küçük imametin [namaz imamlığı ve devlet başkanlığının] erkeklere verilmiş olması; cihad, ezan, hutbe, itikaf, had ile kısas hususlarındaki şehadet –ki bu sayılanlar âlimlerce ittifakla kabul edilmiştir–, Şâfiî'ye (r.h) göre evlilik, mirastaki hissenin fazlalığı, mirasta asabe oluş, gerek kasten gerekse hataen adam öldürmede diyeti yüklenme, kasame, nikâhta velâyet, talak, ric’at [talaktan dönüş], birden çok kadınla evlenebilme ve çocukların erkeklere nisbet edilmesi hususlarında, erkeklerin kadınlardan üstünlüğü söz konusudur. Bütün bunlar, erkeklerin kadınlardan üstün olduğuna delâlet eder.

İkinci sebep: Cenâb-ı Hakk'ın, Ve çünkü onlar [erkekler] mallarından infak ederler buyruğu ile belirttiği husustur. Bu, “erkekler, kadınlara mehir verip, onların nafakalarını [geçimlerini] temin ettikleri için daha üstündürler” demektir.

Sonra Allah Teâlâ kadınları iki kısma ayırıp, sâlih olanları, İyi kadınlar itaatli olanlardır. Allah kendilerini nasıl koruduysa onlarda öylece mahremiyeti koruyanlardır diye tavsif etmiştir.[33]
NÜŞÛZ

النشوز[nüşûz] sözcüğü, ن ش ز[neşz] kökünün türevlerindendir. Sözcüğün kök anlamı, “yeryüzünün yüksek bir yeri” demektir. Bir vâdinin içinde bulunan kimseye nisbetle yukarı bölümlerine, النشز[neşz] denir. نشوز[nüşûz] ise mastar anlamı olarak, “aşağıdan yukarıya doğru yükselmek, bulunduğu konumdan bir üst konuma çıkmak, dikleşmek” demektir.[34]

Bu sözcük Kur’ân'da Bakara/259, Nisâ/34, 128 ve Mücâdele/11'de olmak üzere 4 kez yer alır.

Nisâ/34'de kadının nüşûzu, “dikleşmesi, kendisini bulunduğu konumdan daha bir üst konumda görmesi, onun bedenen zayıf ve cinsel yönden savunmasız olmasına rağmen, kendisini güçlü ve cinsel taciz ve tecavüzden koruyabilir sayması, bu konuda kendisini erkek seviyesine çıkarması”dır.

Nisâ/128'deki erkeğin nüşûzu ise, “kendini kadından üstün görmesi”dir.

Bakara/259'daki nüşûz, “etin alttan yukarı doğru tırmanması”dır.

Mücâdele/11'deki nüşûz ise, “alt konumda olanların kendilerini üst seviyeye çıkarmaları, aşağılıktan kurtulup üstün olmaları”dır.

35. Ve eğer ikisinin [karı-kocanın] arasının açılmasından korktuysanız, o zaman bir hakem onun [erkeğin] yakınlarından, bir hakem de onun [kadının] yakınlarından kendilerine gönderin. Bu ikisi [karı-koca] gerçekten düzeltme [barışmak] isterlerse, Allah onların [karı-kocanın] arasında geçim verir. Şüphesiz Allah, alîm'dir, habîr'dir.

Bu âyette de eşler arasındaki geçimsizlik durumunda yapılması gereken kamusal görev bildirilmektedir. Buna göre, karı-koca arasının açılmasından korkulduğu durumlarda, barıştırma çabasında bulunulmalı, bir hakem erkeğin, bir hakem de kadının yakınlarından gönderilmelidir. Hakemler anlaşmazlığın nedenlerini araştırmalı ve çözüm aramalıdır. Hakemlerin, karı-kocanın akrabalarından ve onların evliliklerine tanık olanlardan olması daha uygun olur. Hakemler tarafsız tesbit, teşhis ve öğütleriyle karı-kocaya yardımcı olmalıdırlar. Karı-koca gerçekten yuvanın devamını istiyorlarsa, Allah da onlara yardımcı olacaktır. Hakemler karı-kocanın ayrılmaları gerektiğine kanaat getirirlerse, bu kanaatlerini kendilerini bu göreve tayin eden merciye [mahkemeye] bildirmelidirler.

Âyetteki, gönderin emrinin muhatabı, sûrenin başında zikredilen “insanlar”; kısaca kamudur. Aile hukuku kapsamında da boşanmaya bakan hâkimdir.

128-130. Ve eğer bir kadın, onun [kocasının] hâlinden; diklenmesinden veyahut kendisinden uzaklaşmasından korkarsa, artık aralarında bir sulh yapmalarında, onlara bir günah yoktur. Ve sulh hayırlıdır. Ve nefisler kıskançlığa hazır kılınmıştır. Eğer iyilik-güzellik üretirseniz ve takvâlı davranırsanız artık şüphesiz Allah yapmış olduğunuz şeylere haberdardır. Ve kadınlarınız arasında adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız da asla güç yetiremezsiniz. Öyleyse birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Ve eğer düzeltirseniz ve takvâlı davranırsanız artık şüphesiz Allah gafûr'dur, rahîm'dir. Eğer onlardan ikisi [karı-koca] ayrılırlarsa, Allah, hepsini geniş lütfundan zenginleştirir. Ve Allah, vâsi'dir, hakîm'dir.

Bu âyetlerde de aile ilişkilerine dair birtakım kurallar konulmakta, sosyolojik ve psikolojik bilgiler verilmektedir. Şöyle ki:

• Bir kadın, kocasının diklenmesinden veya kendisinden uzaklaşmasından korkarsa, aralarında sulh yapmalarında bir günah yoktur. Sulh ise hayırlıdır.

• Nefisler kıskançlığa hazır kılınmıştır.

• İyilik-güzellik üretir ve takvâlı davranırsanız, Allah yapmış olduğunuz şeylere haberdardır.

• Kadınlarınız arasında adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız da güç yetiremezsiniz. Öyleyse birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın.

• Düzeltir ve takvâlı davranırsanız, şüphesiz Allah gafûr'dur, rahîm'dir.

• Karı-koca ayrılırlarsa, Allah her ikisini de geniş lütfundan zenginleştirir.

Bu âyetlerin iniş sebebine dair şu bilgiler nakledilmiştir:

Âyet-i kerîme, Sevde bt. Zem’a sebebiyle nâzil olmuştur. Tirmizî'nin rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Hz. Sevde Rasûlullah'ın (s.a) kendisini boşayacağından korktu ve bu sebeple şöyle dedi: “Beni boşama, nikâhın altında tut ve bana ayırdığın gününü Âişe'ye ver.” Hz. Peygamber de böyle yaptı, bunun üzerine, Barış yoluyla aralarını düzeltmelerinde kendileri için bir vebal yoktur. Barış daha hayırlıdır ayeti nâzil oldu. O sebepten aralarında sulh ile kabul ettikleri herhangi bir şey caizdir.[35]

Taner 8. August 2010 11:16 PM

Bu âyet-i kerîmedeki fıkhî inceliklerden biri de, koca, kadının gençliğinin geçip gitmesinden ve yaşlanmasından sonra onun yerine bir başka kadın ile evlenmemesi gerektiği görüşünde olan câhillerin kanaatlerini reddetmesidir. İbn Ebî Muleyke der ki: “Sevde bt. Zem’a'nın yaşı ilerleyince Peygamber (s.a) onu boşamak istedi. Ancak o, Hz. Peygamber ile birlikte kalmayı tercih edip, o'na, “Beni nikâhın altında tut ve bana ayırdığın gününü Âişe'ye tahsis et” dedi. Hz. Peygamber de öyle yaptı. Hz. Sevde de o'nun hanımlarından birisi olduğu hâlde vefat etti.[36]

NÜŞÛZ İLE İLGİLİ ÂYETİN NÜZÛL SEBEBİ

Müfessirler, âyetin nüzûl sebebi hakkında şunları söylemişlerdir:

1) Sa‘îd ibn Cübeyr, İbn Abbâs'tan bu âyetin İbn Ebi's-Saib hakkında nâzil olduğunu rivâyet etmiştir ki, bu zatın bir hanımı ve bu hanımından da çocukları vardı. Hanımı yaşlı olduğu için, onu boşamak istedi... Bunun üzerine hanımı, “Beni boşama, bırak çocuklarımın işleriyle meşgul olayım ve her ay pek az bir geceyi bana ayır...” dedi. Bunun üzerine kocası, “Eğer iş bu şekilde olacaksa, bu benim için daha faydalı ve uygun olur” dedi.

2) Bu âyet, Sevde bt. Zem’a hakkında nâzil olmuştur. Buna göre, Hz. Peygamber (s.a) onu boşamak isteyince, Sevde, Hz. Peygamber'den kendisini boşamamasını, sırasını da Hz. Aişe'ye tahsis etmesini istedi. Hz. Peygamber bunu uygun buldu da, onu boşamadı.

3) Hz. Aişe'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Bu âyet, bir erkeğin yanında bulunup, erkeğinin de kendisi yerine başkasını almak istediği bir kadın hakkında nâzil olmuştur. Bunun üzerine kadın, “Beni tut [boşama] ve başkasıyla evlen, nafakam ve sıramdan da vazgeçiyorum, sana helâl olsun” der.[37]

NÜŞÛZ ve KOCANIN NÜŞÛZU

Nüşûz'un, “diklenmek, kendisini dev aynasında görmek” demek olduğunu beyân etmiş ve kadının nüşûzuna dair bilgiler vermiştik. Kocanın nüşûzu [kendini kadından üstün görmesi] ise, kendini dev aynasında görüp hanımını küçümseyerek, “Sen çirkinsin”, “Sen yaşlısın”, “Ben genç ve güzel bir kadınla evlenmek istiyorum” demesi veya kaba kuvvet kullanması olarak açıklanabilir.

Âyetteki, Aralarında bir sulh yapmalarında, onlara bir günah yoktur. Ve sulh hayırlıdır ifadesiyle Allah kocayı, çekiciliğini yitirse bile yıllardan beri birlikte yaşadığı karısına iyi davranmaya teşvik ediyor, karısına karşı olan tutum ve davranışlarında Kendisinden korkması gerektiğini bildiriyor.

Âyetteki, Ve nefisler kıskançlığa hazır kılınmıştır. Eğer iyilik-güzellik üretirseniz ve takvâlı davranırsanız artık şüphesiz Allah yapmış olduğunuz şeylere haberdardır. Ve kadınlarınız arasında adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız da asla güç yetiremezsiniz. Öyleyse birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Ve eğer düzeltirseniz ve takvâlı davranırsanız, artık şüphesiz Allah gafûr'dur, rahîm'dir ifadesiyle de, olağanüstü koşullar gereği çok eşli olan kocaların, karılarının hepsine tam anlamıyla eşit davranmasının mümkün olmadığı, böyle ailelerde geçimin zor olduğu, fakat bu şatlarda da iyilik-güzellik üretilmesi gerektiği bildiriliyor.

36-38. Ve Allah'a ibâdet edin ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ve de anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, uzaktan komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, yeminlerinizin mâlik olduklarına [himâyenize verilmiş kimselere] iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen; cimrilik eden, insanlara cimriliği emreden ve Allah'ın kendilerine lütfundan verdiklerini gizleyen kimseleri ve Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri hâlde mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri sevmez. Ve Biz, kâfirlere alçaltıcı bir azabı hazırladık. Ve şeytan kimin için karîn [yaştaş, yakın arkadaş] olursa, o ne kötü bir karîndir!

39. Bir de bunlar, Allah'a ve âhiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın kendilerini rızıklandırdığı şeylerden infak etselerdi, ne kendilerinin aleyhlerine olurdu ki? Ve Allah onları çok iyi bilendir.

40. Şüphesiz Allah, zerre kadar zulmetmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır. Ve Kendi katından büyük bir ecir verir.

41. Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl?

42. İnkâr eden ve Elçi'ye isyan eden kimseler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah'tan hiç bir sözü gizleyemezler de.

Bu âyet grubunda, Allah'a kulluk edilmesi ve yakınlarla ilişkilerin nasıl düzenlenmesi gerektiğine dair bilgiler verilmektedir. Buna göre mü’minler;

• Allah'a ibâdet etmeli ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmamalıdır.

• Anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, uzaktan komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, yeminlerin mâlik olduklarına [himâyeye verilmiş kimselere] iyilik etmelidirler.

Emredilen bu görevleri yapmayanlar da, Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen; cimrilik eden, insanlara cimriliği emreden ve Allah'ın kendilerine lütfundan verdiklerini gizleyen kimseleri ve Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri hâlde mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri sevmez. Ve Biz, kâfirlere alçaltıcı bir azabı hazırladık. Ve şeytan kimin için karîn [yaştaş, yakın arkadaş] olursa, o ne kötü bir karîndir! Bir de bunlar, Allah'a ve âhiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın kendilerini rızıklandırdığı şeylerden infak etselerdi, ne kendilerinin aleyhlerine olurdu ki? Ve Allah onları çok iyi bilendir. Şüphesiz Allah, zerre kadar zulmetmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır. Ve Kendi katından büyük bir ecir verir. Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? İnkâr eden ve Elçi'ye isyan eden kimseler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah'tan hiç bir sözü gizleyemezler de buyurularak uyarılmaktadır.

Allah'a kulluk ve şirk, Kur’ân'da üzerinde önemle durulan konuların başında gelir. Birkaç âyetle bu konuya dair bir hatırlatma yapıyoruz:

Ben, cinn ve insi [herkesi] yalnızca Bana ibâdet/kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Ben, onların Beni yedirmelerini de istemiyorum. (Zâriyât/56-57)

Ve Biz senden önce hiç bir elçi göndermedik ki ona, “Gerçek şu ki, Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana ibâdet edin” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiyâ/25)

Ve sen, elçilerimizden senden önce gönderdiğimiz kişilere sor, “Biz Rahmân'ın astlarından ibâdet edilecek ilâhlar kılmış mıyız?” (Zuhruf/45)

Ve andolsun ki, Biz her ümmete, “Allah'a ibâdet edin ve tâğûttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidâyet etti, bir kısmına da sapıklık hakk olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)

De ki: “Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlih ameli işlesin ve Rabbine kullukta, hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf/110)

O [bir tek, kahhar; Allah], gökleri ve yeri hakk ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneşi ve ay'ı emre âmâde kılmıştır. Hepsi de adı konmuş bir ecele akıp gitmektedir. İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır. (Zümer/5)

Oysa ki onlara sadece, dini yalnız Allah için arındıran kişiler hâlinde sadece Allah'a kulluk etmeleri, salâtı ikâme etmeleri, zekâtı vermeleri emredilmişti. Ve işte bu, doğru/eksiksiz/aşınmaz dindir. (Beyine/5)

Şüphesiz Allah, Kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah'a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah uydurmuş [işlemiş] olur. (Nisâ/48)

Yine, ana-baba, akrabalar, yetimler ve miskinlere yapılması gereken iyilik ve görevlerle ilgili birçok âyet geçmişti. Burada, Akraba olan komşulara, uzaktan komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, yeminlerinizin mâlik olduklarına [himâyenize verilmiş kimselere] iyilik edin ifadesiyle ek görevlerin verildiği görülmektedir.

Allah'a iman etmeyen ve imanının gereğini [sosyal görevlerini] yerine getirmeyenler, Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? İnkâr eden ve Elçi'ye isyan eden kimseler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah'tan hiç bir sözü gizleyemezler de buyurularak, tehditle karışık uyarılmaktadırlar. Elçilerin ümmetler üzerine tanık olacakları daha evvel de zikredilmişti:

Elçiler, vakitlendirildikleri zaman, bunlar hangi gün için ertelendiler ise! (Mürselât/12)

Elçilerin âhiretteki tanıklığı ise şu âyetlerde zikredilmiştir:

Ve o gün, o zâlim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke Elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir'den o saptırdı. Ve şeytan insan için bir rezil edenmiş!” der. Elçi de, “Ey Rabbim! Hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’ân'ı mehcur [terk edilmiş bir şey] edindiler” dedi. (Furkân/27-30)

Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryemoğlu Îsâ! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [Îsâ], “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; ğaybları bilen yalnız Sensin, Sen! Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen. Ve şüphesiz Sen ğaybları en iyi bilensin. Eğer onlara azab edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, azîz ve hakîm'in ta kendisisin.” (Mâide/116-118)

43. Ey iman etmiş kişiler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, Cünüb iken de –yolcu olanlar müstesnâ– yıkandırılıncaya kadar, salâta yaklaşmayın. Eğer hasta iseniz veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz çukurdan [tuvaletten] geldiyse veya kadınlarla dokunuştuysa, su da bulamamışsanız o zaman, hemen tertemiz bir toprağa yönelin. Sonra da yüzlerinizi ve ellerinizi el ile silin. Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

Bu âyette, İslâm'ın ana ilkelerinden olan salâtın ikâmesi'nin, sağlıklı olarak icra edilebilmesinin yolları gösterilmektedir. Salât'ın ve salâtı ikâme etmenin ne olduğunu ve denli önemli olduğunu birçok yerde beyân etmiş; Ankebût sûresi'nin sonunda ise müstakil bir başlık altında uzun ve detaylı olarak sunmuştuk.[38] Bu âyette mü’minlere, salâtı bilinçli bir hâlde icra etmeleri emredilmekte ve salâtı icra etmenin şartları gösterilmektedir.

Bu da, özünden uzaklaştırılan, yanlış anlaşılan ve yanlış uygulanan bir âyettir. Konunun daha iyi anlaşılması için klâsik kabulleri zikrettikten sonra tahlile geçeceğiz:

Yüce Allah, Ey iman edenler! sarhoşken... namaza yaklaşmayın buyruğuyla özel olarak mü’minlere seslenmektedir. Çünkü mü’minler, bir taraftan namaz kılarken, içki de içmeye devam ediyorlardı. İçki ise, onların zihinlerini aleyhlerine olmak üzere telef edip gitmişti.

O bakımdan bu buyrukla özel olarak onlara hitap edildi. Zira kâfirler ne sarhoşken, ne de ayıkken namaz kılmazlardı.

Ebû Davûd, Ömer b. el-Hattâb'dan (r.a) şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İçkinin haram kılınışına dair buyruk nâzil olmadan önce Ömer şöyle dedi: “Allahım! İçki hakkında bize rahatlatıcı bir beyanda bulun.” Bunun üzerine Bakara sûresi'ndeki; Sana içki ve kumardan soruyorlar (Bakara/219) buyruğu nâzil oldu. Bunun üzerine Ömer çağırıldı ve ona bu âyet-i kerîme okundu. Ömer yine, “Allahım! İçki hususunda bize rahatlatıcı bir beyanda bulun” dedi. Bu sefer Nisâ sûresi'nde yer alan, Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın âyeti nâzil oldu. O bakımdan Rasûlullah'ın (s.a) münadisi namaz için kamet getirildiğinde şöyle seslenirdi: “Dikkatli olun, namaza sarhoş bir kimse yaklaşmasın.” Yine Ömer çağırıldı, ona bu âyeti kerîme okundu. Ömer yine, “Allahım içki hususunda bize rahatlatıcı bir beyanda bulun” dedi. Bunun üzerine, Artık vazgeçtiniz değil mi? (Mâide/91) âyeti nâzil oldu. Bu sefer Ömer, “Vazgeçtik” dedi.

Sa‘îd b. Cübeyr der ki: İnsanlar, kendilerine bir emir, yahut bir yasak bil-dirilinceye kadar câhiliyye dönemindeki durumlarını devam ettirip gidiyorlardı. O bakımdan İslâm'ın ilk dönemlerinde, Sana içki ve kumar hakkında soru soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve insanlar için bazı menfaatler vardır (Bakara/219) âyeti nâzil oluncaya kadar içmeye devam ediyorlardı. Bu âyet nâzil olunca, “Biz günah için değil de menfaati için içeriz” dediler. Adamın birisi içki içti ve cemaatin önüne geçip namaz kıldırırken, De ki: “Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza taparım” diye okudu. Bunun üzerine, Ey iman edenler! Sarhoşken... namaza yaklaşmayın âyeti nâzil oldu. Bu sefer, “Biz namazın dışında içeriz” dediler. Bunun üzerine Ömer (r.a) şöyle dedi: “Allahım! İçki hususunda üzerimize şifa verici [rahatlatıcı] açıklama indir.” Bunun üzerine, Muhakkak şeytan... ister (Mâide/91) âyeti nâzil oldu. Bunun üzerine Ömer de, “Vazgeçtik, vazgeçtik” dedi. Daha sonra Rasûlullah'ın (s.a) münadisi (Medîne sokaklarında) dolaşarak, “Şunu biliniz ki, içki haram kılındı” diye nida etmeye başladı.[39]

Âlimler, âyetin nüzûl sebebi hakkında şu iki açıklamayı yapmışlardır:

1) İçki henüz mübah iken, Abdurrahmân ibn Avf, sahabenin ileri gelenlerinden bir cemaate ziyafet verdi. Bu vesileyle onlar yiyip içtiler. Onlar bu işi bıraktıklarında, akşam namazının vakti gelmişti. Bunun üzerine onlar, içlerinden birisini, kendilerine namaz kıldırması için öne sürüp imam yaptılar. İmam da, zammı sûre olarak Kâfirûn sûresi'ni, “…Sizin taptıklarınıza ben taparım, sizler de benim taptıklarıma tapıcılarsınız” şeklinde okudu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Artık onlar, bu âyet nâzil olduktan sonra namaz vakitlerinde içki içmiyorlardı. Yatsı namazını kıldıktan sonra içiyorlardı. Böylece, sabah vaktine girmeden, sarhoşluk hâlleri zail oluyor, neticede ne söylediklerini bilir hâle geliyorlardı. Daha sonra, içkinin her halükârda kesin olarak haramlığını ifade eden Mâide/90 âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Hz. Ömer'den (r.a) rivâyet olunduğuna göre, Nisâ/43 âyetinin nâzil olduğu kendisine ulaştığı zaman o, “Ey Allahım! İçki akıllara ve mallara zarar veriyor. Bu sebeple, bu husustaki kesin emrini indir” demişti. İşte sabahleyin ashâba, içkinin kesin olarak haramlığını ifade eden Mâide/90 âyetinin nâzil olduğu haberi ulaşır.

2) İbn Abbâs, bu âyet-i kerîmenin, içki haram kılınmazdan önce içki içip, sonra da Peygamber ile birlikte namaz kılmak için mescide gelen sahabenin önde gelenlerinden bir cemaat hakkında nâzil olduğunu ve böylece, bu âyet ile Allah Teâlâ'nın onları içki içmekten nehyettiğini söylemiştir.[40]

Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında İbn Ebû Hatim şöyle rivâyet eder: Bize Yûnus ibn Habîb'in... Sa‘d'dan rivâyetine göre o şöyle demiştir: “Benim hakkımda dört âyet indi: Ensârdan bir adam yemek yapmış; Muhacir ve Ensârdan bazılarını da davet etmişti. Yedik ve sarhoş oluncaya kadar içtik. Sonra övünmeye başladık. Bir adam devenin çene kemiğini alarak Sa‘d'ın burnunu yaraladı. Sa‘d'ın burnu kırılmış idi. Bu, içki haram kılınmadan önceydi. Bunun üzerine, Ey iman edenler! Sarhoşken namaza yaklaşmayın âyeti nâzil oldu.”[41]

Daha evvel de belirttiğimiz gibi, bu âyette konu edilen “namaz” değil, “salât”tır. Burada âyetteki birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz:

SARHOŞLUK

Âyette geçen سكارى [sükârâ] sözcüğü, سكر [sekr] sözcüğünün türevlerindendir. Sekr sözcüğü Lisânu'l-Arab'da sahv'ın karşıtı olarak gösterilmiştir.[42] Bu durumda sekr sözcüğünün tam olarak anlaşılabilmesi için, sahv sözcüğünün de ne anlama geldiğinin bilinmesi gerekir. Allâme İbn Manzûr, صحو [sahv] sözcüğünü şöyle açıklamıştır:

Sahv, “bulutun gitmesi, gökyüzünün berraklığı, sarhoşluğun gitmesi, bâtılın, kontrolsüzlüğün bırakılması” demektir.[43]

Buradan anlaşıldığına göre, sözcük, doğa olayları için vaz‘ edilmiş; günün aydınlığı [gökyüzünün buluttan, sisten, tozdan, dumandan arınıklığı] sahv, tersi [gökyüzünün bulutlu, sisli, tozlu, dumanlı olması] de sekr olarak isimlendirilmiştir.

Görüldüğü gibi sükârâ sözcüğü, sadece alkollü içeceklerin etkisiyle meydana gelen sarhoşluğu/kafanın dumanlı oluşunu ifade etmez. Sukr terimi geniş anlamıyla, insanın melekelerini tam olarak kullanmasını engelleyen zihinsel bulanıklıkların tümünü ifade eder. Çünkü akıl bulanıklığı, herhangi bir uyuşturucu etkisiyle meydana gelebileceği gibi; uyku, şehvet, korku, acı, panik, stres gibi şeyler sebebiyle de meydana gelebilir. Nitekim Kur’ân'da, alkollü içeceklerin etkisi dışında oluşan sarhoşlukla ilgili âyetler de mevcuttur:

Ölümün sarhoşluğu gerçekten hakk ile gelmiştir de, –“(Ey insan!) İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir.”– (Kaf/19)

Ve Biz onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak da onlar oradan yukarı yükselseler bile, mutlaka “Gözlerimiz döndürüldü/bulandırıldı. Aslında biz büyülenmiş bir topluluğuz” diyeceklerdir. (Hicr/14-15)

–Ömrüne kasem olsun ki, gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı [Sen ömründe bunlar gibi şehvet çılgınlığı içinde bocalayıp duran rezilleri hiç görmedin].– (Hicr/72)

Ey insanlar! Rabbinizden sakının; şüphesiz o Sâ‘at'in sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vazgeçer. Ve her hamile kadın taşıdığını düşürür. Ve sen insanları sarhoş olmadıkları hâlde hep sarhoş görürsün. Ama Allah'ın azabı çok şiddetlidir. (Hacc/1-2)

Sonuç olarak insanlar; içki veya uyuşturucunun etkisindeyken [uykulu, korkulu, acılı, ağrılı ve stresli iken] salâta katılmamalıdırlar.

CÜNÜBLÜK ve CENÂBET

Fıkıh ve İlmihal kitaplarında cünüblük, “boy abdesti almayı gerektiren durum; büyük abdestsizlik hâli”; cenâbet de, “bu durumda olup da henüz gusletmemiş olan kimse” olarak tanımlanmış ve “Cinsel ilişkide bulunmuş yahut rüyada ihtilâm olmuş veya birine bakmakla ya da dokunmakla kendisinden şehvetle inzâl vaki olmuş kimseye cünüb, onun bu durumuna da cenâbet denir” şeklinde açıklamalar getirilmiştir.

Bu tanım ve açıklamalardan hareketle; meni gelmese bile cinsel ilişkiye giren erkek ve kadının cünüb olacakları, erkeğin menisinin gelmesiyle, kadının da oynaşma, bakma, düşünme veya benzeri sebeplerle iğtilâm/ihtilâm olmasıyla cünüb sayılacakları, rüya veya başka bir yolla tatmin sonucu meydana gelen boşalmanın cünüblüğe yol açacağı hükme bağlanmıştır.

Bu hükümlerden yola çıkılarak da cünübün; mescide girmesi, namaz kılması ve kıldırması, oruç tutması, Kur’ân okuması, Kur’ân'a el sürmesi, Ka‘be'yi tavaf etmesi haram sayılmıştır.

Bu yasaklamaların yanısıra, cünüblüğün kötülüğü hakkında da, “Cünübün bulunduğu yere melek girmez”, “Cünübün bastığı toprakta ot bitmez”, “Yıkanıncaya kadar bastığı toprak, yattığı yatak cünübe lânet eder” gibi tehditler –hem de Peygamberimize isnad edilerek– savurulmuştur.

Hâlbuki Kur’ân'da zikredilen cünüblük, yukarıda tanımlanan cünüblük-cenâbetlik değildir. Bize göre bunlar, insanları dinden ve eğitimden uzak tutabilmek için uydurulmuş ve ne acıdır ki Peygamberimizin adı da buna alet edilmiştir.

Bu yanlışlık öyle yaygın bir hâle gelmiştir ki, cünüb sözcüğüne, sözlüklerde de –sanki İslâm'dan evvel bu sözcük Arap dilinde yokmuş gibi– yukarıda naklettiğimiz terimsel anlam çerçevesinde karşılıklar verilmiş, dolayısıyla klâsik kaynaklarda da aynı minvalde bilgiler yer almıştır:

Cünüb lafzının müennesi olmadığı gibi, tesniye [ikili] ve çoğulu da yoktur. Çünkü bu kelime, buud ve qurb [uzaklık ve yakınlık] kelimesi gibi mastar veznindedir. Bazan bu kelimeyi hafifleterek, cenb derler. Kelimeyi bu şekilde okuyanlar da olmuştur.

el-Ferrâ der ki: Kişi cünüb oldu ifadesi, cenâbet'ten gelmektedir. Bir şivede cünüb kelimesinin, tıpkı unk ve a‘nâk, tunub ve etnab [boyun, boyunlar, çadır kazığı ve kazıklar] gibi çoğul yapıldığı da söylenmiştir. Tekili kastedilerek cânib denilmesi hâlinde, çoğul için cünnab tabiri kullanılır. Binici ve biniciler için râkib ve rukkâb demek gibi. Kelime asıl itibariyle “uzaklık” demektir. Âdeta cünüb, şehvetle çıkardığı su dolayısıyla namaz hâlinden uzaklaşmış gibi olduğundan bu ismi alır. Şair der ki:

Beni (yanında esir bulunan) kardeşimden uzak tutarak mahrum etme!

Çünkü ben, çadırlar ortasında garip kalmış bir kimseyim.

Cünüb adam, “yabancı adam” anlamına da kullanılır. Aynı şekilde cenâbet [mücânebet], “erkeğin kadın ile içli-dışlı olması” demektir. [44]

SÖZCÜĞÜN ESAS ANLAMI

جنب[cenb] sözcüğünün türevlerinden olan جُنُبْ [cünüb] sözcüğü ile ilgili olarak klâsik eserlerde şu bilgiler yer almaktadır:

Cenb sözcüğü, “bir şeyin parçası, küçük-büyük bir şeyden koparılan parça” demektir. Cânib ve cünüb sözcükleri, “ğarîb” [çok uzak olan] demektir. Cenebe'r-raculü ifadesi, “kişi onu defetti, uzaklaştırdı” demektir. Ezherî şöyle demiştir: “Salât mevzilerine yaklaşması yasaklandığı için cünüb denmiştir.” İbn Esîr dedi ki: “Cünüb, ‘cima ve meninin çıkışı ile üzerine yıkanmak vâcib olan kişi’; cenâbet, ‘meni’ demektir.” [45]

Ancak, Lisân'da zikredilen Ezherî ve İbn Esîr'e ait görüşleri kabul etmek mümkün değildir; zira bu sözcük, Arap dilinde Kur’ân'dan evvel de mevcuttu. Cünüb olarak salât mevzilerine [musallâya; eğitim-öğretim ve sosyal yardım/destek yerlerine] yaklaşılması, Kur’ân ile yasaklanmıştır.

CÜNÜBLÜK ve KUR’ÂN

Cünüb sözcüğü Kur’ân'da 2 âyette aynen olmak üzere, farklı türevleriyle toplam 33 kez yer alır. Sözcüğün türevlerinin tümü, “ana maddeden uzak parça” anlamı ekseninde olup, Nisâ/36, 43; Kasas/11 ve Mâide/6 âyetlerindekiler cünüb kalıbında, diğerleri farklı kalıplardadır. Meselâ, farklı kalıplarda olanlardan Zümer/17, Nisâ/31, Şûrâ/37, Necm/53, Nahl/36, Hacc/30, Hucurât/12, Mâide/90 ve İbrâhîm/35 âyetlerindeki sözcükler, Türkçe'ye de aynen Arapça'daki anlamıyla girmiş ve “uzak durma, kaçınma” anlamındaki ictinab formuyla yer almıştır:

Ve hani bir zaman İbrâhîm, “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!” (İbrâhîm/35)

Bu sözcüğün türevlerinden cânib, ecnebi, cenâb formaları da aynı anlamda Türkçe'leşmiş olup, cânib; “yan, kenar”, ecnebi; “yurdundan kopmuş; yabancı” demektir. Cenâb sözcüğü ise, “eksikliklerden uzaklaşmış” anlamındadır ki bu sözcük başta Allah için “Cenâb-ı Hakk, Cenâb-ı Allah” şeklinde kullanılmakta, bazan saygın kimselere, “… cenâbları” denmektedir.

Özetlersek cünüb sözcüğü kısaca, “uzak olan, kopuk olan” anlamına gelir. Nisâ/43 ve Mâide/6 âyetleri ışığında değerlendirilecek olursa bu sözcüğün; “şehvetin kabarması, nefsin uyanması sebebiyle hayattan kopuk olan, dengesini yitirmiş, sağduyulu davranamayan” demek olduğu anlaşılır. Zira herkesin bildiği gibi, bu hâldeki insan, hayat ve dünyadan kopuk olur, sağduyusunu yitirir. Nitekim böyle kişilere halk arasında, “Aklı bilmem neyinde” denir ve insanın bu duruma gelmesine sebep olan fizikî hazların tatmin aracı olan organlar için de “dini-imanı olmaz” tabiri kullanılır.

Buradan anlaşılan odur ki cünüblük, “meninin gelmesi ile yıkanma arasındaki hâl” değil, “şehvetin kabarması ile meninin inmesi arasındaki gergin hâl”dir.

İşte, hem Nisâ/43, hem de Mâide/6 âyetlerinde, kişilerin bu gergin/şehveti kabarmış bir hâlde iken salâtı icra etmemeleri [eğitim-öğretim ve sosyal destek mahallerine gelmemeleri] öngörülmüştür. Bir başka ifadeyle, şehvet kabarması sebebiyle hayattan kopuk olan ve sağduyulu davranamayan insanların bu gibi sosyal faaliyetlere katılmalarını yasaklanmış, gergin olanların önce nefislerini teskin etmeleri, sonra da yıkanıp toplum huzuruna çıkmaları emredilmiştir. Çünkü sükûnete eren insanın zihninde cünüblük hâlinin yol açtığı dikkat toplama sorunu olmayacak; aksine sakin ve anlayışlı olarak salâtın gereğini yerine getirebilecektir. Zaten sükûnete ererek dinginleşmiş insanın kimseye zararı dokunmayacağından, toplumdan uzak tutulması ve lânetlenmesi anlamsızdır.

Allah Teâlâ salâta yaklaşmayı, bedensel ve zihinsel temizlik şartına bağlamıştır. Zihinsel yönden temiz olmayanların salâta katkıları söz konusu olamaz. Bedenen kirli olanlar da çevrelerini rahatsız eder ve kendilerinden tiksinilmesine sebep olurlar. O nedenle Mâide sûresi'nde bedensel ve zihinsel temizlik, salât'a katılmak için şart koşulmuştur:

Ey iman etmiş kişiler! Salâta [eğitime-öğretime, sosyal yardım çalışmasına] doğru kalktığınız zaman, hemen yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı ve iki topuğa kadar ayaklarınızı el ile silin. Ve eğer cünüb [kopuk/şehveti kabarık] iseniz temizlik üstüne temizlik yapın [cinsel ilişkiye girin, orgazm olun ve yıkanın]. Ve eğer hasta iseniz yahut yolculukta iseniz yahut sizden birisi çukurdan [tuvaletten] gelmişse yahut kadınlarla temaslaştıysanız [cinsel ilişkiye girdiyseniz], sonra da su bulamamışsanız, hemen temiz bir toprağa yönelin. Sonra da ondan [temiz topraktan] yüzlerinizi ve ellerinizi el ile silin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. (Mâide/6)

Salât'la ilgili âyetlerde, Eğer hasta iseniz veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz çukurdan [tuvaletten] geldiyse veya kadınlarla dokunuştuysa, su da bulamamışsanız o zaman hemen tertemiz bir toprağa yönelin. Sonra da yüzlerinizi ve ellerinizi el ile silin buyurularak, Arabistan coğrafyasında bedensel temizliğin bir başka şekli emredilmiştir, ki buna, “teyemmüm” denilmiş ve sembolik bir temizlik olarak algılanmıştır. Hâlbuki bu, sembolik bir temizlik değil, ciddi bir temizlik şeklidir. Bunun doğru anlaşılması, âyette geçen mesh sözcüğünün doğru anlaşılmasına bağlıdır.

MESH

المشح [mesh], “bir şey üzerindeki herhangi bir nesneyi gidermek için el sürmek, el ile silip temizlemek” demektir.[46] Durum böyle olunca, âyetteki, hemen tertemiz bir toprağa yönelin. Sonra da yüzlerinizi ve ellerinizi el ile silin ifadesiyle, salât'a katılacak kimselerin, –su ile temizlik yapamıyorlarsa– temizlenmesi gereken organlarını temiz, ince bir toprakla ovalamaları, elleriyle sıvazlayıp temizlemeleri emredilmektedir. Bugün bu, “pudralamak” olarak anlaşılabilir.

Dikkat çeken bir başka nokta da âyetteki, فاغتسلوا[fağtesilû/yıkandırılın] ifadesidir. Bu sözcük de maalesef, “gusül yapmak” olarak anlaşılagelmiştir. Bu sözcük, غسل[ğasl/yıkamak] iftial kalıbından gelmekte olup, “yıkandırılmak” [bir etki ile kirlenip yıkanmak zoruna bırakılmak] demektir. Konumuz olan âyetteki, ولا جنبا الا عابرى سبيل حتّى تغتسلوا [ve lâ cünüben illâ âbîri sebîlin hattâ tağtesilû] ifadesinin doğru anlamı, “cünüb iken de –yolcu olanlar müstesnâ– yıkandırılıncaya kadar” demektir. Bu ifadeler Mâide/6'da, و ان كنتم جنبا فاتّحّررا [ve inkuntum cünüben fettahherû/ve eğer cünüb/kopuk/şehveti kabarık iseniz, temizlik üstüne temizlik yapın/cinsel ilişkiye girin, orgazm olun ve yıkanın] şeklinde yer almıştır. Buradaki, fettahherû emri de, hem fiziksel hem de zihinsel temizliği ifade etmektedir.

44. Kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olan kimseleri görmüyor musun? Onlar, sapıklığı satın alıyorlar ve sizin yol'dan sapmanızı istiyorlar.

45. Ve Allah sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir. Ve velî olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter.

46. Yahûdileşmişlerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden/öz anlamlarından değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygamber'e karşı,) “İşittik ve karşı geldik/iyice sarıldık, dinle, dinlemez olası, râinâ” derler. Eğer onlar, “İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha sağlam/doğru olacaktı; fakat küfürleri [gerçeği kabul etmemeleri] sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar.

47. Ey kitap verilmiş kimseler! Biz, birtakım yüzleri silip de enselerine çevirmeden yahut sebt halkını lânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden önce yanınızda bulunanı tasdik etmek üzere indirdiğimiz bu kitaba iman edin. Ve Allah'ın emri yerine gelecektir.

48. Şüphesiz Allah, Kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah'a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah uydurmuş [işlemiş] olur.

49. Kendilerini temize çıkaranları görmüyor musun? Bilakis Allah, dilediği kimseyi temize çıkarır. Onlara kıl kadar zulmedilmez.

50. Bak Allah'ın aleyhine nasıl yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter.

51. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan şu kimseleri görmüyor musun? Onlar puta ve tâğûta inanıyorlar. Ve Allah'ı inkâr eden kimseler için, “Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır” diyorlar.

52. İşte onlar, Allah'ın lânet ettiği kimselerdir. Allah kime lânet ederse artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.

Taner 8. August 2010 11:16 PM

53. Yoksa onlar için mülkten bir pay mı vardır. Eğer öyle olsaydı, insanlara bir hurma çekirdeğinin oyuğunu bile vermezlerdi.

54. Yoksa onlar insanları, Allah'ın onlara lütfundan verdiği şey için kıskanıyorlar mı? Bakınız şüphesiz Biz, İbrâhîm soyuna da kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] vermiştik. Hem de onlara büyük bir mülk [hükümranlık] verdik.

55. İşte onlardan [Yahûdilerden] bir kısmı ona iman etti. Bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Ve çılgın alevli ateş olarak cehennem yeter.

56. Şüphesiz ki şu, âyetlerimizi inkâr etmiş kişileri Biz yakında ateşe atacağız. Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye derilerini başka deriler ile değiştireceğiz. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, en iyi yasa koyandır.

57. Ve iman eden ve sâlihât işleyenleri, içinde ebedî olarak kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Ve onları, koyu bir gölgeliğe girdireceğiz.

Bu âyet grubunda da, –Bakara sûresi'nde olduğu gibi– Medîne'deki ortam Rasûlullah'a anlatılarak mü’minlerin yapmaları gerekenler bildirilmektedir. Arada da Ehl-i Kitaba hitap edilerek birtakım uyarı ve tehditler yapılmaktadır. Sonra da, Ve iman eden ve sâlihât işleyenleri, içinde ebedî olarak kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Ve onları, koyu bir gölgeliğe girdireceğiz denilerek mü’minler müjdelenmekte ve kulluğa özendirilmektedir.

İbn İshâk der ki: Rifaa b. Yezîd b. et-Tâbût, Yahûdilerin büyüklerindendi. Rasûlullah (s.a) ile konuştuğunda dilini eğer büker ve, “Yâ Muhammed! Ne söylediğini anlayalım diye bizim de dinlememizi sağlayacak şekilde bizi gözet” diyordu. Sonra da İslâm'a dil uzattı ve İslâm'ı ayıplamaya koyuldu. Bunun üzerine azîz ve celîl olan Allah, Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanlara bakmaz mısın? buyruğundan itibaren, Onlar ancak pek az iman ederler (46. âyet) buyruğuna kadar inzâl buyurdu.[47]

Ey kendilerine kitap verilenler... İndirdiğimize iman edin buyruğu hakkında İbn İshâk şöyle demektedir: Rasûlullah (s.a) aralarında bir gözü kör olan Abdullah b. Suriyâ ve Ka‘b b. Esed'in de bulunduğu Yahûdi hahamlarının ileri gelenlerinden bazılarıyla konuşarak kendilerine şöyle dedi:

— Ey Yahûdi topluluğu! Allah'tan korkun ve İslâm'a girin. Allah'a yemin ederim ki, şüphesiz siz benim size getirdiğimin hakk olduğunu çok iyi biliyorsunuz.

Onlar da şöyle karşılık verdiler:

— Ey Muhammed! Biz böyle bir şey bilmiyoruz.

Böylece, bildikleri şeyi bile bile inkâr edip küfür üzere ısrar ettiler. Yüce Allah da onlar hakkında, Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip tanınmaz hâle getirmemizden önce, beraberinizdekini doğrulayıcı olarak indirdiğimize iman edin buyruğunu âyetin sonuna kadar indirdi.[48]

Bu pasajda Ehl-i Kitaba yönelik olarak yer alan açıklamalar, Bakara/104'te de zikredilmişti.

Burada, Yahûdileşmişlerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden/öz anlamlarından değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygamber'e karşı), “İşittik ve karşı geldik/iyice sarıldık, dinle, dinlemez olası, raina” derler. Eğer onlar, “İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi, şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha sağlam/doğru olacaktı buyurularak, Yahûdilerin Tevrât'ı nasıl tahrif ettikleri açıklanmaktadır. Daha evvel de ifade ettiğimiz üzere Yahûdiler Tevrât'ı; sözcükleri ve sözcüklerin yerlerini değiştirmek, sözcüklerin asıl anlamları yerine farklı anlamlar yüklemek sûretiyle tahrif ediyorlardı:

Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya satmak için, “Bu, Allah katındandır” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun! O kazandıkları şeyler yüzünden kendilerine yazıklar olsun! (Bakara/79)

Ey Elçi! Kalpleri iman etmediği hâlde ağızlarıyla, “İnandık” diyen kimseler ve Yahûdileşmişlerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler ve sana gelmeyen kimseler için dinlerler [casusluk ederler]; kelimeyi yerlerinden kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!” derler. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse, sen Allah'a karşı, onun lehine hiç bir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve âhirette onlara büyük azap vardır. (Mâide/41)

51. âyette “put” diye çevirdiğimiz ج ب ت [cibt] kelimesinin anlamı ile ilgili birtakım farklı görüşler vardır. Bu sözcüğe, “sihirbaz”, “büyü”, “şeytan” gibi anlamlar verilmiş, sözcüğün Habeşçe'den geldiği ileri sürülmüştür.

Dilbilginlerine göre bu sözcüğün aslı olan ج ب س'in [cibs'in] anlamı, “her şeyin kuru, katı, özsüz, işe yaramayanı” demektir.[49] Burada bahsi geçen kimseler Ehl-i Kitap [Yahûdiler] olduğuna göre, onların taptıkları yararsız, işe yaramaz şey de doğal olarak “sarı inek [altın]” olur. Onların buzağı edinmeleri/altına tapmaları; A‘râf, Tâ-Hâ ve Bakara sûrelerinde detaylıca beyân edilmişti:

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takvâ sahibi olan; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden, doğru olan, sürekli saygıda duran, infakta bulunan ve seherlerde istiğfâr eden kişiler için Rabb'lerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah kulları en iyi görendir. (Âl-i İmrân/14-17)

51. ÂYETİN NÜZÛL SEBEBİ

Yüce Allah'ın, Ve diğer inkâr edenlere... derler buyruğu, Yahûdiler, Kureyş kâfirlerine, “Siz, Muhammed'e iman edenlerden daha doğru yoldasınız derler” anlamındadır. Bu da şöyle olmuştu: Ka‘b b. el-Eşref Yahûdilerden 70 süvari ile Uhud vakasından sonra Mekke'ye, Kureyşlilerle birlik olup Rasûlullah (s.a) ile savaşmak üzere anlaşmak maksadıyla gitti. Ka‘b, Ebû Süfyân'a misafir oldu. Ebû Süfyân ona güzel bir şekilde misafirperverlik gösterdi. Diğer Yahûdiler de Kureyşlilerden çeşitli kimselerin evlerinde kaldılar. Muhammed ile savaşmak üzere mutlaka bir araya geleceklerine [birlikte savaşacaklarına] dair aralarında akidleştiler, ahidleştiler. Ebû Süfyân şöyle dedi:

— Sen kitap okuyan ve bilen bir kimsesin. Biz ise ümmiyiz, bilgimiz yok. Bizim mi yolumuz daha doğrudur ve hakka daha yakındır, Muhammed'in mi?

Ka‘b şöyle karşılık verdi:

— Allah'a and olsun kir sizin yolunuz Muhammed'in gittiği yoldan daha doğrudur.[50]

58. Şüphesiz Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Şüphesiz Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, en iyi işiten, en iyi görendir.

Bu âyette de tüm insanlığa toplumsal ödevler verilmekte, İsrâîloğulları'nın yaptıkları yanlışın yapılmaması; emânetlerin ehil olanlara verilmesi ve insanlar arasında hükmedildiği zaman adaletle hükmedilmesi emredilmektedir.

Bu âyetin iniş sebebine dair şu nakledilmiştir:

İbn Gureye ve başkaları ise der ki: Bu, Ka‘be'nin anahtarı hususunda Peygamber'e (s.a) özel olarak yöneltilmiş bir hitaptır. Hz. Peygamber bu anahtarı, Mekke'nin fethedildiği sırada, henüz ikisi de kâfir bulunan Abduddar oğulları'ndan Osman b. Ebî Talha el-Hacebî el-Abderî ile amcasının oğlu Şeyhe b. Osman b. Ebî Talha'dan almış, bunun üzerine Abbâs b. Abdulmuttalib, Sikâye görevi ile birlikte Sidâne görevini de almak için anahtarı Hz. Peygamber'den istemişti. Rasûlullah (s.a) Ka‘be'ye girdi, içerisinde bulunan putları kırdı, Hz. İbrâhîm'in makamını çıkardı. Cebrâîl de bu âyet-i kerîmeyi indirdi. Ömer b. el-Hattâb der ki: Rasûlullah (s.a) bu âyeti okuyarak Ka‘be'den dışarı çıktı. Daha önce o'ndan bu âyeti işitmiş değildim. Sonra, Osman ve Şeybe'yi çağırıp söyle dedi: “Haydi bu anahtarları alın. Bu, ebediyyen sizin ve soyunuzdan gelen çocuklarınızın elinde kalacaktır. Bu anahtarları sizden ancak zâlim bir kimse alır.”[51]

Bu âyetin mesajını böyle bir olaya indirgemek büyük bir vebaldir. Zira âyette; milletleri ve devletleri ayakta tutan ilkler bildirilmektedir. Adalet, emânet, ehliyet, Allah'ın üzerinde önemle durduğu ilkelerdir.

Emânet sözcüğünün anlamı ile ilgili Ahzâb sûresi'nde detaylı bilgi verilmişti. Burada konu edilen emânet, sözcüğünün terimsel anlamlarından biri olan, “kamu görevi”dir. Âyetteki, Şüphesiz Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor ifadesinin birinci cümlesi topluma, ikinci cümlesi de toplumsal görev alanlara yöneliktir.

Adaletle davranma ve emânete riâyet birçok âyette zikredilmiştir:

Şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder. O, düşünüp öğütlenirsiniz diye size öğüt verir. Ve sözleşme yaptığınızda Allah'ın ahdini yerine getirin. Yeminlerinizi [sözleşmelerinizi] sağlama aldıktan ve Allah'ı kendinize kesin olarak kefil kıldıktan sonra da onları bozmayın. Şüphesiz ki Allah işlediğiniz şeyleri bilir. (Nahl/90-91)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a ve Elçi'ye ihânet etmeyin. Bile bile kendi emânetlerinize de ihânet etmeyin. Şüphesiz mallarınızın ve evlâtlarınızın, kesinlikle fitne olduğunu ve kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir olduğunu bilin. (Enfâl/27-28)

Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde hariç [bu şekilde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü, tartıyı hakkaniyetle tastamam yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutun. İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye O'nun [Allah'ın] size vasiyet ettikleridir. (En‘âm/152)

Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık [yaptık]. O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla]. Hevâya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah'ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar, hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır. (Sâd/26)

Ey iman etmiş kimseler! Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, Allah için tanıklık eden kimseler olarak hakkaniyeti oldukça ayakta tutanlar/gözetenler olun. İster zengin olsun, ister fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de daha yakındır. Artık adaleti yerine getirebilmek için hevânıza uymayın. Eğer eğip bükerseniz veya geri durursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah yaptıklarınıza haberdardır. (Nisâ/135)

Ve onlar [kurtulan mü’minler], emânetlerine ve ahidlerine riâyet eden kimselerdir. (Mü’minûn/8)

59. Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye ve sizden olan emir sahibine [yöneticiye] itaat edin. Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin. Bu, daha iyidir ve ilkleştirme [çözüm] bakımından daha güzeldir.

Bu âyette özel olarak muhatap alınan mü’minlere, hayatlarında karşılaşabilecekleri problemlerin çözüm yolları gösterilmektedir:

• Mü’minler, Elçi'ye ve kendilerinden olan emir sahibine [yöneticiye] itaat etmelidirler.

• Mü’minler bir problemle karşılaştıkları zaman onu Allah'a havale etmelidirler.

Allah'a itaat, Allah'ın tüm emir ve yasaklarına uymaktır. Rasûl'e itaat de, elçilik ve meliklik görevi esnasında o'nun Allah'ın hükümleri çerçevesinde alacağı kararlara [savaş ve barış kararı, bütçe oluşumu için zekât oranının belirlenmesi vs. kararlarına] uymaktır. Bu, şu âyetten daha net anlaşılabilir:

Ey Peygamber! İnanmış kadınlar sana Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri, ma‘rûfta sana isyan etmemeleri üzerine biat ederek [bağlılık yemini ederek] gelirlerse hemen onların biatlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Mümtehine/12)

Bu âyette, mü’minlerin itaat edeceği “emir sahipleri”, sizden kaydıyla kayıtlanmıştır. Yani, mü’minlerin, sadece kendilerinden olan emir sahiplerine itaat etmeleri istenmiş, kendilerinden olmayanlara itaat etmemeleri hükme bağlanmıştır. Daha evvel mü’minlere; müşrik, münâfık, Yahûdi, Hristiyan olanları, babaları ve kardeşleri bile olsa velî edinmemeleri, onlara velâyet [yönetim] yetkisi vermemeleri emredilmişti. Enfâl, Ahzâb ve Âl-i İmrân sûrelerinde işlenen velâyet konusu dikkate alındığında burada geçen “sizden olan emir sahibi” ifadesi daha net anlaşılır.

Âyette, Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin buyurulmaktadır. Bu âyetin ilk muhatapları, Rasûlullah'ın hayatta olduğu ve Kur’ân'ın tamamlanmadığı bir dönemde yaşayan mü’minler idi. Onların, ihtilafa düştükleri bir meseleyi Allah'a havale etmeleri, “Allah'tan problemin çözümüne dair âyet beklemeleri”dir. Rasûlullah'a havale etmeleri ise, “Rasûlullah'tan, daha evvel inmiş âyetler çerçevesinde problemlerine bir çözüm üretmesini istemeleri”dir. Çünkü onlar Rasûlullah gibi hâmil-i Kur’ân, hâfız-ı Kur’ân değillerdi.

Bugün ise mü’min; her problemi, her anlaşmazlık ve uyuşmazlığı tamamlanmış olan Kur’ân'a havale etmek, problemi Kur’ân hükümleri ile çözmek durumundadır. Zira Allah bundan sonra yeni bir âyet indirmeyecek, başka bir Rasûl göndermeyecektir. Artık Allah, insanlığı Kur’ân ile başbaşa bırakmıştır.

Bu âyetin iniş sebebi ile ilgili şu olay nakledilmiştir:

İbn Abbâs'tan bu âyetin, Hâlid ibn Velîd hakkında nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) onu, içinde Ammar ibn Yâsir'in de bulunduğu bir seriyyenin komutanı olarak sefere göndermişti. Bu sefer sırasında, Ammar ile Hâlid ibn Velîd arasında, bir hususta ihtilâf meydana gelmişti. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil olarak, “emir sahiplerine” itaat etmeyi emretmiştir:[52]

Ve Allah ve Elçisi bir işte hüküm verdiklerinde, hiç bir mü’min erkek ve mü’min kadın için kendi işlerinde serbestlik yoktur. Ve kim Allah'a ve Elçisi'ne isyan ederse o, açık bir sapıklıkla sapmıştır. (Ahzâb/36)

60. Kesinlikle, inkâr etmekle emrolundukları tâğûtu aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi? Şeytan da onları uzak [geri dönülmez] bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor.

61. Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine ve Elçi'ye gelin!” denince, o münâfıkların senden uzaklaştıkça uzaklaştıklarını görürsün.

62. Bak nasıl? Elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman; sonra “Biz sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak istedik.” diye Allah'a yemin ederek sana geldiler.

63. İşte onlar, Allah'ın, kalplerindekini bildiği kimselerdir; artık sen onlardan mesafelen ve onlara öğüt ver. Ve onlara, kendileri hakkında, beliğ [derinden etkileyecek, güzel] söz söyle!

Bu âyet grubunda Medîne'deki inançsızlar ve samimiyetsizler kınanmakta ve mü’minler, münâfıklara karşı uyarılmaktadır. Anlaşılan o ki, söz konusu münâfıklar, sadece lehlerine sonuçlanacağını umdukları sorunları Rasûlullah'a getirmekte, aleyhlerine sonuçlanacağından korktukları meselelerde ise azılı bir kâfire gitmektedirler.

Bu âyetlerin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler nakledilmiştir:

Yezîd b. Zurey, Dâvûd b. Ebî Hind'den, o, eş-Şa‘bî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bir münâfık ile bir Yahûdi arasında anlaşmazlık vardı. Yahûdi, münâfığı Peygamber'e (s.a) gitmeye çağırdı. Çünkü o, Hz. Peygamber'in rüşvet almayacağını biliyordu. Münâfık ise, Yahûdiyi kendi hâkimlerinden birisine gitmeye davet etti. Çünkü o da, Yahûdi hâkimlerin hükümlerinde rüşvet kabul ettiklerini biliyordu. Bu hususta anlaşmazlığa düşmeleri sonucunda, Cüheyye kabilesine mensup bir kâhin'in hükmüne başvurmak üzere anlaştılar. İşte bu hususta, yüce Allah, Sana indirilene (münâfığı kastediyor) ve senden önce indirilmiş olanlara (Yahûdiyi kastediyor) iman ettiklerini iddia edenleri görmez misin? Kendisini inkâr etmekle emrolundukları hâlde tâğûtun hükmüne başvurmak istiyorlar buyruğundan itibaren, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar (Nisâ/65) buyruklarını indirdi.[53]

ed-Dahhâk da der ki: “Yahûdi münâfığı Peygamber'in (s.a) hakemliğine başvurmaya davet ederken, münâfık da Yahûdiyi, Ka‘b b. el-Eşref'in hakemliğine başvurmaya davet etti. İşte burada sözü geçen ‘tâğût’ odur.” Ayrıca bunu, Ebû Sâlih, İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Bişr diye anılan münâfıklardan bir kimse ile bir Yahûdi arasında anlaşmazlık vardı. Yahûdi, “Haydi gel seninle Muhammed'e gidelim” dediği hâlde, münâfık, “Hayır, Ka‘b b. el-Eşref'e gidelim” dedi. (İşte yüce Allah'ın, “tâğût” adını verdiği kişi budur.) Ancak Yahûdi, Rasûlullah'tan (s.a) başkasının hükmüne başvurmayı kabul etmedi. Bunun üzerine münâfık, onunla beraber Rasûlullah'ın (s.a) yanına gitti. Hz. Peygamber Yahûdinin lehine hüküm verdi. Hz. Peygamber'in yanından çıktıkları vakit münâfık dedi ki:

— Ben bu hükme razı değilim, haydi seninle Ebû Bekr'e gidelim.

Hz. Ebû Bekr de Yahûdi lehine hüküm verdi. Münâfık yine razı olmadı (bunu ez-Zeccâc zikretmiştir) ve dedi ki:

— Haydi seninle Ömer'e gidelim.

Ömer'e gittiklerinde Yahûdi dedi ki:

— Biz önce Rasûlullah'a (s.a) gittik, sonra Ebû Bekr'e gittik. Fakat bu bir türlü razı olmadı.

Hz. Ömer münâfığa sordu:

— Durum dediği gibi midir?

Münâfık cevap verdi:

— Evet.

Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi:

— Ben gelinceye kadar bekleyin.

Ömer içeri girdi, kılıcını alıp çıktı ve münâfığı öldürdü ve dedi ki:

— İşte ben Allah'ın ve Rasûlü'nün hükmüne razı olmayan kimsenin aleyhine bu şekilde hüküm veririm.

Yahûdi ise kaçıp gitti ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Rasûlullah (s.a) da Ömer'e şöyle dedi:

— Sen, el-Fârûk'sun.

Hz. Cebrâîl de Hz. Peygamber'e gelip şöyle dedi:

— Şüphe yok ki Ömer hakk ile bâtılın arasını farqetti [ayırdı].

Bundan dolayı da ona, el-Fârûk adı verildi. İşte, … tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar buyruğuna kadar olan bütün âyetler bunun hakkında nâzil olmuştur.[54]

Âlimler, bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında şu rivâyetleri zikretmişlerdir:

Birinci rivâyet: Pek çok müfessir şöyle der: Bir münâfık ile bir Yahûdi münakaşa edip çekişti. Bunun üzerine Yahûdi şöyle dedi:

— Aramızda Ebu'l-Kâsım [Muhammed] hakem olsun.

Münâfık ise şöyle karşılık verdi:

— Hayır, Ka‘b ibn Eşref hakem olsun.

Bunun sebebi şudur: Hz. Peygamber (s.a), hakka göre hüküm verir, rüşvete iltifat etmezdi. Ka‘b ibn Eşref ise, rüşvet düşkünü birisi idi ve bu davada Yahûdi haklı, münâfık ise hakksız idi. İşte bundan dolayı Yahûdi, Hz. Peygamber'in (s.a), münâfık ise Ka‘b ibn Eşref'in huzurunda muhakeme olunmayı istedi. Yahûdi kendi teklifinde ısrar edince, ikisi birden Allah'ın Rasûlü'nün yanına gittiler. Hz. Peygamber (s.a) de, Yahûdinin lehine, münâfığın aleyhine karar verdi. Bunun üzerine münâfık dedi ki:

— Bu hükme razı olmuyorum. Ebû Bekr'e gidelim.

Hz. Ebû Bekr de Yahûdinin lehine hükmetti, münâfık yine razı olmadı ve dedi ki:

— Aramızda Ömer karar versin.

Böylece Hz. Ömer'e gittiler. Yahûdi, Hz. Peygamber'in (s.a) ve Hz. Ebû Bekr'in (r.a) münâfığın aleyhine karar verdiklerini, ama münâfığın onların hükmüne razı olmadığını söyleyince, Hz. Ömer (r.a) münâfığa sordu:

— Durum böyle mi?

Münâfık cevap verdi:

— Evet.

Hz. Ömer (r.a) şöyle dedi:

— Hele durun, bir ihtiyacım var. İçeri gireyim ve o ihtiyacımı göreyim, yanınıza geleceğim.

Evine girip, kılıcını alarak yanlarına çıktı. Çıkar çıkmaz da münâfığın boynunu vurdu. Yahûdi de kaçtı. Münafığın akrabaları gidip Hz. Ömer'i (r.a), Hz. Peygamber'e (s.a) şikâyet ettiler. Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ömer'e (r.a) hâdiseyi sorunca, o şöyle dedi:

— Yâ Rasûlallah! O senin verdiğin hükmü kabul etmemişti.

O anda Cebrâîl (a.s) gelerek dedi ki:

— Ömer, fârûktur. Zira o, hakk ile bâtılı birbirinden ayırmıştır.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) de Hz. Ömer'e şöyle dedi:

— Sen, fârûksun.

İşte bu rivâyete göre, âyet-i kerîmede bahsedilen “tâğût”, Yahûdi Ka‘b ibn Eşref'tir.

İkinci rivâyet: Yahûdilerden bir grup Müslüman olmuştu. Fakat onlardan bazısı münâfık idi. Câhiliye çağında Kurayza ve Nadîr kabilelerinin hareket tarzı şöyle idi: Kurayza'dan biri Nadîrli birini öldürdüğü zaman, öldüren hem kısas ediliyor, hem de onun akrabalarından 100 vesak [ölçek] hurma alınıyordu. Fakat Nadîrli biri Kurayza'dan birini öldürdüğünde, ona kısas uygulanmıyor, sadece 60 vesak hurma veriliyordu. Çünkü Nadîroğulları daha şerefli kabul ediliyordu. Bunlar Evs kabilesinin müttefiki, Kurayza ise Hazrec kabilesinin müttefiki idiler. Hz. Peygamber (s.a) Medîne'ye hicret edince, Nadîr kabilesinden birisi, bir Kurayzalıyı öldürdü. Derken taraflar bu hususta hasımlaştılar ve Nadîroğulları dediler ki:

— Bize kısas uygulanamaz. Bize düşen daha önce de anlaştığımız gibi 60 ölçek hurmayı diyet olarak vermektir.

Hazrecliler şöyle dediler:

— Fakat bu câhiliyye hükmüdür. Bugün biz-siz kardeşiz. Dinimiz bir, aramızda bir üstünlük yok.

Nadîroğulları bunu kabul etmediler. İçlerindeki münâfıklar dediler ki:

— Kâhin Ebû Burde et-Eslemî'ye gidelim.

Müslümanlar (ve Yahûdiler) ise şöyle karşılık verdiler:

— Hayır, Allah'ın Rasûlü'ne gidelim.

Münâfıklar diretince, aralarında hüküm vermesi için, Kâhin el-Eslemî'ye gittiler. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Allah bu âyeti indirdi. Hz. Peygamber (s.a), Kâhin Ebû Burde'yi İslâm'a davet etti. O da Müslüman oldu. Bu, Süddî'nin sözüdür. Buna göre, âyette geçen “tâğût”, kâhin el-Eslemî'dir.

Üçüncü rivâyet: Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “Bir Müslümanın, bir münâfıkta alacağı vardı. Fakat münâfık, Müslümanı, câhiliyye döneminde hükmüne başvurdukları bir putun huzuruna gitmeye davet etti. O putun yanında, puttan geldiğini iddia ettiği birtakım asılsız şeyleri nakleden bir adam vardı.” Bu rivâyete göre, âyette geçen “tâğût”tan maksat, asılsız şeyleri söyleyen bu adamdır.

Dördüncü rivâyet: Câhiliyye insanları, putların hükümlerine başvururlardı. Onların bu husustaki usûlleri şöyle idi: Putun huzurunda fal oklarını çekiyorlar ve çektikleri okun üzerinde ne yazıyorsa onu yapıyorlardı. Buna göre de, âyette geçen tâğût, o puttur.

Bil ki müfessirler bu âyetin, münâfıklardan biri hakkında nâzil olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Sonra Ebû Müslim şöyle demiştir: “Bu âyetin zâhiri, daha önce Yahûdi iken, Müslüman görünen bir Ehl-i Kitap hakkında olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ'nın, Sana indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da iman etmiş olduklarını yalan yere iddia edenler... ifadesi, ancak bu durumda olan bir münâfığa uyar.”[55]

64. Ve Biz, her elçiyi sadece, Allah'ın izniyle itaat olunsun diye gönderdik. Ve eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmalarını isteselerdi, Rasûl de onlar için bağışlanma isteseydi, kesinlikle Allah'ı tevvâb [tevbeleri çokça kabul eden], rahîm [en çok merhamet eden] bulurlardı.

60. âyette, Medîne'de Allah Rasûlü'nden başkasını hakem kabul etmeye yeltenenlerden bahsedilince, bu âyette de elçilerin toplumdaki fonksiyonları anlatılmış, Rasûlullah'a karşı yanlış yapanlara, Ve Biz, her elçiyi sadece, Allah'ın izniyle itaat olunsun diye gönderdik buyurularak doğru yol gösterilmiştir. Âyette, Rasûlullah'ın hakemliğine başvurmak istemeyen münâfıklara, “Peygamber'in hakemliği yerine tâğûtun hakemliğine başvurmakla hata ettiklerini kabul ederek pişmanlıklarını dile getirselerdi, Elçi de onlar için Allah'tan af dileseydi, Allah onları bağışlayacaktı” denerek yol gösterilmektedir.

Bu âyetin iniş sebebine dair şu olay nakledilir:

Ebû Bekr el-Esam şöyle demiştir: “Bir grup münâfık, Hz. Peygamber'e (s.a) tuzak kurmak için anlaşmış, sonra da bu maksatlarını gerçekleştirmek için yanına gitmişlerdi. O anda Cebrâîl (a.s) gelerek, durumu Hz. Peygamber'e (s.a) haber verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi:

— Hiç şüphesiz bir topluluk, yapamayacakları bir işe niyetlenerek buraya gelmişlerdir. Onlar kalkıp, Allah'tan bağışlanmalarını talep etsinler ve ben de onların bağışlanmasını talep edeyim.

Sonra da dedi ki:

— Kalkmıyor musunuz?

Ama hiç kimse kalkmadı. Bunun üzerine o, “Ey falan! Kalk” diyerek, 12 kişinin adını saydı. Onlar da kalkarak şöyle dediler:

— Biz, söylediğin şeye niyetlenmiştik. Böylece kendimize zulmettiğimiz için Allah'a tevbe ediyoruz. Sen de bizim için mağfiret talep et.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle karşılık verdi:

— Derhal çıkın. İşin başında ben mağfiret dilemeye daha yakın idim. Allah Teâlâ da tevbenizi kabul etmeye daha yakın idi. Yanımdan çıkın.[56]

Bu âyetteki, Rasûl de onlar için bağışlanma isteseydi ifadesinden anlaşılıyor ki, bir kimse başkası için istiğfârda bulunabilir. İstiğfar hakkında Bakara sûresi'nin sonunda “Tevbe” başlığı altında yaptığımız açıklamaya bakılabilir.[57]

65. Artık, hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiç bir sıkıntı duymadıkça ve tam bir güvenlikle güvenlik sağlamadıkça iman etmiş olamazlar.

66. Eğer Biz onlara, “Kendinizi öldürün veya yurtlarınızdan çıkın” diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Ve eğer onlar, öğütlendikleri şeyleri yapsalardı, elbette kendileri için daha hayırlı ve sebat etmede daha kuvvetli olurdu.

67-68. Ve o zaman kesinlikle kendilerine nezdimizden çok büyük bir mükâfât verirdik. Ve onları kesinlikle doğru yola kılavuzlardık.

69. Kim de Allah'a ve Elçi'ye itaat ederse artık onlar, Allah'ın, peygamberlerden, sıddîklardan şehidlerden ve sâlihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir!

70. Bu, Allah'tan bir lütuftur. En iyi bilen olarak Allah yeter.

Münâfıkların yanlışları ve nasıl davranmaları gösterildikten sonra, samimiyetle inananların yapması gerekenler; Allah Rasûlü'ne karşı takınılması gereken tavırlar belirlenmektedir: Tüm ihtilaflı durumlarda Allah Rasûlü'nü can u gönülden hakem yapmayanlar, iman etmiş sayılmazlar. Buna göre mü’minlerin herhangi bir ihtilafta Rasûlullah'a gitmeleri ve o'nun verdiği hükme teslimiyet göstermeleri gerekmektedir:

Ve Allah ve Elçisi bir işte hüküm verdiklerinde, hiç bir mü’min erkek ve mü’min kadın için kendi işlerinde serbestlik yoktur. Ve kim Allah'a ve Elçisi'ne isyan ederse o, açık bir sapıklıkla sapmıştır. (Ahzâb/36)

Bu âyetin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler verilmiştir:

Bir kesim (âyetin nüzûlü ile ilgili olarak) şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme, ez-Zübeyr b. el-Avvâm'm Ensâr'dan biriyle tartışması hakkında nâzil olmuştur. Aralarındaki anlaşmazlık bahçelerinin sulanması ile ilgiliydi. Hz. Peygamber ez-Zübeyr'e şöyle dedi:

— Önce sen arazini sula, sonra da suyu komşunun arazisine sal.

Hasım ise Rasûlullah'a şöyle dedi:

— Görüyorum ki, halanın oğluna iltimas geçiyorsun.

Bunun üzerine Rasûlullah'ın (s.a) yüzünün rengi değişti ve ez-Zübeyr'e dedi ki:

— Bahçeni sula, sonra da su tarlanın duvarlarına ulaşıncaya kadar hapset.

İşte bunun üzerine, Hayır, Rabbine aadolsun ki... iman etmiş olmazlar âyeti nâzil oldu.[58]

Buyrukların nüzûl sebebi ile ilgili olarak şu rivâyet gelmiştir; Sâbit b. Şemmâs ile bir Yahûdi karşılıklı olarak övünmeye koyuldular. Yahûdi şöyle dedi:

— Allah'a yemin olsun ki, bize kendimizi öldürmemiz yazıldı [emredildi], biz de öldürdük. O kadar ki, öldürülenlerin sayısı 70.000 kişiyi buldu.

Sâbit de şöyle karşılık verdi:

— Allah'a yemin olsun ki, Allah bize de kendinizi öldürün diye yazacak olsa, şüphesiz biz de bunu yapardık.

Ebû İshâk es-Sebîl de der ki: Şâyet onlara kendinizi öldürün... diye yazsaydık âyet-i kerîmesi nâzil olunca, birisi, “Biz bununla emrolunacak olsak mutlaka bunu yaparız. Fakat bizi bundan esenliğe kavuşturan Allah'a da hamd olsun” dedi. Bu husus Rasûlullah'a (s.a) ulaşınca şöyle buyurdu: “Şüphe yok ki, ümmetim arasında öyle erler vardır ki, iman kalplerinde, yerlerinde sapasağlam duran dağlardan daha sağlamdır.”

İbn Vehb der ki: Mâlik dedi ki: Bu sözü söyleyen Ebû Bekr es-Sıddîk'tır (r.a). Mekkî de, bu sözü söyleyenin Hz. Ebû Bekr olduğunu zikretmektedir. en-Nakkaş ise bu sözü söyleyenin Ömer b. el-Hattâb (r.a) olduğunu zikretmiştir, Ebû Bekr es-Sıddîk'dan (r.a) da şöyle dediği zikredilmektedir: “Eğer üzerimize böyle bir şey yazılacak olsaydı, şüphesiz ben, önce işe kendimden ve aile halkımdan başlardım.”[59]

Bu âyet, yeni bir söz başlangıcı olup, başka bir hâdise hakkında nâzil olmuştur ki o da şudur: Urve b. Zübeyr'den (r.a) rivâyet edildiğine göre, Ensâr'dan bir adam Zübeyr ile, hurmalığını suladığı bir su hususunda nizalaşmıştı. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a), Zübeyr'e demişti ki:

— Kendi toprağını sula. Sonra suyu, komşunun toprağına sal.

Bunun üzerine Ensâr'dan olan adam şöyle demişti:

— O, halanın oğlu olduğu için böyle hükmettin.

Bunun üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) yüzünün rengi değişti ve sonra Zübeyr'e şöyle dedi:

— (Bahçeni) sula. Ağaçların köklerine (veya bahçenin duvarlarına) varıncaya kadar da suyu salma.

Bil ki bu hususta hüküm şudur: Kimin arazisi, vâdiye [suya] daha yakınsa, suyu çevirmede onun önceliği olup, tarlasını tamamen sulamak hakkıdır. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a), Zübeyr'e (r.a) müsamahalı bir şekilde sulamasını söylemişti. Zübeyr'in hasmı su-i edepte bulunup, Hz. Peygamber'in (s.a) müsamahalı emrini lâyıkı ile değerlendiremedi. İşte bu sebeple de, Hz. Peygamber (s.a), Zübeyr'e, sulama hakkını tastamam kullanmasını emretti. Hasmı ise bunu bir kayırma zannetti.[60]

Taner 8. August 2010 11:17 PM

89-70. âyetlerde, Kim de Allah'a ve Elçi'ye itaat ederse artık onlar, Allah'ın, peygamberlerden, sıddîklardan, şehidlerden ve sâlihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir! Bu, Allah'tan bir lütuftur. En iyi bilen olarak Allah yeter buyurularak, insanlık hakka davet edilmekte, şirk ve nifaktan uzak durarak kendilerini kurtarıp büyük ödüllere nail olmaları istenmektedir.

Bu âyetlerin sebeb-i nüzûlü hakkında şunlar nakledilmiştir:

Âlimler bu âyet-i kerîme'nin sebeb-i nüzûlü hakkında birkaç açıklama zikretmişlerdir:

a) Bir grup müfessirin rivâyet ettiğine göre, Hz. Peygamber'in azatlı kölesi [mevlâ] olan Sevban, Hz. Peygamber'i çok seviyor ve o'ndan ayrılmaya hiç dayanamıyordu. Bir gün, yüzü değişmiş, bedeni incelip zayıflamış ve yüzünü hüzün bürümüş olduğu hâlde Hz. Peygamber'in yanına gelir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) ona hâlini sorunca, o şöyle der:

— Ey Allah'ın Rasûlü! Benim şundan başka hiç bir derdim yok: Seni görmediğim zaman özlüyor, seninle karşılaşıncaya kadar büyük bir yalnızlık duyuyorum... Derken âhireti hatırlıyor, bu sefer de seni orada görememekten korkuyorum... Çünkü ben, cennete girdirilsem bile, sen peygamberlerin derece ve makamlarında olacaksın, bense kulların derece ve makamlarında; binaenaleyh, seni göremeyeceğim. Eğer cennete girdirilmezsem, o zaman da seni asla göremeyeceğim...

Bunun üzerine, bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

b) Süddî şöyle demiştir: Ensâr'dan bir grup insan, “Yâ Rasûlallah! Sen cennetin en üst (makamında) oturursun; biz ise seni özleriz... Ne yaparız o zaman?” deyince, bu âyet-i kerîme nâzil olur.

c) Mukâtil şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme, Hz. Peygamber'e, “Yâ Rasûlallah! Biz senin yanından ayrılıp çoluk-çocuğumuzun yanına varınca, seni özlüyoruz. Yanına dönünceye kadar hiç bir şey bize fayda vermiyor. Sonra, senin cennetteki derece ve makamını düşündük, binaenaleyh, şâyet cennete girersek, biz seni nasıl görebileceğiz?” diyen Ensâr'dan bir kimse hakkında nâzil olmuştur. Onun bu sorusu üzerine Cenâb-ı Hakk, bu âyeti indirmiştir. Hz. Peygamber (s.a) vefat edince, o kendisine ait bir bahçede bulunduğu sırada Ensâr gelip Hz. Peygamber'in vefat ettiğini ona haber verdi. Bunun üzerine o, “Allahım! Onunla tekrar karşılaşıncaya kadar o'ndan başka hiç bir şey görmemem için gözlerimi kör et!..” dedi ve olduğu yerde hemen kör oldu. Hz. Peygamber'i şiddetli bir sevgiyle sevdiği için, Cenâb-ı Hakk onu cennette Hz. Peygamber'in yanına koyar.”

d) Hasan el-Basrî şöyle der: Mü’minler, Hz. Peygamber'e şöyle dediler: “Biz, seninle ancak dünyada müşerref oluyoruz. Âhiret hayatı başladığındaysa, sen ilk dereceye yükseltileceksin...” Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a) hüzünlendi, mü’minler de hüzünlendiler... Bundan dolayı bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: “Bu rivâyetlerin sahih olduğunu inkâr etmiyoruz. Fakat, âyetin sebeb-i nüzûlünün, bundan daha büyük bir şey olması gerekir: Bu da, tâate teşvik ve ona isteklendirmedir. Çünkü, sebebin hususiliği, lafzın umumiliğine mani olmaz. Binâenaleyh, bu âyet, bütün mükellefler hakkında şu umumi hükmü ifade eder: Allah'a ve Rasûlü'ne itaat eden herkes, hiç şüphesiz, Allah katında üstün dereceler ve çok şerefli mertebeler elde eder.[61]

الصّدّيق [SIDDÎQ]

Bu sözcük, “doğrulukta veya doğrulamakta mübalağa gösteren, ileriye geçen kimse” demektir. Bu kimselerin nitelikleri şöyle beyân edilmiştir:

Allah'a ve Elçisi'ne inanan kimseler; işte onlar, Rabb'leri nezdinde sıddîkların ve şehidlerin ta kendilerdir. Onlar için karşılıkları ve nûrları vardır. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler de; onlar cahîm'in ashâbıdırlar. (Hadîd/19)

Ve doğruyu getiren ve onu tasdik eden kişi; işte onlar, takvâ sahiplerinin ta kendileridir. (Zümer/33)

الشّهيد[ŞEHÎD]

الشهيد [şehîd] kelimesi, ism-i fail manasında, fail vezninde bir kelime olup “ileri derecede tanık olan” demektir ki bu, Allah'ın da niteliklerinden biridir. Bu sözcük kullara izafe edildiği zaman, Allah'ın varlık ve birliğine en iyi tanıklık eden” demek olur ki bunlar da, hakkaniyetli davranan bilginlerdir:

Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah'tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, azîz, halîm'den başka ilâh diye bir şey yoktur. (Âl-i İmrân/18)

Bu bilince erenler, canları pahasına Allah'ın varlığına ve birliğine tanıklık ederler. İşte bu bilgi ve bilinçle canını, Allah'ın dinine yardım, O'nun dininin hakk, onun dışındakilerin ise bâtıl olduğuna tanıklık etme uğruna feda edenlere de “şehîd” denir.

71. Ey iman etmiş kişiler! Önleminizi alın, sonra da onlara karşı ya küçük birlikler hâlinde sefere çıkınız veya toptan sefere çıkınız.

72. Şüphesiz sizden bir kısmı da kesinlikle ağır davranır. Sonra size bir musibet isâbet edince, “Kesinlikle Allah bana lütfetti de onlarla beraber tanık olarak bulunmadım” der.

73. Ve eğer size Allah'tan bir lütuf isâbet ederse, kesinlikle sanki, sizinle kendisi arasında hiç sevgi yokmuş gibi, şüphesiz “Ah ne olurdu, onlarla beraber olaydım da çok büyük başarıya erseydim!” diyecektir.

74. O hâlde basit hayatı, âhiret karşılığında satacak kimseler, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse, artık Biz ona çok büyük bir mükâfât vereceğiz.

75. Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, nezdinden bize bir velî, nezdinden iyi bir yardımcı kıl” diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?

76. İman etmiş kimseler, Allah yolunda savaşırlar. Küfretmiş kişiler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın velîleri ile savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı, çok zayıftır.

Bu âyetler bağımsız bir necm olup, artık organize olmuş ve devlet kurmuş olan mü’minlerin nizam-ı âlem için yapmaları gerekenler [savaş, infak vs.] üzerinde durulmakta ve mü’minlerin her an savaşa hazırlıklı olmaları istenmektedir.

Burada, Önleminizi alın ifadesindeki önlem, savaş için gerekli donanım ve levazım, eğitim ve istihkam gibi tedbirlerdir. Bu konu Enfâl/60'ta şöyle ifade edilmişti:

Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki, onlarla, Allah'ın düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ve Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz, bunlardan aşağı daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz hakksızlığa uğratılmazsınız. (Enfâl/60)

Âyetteki, Küçük birlikler hâlinde sefere çıkınız veya toptan sefere çıkınız ifadesinden de, mü’minlerin operasyon ekipleri ve büyük bir ordu oluşturmaları istenmektedir. Burada verilen görevler, Tevbe sûresi'nde şu ifadelerle yer almaktadır:

Eğer savaşa çıkmazsanız, O [Allah], sizi acıklı bir azap ile azaplandırır ve yerinize başka bir toplumu getirir ve siz O'na zarar diye bir şey veremezsiniz. Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir. Eğer siz o'na [elçiye] yardım etmezseniz, bilin ki Allah o'na kesinlikle yardım etmiştir. Hani o küfretmiş kişiler, o'nu ikinin ikincisi olarak çıkarmışlardı. Hani ikisi mağarada idiler. Hani o, arkadaşına, “Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir” diyordu. Bunun üzerine Allah, o'nun üzerine huzur indirmiş, o'nu sizin görmediğiniz askerlerle desteklemiş ve küfreden kişilerin sözünü en alçak kılmıştı. Allah'ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. Hafif teçhizatla ve ağırlıklı olarak sefere çıkın ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer o [sefer], yakın bir kazanç ve sıradan bir sefer olsaydı, onlar kesinlikle seni izlerlerdi. Fakat o meşakkatli iş kendilerine uzak geldi. Bununla beraber, “Bizim de gücümüz yetseydi, kesinlikle sizinle beraber elbette çıkardık” diye Allah'a yemin edecekler –kendilerini helâk ediyorlar– ve Allah biliyor ki onlar, kesinlikle yalıncılardır. (Tevbe/39-42)

Savaş şartlarında mü’minlerin yapmaları gerekenlerin bir bölümü de şu âyetle belirlenmiştir:

Bununla beraber mü’minlerin hepsinin birden topyekün savaşa çıkmaları olmaz. O nedenle her kesimden bir tâife , önlem almaları için, kendilerine müracaat edildiği zaman dinde derin bilgi elde etmeleri ve toplumu uyarmaları için neden seferber olmasın? (Tevbe/122)

72-73. âyetlerde, Şüphesiz sizden bir kısmı da kesinlikle ağır davranır. Sonra size bir musibet isâbet edince, “Kesinlikle Allah bana lütfetti de onlarla beraber tanık olarak bulunmadım” der. Ve eğer size Allah'tan bir lütuf isâbet ederse, kesinlikle sanki, sizinle kendisi arasında hiç sevgi yokmuş gibi, şüphesiz “Ah ne olurdu, onlarla beraber olaydım da çok büyük başarıya erseydim!” diyecektir ifadesiyle, savaş hakkında olumsuz davranan tipler kınanmaktadır, ki bunlar, savaşa katılan mücâhidlere bir yenilgi veya musibet isâbet ettiğinde, savaşa katılmadığı için sevinirler ve bunu da Allah'ın nimeti sayarlar. Ama savaşa katılan mü’minler Allah'ın yardımı ile zafer ve ganimet elde edince haset etmekten utanmazlar.

74. âyette, O hâlde basit hayatı, âhiret karşılığında satacak kimseler, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse, artık Biz ona çok büyük bir mükâfât vereceğiz ifadesiyle, Allah için savaşa katılanların kavuşacakları nimetler müjdelenmektedir. Bu müjdeler şu âyetlerde de görülmektedir:

Şüphesiz Allah, inananlardan canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır: Onlar, Allah yolunda savaşırlar; sonra öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın Tevrât, İncîl ve Kur’ân'daki gerçek bir sözüdür. Ve sözünü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alış-verişle sevinin. Ve işte bu büyük başarının ta kendisidir. (Tevbe/111)

Ey inanmış olan kimseler! Size, sizi can yakıcı bir cezadan kurtaracak, kazançlı bir ticaret göstereyim mi? Allah'a ve O'nun Elçisi'ne inanacaksınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla çaba harcayacaksınız. İşte bu, eğer bilirseniz, sizin için daha iyidir: Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere girdirir. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Saff/10-12)

Ey iman etmiş olan kimseler! Allah'ın yardımcıları olun! Hani Meryem oğlu Îsâ havarilerine, “Allah'a gidişte benim yardımcılarım kimdir?” demişti de, havariler, “Biz Allah'ın yardımcılarıyız” cevabını vermişlerdi. Bunun ardından İsrâîloğulları'ndan bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihâyet biz, iman sahiplerini düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler. (Saff/14)

75. âyetteki, Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, nezdinden bize bir velî, nezdinden iyi bir yardımcı kıl” diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? ifadesiyle bir savaş gerekçesi açıklanmaktadır. Buna göre, zâlimler/müşrikler tarafından din, iman ve hürriyetleri kısıtlanan ve, Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, nezdinden bize bir velî, nezdinden iyi bir yardımcı kıl diye Allah'a yakaran garibanların imdadına koşmak gerekir. Zulüm ve esaret altındaki mü’minleri kurtarmak ümmetin boynunun borcudur.

Savaş gerekçeleri daha evvel de beyân edilmişti:

Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri zulme uğramaları; onlar, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için hakksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle izin verildi. Ve şüphesiz ki Allah onları zafere ulaştırmaya gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi. Allah, Kendisine yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir. (Hacc/39-40)

Allah ve Rasûlü'ne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/arka arkaya kesilmesi, ya da yeryüzünden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir zillettir. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır. Ancak onlar üzerine güçlü olmazdan [onları yakalayıp kontrol altına almazdan] önce tevbe edenler hariç. Artık iyi bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. (Mâide/33-34)

77-78. Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı çok azdır. Âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar” bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isâbet ederse, “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz olayazıyorlar?

79. Sana iyilikten-güzellikten isâbet eden şeyler, işte Allah'tandır. Sana kötülükten isâbet eden şeyler de senin kendindendir. Ve Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik. İyi bir tanık olarak da Allah yeter.

80. Kim Elçi'ye itaat ederse, artık o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse; artık Biz seni onlara koruyucu [bekçi] olarak göndermedik.

Bu âyetlerde Rasûlullah'ın, dolayısıyla da samimi Müslümanların dikkati, toplumdaki ikiyüzlülere çekilmektedir. Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denilmiş olan ikiyüzlüler, Allah'a saygı duyacaklarına, insanlara saygı duyarak, “Rabbimiz! Ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?”derler. Kendilerine bir iyilik isâbet ederse “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” diye Elçi'yi uğursuzlukla itham ederler. Böylece gönülsüzlüklerini ortaya koyarlar. İşte bu tiplere, Dünyanın kazanımı çok azdır. Âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar” bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ve Hepsi Allah'tandır denilmek sûretiyle uyarılar yapılmaktadır.

Burada, ölümden kaçmanın yersizliği, dünya malının değersizlik ve geçiciliği üzerinde durulmaktadır. Bu konuda daha evvel de uyarılar yapılmıştı:

Sonra O [Allah], o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. Bir grup da, kendilerini nefisleri önemsetti; Allah'a karşı gerçek dışı câhiliyet zannı olarak, zann üretiyorlardı. Onlar, “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. –De ki: “Bütün iş Allah'a aittir.– Onlar, sana açıklamayacakları şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti.” Ve o, Allah'ın göğüslerinizdekini sınaması ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Ve Allah, göğüslerinizdekini çok iyi bilendir. Şüphesiz iki toplumun karşılaştığı gün, sizden yüz çevirip giden kimseler; şeytan onların kazandıkları şeylerin acısıyla ayaklarını kaydırmak istedi. Yine de Allah onları kesinlikle affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, halîm'dir [çok yumuşak davranandır]. Ey iman etmiş kişiler! İnkâr etmiş ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için, “Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen kişiler gibi olmayın. Kesinlikle Allah bunu, onların kalplerinde bir yara kılacaktır. Ve Allah hayat verir ve öldürür. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz de, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, kesinlikle onların topladıklarından daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz de kesinlikle Allah'a toplanacaksınız. (Âl-i İmrân/154-158)

De ki: “Eğer ölmekten veya öldürmekten kaçıyorsanız, kaçmak hiç bir zaman size yarar sağlamaz. Ve o zaman sadece, çok az bir şeyi kazandırılırsınız.” (Ahzâb/16)

Âyette dünya kazanımı, “çok az” olarak nitelenmiştir. Çünkü, dünya nimetleri âhiret nimetlerine oranla hem çok az ve geçicidir, hem de kazanılması ve korunması binbir sıkıntıya sebep olur. Ayrıca, sürekliliğinin de garantisi yoktur.

81. Ve onlar sana “Tâat [baş üstüne]!” derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin, senin dediğinden başkasını kurarlar. Ama Allah onların geceleyin kurduklarını yazıyor. Artık sen onlardan mesafelen. Ve Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter.

82. Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı.

83. Ve kendilerine güvenden veya korkudan bir emir geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu Elçi'ye ve kendilerinden olan emir sahibine [yetkili kimselere] götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yeten kimseler, onu bilirlerdi. Ve eğer Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, –pek azınız hariç– kesinlikle şeytana uymuştunuz.

84. Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki, Allah kâfirlerin baskısını kırar. Ve Allah, baskıca daha çetindir, caydırmada da daha çetindir.

Bu âyet grubunda Rasûlullah'a, içinde bulunduğu ortam tanıtılmakta ve nasıl davranması gerektiği bildirilmektedir.

Rasûlullah'ın yüzüne karşı, “Tâat [baş üstüne]!” deyip, yanından çıktıklarında o'nun emrettiği şeylerin tersine plan kuranlar ve kendilerine güven veya korkuya dair bir emir geldiğinde onu hemen yayanlar vardır. Bu tiplere – ki ifadeden anlaşıldığına göre bunlar münâfıklardır– karşı Allah Teâlâ, Allah onların geceleyin kurduklarını yazıyor. Artık sen onlardan mesafelen. Ve Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter. Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki, Allah kâfirlerin baskısını kırar. Ve Allah, baskıca daha çetindir, caydırmada da daha çetindir buyurarak hem onların zararını engelleyeceği müjdesini vererek Elçisi'ni motive etmekte hem de onlara karşı nasıl davranması gerektiğini bildirmektedir.

Ayrıca, bunca hakikat karşısında aklını kullanmayan bu zavallılara, Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı. Ve kendilerine güvenden veya korkudan bir emir geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu Elçi'ye ve kendilerinden olan emir sahibine [yetkili kimselere] götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yeten kimseler, onu bilirlerdi denilerek, düşüncesizlik ve akılsızlıkları yüzlerine vurulmakta ve onlara sitem edilmektedir.

Son olarak da Yüce Allah, Ve eğer Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, –pek azınız hariç– kesinlikle şeytana uymuştunuz diyerek, Rasûlullah ve mü’minlere olan yardımına dikkat çekmektedir.

82. âyette, Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı ifadesiyle, ikiyüzlülerin Kur’ân'ı tetkik etmeleri, Kur’ân'dan yola çıkarak gerçeği görmeleri istenmektedir. Zira Kur’ân'da fizik, kimya, biyoloji ve astroloji gibi bilim dallarına ait bilgiler verilmesine rağmen onda bir kusur ve çelişki yoktur, bulunmamıştır, bulunamamıştır ve bulunamayacaktır. Eğer bu kitap Allah'tan başkası tarafından oluşturulsaydı, içinde mutlaka bir kusur ve çelişki olurdu. Bu hacimdeki bir kitabın, kusursuz ve çelişkiden âri olarak meydana getirilmesi beşer gücünün üstündedir:

Peki, onlar, Kur’ân'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitleri mi var? (Muhammed/24)

(Bu,) temiz akıl sahipleri onun âyetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. (Sâd/29)

Kur’ân'ın mucize olduğu hususu, birçok yerde zikredilmiştir:

İşte bu kitap; kendisinde hiç kuşku yoktur, ğaybda iman eden, salâtı ikâme eden, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden muttakiler –ki bunlar, âhirete de kesinlikle inanırlar– için bir kılavuzdur. (Bakara/2-4)

Kendisinde şüphe olmayan bu kitabın indirilişi, âlemlerin Rabbindendir. (Secde/2)

Ve andolsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye pürüzsüz Arapça bir Kur’ân [okuma] olarak; takvâlı davransınlar diye bu Kur’ân'da insanlar için her türlüsünden örnek verdik. (Zümer/27-28)

Hamd [tüm övgüler], katından şiddetli azaba karşı uyarmak, sâlihâtı işleyen mü’minlere, şüphesiz kendileri için, içinde sürekli kalıcılar olarak güzel bir mükâfât bulunduğunu müjdelemek ve, “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için kuluna, gözetici olarak, kendisi için hiç bir pürüz kılmadığı Kitab'ı indiren Allah içindir. (Kehf/1-4)

85. Kim güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla] şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap [hisse] vardır. Kim de kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir.

86. Siz bir selâm ile selâmlandığınız zaman da, hemen ondan daha güzeliyle selâm verin veya onu [verilen selâmı] iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını en iyi yapandır.

Bu iki âyette, toplum içinde nasıl davranılması gerektiği ve bu davranışların âkıbeti; iyi ya da kötü getirisi beyân edilmektedir:

• Güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla] şefaat edene, ondan bir hisse vardır.

• Kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte buluna, ondan bir günah payı vardır.

• Bir selâm ile selâmlanan, ondan daha güzeliyle karşılık vermelidir.

Âyette geçen şefaat sözcüğü, “bir şeyi benzeri olan başka bir şeye eklemek, onu desteklemek, bir şeyi çiftlemek” demektir. Bu hususta Necm sûresi'nde yaptığımız açıklamaya bakılabilir.[62] Buradaki anlamı, “senden başkasını kendi mevkiine ve aracılığına katman” demektir ki bu, “öncülük etmek, aracılık etmek” diye açıklanabilir.

Bu âyetten anlaşıldığına göre bir iyiliğin öncüleri-aracıları da, o iyiliği yapanlar gibi ödüllendirilecektir; bir kötülüğün öncüleri-aracıları da o kötülüğü yapanlar gibi cezalandırılacaklardır. Yani öncülerin-aracıların amel defterleri, ölümleriyle kapanmamaktadır:

Ve onlara, “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, onlar, kıyâmet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için, “Öncekilerin efsaneleri” dediler. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! (Nahl/24-25)

Ve kâfirler mü’minlere, “Bizim yolumuza uyun, kesinlikle sizin hatalarınızı/günahlarınızı biz yüklenelim” dediler. Oysa onların hatalarından, ne olursa olsun hiç bir şeyi onlar taşıyıcı değillerdir. Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. Onlar, elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve uydurup durdukları şeylerden kıyâmet günü mutlaka sorgulanacaklardır. (Ankebût/12-13)

Şehidlerin, Allah katında diri olmaları da bu cihetledir, ki bunu Âl-i İmrân ve Bakara sûrelerinde açıklamıştık. Âyetin indiği ortam ve bulunduğu pasaj itibara alındığında burada konu edilen “şefaatin” [öncülük-aracılık etmenin], savaşa teşvik etmeye veya savaştan caydırmaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır.

التحية [TAHIYYE]

“Selâmlama” karşılığı verdiğimiz التحية[tahıyye] sözcüğünün esas anlamı, “yaşam dilenmesi” olup sözcüğün aslı, Arapların birbirleriyle karşılaştıklarında, حيك الله [hayyekellâh/Allah seni yaşatsın] demeleridir. Bu bizdeki, “Allah sana uzun ömür versin” sözüne benzer ki bu, insanların karşılaştıklarında birbirlerine iyi dilekte bulunmalarının genel anlamı hâline gelmiştir. Bunun, herhangi bir sözcük ve cümleye indirgenmesi doğru olmaz. O nedenle, isteyen “selâmun aleykum” der, isteyen, “günaydın” der, isteyen “kolay gelsin” der, isteyen “merhaba” der. Önemli olan insanların birbirine iyi niyetle yaklaşmaları ve kaynaşmalarıdır. Bununla birlikte, gönül ister ki selâmlaşma; en iyi, en güzel, en anlamlı ve en kapsamlı sözcüklerle yapılsın. Kur’ân'daki kıssalarda ve cennetteki karşılamalarda selâmlama-selâmlaşma, “selâm” sözcüğü ile yapılmaktadır:

O, sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size destek verendir. O'nun melekleri de (destek verirler). Ve O, mü’minlere çok merhametlidir. O'na kavuşacakları gün onların selâmlamaları, “selâm”dır. O [Allah], da onlar için saygın bir ödül hazırlamıştır. (Ahzâb/43-44)

Ve andolsun ki, İbrâhîm'e de elçilerimiz müjde ile geldiler, “Selâm!” dediler. O, “Selâm!” dedi, sonra da saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi. (Hûd/69)

O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. O, melik, kuddûs, selâm, mü’min, müheymin, azîz, cebbâr, mütekkebbir'dir. Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. (Haşr/23)

Ve takvâlı davranmış kimselere, “Rabbiniz ne indirdi?” denilince onlar, “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve takvâlı davrananların yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, takvâ sahiplerini işte böyle karşılıklandırır. (Takvâ sahipleri) o kimselerdir ki, melekler onları hoş ve rahat ettirerek vefat ettirirler. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler. (Nahl/30-32)

Ve eğer o, sağın ashâbından ise; artık sana sağın ashâbından selâm! (Vâkıa/90-91)

Rabb'lerine karşı takvâlı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihâyet oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara, “Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman “Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!” dediler [denilecek]. (Zümer/73)

Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler; Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren, Rabb'lerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rabb'lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikâme etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra‘d/19-24)

Söz olarak [onlara] rahîm Rabbden “selâm” (vardır). (Yâ-Sîn/58)

Ve âyetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen, “Selâm olsun size! Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tevbe eder ve düzeltirse; şüphesiz ki O [Allah], gafûr'dur, rahîm'dir” de! (En‘âm/54)

Ey iman etmiş olan kimseler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu, sizin için daha iyidir. Belki siz düşünüp anlarsınız. (Nûr/27)
Ayrıca selâm [sağlamlık, esenlik, mutluluk, güvenlik] sözcüğünün anlamı, bu amaçla kullanılacak diğer sözcüklerden daha kapsamlıdır. Zira selâm, –Âl-i İmrân/19'un tahlilinde açıkladığımız gibi– “beraet” [uzak tutma]; yani, “korkudan, kuşkudan, beladan, huzursuzluktan, mutsuzluktan, kavgadan savaştan, ağrıdan, sızıdan, maddî ve manevî sıkıntılardan, zayıflıktan çürüklükten… tüm olumsuzluklardan uzak olma” demektir. Birisine “korkudan, kuşkudan, dertten, tasadan, hastalıktan, zayıflıktan… kısacası tüm olumsuzluklardan uzak olasın!” demek, “Uzun ömürlü ol” demekten, “günaydın, bonjur” vs. demeden daha makul ve makbuldür.

Âyette, Siz bir selâm ile selâmlandığınız zaman da, hemen ondan daha güzeliyle selâm verin veya onu [verilen selâmı] iade edin buyurulmuştur, ki biz bunu,سلام عليكم [selâmun aleykum/size selâm olsun] diyene karşı,وعليكم السلام و رحمة الله و بركاته [ve aleykumu's-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu/size de selâm, Allah'ın rahmeti ve bollukları olsun] diyerek karşılık vererek uyguluyoruz.

87. Allah, Kendinden başka ilâh diye bir şey olmayandır. O, kesinlikle sizi, kendisinde şüphe olmayan kıyâmet gününde toplayacaktır. Ve Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?

88. Peki, Allah onları kazandıkları günah yüzünden terslerine döndürdüğü hâlde, siz, ne oluyor da münâfıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimselere kılavuzluk etmek mi istiyorsunuz? Ve Allah, kimi saptırırsa, artık sen onun için asla bir yol bulamazsın.

89-90. Onlar [münâfıklar], kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi, böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, sizinle aralarında anlaşma olan bir kavme sığınan kimseler yahut sizinle ve kendi kavimleriyle savaşmaktan göğüsleri daralarak size gelenler hariç onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir velî ve bir yardımcı edinmeyin. Sonra, eğer Allah dileseydi de onları size musallat kılardı da onlar, sizinle savaşırlardı. Artık eğer onlar, sizden mesafelenip de sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, Allah, sizin için onlar aleyhine bir yol kılmamıştır.

91. Sizden, güvende olmak ve kendi kavimlerinden güvende olmak isteyen diğerlerini bulacaksınız. Bunlar, ne zaman fitneye geri döndürürlerse, onun içine baş aşağı dalarlar. Öyleyse bunlar, eğer sizden uzak durmazlarsa ve size barış teklif etmezlerse ve ellerini [güçlerini] çekmezlerse hemen kendilerini bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. Ve işte bunlar, onların aleyhinde size kıldığımız apaçık bir güçtür [yetkidir].

Bu âyet grubunda önce, Allah, Kendinden başka ilâh diye bir şey olmayandır. O, kesinlikle sizi, kendisinde şüphe olmayan kıyâmet gününde toplayacaktır. Ve Allah'tan daha doğru sözlü kimdir? denilerek, Allah tanıtılmakta, sonra da birtakım hususlara, özellikle münâfıkların sinsî düşüncelerine dikkat çekilerek mü’minler uyarılmaktadır:

• Mü’minler, sürekli aleyhlerinde bulunan münâfıklarla senli-benli olmamalıdırlar. Onlar hakkında farklı düşünen gruplara bölünmemelidirler.

• Münâfıklar, kendileri inkâr ettikleri gibi, mü’minlerin de inkâr etmelerini, böylece kendileriyle eşit olunmasını arzu ederler.

• Münâfıklar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinilmemelidir.

• Eğer yüz çevirirlerse, mü’minlerle anlaşmalı olan bir kavme sığınanlar yahut mü’minler ve kendi kavimleri ile savaşmaktan göğüsleri daralarak mü’minlere sığınanlar hariç onlar yakalanıp öldürülmelidirler.

• Münâfıklardan bir velî ve bir yardımcı edinilmemelidir.

• Eğer Allah dileseydi onları size musallat kılardı da onlar, sizinle savaşırlardı. (Allah, onlara böyle bir fırsatı tanımadı.)

• Eğer onlar, mü’minlerle savaşmaz ve mü’minlere barış teklif ederlerse, bu teklif kabul edilmelidir. (Allah, sizin için onlar aleyhine bir yol kılmamıştır.)

• Mü’minlerden ve kendi kavimlerinden güvende olmak isteyen diğer bir grup ise, ne zaman fitneye geri döndürürlerse, onun içine baş aşağı dalarlar. Bunlar, mü’minlerden uzak durmazlar, mü’minlere barış teklif etmezler ve ellerini [güçlerini] çekmezlerse, ele geçirildikleri yerde öldürülmelidirler. (Bu Allah tarafından mü’minlere tanınan tam bir yetkidir.)

Bu paragrafın iniş sebebine dair nakledilenler:

Müslim'de, Zeyd b. Sâbit'ten gelen rivâyete göre, Peygamber (s.a) Uhud'a çıktığında beraberinde olanlardan bir kesim geri dönmüştü. Bunun ürerine Peygamber'in (s.a) ashâbı, onlar hakkında iki gruba bölündü, Kimisi, “Onları öldürelim” dedi, kimisi de, “Hayır öldürmeyelim” dedi. Bunun üzerine, Münâfıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız? âyeti nâzil oldu.[63]

Uhud günü Rasûlullah'a yardımdan vazgeçip, o'nunla birlikte çıkmışken adamlarını da geri alıp çekilen kişi, Abdullah b. Ubey ve arkadaşlarıdır.

Ebû Seleme b. Abdurrahmân'ın (Abdurrahmân b. Avf'tan) naklettiğine göre, bu âyet-i kerîme, Medîne'ye gelen ve Müslüman olduklarını açıklayan bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. Bunlar Medîne'nin sıtmasına ve ateşli hastalığına yakalandılar. Bunun üzerine baş aşağı döndürülüp, Medîne'den çıkıp gittiler. Peygamber'in (s.a) ashâbından bir grup onlarla karşılaştı ve sordular:

— Ne diye geri dönüyorsunuz?

Onlar da şu cevabı verdiler:

— Medîne'nin sıcağından rahatsızlandık. O bakımdan orada kalmak işimize gelmedi.

Bunun üzerine şöyle sordular:

— Bu hususta Rasûlullah (s.a) sizin için uyulacak bir örnek değil mi?

Ashâbın bir bölümü, “Bunlar münâfıklık ettiler” derken, bir bölümü de, “Münâfıklık etmediler, Müslümandırlar” dediler. Bunun üzerine yüce Allah da, Allah onları kazandıkları yüzünden baş aşağı yıkıvermişken, münâfıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız âyetini indirdi.

Nihâyet Medîne'ye geldiler ve kendilerinin Muhacir olduklarını iddia ettiler. Bundan sonra da irtidad ettiler. Rasûlullah'tan (s.a), ticaret yapmak üzere kendilerine ait birtakım malları getirmek üzere Mekke'ye gitmek için izin istediler. Mü’minler de onlar hakkında anlaşmazlığa düştü. Kimisi, “Bunlar münâfıktır” derken, kimisi de, “Hayır mü’mindir” dedi.

Yüce Allah böylelikle onların münâfık olduklarını açıkladı ve bu âyet-i kerîmeyi indirerek onları öldürmeyi emretti.[64]

Allah'ın, Hem sizden emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz buyruğunun anlamı, önceki âyetin ifade ettiği anlam gibidir.

Katâde der ki: “Bu âyet-i kerîme hem Peygamber'in (s.a) nezdinde emin olmak, hem de kavimleri arasında emin kalmak isteyen Tihâmeli bir kavim hakkında nâzil olmuştur.”

Mücâhid der ki: “Bu, Mekkeli bir topluluk hakkında nâzil olmuştur.”

es-Süddî de der ki: “Bu âyet-i kerîme, Nuaym b. Mes‘ûd hakkında inmiştir. O, hem Miislümanlar yanında emniyetteydi, hem de müşrikler arasında.”

el-Hasen der ki: “Bu münâfıklardan bir topluluk hakkındadır.”[65]

Müfessirler, burada zikredilen kimselerin, Esed ve Gatafan kabilelerinden bir topluluk olduğunu söylemişlerdir ki bunlar, Medîne'ye geldiklerinde Müslüman olurlar ve anlaşma yaparlardı. Maksatları ise, Müslümanlardan emin olmak idi. Kendi kavimlerinin yanına döndüklerindeyse, inkâra saparak ahidlerini bozarlardı.[66]

89. âyette, Onlar [münâfıklar], kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi, böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin buyurularak, iki yüzlülerin velî, koruyucu, gözetici ve yardımcı edinilmemeleri; yönetici durumuna getirilmemeleri emredilmiştir. Bu emir onlarca âyette tekrar edilmiştir:

Kuşkusuz şu iman etmiş, hicret etmiş, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşan ve barındırıp yardım eden kimseler; evet işte bunlar, bazısı bazısının velîsi olanlardır. İnanan ve hicret etmeyen kimselere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir. Küfretmiş olan şu kimseler de, birbirlerinin velîleridirler. Eğer siz de onu yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve fitne çıkar. Ve o, iman eden, hicret eden ve Allah yolunda cihad eden kimseler ile, barındıran ve yardım eden kimseler; işte bunlar, gerçek mü’minlerin ta kendileridir. Bunlar için bir mağfiret ve saygın bir rızık vardır. Ve bundan sonra, inanan ve hicret eden ve cihad eden kimseler; artık onlar da sizdendirler. Akraba olanlar da, Allah'ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir. (Enfâl/72-75)

Ve kesinlikle Biz, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilmemiz/ortaya çıkarmamız için sizi belâlandıracağız [denemeye tâbi tutacağız]. Haberlerinizi de belâlandıracağız [denemeye tâbi tutacağız]. (Muhammed/31)

Eğer size bir yara değmişse, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah zâlimleri sevmez. Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden cennet'e gireceğinizi mi sandınız.” (Âl-i İmrân/140-142)

92. Ve hata dışında bir mü’minin, diğer bir mü’mini öldürmesi söz konusu değildir. Ve kim bir mü’mini hataen öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturmalı ve ölenin ailesine [vârislerine] teslim edilecek bir diyet vermelidir. –Ancak onların [ölünün ailesinin] bağışlaması müstesnâdır.– Eğer o [öldürülen], mü’min olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin mü’min bir köleyi özgür bırakması gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, alîm'dir [en iyi bilendir], hakîm'dir [en iyi yasa koyandır].

93. Ve kim bir mü’mini kasten öldürürse, işte onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Ve Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır.

Bu âyetlerde, vukû bulabilecek cinâyetlerde uygulanması gereken ilkeler ortaya konulmaktadır:

• Hata dışında bir mü’min bir mü’mini öldüremez.

• Kim bir mü’mini hataen öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturmalı ve ölenin ailesine [vârislerine] teslim edilecek bir diyet vermelidir. (Ancak onların [ölünün ailesinin] bağışlaması müstesnâdır.)

• Eğer öldürülen, mü’min olmakla beraber mü’minlere düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin mü’min bir köleyi özgür bırakması gerekir.

• Eğer öldürülen, mü’minlerle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir.

• Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir.

• Bir mü’mini kasten öldürenin cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. (Ve Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır.)

Bakara/178-179'da insan hayatına verilen değeri detaylı olarak açıklamıştık. Burada iki âyet ile hatırlatma yapıyoruz:

Ve işte o kişiler [Rahmân'ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı öldürmezler. –Ancak hakk ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler müstesnâ. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse, kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.– (Furkân/68-71)

İşte bunun için Biz, İsrâiloğulları'na, “Şüphesiz her kim bir zat veya yeryüzünde bozgunculuk karşılığı olmadan bir zatı öldürürse artık bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir zatın yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” yazdık [farz kıldık]. Ve kesinlikle onlara elçilerimiz açık deliller ile geldiler. Sonra da şüphesiz onların bir çoğu yeryüzünde kesinlikle aşırı davranan kimselerdir. (Mâide 32)

Taner 8. August 2010 11:17 PM

DİYET

Diyet, “maktulün kanının yerine geçmek üzere velîsine ödenen şey”dir. Allah, diyet olarak ödenecek miktarı tayin etmediği için bunun, günün şartlarına göre hakkaniyetle devlet tarafından tayin edilmesi gerekir. Târih kayıtlarına göre Rasûlullah bunu 100 deve, 200 inek veya 2.000 keçi olarak belirlemiştir. Bu o dönemde 800 dinar veya 8.000 dirhem idi. Halifeliği döneminde Ömer, “Şimdi devenin fiyatı arttı, o hâlde diyet olarak 1.000 dinar veya 12.000 dirhem verilmelidir” diyerek, şartlara göre içtihada bulunmuştur.

Bu âyetlerin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler nakledilmiştir:

Huzeyfe ibnu'l-Yeman (r.a), Uhud savaşı'nda Hz. Peygamber ile beraberdi. Derken Müslümanlar bir hata yaparak, Huzeyfe'nin babası Yeman'ı, kâfir zannederek yakalamış ve kılıçla boynunu uçurmuşlardı. Oysa ki Huzeyfe tam o esnada, “O, benim babamdır” demişti, ama onlar Huzeyfe'nin sözünü, ancak babasını öldürdükten sonra anlayabilmişlerdi. Bunun üzerine Huzeyfe, “Allah sizi bağışlasın, çünkü O erhamu'r-râhimîn'dir” demişti. Hz. Peygamber bu sözü duyunca, Huzeyfe'nin kıymeti o'nun nezdinde daha da artmıştı. İşte bunun üzerine de bu âyet-i kerîme nâzil olmuştu.

İkinci rivâyet: Bu âyet, Ebu'd-Derda hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Ebu'd-Derda (r.a) bir seriyyede bulunuyordu. Derken, ihtiyacını gidermek için bir yere saptığında koyunları bulunan bir adama rastladı. Kılıcıyla adama saldırdığında, adam, “Lâ ilâhe illallâh!” dedi, ama o adamı öldürdü, koyunlarını da sürüp götürdü. Derken içinde (bu hâdiseden dolayı) bir rahatsızlık duymaya başladı. Bunun üzerine hâdiseyi Hz. Peygamber'e anlatınca, Hz. Peygamber, “Onun kalbini yarsaydın ya [onun kalbini mi yardın]?!” dedi. Bu söz üzerine Ebu'd-Derda, son derece pişman oldu; derken bu âyet nâzil oldu.

Üçüncü rivâyet: Ayyaş ibn Ebî Rabia, Ebû Cehl'in anne bir kardeşi idi, Müslüman olup, kavminden korktuğu için Medîne'ye hicret etmişti. Bu hâdise, Hz. Peygamber'in hicretinden önce vukû bulmuştu. Derken Ayyaş'ın annesi, dininden dönünceye kadar yiyip içmemeye ve herhangi bir çatı altında oturmayacağına [güneş altında kalacağına] dair yemin etti. Bunun üzerine Ebû Cehl, beraberinde Hars ibn Zeyd ibn Ebî Uneyse olduğu hâlde Mekke'den çıktı. Ayyaş'ın yanına geldiler ve uzun uzun konuştular. Ebû Cehl dedi ki:

— Muhammed sana, annene iyi davranmanı emretmiyor mu? O hâlde, üzerinde bulunduğun dini taşıyarak dön ve annene iyilik yap!

Ayyaş bu teklifi kabul ederek, Mekke'ye geri döndü. Mekke'ye yaklaştıklarında, Ayyaş'ın ellerini ve ayaklarını bağladılar. Ebû Cehl, Ayyaş'a yüz sopa vurdu; yüz sopa da Hars vurdu. Bunun üzerine Ayyaş, Hars'a şöyle dedi:

— Şu, Ebû Cehl benim kardeşim, ya sen kimsin ey Hars! Allah'a yemin ederim ki, seni ıssız bir yerde yakalarsam öldüreceğim!

Rivâyet olunduğuna göre Hars, Ayyaş'a, Mekke'ye döndüğünde şöyle dedi:

— Eğer senin tâbi olduğun ilk din hidâyet ise, sen onu bırakmış durumdasın. Yok eğer sapıklık idiyse, sen şu anda ona girdin.

Bu söz, Ayyaş'a çok tesir etti ve Hars'ı öldüreceğine yemin etti. Ayyaş, annesinin yanına vardığında, annesi Ayyaş ilk dinine dönmediği sürece, elinin ayağının çözülmeyeceği hususunda yemin etti. O da bunu yaptı (yani, döndü). Bundan sonra Medîne'ye hicret etti... Hars da Müslüman olup hicret etmişti... Derken, Ayyaş, Hars ile ıssız bir yerde karşılaştı; Müslüman olduğunu bilmediği için onu öldürdü. Hars'ın Müslüman olduğunu öğrenince, yaptığına bin pişman olarak Allah'ın Rasûlü'ne geldi ve dedi ki:

— Müslüman olduğunu bilemeden onu öldürdüm!

İşte bunun üzerine de bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[67]

93. âyetteki, Kim bir mü’mini kasten öldürürse, işte onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Ve Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır buyruğu ile, 92. âyetteki ifade birleştirilirse, burada konu edilen “teammüd”ün [kastın/kasten öldürmenin]; mü’mini, mü’min olduğu için öldürme olduğu anlaşılır. Mü’mini, mü’min olduğu için öldüren de kâfirin ta kendisidir. Nitekim Allah şöyle buyurur:

Ve eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle savaştırılırlarsa hemen onların arasını düzeltin. Şâyet biri ötekinin üzerine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Sonra da eğer dönerse, aralarında adaletle barış yapın ve hakkaniyetle davranın. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever. (Hucurât/9)

94. Ey iman etmiş kimseler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, hemen iyice araştırın. Ve size selâm veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, “Sen mü’min değilsin” demeyin. Artık Allah nezdinde çok ganimetler vardır. Önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınıza haberdardır.

95-96. Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlara fazlalıklı kıldı. Ve Allah onların hepsine “en güzel”i vaad etmiştir. Ve Allah mücâhidlere, oturanların üzerine büyük bir ecir fazlalaştırmıştır: Kendi katından dereceler, bir mağfiret ve rahmet. Ve Allah, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.

Bu âyetlerde olağan üstü koşullarda mü’minlerin nasıl davranması gerektiği beyân edilmektedir. Yukarıda, bir mü’minin bir mü’mini hata ile olması hariç öldürmeyeceği/öldüremeyeceği, kâfirlerin de ancak savaşta öldürülebileceği ifade edilmişti. Burada ise, herhangi bir yanlışlığa düşülmemesi ve basit bir nedenle adam öldürülmemesi için uyarı yapılmaktadır. Müslümanlar, Allah yolunda savaşa çıktıklarında karşılaştıkları insanların Müslüman olup olmadıkları hususunda kesin sonuca varıncaya kadar araştırıp soruşturmalıdırlar. Kâfir düşman haricindekilerle savaşmamalı ve öldürmemeliler. Hele hele kendilerine selâm veren veya barış ve uzlaşma teklif eden yahut da Müslüman olduğunu ifade edenlere –yanlarındaki mal nedeniyle–kesinlikle dokunmamalıdırlar.

Bu âyetin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler verilmiştir:

Bu âyet-i kerîme, bir Müslüman topluluğu hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, yolculuklarında, beraberinde bir deve ve satmak üzere bir kaç koyun bulunan bir adamla karşılaştılar. Bu adam onlara selâm verip, “Lâ ilâhe illallâh Muhammedu'r-Rasûlullâh” dediği hâlde, Müslümanlardan birisi hamle yaparak onu öldürdü. Bu durum Peygamber'e (s.a) ağır geldi, bunun üzerine de bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Buhârî de bunu, Ata'dan, o, İbn Abbâs yoluyla rivâyet etmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Beraberinde bir kaç koyun bulunan bir adama, Müslümanlar arkadan yetiştiler. O, “es-Selâmu aleykum” dediği hâlde onu öldürdüler ve beraberindeki koyunlarım aldılar. Bunun üzerine yüce Allah, Dünya hayatının menfaatini arayarak... buyruğuna kadar bu âyet-i kerîmeyi indirdi. Dünya hayatının menfaati ise, sözü geçen birkaç koyundu.

Buhârî'den başka kaynaklarda da şöyle denilmektedir: “Rasûlullah (s.a) o adamın diyetini akrabalarına götürüp teslim etti ve beraberindeki koyunları da geri iade etti.”[68]

Fahreddîn er-Râzî de âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında şu rivâyeti aktarmaktadır:

Fedekli Mirdâs ibn Nehîk, Müslüman olmuş ve kavminden, ondan başka kimse Müslüman olmamıştı. Hz. Peygamber'in (s.a), Gâlib ibn Fudâle komutasında gönderdiği bir seriyye, Mirdâs'ın kavmine gitmişti. Bütün kavim kaçmış, ama o, Müslüman oluşuna güvenerek yerinde kalmıştı. Atlıları görünce, koyunlarını dağın bir oyuğuna çekti. Müslüman atlılar oraya ulaşıp tekbir getirince, o da tekbir getirip onların yanına indi ve şöyle dedi:

— Lâ ilâhe illallâh muhammedu'r-rasûlullâh. es-Selâmu aleykum.

Fakat Usâme ibn Zeyd (r.a) onu öldürdü ve koyunlarını sürüp götürdü. Bunu haber alan Hz. Peygamber (s.a) çok kızdı ve dedi ki:

— Siz onu, yanındaki mala göz diktiğiniz için öldürdünüz.

Sonra bu âyeti Usâme'ye okudu. Usâme de şöyle dedi:

— Yâ Rasûlallah benim için Allah'a istiğfâr et.

Hz. Peygamber (s.a) de şöyle karşılık verdi:

— O, “Lâ ilâhe illallâh” demişken, bu nasıl olur?

Usâme (r.a) şöyle demiştir:

— Hz. Peygamber bu sözü tekrar edip durdu. Öyle ki ben, “Keşke, daha önce Müslüman olmamış olsaydım da o gün Müslüman olsaydım” diye arzu ettim. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) benim için istiğfâr etti ve, “Bir köle azat et” buyurdu.[69]

94. âyetteki, Ve size selâm veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, “Sen mü’min değilsin” demeyin ifadesiyle ilgili merhum Mevdûdî'nin güzel bir açıklamasını naklediyoruz:

İslâm'ın ilk zamanlarında “es-selâmu aleykum” ifadesi, Müslümanların tanınmasını sağlayan bir semboldü. Bir Müslüman diğer bir Müslümanla karşılaştığında bu sözlerle selâm veriyor ve bununla “Ben senin topluluğundanım; senin arkadaşın ve dostunum. Senin için ancak barış ve güvenlik sunabilirim. Bu nedenle bana karşı düşmanlık göstermemelisin, benden de düşmanlık ve zarar beklememelisin” demek istiyordu. Bu, sanki orduda, karanlıkta iken düşmanla dostu ayırmak için kullanılan bir parola vazifesi görüyordu.

Selâm vermenin tanınmaya yarayan bir sembol olarak kullanılmasının önemi bilhassa o dönemde çok büyüktü. Çünkü Müslüman bir Arap'la Müslüman olmayan bir Arab'ı birbirinden ayırmaya yarayan açık bir işaret yoktu. Aynı şekilde giyiniyor, aynı dille konuşuyorlardı. Müslümanlar bir kabileye saldırıp orada yaşayan bir Müslümanla karşı karşıya geldiklerinde asıl zorluk baş gösteriyordu. Düşman konumunda olan kişi, “es-Selâmu aleykum” veya “Lâ ilâhe illallâh” derse, saldırı konumunda olan Müslüman bundan şüphe ediyor ve onun, öldürülmekten kurtulmak için yalan söyleyen bir kâfir olduğu kanısına varabiliyordu. Bu nedenle çoğunlukla böyle kimseleri öldürüp mallarını ganimet olarak alıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) Müslümanlara, böyle bir durumda kimseyi öldürmemelerini emrettiği hâlde böyle olaylar tekrarlanıyordu. Bunun üzerine Allah bu sorunu çözümleyen bir âyet indirdi: “Kendisini Müslüman olarak ilân eden kişinin yalan söyleyip söylemediğini merak ederek araştırmak size düşmez. Gerçeği söylüyor olabilir, aynı şekilde yalan söylüyor da olabilir ve derin bir araştırma yapmaksızın hangisinin doğru olduğuna karar verilemez. Bu nedenle Müslüman olduğunu söyleyen yalancı bir kâfirin serbest bırakılması muhtemel olduğu gibi, samimi bir mü’mini öldürme ihtimali de mevcuttur. Her ne olursa olsun yanlışlıkla bir kâfiri serbest bırakmak, sizin için, yanlışlıkla bir mü’mini öldürmekten daha hayırlıdır.”[70]

95-96. âyetlerde konu cihada getirilerek, Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlara fazlalıklı kıldı. Ve Allah onların hepsine “en güzel”i vaad etmiştir. Ve Allah mücâhidlere, oturanların üzerine büyük bir ecir fazlalaştırmıştır: Kendi katından dereceler, bir mağfiret ve rahmet. Ve Allah, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir buyurulmuştur. Burada konu savaş değil; savaş öncesinde, savaş esnasında ve savaş sonrasında gösterilen maddî ve manevî çabalardır.

97-98. Kesinlikle meleklerin, kendilerine zulmederlerken vefat ettirdikleri şu kimseler; onlar [melekler], “Ne işte idiniz?” derler. Onlar, “Biz yeryüzünde güçsüzleştirilmiş kimselerdik” derler. Onlar [melekler], “Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz orada hicret etseydiniz ya?” derler. Artık, –erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan göçe güç yetiremeyen, yol bulamayan kimseler hariç– işte bunların varacakları yer cehennemdir. Ve o ne kötü gidiş yeridir.

99. İşte onlar, Allah'ın bu kimseleri affetmesi umulur. Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.

100. Kim de Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde barınacak çok yer ve genişlik bulur. Kim Allah'a ve Elçisi'ne hicret etmek üzere evinden çıkar, sonra kendisine ölüm gelirse, o kişinin ecri/ödülü şüphesiz Allah'a düşmüştür. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.

Bu âyetlerde de yine olağanüstü koşullarda mü’minlere düşen görevler konu edilmekte; dinini ve inancını koruyamayacağı bir ortamda bulunup da oradan ayrılmayarak kendisini ateşe atan kimseler uyarılmakta ve müşriklerin baskısı altında olanların inançlarını yaşayabilecekleri yerlere gitmeleri gerektiği belirtilmekte, zulme teslim olanlar kınanmaktadır. İslâm'ı yaşayacak yerler olmasına rağmen, müşriklerin arasında kalmaya devam eden; böylece hem onların baskı ve zulmüne katlanmak zorunda kalan hem de inancını tehlikeye atan kimselerin, Biz yeryüzünde güçsüzleştirilmiş kimselerdik diyerek kurtulamayacakları, onlara, Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz orada hicret etseydiniz ya denileceği beyân edilmektedir.

Burada, bir vefat [kişinin tüm yaşamının tastamam hatırlatılma] sahnesi sunulmaktadır, ki vefatı sağlayan, insanın bedenindeki “bellek hücreleri”dir. Bu hususta En‘âm sûresi'nin sonunda “Vefat” başlığı altında yeterli bilgi verilmiştir.[71]

Bu âyetlerin iniş sebebine dair şu bilgiler verilmemiştir:

Bununla kastedilenler, İslâm'a girmiş, Peygamber'e (s.a) iman ettiklerini izhar etmiş Mekkeli bir topluluktur. Peygamber (s.a) hicret edince, kavimleriyle birlikte kalmaya devam ettiler. Onlardan bir kısmı ise dinleri dolayısıyla fitneye [azap ve işkenceye] maruz bırakıldılar ve onlar da bu hususta istenilenlere cevap verdiler. Bedir savaşı sırasında onlardan bir topluluk kâfirlerle birlikte savaşa katıldılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Şöyle de denilmiştir. Bu kimseler, Müslümanların sayılarını az görünce dinleri hususunda şüpheye düştüler ve irtidad ettiler. İrtidad ettikleri için de öldürüldüler. Müslümanlar ise, “Bizim şu arkadaşlarımız Müslüman idiler. Müşriklerle birlikte çıkmak için zorlandılar. O bakımdan onlara mağfiret dileyin” dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[72]

100. âyetteki, Kim de Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde barınacak çok yer ve genişlik bulur. Kim Allah'a ve Elçisi'ne hicret etmek üzere evinden çıkar, sonra kendisine ölüm gelirse, o kişinin ecri/ödülü şüphesiz Allah'a düşmüştür. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir ifadesiyle, zor şartlar altında dinini koruyamama riskiyle karşı karşıya bulunan kimselerin, yurtlarını terk etmeleri emredilmektedir.

101. Ve yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, kâfir kimselerin sizi fitnelendirmesinden [size bir kötülük yapacağından] korkarsanız salâttan kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin için apaçık düşmandırlar.

102. Ve sen onların içinde bulunup da onlar için salât ikâme ettiğin zaman [eğitim-öğretim verdiğin zaman] içlerinden bir kısmı seninle beraber dikilsinler [eğitime katılsınlar]. Silâhlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar boyun eğdiklerine [ikna olduklarında] arka tarafınıza geçsinler. Sonra salâta katılmamış [eğitim-öğretim almamış] diğer bir kısmı gelsin seninle beraber salât etsinler [eğitim, öğretim yapsınlar] ve tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar. Kâfirler, silâhlarınızdan ve eşyanızdan gâfil olsanız da size ani bir baskın yapsınlar isterler. Eğer size yağmurdan bir eziyet erişir veya hasta olursanız silâhlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Tedbirinizi de alın. Şüphesiz Allah, kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.

103. Sonra salâtı tamamlayınca, artık Allah'ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sükûnet bulduğunuzda/güvene erdiğinizde, salâtı ikâme edin. Hiç şüphesiz salât, mü’minler üzerine vakti belirlenmiş bir yazgıdır.

Bu âyet grubunda, İslâm dininin temel unsurlarından biri olan salâtın önemine dikkat çekilmiş; sefer ve cephede bile terkedilmemesi gereken bir yükümlülük olduğu ifade edilmiştir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre salât, savaş şartlarında bile ihmal edilemez, ancak kısa tutulur. Bu âyetteki salât, “namaz” değil, “salâtın eğitim ve öğretime yönelik olan zihinsel boyutu”dur. İslâm'ın temel öğelerinden olan salât'ın esnekleştirilmesinden, tüm ilkelerin şartlara göre esnekleştirilebileceği sonucu çıkar.

Korku hâlinde salât'ın icrası, Bakara sûresi'nde de beyân edilmişti:

Salâtları ve en hayırlı salâtı muhafaza edin [el birlik koruyun]. Ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın [işe koyulun/eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin]. Ama, eğer korktuysanız, o zaman yaya veya binekli olarak giderken muhafaza edin. Sonra da güvene erdiğinizde bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah'ı hemen zikredin. (Bakara/238-239)

Daha evvel açıkladığımız gibi salât, “namaz” değildir. Bu paragrafta, cephede, korku hâlinde salâtın eğitim-öğretim boyutunun nasıl uygulanacağı açıklanmaktadır.

104. Ve o toplumu takip etmede gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyor idiyseniz, artık şüphesiz onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Ve siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.

Bu âyette, mü’minlere savaş ortamında nasıl davranmaları gerektiği öğretilmektedir. Buna göre mü’minler, savaş esnasında yorulduk, yaralandık vs. gibi bahanelerle gevşeklik göstermemelidir. Allah bu direktifi verirken, mü’minlerin şu durumları dikkate almalarını da istemektedir:

• Eğer siz acı çekiyorsanız, onlar da acı çekiyorlar.

• Siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.

İkinci madde de zikredilen, “onların ümit etmeyip mü’minlerin ümit ettiği şey”, dünyada Allah'ın dininin yayılması, Allah yolunda şehâdet; âhirette de cennet ve onun nimetleridir. Müşrik ve münâfıkların böyle bir beklentileri söz konusu değildir.

Bu âyetin benzerleri daha önce de geçmişti:

Eğer size bir yara değmişse, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah zâlimleri sevmez. (Âl-i İmrân/140-141)

Ey Nebi! Sana ve mü’minlerden sana uyan kimselere Allah yeter! (Enfâl/64)

105. Şüphesiz Biz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmedesin diye Kitab'ı hakk olarak indirdik. Sen de hâinler için savunucu olma!

106. Ve Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.

107. Kendilerine hâinlik edenleri de savunma. Şüphesiz Allah, ileri derecede hâinlik eden günahkârları sevmez.

108. Onlar, insanlardan gizlemek isterler de Allah'tan gizlemek istemezler. Hâlbuki O [Allah], onlar, O'nun sözden razı olmadığı şeyleri gece planlarlarken kendileriyle beraberdir. Ve Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır.

109. Haydi, siz basit yaşamda onları savundunuz. Peki kıyâmet gününde Allah'a karşı onları kim savunacaktır yahut kim onlara vekîl olacaktır?

110. Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur.

111. Kim de bir günah kazanırsa, kendi aleyhine kazanmış olur. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.

112. Kim de bir hata veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, o zaman kesinlikle bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.

113. Ve eğer senin üzerinde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, kesinlikle onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışmıştı. Hâlbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiç bir zarar veremezler. Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.

Bu âyetlerde Rasûlullah'a şu talimatlar verilmiştir:

• Senin görevin, Allah'ın sana gösterdiği gibi, insanlar arasında Hakk Kitap ile hükmetmek ve hâinler için savunucu olmamaktır.

• Allah'tan bağışlanma dile. (Şüphesiz, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.)

• Kendilerine hâinlik edenleri de savunma. (Şüphesiz Allah, ileri derecede hâinlik eden günahkârları sevmez.)

Rasûlullah'a verilen bu direktiflerden sonra, münâfıkların, yaptıkları kötülükleri insanlardan gizleyip Allah'tan gizlemedikleri, Allah'tan bir şey gizleyemeyecekleri, onlar geceleri kötü plan yaparken Allah'ın kendileriyle beraber olduğu, her şeylerini kuşattığı, dünyada savunan olsa bile kıyâmet gününde Allah'a karşı onları kimsenin savunamayacağı, onların bir vekîlinin olmayacağı bildirilerek aklılarını başlarına almaları istenmektedir. Daha sonra da evrensel bir beyânneme olarak şöyle denilmektedir: Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur. Kim de bir günah kazanırsa, kendi aleyhine kazanmış olur. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. Kim de bir hata veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, o zaman kesinlikle bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.

Bu âyetlerin iniş sebebine dair nakledilenler:

Bu âyet-i kerîme, Peygamber'in (s.a) şerefini ve keremini yükseltmekte, o'nu tazim ve işi o'na havale etmekte ve hüküm vermesi hâlinde de dosdoğru yol üzerinde o'nu doğrultmaktadır. Diğer taraftan Ubeyrıkoğulları ile ilgili olarak kendisine gelen dava dolayısıyla da kusurlu olanları azarlamaktadır.

Bu Ubeyrıkoğulları, Bişr, Beşr ve Mübeşşir adında üç kardeş idiler. Ayrıca bunların Useyr b. Urve adında bir amca çocukları da vardı. Bunlar gece vakti Rıfaa b. Zeyd'e ait bir odanın duvarını delmişler ve ona ait birtakım zırhları ve yiyeceği [unu] çalmışlardı. Sonra bu, tesbit edildi. Çalanın yalnızca Beşr olduğu da söylenmiştir. Künyesi, Ebû Ta’me idi. Bir zırh çalmıştı. Yine denildiğine göre, bu zırh içinde un bulunan bir çuvalda bulunuyordu, Çuvaldaki bir delik dolayısıyla un yere dökülmüştü. Evine varıncaya kadar bu böyle oldu. Rıfaa'nın kardeşinin oğlu olan Katâde b. en-Nu‘man gelip onları Peygamber'e (s.a) şikâyet etti. Bunun üzerine, Useyr b. Urve Peygamber'in (s.a) yanına gelerek şöyle dedi:

— Ey Allah'ın Rasûlü! Bunlar, salah sahibi ve dinine bağlı bir aile halkını hırsızlıkta suçladılar. Ellerinde bir delil olmaksızın hırsızlık yaptıkları iddiasıyla onlara iftirada bulundular.

Peygamber (s.a) de Katâde ile Rıfaa'ya kızıncaya kadar onları savunmaya koyuldu. Bunun üzerine yüce Allah, Kendi nefislerine hâinlik edenleri savunma... (Nisâ/107) âyeti ile; Kim bir hata veya bir günah kazanırsa, sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa… (Nisâ/112) buyruklarını indirdi. Hırsızlık yapmakla itham ettikleri suçsuz kişi ise, Lebid b. Sehl idi. Bunun, Zeyd b. es-Semin olduğu söylendiği gibi, Ensâr'dan bir kişi olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah, bu buyruklarını indirince, bu sefer hırsız Ubeyrık, Mekke'ye kaçtı ve Sa‘d b. Şehid'in kızı Sülafe'nin misafiri oldu. Hassan b. Sâbit, Sülafe hakkında –ona misafir olan Ubeyrık'a işaret ederek– şu beyitleri söyledi:

Sa‘d'ın kızı onu misafir etti ve sabah olduğunda en ufak şeye varıncaya kadar o onunla öteki de onunla çekişmeye koyuldu.

Yaptığınızın bize gizli kalacağını sandınız. Hâlbuki aramızda vahyin kendisine bunları bildirdiği bir Peygamber vardır.

Sülafe bunları işitince, “Sen bana Hassan'ın şiirini mi hediye getirdin?” dedi ve eşyalarını alıp evin dışına bıraktı. Bunun üzerine o da Hayber'e kaçtı ve irtidad etti. Daha sonra geceleyin yine oradan bir şeyler çalmak üzere bir evin duvarını oyarken, duvar üzerine düştü ve mürted olarak öldü.[73]

Müfessirler, bu âyetlerin çoğunun, Tu’me ibn Ubeyrık hakkında nâzil olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Sonra bu sebeb-i nüzûl hâdisesinin nasıl cereyan ettiği hususunda değişik rivâyetler vardır:

1) Tu’me bir zırh çalmıştı. Bu zırh kendisinden istendiği zaman, bu hırsızlığı Yahûdilerden birinin üzerine attı. Onunla o Yahûdinin kavmi arasında davalaşma iyice kızışınca, münâfık Tu’me'nin sülalesi Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, bu dava hususunda kendilerine yardım etmesini ve bu hırsızlık işini Yahûdinin yaptığına hükmetmesini istediler. Hz. Peygamber (s.a) de, (onların sözüne güvenerek) bunu yapmak isteyince, işte bu âyet nâzil oldu.

2) Birisi, Tu’me'ye bir zırh emânet etti, fakat o anda buna bir şâhit yoktu. O adam, Tu’me'den zırhı isteyince, Tu’me inkâr etti.

3) Zırhı emânet eden bunu isteyince, Tu’me, onu falan Yahûdinin çaldığını iddia etti.

Bil ki âlimler, “Bu âyet, Tu’me ve sülalesinin münâfık olduklarına delâlet eder. Böyle olmasaydı onlar, Hz. Peygamber'den (s.a) asılsız bir şeye yardım etmesini ve bu hırsızlığı, bir yalan ve iftira olarak o Yahûdiye isnad etmesini isteyemezlerdi” demişlerdir. Bunu, Onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiç bir şekilde zarar veremezler (Nisâ/113) âyeti de tekit eder. Rivâyet edildiğine göre, Tu’me daha sonra Mekke'ye kaçıp, irtidad etmiş ve orada hırsızlık yapmak için bir duvarı delmiş ve derken o duvar üzerine göçmüş, böylece orada ölmüştür.[74]

Paragrafın son âyetinde ise Rasûlullah'a, arkasından çevirilen dolaplar bildirilip, münâfıkların kendisine bir zarar veremeyecekleri, o'na toplumu idare edecek ilkeler indirildiği ve indirilmeye devam edeceği beyân edilmektedir: Ve eğer senin üzerinde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiç bir zarar veremezler. Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.

114. Bir sadakayı yahut ma‘rûfu veyahut da insanlar arasını düzeltmeyi emreden kişinin ki hariç, onların fısıldaşmalarından çoğunda hayır diye bir şey yoktur. Kim bunları Allah'ın rızasını gözeterek yaparsa, Biz, yakında ona çok büyük bir mükâfât vereceğiz.

115. Ve kim kendisine doğru yol apaçık ortaya çıktıktan sonra Elçi'ye karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başkasını izlerse, Biz onu döndüğü şeye döndürürüz ve onu cehenneme sokarız. O da ne kötü bir gidiş yeridir!

Bu âyetlerde, insanlığa ahlâk kuralları ve toplumun Elçi'ye nasıl davranması gerektiği öğretilmektedir. Önce, fısıldaşmanın [gizli görüşmenin/konuşmanın] iyi bir şey olmadığı, ancak fısıldaşmanın sadaka, eğitim ve barış hususunda yapılacak bir şey olduğu açıklanmış ve bunları Allah rızası için yapanların ödüllendirileceği bildirilmiş; sonra da, gerçek kendisine bildirilmesine rağmen Elçi'ye karşı çıkan, mü’minlerin yolundan başka yollar izlemeye kalkanlar cehennem ile tehdit edilmişlerdir.

Rasûlullah hakkında fısıldaşmalar [gizli görüşmeler ve buluşmalar] hususunda İsrâ sûresi'nde de bilgi verilmişti:

Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zâlimlerin, “Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz. (İsrâ/47)

Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında şu nakledilmiştir:

İlim adamları derler ki: Bu iki âyet-i kerîme, hırsızlık yapan İbn Ubeyrık hakkında nâzil olmuştur. Peygamber (s.a), onun elinin kesilmesi hükmünü verince, o da Mekke'ye kaçıp irtidad etti. Bunun üzerine bu buyruklar nâzil oldu.

Sa‘îd b. Cübeyr dedi ki: “Mekke'ye varınca, orada da bir evin duvarını oydu. Müşrikler onu yakalayıp öldürdüler. Bunun üzerine Allah, Şüphesiz Allah, Kendisine eş koşulmasını mağfiret etmez... muhakkak ki uzak bir sapıklıkla sapılmıştır buyruğunu indirdi.[75]

116. Hiç şüphesiz, Allah, Kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.

117. Onlar, Allah'ın astlarından, yalnızca dişilere yakarırlar. Ve onlar ancak inatçı şeytana yakarırlar.

118-119. Allah ona [şeytana] lânet etti. Ve o [şeytan], “Elbette Senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah'ın yaratışını/ölçülendirdiğini bozacaklar” dedi. Ve her kim Allah'ın astından şeytanı velî edinirse, o zaman şüphesiz o, apaçık bir ziyan ile ziyana uğrar.

120. O [şeytan], onlara vaadde bulunur ve onları kuruntulandırır. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.

121. İşte bunlar, varacakları yer cehennem olanlardır. Onlar oradan kaçacak bir yer de bulamazlar.

122. Ve iman eden ve sâlihâtı işleyen kimseler de; Biz onları, Allah'ın gerçek bir vaadi olmak üzere, içinde ebedî olarak kalıcılar olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Ve sözce Allah'tan daha doğru kim olabilir?

Bu âyetler insanların kurtuluş beyannamesidir. Burada Allah, rahmet kapılarını açıp, herkesi kurtuluşa davet etmekte, kendilerine kötülük gelecek yerleri bildirmekte, aklını kullanmayarak İblis'e uyanları tehdit etmekte ve iman edip sâlihâtı işleyenleri müjdelemektedir.

Âyetlerin mesajı gâyet açık ve net olmakla birlikte birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz. 117. âyetteki, Onlar, Allah'ın astlarından, yalnızca dişilere yakarırlar ifadesiyle kastedilen, o günün meşhur putları Lat, Uzza ve Menat'tır, ki bunlar, “dişil” kalıplı sözcüklerdir. Her müşrik kabilenin tapındığı bir putu vardı ve bunlara dişi isimleri verirlerdi:

O âhirete inanmayanlar, melekleri mutlaka dişilerin isimlendirilmesiyle isimlendiriyorlar. (Necm/27)

Âyetteki, Ve onlar ancak inatçı şeytana yakarırlar ifadesindeki inatçı şeytan, “İblis”tir. İblis'in insanlar üzerindeki etkisinin daha iyi anlaşılması için İblis ile alakalı âyetleri hatırlamakta yarar vardır:

(Allah,) “Haydi sen belirli bir vakte kadar bakıtılanlardansın [karşıda duranlardansın/mühlet verilenlerdensin]” buyurdu. (İblis,) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesnâ” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Hakk budur. Ben de şu hakkı söylüyorum: Andolsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.” (Sâd/80-85)

O [İblis], “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. O [Allah], “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, and olsun ki, sizin hepinizden cehennemi dolduracağım” dedi. Ve (Allah), “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yeyin ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz” (dedi). Derken o [İblis], onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti” dedi. Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti/kanıtlar ileri sürdü. Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Ağacı tadınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabb'leri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size, ‘Bu şeytan kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?” (A‘râf/16-22)

O [Allah] dedi ki: “Git! Sonra onlardan kim sana uyarsa, bilin ki, şüphesiz ki, cezanız yeterli bir ceza olarak cehennemdir. Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun.” –Ve şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.– Şüphesiz ki, Benim kullarım; senin için onlar aleyhine hiç bir güç yoktur.” –Vekîl olarak da Rabbin yeter.– (İsrâ/64-65)

Burada İblis'in insanları nelerle aldatacağı da açıklanmıştır. Buna göre İblis, insanları, “boş kuruntulara sokarak, hayvanların kulaklarını yardırarak ve Allah'ın yaratışını/ölçülendirdiğini bozdurarak” yoldan çıkaracaktır.

Âyetteki, hayvanların kulaklarını yardırmak ifadesiyle, İblis'in insanlara kendi ürettikleri bir din icat ettireceğine işaret edilmektedir. Nitekim müşrikler Bahîre, Sâibe adı altında hayvanların kulaklarını yarıp onları haramlaştırmışlardır. Burada müşriklerin bu uygulaması, baz alınarak genel olguya işaret edilmiştir.

ALLAH'IN YARATIŞINI/ÖLÇÜLENDİRDİĞİNİ BOZDURMAK

Bu ifadeler, genellikle hayvanları burmak, insanları iğdiş etmek vs. şeklinde anlaşılmıştır. Ama burada konu edilen “bozma”nın, varlıkların genleriyle oynamak, insanların yararlanması için yaratılmış ay, güneş, taş, toprak vs. gibi varlıkları kutsallaştırarak ilâh hâline getirmek, sırtlarına binilsin, etleri yenilsin diye yaratılan hayvanları haramlaştırmak, meşru cinsel sınırın dışına çıkarak homoseksüellik ve lezbiyenlik yapmak, mazeretsiz hitan yapmak, kısacası tüm doğayı, doğadaki dengeyi bozmak şeklinde geniş manada anlaşılması daha uygun olur.

Paragrafın sonunda mü’minlere verilen müjdelerin akabinde, Ve sözce Allah'tan daha doğru kim olabilir? buyurulmuştur. Bu sorunun cevabı, tabii ki, “hiç kimse!” şeklindedir. Allah sözünün ve vaadinin doğru olduğunu birçok yerde beyân etmiştir:

Eğer siz o'na [Elçi'ye] yardım etmezseniz, bilin ki Allah o'na kesinlikle yardım etmiştir. Hani o küfretmiş kişiler, o'nu ikinin ikincisi olarak çıkarmışlardı. Hani ikisi mağarada idiler. Hani o, arkadaşına, “Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir” diyordu. Bunun üzerine Allah, o'nun üzerine huzur indirmiş, o'nu sizin görmediğiniz askerlerle desteklemiş ve küfreden kişilerin sözünü en alçak kılmıştı. Allah'ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Tevbe/40)

123. O [bu iş], sizin kuruntularınızla ve Ehl-i Kitab'ın kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah'ın astlarından bir velî ve iyi bir yardımcı bulamaz.

124. Ve erkekten veya kadından, kim mü’min olarak sâlihâtı işlerse, artık işte onlar, cennete girerler. Ve hurma çekirdeğinin sırtındaki çukur [zerre] kadar zulme uğratılmazlar.

125. Ve din bakımından, iyilik-güzellik üreten biri olarak, yüzünü [kendisini] Allah için islâmlaştırandan ve hanîfçe, İbrâhîm'in dinine tâbi olan kimseden daha iyi-güzel kim olabilir? Ve Allah, İbrâhîm'i “halîl” [imam/önder] edindi.

126. Ve göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, her şeyi iyice kuşatıcıdır.

Yukarıda İblis'in insanları boş kuruntularla aldatacağı açıklanmıştı. Burada ise, insanların boş kuruntulardan arınarak hakka yönelmeleri ve kurtuluşa ermeleri istenmektedir. Âyetin açık ifadesine göre, cennete girmek ve erdemlilik kimsenin kuruntusuna göre değildir; kötülük yapanlar cezalandırılır, imanlı olarak sâlihât işleyenler mükâfâtlandırılır ve kimseye zerrece hakksızlık edilmez.

Bu âyet grubunun iniş sebebine dair şu bilgiler verilmiştir:

Bu buyruğun sebeb-i nüzûlü ile ilgili yapılan rivâyetlerin en güzeli, el-Hakem b. Ebâ'nın İkrime'den, onun da İbn Abbâs'tan yaptığı şu rivâyettir: İbn Abbâs dedi ki: Yahûdilerle Hristiyanlar, “Cennete bizden olandan başkası girmeyecektir” dediler. Kureyşliler ise, “Biz, öldükten sonra diriltilmeyeceğiz” dediler. Bunun üzerine yüce Allah, İş, ne sizin kuruntularınıza, ne de Kitap Ehlinin kuruntularına kalmıştır buyruğunu indirdi.

Katâde ve es-Süddî der ki: Mü’minlerle Kitap Ehli birbirlerine karşı övünmeye koyuldular. Kitab ehli şöyle dedi:

— Peygamberimiz peygamberinizden, kitabımız kitabınızdan öncedir ve biz sizden daha çok Allah'a yakınız.

Mü’minler ise şöyle karşılık verdiler:

— Peygamberimiz peygamberlerin sonuncusudur. Kitabımız ise, diğer kitaplara karşı hakem mevkiindedir.

Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[76]

124. âyette, Ve erkekten veya kadından, kim mü’min olarak sâlihâtı işlerse, artık işte onlar, cennete girerler ifadesiyle, cennete girmek mü’min olma şartına bağlanmıştır. Bu hususu ifade eden âyetler daha evvel geçmişti:

İşte onlar, Rabb'lerinin âyetlerini ve O'na ulaşmayı inkâr etmiş kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiç bir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz]. (Kehf/105)

Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölen kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Âl-i İmrân/91)

Rabb'lerini inkâr eden kimselerin durumu; onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiç bir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir. (İbrâhîm/18)

Âyette konu edilen kuruntular, müşriklerin Ka‘be'ye yaptıkları hizmeti, hacılara dağıttıkları su ve yemeği, misafirlere yaptıkları ikramı kurtuluş vesilesi sanmaları; Yahûdilerin de “Biz Allah'ın oğullarıyız ve sevdikleriyiz, bizi ateş sayılı günlerde yakar” (Bakara/111, Mâide/18 ve Bakara/80) gibi kendi kendilerini avutmalarıdır.

ALLAH'IN İBRÂHÎM'İ HALÎL EDİNMESİ

125. âyette, Ve Allah, İbrâhîm'i halîl edindi buyurulmaktadır. Klâsik eserlerde bu ifade, “Allah İbrâhîm'i dost edindi” şeklinde anlaşılmıştı. İbrâhîm (a.s) Allah'a halîl/dost yapılınca, Peygamberimiz de Allah'a habîb/sevgili yapılıvermiş; İbrâhîm'e “halîlullâh”, Rasûlullah'a da “habîbullâh” [Allah'ın sevgilisi] denilmiştir.

الخليل [HALÎL]

Araştırılmadan geçiştirilen ve bu nedenle de İslâmî anlayışa yakışmayacak bir anlayışın, sanki Kur’ân kaynaklıymış gibi kabulüne neden olan خليل[halîl] sözcüğü, “mübalağa ism-i fail” kalıbında olup sözcüğün kökü, خ ل ل'dir [hll'dir].

خ ل ل[hll] kökünün esas anlamı, “bozmak”tır. Bu anlamdan hareketle yiyeceklerin ekşimesi [bozulması], meyve sularının şaraplaşması, herhangi bir nesnenin bozulması, bitişik iki nesnenin arasının açılması, iki arkadaşın arasının açılması [bozuşmaları], çölde kum üzerinde yürüyerek iz bırakmak [kumun yüzeyini bozmak], çölde kum üzerinde yol açmak, kişinin durumunun bozulması [fakirleşmesi] bu sözcükle ifade edilir. (Türkçe'deki, “halel getirmek”, “halletmek” tabirleri de bu sözcükten dilimize girmiştir.) Bu sözcüğün türevlerinden olan خُللة[hulle] ve خِلّ [hıll] kalıpları, “sadakat, dostluk, sevgi” anlamında kullanılır.[77] (Sözcüğün bu anlamda kullanılması, esas anlamın tam zıddı olup, arada bozukluk olmaması anlamına gelir. Öyleyse bu sözcüğün, eşbah'tan [zıt anlamlı kullanılan sözcüklerden] kabul edilmesi gerekir.)

خ ل ل[hll] kökünün anlamları dikkate alındığında, خليل[halîl] sözcüğü, “ileri derecede, en iyi şekilde bozan” anlamına gelir.

Bu sözcüğün içinde bulunduğu âyet, sözcüğün إتّخاذ [ittihaz/edinme] fiiliyle kullanıldığı ve Allah'ın yarattıklarına ihtiyaç duymaktan münezzeh olduğu dikkate alındığında, sözcüğün “çölde kum üzerinde yürüyerek iz bırakmak [kumun yüzeyini bozmak], çölde kum üzerinde yol açmak” anlamından hareketle, “en yi iz bırakan, en iyi çığır açan” manasına geldiği anlaşılır. Bu durumda âyetin meali şöyle olur: Ve din bakımından, iyilik-güzellik üreten biri olarak, yüzünü [kendisini] Allah için islâmlaştırandan ve hanîfçe, İbrâhîm'in dinine tâbi olan kimseden daha iyi-güzel kim olabilir? Ve Allah, İbrâhîm'i halîl [en iyi iz bırakan, çığır açan] edindi.

Bilindiği gibi toplumda, iz bırakanlara, çığır açanlara imam [önder] denir. Zaten Allah da İbrâhîm'i imam kıldığını, o'nun güzel örnek olduğunu, sonradan gelen elçilere o'nu izlemelerini emrettiğini beyân buyurmuştur:

Ve hani Rabbi İbrâhîm'i, birtakım kelimeler ile belalandırmış [sınamış], o da onları tam olarak yerine getirmişti. O [Rabbi], “Ben seni insanlara imam [önder] yapacağım” demişti. O [İbrâhîm], “Zürriyetimden de (önderler yap!)” dedi. O [Rabbi], “Benim ahdim zâlimlere ulaşmaz!” dedi. (Bakara/124)

İbrâhîm'de ve o'nunla beraber bulunanlarda –İbrâhîm'in babası için, “Senin için mutlaka mağfiret dileyeceğim. Ve Allah'tan olan hiç bir şeye gücüm yetmez” demesi hariç– kesinlikle sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve sizin Allah'ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz sizi inkâr ettik. Ve siz bir tek olarak Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda ebedî bir düşmanlık ve buğz belirmiştir. Rabbimiz! Yalnız Sana dayandık, Sana yöneldik. Ve dönüş ancak Sanadır. Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne kılma! Bizi bağışla! Rabbimiz! Şüphesiz Sen azîz ve hakîm'in ta kendisisin!” demişlerdi. Andolsun, onlarda sizin için; Allah'ı ve âhiret gününü uman kimseler için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse bilsin ki, şüphesiz Allah, zenginin, hamde layık olanın ta kendisidir. (Mümtehine/4-6)

Ve Biz o'na [İbrâhîm'e] dünyada iyilik-güzellik verdik. Ve şüphesiz o, âhirette de kesinlikle sâlihlerdendir. Sonra sana, “Hanif olan ve müşriklerden olmayan İbrâhîm'in milletine tâbi ol” diye vahyettik. (Nahl/122-123)

Halîl sözcüğü, tekil ve çoğul olarak başka âyetlerde de geçmektedir:

Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi [sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı]. İşte o takdirde seni halîl [önder] edinirlerdi. (İsrâ/73)

İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahmân'a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur. Ve o gün, o zâlim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke Elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı halîl [önder] edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir'den o saptırdı. Ve şeytan insan için bir rezil edenmiş!” der. (Furkân/26-29)

O gün muttakiler hariç tüm izdaşlar [birbirinin izinden, ardından gidenler], birbirlerine düşmandırlar. (Zuhruf/67)

Paragrafın son âyetindeki, Ve göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, her şeyi iyice kuşatıcıdır ifadesiyle, insanın Allah'a teslim olmaktan başka çıkar yolunun bulunmadığı beyân edilmektedir.

127. Senden o kadınlar [yetimlerin kadınları] hakkında fetva istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında fetvayı Allah ve ‘kendilerine farz kılınmış olanı vermediğiniz ve kendilerini nikâhlamaya rağbet etmediğiniz kadınların yetimleri hakkındaki ve ezilmek istenen çocuklar hakkındaki ve yetimler için hakkaniyeti ayakta tutmanız hakkındaki Kitap'ta size okunanlar’ verir.” Ve hayırdan ne işlerseniz, biliniz ki, şüphesiz Allah onu en iyi bilendir.

Medîne'de yetimler ve yetimlerin kadınları ile ilgili problemlerin oluştuğu bir dönemde bağımsız bir necm olarak inen bu âyet, yetim hukukunu düzenlemektedir. Âyetin içeriğinden açıkça anlaşıldığına göre, “yetimlerin” kadınları” hakkında Rasûlullah'tan fetva[78] istenmiş, Allah da, söz konusu fetvanın, Allah tarafından verildiğini (bkz. Nisâ/1-10) beyân etmiştir.

Bu âyetteki يتامى الساء[yetâme'n-nisâ’/o kadınların yetimleri] ifadesi, sûrenin 3. âyetinde bulunan en-nisâ’ [o kadınlar] ifadesini de iyice belirginleştirmektedir. Zira, يتامى الساء [yetâme'n-nisâ’/o kadınların yetimleri] ifadesi, izafet [isim tamlaması] olup “kadınların yetimleri” demektir. Nisâ/3'te النساء [en-nisâ’/o kadınlar] sözcüğü, “lam-ı tarif” ile belirginleştirilmiştir. Bu âyetin delâletiyle, 3. âyetteki النساء[en-nisâ’/o kadınlar] ifadesinden kastın, “yetimlerin kadınları” olduğu anlaşılmaktadır. Dilbilgisi kuralları gereği tamlamalardan, muzafın hazfedilmesiyle, ondan bedel olarak lam-ı tarif getirilir. Bu kurala göre, 3. âyetteki من النساء[mine'n-nisâi’/o kadınlardan] ifadesi, من نساء اليتامى [min nisâi'l-yetâmâ/o yetimlerin kadınlarından] şeklinde takdir edilir.

Fakat ne yazık ki, isim tamlaması olan يتام الساء[yetâme'n-nisâ’/o kadınların yetimleri] ifadesi, meal ve tefsirlerde sıfat tamlaması olarak değerlendirilmiş ve “yetim kadınlar, yetim kızlar” şeklinde anlaşılmıştır. Bu hata sebebiyle de, dinde birçok yalan ve yanlış oluşmuştur.

Ayrıca bu âyette, yetim hukukuna duyarsız oldukları için mü’minlere bir sitem de vardır:

• Onlar hakkında fetvayı Allah verir.

• Onlar hakkında fetvayı, kendilerine farz kılınmış olanı vermediğiniz ve kendilerini nikâhlamaya rağbet etmediğiniz kadınların yetimleri hakkındaki, Kitap'ta size okunanlar verir.

• Onlar hakkında fetvayı, ezilmek istenen çocuklar hakkındaki Kitap'ta size okunanlar verir.

• Onlar hakkında fetvayı ve yetimler için hakkaniyeti ayakta tutmanız hakkında Kitap'ta size okunanlar verir.
Bu âyetin inişine dair şu bilgiler verilmiştir:

Âlimler, âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında iki şey zikretmişlerdir:

1) Araplar, kadınlara ve çocuklara mirastan pay vermiyorlardı. Bu âyet-i kerîme, onların da vâris kılınması için nâzil olmuştur.

2) Âyet-i kerîme, kadınlara mehirlerini tam olarak verme hususunda nâzil olmuştur. Yetim kız, bir adamın himâyesinde bulunur, güzel ve zengin de olursa, o adam onunla evlenir ve malını yerdi. Ama yetim kız çirkin ise, adam onunla evlenmek isteyen başkalarına mani olur ve kız ölünce de onun malına konardı. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ bu âyeti indirmiştir.[79]

Bu âyetten açıkça anlaşıldığına göre dinî konularda, baş vurulacak merci Allah'ın âyetleridir: Kur’ân'dır.

128-130. (Bu âyetler, konu bütünlüğü dikkate alınarak 3-16. âyetler arasında tertip edilmiştir.)

131. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Andolsun Biz, sizden önce kendilerine kitap verilen kimselere ve size Allah'a takvâlı davranmanızı vasiyet ettik. Eğer inkâr ederseniz de, biliniz ki, göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Allah, hiç bir şeye muhtaç olmayandır, hamde layık olandır.

132. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Vekîl olarak da Allah yeter.

133. Eğer O [Allah], dilerse sizi giderir ey insanlar ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna en iyi güç yetirendir.

134. Kim dünya sevabını istiyor idiyse; bilsin ki dünya ve âhiret sevabı yalnızca Allah katındadır. Ve Allah çok iyi işiten ve çok iyi görendir.

Bu âyetlerde, Allah'ın bazı nitelikleri hatırlatılarak yanlış yol tutmamaları ve yükümlü tutuldukları görevlerin amacını iyi anlamaları yönünde insanlar uyarılmaktadır.

Paragraftaki, Andolsun Biz, sizden önce kendilerine kitap verilen kimselere ve size Allah'a takvâlı davranmanızı vasiyet ettik. Eğer inkâr ederseniz de, biliniz ki, göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Allah, hiç bir şeye muhtaç olmayandır, hamde layık olandır. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Vekîl olarak da Allah yeter. Eğer O [Allah], dilerse sizi giderir ey insanlar ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna en iyi güç yetirendir. Kim dünya sevabını istiyor idiyse; bilsin ki dünya ve âhiret sevabı yalnızca Allah katındadır. Ve Allah çok iyi işiten ve çok iyi görendir ifadeleriyle, Allah'ın verdiği görevlerin insanların yararına olduğu, Allah'ın insanların kulluğuna ihtiyacının bulunmadığı, kulluk etmeleri hâlinde ödüllerini alacakları, kulluk etmemeleri hâlinde ise helak olacakları, âhirette de ellerinin boşa çıkacağı ve Allah'a hiç bir zarar veremeyecekleri mesajı verilmektedir.

Birçok âyette de verilen bu mesajların bir kısmı şunlardır:

İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Öyleyken sizden kimileri cimrilik ediyor. Ve kim cimrilik ederse, artık kendi benliğinden cimrilik ediyordur. Ve Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz yüz çevirirseniz O [Allah], yerinize sizden başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz olmazlar. (Muhammed/38)

Her kim âhiret ekinini isterse, Biz onun ekininde, onun için arttırırız. Ve her kim dünya tarlasını isterse ona da ondan veririz. Ve onun için âhirette hiç bir nasip yoktur. (Şûrâ/20)

İşte onlar, kendileri için, âhirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Yapıp ürettikleri de orada boşa gitmiştir. Yaptıkları şeyler de bâtıldır. (Hûd/16)

Ve senin Rabbin, ğanî'dir [hiç bir şeye muhtaç değildir], merhamet sahibidir. Sizi, başka kavimlerin soyundan getirdiği gibi, dilerse, sizi de giderir [yok eder] ve sizden sonra yerinize dilediğini halife yapar. (En‘âm/133)

Gökleri ve yeryüzünü Allah'ın gerçek ile yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/yaratılış getirir. Bu, Allah'a göre zor değildir. (İbrâhîm/19-20)

Ey iman etmiş olan kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki O [Allah], onları sever, onlar da O'nu [Allah'ı] severler; mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; onlar Allah yolunda çaba harcarlar ve hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah, vâsi'dır, çok iyi bilendir. (Mâide/54)

Ey insanlar! Allah'a muhtaç olanlar sizlersiniz. Allah ise; O, zengin ve hamde lâyık olandır. Eğer O dilerse sizi giderir [yok eder] ve yepyeni bir yaratmayı/halkı getirir. Bu, Allah'a hiç güç de değildir. (Fâtır/15-17)

Taner 8. August 2010 11:19 PM

135. Ey iman etmiş kimseler! Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, Allah için tanıklık eden kimseler olarak hakkaniyeti oldukça ayakta tutanlar/gözetenler olun. İster zengin olsun, ister fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de daha yakındır. Artık adaleti yerine getirebilmek için hevânıza uymayın. Eğer eğip bükerseniz veya geri durursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah yaptıklarınıza haberdardır.

Bu âyet de bağımsız bir necmdir. Burada insanlığa, özellikle de mü’minlere toplumsal hayatta uyulması gereken tanıklık konusu öğretilmektedir. Buna göre;

• Kişi, kendisinin, ana-babasının ve yakın akrabalarının aleyhine bile olsa Allah için tanıklık ederek hakkaniyeti ayakta tutulmalıdır/gözetilmelidir.

• İster zengin olsun, ister fakir olsun, tanıklıkta ayırım yapılmamalıdır. (Allah'ın her ikisine de, insanlardan daha yakın olduğu unutulmamalıdır.)

• Adaleti yerine getirebilmek için kişisel düşüncelerden uzak durulmalıdır. (Kişisel çıkarlar önplana alındığı veya tanıklıktan geri durulduğu takdirde, Allah'ın bunu bileceği ve cezalandıracağı unutulmamalıdır.)

Âyetteki, Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa… ifadesiyle, insanlığa önemli bir mesaj verilmektedir. Kişinin, kendisi ve yakınları aleyhindeki tanıklığı, dünyada çıkar kaybına, sıkıntıya neden olsa da hem kendisini hem yakınlarını maddî ve manevî suçlardan, yaptıkları hakksızlıkların manevî vebalinden kurtaracaktır:

Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi [yakınlarınızı], yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir ateş'ten koruyun. Onun üzerinde, Allah'a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır. (Tahrîm/6)

Âyetteki, hakkaniyeti oldukça ayakta tutanlar/gözetenler olun ifadesiyle, adaletin sağlanmasında tanıklığın önemine dikkat çekilmiştir. Toplumsal hayatın ikâmesi ve idamesi ancak adalet ile mümkündür.

Bu nedenle adaletin sağlanması tekrar tekrar emredilmiştir:

Ve siz onları salâta çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence edinirler. Bu, onların, akıllarını kullanmayan bir kavim olmalarındandır. (Mâide/58)

Ve Rahmân'ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve câhil kimseler kendilerine lâf attığı zaman, “Selâm!” derler. Onlar [Rahmân'ın kulları], Rabb'lerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler. Ve onlar [Rahmân'ın kulları], “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden sav! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası cidden ne kötü bir karargâh, ne kötü bir ikâmetgâhtır!” derler. Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], harcadıklarında israf etmezler, sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur. Ve işte o kişiler [Rahmân'ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı öldürmezler. –Ancak hakk ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler müstesnâ. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse, kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.– Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], kendilerine Rabb'lerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce yıkılmazlar [davranmazlar]. Ve o kişiler [Rahmân'ın kulları], “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler. İşte onlar [Rahmân'ın kulları], sabretmelerine karşılık ğurfede [cennetin en yüksek makamlarında], orada ebedî kalacaklar olarak mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır, –orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikâmetgâhtır!– De ki: “Duanız olmasa Rabbim size kıymet verir mi ki de siz kesinkes yalanladınız? Artık size o kaçınılmaz olacaktır.” (Furkân/63-77)

Şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder. O, düşünüp öğütlenirsiniz diye size öğüt verir. (Nahl/90)

Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık [yaptık]. O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla]. Hevâya [keyfe/arzuya] uyma. O takdirde seni Allah'ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar; hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır. (Sâd/26)

Kısacası mü’minler, ne zaman tanıklıklarına ihtiyaç duyulsa, adaleti korumak için, kimseden korkmadan, taraf tutmadan ve çıkar ummadan hemen harekete geçmelidir.

136. Ey iman etmiş kişiler! Allah'a, Elçisi'ne, Elçisi'ne indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Ve kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve son günü inkâr ederse kesinlikle o çok uzak bir sapıklığa sapmıştır.

137. Şüphesiz şu, iman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da küfürlerini artırmış kimseler; Allah onları bağışlayacak ve onları bir yola kılavuzlayacak değildir.

138-139. Mü’minlerin astlarından küfre sapanları velî edinen şu münâfıklara, şüphesiz, çok acıklı bir azabın kendileri için olduğunu müjdele! Onların yanında izzet [onur ve yücelik] mi arıyorlar? Oysa izzetin [onur ve yüceliğin] tümü Allah'ındır.

140-141. Ve O [Allah], size Kitap'ta [Kur’ân'da], “Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Şüphesiz Allah, sizi gözetleyip duran kimselerin; münâfıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayandır. Artık Allah tarafından size bir zafer olursa onlar, “Biz sizinle beraber değil miydik?” derler. Kâfirler için bir pay olunca da, “Size üstünlük sağlamadık mı, sizi mü’minlerden korumadık mı?” derler. Artık Allah, kıyâmet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla bir yol kılmayacaktır.

142-143. Şüphesiz ki münâfıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatıcısıdır. Ve onlar, salâta doğru kalktıkları zaman, ikisi arasında gidip gelen kararsızlar olarak, tembel tembel kalkarlar, onlarla [mü’minlerle] ve şunlarla [kâfirlerle] olmazlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allah'ı ancak, pek az olarak anarlar. Ve Allah kimi saptırırsa, sen artık ona bir yol bulamazsın.

144. Ey iman etmiş kimseler! Mü’minlerden seviyece düşük olan kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir kanıt vermek mi istiyorsunuz?

145-146. Şüphesiz ki münâfıklar –tevbe edenler, düzeltenler, Allah'a sıkıca sarılanlar ve dinlerini Allah için arıtan kimseler müstesnâ; artık bunlar, mü’minlerle beraberdirler. Ve Allah, mü’minlere büyük bir ecir verecektir– ateş'ten en aşağı tabakadadırlar. Sen de onlara bir yardım edici bulamazsın.

147. Eğer şükrettiyseniz ve iman etmişseniz Allah size azabı ne yapar? Allah, şâkir'dir [karşılığını verendir] ve en iyi bilendir.

148. Allah, hakksızlığa uğrayanların dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Ve Allah en iyi işiten, en iyi bilendir.

149. Eğer bir hayrı açığa vurur yahut onu gizlerseniz yahut da bir kötülüğü affederseniz, biliniz ki, şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, en iyi güç yetirendir.

150-151. Allah'ı ve elçilerini inkâr ederek kâfir olan, “Biz, bir kısmına inanırız bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ve Elçisi'nin arasını ayırmayı isteyen ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler; işte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Ve Biz, o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

152. Allah'a ve elçilerine inananlar ve onlar arasında ayırım yapmayan kimseler; işte onlar, Allah'ın pek yakında mükâfâtlarını verecekleridir. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.

Bu âyet grubunda, mü’minlere iman esasları, ahlâk kuralları ve dünya-âhiret mutluluğu için yapılacak görevler bir bir sayılıp dökülmüş, inkârcılar ve münâfıklar ile ilgili bilgi verilmiştir. Âyetlerin ifadeleri gâyet açık ve net olmakla birlikte, dikkat çekici birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz.

Pasajda, Ey iman etmiş kişiler! Allah'a, Elçisi'ne, Elçisi'ne indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin ifadesiyle başladığı dikkat çekiyor. İman etmiş olanlara, “iman edin” denmesinin bir nedeni olmalıdır. Burada verilen mesaj, imanın temel öğelerinin bütünüyle yerine getirilmesi gerektiğidir. Nitekim âyetin devamında, Ve kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve son günü inkâr ederse, kesinlikle o çok uzak bir sapıklığa sapmıştır buyurularak, “âmentü” olarak bilinen kabul açıkça emredilmektedir.

Buradaki muhatapların münâfıklar olduğu da düşünülebilir. Zira onlar gönülden inanmadıkları hâlde inanmış gözükmektedirler:

Ey Elçi! Kalpleri iman etmediği hâlde ağızlarıyla, “İnandık” diyen kimseler ve Yahûdileşmişlerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler ve sana gelmeyen kimselere için dinlerler [casusluk ederler]; kelimeyi yerlerinden kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!” derler. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse, sen Allah'a karşı, onun lehine hiç bir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve âhirette onlara büyük azap vardır. (Mâide/41)

Buna göre âyetin mesajı, “Ey dil ile inandığını söyleyenler! Gönülden inanın…” şeklinde olur.

141. âyette, Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz buyurularak, mü’minlere, münkeri açığa vurdukları takdirde masiyet işleyenlerden uzak durmaları emredilmiştir. Çünkü, onlardan uzak durmayan kimse, onların fiillerine razı olmuş olur. O nedenledir ki ifade, Aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz diye tamamlanmıştır. Bu emir En‘âm sûresi'nde de geçmişti:

Ve âyetlerimiz hakkında boşa uğraşanları gördüğün zaman, onlar ondan başka söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir. Ve eğer şeytan bunu sana terk ettirse de, hatırladıktan sonra o zâlimler topluluğu ile beraber oturma. (En‘âm/68)

141. âyetteki, Şüphesiz ki münâfıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatıcısıdır ifadesinde konu edilen Allah'ın aldatması, “münâfıkları cezalandırması”dır. Burada “müşâkele” sanatı vardır. Münâfıkların Allah'ı aldatmaya çalışmaları ve Allah'ın onları cezalandırması, Bakara sûresi'nde (9. âyet) işlenmişti.[80]

Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün... İşte size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanacaklardır. Gözünüzü açın, onlar yalancıların ta kendileridir. (Mücâdele/18)

Âyette, Ve onlar, salâta doğru kalktıkları zaman, ikisi arasında gidip gelen kararsızlar olarak, tembel tembel kalkarlar, onlarla [mü’minlerle] ve şunlarla [kâfirlerle] olmazlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allah'ı ancak, pek az olarak anarlar buyurularak, münâfıklar hakkında bilgi verilmiştir. Demek oluyor ki salât [sosyal yardım ve destek] konusunda münâfıklar da müşriklerden farklı değillerdir. Bu husus, şu âyetlerde gâyet net olarak açıklanmıştır:

Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. Bu nedenle, şu destekçilerin vay hâline! Onlar, destek verişlerinden gâfildirler, onlar, gösteriş yaparlar ve mâûnu vermezler. (Mâûn/1-7)

Ve onların infaklarının kendilerinden kabul olunmasına, sadece, onların Allah'a ve onun Elçisi'ne küfretmeleri ve salâta sadece tembel tembel gitmeleri, bağışlarını da ancak istemeyerek yapmaları engel oldu. (Tevbe/54)

Şüphesiz sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir ödünç verenler; kendilerine kat kat artırılacaktır. Onlar için çok şerefli bir ödül de vardır. (Hadîd/18)

O gün münâfık erkekler ve münâfık kadınlar o iman eden kimselere, “Bize bakın da sizin nûrunuzdan alalım?” derler. Denildi ki: “Arkanıza dönün de nûr arayın!” Sonra da aralarına içinde rahmet, dışında da kendi yönünden azap olan kapılı bir sûr vurulur [çekilir]. (Hadîd/13)

143. âyette, Ve Allah kimi saptırırsa, sen artık ona bir yol bulamazsın buyurularak, hidâyetin Allah'ın kudretinde olduğu, Elçi'nin elinden bir şey gelmeyeceği-gelemeyeceği beyân edilmektedir:

Ve sen, doğduğu zaman, güneşi, onların o büyük mağaralarından sağ yana yöneldiğini, battığı zaman da onları sol yandan keser-geçer göreceksin. Kendileri de ondan geniş bir boşluktadırlar. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime kılavuzluk ettiyse artık o, doğruyu bulmuştur. Allah kimi şaşırttıysa da, artık sen ona yol gösteren bir yakın kimseyi asla bulamazsın. (Kehf/17)

Allah kimi saptırırsa, artık ona yol gösterecek bir kimse de yoktur. Ve O, bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir hâlde bırakır. (A‘râf/186)

Kesinlikle sen sevdiğini doğru yola iletemezsin; ama Allah dilediğine doğru yolu gösterir ve O, doğru yola girecek olanları daha iyi bilir. (Kasas/56)

151. âyette, Ve Biz, o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır buyurularak münâfıklar, dünya ve âhirette kendilerini bekleyen ceza ile tehdit edilmişlerdir. Bakara/61'de Allah'a isyan eden İsrâîloğulları'nın zillet ve meskenetle cezalandırıldığı târihî bir gerçek olarak daha evvel bildirilmişti.

153. Kitap Ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verdik.

154-158. Ve söz vermeleri nedeniyle Tûr'u [dağı] üzerlerine kaldırdık ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir.

159. (166. âyetten sonra tertip edildi.)

160-161. Sonra da Yahûdileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde faiz almaları ve insanların mallarını hakksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.

162. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikâme eden, zekâtı veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir mükâfât vereceklerimizdir.

Bu âyet grubunda da, tıpkı Bakara sûresi'ndeki gibi, Ehl-i Kitap ile ilgili bilgiler verilmektedir. Âyetlerdeki ifadeler gâyet açık ve nettir:

• Ehl-i Kitap Rasûlullah'tan kendilerine gökten bir kitap indirmesini istemektedirler. Bu ne ki! Bunlar, Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı edinmişlerdi [altını ilâhlaştırmışlardı]. Sonra bunlar affedildiler. Bunları uyarsın diye Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verildi.

• Söz vermeleri nedeniyle Tûr [dağ] üzerlerine kaldırıldı. Ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” denildi. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” denildi. Sonra da sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurdu. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz alındı. Oysa o'nu öldürmemişlerdi ve o'nu asmamışlardı. Ama onlara o, benzetilmişti. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu, Kendine yükseltti [derecesini artırdı].

• Sonra da Yahûdileşen kimselerin birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde faiz almaları ve insanların mallarını hakksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyler haram kılındı. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırlandı.

• Onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, yukarıda anlatılanlar gibi değildirler. Bunlar Rasûlullah'a indirilene ve ondan önce indirilenlere iman etmektedirler. Onlar, salâtı ikâme eden, zekâtı veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. Bunlar ödüllendirilecek gruptur.

Bu âyetlerde Yahûdilerle ilgili verilen bilgiler, A‘râf, Tâ-Hâ, Bakara sûrelerinde genişçe yer almıştı.

Bu pasajda Yahûdilerin densizlikleri anlatılırken, konu Îsâ ile ilgili eksik ve yanlış bilgilere getirilerek, Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara, o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı] buyurulmuş; Îsâ'nın onlar tarafından öldürülmediği, asılmadığı, Îsâ'nın benzetildiği, Allah'ın Îsâ'yı Kendisine yükselttiği beyân edilmiştir.

Âyette üzerinde durulması gereken nokta, Ama onlara o, benzetildi ifadesidir. Burada Îsâ'nın bir şeye benzetildiği söylenmekte, ama neye benzetildiği bildirilmemektedir. Îsâ'nın neye benzetildiğini Rasûlullah ve ashâbının kesin olarak bildikleri kanaati taşıyoruz. Âl-i İmrân sûresi'ndeki âyetlerin delâletiyle bunun anlaşılabileceğini düşünüyoruz. O nedenle Âl-i İmrân sûresi'ndeki şu pasajı tahlillerimizle birlikte sunuyoruz:

Sonra Îsâ, onlardan inkârcılıklarını sezince, “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol. Rabbimiz! Biz senin indirdiğine iman ettik, Elçi'ye de uyduk. Artık bizi şâhitlerle beraber yaz” dediler. Ve onlar [inanmayanlar] kötü plan yaptılar, Allah da kötü plan yaptı [onların kötü planlarını boşa çıkardı]. Ve Allah, plancıların [kötü planları boşa çıkaranların] en hayırlısıdır. Hani Allah, “Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim, seni Kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Şu inkâr eden kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere gelince de, O [Allah], onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, zâlimleri sevmez” demişti. İşte bu, Biz bunu sana, âyetlerden ve yasalar içeren hatırlatmalardan/öğütlerden [Kur’ân'dan] okuyoruz. (Âl-i İmrân/52-58)

Bu âyetlerde Îsâ peygamberin hayatından bir kesit nakledilerek Hristiyanların, özellikle de Necrân heyetinin, Îsâ'nın ilâhlığı ile ilgili sapık inançları reddedilmekte; ayrıca Rasûlullah da motive edilmektedir. Âyette verilen bilgiler şöyle özetlenebilir: Îsâ, inkârcıların düşmanlığını sezer. Yakın çevresine, “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” diye sorar. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol” diye Îsâ'ya teminat verirler ve “Rabbimiz! Biz senin indirdiğine iman ettik, Elçi'ye de uyduk. Artık bizi şâhitlerle beraber yaz” diyerek Allah'a niyazda bulunurlar. Yani, Allah yolunda ölmeyi, şehid olmayı göze alırlar.

Bu safha başka bir âyette şöyle nakledilir:

Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın yardımcıları olun; nitekim Meryem oğlu Îsâ, havarilere, “Allah'a benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz” dediler. Sonra İsrâîloğulları'ndan bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Sonra da, Biz de inanmış kimseleri, düşmanlarına karşı destekledik de onlar üstün geldiler. (Saff/14)

Bu arada kinci Yahûdiler Îsâ'yı ortadan kaldırmak için plan kurmakta, Allah da plan kurmaktadır [onların planını boşa çıkaracak olayları yaratmaktadır]. Ayrıca Îsâ'ya, Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim, seni Kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Şu inkâr eden kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere gelince de, O [Allah], onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, zâlimleri sevmez diye güvence vermektedir. Yani, bu sırada Îsâ ölmeyecektir. Onun daha yapacağı işler vardır.

Geçmişe ait verilen bu bilgilerle, Rasûlullah'a da güvence verilmekte; o'na zımnen, “Senin de yapacağın işler vardır” denilmektedir.

54. âyetteki, Allah da kötü plan yaptı [onların kötü planlarını boşa çıkardı]. Ve Allah, plancıların [kötü planları boşa çıkaranların] en hayırlısıdır ifadesi, Nisâ sûresi'nde açığa kavuşturulmaktadır:

Ve söz vermeleri nedeniyle Tûr'u [dağı] üzerlerine kaldırdık. Ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu, Kendine yükseltti [derecesini artırdı/ününü yaydı]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Nisâ/154-158)

Âyetteki, Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi ifadesinden anlaşıldığına göre, havarilerden biri, Îsâ rolünü üstlenip, Allah yolunda şehid olmuştur.

Kurtubî’nin nakline göre bu konuyu ed-Dahhâk şöyle izah etmiştir:

Hz. Îsâ'yı öldürmek istediklerinde, havariler 12 kişi oldukları hâlde bir odada toplandılar. Hz. Îsâ, odanın havalandırma deliğinden yanlarına geldi. İblis de Yahûdi topluluklarını durumdan haberdar edince 4.000 kişi bineklerine bindiler ve odanın kapısını tuttular. Hz. Mesih havarilere, “Hanginiz cennette benimle birlikte olmak karşılığında ölümü göze alabilir?” dedi. Onlardan birisi, “Ben ey Allah'ın Peygamberi” dedi. Bunun üzerine Hz. Îsâ yünden yapılmış abasını ve yünden bir sarığı üzerine attı, sopasını ona teslim etti. Bu kişi Hz. Îsâ'nın sûretine benzetildi. Yahûdilere karşı çıkınca onu öldürdüler, daha sonra çarmıha gerdiler.[81]
Merhum Râzî ise şu açıklamaları yapar:
Hz. Îsâ'yı Öldürmek İsteyenin, Ona Benzetilerek Öldürülmesi:

“Allah Teâlâ, Hz. Îsâ'nın (a.s) şeklini, başka bir insana vermiştir.” Bu izaha göre değişik açıklamalar yapılmıştır:

a) Yahûdiler, Hz. Îsâ'nın (a.s), arkadaşları [havarileri] ile birlikte falancanın evinde olduğunu öğrenince, Yahûdilerin reisi olan Yahuda, avânesinden Taytâyus isminde bir adama, o'nun yanına girip öldürmek için o'nu evden çıkarmasını emretmişti. Bu adam Hz. Îsâ'nın yanına girince, Cenâb-ı Allah Hz. Îsâ'yı (a.s), evin tavanından göğe yükseltmiş ve Taytâyus'a, Hz. Îsâ'nın şeklini vermiş. Binâenaleyh Yahûdiler, onu Hz. Îsâ zannederek çarmıha germiş ve öldürmüşlerdir.

b) Yahûdiler, Hz. Îsâ'yı (a.s) takip için bir adam görevlendirdiler. Hz. Îsâ (a.s) dağa çıktı ve oradan göğe yükseltildi. Hakk Teâlâ, o gözetleyici adama Hz. Îsâ'nın şeklini verdi ve Yahûdiler onu, “Ben, Îsâ değilim” dediği hâlde, öldürdüler.

c) Yahûdiler, Hz. Îsâ'yı yakalamayı kafalarına koymuşlardı. Hz. Îsâ'nın yanında on havârisi vardı. Hz. Îsâ (a.s) onlara, “Kim, kendisine benim sûretim verilmesi karşılığında cenneti satın almak ister” dedi. İçlerinden birisi, “Ben...” dedi. İşte bunun üzerine, Allah Teâlâ, ona Hz. Îsâ'nın (a.s) şeklini verdi. O, evden çıkarılıp öldürüldü. Hz. Îsâ (a.s) da göğe kaldırıldı.

d) Hz. Îsâ'nın havarilerinden olduğunu iddia eden bir münâfık vardı. Bu münâfık, Yahûdilere gidip Hz. Îsâ'nın (a.s) yerini haber verdi. Bu adam, Yahûdilerle birlikte Hz. Îsâ'yı yakalamak için içeri girdiklerinde, Allah Teâlâ, Hz. Îsâ'nın şeklini o adama verdi. Böylece bu adam öldürüldü ve çarmıha gerildi.

İşte bütün bunlar, birbirine zıt olan ve birbirini nakzeden açıklamalardır. İşlerin hakikatini en iyi Allah bilir.[82]

Âyette, Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur buyurulmuştur, ki burada konu edilen anlaşmazlık, Yahûdiler ve Hristiyanların, “Eğer bu ölen Îsâ ise, bizim arkadaşımız nerede?”, “Allah, gözümüzün önünde o'nu semâya yükselti”, “Çarmıha gerilen kişi Îsâ idi, fakat çarmıhta ölmemişti ve çarmıhtan indirildiğinde yaşıyordu”, “Îsâ çarmıhta öldü, daha sonra tekrar dirilip havarileri ile birçok kez buluşup konuştu” gibi gerçek dışı inançlara sahip olmalarıdır.

Burada, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ifadesiyle konu edilen Yahûdilerin peygamber katilliği Bakara/91, Âl-i İmrân/112 ve 181 âyetlerinde de yer almış ve detaylı bilgi sunulmuştu.

Kur’ân âyetlerine dikkat edildiğinde, Îsâ peygamberin de her beşer gibi ölümlü olduğu ve öldüğü anlaşılır:

Hani Allah, “Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim, seni Kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Şu inkâr eden kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere gelince de, O [Allah], onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, zâlimleri sevmez” demişti. (Âl-i İmrân/55-57)

Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [Îsâ], “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; ğaybları bilen yalnız Sensin, Sen! Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim ve sizin Rabbınız olan Allah'a kulluk edin’ dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen. Ve şüphesiz Sen ğaybları en iyi bilensin. Eğer onlara azab edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, azîz ve hakîm'in ta kendisisin.” Allah dedi ki: “Bu, doğru kimselere doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır.” Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Mâide/116-119)

Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkide olan kişiler sabiye nasıl konuşuruz/yüksek mevkide olan kişiler sabiye nasıl konuşur?” dediler. İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse (kıldı). Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün, selâm benim üzerimedir. (…) Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” diyen Meryem oğlu Îsâ'dır. (Meryem/29-36)

ÎSÂ'NIN ALLAH'A YÜKSELTİLMESİ

Konumuz olan paragraftaki, Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti ve Seni Kendime yükselticiyim (Âl-i İmrân/55) ifadeleri, İslâm'ı, Peygamber'i ve Kur’ân'ı gözden düşürebilmek için, Allah'ın Îsâ'yı göğe, Kendi yanına çıkardığı şeklinde çarpıtılmış ve bu hususta epeyce menkıbe düzülmüştür. Hâlbuki, Allah'a gitmek, Allah'a yükselmek, bedensel olarak göğe çıkmak değildir. Bu ifadeler, Allah'ın derece yükseltmesine, değer vermesine, dünyada yüksek mevkilere çıkarmasına ve büyük ödüller ihsan etmesine işarettir. Zira, Allah'ın sıfatlarından biri de, “refi‘u'd-derecât'tır” [dereceleri yükselten'dir].

Ve yüksek bir mevkide bulunarak, yetişkin biri olarak insanlarla konuşacak ve o sâlihlerdendir. (Âl-i İmrân/46)

O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni Rûhu'l-Kudüs ile desteklemiştim. Yüksek bir mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri], Tevrât'ı ve İncîl'i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrâîloğulları'na apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin, ‘Bu ancak apaçık bir sihirdir’ dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.” (Mâide/110)

O, dereceleri yükseltendir, arş'ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/Kendi işinden olan rûhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır]. (Zümer/15)

Ayrıca şu âyet, bu konunun doğru anlaşılması için yeterli bir ipucu sunmaktadır:

Ve eğer Biz dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, ama o alçaklığa saplandı kaldı ve tutkusuna uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. O nedenle sen tefekkür etsinler [iyice düşünsünler] diye bu kıssayı iyice anlat. (A‘râf/176)

A‘râf/176'daki, Eğer Biz dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik ifadesine göre Allah herkesi Kendisine yükseltecektir. Burada konu edilen yükselme, fizikî anlamda bir yükselme değil, “mükemmel bir iman ve sâlihât işlemek sûretiyle manevî bir yükselme”dir. Çünkü Allah böylelerini iliyyîn'e [yüceler yücesine] yükseltmektedir:

Hayır, hayır... “Ebrâr”ın kaydı, kesinlikle illiyyîn'dedir. –İlliyyîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi?– Yaklaştırılmışların tanık olduğu rakamlanmış/yazılmış bir kayıttır! (Mutaffifîn/18-21)

Ve Kitap'ta İdrîs'i an/hatırlat. Şüphesiz o, çok sâdık biriydi, bir peygamberdi. Ve Biz o'nu yüce bir mekâna yükselttik. (Meryem/56-57)

Evet, Îsâ peygamber Yahûdilerce çarmıha gerilerek öldürülmemiştir. O başka bir zaman başka bir yerde ölmüştür. Yeri ve zamanı hakkında bir bilgimiz yoktur.

NOT: 159. âyet, resmî Mushafta bu paragraf içinde tertip edilmiştir. Zuhruf/61-62'deki gibi, Îsâ ile ilgili afakî inançlar üretilmiştir. Biz Zuhruf sûresi'nde yaptığımız gibi söz konusu âyeti olması gereken paragraf içerisinde tertip ettik.

Paragraftaki, Sonra da Yahûdileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde faiz almaları ve insanların mallarını hakksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık ifadesiyle bildirilen hususa daha evvel de değinilmişti:

Ve Biz Yahûdilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşınan, ya da kemiğe karışan yağlar dışında, sığır ve koyunun yağlarını da onlara haram ettik. Bu, saldırganlıkları yüzünden Bizim onları cezalandırışımızdır. Ve Biz elbette doğrularız. (En‘âm/146)

Paragrafın son âyetindeki, Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikâme eden, zekâtı veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir mükâfât vereceklerimizdir ifadesinden, tüm Yahûdilerin aynı olmayıp, içlerinde bilgilerinin gereği ile hareket eden ehl-i insafın da bulunduğu bildirilmektedir. Ehl-i Kitabın bu karakterdeki grubuna birçok âyette [Kasas/52-55; İsrâ/107-108; Ra‘d/35; En‘âm/20, 114; Ankebût/47; Âl-i İmrân/113, 199] işaret edilmiştir.

163-165. Şüphesiz Biz, Nûh'a ve o'ndan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a, torunlarına, Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleymân'a, daha önce kendilerini sana anlattığımız elçilere, kendilerini sana anlatmadığımız elçilere, elçilerden sonra insanların Allah'a karşı bir delilleri olmasın diye, müjdeciler ve uyarıcılar olarak vahyetmiştik. Dâvûd'a da Zebur'u verdik. Ve Allah Mûsâ'ya konuştukça konuştu. Ve Allah azîz'dir ve hakîm'dir.

166. Fakat Allah, sana indirdiğine –ki onu Kendi ilmiyle indirmiştir– şâhitlik eder, melekler de şâhitlik ederler. Şâhit olarak da Allah yeter.

159. Andolsun, kitap ehlinden, ölmeden önce ona [sana indirilene; Kur’ân'a] inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü de, o [sana indirlen; Kur’ân], onların aleyhine iyi bir şâhit olacaktır.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:57 PM.

Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam