Konu: Saff Suresi
Tekil Mesaj gösterimi
Alt 9. August 2010, 12:01 AM   #3
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

Daha sonra, Azîz Paul, Hristiyan cemaatine girince Romalı, Yunan ve İsrâîlli veya Yahûdi olmayan diğer ulusları da Hristiyanlığın çatısı altında toplamaya çalıştı. Bu sebeple, yeni bir mezhep ve hatta dinin temelini attı. Bu yeni din akide, inanç ve kurallar açısından Hz. Îsâ'nın yaymaya çalıştığı dinden çok farklıydı. Aslında bu Azîz hiçbir zaman Hz. Îsâ'yı görmemiş, o'ndan vaat almamıştı. Hatta Hz. Îsâ sağ iken kendisinin en büyük muhaliflerinden biriydi. Ve Îsâ peygamber'den sonra birkaç yıl bu tavrına devam etti. Daha sonra Hristiyan olarak yeni bir dini oluştururken de kendi yaptığı tasarruflara delil olarak Hz. Îsâ'nın hiçbir söz veya fiilini halka göstermedi, aksine bunların kaynağının şahsî ilham olduğunu ileri sürdü. Yeni dini ortaya koyarken başlıca amacı, bu dinin Yahûdi olmayan bütün kavim ve milletlerin tereddütsüz kabul edeceği mahiyette olmasıydı. Nitekim, bir Hristiyanın, Yahûdiliğin bütün şeriatından bağımsız olduğunu ilan etti. Yiyecek-içecek konusunda her türlü helâl ve haram farkını ortadan kaldırdı. Yahûdi olmayanların zoruna giden sünnet ananesine de son verdi. Sadece bunlar değil, Hz. Îsâ'nın ulviyeti, Allah'ın oğlu olduğu ve çarmıha gerilerek Âdemoğulları'nın günahını üstüne aldığı ve böylece bedellerini ödediği gibi çeşitli saçma-sapan tezler de ortaya atıverdi. Tabii bu tür fikir ve tavırlar müşrik ve kâfirlere çok cazip geliyordu ve Azîz Paul, bu gibi uydurmalarla hissiyatlarını okşamaya ve yeni dine teşvik etmeye çalıştı. Hz. Îsâ'nın ilk yandaşları bu tür bid’at ve bâtıl itikatlara karşı çıktılar. Ama ne çare ki, Azîz Paul'ün şeytânca bir düşünceyle Hristiyanlığa açtığı bu kapıdan Yahûdi olmayan Hristiyanların büyük bir seli içeriye girdi ve bu baskın karşısında çok az sayıda özüne bağlı dindar kişi hariç çoğu dayanamadılar. Yine de M.S. 3. yüzyılın sonuna kadar Hz. Îsâ'nın ulûhiyetini reddeden çok kişi vardır. Ne var ki, M.S. 4. yılın başında Nicaea'da toplanan Papalık Konseyi (325), Azîz Paul'un düşünce ve görüşlerini Hristiyanlığın esasları kabul etti. Daha sonra Roma İmparatorluğu da Hristiyanlığı resmî din olarak benimsedi. Bu olay, İmparator Theodoseus zamanında çıkarılan bir kanunla perçinleşti. Bundan sonra, Azîz Paul'un akide ve inançlarına karşı olan bütün kitap ve belgeler gâyet doğal olarak gayr-i meşru ve gayr-i kabil-i rücû ilan edildiler. M.S. 367'de ilk defa, Athanesius'un bir mektubuna uygun olarak muteber ve meşru kitap ve vesikaların listesi hazırlandı. Bu listeyi 382'de Papa Damasius başkanlığında toplanan konsey onayladı. 5. yüzyılın sonunda ise Papa Gelasius, bu listeyi tasdik etmesinin yanısıra muteber ve meşru olmayan kitap ve vesikaların listesini de hazırlattı. İşin ilginç tarafı adı geçen kitapların meşru, güvenilir veya güvenilmez olarak tasnif edilmesi için kabul edilen ölçü sadece Azîz Paul'un uydurduğu inanç ve kurallardı ve hiçbir Hristiyan âlim veya Kilise adamı çıkıp bunların Hz. Îsâ'nın talimatına uymadığını iddia etmeye cesaret edemiyordu.

Hatta muteber ve meşru kitaplar mecmuasına dahil edilen İncîller'de de Hz. Îsâ'nın kendi söz ve hareketlerine dair herhangi bir kayıt bulunmuyor. Gâyet tabii ki Barnabas İncîli, itibar edilmeyen ve meşru olmayan kitapların listesinin başına geçirilmiştir. Bunun başlıca nedeni, muhtevasının o zaman revaçta olan resmî dinin inanç ve kurallarına tamamıyla zıt olmasıydı. Kitabın yazarı, başta kitabı kaleme alışının sebebini anlatıyor: “Bu kitabın gayesi, şeytânın hilelerine uyarak Hz. Îsâ'yı Allah'ın oğlu ilan edenleri ıslah etmektir. Bu insanlar [şeytâna uyanlar] erkeklerin sünnet edilmesini gereksiz buluyor, haram yiyecekleri helâl kılıyorlar. Bu tür hataya düşenler arasında (Azîz Paul) da vardır.” Barnabas'ın beyân ettiği gibi Hz. Îsâ sağ iken, mucizelerini gören müşrik Romalı askerlerin, o'nun Allah'ın oğlu ve hatta Allah olduğunu söylemeye başladığını ve bu yanlış inanca daha sonra İsrâîloğulları'nın da bulaştığını belirtir.

Barnabas bundan sonraki gelişmeleri şöyle nakleder: “Hz. Îsâ bu gidişata çok üzülmüştür. Defalarca, o'nun etrafını saranları uyardı ve yanlış inançlarını şiddetle yerdi. Öğrencilerini çeşitli bölgelere gönderdi. Bu öğrenciler, Hz. Îsâ'nın duaları sayesinde tıpkı kendisi gibi halka bazı mucizeler gösterdiler. Îsâ'nın öğrencilerinin de mucize göstermelerinin maksadı, kendisinden mucizeler sadır olan bir kişinin Tanrı veya Tanrı'nın oğlu olması gerekmediğini açıkça göstermekti.” Barnabas, bundan sonra Hz. Îsâ'nın bu konuda yaptığı çeşitli konuşmalarını nakleder. Bu konuşmalardan, Hz. Îsâ'nın halk arasında yaygınlaşan bâtıl itikatlara ne kadar karşı olduğu anlaşılıyor. Barnabas Hz. Îsâ'nın, ümmetinin doğru yoldan sapmasından son derece endişeli olduğunu ifade ediyor. Ayrıca, Azîz Paul'ün Hz. Îsâ'nın çarmıhta can verdiği yolundaki genel akidesini şiddetle yalanlıyor ve kendi gözleriyle gördüğü olayı şöyle anlatıyor: “Şakirt” Yahuda [Judah, Jadas] Yahûdilerin Baş Hahamlarından rüşvet alarak Hz. Îsâ'yı yakalamak üzere askerlerle gelince, Allah'ın emriyle, dört melek Hz. Îsâ'yı semaya kaldırdılar ve Şakirt Yahuda'nın yüzü ve sesi tamamıyla Hz. Îsâ'nınki gibi yapıldı. Böylece, çarmıha Hz. Îsâ değil Yahuda gerildi.” Barnabas İncîli'ndeki bu ifade, görüldüğü gibi Paul'ün kurduğu Hristiyanlığın kökünü kazıdığı gibi, Kur’ân-ı Kerîm'in ifadesini de tamamıyla doğrular niteliktedir. Hiç şaşılmamalıdır. Kur’ân-ı Kerîm'in inişinden tam 115 sene evvel Barnabas İncîli'ndeki bu ifadeler, kitabın Hristiyan Kilise adamları tarafından aforoz edilmesine sebep oldu. Yukarıda kısaca değinmeye çalıştığımız hususlar, Barnabas İncîli'nin diğer Dört İncîl'den çok daha güvenilir olduğunu göstermeye yeter sanırız. Bu İncîl'de Hz. Mesih'in (a.s) söz, fiil ve sîreti gerçeğe uygun şekilde anlatılmıştır. Maalesef Hristiyanlar, kendi akide, inanç kuralları ile Hz. Îsâ'nın talimatını bu İncîl ile bilme ve düzeltme fırsatını kaçırdılar.

Bu açıklamalardan sonra, zannediyoruz, Barnabas İncîli'nde, Peygamber Efendimizin (s.a) gelişine dair, Hz. Îsâ'nın ağzıyla dile getirilen işaret ve haberleri buraya aktarabiliriz. Söz konusu haberlerde Hz. Îsâ, Hz. Muhammed (s.a) için bazan “Rasûlullah”, bazan da “Mesih” kelimesini kullanmıştır. Bazan “Takdir Edilmeye Layık” ibaresini kullanmış, bazan da öyle sözcükler kullanmış ki, bunlar “Lâ ilâhe illâllâh Muhammedün Rasûlullah” anlamına gelmektedir. Hz. Îsâ'nın, Hz. Peygamber (s.a) hakkında verdiği işaretler o kadar çoktur ki, bunların hepsini anlatmak için ayrı bir kitapçığa ihtiyaç duyulacaktır. Bunların hepsini iktibas etmemiz imkânsızdır. Biz burada sadece belli-başlı haberleri naklediyoruz. “Allah'ın dünyaya gönderdiği peygamberler, ki sayıları 144.000 idi, muğlak ve karmaşık şekilde konuştular. Ama benden sonra, bütün peygamberler ile mukaddes varlıkların nûru gelecektir ki, peygamberlerin söylediklerini açıklayacak, sizi aydınlatacaktır. Çünkü Allah'ın Rasûlü'dür” (Bölüm: 17).

Ferisiler ile Lâviler dedi ki: “Madem ki sen ne Mesih, ne İlyas, ne de başka bir Nebisin, o zaman sen neden yeni bir vaaz ve telkinde bulunuyorsun ve kendini Mesih'ten de daha büyük olarak gösteriyorsun.” Îsâ Mesih dedi ki: “Tanrı'nın benim vasıtamla gösterdiği mucizelerin maksadı, benim yaptıklarımın hepsinin Tanrı'nın isteğine bağlı olduğunu size göstermektir. Yoksa, ben kendimi, sizin bahsettiğiniz (Mesih)ten büyük saymıyorum. Ben, sizin Mesih dediğinizin çorabının boncuğunu veya ayakkabı bağlarını açacak seviyede bile değilim. O Mesih benden önce yaratılmıştı ve benden sonra gelecektir. O, dinin hiç son bulmaması için hakikatleri yanında getirecektir” (Bölüm: 42). “Size yemin ederek söylüyorum, gelen her nebi sadece bir millet için Allah'ın rahmetinin işareti olarak gelmiştir. Bu sebeple bu peygamberlerin talimatı, gönderildikleri ümmet ve ulusların dışına çıkmadı.”

Ama Allah'ın Rasûlü gelince, Tanrı o'na adeta eline mührünü verecektir. Ta ki, o'nun talimatını almış olan dünyanın bütün ulusları selâmete ve rahmete kavuşacaklardır. O, tanrıtanımazlara hâkim olacak ve putperestliği öylesine yeryüzünden silecektir ki şeytân kaçacak delik arayacaktır.” (Bu satırlardan sonra, Hz. Îsâ'nın şakirtleriyle uzun bir konuşması yer alıyor. Bu konuşmada Îsâ Mesih (a.s) müstakbel Peygamber'in Benî İsmâîl'den olacağını izah ediyor.) (Bölüm: 43). Bu sebeple size diyorum ki: “Rasûlullah, Tanrı'nın yarattığı hemen hemen bütün mahluk ve eşyayı memnun edecek bir saadettir. Zira, o anlayış, nasihat, hikmet, kuvvet, şefkat ve sevgi gibi güzel duygularla doludur. O, cömertlik, rahmet, adalet, takvâ, dürüstlük, efendilik ve sabrın rûhuyla donatılmıştır. Kendisine bu faziletlerin üç misli verilmiştir; yani, Allah'ın yarattığı diğer mahluklara nisbetle. Onun dünyaya gelişi ne mübarek bir an olacaktır. İnanın, ben o'nu görmüş ve o'na saygılarımı sunmuşumdur. Tıpkı diğer bütün peygamberlerin o'nu gördüğü ve o'na saygılarını sundukları gibi. Allah o'nun rûhunu görerek o'na nübüvvet bahşetti. Ve o'nu görünce heyecandan rûhum titredi ve ben o'na dedim ki: “Ey Muhammed [methedilmiş kişi, zat]! Allah senin yardımcın olsun ve Allah beni senin pabuçlarının bağlarını bağlamaya layık yapsın. Zira ben bu mevkie yükselirsem, kendimi büyük bir peygamber ve Allah'ın mukaddes varlığı sayacağım.” (Bölüm: 44)

“(Buradan gideceğim için) yüreğiniz sızlamasın ve siz korkmayın. Çünkü sizi yaratan ben değilim. Sizi yaratan, yaratıcımız Allah'tır ve O sizi koruyacaktır. Bana gelince, şu anda dünyada, dünyaya selâmet ve kurtuluş getirecek olan Allah'ın Rasûlü için zemin hazırlamaktayım...” Andres dedi ki: “Ey Üstat! Onun bazı belirgin özelliklerini bize bildir ki o'nu tanıyalım.” Îsâ Mesih (a.s) cevap verdi: “O sizin zamanınızda gelmeyecek, aksine birkaç zaman sonra gelecek. O zamana kadar benim İncîlim öylesine tahrif edilmiş olacak ki, dünyada en fazla 30 mü’min bulunacaktır. O zaman Allah dünyaya acıyacak ve Rasûlü'nü gönderecektir. O Rasûl'ün başında beyaz bulutun gölgesi olacaktır. Bu gölge sayesinde Allah'ın sevgilisi ve yakını olduğu belli olacaktır ve o'nun aracılığıyla dünya Allah'ın mağfiretine kavuşacaktır. O, tanrıtanımaz insanlara karşı büyük bir güçle gelecek ve yeryüzünden putperestliği sürecektir.”

“Ve ben bundan son derece memnun olacağım, zira o'nun sayesinde Tanrımız tanınacak, takdis edilecek ve hakikatimi dünya anlayacaktır. O ayrıca beni insanlar ötesinde bir şey zannedenlerden intikam alacaktır... O öyle bir hakikatle gelecektir ki, bu hakikat bütün peygamberlerin getirdiklerinden daha açık seçik olacaktır!” (Bölüm: 72)

“Allah için and Kudüs'te mi yoksa Süleymân tapınağında mı içilmişti? Fakat sözlerime inanın, bir gün gelecek, Allah, rahmetini başka bir şehre inzâl edecektir. Ondan sonra, her yerde O'nun için doğru biçimde ibâdet yapılacaktır ve Allah Kendi rahmetiyle her yerde hakiki namazı kabul edecektir... Ben aslında, İsrâîl hanedanı için kurtarıcı nebi olarak gönderildim. Fakat benden sonra Mesih gelecek, Allah'ın bütün dünya için gönderdiği. Öyle bir nebi ki, Allah bütün dünyayı o'nun için yaratmıştır. O zaman bütün dünyada Allah'a ibâdet edilecek ve her tarafa rahmeti nâzil olacaktır.” (Bölüm: 83)

(Mesih baş râhibe söyledi “Yaşayan Allah ve elinde canım olan Yaradana yemin ederim, bütün dünyanın milletlerinin beklediği o Mesih ben değilim. Allah bu nebi ile ilgili vaadini atamız Hz. İbrâhîm'e şöyle diyerek vermişti”: “Senin neslinin vasıtasıyla, yeryüzünün bütün milletleri berekete kavuşacaktır” (Tekvin, 22:18). “Ancak Allah beni bu dünyadan kaldırınca, şeytân yine isyan çıkaracaktır ve mü’min olmayanlar benim Tanrı ve Tanrı'nın oğlu olduğumu iddia edeceklerdir. Bu nedenle sözlerim ve talimatım tahrif edilecektir. Ta ki belki de en çok 30 iman sahibi geriye kalacaktır. O zaman Allah dünyaya acıyacak ve Rasûlü'nü gönderecektir. O Rasûl ki, o'nun için dünyanın her şeyi yaratılmıştır. O Rasûl bütün gücüyle güneyden gelecek ve putları ve putperestleri beraberce mahvedecektir. Şeytândan iktidarını alacaktır. Ve Allah'ın rahmetini, kendine iman edecek olanların kurtuluşu için yanında getirecektir. Ne mutlu o'nun sözlerini dinleyene” (Bölüm: 96).Baş râhip sordu: “Allah'ın bu Rasûlü'nden sonra başka nebiler de gelecek mi?” Mesih cevap verdi: “Bundan böyle, Allah'ın gönderdiği hakiki nebiler gelmeyecekler, ama pek çok sahte nebiler gelecektir. Ben bunun için üzgünüm. Çünkü, şeytân, Allah'ın adaletli kararı yüzünden bunları sahneye koymaya çalışacaktır. Ve onlar benim İncîlimin perdesinin arkasına saklanacaklardır.” (Bölüm: 97).

Kâhinlerin başı sordu: “Bu Mesih hangi isimle çağrılacaktır? Ve o'nun gelişinin işaretleri ne olacaktır?” Îsâ Mesih dedi ki: “Bu Mesihin adı “Takdir Edilmeye Layık. Zira, Allah o'nun rûhunu yarattığı zaman o'na bu ismi Kendisi vermiştir.”

“Ve orada o'na kral muamelesi yapılmıştır. Allah dedi ki”: “Ey Muhammed! Bekle, çünkü senin için cenneti, dünyayı ve birçok mahluku yaratacağım ve bunları sana hediye olarak vereceğim. Ta ki, seni tebrik edecek olanlara bereket verilecek ve seni lanetleyecek olanlar lanetlenecektir. Ben seni dünyaya göndereceğim zaman, kurtuluş habercisi olarak göndereceğim. Senin sözlerin doğru olacaktır. Öyle ki yeryüzü ve gökler kaybolup gidecekler, ama senin adın ayakta duracaktır. Öyleyse, o'nun mübarek ismi Muhammed'dir.” (Bölüm: 97).

Barnabas diyor ki: Bir defasında Hz. Îsâ şakirtlerine hitaben yaptığı konuşmada, “Şakirtlerimden biri (ki sonradan Yahuda, Judah, Judas olduğu ortaya çıktı) beni 30 sikkeye karşılık düşmanlara satacaktır” dedi ve şunları ekledi: “Bundan sonra, beni satacak olanın benim adımla öldürüleceğinden eminim. Zira Allah Teâlâ beni yerden semaya kaldırtacak ve o hainin yüzünü öylesine değiştirmiş olacak ki, herkes onu ben sanacak. Ne var ki kötü şekildeki ölümü bir müddet benim karalanmama yol açacaktır. Fakat, Muhammed, yani Allah'ın mukaddes Rasûlü gelince bana sürülen leke temizlenmiş olacaktır. Ve Allah bunu, benim o Mesih'e sadakatimi bildirdiğim için yapacaktır. O bana mükâfâtımı verecektir. Bu şekilde, herkes benim yaşamakta olduğumu ve bu rezil ölümle hiç ilişkim olmadığını anlamış olacaktır” (Bölüm: 113).

(Hz. Îsâ şakirtlerine dedi ki “Elbette ben size diyorum ki, eğer Mûsâ'nın kitabından gerçekler çıkarılmamış olsaydı, Allah atamız Dâvûd'a başka bir kitap vermeyecekti. Ve eğer Dâvûd'un kitabında değişiklikler yapılmamış olsaydı, Allah bana İncîl'i vermezdi. Zira, Allah, yani Rabbimiz, tahrif eden veya değiştiren değildir. Ve herkese aynı mesajı vermiştir. Rasûlullah geldiği zaman inkârcı insanların benim kitabıma bulaştırdıkları bütün (uydurma) şeyleri temizleyecektir” (Bölüm: 124).

Bu açık ve kesin işaret ve haberlerde sadece üç şey ilk bakışta şüpheli görülüyor. Bunlardan biri, yukarıdaki ibarelerde Barnabas İncîli'nin başka bölümlerinde Hz. Îsâ'nın, kendisinin Mesih olmadığını ısrarla belirtmesidir. İkincisi, sadece yukarıdaki alıntılarda değil, İncîl'in diğer birçok yerlerinde de Rasûlullah'ın (s.a) asıl Arapça ismi olan “Muhammed” açıkça zikredilmiştir. Oysa, peygamberlerin gelecekten haber verirken kesin ifadelerden kaçındıkları, özellikle şahıs isimlerini vermedikleri müşâhede edilmiştir. Üçüncü nokta, yukarıdaki ibarelerde Muhammed Mustafa'dan (s.a) “Mesih” olarak bahsedilmesidir. Birinci şüphe için şunu söyleyebiliriz ki, sadece Barnabas İncîli'nde değil, Lucas [Luka] İncîli'nde de Hz. Îsâ'nın (a.s) kendi havari ve şakirtlerine, kendisine Mesih dememelerini emrettiğine dair kayıtlar vardır. Lucas İncîli'nin sözleri şunlardır... O onlara sordu: “Siz bana ne diye hitap edersiniz?” Peter cevap verdi: “Allah'ın Mesih'i.” Bunun üzerine onlara tembih etti: “Bunu kimseye söylemeyin” (Bölüm: 9, 20-2). Bu yasaklamanın sebebi, öyle sanıyoruz ki, Hz. Îsâ'nın kendi isminin beklenen Mesih ile karıştırılmasını istememesiydi. Bilindiği gibi, İsrâîloğulları öteden beri Mesih'in gelmesini bekliyorlardı. Onlara göre Mesih kılıcıyla bütün hakk düşmanlarını mağlup edecekti. İşte bunun üzerine Hz. Îsâ (a.s) bekledikleri Mesih'in kendisi olmadığını ve o'nun kendisinden sonra geleceğini açıklamak zorunda kaldı. İkinci şüpheye gelince, hâlen dünyada var olan Barnabas İncîli'nin Latince tercümesinde Rasûl-i Ekrem'in adı gerçekten “Muhammed” olarak geçmektedir. Fakat kimse bu kitabın hangi dillerden tercüme üstüne tercüme edilerek Latince'ye kadar geldiğini bilmiyor. Barnabas İncîli'nin aslının Süryanice olması kuvvetle muhtemeldir. Zira, daha evvel de işaret ettiğimiz gibi, Hz. Îsâ ile havarilerinin dili buydu. Kitabın aslı bulunsaydı, onda Hz. Muhammed'in (s.a) adının nasıl yazıldığını görmemiz mümkün olacaktı. Kanımıza göre, daha önce İbn İshâk'ın Yuhanna İncîli'nin tercümesinden bahsederken belirttiğimiz gibi, Hz. Îsâ aslında muhtemelen “Munhamanna” sözcüğünü kullanmıştır. Daha sonra bu sözcük muhtelif tercümelerde muhtelif şekilde ifade edilmiş olabilir. Daha sonra, müjdelenen peygamberin isminin hemen hemen “Muhammed” manasına geldiğini gören bir mütercim bu ismi yazmış olabilir. Bu sebeple sadece “Muhammed” isminin açık seçik şekilde yazıldığını görerek, bütün Barnabas İncîli'nin bir Müslüman tarafından kaleme alındığını iddia etmek yanlış olur. Üçüncü noktaya gelince, “Mesih”, aslında bir İsrâîl terimidir. Bu terim Kur’ân-ı Kerîm'de Hz. Îsâ'nın (a.s) Mesih olduğunu inkâr eden Yahûdileri ikna etmek üzere kullanılmıştır. Yoksa, bu ne Kur’ân-ı Kerîm'in terimidir, ne de bu terim Kur’ân'da İsrâîloğulları'nın kastettiği anlamda kullanılmıştır.

Bu bakımdan, Rasûl-i Ekrem (s.a) hakkında, Hz. Îsâ (a.s) “Mesih” kelimesini kullanmış ve Kur’ân-ı Kerîm'de bu kelime kullanılmamışsa, bundan Barnabas İncîli'nde, Kur’ân'da olmayan bir şeyin Hz. Peygamber'e (s.a) atfedildiği anlamı çıkmaz. Aslında Benî İsrâîl'de şöyle bir gelenek vardı: Bir şahıs veya eşya kutsal bir amaç için tahsis edildiği zaman o eşya üstüne ya da şahsın başına mukaddes yağ sürülerek takdis edilmiş olurdu. İbranice'de yağ sürme hareketine “mesh” ve başına yağ sürülene de “mesih” denilirdi. Tapınak ve ibâdet yerlerinde bulunan çanak-çömlek, tabak-bardak ve sürahiler aynı şekilde “mesh” edilerek ibâdete tahsis edilirdi. Kâhin ve râhipler de râhiplik mevkiine getirildiği zaman “mesh” [takdis] edilirlerdi. Aynı şekilde hükümdar ve peygamber de taç giyerken veya peygamberlik mevkiine yükselirken takdis edilirlerdi. Yani, İncîl açısından İsrâîloğulları'nın târihinde sayısız “mesh” olayı ve “mesih” vukû bulmuştur. Nitekim, Hz. Hârûn (a.s) bir haberci olarak bir “mesih”ti. Aynı şekilde, Hz. Mûsâ haberci ve nebi olarak, Tâlût kral olarak, Hz. Dâvûd kral ve peygamber olarak, sâdık hükümdar ve kâhin olarak ve Hz. İlyas bir nebi olarak birer mesih idiler. Daha sonra takdis etmek için illa yağ sürme ananesi de kaldırıldı. Aksine, birinin sadece Allah tarafından bir mevkie veya göreve tayin edilmesi, “mesih” veya takdis edilme anlamına eşit hâle geldi. Meselâ, I. Krallar, Bölüm 19'da Allah'ın, Hz. İlyas'a [İlliyah], Hazayil'i mesh edip Arâm [Şam] hükümdarı, Nemsi'nin oğlunu mesh edip İsrâîl hükümdarı ve Elyasa'yı meshedip kendi yerine nebi yapma emri verildiği kaydedilmiştir. Bunlardan hiç birinin başına yağ sürülmedi. Yalnızca, Allah tarafından bir vazifeye getirildiklerini iddia eden İsrâîloğulları'nın anlayış ve geleneklerine göre, “mesih” kelimesi, sadece “Allah tarafından görevlendirilmiş” anlamına gelirdi. Ve Hz. Îsâ da (a.s) Hz. Muhammed (s.a) için “mesih” kelimesini bu anlamda kullanmıştı. (Mesih kelimesinin İsrâîloğulları'nın anladığı anlamının ayrıntılı açıklamaları için bkz. Encydopadea of Biblical Literature, “Messiah” maddesi).[19]



[1] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[2] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[3] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[4] Çıkış, 5:20-21.

[5] Çıkış,14:11-12.

[6] Çıkış,16:2-3.

[7] Çıkış, 17:3-4.

[8] Sayılar, 11:1-15.

[9] Sayılar, 14:1-10.

[10] Sayılar, 16:1-50.

[11] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 10, s. …..??????????????????????????

[12] Yuhanna, 14:25-30.

[13] Yuhanna, 16:7-15.

[14] Matta, 21:33-46.

[15] Tesniye, 18:15-19; Tebyînu'l-Kur’ân, c. 3, s. 62-65.

[16] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[17] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân; Lisânu'l-Arab

[18] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[19] Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur’ân.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla