Konu: Nisa Suresi
Tekil Mesaj gösterimi
Alt 8. August 2010, 11:15 PM   #4
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

32. âyetin iniş sebebiyle ilgili şunlar nakledilmiştir:

Tirmizî, Umm Seleme'den şöyle dediğini rivâyet eder: “Erkekler gazaya gidiyor, kadınlar gazaya gidemiyor ve biz mirasın (erkek hissesinin) yarısını alıyoruz” denilmesi yüce Allah, Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin buyruğunu indirdi. Mücâhid der ki: Yine bu hususta yüce Allah, Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar (Ahzâb/35) âyetini de indirdi. Umm Seleme, Medîne'ye hicret eden ilk kadın olmuştu. Ebû Îsâ (et-Tirmizî) der ki: Bu mürsel bir hadistir. Kimisi bunu, “İbn Ebî Necîh'ten, o, Mücâhid'den” diye mürsel olarak, “Umm Seleme böyle böyle dedi” diye rivâyet etmiştir.

Katâde de der ki: Câhiliye dönemi insanları, kadınlara da, çocuklara da miras vermiyorlardı. Allah bunlara da mirastan pay etti. Kadınlara, erkeğin payının yarısı takdir edilince bu sefer kadınlar, paylarının erkeklerin payları gibi olmasını temenni ettiler. Erkekler de şöyle dedi: “Biz miras hususunda kadınlara üstün kılındığımız gibi, âhirette de hasenatımızla kadınlara üstün olacağımızı umarız.” Bunun üzerine, Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin âyeti nâzil oldu.[14]

Mücâhid'in rivâyetine göre Umm Seleme, “Yâ Rasûlallah! Erkekler savaşa katılıp savaşıyor, biz ise savaşmıyoruz. Onların mirastaki paylarıysa bizimkinin iki katı. Keşke biz de erkek olsaydık!” deyince, bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.[15]

Âyetteki, Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır ifadesiyle, erkek ve kadının yükümlülük ve sosyal yönden farklarının olmadığı bildirilmiştir. Bu konuyu Ahzâb sûresi'nde detaylı olarak açıklamıştık.

33. âyetteki, Ve Biz, anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mevâli [mirasçılar] kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimseler; onların nasiplerini de hemen verin ifadesi, terekenin yakınlar arasında hakkaniyetle taksim edilmesi gerektiğini bildirmektedir.

Bu âyetin iniş sebebine dair şunlar nakledilmiştir:

Şânı yüce Allah, her insanın mirasçılarının ve mevâlîsinin [yakınlarının] olduğunu açıklamaktadır. O hâlde her biri Allah'ın kendisi için paylaştırmış olduğu mirastan paylarını alsın ve bir diğerinin malını temenni etmesin. Buhârî, “Kitâbu'l-Ferâiz”de Sa‘îd b. Cübeyr'den gelen rivâyetle yüce Allah'ın, Anne-babanın ve yakın akrabaların terk ettiklerinden her biri için mirasçılar [mevâli] kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de… buyruğu hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmektedir: Muhacirler, Medîne'ye geldiklerinde, Ensâr, Muhâcir'e akrabası dururken mirasçı olurdu. Buna sebep ise, Rasûlullah'ın (s.a) aralarında kurduğu kardeşlik akdi idi. Yakın akrabaların terkettiklerinden her biri için mirasçılar kıldık âyeti nâzil olunca, ondaki bu hükmü Yeminlerinizin bağladığı kimselere de nasiplerini verin buyruğu nesh etti.[16]

Yukarıda yetim hukuku ve yetimin mirası konu edilmişti. Bu pasajda ise tüm insanlara/kamuya hitap edilerek miras hukuku ele alınmıştır. Biz, anlam birliği ve bütünlüğü nedeniyle 33. ve 176. âyetleri burada tertip ettik.

Konuya girerken miras âyetlerinin sebeb-i nüzûlü hakkındaki nakilleri aktarmak istiyoruz:

Mirasa dair âyetin nüzûl sebebi ile ilgili farklı rivâyetler gelmiştir. Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Dârekutnî'nin Câbir b. Abdullah'tan rivâyetine göre Sa‘d b. er-Rabî'nin hanımı dedi ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Sa‘d öldü, geriye de iki kız çocuğu ve kendi kardeşi kaldı. Kardeşi kalkıp Sa‘d'ın bıraktıklarını aldı. Kadınlar ise sahip oldukları mallar üzre nikâhlanırlar.” Hz. Peygamber o mecliste kendisine cevap vermedi. Daha sonra tekrar ona gelip dedi ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Sa‘d'ın kız çocukları (ne olacak)?” Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Bana (Sa‘d'ın) kardeşini çağır.” Kardeşi gelince ona şöyle dedi: “İki kız çocuğuna üçte-iki, hanımına sekizde-bir ver, geri kalanı da senindir.” Ebû Dâvûd'un rivâyetinin lafızları böyledir. Tirmizî ve diğerlerinin rivâyetinde ise şöyle denilmektedir: “Bunun üzerine miras âyeti nâzil oldu.” (Tirmizî) dedi ki:” Bu, sahih bir hadistir.”[17]

İbn Abbâs (r.a), âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında şöyle demiştir: “Evs ibn Sâbit el-Ensârî, geriye üç kız ve bir hanım bırakarak ölmüştü. Vasîleri olan amcaoğullarından iki kişi Evs'in malına el koymuşlardı. Bunun üzerine Evs'in hanımı Hz. Peygamber'e (s.a) gelip, durumu arzederek, vasî olan bu iki kişinin, ne kendisine ne de kızlarına hiç bir mal vermediklerini söylemişti. Hz. Peygamber (s.a) de ona, “Haydi evine git, ben Allah'ın senin bu işin hususunda ne buyuracağına bakayım” demişti. İşte bunun üzerine Hz. Peygamber'e bu âyet nâzil oldu ve erkeklerin de, kadınların da mirastan payları olduğunu bildirdi. Fakat Hakk Teâlâ, bu âyette payların ne kadar olduğunu beyân etmedi. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a) o iki vasîye haber göndererek, “Evs'in malından hiç bir şeye dokunmayın” dedi. Daha sonra Allah Teâlâ'nın, Allah size, evlâtlarınız hakkında (...) emreder (Nisâ/11-12) âyetleri nâzil oldu ve böylece kocanın ve kadının hisselerinin miktarı belirtildi. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü, o iki vasî'ye, Evs'in hanımına mirastan sekizde-bir hisse verip, kızların hisselerini ellerinde tutmalarını emretti. Daha sonra da Hz. Peygamber (s.a) onlara, kızların hisselerini de kızlara vermelerini bildirdi. O iki vasî de, hisselerini onlara verdi.” İşte âyetin sebeb-i nüzûlü ile ilgili söz bundan ibarettir.[18]

Kur’ân'da miras ilkeleri böylece belirtilmiş, ardından da, Şüphesiz Allah, her şeye en iyi şâhittir. Babalarınız ve çocuklarınız; hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu, siz bilemezsiniz. Şüphesiz Allah en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. Allah, sapmayasınız diye açığa koyuyor ve Allah her şeyi en iyi bilendir. Bunlar, Allah tarafından bir vasiyettir. Ve Allah en iyi bilen ve çok yumuşak davranandır diye uyarılarda bulunulmuş ve sonra pasaj, İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Elçisi'ne itaat ederse Allah onu, içinde sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir. İşte bu da, çok büyük kurtuluştur. Ve kim Allah'a ve O'nun Elçisi'ne karşı gelir ve O'nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde sürekli kalmak üzere cehenneme girdirir. Ve alçaltıcı azap onun içindir tehdidi ile bitirilmiştir.

33. âyetteki, Ve Biz, anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mevâli [mirasçılar] kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimseler; onların nasiplerini de hemen verin ifadesinden anlaşıldığına göre, miras, neseb ve sözleşmeye dayandırılmıştır. Târih kayıtlarına göre Araplar arasında da veraset, neseb ve sözleşmeye dayalı olarak tatbik edilmekteydi. Bu konuyu Râzî'den naklediyoruz:

Bil ki câhiliyye halkı, şu iki şey sebebiyle birbirlerine vâris oluyorlardı:

a) Neseb,

b) Muahede/sözleşme...

Neseb cihetinden birbirlerine vâris olmalarına gelince onlar, ne küçük çocuklara, ne de kadınlara miras veriyorlardı. Onlar ancak, at üzerinde savaşan ve ganimet elde eden erkek akrabaları mirasa mâlik kılıyorlardı.

Sözleşme cihetinden birbirlerine vâris olmalarına gelince, bu da şu iki şekilde tahakkuk ediyordu:

1) Anlaşma

Câhiliyyede bir kimse, bir başkasına “Kanım, senin kanın; canım, senin canın.. Sen bana, ben de sana vâris olurum... Sen beni kollarsın, ben de seni..” derdi. Onlar bu şekilde bir akit yaptıklarında, onlardan hangisi diğerinden önce ölürse, sağ kalan için, ölünün malından daha önce şart koşulmuş olan şey tahakkuk ederdi.

2) Evlât edinme

Araplardan herhangi bir kimse, başkasının oğlunu evlât ediniyordu. Böylece bu çocuk babasına değil de, o kimseye nisbet ediliyor ve o kimseye vâris oluyordu. Bu evlât edinme de anlaşma çeşitlerinden birisiydi.[19]

Yukarıda, bazı durumlarda mirastan erkek kardeşe 2, kız kardeşe 1 pay verildiğini görmüştük. Bunun hikmetini kavrayamayanların bu husustaki izahlarına gelince:

Birinci soru: “Hiç şüphesiz, şu sebeplerden dolayı kadın erkekten daha âcizdir:

a) Kadın dışarı çıkmaktan ve ortada gözükmekten âcizdir. Zira onun kocası ve akrabaları, bunu ona yasaklar.

b) Aklı kıt, aldanması ve yanılması çoktur.

c) Erkeklerle karıştığında, töhmet altına girer.

“Kadının acziyyetinin daha fazla olduğu sabit olduğuna göre, mirastaki hissesinin de daha çok olması gerekir. Daha çok olmasa bile, en azından erkeğinkine eşit olması gerekir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, kadına mirastan erkeğin payının yarısını vermesindeki hikmet nedir?”

Bu soruya şu şekillerde cevap verilir:

1) Kadının harcaması daha azdır, çünkü kocası, onun için harcar. Erkeğin harcaması ise daha çoktur, çünkü erkek, hanımı için de harcar. Harcaması ve masrafı daha çok olan, mala daha muhtaçtır.

2) Erkek, yaratılış, akıl ve meselâ kadılık [hâkimlik] imamet [devlet başkanlığı] yetkisinin kendisine verilmesi gibi dinî mertebeler bakımından kadından daha üstün durumdadır. Keza kadının şâhitliği, erkeğin şâhitliğinin yarısı kadardır. Bu durumda olan kimseye, daha fazla verilmesi gerekir.

3) Kadının aklı az, (arzuları) çoktur. Kadına çok mal verildiğinde, fesat büyür. Nitekim şâir, “Boş zaman, gençlik ve bolluk içinde olmak, kişiye çok zararlıdır” demiştir. Nitekim Cenâb-ı Allah, Çünkü insan muhakkak kendini ihtiyaçtan vareste gördü diye azar (Alâk/6-7) buyurmuştur. Erkeğin durumu ise böyle değildir.

4) Erkek, aklının tam oluşu sebebi ile, malını hanlar yaptırma, çaresizlerin yardımına koşma, yetim ve dullara infakta bulunma gibi dünyada güze1 övgüyü, âhirette de bol sevabı kazandıracak şeylere harcar. Bunu ancak erkek yapabilir. Çünkü erkek, insanlara daha fazla karışıp içli-dışlı olur. Kadının, insanlara ihtilatı ise azdır. Binâenaleyh kadın buna muktedir olamaz.

5) Rivâyet olunduğuna göre Ca‘fer-i Sâdık'a bu mesele sorulunca o şöyle demiştir: “Hz. Havva bir avuç buğday alıp onu yedi. Sonra bir avuç daha alıp onu gizledi. Daha sonra bir başka avuç aldı ve onu Hz. Âdem'e verdi. Hz. Havva, kendi payını erkeğin payının iki katı kılınca, Allah Teâlâ durumu aleyhine çevirdi de, kadının (mirastan) hissesini, erkeğin hissesinin yarısı kıldı.”[20]

Böyle zorlamalara hiç gerek yoktur. Allah bu ilkeleri, Arap aile yapısındaki kıst [hakkaniyet] ölçülerine göre koymuştur. Zira babanın bıraktığı malın iktisabında, erkek çocukların katkıları vardı. O nedenle de erkek evlâdın kız evlâda göre daha fazla alması normaldir. Ancak aile, kazanç ve birikimini erkek evlâdı okutup meslek edindirmek için harcadığında, geriye kalan az miktardaki malın taksiminde okutulup doktor veya mühendis yapılmış, üst düzey gelir sahibi olmuş bulunan erkek kardeş 2, bağ-bahçede ırgat olarak çalışan kız kardeş 1 pay mı almalıdır? Görüldüğü gibi bazı durumlarda ikiye-bir hükmü ile hakk tecelli etmiyor. Hakkın yerini bulması için ek maddeler gerekir, ki Allah da böyle yapmıştır:

Sizden birinize ölüm hazır olduğu vakit, eğer bir hayır [mal] bıraktıysa, muttakiler üzerine bir hakk olarak, babası-anası ve en yakın akrabası için, ma‘rûf ile vasiyet etmek yazıldı [farz kılındı]. Artık her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. Artık her kim vasiyet edenin bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden korkar da onların arasını düzeltirse, ona hiç bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara/180-182)

Ey iman etmiş kişiler! İçinizden birine ölüm hazır olduğu zaman, vasiyet sırasında aranızdaki şâhitlik, kendi içinizden adalet sahibi iki kişidir yahut yeryüzünde yolculuğa çıkmış iseniz, sonra da ölümün musibeti size gelip çatmışsa, sizden olmayan iki kişidir. Eğer şüpheye düşerseniz, salâttan sonra onları alıkorsunuz. Sonra da onları, “Akraba bile olsa, yemini bir çıkar karşılığı satmayacağız, Allah'ın şâhitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi hâlde günahkârlardan oluruz” diye Allah'a yemin ettirirsiniz. Sonra da eğer o ikisinin [şâhitlerin] bir günah işledikleri anlaşılırsa, ölene daha yakın olan hakk sahiplerinden diğer iki kişi onların yerine geçerler de, “Bizim şâhitliğimiz, o ikisinin [önceki iki kişinin] şâhitliğinden daha doğrudur ve biz kimsenin hakkına tecavüz etmedik. Aksi hâlde biz zâlimlerden olurduk” diye Allah'a yemin ederler. İşte bu [böyle bir yemin], şâhitliklerini usulüne göre yapmaları yahut yeminlerinden sonra yeminlerinin kabul edilmemesinden korkmaları için en yakın [iyi] yoldur. Allah'a takvâlı davranın ve kulak verin. Ve Allah, fâsıklar topluluğuna kılavuzluk etmez. (Mâide/106-108)

Ve sizden eşler bırakarak vefat edecek olanlar, eşleri için senesine kadar evlerinden çıkarılmaksızın kendilerine yetecek bir malı vasiyet ederler. Artık onlar, çıkarlarsa, ma‘rûf ile kendilerinin yaptıklarında sizin için bir günah yoktur. Ve Allah azîz'dir hakîm'dir. (Bakara/240)

Bu ölçüler çevresinde örneklediğimiz aile bireyleri arasında kız evlâda 2 ya da daha fazla, erkek evlâda ise 1 ya da daha az verilebilir veya ailenin mal varlığı harcanarak okutulan erkek evlâda hiç pay verilmeyip, terekenin hepsi kıza verilebilir. Bütün bunlar, vasiyet ile gerçekleştirilir. Baba vasiyet etmediyse, kamu devreye girerek hakkaniyeti sağlar.

Yukarıdaki âyetlerde, Bu paylar, onun [ölenin] yaptığı vasiyet ve borçlardan sonradır buyurularak, önce vasiyetin yerine getirilmesi ve borçların ödenmesi istenmiştir. Bakara/180'de ise, Sizden birinize ölüm hazır olduğu vakit, eğer bir hayır [mal] bıraktıysa, muttakiler üzerine bir hakk olarak, babası-anası ve en yakın akrabası için, ma‘rûf ile vasiyet etmek yazıldı [farz kılındı] buyurularak, miras taksiminden doğacak hakksızlıkların vasiyetlerle telafi edilmesi; diğer âyette ise hakkaniyetin sağlanması için hâkimin terekeyi paylaştırması hükme bağlanmıştır:

Artık her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. Artık her kim vasiyet edenin bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden korkar da onların arasını düzeltirse, ona hiç bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara/181-82)

Âyetlerden anlaşıldığı üzere mirasta hakkaniyetin sağlanması için “vasiyet” müessesesine ihtiyaç vardır. Ne yazık ki, Veda Hutbesine, “Vârise vasiyet yoktur” ilavesi yapılıp, Rasûlullah'ın ağzından vasiyet ortadan kaldırılmak istenmiştir.

Burada üzerinde durulması gereken hususlardan biri de “kelâle” meselesidir. Kelâle sözcüğünün yanlış anlaşılması nedeniyle birtakım sorunlar ortaya çıkmıştır. O nedenle kelâle üzerinde durmak istiyoruz:

LÜGATTE “KELÂLE”

كلالة[kelâle] sözcüğü, “yürümekten yorgun düşme, aciz olma, yorgunluktan kuvvetin gitmesi” anlamlarındaki ك ل ل[k-l-l] fiilinin mastarı olup kesici yerleri işe yaramaz hâle gelmiş bıçak ve kılıca, kimsesiz-desteksiz kalmış yetime ve hâmile olduğu dönemde saldırganlığını yitirmiş yırtıcı hayvana da كلّ [kell] denir[21] ki bu, Türkçe'deki “kelerme, kelleşme” sözcüğüyle aynı anlamdadır. Kell sözcüğü, –dilimize Farsça'dan (aslında Farsça'ya Arapça'dan geçmiştir), “saçı dökülmüş” anlamıyla girmiş olsa da– mecâzen “zayıf düşmüş, cılız” anlamında da kullanılır. Her ne kadar TDK'da “kelerme” sözcüğü yoksa da, Anadolu'da, yıpranmış ve zayıf düşmüş şeylere kelermiş denir.

ك ل ل[k-l-l] kökünden türeme sözcükler Kur’ân'da üç yerde; Nisâ/12, 176'da kelâle ve Nahl/76'da kell [zayıf, güçsüz olduğundan yük hâline gelmiş] şeklinde yer alır.

Bu sözcük, “dıştan kuşatma” [yakın kimsesi olmadığından uzak olanların mirasçı olması] anlamıyla da açıklanabilirse de, buna lüzum yoktur. Sözcüğün vaz‘ı yukarıda zikrettiğimiz gibidir.

MİRAS HUKUKUNDA “KELÂLE”

Bu sözcük miras hukukunda mesnetsiz rivâyetlerdeki nakillere göre ele alınmış, bunun sonucu olarak da işin içinden çıkılmaz bir durum ortaya çıkmıştır. Genellikle kelâle, “vâlidi ve veledi olmadan miras bırakan kişi” olarak tarif edilmiştir. Vâlid “baba”, veled ise “erkek çocuk” olarak kabul edildiğinden, çevirilerde “babasız ve çocuksuz” şeklinde yer almıştır. Aslında vâlid, “ana-baba”yı, veled ise “erkek ve kız çocuğu” birlikte ifade eder. Kur’ân'da ana-baba için vâlideyn, erkek-kız çocuk için veled, evlâd sözcükleri kullanılır.

Kutrub, “Kelâle, ana-baba ve kardeşin dışındaki şeylerin adıdır” (yani, “anasızlık-babasızlık ve kardeşsizlik”) der.[22] Görüldüğü üzere Kutrub, anayı sözcük anlamına katarken, çocukları dışarıda bırakmıştır.

Rivâyet destekli yorumlardan yola çıkıldığında, hatalı bir sonuca varıldığı için sözcüklerin asıl anlamları dikkate alınmalıdır. Kelâle'nin asıl anlamı, “zayıf düşmüş, kimsesiz, desteksiz kalmış” demektir. İnsan bu duruma, ancak eşi, usûl ve furûu [anası-babası, erkek ve kız çocukları] olmadığı zaman düşer. Bu bakımdan kişiler; eş, usûl ve furûuna bakmakla, onları zayıf ve desteksiz bırakmamakla yükümlüdürler. Eşe, usûl ve furûa işte bu nedenle zekât ve sadaka verilmez.

Nisâ/12 ve 176. âyetlerinde konu edilen “kelâle” işte budur; yani, “eş, ana-baba ve erkek-kız çocuklardan mahrum kalma hâli”dir.

176. âyetten anlaşıldığına göre birileri Rasûlullah'a kelâle'nin miras durumunu sormuş, Allah da o'na, Allah, size fetva verecektir demesini emretmiştir. Kelâle ile ilgili fetva da 12. âyette verilmiştir. Bulunması gereken pasaj dışında tertip edilmesi sonucu, 176. âyetin, Çocuğu olmayan, kız kardeşi bulunan bir kişi helâk olursa [ölürse], bıraktığı şeyin yarısı onundur [kız kardeşinindir] bölümü, “kelâle” hakkında verilen fetva zannedilip, miras âyetleri anlaşılmaz sözler yumağı hâline getirilmiştir. Özellikle bu sûrenin 12. âyetinde kelâle hakkındaki fetva ile burada kelâle hakkında olduğu kabul edilen fetva arasındaki çelişki nedeniyle çıkmaza girilmiş, “üvey kardeş, öz kardeş” takdirleri yapılmaya mecbur kalınmıştır. Halbuki kelâle hakkındaki fetva, 176. âyette değil, 12. âyette bulunmaktadır.

Âyetteki, çocuğu yoksa ifadesinden, murisin eşinin bulunduğu anlaşılmaktadır. O nedenle buradaki taksimde, eş ve kardeşler vâris durumundadırlar.

Burada üzerinde durulması gereken bir husus da, 176. âyetin yapısıdır. Âyetteki, Senden kelâle [birinci derecede mirasçısı olmayan kişiler] hakkında fetva isteyecekler. De ki: “Allah, size fetva verecektir” ifadesinden sonra gelen Çocuğu olmayan, kız kardeşi bulunan bir kişi helâk olursa [ölürse], bıraktığı şeyin yarısı onundur [kız kardeşinindir]… bölümü, birinci kısmın açılımı değildir. Zira, Çocuğu olmayan, kız kardeşi bulunan bir kişi helâk olursa [ölürse] ifadesinden, söz konusu kişinin evli olduğu, ama çocuğunun bulunmadığı anlaşılmaktadır. Hanımı olduğuna göre ölen kişi “kelâle” değildir. Bu, mirastaki başka bir durumun izahıdır. Kelâle ise 12. âyette açıklanmıştır.

Bu pasajda miras hukukuna dair şu ilkelere yer verilmiştir:

• Anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mevâli [mirasçılar] kılınmıştır.

• Borçlar ödenmeli, vasiyetler ve velâ hukuku yerine getirilmelidir.

• Vâris olan evlâtlardan [yetimlik çağını geçen çocuklardan] erkeğin payı, iki kadın payı kadardır. (Yetimlik çağında kız-oğlan eşit pay alırlar.)

• Mirasçılar hepsi kız olmak üzere ikiden fazla iseler, terekenin üçte-ikisi onlarındır.

• Mirasçı bir tek kadın ise, o zaman terekenin yarısı onundur.

• Eğer ölen, ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa, ana-babanın her birine altıda-bir; şâyet ölenin çocuğu yok da mirasçı olarak ana ve babası kalmışsa, o zaman anasının hakkı üçte-birdir.

• Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda-bir düşer.

• Çocuğu olmayan, kocası ve kız kardeşi bulunan bir kadın ölürse, bıraktığı şeyin yarısı kız kardeşinin, yarısı da kocasınındır.

• Çocuğu olmayan, kocası ve erkek kardeşi bulunan bir kadın ölürse, erkek kardeş, kocasından artanın tamamını alır. (Yarısı kocasınındır.)

• Çocuğu olmayan, karısı ve kız kardeşleri olan bir erkek ölürse; kız kardeşler, iki tane ise, çocuksuz ölen erkek kardeşin bıraktığının üçte-ikisi onların, dörtte-biri de karısınındır.

• Çocuğu olmayan, karısı ve erkek ve kız kardeşleri olan bir erkek ölürse, erkek için iki kadının payı vardır. (Karısı terekenin dörtte-birini alır).

• Eğer ölen kadının çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı kocasınındır.

• Şâyet ölen kadının çocukları varsa, mirasın dörtte-biri kocanındır.

• Eğer koca çocuk bırakmadan ölürse, geriye bıraktığının dörtte-biri karısınındır.

• Şâyet ölen kocanın çocukları varsa, terekenin sekizde-biri hanımınındır.

• Eğer ölen bir erkek veya kadın, kelâle olarak [birinci dereceden mirasçısı; eşi, çocuğu ve ana-babası olmadan] miras bırakıyor ve kendisinin bir erkek veya kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan her birine altıda-bir verilir. Eğer kardeşler bundan daha çok iseler, üçte-birde ortaktırlar.

• Miras taksimi, ölenin yaptığı vasiyet yerine getirildikten ve borçları ödendikten sonra yapılır.

15. Kadınlarınızdan fâhişeye varanlara, kendinizden onların aleyhine hemen dört şâhit getirin; şâyet onlar şâhitlik ederlerse, artık o kadınları ölüm vefat ettirinceye ya da Allah onlara bir yol kılıncaya kadar evlerde tutun.

16. Sizlerden ona [fâhişeye] varan iki er kişi [eşcinsel ilişkide bulunan erkekler]; hemen her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe ederler de düzeltirlerse artık onlardan mesafelenin. Şüphesiz Allah tevbeleri çok kabul edendir, en çok merhamet edendir.

Bu âyetlerde, toplumdaki cinsel sapıklıkla ilgili hükümler bildirilmiştir. Buna göre:

• Lezbiyenlik yaptıkları en az dört tanıkla tesbit edilen kadınlar, vefat edinceye ya da Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tecrit edilmelidirler.

• Homoseksüel [eşcinsel] erkeklere eziyet edilmeli, tevbe edip düzelirlerse kendi hâllerine bırakılmalıdırlar.

Bu âyetlerde eşcinsellik, patolojik bir vakıa olarak görülmekte ve eşcinsellerin cezalandırılması değil, tedavi ve rehabilite edilmeleri istenmektedir. Bu hastalığın Lût peygamberin kavminde ileri derecede salgın olduğu Kur’ân'da [A‘râf, Hûd, Hicr, Şu‘arâ, Neml, Ankebût, Kamer ve Enbiyâ sûrelerinde] bildirilmiştir. Eşcinsellik hakkında daha önceki açıklamalarımıza bakılabilir.[23]

Bazıları bu âyetleri zinaya hamletmiş, Nûr sûresi'ndeki zina cezası hakkındaki âyetlerin bu âyetleri neshettiğini ileri sürmüşlerdir. Hâlbuki âyetin teknik yapısı buna izin vermez. Zira âyetteki, ellâti [kadınlar] ifadesine, erkek dâhil olamaz; ellezâni [iki erkek] ifadesine de, kadın dahil olamaz. Bu ifadeler, âyetlerde konu edilen aşırılığın “zina” olmadığını açıkça göstermektedir. Ayrıca birçok yerde açıkladığımız gibi, fahşâ, fâhişe, fuhuş sözcükleri, “aşırı davranmak” anlamında olup, zina, homoseksüellik, çıplaklık gibi çok çirkin olan her fiil için kullanılır. Bu hususla ilgili Necm ve Nahl sûrelerindeki açıklamalarımıza bakılabilir.[24]

Homoseksüellere [eşcinsel erkeklere] verilecek eza; “azarlamak, ayıplamak ve kötü söz söylemek” olarak kabul edilebilirse de, bizce onlara verilecek eza, onların tecrit edilerek tedavilerinin sağlanmasıdır. Âyete göre bunların tedavi ve rehabiliteleri de kamu üzerine borçtur.

17. Allah'ın üzerine aldığı tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerinkidir. İşte bunlar, Allah'ın tevbelerini kabul ettikleridir. Allah en iyi bilendir, en iyi hüküm koyandır.

18. Ve tevbe, kötülükleri yapıp edip de onlardan birine ölüm çatınca, “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenler ve de kâfir olarak ölenler için değildir. İşte bunlar, Bizim kendileri için acı bir azap hazırladıklarımızdır.

15-16. âyetlerde lezbiyenlik ve homoseksüellik yapanlar ve onların tevbeleri konu edilmişti, burada ise hangi tevbenin makbul olduğu ortaya konulmuştur. Allah rahmeti gereği kullarını tevbeye [suçtan dönmeye] davet etmiş, Kendisinin de suçtan döneni cezalandırmaktan vaz geçeceğini bildirmiştir. Buna göre, makbul ve geçerli olup Allah'ın kabul edeceği tevbe şudur:

• Allah ancak, cehâlet nedeniyle kötülük yapan, ardından hemen dönen kimsenin tevbesini kabul eder.

• Sürekli kötülük yapıp da ölüm gelip çatınca, “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesini kabul etmez.

TEVBE

Tevbe, “bilinçlenerek, kararlılıkla kusurları terk edip, Allah'a itaate yönelmek”tir. Bu konuya dair detaylı bilgi Bakara sûresi'nde verilmiştir.

19. Ey iman etmiş kişiler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmaz. Ve onlara verdiğinizin bir kısmını götürmeniz için, açık bir fâhişe [çirkin bir hayâsızlık; zina] getirmedikleri sürece onları sıkıştırmayınız. Ve onlarla ma‘rûf ile muaşerette bulununuz. Ve eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa; siz bir şeyden hoşlanmasanız da Allah onda [sizin hoşlanmadığınız şeyde] birçok hayır kılacak olabilir.

Bu âyetlerde de aile hukukuna değinilerek bazı câhiliye gelenekleri ortadan kaldırılmaktadır. Buna göre:

• Kadınlara zorla mirasçı olunmamalıdır. Kimse kadına zorla velî olamaz. Kadın kendi geleceğini kendisi belirler ya da kamu tarafından gözetilir.

• Fuhşa yönelmedikleri sürece kadına baskı yapılmamalıdır.

• Kadınlarla ma‘rûf üzere muaşerette bulunulmalıdır.

• Ortada hoşlanılmayan bir durum varsa sabredilmelidir. Çünkü bu hayırlı olabilir.

Bu âyetin nüzûl sebebi ile ilgili yapılan rivâyetler ve müfessirlerin görüşleri farklı farklıdır. Buhârî, Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi... kendilerine verdiğinizin bir kısmını ahp götürmeniz için onları sıkıştırmayın buyruğu hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmektedir: Adam öldüğü vakit onun velîleri, hanımı üzerinde hakk sahibi olurlardı. Onlardan biri istediği takdirde, kadınla evlenebilirdi. İsterlerse onu başkasıyla evlendirirler, istemezlerse evlenmesine engel olurlardı. Onlar, (kadın üzerinde) akrabalarından daha fazla hakk sahibi idiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu hadisi ayrıca Ebû Dâvûd bu manada rivâyet etmiştir.

ez-Zührî ve Ebû Miclez der ki: Ölen erkeğin başka anneden olma oğlu yahut asabeleri arasında en yakın olan kişi, elbisesini kadının üzerine atar, böylece o kadın üzerinde kadından ve onun velîsinden daha fazla hakk sahibi olurdu. İstediği takdirde ölenin verdiği mehir dışında ona mehir vermeksizin onunla evlenirdi. İsterse de başkası ile evlendirir, mehirini kendisi alır, ona mehirden bir şey vermezdi. Dilediği takdirde ise ölenden aldığı mirası kendisine fidye olarak vermesi için onun evlenmesine engel olur yahut mirasını almak için ölmesini beklerdi. Bunun üzerine yüce Allah, Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi... buyruğunu indirdi. Buna göre âyet-i kerîmenin anlamı şöyle olur: O kadınları kocalarından miras olarak almanız ve onlarla evlenmeniz helâl değildir.[25]

Âyetin nüzûl sebebiyle ilgili olarak şu iki görüş beyân edilmiştir: Birinci görüş: Câhiliyye döneminde bir adam ölüp geride hanımı kaldığı zaman, o adamın o kadından olmayan oğlu veya adamın akrabalarından bazıları gelir, kadının üzerine elbisesini atar ve “O adamın malına vâris olduğum gibi, karısına da vâris oldum” der, böylece o kimse, o kadın üzerinde, hem kadının kendisinden hem de diğer insanlardan daha fazla hakk sahibi olurdu. Bu sebeple de isterse o kadınla, ölen kimsenin vermiş olduğu mehir üzere herhangi bir mehir vermeden evlenir; isterse kadını başka birisiyle evlendirir, kadının mehrini alır, mehirden kadına hiç bir şey vermezdi. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirip, herhangi bir kimsenin ölen kişinin hanımına bu yolla vâris olmasının haram olduğunu beyân buyurmuştur. Bu görüşe göre Cenâb-ı Hakk'ın, Kadınlara mirasçı olmanız… ifadesiyle kastedilen, kadınların bizzat kendileri ve kocalarının ölümünden ötürü onların kendilerine vâris olunamayacağı hususudur.

İkinci görüş: Bu verâsetin, kadının malıyla ilgili olmasıdır. Bu böyledir, zira ölünün vârislerinin, kadın ölünceye ve onlar onun malına vâris oluncaya kadar, o kadını evlenmekten men etme hakkları vardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Onlar istemedikleri hâlde, sizin onların mallarına vâris olmanız helâl olmaz buyurdu.[26]

Bu nakillerden anlaşıldığına göre câhiliyye Arapları, kocası ölen kadını, ölünün mirası olarak kabul ederlerdi.

Âyetteki, Ve eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa; siz bir şeyden hoşlanmasanız da Allah onda [sizin hoşlanmadığınız şeyde] birçok hayır kılacak olabilir ifadesiyle, hemen yuvanın yıkılmaması ve işin zamana bırakılması gerektiği, böyle bir durumda Allah'ın birtakım hayırlar (örneğin, kadının beğenilmeyen yönlerinin değişmesi gibi) ihsan edebileceği bildirilmektedir.

20. Ve eğer bir eşin yerine bir eş değiştirmek istediyseniz, onlardan birine yüklerle vermiş de bulunsanız, artık ondan bir şey geri almayınız. Onu bir iftira ve açık bir günah olarak alır mısınız?

21. Ve birbirinizle kaynaşıp başbaşa kalmışken ve onlar sizden kuvvetli bir söz almışken onu [verdiğinizi] nasıl alırsınız?

19. âyette, Ve onlara verdiğinizin bir kısmını götürmeniz için, açık bir fâhişe [çirkin bir hayâsızlık; zina] getirmedikleri sürece onları sıkıştırmayınız buyurularak, kadına verilen mehirin, kadının fuhşa gitmesi hâlinde istenebileceğine işaret edilmişti. Bu âyetlerde ise, kadın fuhuşta bulunmadığı hâlde, onun rızası dışında tek taraflı olarak erkeğin boşaması durumundaki mehir konusu ele alınmakta, boşanmak istenen kadına verilen mehirin geri alınmaması hükme bağlanmakta ve böylece kadın, hem boşanma hem de mehrini kaybetme hakksızlığına uğramaktan kurtarılmaktadır. Ayrıca bu hükme göre, verdiği mehiri geri alma hakkını kaybettiği için büyük bir ihtimalle erkek kadını boşamaktan vazgeçecek, böylece yuvanın dağılması önlenmiş olacaktır.

Bu âyetin iniş sebebi hakkında nakledilen şudur:

Rivâyet olunduğuna göre, câhiliyyede bir kimse başka bir kadınla evlenmeyi arzu ettiğinde, hanımına fuhuş iftirası atar, böylece kadını, mehir olarak verdiği şeyi fidye olarak geri vermeye [“hull” yapmaya] zorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Eğer bir zevceyi bırakıp da yerine başka bir zevce almak isterseniz... buyurmuştur.[27]

Burada konu edilen kuvvetli söz, “nikâh akdi”dir. Bu sözle kadın, kendini eşine vakfetmeyi taahhüt etmiştir.

22. Ve kadınlardan babalarınızın nikâhladıklarını nikâhlamayın. Ancak geçen geçmiştir. Şüphesiz bu, çirkin bir hayâsızlıktır ve öfke duyulan bir iğrençliktir. Ne kötü bir yoldu o!

23-24. Size, anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, teyzeleriniz, halalarınız, erkek kardeşinizin kızları, kız kardeşinizin kızları, sizi emzirmiş olan anneleriniz, sütten kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, birleşme yaptığınız kadınlarınızın eski kocalarından doğup evinizde bulunan üvey kızlarınız –birleşme yapmadıysanız bir sakınca yok size–, kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşin arasını birleştirmeniz –eski yapılıp geçenler hariç–, yeminlerinizin sahip oldukları hariç, muhsan kadınlar [nikâhlı kadınlar] da haram kılındı. Allah çok affedici, çok merhametlidir. Bunlar Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında iffetlerinizi koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla, muhsanlaşacak [evlenecek] kadın aramanız size helâl kılındı. Öyleyse onlardan ne ile faydalandıysanız, farz bir görev olarak ücretlerini ödeyiniz. Zorunlu ödemenizden sonra, rızalaştığınız şeyde size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah en iyi bilen ve hikmet sahibi olandır.

25. Ve sizden her kim hür mü’min kadınları nikâh edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da, yeminlerinizin mâlik olduğu mü’min genç kızlarınızdan nikâhlamak var. –Ve Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Sizin bazınız, bazınızdandır.– O hâlde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen sahiplenilmiş kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle onları [yeminlerinizin mâlik olduklarını] nikâhlayın ve örfe uygun bir şekilde ücretlerini [mehirlerini] verin. Sahiplenildiklerinde fâhişe işlerlerse, o zaman onlara hür kadınlara verilen azabın yarısı verilir. –İşte bu sizden günah işlemekten ürperen kimseleredir.– Ve eğer sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ve Allah gafûr'dur, rahîm'dir.

Bu âyet grubunda, Arap câhiliyye geleneğindeki uygulamalar kaldırılarak, nikâhı haram olan kadınlar ile evliliğin nasıl olması gerektiği ortaya konulmaktadır. Şöyle ki:

• Üvey anne ile evlenilmez. (Üvey anne ile evlenmek, çirkin bir hayâsızlıktır ve öfke duyulan bir iğrençliktir, davranışların en kötüsüdür.)

• Anneler, kızlar, kız kardeşler, teyzeler, halalar, erkek kardeşin kızları, kız kardeşinizin kızları, süt anneler, sütten kız kardeşler, kayın vâlideler, cinsel ilişkiye girilen eşin üvey kızları (cinsel ilişkiye girilmediyse bir sakınca yok), kişinin kendi sulbünden olan oğullarının hanımları [gelinler], muhsan [nikâhlı] kadınlar ile evlenilemez.

• Yeminlerinizin sahip olduğu evli kadınlar ile evlenilebilir. (Bunların Müslümanlara iltica etmeden evvelki evlilikleri hükümsüzdür.)

• İki kız kardeşin arası birleştirilemez. (Eş ölünce hemen baldızla evlenilemez. Eşi ölen veya eşini boşayan erkek, ancak başka bir kadın ile evlendikten ve onunla ayrıldıktan veya o öldükten sonra eski baldızı ile evlenebilir.)

• Kendisiyle cinsel ilişkiye girilen eşin mehiri kesinlikle ödenmelidir. (Zorunlu ödemeden sonra, rızalaştıkları şeyde bir sorumluluk yoktur.)

• Hür mü’min kadınları nikâh etmeye gücü yetmeyenler, yeminlerinin mâlik olduğu mü’min kızlar ile evlendirilmelidir. Yeminlerin mâlik olduğu [himâyeye verilmiş] kadınlarla velîlerinin izni ile evlenilmelidir.

• Himâye altındaki kadınlara da örfe göre mehirleri verilmelidir.

• Suç işlemeleri hâlinde, yeminlerin sahip olduğu [himâye altındaki] kadınlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir.

Evlilik hükümleri şu âyetlerde de konu edilmiştir:

Ve müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman etmiş bir câriye –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman etmiş bir erkek köle –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi bilgisi ile cennete ve mağfirete çağırır. O, öğüt alıp düşünürler diye insanlara âyetlerini ortaya koyar. (Bakara/221)

Bugün size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin de yemeğiniz onlara helâldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak –onlara ücretlerini/mehirlerini ödediğiniz takdirde– size helâl kılındı. Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, âhirette hüsrana uğrayanlardandır. (Mâide/5)

Eğer o, kadını boşarsa, artık bundan sonra o [kadın], ondan başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz. Sonra eğer o [ikinci koca] onu boşarsa, Allah'ın sınırlarını ikâme edeceklerini zannettilerse, birbirlerine dönmelerinde her ikisine de günah yoktur. Allah'ın, bilip duran bir toplum için ortaya koyduğu sınırlar işte bunlardır. (Bakara/230)

Âyetlerin ifadesi gâyet net ve açık olmakla birlikte biz birkaç nokta üzerinde durmakta yarar görüyoruz.

Yukarıda geçen, Kadınlardan babalarınızın nikâhladıklarını nikâhlamayın. Ancak geçen geçmiştir ifadesinden anlaşıldığına göre, câhilî Arap toplumunda, baba ölünce üvey anne ile evlenilebiliyormuş. Bu âyetle, üvey anne ile evlenme âdeti kaldırılmıştır.

Bu konuya dair klâsik kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Yüce Allah'ın, Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın buyruğu ile ilgili olarak denildiğine göre, insanlar yüce Allah'ın, Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi... (Nisâ/19) âyetinin nüzûlünden sonra da babalarının hanımlarıyla, onların rızasını alarak evlenmeye devam ettiler. Ve bu durum, Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın âyeti nâzil oluncaya kadar devam etti. Bu âyet nâzil olunca, böyle bir evlilik her durumda haram kılındı. Çünkü nikâh kelimesi hem cima, hem evlenmek hakkında kullanılır.

Bazı Arap kabilelerinde, oğulun, babasının ölümünden sonra üvey annesini nikâhlaması gelenek hâlini almıştı. Bu, Ensâr arasında da yaygın bir uygulamaydı. Kureyşliler arasında ise, karşılıklı rıza ile mübahtı. Nitekim Amr b. Umeyye'nin, babasının ölümünden sonra üvey annesiyle evlendiğini biliyoruz. Bu kadından Musâfir ve Ebû Muayt adındaki çocukları olmuştur. Umeyye'den de Ebu'l-‘İs ve diğer çocukları vardı. Umeyye'nin oğulları, Musâfir ile Ebû Muayt'ın hem kardeşleri hem amcaları idiler. Bu şekilde evlenenlerden biri de Saffan b. Umeyye b. Halef idi. O, babasından sonra üvey annesi el-Esved b. el-Muttalib b. Esed kızı Fahite ile evlenmişti. Umeyye ise, henüz karısı hayatta iken öldürülmüştü. Yine bu tür evlilik yapanlardan biri de Manzur b. Zebban'dı. O da üvey annesi Hârice'nin kızı Müleyke ile evlenmişti. Bu kadın, önceden Manzur'un babası Zebban b. Seyyar'ın nikâhı altında idi.[28]
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Taner Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
khaos (31. March 2018)