Konu: Nisa Suresi
Tekil Mesaj gösterimi
Alt 8. August 2010, 11:17 PM   #8
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

89-70. âyetlerde, Kim de Allah'a ve Elçi'ye itaat ederse artık onlar, Allah'ın, peygamberlerden, sıddîklardan, şehidlerden ve sâlihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir! Bu, Allah'tan bir lütuftur. En iyi bilen olarak Allah yeter buyurularak, insanlık hakka davet edilmekte, şirk ve nifaktan uzak durarak kendilerini kurtarıp büyük ödüllere nail olmaları istenmektedir.

Bu âyetlerin sebeb-i nüzûlü hakkında şunlar nakledilmiştir:

Âlimler bu âyet-i kerîme'nin sebeb-i nüzûlü hakkında birkaç açıklama zikretmişlerdir:

a) Bir grup müfessirin rivâyet ettiğine göre, Hz. Peygamber'in azatlı kölesi [mevlâ] olan Sevban, Hz. Peygamber'i çok seviyor ve o'ndan ayrılmaya hiç dayanamıyordu. Bir gün, yüzü değişmiş, bedeni incelip zayıflamış ve yüzünü hüzün bürümüş olduğu hâlde Hz. Peygamber'in yanına gelir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) ona hâlini sorunca, o şöyle der:

— Ey Allah'ın Rasûlü! Benim şundan başka hiç bir derdim yok: Seni görmediğim zaman özlüyor, seninle karşılaşıncaya kadar büyük bir yalnızlık duyuyorum... Derken âhireti hatırlıyor, bu sefer de seni orada görememekten korkuyorum... Çünkü ben, cennete girdirilsem bile, sen peygamberlerin derece ve makamlarında olacaksın, bense kulların derece ve makamlarında; binaenaleyh, seni göremeyeceğim. Eğer cennete girdirilmezsem, o zaman da seni asla göremeyeceğim...

Bunun üzerine, bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

b) Süddî şöyle demiştir: Ensâr'dan bir grup insan, “Yâ Rasûlallah! Sen cennetin en üst (makamında) oturursun; biz ise seni özleriz... Ne yaparız o zaman?” deyince, bu âyet-i kerîme nâzil olur.

c) Mukâtil şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme, Hz. Peygamber'e, “Yâ Rasûlallah! Biz senin yanından ayrılıp çoluk-çocuğumuzun yanına varınca, seni özlüyoruz. Yanına dönünceye kadar hiç bir şey bize fayda vermiyor. Sonra, senin cennetteki derece ve makamını düşündük, binaenaleyh, şâyet cennete girersek, biz seni nasıl görebileceğiz?” diyen Ensâr'dan bir kimse hakkında nâzil olmuştur. Onun bu sorusu üzerine Cenâb-ı Hakk, bu âyeti indirmiştir. Hz. Peygamber (s.a) vefat edince, o kendisine ait bir bahçede bulunduğu sırada Ensâr gelip Hz. Peygamber'in vefat ettiğini ona haber verdi. Bunun üzerine o, “Allahım! Onunla tekrar karşılaşıncaya kadar o'ndan başka hiç bir şey görmemem için gözlerimi kör et!..” dedi ve olduğu yerde hemen kör oldu. Hz. Peygamber'i şiddetli bir sevgiyle sevdiği için, Cenâb-ı Hakk onu cennette Hz. Peygamber'in yanına koyar.”

d) Hasan el-Basrî şöyle der: Mü’minler, Hz. Peygamber'e şöyle dediler: “Biz, seninle ancak dünyada müşerref oluyoruz. Âhiret hayatı başladığındaysa, sen ilk dereceye yükseltileceksin...” Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a) hüzünlendi, mü’minler de hüzünlendiler... Bundan dolayı bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: “Bu rivâyetlerin sahih olduğunu inkâr etmiyoruz. Fakat, âyetin sebeb-i nüzûlünün, bundan daha büyük bir şey olması gerekir: Bu da, tâate teşvik ve ona isteklendirmedir. Çünkü, sebebin hususiliği, lafzın umumiliğine mani olmaz. Binâenaleyh, bu âyet, bütün mükellefler hakkında şu umumi hükmü ifade eder: Allah'a ve Rasûlü'ne itaat eden herkes, hiç şüphesiz, Allah katında üstün dereceler ve çok şerefli mertebeler elde eder.[61]

الصّدّيق [SIDDÎQ]

Bu sözcük, “doğrulukta veya doğrulamakta mübalağa gösteren, ileriye geçen kimse” demektir. Bu kimselerin nitelikleri şöyle beyân edilmiştir:

Allah'a ve Elçisi'ne inanan kimseler; işte onlar, Rabb'leri nezdinde sıddîkların ve şehidlerin ta kendilerdir. Onlar için karşılıkları ve nûrları vardır. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler de; onlar cahîm'in ashâbıdırlar. (Hadîd/19)

Ve doğruyu getiren ve onu tasdik eden kişi; işte onlar, takvâ sahiplerinin ta kendileridir. (Zümer/33)

الشّهيد[ŞEHÎD]

الشهيد [şehîd] kelimesi, ism-i fail manasında, fail vezninde bir kelime olup “ileri derecede tanık olan” demektir ki bu, Allah'ın da niteliklerinden biridir. Bu sözcük kullara izafe edildiği zaman, Allah'ın varlık ve birliğine en iyi tanıklık eden” demek olur ki bunlar da, hakkaniyetli davranan bilginlerdir:

Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah'tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, azîz, halîm'den başka ilâh diye bir şey yoktur. (Âl-i İmrân/18)

Bu bilince erenler, canları pahasına Allah'ın varlığına ve birliğine tanıklık ederler. İşte bu bilgi ve bilinçle canını, Allah'ın dinine yardım, O'nun dininin hakk, onun dışındakilerin ise bâtıl olduğuna tanıklık etme uğruna feda edenlere de “şehîd” denir.

71. Ey iman etmiş kişiler! Önleminizi alın, sonra da onlara karşı ya küçük birlikler hâlinde sefere çıkınız veya toptan sefere çıkınız.

72. Şüphesiz sizden bir kısmı da kesinlikle ağır davranır. Sonra size bir musibet isâbet edince, “Kesinlikle Allah bana lütfetti de onlarla beraber tanık olarak bulunmadım” der.

73. Ve eğer size Allah'tan bir lütuf isâbet ederse, kesinlikle sanki, sizinle kendisi arasında hiç sevgi yokmuş gibi, şüphesiz “Ah ne olurdu, onlarla beraber olaydım da çok büyük başarıya erseydim!” diyecektir.

74. O hâlde basit hayatı, âhiret karşılığında satacak kimseler, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse, artık Biz ona çok büyük bir mükâfât vereceğiz.

75. Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, nezdinden bize bir velî, nezdinden iyi bir yardımcı kıl” diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?

76. İman etmiş kimseler, Allah yolunda savaşırlar. Küfretmiş kişiler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın velîleri ile savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı, çok zayıftır.

Bu âyetler bağımsız bir necm olup, artık organize olmuş ve devlet kurmuş olan mü’minlerin nizam-ı âlem için yapmaları gerekenler [savaş, infak vs.] üzerinde durulmakta ve mü’minlerin her an savaşa hazırlıklı olmaları istenmektedir.

Burada, Önleminizi alın ifadesindeki önlem, savaş için gerekli donanım ve levazım, eğitim ve istihkam gibi tedbirlerdir. Bu konu Enfâl/60'ta şöyle ifade edilmişti:

Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki, onlarla, Allah'ın düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ve Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz, bunlardan aşağı daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz hakksızlığa uğratılmazsınız. (Enfâl/60)

Âyetteki, Küçük birlikler hâlinde sefere çıkınız veya toptan sefere çıkınız ifadesinden de, mü’minlerin operasyon ekipleri ve büyük bir ordu oluşturmaları istenmektedir. Burada verilen görevler, Tevbe sûresi'nde şu ifadelerle yer almaktadır:

Eğer savaşa çıkmazsanız, O [Allah], sizi acıklı bir azap ile azaplandırır ve yerinize başka bir toplumu getirir ve siz O'na zarar diye bir şey veremezsiniz. Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir. Eğer siz o'na [elçiye] yardım etmezseniz, bilin ki Allah o'na kesinlikle yardım etmiştir. Hani o küfretmiş kişiler, o'nu ikinin ikincisi olarak çıkarmışlardı. Hani ikisi mağarada idiler. Hani o, arkadaşına, “Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir” diyordu. Bunun üzerine Allah, o'nun üzerine huzur indirmiş, o'nu sizin görmediğiniz askerlerle desteklemiş ve küfreden kişilerin sözünü en alçak kılmıştı. Allah'ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. Hafif teçhizatla ve ağırlıklı olarak sefere çıkın ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer o [sefer], yakın bir kazanç ve sıradan bir sefer olsaydı, onlar kesinlikle seni izlerlerdi. Fakat o meşakkatli iş kendilerine uzak geldi. Bununla beraber, “Bizim de gücümüz yetseydi, kesinlikle sizinle beraber elbette çıkardık” diye Allah'a yemin edecekler –kendilerini helâk ediyorlar– ve Allah biliyor ki onlar, kesinlikle yalıncılardır. (Tevbe/39-42)

Savaş şartlarında mü’minlerin yapmaları gerekenlerin bir bölümü de şu âyetle belirlenmiştir:

Bununla beraber mü’minlerin hepsinin birden topyekün savaşa çıkmaları olmaz. O nedenle her kesimden bir tâife , önlem almaları için, kendilerine müracaat edildiği zaman dinde derin bilgi elde etmeleri ve toplumu uyarmaları için neden seferber olmasın? (Tevbe/122)

72-73. âyetlerde, Şüphesiz sizden bir kısmı da kesinlikle ağır davranır. Sonra size bir musibet isâbet edince, “Kesinlikle Allah bana lütfetti de onlarla beraber tanık olarak bulunmadım” der. Ve eğer size Allah'tan bir lütuf isâbet ederse, kesinlikle sanki, sizinle kendisi arasında hiç sevgi yokmuş gibi, şüphesiz “Ah ne olurdu, onlarla beraber olaydım da çok büyük başarıya erseydim!” diyecektir ifadesiyle, savaş hakkında olumsuz davranan tipler kınanmaktadır, ki bunlar, savaşa katılan mücâhidlere bir yenilgi veya musibet isâbet ettiğinde, savaşa katılmadığı için sevinirler ve bunu da Allah'ın nimeti sayarlar. Ama savaşa katılan mü’minler Allah'ın yardımı ile zafer ve ganimet elde edince haset etmekten utanmazlar.

74. âyette, O hâlde basit hayatı, âhiret karşılığında satacak kimseler, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse, artık Biz ona çok büyük bir mükâfât vereceğiz ifadesiyle, Allah için savaşa katılanların kavuşacakları nimetler müjdelenmektedir. Bu müjdeler şu âyetlerde de görülmektedir:

Şüphesiz Allah, inananlardan canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır: Onlar, Allah yolunda savaşırlar; sonra öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın Tevrât, İncîl ve Kur’ân'daki gerçek bir sözüdür. Ve sözünü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alış-verişle sevinin. Ve işte bu büyük başarının ta kendisidir. (Tevbe/111)

Ey inanmış olan kimseler! Size, sizi can yakıcı bir cezadan kurtaracak, kazançlı bir ticaret göstereyim mi? Allah'a ve O'nun Elçisi'ne inanacaksınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla çaba harcayacaksınız. İşte bu, eğer bilirseniz, sizin için daha iyidir: Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere girdirir. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Saff/10-12)

Ey iman etmiş olan kimseler! Allah'ın yardımcıları olun! Hani Meryem oğlu Îsâ havarilerine, “Allah'a gidişte benim yardımcılarım kimdir?” demişti de, havariler, “Biz Allah'ın yardımcılarıyız” cevabını vermişlerdi. Bunun ardından İsrâîloğulları'ndan bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihâyet biz, iman sahiplerini düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler. (Saff/14)

75. âyetteki, Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, nezdinden bize bir velî, nezdinden iyi bir yardımcı kıl” diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? ifadesiyle bir savaş gerekçesi açıklanmaktadır. Buna göre, zâlimler/müşrikler tarafından din, iman ve hürriyetleri kısıtlanan ve, Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, nezdinden bize bir velî, nezdinden iyi bir yardımcı kıl diye Allah'a yakaran garibanların imdadına koşmak gerekir. Zulüm ve esaret altındaki mü’minleri kurtarmak ümmetin boynunun borcudur.

Savaş gerekçeleri daha evvel de beyân edilmişti:

Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri zulme uğramaları; onlar, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için hakksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle izin verildi. Ve şüphesiz ki Allah onları zafere ulaştırmaya gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi. Allah, Kendisine yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir. (Hacc/39-40)

Allah ve Rasûlü'ne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/arka arkaya kesilmesi, ya da yeryüzünden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir zillettir. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır. Ancak onlar üzerine güçlü olmazdan [onları yakalayıp kontrol altına almazdan] önce tevbe edenler hariç. Artık iyi bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. (Mâide/33-34)

77-78. Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı çok azdır. Âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar” bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isâbet ederse, “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz olayazıyorlar?

79. Sana iyilikten-güzellikten isâbet eden şeyler, işte Allah'tandır. Sana kötülükten isâbet eden şeyler de senin kendindendir. Ve Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik. İyi bir tanık olarak da Allah yeter.

80. Kim Elçi'ye itaat ederse, artık o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse; artık Biz seni onlara koruyucu [bekçi] olarak göndermedik.

Bu âyetlerde Rasûlullah'ın, dolayısıyla da samimi Müslümanların dikkati, toplumdaki ikiyüzlülere çekilmektedir. Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denilmiş olan ikiyüzlüler, Allah'a saygı duyacaklarına, insanlara saygı duyarak, “Rabbimiz! Ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?”derler. Kendilerine bir iyilik isâbet ederse “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” diye Elçi'yi uğursuzlukla itham ederler. Böylece gönülsüzlüklerini ortaya koyarlar. İşte bu tiplere, Dünyanın kazanımı çok azdır. Âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar” bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ve Hepsi Allah'tandır denilmek sûretiyle uyarılar yapılmaktadır.

Burada, ölümden kaçmanın yersizliği, dünya malının değersizlik ve geçiciliği üzerinde durulmaktadır. Bu konuda daha evvel de uyarılar yapılmıştı:

Sonra O [Allah], o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. Bir grup da, kendilerini nefisleri önemsetti; Allah'a karşı gerçek dışı câhiliyet zannı olarak, zann üretiyorlardı. Onlar, “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. –De ki: “Bütün iş Allah'a aittir.– Onlar, sana açıklamayacakları şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti.” Ve o, Allah'ın göğüslerinizdekini sınaması ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Ve Allah, göğüslerinizdekini çok iyi bilendir. Şüphesiz iki toplumun karşılaştığı gün, sizden yüz çevirip giden kimseler; şeytan onların kazandıkları şeylerin acısıyla ayaklarını kaydırmak istedi. Yine de Allah onları kesinlikle affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, halîm'dir [çok yumuşak davranandır]. Ey iman etmiş kişiler! İnkâr etmiş ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için, “Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen kişiler gibi olmayın. Kesinlikle Allah bunu, onların kalplerinde bir yara kılacaktır. Ve Allah hayat verir ve öldürür. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz de, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, kesinlikle onların topladıklarından daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz de kesinlikle Allah'a toplanacaksınız. (Âl-i İmrân/154-158)

De ki: “Eğer ölmekten veya öldürmekten kaçıyorsanız, kaçmak hiç bir zaman size yarar sağlamaz. Ve o zaman sadece, çok az bir şeyi kazandırılırsınız.” (Ahzâb/16)

Âyette dünya kazanımı, “çok az” olarak nitelenmiştir. Çünkü, dünya nimetleri âhiret nimetlerine oranla hem çok az ve geçicidir, hem de kazanılması ve korunması binbir sıkıntıya sebep olur. Ayrıca, sürekliliğinin de garantisi yoktur.

81. Ve onlar sana “Tâat [baş üstüne]!” derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin, senin dediğinden başkasını kurarlar. Ama Allah onların geceleyin kurduklarını yazıyor. Artık sen onlardan mesafelen. Ve Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter.

82. Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı.

83. Ve kendilerine güvenden veya korkudan bir emir geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu Elçi'ye ve kendilerinden olan emir sahibine [yetkili kimselere] götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yeten kimseler, onu bilirlerdi. Ve eğer Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, –pek azınız hariç– kesinlikle şeytana uymuştunuz.

84. Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki, Allah kâfirlerin baskısını kırar. Ve Allah, baskıca daha çetindir, caydırmada da daha çetindir.

Bu âyet grubunda Rasûlullah'a, içinde bulunduğu ortam tanıtılmakta ve nasıl davranması gerektiği bildirilmektedir.

Rasûlullah'ın yüzüne karşı, “Tâat [baş üstüne]!” deyip, yanından çıktıklarında o'nun emrettiği şeylerin tersine plan kuranlar ve kendilerine güven veya korkuya dair bir emir geldiğinde onu hemen yayanlar vardır. Bu tiplere – ki ifadeden anlaşıldığına göre bunlar münâfıklardır– karşı Allah Teâlâ, Allah onların geceleyin kurduklarını yazıyor. Artık sen onlardan mesafelen. Ve Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter. Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki, Allah kâfirlerin baskısını kırar. Ve Allah, baskıca daha çetindir, caydırmada da daha çetindir buyurarak hem onların zararını engelleyeceği müjdesini vererek Elçisi'ni motive etmekte hem de onlara karşı nasıl davranması gerektiğini bildirmektedir.

Ayrıca, bunca hakikat karşısında aklını kullanmayan bu zavallılara, Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı. Ve kendilerine güvenden veya korkudan bir emir geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu Elçi'ye ve kendilerinden olan emir sahibine [yetkili kimselere] götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yeten kimseler, onu bilirlerdi denilerek, düşüncesizlik ve akılsızlıkları yüzlerine vurulmakta ve onlara sitem edilmektedir.

Son olarak da Yüce Allah, Ve eğer Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, –pek azınız hariç– kesinlikle şeytana uymuştunuz diyerek, Rasûlullah ve mü’minlere olan yardımına dikkat çekmektedir.

82. âyette, Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı ifadesiyle, ikiyüzlülerin Kur’ân'ı tetkik etmeleri, Kur’ân'dan yola çıkarak gerçeği görmeleri istenmektedir. Zira Kur’ân'da fizik, kimya, biyoloji ve astroloji gibi bilim dallarına ait bilgiler verilmesine rağmen onda bir kusur ve çelişki yoktur, bulunmamıştır, bulunamamıştır ve bulunamayacaktır. Eğer bu kitap Allah'tan başkası tarafından oluşturulsaydı, içinde mutlaka bir kusur ve çelişki olurdu. Bu hacimdeki bir kitabın, kusursuz ve çelişkiden âri olarak meydana getirilmesi beşer gücünün üstündedir:

Peki, onlar, Kur’ân'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitleri mi var? (Muhammed/24)

(Bu,) temiz akıl sahipleri onun âyetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. (Sâd/29)

Kur’ân'ın mucize olduğu hususu, birçok yerde zikredilmiştir:

İşte bu kitap; kendisinde hiç kuşku yoktur, ğaybda iman eden, salâtı ikâme eden, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden muttakiler –ki bunlar, âhirete de kesinlikle inanırlar– için bir kılavuzdur. (Bakara/2-4)

Kendisinde şüphe olmayan bu kitabın indirilişi, âlemlerin Rabbindendir. (Secde/2)

Ve andolsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye pürüzsüz Arapça bir Kur’ân [okuma] olarak; takvâlı davransınlar diye bu Kur’ân'da insanlar için her türlüsünden örnek verdik. (Zümer/27-28)

Hamd [tüm övgüler], katından şiddetli azaba karşı uyarmak, sâlihâtı işleyen mü’minlere, şüphesiz kendileri için, içinde sürekli kalıcılar olarak güzel bir mükâfât bulunduğunu müjdelemek ve, “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için kuluna, gözetici olarak, kendisi için hiç bir pürüz kılmadığı Kitab'ı indiren Allah içindir. (Kehf/1-4)

85. Kim güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla] şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap [hisse] vardır. Kim de kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir.

86. Siz bir selâm ile selâmlandığınız zaman da, hemen ondan daha güzeliyle selâm verin veya onu [verilen selâmı] iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını en iyi yapandır.

Bu iki âyette, toplum içinde nasıl davranılması gerektiği ve bu davranışların âkıbeti; iyi ya da kötü getirisi beyân edilmektedir:

• Güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla] şefaat edene, ondan bir hisse vardır.

• Kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte buluna, ondan bir günah payı vardır.

• Bir selâm ile selâmlanan, ondan daha güzeliyle karşılık vermelidir.

Âyette geçen şefaat sözcüğü, “bir şeyi benzeri olan başka bir şeye eklemek, onu desteklemek, bir şeyi çiftlemek” demektir. Bu hususta Necm sûresi'nde yaptığımız açıklamaya bakılabilir.[62] Buradaki anlamı, “senden başkasını kendi mevkiine ve aracılığına katman” demektir ki bu, “öncülük etmek, aracılık etmek” diye açıklanabilir.

Bu âyetten anlaşıldığına göre bir iyiliğin öncüleri-aracıları da, o iyiliği yapanlar gibi ödüllendirilecektir; bir kötülüğün öncüleri-aracıları da o kötülüğü yapanlar gibi cezalandırılacaklardır. Yani öncülerin-aracıların amel defterleri, ölümleriyle kapanmamaktadır:

Ve onlara, “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, onlar, kıyâmet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için, “Öncekilerin efsaneleri” dediler. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! (Nahl/24-25)

Ve kâfirler mü’minlere, “Bizim yolumuza uyun, kesinlikle sizin hatalarınızı/günahlarınızı biz yüklenelim” dediler. Oysa onların hatalarından, ne olursa olsun hiç bir şeyi onlar taşıyıcı değillerdir. Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. Onlar, elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve uydurup durdukları şeylerden kıyâmet günü mutlaka sorgulanacaklardır. (Ankebût/12-13)

Şehidlerin, Allah katında diri olmaları da bu cihetledir, ki bunu Âl-i İmrân ve Bakara sûrelerinde açıklamıştık. Âyetin indiği ortam ve bulunduğu pasaj itibara alındığında burada konu edilen “şefaatin” [öncülük-aracılık etmenin], savaşa teşvik etmeye veya savaştan caydırmaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır.

التحية [TAHIYYE]

“Selâmlama” karşılığı verdiğimiz التحية[tahıyye] sözcüğünün esas anlamı, “yaşam dilenmesi” olup sözcüğün aslı, Arapların birbirleriyle karşılaştıklarında, حيك الله [hayyekellâh/Allah seni yaşatsın] demeleridir. Bu bizdeki, “Allah sana uzun ömür versin” sözüne benzer ki bu, insanların karşılaştıklarında birbirlerine iyi dilekte bulunmalarının genel anlamı hâline gelmiştir. Bunun, herhangi bir sözcük ve cümleye indirgenmesi doğru olmaz. O nedenle, isteyen “selâmun aleykum” der, isteyen, “günaydın” der, isteyen “kolay gelsin” der, isteyen “merhaba” der. Önemli olan insanların birbirine iyi niyetle yaklaşmaları ve kaynaşmalarıdır. Bununla birlikte, gönül ister ki selâmlaşma; en iyi, en güzel, en anlamlı ve en kapsamlı sözcüklerle yapılsın. Kur’ân'daki kıssalarda ve cennetteki karşılamalarda selâmlama-selâmlaşma, “selâm” sözcüğü ile yapılmaktadır:

O, sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size destek verendir. O'nun melekleri de (destek verirler). Ve O, mü’minlere çok merhametlidir. O'na kavuşacakları gün onların selâmlamaları, “selâm”dır. O [Allah], da onlar için saygın bir ödül hazırlamıştır. (Ahzâb/43-44)

Ve andolsun ki, İbrâhîm'e de elçilerimiz müjde ile geldiler, “Selâm!” dediler. O, “Selâm!” dedi, sonra da saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi. (Hûd/69)

O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. O, melik, kuddûs, selâm, mü’min, müheymin, azîz, cebbâr, mütekkebbir'dir. Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. (Haşr/23)

Ve takvâlı davranmış kimselere, “Rabbiniz ne indirdi?” denilince onlar, “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve takvâlı davrananların yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, takvâ sahiplerini işte böyle karşılıklandırır. (Takvâ sahipleri) o kimselerdir ki, melekler onları hoş ve rahat ettirerek vefat ettirirler. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler. (Nahl/30-32)

Ve eğer o, sağın ashâbından ise; artık sana sağın ashâbından selâm! (Vâkıa/90-91)

Rabb'lerine karşı takvâlı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihâyet oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara, “Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman “Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!” dediler [denilecek]. (Zümer/73)

Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler; Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren, Rabb'lerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rabb'lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikâme etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra‘d/19-24)

Söz olarak [onlara] rahîm Rabbden “selâm” (vardır). (Yâ-Sîn/58)

Ve âyetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen, “Selâm olsun size! Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tevbe eder ve düzeltirse; şüphesiz ki O [Allah], gafûr'dur, rahîm'dir” de! (En‘âm/54)

Ey iman etmiş olan kimseler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu, sizin için daha iyidir. Belki siz düşünüp anlarsınız. (Nûr/27)
Ayrıca selâm [sağlamlık, esenlik, mutluluk, güvenlik] sözcüğünün anlamı, bu amaçla kullanılacak diğer sözcüklerden daha kapsamlıdır. Zira selâm, –Âl-i İmrân/19'un tahlilinde açıkladığımız gibi– “beraet” [uzak tutma]; yani, “korkudan, kuşkudan, beladan, huzursuzluktan, mutsuzluktan, kavgadan savaştan, ağrıdan, sızıdan, maddî ve manevî sıkıntılardan, zayıflıktan çürüklükten… tüm olumsuzluklardan uzak olma” demektir. Birisine “korkudan, kuşkudan, dertten, tasadan, hastalıktan, zayıflıktan… kısacası tüm olumsuzluklardan uzak olasın!” demek, “Uzun ömürlü ol” demekten, “günaydın, bonjur” vs. demeden daha makul ve makbuldür.

Âyette, Siz bir selâm ile selâmlandığınız zaman da, hemen ondan daha güzeliyle selâm verin veya onu [verilen selâmı] iade edin buyurulmuştur, ki biz bunu,سلام عليكم [selâmun aleykum/size selâm olsun] diyene karşı,وعليكم السلام و رحمة الله و بركاته [ve aleykumu's-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu/size de selâm, Allah'ın rahmeti ve bollukları olsun] diyerek karşılık vererek uyguluyoruz.

87. Allah, Kendinden başka ilâh diye bir şey olmayandır. O, kesinlikle sizi, kendisinde şüphe olmayan kıyâmet gününde toplayacaktır. Ve Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?

88. Peki, Allah onları kazandıkları günah yüzünden terslerine döndürdüğü hâlde, siz, ne oluyor da münâfıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimselere kılavuzluk etmek mi istiyorsunuz? Ve Allah, kimi saptırırsa, artık sen onun için asla bir yol bulamazsın.

89-90. Onlar [münâfıklar], kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi, böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, sizinle aralarında anlaşma olan bir kavme sığınan kimseler yahut sizinle ve kendi kavimleriyle savaşmaktan göğüsleri daralarak size gelenler hariç onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir velî ve bir yardımcı edinmeyin. Sonra, eğer Allah dileseydi de onları size musallat kılardı da onlar, sizinle savaşırlardı. Artık eğer onlar, sizden mesafelenip de sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, Allah, sizin için onlar aleyhine bir yol kılmamıştır.

91. Sizden, güvende olmak ve kendi kavimlerinden güvende olmak isteyen diğerlerini bulacaksınız. Bunlar, ne zaman fitneye geri döndürürlerse, onun içine baş aşağı dalarlar. Öyleyse bunlar, eğer sizden uzak durmazlarsa ve size barış teklif etmezlerse ve ellerini [güçlerini] çekmezlerse hemen kendilerini bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. Ve işte bunlar, onların aleyhinde size kıldığımız apaçık bir güçtür [yetkidir].

Bu âyet grubunda önce, Allah, Kendinden başka ilâh diye bir şey olmayandır. O, kesinlikle sizi, kendisinde şüphe olmayan kıyâmet gününde toplayacaktır. Ve Allah'tan daha doğru sözlü kimdir? denilerek, Allah tanıtılmakta, sonra da birtakım hususlara, özellikle münâfıkların sinsî düşüncelerine dikkat çekilerek mü’minler uyarılmaktadır:

• Mü’minler, sürekli aleyhlerinde bulunan münâfıklarla senli-benli olmamalıdırlar. Onlar hakkında farklı düşünen gruplara bölünmemelidirler.

• Münâfıklar, kendileri inkâr ettikleri gibi, mü’minlerin de inkâr etmelerini, böylece kendileriyle eşit olunmasını arzu ederler.

• Münâfıklar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinilmemelidir.

• Eğer yüz çevirirlerse, mü’minlerle anlaşmalı olan bir kavme sığınanlar yahut mü’minler ve kendi kavimleri ile savaşmaktan göğüsleri daralarak mü’minlere sığınanlar hariç onlar yakalanıp öldürülmelidirler.

• Münâfıklardan bir velî ve bir yardımcı edinilmemelidir.

• Eğer Allah dileseydi onları size musallat kılardı da onlar, sizinle savaşırlardı. (Allah, onlara böyle bir fırsatı tanımadı.)

• Eğer onlar, mü’minlerle savaşmaz ve mü’minlere barış teklif ederlerse, bu teklif kabul edilmelidir. (Allah, sizin için onlar aleyhine bir yol kılmamıştır.)

• Mü’minlerden ve kendi kavimlerinden güvende olmak isteyen diğer bir grup ise, ne zaman fitneye geri döndürürlerse, onun içine baş aşağı dalarlar. Bunlar, mü’minlerden uzak durmazlar, mü’minlere barış teklif etmezler ve ellerini [güçlerini] çekmezlerse, ele geçirildikleri yerde öldürülmelidirler. (Bu Allah tarafından mü’minlere tanınan tam bir yetkidir.)

Bu paragrafın iniş sebebine dair nakledilenler:

Müslim'de, Zeyd b. Sâbit'ten gelen rivâyete göre, Peygamber (s.a) Uhud'a çıktığında beraberinde olanlardan bir kesim geri dönmüştü. Bunun ürerine Peygamber'in (s.a) ashâbı, onlar hakkında iki gruba bölündü, Kimisi, “Onları öldürelim” dedi, kimisi de, “Hayır öldürmeyelim” dedi. Bunun üzerine, Münâfıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız? âyeti nâzil oldu.[63]

Uhud günü Rasûlullah'a yardımdan vazgeçip, o'nunla birlikte çıkmışken adamlarını da geri alıp çekilen kişi, Abdullah b. Ubey ve arkadaşlarıdır.

Ebû Seleme b. Abdurrahmân'ın (Abdurrahmân b. Avf'tan) naklettiğine göre, bu âyet-i kerîme, Medîne'ye gelen ve Müslüman olduklarını açıklayan bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. Bunlar Medîne'nin sıtmasına ve ateşli hastalığına yakalandılar. Bunun üzerine baş aşağı döndürülüp, Medîne'den çıkıp gittiler. Peygamber'in (s.a) ashâbından bir grup onlarla karşılaştı ve sordular:

— Ne diye geri dönüyorsunuz?

Onlar da şu cevabı verdiler:

— Medîne'nin sıcağından rahatsızlandık. O bakımdan orada kalmak işimize gelmedi.

Bunun üzerine şöyle sordular:

— Bu hususta Rasûlullah (s.a) sizin için uyulacak bir örnek değil mi?

Ashâbın bir bölümü, “Bunlar münâfıklık ettiler” derken, bir bölümü de, “Münâfıklık etmediler, Müslümandırlar” dediler. Bunun üzerine yüce Allah da, Allah onları kazandıkları yüzünden baş aşağı yıkıvermişken, münâfıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız âyetini indirdi.

Nihâyet Medîne'ye geldiler ve kendilerinin Muhacir olduklarını iddia ettiler. Bundan sonra da irtidad ettiler. Rasûlullah'tan (s.a), ticaret yapmak üzere kendilerine ait birtakım malları getirmek üzere Mekke'ye gitmek için izin istediler. Mü’minler de onlar hakkında anlaşmazlığa düştü. Kimisi, “Bunlar münâfıktır” derken, kimisi de, “Hayır mü’mindir” dedi.

Yüce Allah böylelikle onların münâfık olduklarını açıkladı ve bu âyet-i kerîmeyi indirerek onları öldürmeyi emretti.[64]

Allah'ın, Hem sizden emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz buyruğunun anlamı, önceki âyetin ifade ettiği anlam gibidir.

Katâde der ki: “Bu âyet-i kerîme hem Peygamber'in (s.a) nezdinde emin olmak, hem de kavimleri arasında emin kalmak isteyen Tihâmeli bir kavim hakkında nâzil olmuştur.”

Mücâhid der ki: “Bu, Mekkeli bir topluluk hakkında nâzil olmuştur.”

es-Süddî de der ki: “Bu âyet-i kerîme, Nuaym b. Mes‘ûd hakkında inmiştir. O, hem Miislümanlar yanında emniyetteydi, hem de müşrikler arasında.”

el-Hasen der ki: “Bu münâfıklardan bir topluluk hakkındadır.”[65]

Müfessirler, burada zikredilen kimselerin, Esed ve Gatafan kabilelerinden bir topluluk olduğunu söylemişlerdir ki bunlar, Medîne'ye geldiklerinde Müslüman olurlar ve anlaşma yaparlardı. Maksatları ise, Müslümanlardan emin olmak idi. Kendi kavimlerinin yanına döndüklerindeyse, inkâra saparak ahidlerini bozarlardı.[66]

89. âyette, Onlar [münâfıklar], kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi, böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin buyurularak, iki yüzlülerin velî, koruyucu, gözetici ve yardımcı edinilmemeleri; yönetici durumuna getirilmemeleri emredilmiştir. Bu emir onlarca âyette tekrar edilmiştir:

Kuşkusuz şu iman etmiş, hicret etmiş, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşan ve barındırıp yardım eden kimseler; evet işte bunlar, bazısı bazısının velîsi olanlardır. İnanan ve hicret etmeyen kimselere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir. Küfretmiş olan şu kimseler de, birbirlerinin velîleridirler. Eğer siz de onu yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve fitne çıkar. Ve o, iman eden, hicret eden ve Allah yolunda cihad eden kimseler ile, barındıran ve yardım eden kimseler; işte bunlar, gerçek mü’minlerin ta kendileridir. Bunlar için bir mağfiret ve saygın bir rızık vardır. Ve bundan sonra, inanan ve hicret eden ve cihad eden kimseler; artık onlar da sizdendirler. Akraba olanlar da, Allah'ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir. (Enfâl/72-75)

Ve kesinlikle Biz, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilmemiz/ortaya çıkarmamız için sizi belâlandıracağız [denemeye tâbi tutacağız]. Haberlerinizi de belâlandıracağız [denemeye tâbi tutacağız]. (Muhammed/31)

Eğer size bir yara değmişse, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah zâlimleri sevmez. Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden cennet'e gireceğinizi mi sandınız.” (Âl-i İmrân/140-142)

92. Ve hata dışında bir mü’minin, diğer bir mü’mini öldürmesi söz konusu değildir. Ve kim bir mü’mini hataen öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturmalı ve ölenin ailesine [vârislerine] teslim edilecek bir diyet vermelidir. –Ancak onların [ölünün ailesinin] bağışlaması müstesnâdır.– Eğer o [öldürülen], mü’min olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin mü’min bir köleyi özgür bırakması gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, alîm'dir [en iyi bilendir], hakîm'dir [en iyi yasa koyandır].

93. Ve kim bir mü’mini kasten öldürürse, işte onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Ve Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır.

Bu âyetlerde, vukû bulabilecek cinâyetlerde uygulanması gereken ilkeler ortaya konulmaktadır:

• Hata dışında bir mü’min bir mü’mini öldüremez.

• Kim bir mü’mini hataen öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturmalı ve ölenin ailesine [vârislerine] teslim edilecek bir diyet vermelidir. (Ancak onların [ölünün ailesinin] bağışlaması müstesnâdır.)

• Eğer öldürülen, mü’min olmakla beraber mü’minlere düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin mü’min bir köleyi özgür bırakması gerekir.

• Eğer öldürülen, mü’minlerle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir.

• Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir.

• Bir mü’mini kasten öldürenin cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. (Ve Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır.)

Bakara/178-179'da insan hayatına verilen değeri detaylı olarak açıklamıştık. Burada iki âyet ile hatırlatma yapıyoruz:

Ve işte o kişiler [Rahmân'ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı öldürmezler. –Ancak hakk ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler müstesnâ. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse, kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.– (Furkân/68-71)

İşte bunun için Biz, İsrâiloğulları'na, “Şüphesiz her kim bir zat veya yeryüzünde bozgunculuk karşılığı olmadan bir zatı öldürürse artık bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir zatın yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” yazdık [farz kıldık]. Ve kesinlikle onlara elçilerimiz açık deliller ile geldiler. Sonra da şüphesiz onların bir çoğu yeryüzünde kesinlikle aşırı davranan kimselerdir. (Mâide 32)
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla