Tekil Mesaj gösterimi
Alt 15. August 2009, 02:14 PM   #2
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Tahlil:

1 -3 – Elif [1], Lâm [30], Râ [200]. Bu, Bizim, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa; Aziz’in, Hamîd’in; göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler Kendisinin olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Ve dünya hayatını ahirete tercih eden, Allah'ın yolundan çeviren ve onun eğriliğini isteyen şu kâfirlerin, şiddetli bir azaptan dolayı, vay haline! İşte bunlar, çok uzak bir sapıklık içindedirler.
Sure, Kur’an’a dikkat çekilerek başlamaktadır. Kur’an, insanların karanlıklardan aydınlığa, Allah’ın yoluna çıkarılmaları için indirilmiştir. Böyle olmasına rağmen, kâfirler bu fırsatı değerlendirmemişler, kendi elleriyle başlarına çok büyük bir azap gelmesini sağlamışlardır. Bunlar, dünya hayatını ahırete tercih eden bir kafaya sahip olduklarından dolayıçok uzak bir sapıklık içindedirler; doğru yolu bulmaları, doğru yola çıkmaları çok uzak bir ihtimaldir.
1. ayetin başında “elif”, “lam” ve “ra” kesik harfleri bulunmaktadır. Bu harfler ile ilgili daha evvel Yunus, Hud ve Yusuf surelerinde açıklamalarımız olmuştu. Kanaatimize göre bu harfler, dikkat çekmek için kullanılan birer uyarı edatı mahiyetindedir. Dikkat çekici olan, bu harflerden sonra Kur’an’dan bahsedilmesi ve Kur’an’ın bazı niteliklerinin vurgulanmış olmasıdır.
اE,ل L, رR” harflerinin anlamı ile ilgili olarak geçmiş dönemlerde
* “Rabb benim, Ben Rabbim”,
* “Ben Allah'ım, görürüm”,
* “Ben Allah'ım, Rahman'ım” gibi bir takım yakıştırmalar yapılmıştır. Bazıları da bu harfleri Allah’ın “er-Rahman” isminde bulunan harflerin dağıtılmış şekli olarak görmüştür. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Bu harflerin EBCD [Ebced] tablosundaki sayı değerleri:
ا Elif: 1,
ل Lam: 30,
ر Ra: 200’dür.
Ne var ki, bu sayı değerlerinin neyi ifade ettiği konusuna henüz bir açıklama getirilememiştir. Ümidimiz, bu konu üzerinde ciddî çalışma ve araştırmalar yapacak olan Kur’an erlerindedir.
اE,ل L, رR” harfleriyle ilgili olarak Yunus suresinin tahlilinde açıklama yapıldığından, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 4, s: 485, 486) okunmasını öneriyoruz.
Konumuz olan pasajda, Kitab’ın indiriliş amacı “insanların karanlıklardan aydınlığa; Allah’ın yoluna çıkarılması” olarak açıklanmıştır. Sözü edilen “karanlıklar”, En’am suresinin ilk ayetlerinde de açıkladığımız gibi, ışığın yokluğu anlamındaki bildiğimiz karanlık değildir; küfrün ve şirkin doğurduğu bunalımlar, sıkıntılar ve kargaşalar anlamındadır. Keza yine aynı ayette geçen “aydınlık” da bildiğimiz aydınlık [ışığın varlığı] değil, Allah’ın yolu ve onun doğal sonucu olan dünya ve ahıret mutluluğudur. Allah’ın yolunda olmayanlar, her ne kadar fizik, kimya, tarih gibi alanlarda birçok bilgiye sahip olsalar bile yine de karanlıklar içindedirler. Nitekim inançsız bilginler, mevcut bilgilerini insanlığın ve doğanın yararına değil, çoğu zaman felaketi için kullanmaktan kaçınmamaktadırlar. Allah yolunda olan kimseler ise okuma-yazma bilmeseler bile insanlığın ve tabiatın yararına çalışmayı ahlakî bir görev olarak görmektedirler.
Rabbimiz inananların Veli’sidir. Rahmeti gereği elçi gönderir ve kitap indirir. Elçi de Rabbimizin Kitap’taki mesajları ile insanları uyarır ve onlara rehberlik eder. Akıl sahipleri ise bu uyarıları doğru değerlendirir, gerçeği bulur ve hayatlarını o gerçeklere göre tanzim ederler.
Kur’an’ın indiriliş amacının insanları uyarmak ve onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak olduğu Kur’an’da birçok kez hatırlatılmıştır:
Ey kitap ehli! Kesinlikle Kitap’tan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açığa koyan, çoğundan da vazgeçen Bizim elçimiz size geldi. Kesinlikle size, Allah’tan bir ışık ve apaçık bir kitap geldi.
Allah onunla [Kitap’la] kendi rızasına uyanları selamet yollarına kılavuzlar. Onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola kılavuzlar. (Maide/15, 16)
Allah, inananların Velîsidir [Yakın Kimsesidir]; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfre sapanlara gelince, onların Yakın Kimseleri tâğûttur ki, kendilerini nurdan karanlığa çıkarır. Bunlar cehennem ashabıdır. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara/257)
O [Allah], Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetleri indirendir. Ve şüphesiz Allah, size ı çok şefkatli, çok merhametlidir. (Hadid/9)
10, 11- Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. O halde ey kavrama yeteneği olan iman etmiş kimseler! Allah’a karşı takvalı olun. Kesinlikle Allah, iman etmiş ve salihatı işlemiş kimseleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, size bir öğüt, size Allah’ın açık açık ayetlerini [mucizelerini] okuyan bir elçi indirdi. Ve Allah'a inanır ve salihi işlerse O [Allah], onu, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere girdirir. Allah onun için rızkı güzelleştirmiştir. (Talak/10, 11)
Allah, sizlerden iman etmiş ve salihatı işlemiş olan kimselere, kendilerinden öncekileri halifeler kıldığı gibi, yeryüzünde onları da halife kılacağını [başkalarının yerine geçireceğini], onlar için beğenip seçtiği dini onlar için kesinlikle tutunduracağını ve korkularından sonra, onları kesinlikle güvene değiştireceğini vaat etti. Onlar Bana kulluk ederler, Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra da kim inkâr ederse, artık işte onlar, yoldan çıkanların ta kendileridir. (Nur/55)
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah'a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mümindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimsedirler. (Al-i Imran/ 110)
İşte o kimseler [Allah’a yardım ettikleri için Allah’ın yardımına mazhar olmuş kimseler], eğer kendilerine yeryüzünde bir güç verilirse salâtı ikame etmişlerdir, zekatı vermişlerdir, marufu emretmişlerdir ve münkerden alıkoymuşlardır. İşlerin sonucu sadece Allah'a aittir. (Hac/41)
Babaları uyarılmamış bu yüzden de kendileri gafil [duyarsız] bir kavmi kendisiyle uyarasın diye Aziz [çok güçlü], Rahîm’in [çok merhametlinin] indirdiği çok hikmetli Kur’an’a ant olsun ki sen, o gönderilenlerdensin [elçilerdensin], hiç şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerinesin. (Ya Sin/2-6)
Yine konumuz olan pasajda “göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler Kendisinin olan Allah” ifadesi yer almaktadır. Bu ifadesiyle Rabbimiz gökte ve yeryüzünde ne varsa hepsinin Kendisinin olduğunu vurgulayarak insanları kendilerinin olmayan şeylere bağlanmamaları noktasında uyarmaktadır.
De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.” (A’raf/158)
4- Ve Biz onlara, açıkça ortaya koysun diye, her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğru yola iletir. Ve O, Azîz’dir, Hakîm’dir.
Bu ayette Rabbimiz, toplumlara elçiler gönderdiğini, bu elçileri mutlaka kendi toplumlarının anadilleriyle gönderdiğini, bunun gerekçesinin de elçinin getirdiği mesajları açıkça ortaya koyabilmeleri olduğunu beyan etmektedir. Elçi ile gönderildiği toplumun dilleri farklı olsaydı hem mesajın iletilmesi ve algılanması sorun olurdu, hem de mesaj iletilenler mesajı anlamadıklarını, anlayamadıklarını bahane ederlerdi. Bu konu daha evvel de birçok kez açıklanmıştı.
Görüldüğü gibi, bu ayette çok önemli bir husus; uyarının insanlara anadilleri ile yapılması gerektiği olgusu ön plana çıkarılmıştır:
Ve eğer Biz onu [zikiri] yabancı dilde bir “Kur’ân [okuma]” yapsaydık, elbette onlar: “Âyetleri detaylandırılmalı değil miydi?’ Yabancı dil mi, Arapça mı!” diyeceklerdi. De ki: “O, iman eden kimseler için bir kılavuz ve bir şifadır.” İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve o [Zikr; Kur’ân], onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir. (Fussılet/44)
Ve Biz onu [apaçık kitabı] yabancılardan [Arapça bilmeyenlerden] birine indirseydik de, bunu o, onlara okusaydı, onlar, buna iman ediciler değillerdi. (Şuara/198, 199)
Apaçık kitaba ant olsun ki Biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir Kur'an [okuma] yaptık. (Zühruf/2, 3)
Ayetteki “Biz onlara, açıkça ortaya koysun diye, her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik” ifadesinden sanki Resulullah sadece Arapça bilen Arap toplumuna gönderilmiş gibi bir anlam çıkıyormuş gibi gözükse de, esası öyle değildir. Buradaki ifadeler tıpkı şu ayetler gibi vurgu içermekte ve her elçinin davete önce kendi toplumundan başladığını göstermektedir:
İşte bu da Bizim kentlerin anasını [Anakent’i] ve yanı başındaki kişileri uyarman için indirdiğimiz kendinden öncekini doğrulayıcı mübarek [bolluk dolu] bir Kitaptır. Ahirete inananlar ona da inanırlar ve onlar desteklerine de koruyucudurlar [desteklerini de sürdürürler]. (Enam/92)

De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur'an vahyolundu. Allah’la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem.” De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.” (En’am/19)
Resulullah’ın tüm toplumlara, insanların tümüne elçi gönderildiğini açık açık beyan eden ayetler de mevcuttur:
De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.” (A’raf/158)
Ve Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; velakin insanların çoğu bilmiyorlar. (Sebe/28)
İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur'ân vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şura/7)
De ki: “Ant olsun ki ins ve cinn [herkes], bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.” (İsra/88)
O, Ümmiler [anakentliler] içinde, kendilerinden olan ve onlara ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına Allah'ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. -Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da.- Ve O, Azîz’dir Hakîm’dir.
Bu, Allah'ın, dilediği kişiye verdiği lütfudur. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir. (Cuma/2-4)
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da ayetteki “لتبيّن litübeyyine” sözcüğüdür. Bu sözcük genellikle dilimize “açıklaman için” ya da “açıklayasın” şeklinde çevrilmektedir. Böylece sanki Kur’an anlaşılması zor bir kitaptır da peygamberin açıklamasına muhtaçtır, peygamberin onu açıklaması gerekmektedir. Hâlbuki durum böyle değildir. Biz bu konuyu çalışmamızın Sunuş bölümünde detaylandırmış idik. Lüzumuna binaen burada da tekrarlıyoruz:
Bu ÇALIŞMAMIZ “tefsir” değil, “teybin”dir
“Tefsir” sözcüğü, terim olarak “Kur'an'ı, Yüce Allah'ın muradına delâlet etmesi yönünden beşerî takat oranında açıklamak” demektir.
“Tefsir” sözcüğünün kökü “Fesr” sözcüğüdür. “Açıklamak, örtülü şeyi açmak” anlamına gelen bu sözcük, ilk defa tıp alanında “doktorun suya bakması” anlamında kullanılmıştır. Nitekim bu kökün başka bir türevi olan “tefsira” sözcüğü, “hastalığın tespiti için üzerinde araştırma yapılan sidik” demektir. (Lisanü’l-Arab; Fesr maddesi, cilt 7, sf. 101)
Hekimler getirilen “tefsira”ya bakarak hastalıkların sebeplerini bulup açıkladıkları için “fesr” sözcüğü de zamanla yukarıda verilen “açıklamak, örtülü şeyi açmak” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. “Fesr” sözcüğünün tef'il babından mastarı olan “tefsir” sözcüğü de bu anlama paralel olarak “iyice araştırmak, çok açıklamak” anlamında kullanılmaktadır.
Bütün bunlar, “tefsir” sözcüğünün filolojik olarak şu anlamlara delalet ettiğini göstermektedir:
“Anlaşılamamış, kapalı, müşkil, müphem bir sözü, konuyu, ya da meseleyi anlaşılır hâle getirmek...”
Böyle bir tarif, sözcüğün terim anlamı için verdiğimiz tanımla da uyumludur. Ragıp da el-Müfredat adlı eserinde “tefsir” sözcüğünü Lisanü’l-Arab'a uyumlu olarak açıklamıştır. (El Müfredat, Fesr maddesi, sf. 380)
Bu bilgilere göre “Kur'an tefsiri” diye yazılan eserler, müellifleri böyle düşünmeseler de, Kur'an'ın kapalı, müphem ve örtülü olduğunu peşinen kabul etmiş olmaktadırlar.
Bu nedenle, elinizdeki bu çalışmanın bir Kur'an tefsiri olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Bizim anlayışımıza göre Kur'an'ın insanlar tarafından tefsirine ihtiyaç yoktur. Çünkü Kur'an'ın bizzat kendisi yüceler yücesi Rabbimiz tarafından yapılmış en güzel tefsirdir. Nitekim Furkan/33’te “Onların sana getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, sana hakkı [doğrusunu] ve en güzel açıklamayı getirmeyelim” denilerek Kur'an'ın en iyi tefsir olduğu, ele aldığı meseleleri en güzel şekilde açıkladığı ve problemleri tamamen çözdüğü bildirilmektedir. Ayrıca Kur'an'da “Ayatün Beyyinatün”, “Kitabün Mübin”, “Beyyenehü”, “Mübeyyinat”, “Tibyan” ve “Beyan” gibi aynı kökten türetilmiş kavramlarla Kur'an ayetlerinin apaçık olduğu bildirilmiş, Kur'an'ın kapalı, müşkil, anlaşılmaz olmadığı yüzlerce kez vurgulanmıştır. Yüce Allah kitabındaki mesajlarının açıkça anlaşılabilmesini sağlamak için her türlü anlatım tekniğini kullanmış, bir anlatım aracı olarak sivrisinek gibi en basit şeyleri bile örnek vermekten çekinmemiştir. Böylece ilahi mesajlar üniversitedeki akademisyenden dağdaki çobana kadar herkes tarafından anlaşılabilecek bir açıklığa kavuşturulmuştur.
Kur'an'ın herhangi bir tefsire gerek duyulmayacak kadar açık ve anlaşılır olduğunu gösteren bu gerçekler ortada iken Kur’an’ı tefsir etme iddiasıyla yola çıkmak, en hafifinden cüretkârlık olarak nitelendirilecek bir yaklaşım olsa gerektir.
“Tebyîn” sözcüğü, iki zıt anlam için de kullanılan “Beyn” sözcüğünün türevlerinden olup tef'il babından mastardır. Saklama anlamına gelen “Ketm” sözcüğünün zıt anlamlısı olan “tebyîn”, “açığa koyma” demektir. Ancak bu, iyi anlaşılmamış bir şeyi açıklama anlamında değil, var olan bir şeyi ortaya koyma, gözler önüne serme anlamında bir açığa koymadır. Meselâ Araplar “Beyyene’s-subhu li zi’l-ayneyni” yani “Sabah, gözü olanlara her şeyi ortaya koydu” şeklinde bir deyim kullanmaktadırlar. Bir benzetme yaparak anlatmak gerekirse; “Tebyîn” buzdolabında, kilerde veya herhangi bir yerde durmakta olan yiyeceklerin yenmek üzere masanın üzerinde hazır duruma getirilmesi, yani zaten var olan yiyeceklerin bulundukları yerden alınıp ortaya konulmasıdır. “Ketm” ise tam tersine, ortada durması gereken bir şeyin ortadan kaldırılıp bir yerlere saklanmasıdır.
“Tebyin” sözcüğünün bu anlamı Kur'an'da net olarak vurgulanmıştır:
İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti Biz, insanlara apaçık gösterdikten sonra gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder. Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve [açık delilleri ve hidayeti] açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira Ben onların tövbelerini kabul ederim. Ben tövbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.” (Bakara/159, 160)
Ve hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir bedel karşılığı sattılar. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!” (Âl-i Imran/187)
Tebyin sözcüğünün ism-i mef'ul kalıbına konulmuş bazı türevleri Kur’an’da “Fahişetün mübeyyinetün (Nisa/19, Ahzab/30, Talâk/1)” ve “Âyâtün mübeyyinâtün (Nur/4, 46, Talâk/11)” şeklindeki ifadelerle yer almıştır. “Beyan” sözcüğünün türevlerinden olup “apaçık” anlamına gelen sözcükler ile “açığa koyma” anlamındaki “tebyin” sözcüğü ve onun ism-i mef’ul kalıbındaki türevleri bazıları tarafından anlamdaş olarak kabul edilse bile, her bir sözcüğün anlamı, bulunduğu kalıp itibariyle bir diğerinden farklıdır.
Kur'an konteksti içinde “Tebyin”, “Her biri gayet açık ve seçik olan Kur'an ayetlerinin ortaya konularak gözler önüne serilmesi” anlamına gelmektedir. Bu ortaya koyuş, Kur'an'ı vahyeden ve onu açıklamayı kendi üzerine borç alan Rabbimizin yaptığı bir iştir. Peygamberlerin Allah'tan aldıkları vahyi kendi toplumlarına aktarmalarına “tebliğ” denmekle birlikte, sonraki yinelemeleri de mahiyeti bakımından birer “tebyin” faaliyetine dönüşmektedir (Nahl/39, 44, 64, Zühruf/63, Maide/9, 15, İbrahim/4). Kavram bu bağlamda ele alındığında, müminlerin görevinin sadece tebyin olduğu anlaşılmaktadır.
Bizim yapmaya çalıştığımız da budur. Kur'an'ı kapalı, anlaşılmaz olmaktan tenzih eder, “onu tefsir ettik” deme cüretinden Rabbimize sığınırız.”
Rabbimiz sadece son elçisini değil, daha evvelki elçilerini de kendi toplumlarının dilleriyle göndermiştir. Bu peygamberlerin hepsi de tebyinde bulunmuşlardır:
Ve Biz, senden önce de, sadece kendilerine vahyettiğimiz olgun insanları, açık kanatlarla ve yazılı belgelerle elçi olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, haydiyin Ehlizikir’e [Tevrat ve İncil’i bilen bilginlere] sorun. Biz sana da o Zikr’i [Kur’an’ı], kendilerine indirilmiş olanı ortaya koyman için, onların da tefekkür etmeleri için indirdik. (Nahl/43, 44)
4. ayetteki “… Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğru yola iletir” cümlesi, Rabbimizin insanları iman edip etmemekte serbest bıraktığını ifade etmektedir. Bu konu Kehf/29’un tahlilinde (Tebyinü’l Kur’an; c. 7 , s. Mizanpajdan sonra sayfa numarası girilecek!) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
5 – Ve ant olsun ki, Musa'yı “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar, onlara Allah’ın günleri ile öğüt ver” diye ayetlerimizle elçi gönderdik. Şüphe yok ki bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için nice ayetler vardır.
Bu ayette Rabbimiz, Resulullah’ın daha evvel Musa’nın (as) da görevlendirildiği aynı görevle gönderildiği mesajını vermektedir. Rabbimiz Musa peygamberi “eyyamullah [Allah’ın günleri]” ve mucizeler ile uyararak toplumunu karanlıklardan aydınlığa çıkarmakla görevlendirdiği gibi, bütün peygamberlerini de kendi toplumlarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak gayesiyle göndermiştir.
Araplar “ ايّام العربEyyamü’l-Arab [Arab Günleri]” deyimiyle asırlardır hafızalarda kalan kendi tarihlerindeki önemli hadiseleri ve meşhur savaşları; Arap tarihine ait önemli olayları kastederler. Bu nedenle, ayetteki “ ايّام اللهAllah’ın günleri” ifadesi de Allah’ın Musa Peygamberin kavmini cezalandıracağı günler” demektir.
Sonuç olarak “Eyyamullah [Allah’ın günleri]” ifadesinin genel anlamda “Allah’ın ciddi boyutta cezalandıracağı günler” demek olduğunu söyleyebiliriz. Bu ifade daha evvel Casiye suresinde (Tebyinü’l Kur’an; c. 6, s. 476) de tahlil edilmişti.
Ayetteki “Musa ile gelen ayetler” ifadesini hem Musa’ya (as) verilen Kitap’ın ayetleri, hem de Musa (as) ve İsrailoğulları’nın hayatlarındaki “Âsâ”, “Beyaz El”, “Çekirgeler”, “Bitler”, “Kurbağa”, “Kan, “Denizin Yarılması”, “Taştan Pınarların Fışkırması”, “Dağın Gölgelik Gibi Kaldırılması” ve “Gökten Bıldırcın Eti ile Kudret Helvası İndirilmesi” gibi olağanüstü olaylar olarak anlayabiliriz.
6, 7 – Ve hani Musa kavmine demişti ki: “Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; Hani O, sizi, sizi işkencenin kötüsüne çarpıtan, oğullarınızı boğazlayan ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size çok büyük bir bela vardır. Ve hani Rabbiniz ilan etmişti: ‘Ant olsun ki şükrederseniz elbette size artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.’”
8 – Yine Musa dedi ki: “Eğer küfrederseniz/ nankörlük ederseniz; siz ve yeryüzündeki kimseler topluca, iyi biliniz ki Allah kesinlikle Ganiyy’dir, Hamîd’dir.”
Bu ayet grubunda, Musa peygamberin kendi toplumuna Allah’ın İsrailoğulları üzerindeki nimetlerini hatırlatarak Allah’a nankörlük etmemeleri, nankörlük ederlerse O’na değil kendilerine zarar verecekleri yönündeki öğütleri yer almaktadır.
Bu öğütler arasında yer alan “Ve işte bunda Rabbinizden size çok büyük bir bela vardır” ifadesiyle insanoğlunun daima Allah’ın imtihanıyla baş başa olduğu gerçeği hatırlatılmaktadır.
“İsrailoğulları’nın belalandırılması [imtihan edilişi]”, onların hem nimetler verilerek hem de sıkıntıya düşürülerek sınanmaları/denenmeleri olarak anlaşılmalıdır.
Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadıcıdır. Ve fitne olmak üzere, sizi Biz, şer ve hayır ile belalandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya/35)
Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı sâlihlerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle belâlandırdık [imtihan ettik]. (A'râf/168)
Ve de kesinlikle Biz sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle; ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belalandıracağız [imtihan edeceğiz]. Başlarına bir musıbet geldiği zaman “Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O’na döneceğiz.” diyen şu sabredenleri müjdele! (Bakara/155)
Ayetlerdeki “Ve hani Rabbiniz ilan etmişti: ‘Ant olsun ki şükrederseniz elbette size artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir” ve “Eğer küfrederseniz/ nankörlük ederseniz; siz ve yeryüzündeki kimseler topluca, iyi biliniz ki Allah kesinlikle Ganiyy’dir, Hamîd’dir” ifadelerinden anlaşıldığına göre, Rabbimiz Tevrat’ta Musa’ya şükürle ilgili çok kesin direktiflerde bulunmuştur.
Şükür, şükrün gereği ve şükrün nimeti artıracağı konusu daha önce Ya Sin suresinin sonunda ayrıntılı olarak açıklanmıştı. Önemine binaen kısaca özetliyoruz:
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla