hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE TEBYîNÜ'L -KUR'AN İŞTE KUR'AN ve VİDEOLARI Hakkı Yılmaz > İniş Sırası ile Sureler > 39.A’râf Suresi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 27. September 2008, 11:20 PM   #1
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart Araf sûresi’ne giriş

Adını 46. ve 48. ayetlerde geçen “ الاعراف A’râf” sözcüğünden alan sûre, Mekke’de inen sûrelerin en uzunudur. İçerdiği konular itibariyle sûrenin Mekke döneminin sonlarına doğru indiği anlaşılmaktadır. Ancak bir defada mı, yoksa parçalar hâlinde mi indiği ile ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir tespit yapılamamıştır. Kesin olmasa da, tamamı dikkate alındığında, sûrenin değişik zamanlarda necm necm [parça parça] indiğini söylemek mümkündür. Nitekim içerik ve üslûp olarak surenin 163. ve 170. ayetleri Medine dönemi ayetlerine benzemektedir. Söz konusu ayetler hakkında klâsik kaynaklarda da bu doğrultuda açıklamalar mevcuttur.
İçerdiği konulardan dolayı “Mikat Sûresi”, “Misak Sûresi”, “Elif Lam Mim Sad Sûresi” gibi isimler de verilmiş olan sure, bundan evvelki Mekkî sûreler gibi, Kur’an ile başlayıp yine Kur’an ile bitmektedir. Sûrede iman esasları, tevhit ve ahiret inancı üzerinde durularak müşriklerin yanlış inançları, vahye karşı takındıkları inatçı ve yalanlayıcı tavırları eleştirilmekte, konuya örnek olarak da Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb ve Musa peygamberler ile toplumlarının ibret alınacak olaylarından bahsedilmektedir.
Ayrıca ilk yaratılışa ve sonraki gelişime değinilen surede insanın iç ve dış yapısı ile fonksiyonlarına dikkat çekilmekte ve insanın içindeki eğilimlerini iyiye gidişte kullanması için yollar öğretilmektedir. Aklını kullanmayanların düşebileceği durumlar ile ilgili örnekler verilerek insanlığın bu yolla da uyarıldığı sûrede, ilk defa Sad sûresi’nde değinilmiş olan “Beşer-İblis” ilişkisine biraz daha ayrıntı eklenmiş ve “beşer” sözcüğü yerine “Âdem” ismi kullanılmıştır.
Sahabenin kendi anlayışı doğrultusunda Mushaf’ta En’âm ile Enfal sûreleri arasında 7. sûre olarak tertip ettiği A’râf sûresi, bize göre, içeriğindeki esaslar itibariyle Sad sûresi’nin devamı niteliğindedir.

Hakkı Yılmaz'ın Kur'an ve İslam Proğramı
Araf Suresi 1.Bölüm19 Nisan 2018 tarihinde yayınlandı

Hurûf-u Mukâtaa hk.
Uyarma.(İnançsızları)


Hakkı Yılmaz'ın Kur'an ve İslam Proğramı
A’râf Sûresi-2. Bölüm 26 Nisan 2018 tarihinde yayınlandı.

Allah rahmeti üzerine borç yazmıştır.
İslâm ın güncellenmeye ihtiyacı yoktur.


Hakkı Yılmaz'ın Kur'an ve İslam Proğramı
A’râf Sûresi-3. Bölüm 03 Mayıs 2018 tarihinde yayınlandı

Nimetlerin çeşitliliği. (İbrahim 32-34)
Yaratılış aşamaları. (Sâd 71-85) (Ham yaratılış, Biçimlendirme ve Bilgilendirme)
İblis (Düşünce yetisi) İndirek tepki yapar.
İblis’in genel özellikleri.
Âdem (Bilgilenmiş, vahiy almış insan)
Melekler, evrendeki güçler.
Enerji, maddenin kontrolüne girmez.
İblis’in alçaltılması. (İfrit:Rütbe düşüklüğü)
İblis’in zorlayıcı gücü yoktur.
İblis’e uymak ne demek?
Akıllı olmamak=Aptallıktır. “Herşeye nazar değer,akıla değmez” özdeyişi.
Bilgilenmiş insanın cenneti.
Ağaca yaklaşma konusundaki klâsik bilgiler İsrailiyattandır.
Ağaç:Şecer:Ağmak.(Girifit, karışık işler)
Şecer, Nisâ 65 de fiil olrak geçer.
Rasul’e havale edilen işlerde vahyi beklemek. (Tâ-Hâ 115-123)
İnsanın yaratıldığı yer Dünya dadır. Cennette yasak yoktur.


Hakkı Yılmaz Kur'an ve İslam A’râf Sûresi-4 Bölüm
09 Haz 2018 tarihinde yayınlandı

Âdem’e gösterilen yol
Yasaklanan ağaç
Kitab-ı Mukaddes kaynaklı rivayetlerden ezberlerimizdeki örnekler
Kadınları aşağılayan anlatımarın kaynağı nerede?
İblis’in aldatma gerekçeleri
Şeceretü’l-Huld:Ebedîlik ağacı
Varakatü’l-Cenneh. Varaka=Mal.
Malın dünyada ebedîleştireceği
Çirkinliklerin gizli kalması
Sev’ete:Kötülük.
İblis’in öğüt vermesi, kanıt göstermesi.
İleri gelenler, kazandıkları ile diğer insanları aldatmalarının kanıtı yaparlar.
Zevke varmak.
Varaka örneğine örnek: Âl-i İmran 14, Tâ-Hâ 121
Ve edatının önemi.
Af dilemek. (Lemem:Hemencecik)
Düşman olarak alçalma (İhbitû)
İslâmda istifçilik yoktur.
A’râf Sûresinin 2. necminin güncel mesajı.



Hakkı Yılmaz'ın Kuran ve İslam
A’râf Sûresi-5. Bölüm17 May 2018 tarihinde yayınlandı

A’râf Sûresinde Rabbimizin uyarılarına başka bir örnek. (Zuhruf 5)
Âdemoğulları sözcüğünün önemi. (Şeytanın oyununa gelmiş Âdem’in çocukları)
Telmih (Hatırlatma) sanatı hakkında.
Elbisenin indirilmesi. (Takva elbisesi)
Takva hakkında hatırlatma.
İttika=Takvayı kabullenmek.
Dinde korkunun yeri yoktur.
Çirkinlikleri VAHİY örter.
İstifçilik yapmak takvadan uzaklaştırır.
İblis’e aynı zamanda Şeytan da denir.
İttika=Takvayı kabullenmek.
Dinde korkunun yeri yoktur.
İblis’in soyduğu elbise ne demektir?
İblis’in avanesi bizleri göremediğimiz yerlerden görür. (Kehf 50, Nas)
Fitneye düşürmek. (İmandan çıkarmak)
Onlar (Mekkeli müşrikler)(Târık 15-17, Kamer 2-5, Sâd 1-11)
Atalar dini.
Fevahiş. (Son derece çirkin fiiller)
Bağnazlık-Yobazlık hk. bir anekdot.(ATALARIMIZI BU YOLDA BULDUK, KADINLARIN DÖVÜLMESİ GEREKTİĞİ TEZİNİN KİTAPLAŞTIRILMASI)


24 May 2018 tarihinde yayınlandı
A’râf Sûresi-6. Bölüm.
Atalar dinine sığınan müşrikler.
Muhafazakârcılık. (Konservecilik) İnandığı değerleri koruma dini.
İğrençliğin muhafazakârcılığı olmaz.
Rabbimiz HAKKANİYETİ emreder.
Gıst ve Adalet biribirinden farklıdır. (Hucurat 9 örneği)
Adalet= denklik, Gıst= hak edilen pay, nasip demektir.
Yüzün Allah’a doğrultulması.
Her mescidin yanında. (İkna olunan yer)a) tüm mesai bu yolda olmalı (Özel),b) Evrenin her yeri mesciddir.(Genel)
Dinin Allah’a has kılınması. (Kur’ân daki din)Yaşanılan din HAS olmalı.(24 ayar altın)(Zümer 1-3,11,16, Mü’min 14,65, Beyinne 5)
Sapıklığın Hak olması nasıl anlaşılmalı? (Ahkâf 20)
Kur’ân dururken başka kaynaklar arayanlar.
Âdemoğulları (Tüm insanlık) (meleklerin secde edeceği varlıklar)
Telmih sanatı.
Muhtarın oğlu anekdotu.
Zînet. (Dünya ve âhirette insanın onurunu yükselten şey)
İsraf ve tebzir arasındaki fark.
Peygamber haramlaştırmış mıdır?
Bilen bir topluluk (Allah cahilleri muhatap almıyor.)
Suali mukadder hakkında.


Hakkı Yılmaz'ın Kuran ve İslam
04 Haz 2018 tarihinde yayınlandı

A’râf Sûresi-7. Bölüm.
Fevahiş konusu. (Her türlü iğrençlik.)
Günah=Sakınca (İsm) (Götürüsü getirisinden fazla) (Bakara 219)
Allah’a yalan uydurmak. (Uydurma hadisler)(Bakara 79)
İsm; şirk için de(Nisa 48) sui zan için de(Hucurat 12)ve sahteliği saklamak içinde kullanılır.
Haksız yere baş kaldırmak (Bagi)
Haklı yere baş kaldırılır mı? {a)Velâyet, b)Vekâlet, c)Biat, d)Ehliyet} konuları iyi bilinmeli.
Allah’a ortak koşmak (Kaynağı Allah olmadığı halde)
Korunan toplumsal konular.EVRENSEL HUKUKUN KAYNAĞI= a)Nesep,b)Irz-namus,c)Akıl,d)Can-mal,e)Din
Ümmet ve İmam kavramları. (Her ideoloji bir ümmettir.)
Atalar dinine inanan bir ümmet (ONLAR DA GİDİCİ)
Ecel=Süre sonu.
Ecel-i müsemma=Adı konulmuş ecel.
ALLAH’IN MİSAKI (35. âyet)
Üç türlü Misak: 1)Tüm İnsanlığa (Bakara 37-39, Tâ-Hâ 122-123, En-Âm 130, Yâ-Sîn 60-63)2)Peygamberlerin görevleri ile ilgili. 3)Peygamberlerden alınan misak. (Ahzâb 7-8)


Hakkı Yılmaz'ın Kuran ve İslam
A’râf Sûresi-8. Bölüm 07 Haz 2018 tarihinde yayınlandı

En zâlim olanlar kim?
Yalan söyleyenler, aldatanlar. (Yunus 69-70)
Âyetlerin yalanlanması ne demek? a) Tekvinî âyetler(şeair), b) Kelâmî âyetler.
Allah’ın âyetlerine örnekler: (Rûm 20 vd.)
Kitaptan pay erişecekler.(Lokman 23, Yunus 70)
Ölüm geninin fonksiyonu.
Âhiret sahnesi. (İns-Cinn)
Kardeşin lânetlenmesi. (Nahl 24-25, Ankebut 25, Bakara 165-167, Ahzâb 64-68)
Önder olanlar. (Kasas 41, İsrâ 71)
Sorumluluğun sürekli olması.
Önderlik edenlere önemli uyarı. (Nisa 85)
Günahın benim olsun aldatmacası. (Ankebut 12-13)
A’râf Sûresi 3. necminin güncel mesajı.


Hakkı Yılmaz'ın Kuran ve İslam 9.Bölüm
14 Haziran 2018 tarihinde yayınlandı

Kur’ânın anlaşılmaması için âyetlerin harmanlanması.
Gök kapılarının açılmaması deyimi.
Devenin iğne deliğinden geçmesi deyimi. İncilden benzer parçalarMarkos 10-25, Lukka 18-25, Matta 19-36)
Cehennemde yatak? Tehekküm sanatına örnek. (Zümer 14-16)
Emraz-ı kalb.
Cennet yaranına kapasitelerinin üstünde bir yük yüklenmez.(Bakara 286, En-Âm 151, Mü’minûn 62, Talâk 7, Nisâ 69-72, 175)
Vâris (son sahip) olmak.
A’râf-Ashâb-ı A’râf ne demek? (Mürselât sûresindeki Urf un çoğulu.(Mushaf sıralamasında sûrelerin aralarına duvarlar örenler.)
Ashâb-ı A’râf ile ilgili üretilen yanlış inanışlar.
Allah’ın umursamaması.
Nisyan sözcüğünün anlamı.
Simalarından nasıl tanınır?
Kur’ân dan azıcık bilgisi olan insanların Cennetlik ve Cehennemlik olanları tanıyabilmeleri.
’râf Sûresi 4. necminin güncel mesajı.


Hakkı Yılmaz'ın Kuran ve İslam Proğramı. Araf Suresi 10.Bölüm21 Haziran 2018 tarihinde yayınlandı
Âyetleri yalanlayanlara uyarı.
KİTABIN AYRINTILARI:a)Kılavuz,b)Rahmet,(İnsana sunulan avanta)c)Tam bir bilgi,d)Ayrıntılı açıklama (Detay)
Bilginin kaynağıBeş duyu, Doğru haber, Haber-i mütevatir)
Akla uygun ne demek?
Kur’ân ın ilk plâna çıkması:a)Kur’ân ın âhirette tanıklığı.b)Bilimsel gerçeklerle dünyada yüzleşme.
İman-Bilgi farkı.(Duman-Ateş örneği) (Bakara 259)
Zoraki iman.
Göklerin yaratılışı.
Allah’ın cömertliğinin tecellisi.
Arşa istiva. (mecâzî anlam)
Allah yaptı değil. ALLAH YAPANDIR. (İsim cümlesi.Öznesi RABB dir)
Evrenin altı evrede yaratılışı.
Halq sözcüğü.(Ayar verme, oluşturma)
Âfakî âyetleri gözlem.(Âl-i İmran 190-191)
Sistemler kurmak “O” na mahsustur.
Allah’ın kurduğu sistemi dünyada kimse kurdutturamaz.
Elâ edatının önemi.
Emr=İş, buyruk. (Âlem-i emir uydurması)
Allah kimseyi kimseye yönettirmez. Allah kinseden buyruk almaz.
İsteyerek gelme.(Fussılet 11)
’râf Sûresi 5. necminin güncel mesajı.


Hakkı Yılmaz'ın Kuran ve İslam Proğramı
29 Haziran 2018 tarihinde yayınlandı

A’râf Sûresi-11. Bölüm.
DUA nedir?
Kulluğun özü.
Salât namaz değildir.
İbadet; samimî, ve riyadan uzak olmalıdır.
İbadet; Riyaya kaçacak yerde gizli yapılmalıdır.
Dua nasıl yapılır?
Tazarruan. (Bir şeyin arka arkaya yapılması, alçaklık göstermek)a)Dil, b)Beden , c)Gönül ile.
Namaz sözcüğünün anlamı: Ateş önünde saygı ile eğilmek.
İslâmda ritüel yoktur.
Dua okunmaz edilir.
’râf 55 Kur’ân daki bütün dua âyetlerinin tefsiridir.
Zillet şekilleri.
Dua adâbı.(Nisa 134, A’râf 29,80,200, Mü’min 60, Enbiyâ 90)
En güzel isimler.
Haddi aşmak ne demektir?
Rab-kul ilişkisini en iyi açıklayan âyet: Furkan 77.
’râf Sûresi 6. necminin güncel mesajı.


RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA

MEAL:

1.Elif/1, Lâm/30, Mîm/40, Sâd/90.

2.O, kendisiyle uyarman ve inananlara öğüt/ hatırlatma için sana indirilen; içine işletilen Kitaptır. Onun için, ondan, göğsünde hiçbir sıkıntı olmasın.

3.Rabbinizden size indirilene uyun ve O’nun astlarından, yol gösteren, yardım eden ve koruyan sözde yakınlara uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz/hatırlıyorsunuz!

4.Ve Biz nice kentleri değişime, yıkıma uğrattık. Azabımız kimilerine gece uyurlarken kimilerine de gündüz dinlenirlerken onlara gelivermişti. 5.Azabımız onlara geldiğinde de, “Biz gerçekten şirk koşarak kendilerine yazık eden kimselermişiz!” demelerinden başka yalvarışları olmamıştı.

6.Andolsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, andolsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz.

7.Ve andolsun, onlara, bir bilgi ile anlatacağız; çünkü Biz uzakta olanlar değildik.

8.Ve tartı, o gün haktır. Kimin terazileri/tartıları ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır.

9.Ve kimin terazileri/ tartıları hafif kalırsa, işte onlar âyetlerimize karşı zâlimlik etmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokan kimselerdir.

10.Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler sağladık; kendinize verilen nimetlerin karşılığını ne kadar da az ödüyorsunuz!

11.Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi oluşturduk, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da evrendeki güçlere, “Âdem’e/bilgilenmiş, vahiy almış insana boyun eğip teslim olun” dedik; İblis/düşünce yetisi hariç onlar hemen boyun eğip teslim oldular; o, boyun eğip teslim olanlardan olmadı.

12.Allah, “Sana emrettiğim zaman, seni boyun eğip teslimiyet göstermekten ne alıkoydu?” dedi. İblis, “Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten/enerjiden oluşturdun, onu da çamurdan/maddeden oluşturdun” dedi.

13.Allah, “Öyleyse oradan hemen alçal, senin için orada büyüklük taslamak olmaz, hemen çık, sen kesinlikle aşağılıklardansın” dedi.

14.İblis, “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.

15.Allah, “Sen süre verilmişlerdensin” dedi.

16,17.İblis, “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, andolsun ki ben, onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenler bulmayacaksın” dedi.

18.Allah, “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, andolsun ki sizin hepinizden cehennemi dolduracağım” 19Ve, “Ey Âdem/bilgilenmiş, vahiy almış insan! Sen ve eşin cennete yerleşin, dilediğiniz yerden de yiyin ve girift, çekişmenin kaynağı olan şu şeye yaklaşmayın; malın-mülkün, paranın-pulun tutkunu olmayın, yoksa yanlış; kendine zararlı iş yapanlardan olursunuz” dedi.

20.Derken İblis, onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/iradesiz güç olmanız ya da sonsuz olarak kalıcılardan/gelişmeyen, değişmeyen birer varlık olmanız için sizi girift, çekişmenin kaynağı olan şu şeyden; maldan-mülkten, paradan-puldan men etti/ bunları size yasakladı” dedi. 21.Ve “Elbette ben, size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti/ kanıtlar ileri sürdü. 22.Böylece onları aldatarak aşağılığa düşürdü. Onlar girift, çekişmenin kaynağı olan şeyin; malın-mülkün, paranın-pulun tadına varınca, hırsları, doyumsuzlukları devreye girdi ve mal-mülk, para-pul istifçiliğine başladılar. Rableri onlara seslendi: “Ben, size mal-mülk, para-pul tutkunu olmayı yasaklamadım mı ve size, ‘Bu şeytân, kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?”

23.Onlar/her ikisi, “Ey Rabbimiz! Biz kendimize haksızlık ettik ve eğer bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle işlem yapmazsan kesinlikle zarara uğrayacaklardan oluruz!” dediler.

24.Allah, “Birbirinize düşman olarak alçalın, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalmak ve yararlanmak vardır” dedi.

25.Allah, “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız” dedi.

26.Ey Âdemoğulları! Size çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Ve “Allah’ın koruması altına girme” elbisesi; o, daha hayırlıdır. İşte bu, düşünüp öğüt alırlar diye Allah’ın âyetlerindendir.

27.Ey Âdemoğulları! Şeytân, ana-babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de fitneye düşürmesin; sizi hak dinden döndürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytânları, inanmayanlar için velîler/yol gösteren, yardım eden kimseler yaptık.

28.Ve onlar bir iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti” derler. De ki: “Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

29.De ki: “Rabbim hakkaniyeti emretti. Her mescidin yanında; toplum içinde yüzünüzü; tüm benliğinizi O’na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak Rabbinize yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”

30.Bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hak oldu; onlar, şeytânları, Allah’ın astlarından, yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar edindiler ve kendilerinin de kesinlikle kılavuzlanan doğru yolda olduklarını sanıyorlar.

31.Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında; toplum içinde süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah, savurganları sevmez.

32.De ki: “Allah’ın, kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti dünya hayatında inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere–.” İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz.

33.De ki: “Rabbim, sadece iğrençlikleri; onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere başkaldırmayı, haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram etmiştir.”

34.Ve her önderli toplum için bir süre sonu vardır. Onun için süre sonları geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.

35.Ey Âdemoğulları! Size, aranızdan, âyetlerimi anlatan elçiler geldiğinde, kim Allah’ın koruması altına girer ve iyileştirirse, işte onlara kaygı yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.

36.Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayanlar ise, işte onlar ateşin yâranıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.-

37.Öyleyse, Allah’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha yanlış; kendi zararına iş yapan kim olabilir? İşte onlara Kitap’tan payları erişecektir; sonunda elçilerimiz, canlarını almak üzere onlara gelince, “Allah’ın astlarından yakardıklarınız nerede?” derler. Onlar, “Yakardıklarımız bizden sapıp ayrıldılar” derler ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişiler olduklarına, bizzat kendileri tanıklık ederler.

38.Allah, “Sizden önce geçmiş tanıdığınız-tanımadığınız ateş içindeki önderli toplumların içine girin!” der. Her toplum girdikçe kardeşini dışlayıp gözden çıkarır. Sonunda hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” derler. Allah, “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” der.

39.Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” derler.

40.Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenen şu kimselere, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve/halat iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. 41.Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz, zâlimleri işte böyle cezalandırırız.

42,43.İman edenler ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; –ki Biz hiç kimseye kapasitesinin üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yâranlarıdır ve onlar, orada sonsuz olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. Onlar, “Tüm övgüler, bize bunun için kılavuzluk eden Allah’adır. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz kılavuzlandığımız doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris; son sahip oldunuz.”

44,45.Ve cennet ashâbı ateş ashâbına, “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk. Peki, siz Rabbinizin size vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslendiler. Onlar, “Evet” dediler. Aralarında bir duyurucu, şüphesiz ki Allah’ın dışlamasının/ rahmetinden yoksun bırakmasının, Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri-büğrüsünü isteyen ve âhireti bilerek reddeden zâlimlerin; yanlış; kendi zararlarına iş yapanların üstüne olacağını duyurdu.

50,51.Ve ateşin ashâbı, cennetin ashâbına, “Biraz su veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize aktarın” diye seslendiler. Onlar da, “Allah, dinlerini alaya ve eğlenceye alan, basit, iğreti dünya hayatına aldanan kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere ikisini de gerçekten yasaklamıştır!” dediler. –Bu günle karşılaşacaklarını umursamadıkları, âyetlerimizi/ alâmetlerimizi/ göstergelerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi, Biz de bugün onları umursamayacağız/ cezalandıracağız.– 46.Aralarında da bir perde vardır.

Ve Kur’ân bölümleri üzerinde bilgisi olan kimseler, onların hepsini alâmetlerinden tanırlar. Ve Kur’ân bilgisine sahip kimseler, cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashâbına seslenirler: “Selâm olsun size!”

47.Gözleri ateş ashâbına çevrilince, “Rabbimiz! Bizi bu hainlerle birlikte bulundurma” derler.

48,49.Kur’ân bölümleri bilgisine sahip kimseler, alâmetlerinden tanıdıkları kimselere seslenip, “Topluluğunuz ve büyüklendiğiniz şeyler size yarar sağlamadı, Allah’ın, rahmetine –ki bu rahmet, Allah’ın “Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de” diye verdiği sözdür– erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz, şunlar mı?” derler.

52.Hiç kuşkusuz onlara, inananlar için bir kılavuz ve rahmet olarak, tam bir bilgiyle ayrıntılı olarak açıkladığımız bir Kitap getirmiştik.

53.Onun ilk plâna çıkmasından başka ne bekliyorlar? Onun ilk plâna çıkacağı gün geldiğinde, önceleri onu umursamayanlar, “Rabbimizin elçileri gerçekten bize gerçeği getirmişti. Acaba bizim için aracılık edecek aracılar var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Kuşkusuz kendilerini kayba uğratmışlardı. Uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılmıştır.

54.Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki oluşturma ve sistemler kurup yürütme sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne cömerttir!

55.Rabbinize alçala alçala ve gizlice/ açıkça göstererek dua edin; namaz kılın. Kesinlikle O, sınırı aşanları sevmez. 56.Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Kesinlikle Allah’ın rahmeti, iyileştirenlere-güzelleştirenlere çok yakındır.

57.Ve O, hatırlarsınız/ öğütlenirsiniz diye, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/ dağıtıcılar/ yayıcılar olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. 58.Ve güzel beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle/ bilgisiyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte Biz, kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyen bir toplum için âyetleri böyle türlü türlü, tekrar tekrar açıklarız.

59.Andolsun ki Biz, Nûh’u toplumuna elçi gönderdik de o, “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Cidden ben, zararınıza olan üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi.

60.Toplumunun ileri gelenleri, “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.

61-63.Nûh dedi ki: “Ey toplumum! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Allah’ın koruması altına girmeniz ve rahmete ulaşabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, Rabbinizden bir öğüt/kitap gelmesine şaştınız mı?”

64.Bunun üzerine o’nu yalanladılar, Biz de Nûh’u ve o’nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Gerçekten onlar, kör bir topluluk idiler.

65.Andolsun ki Âd’a da kardeşleri Hûd’u elçi gönderdik. O, “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ Allah’ın koruması altına girmez misiniz?” dedi.

66.Toplumundan, ileri gelen kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler, “Biz seni akıl hafifliği/ câhillik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz” dediler.

67-69.Hûd, “Ey toplumum! Bende akıl hafifliği/ câhillik yok, velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderilerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. Sizi uyarması için içinizden bir adam üzerine Rabbinizden, size bir öğüt/kitap gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nûh toplumundan sonra, halîfeler, sonradan gelen nesiller yaptı ve oluşturuluşta boy-pos itibariyle sizi arttırdı. Kurtulmanız için Allah’ın nimetlerini hatırlayın” dedi.

70.Onlar dediler ki: “Demek sen Allah’a; başkasını karıştırmadan kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!”

71.Hûd dedi ki: “Artık size Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!”

72.Bunun üzerine Hûd’u ve o’nunla beraber olan kimseleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayan ve iman etmemiş olan kimselerin kökünü kestik.

73.Andolsun ki Biz, Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i elçi olarak gönderdik. O dedi ki: “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir kanıt geldi. İşte şu, Allah’ın devesi/sosyal yardım ve destek ilkesi, sizin için bir âyettir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir. 74.Ve düşünün ki Âd’dan sonra sizi halîfeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinden saraylar yapıyorsunuz, dağlarını evler hâlinde yontuyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde kargaşa çıkaranlar olarak taşkınlık yapmayın.”

75.Toplumundan büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Sâlih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” Onlar, “Kesinlikle biz o’nunla gönderilene inanıyoruz!” dediler.

76.Büyüklük taslayan o kimseler, “Biz, sizin inandığınızı kesinlikle bilerek reddeden kimseleriz!” dediler. 77.Hemencecik de o sosyal yardım ve destek kurumlarını ayakta tutan gelir kaynaklarını kuruttular ve büyüklenerek Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar ve “Ey Sâlih! Eğer gerçekten gönderilen elçilerden isen, bizi tehdit ettiğini getir bize!” dediler.

78.Bunun üzerine hemen onları, şiddetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.

79.Sâlih, o zaman onlara sırt çevirdi ve “Ey toplumum! Andolsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” dedi.

80,81.Andolsun ki Biz Lût’u da elçi olarak gönderdik. Hani o, toplumuna demişti ki: “Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten ve kesinlikle siz, cinsellikte kadınlardan aşağı olan erkeklere şehvetle gidiyorsunuz. Aslında siz sınırı aşan bir toplumsunuz.”

82.Ve toplumunun cevabı yalnızca, “Onları kentinizden çıkarın, çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış!” demek oldu.

83.Bunun üzerine Biz de o’nu ve ailesini kurtardık, yalnız karısını kurtarmadık; o, geride kalanlardan; düşünce bakımından günâhkar toplumla beraber olanlardan idi. 84.Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu!

85-87.Andolsun ki Biz, Medyen’e de kardeşleri Şu‘ayb’ı elçi gönderdik. Dedi ki: “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

88,89.Toplumundan büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden kesinlikle çıkarırız, ya da bizim dinimize/ yaşam tarzımıza dönersiniz!” Şu‘ayb, dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize/yaşam tarzınıza dönersek, kesinlikle Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi dışında ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz bilgisi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle toplumumuz arasında hak ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!–

90.Ve o’nun toplumundan, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan ileri gelenler dediler ki: “Eğer Şu‘ayb’a uyarsanız o takdirde siz kesinlikle ziyana uğrayanlardan olursunuz.”

91,92.Bunun üzerine o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Şu‘ayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış/zenginlik sürmemiş gibi oldular. Şu‘ayb’ı yalanlayanlar var ya, işte ziyana uğrayanlar, kendileri oldular.

93.Bunun üzerine Şu‘ayb, onlara sırt çevirdi ve: “Ey toplumum! Ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, durum böyleyken kâfirler toplumuna; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden bir topluma nasıl tasalanayım?” dedi.

94,95.Biz hangi kente bir peygamber gönderdiysek, onun halkını kesinlikle yalvarıp yakarsınlar diye yoksulluk ve darlıkla yakaladık. Sonra kötülüğün yerini iyiliğe değiştirdik; sonunda çoğaldılar ve “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine onları hemen, onlar hiç farkında değillerken ansızın yakalayıverdik.

96.Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve Allah’ın koruması altına girselerdi, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları yapıp durmakta olduklarına karşılık yakalayıverdik.

97-99.Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti anlamsız işlerle uğraşırlarken onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah’ın ince plânından güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın ince plânından kendini güvende görmez.

100.Ve önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris; son sahip olanlara kılavuz olmadı mı, etki yapmadı mı: “Eğer Biz dilersek onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerinin üzerine damga vururuz/mühürleriz de onlar işitmezler.”

101,102.İşte o kentler ki, sana onların önemli haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz. Andolsun ki peygamberleri onlara apaçık deliller ile gelmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları şeylere iman etmemiş idiler. İşte kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselerin kalplerinin üzerine Allah böyle damga basar/ mühürler. Onların çoğunda, sözde durma ilkesini bulmadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış kimseler bulduk.

103.Sonra, 0o elçilerin/ o toplumların arkasından Mûsâ’yı alâmetlerimizle/ göstergelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik de onlar, alâmetlere/ göstergelere haksızlık ettiler. Hele bir bak, o bozguncuların âkıbetleri nasıl oldu!

104,105.Ve Mûsâ, “Ey Firavun! Ben kesinlikle âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Allah hakkında haktan başkasını söylememek bana bir yükümlülüktür. Gerçekten ben size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Bu nedenle İsrâîloğulları’nı gönder benimle” dedi.

106.Firavun, “Eğer bir alâmet/gösterge ile geldiysen, getir hemen onu, tabii eğer doğru kimselerden isen” dedi.

107,108.Bunun üzerine Mûsâ, bilgi birikimini ortaya attı, o da birdenbire apaçık bir “silip süpüren” kesiliverdi. Gücünü de sıyırıp açığa koydu; artık gücü, izleyenler için mükemmel, tam kusursuzca idi.

109-112.Firavun’un toplumundan ileri gelenler, “Kesinlikle bu çok bilgili büyüleyici, etkin bir bilgindir. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor” dediler. Firavun, “O hâlde siz ne emredersiniz?” dedi. Onlar: “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginleri sana getirsinler” dediler.

113,114.Ve o çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler Firavun’a geldiler: “Eğer galip gelen/ yenen biz olursak, gerçekten bizim için büyük bir ödül olacak/ olacak mı?” dediler. Firavun, “Evet” dedi, “siz kesinlikle yakınlaştırılmışlardan olacaksınız da.”

115.Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler: “Ey Mûsâ! Sen mi tezini ortaya koyacaksın, yoksa tez ortaya atanlar biz mi olalım?” dediler.

116.Mûsâ: “Siz tezinizi ortaya atın” dedi. Onlar atınca da insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Ve büyük bir etkin hüner gösterdiler.

117.Biz de Mûsâ’ya, “Sen de birikimini ortaya atıver” diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor. 118.Böylece hak yerini buldu ve Firavun ve ileri gelenlerin bütün yaptıkları boşa gitti, işe yaramadı.

119.Firavun ve ileri gelenler, artık orada mağlup oldular ve küçük düşmüş bir toplum olarak geri döndüler.

120-122.Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler ise boyun eğip teslim olmuş kimseler hâlinde bırakıldılar. “Âlemlerin Rabbine; Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbine iman ettik” dediler.

123-126.Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Şüphesiz bu, halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Kesinlikle ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi kesinlikle asacağım.” Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler de dediler ki: “Hiç şüphesiz biz sadece Rabbimize dönenleriz. Senin bizi, yakalayıp cezalandırman da sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır.” –“Ey Rabbimiz! Bize çok çok sabır ver de gevşemeyelim, zaafa düşmeyelim, boyun eğmeyelim. Canımızı da Müslümanlar olarak al!”–

127.Firavun toplumundan ileri gelenler de, “Seni ve senin ilâhlarını/ seni ilâh edinmeyi terk etsinler de yeryüzünde kargaşa çıkarsınlar diye mi Mûsâ’yı ve toplumunu serbest bırakacaksın?” dediler. Firavun dedi ki: “Onların oğullarını katledeceğiz; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştireceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar üzerinde ezici bir güce sahip kimseleriz.”

128.Mûsâ, toplumuna dedi ki: “Allah’ın yardımını isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı yapar. Mutlu son da Allah’ın koruması altına giren kimseler içindir.”

129.Mûsâ’nın toplumu dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da.” Mûsâ dedi ki: “Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı değişime, yıkıma uğratacak ve sizi yeryüzünde onların yerine geçirecektir. Böylece de sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır.”

130.Ve andolsun ki Biz, Firavun sülâlesini, düşünüp öğüt alsınlar diye senelerle kuraklıklarla/ senelerce kıtlık ve ürün noksanlığı ile yakaladık. 131.Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman, “İşte bu bize aittir” dediler. Eğer kendilerine bir kötülük gelirse, Mûsâ ile yanındakilerin uğursuzluğu olarak kabul ederler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır. Fakat onların çoğu bilmezler.

132.Ve Firavun’un toplumu, “Sen bizi kendisiyle büyülemek için her ne alâmet/ gösterge getirsen de, biz sana inananlar değiliz” dediler.

133.Biz de belirli aralıklarla âyetler olmak üzere üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve bir suçlular toplumu oldular.

134.Ve ne zaman ki, bu azap üzerlerine çöktü: “Ey Mûsâ! Sana olan ahdi/ verdiği söz nedeniyle bizim için Rabbine dua et, eğer sen bizden bu cezayı kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve kesinlikle İsrâîloğulları’nı seninle birlikte göndereceğiz” dediler.

135.Ne zaman ki, ulaşacakları belli bir süreye kadar onlardan cezayı kaldırdık, derhal sözlerinden cayıveriyorlar.

136.Biz de, şüphesiz âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gâfil olmaları nedeniyle onları cezalandırıp adaleti sağladık. Ve onları bol suda/ nehirde boğduk. 137.O zaafa uğratıla gelmiş/ güçsüzleştirilmiş olan toplumu da bereketlendirdiğimiz yerin her tarafına mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîloğulları’na olan o pek güzel sözü, sabretmeleri nedeniyle yerine geldi. Biz de Firavun ile toplumunun yapageldikleri sınâî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerlebir ettik.

138,139.Ve İsrâîloğulları’nı bol sudan/ nehirden geçirdik. Derken kendilerine ait putlara tapmakta olan bir topluma rastladılar. Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onların nasıl ki tanrıları varsa, sen de bizim için bir tanrı belirle!” Mûsâ dedi ki: “Siz gerçekten câhillik eden bir toplumsunuz. Şu gördüğünüz halkın içinde bulundukları din, yok olmaya mahkûmdur ve bütün yapmakta oldukları da bâtıldır.”

140.Mûsâ dedi ki: “O sizi âlemlere fazlalıklı kılmışken, ben size Allah’tan başka ilâh mı arayayım!”

141.Hani bir zaman Biz, size azabın kötüsünü yapan; oğullarınızı katleden; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştiren, kızlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinin elinden de sizi kurtarmıştık. Bunda da sizin için Rabbiniz tarafından büyük sınav vardır.

142.Ve Mûsâ ile otuz geceye sözleştik ve süreyi bir on gece ile tamamladık. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit tam kırk geceye tamamlandı. Ve Mûsâ, kardeşi Hârûn’a, “Toplumum içinde benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yoluna uyma!” dedi.

143.Ne zaman ki, Mûsâ, belirlediğimiz vakitte geldi ve Rabbi o’na söz söyledi. Mûsâ, “Ey Rabbim! Göster bana Kendini de bakayım Sana!” dedi. Rabbi o’na dedi ki: “Beni sen asla göremezsin, velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin.” Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Mûsâ da baygın olarak yere yığıldı. Ayılıp kendine gelince de, “Seni tenzih ederim, Sana döndüm; tevbe ettim ve ben inananların ilkiyim” dedi.

144.Allah dedi ki: “Ey Mûsâ! Mesajlarımla ve kelâmımla seni insanlar üzerine seçtim. Şimdi sana verdiğimi al ve kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenlerden ol!”

145.Ve Biz o’nun için o levhalarda her şeyden, bir nasihat ve her şey için bir ayrıntı yazdık. “Haydi, bunları kuvvetle al, toplumuna da en güzel şekilde almalarını emret. Yakında size o hak yoldan çıkanların yurdunu göstereceğim. 146.Yeryüzünde, bütün âyetleri görseler de onlara iman etmeyen, doğrunun yolunu görseler de o yolu tutup gitmeyen, eğer sapıklığın yolunu görürlerse onu yol edinen haksız yere büyüklük taslayan şu kimseleri, âyetlerimizden uzak tutacağım.” –Bu, onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil; duyarsız, ilgisiz olan kimseler oluşlarındandır.– 147.Âyetlerimizi ve âhiretteki karşılaşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir. Onlar kendi yaptıklarından başka bir şey ile mi cezalandırılırlar?

148.Mûsâ’nın toplumu, Mûsâ’dan sonra, kendi toplumunun süs takılarını bir araya getirerek aldatıcı, tuzağa düşürücü sesi olan, aslında hiç işe yaramayan bir ilâh edindiler; büyük bir sermaye oluşturarak ona tapındılar. –Onun kendilerine bir söz söylemezliğini ve bir yol göstermezliğini görmediler mi?– Onu edindiler ve zâlimlerden oldular.

149.Ne zaman ki, gözlerinin önüne geldi ve sapıtmış olduklarını gördüler, “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa, kesinlikle biz büyük zarara uğrayanlardan olacağız” dediler.

150.Ve Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak toplumuna döndüğünde, “Bana arkamdan ne kötü bir halef/ nesil oldunuz! Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız mı?” dedi. Ve levhaları bıraktı ve kardeşi Hârûn’u kendine çekerek başından tuttu. Hârûn: “Ey anamın oğlu! İnan ki, bu toplum beni güçsüz düşürdü, az daha beni öldüreceklerdi. Onun için bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma. Ve beni bu zâlimler toplumu ile bir tutma” dedi.

151.Mûsâ dedi ki: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetinin içine al. Ve Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”

152.Şüphesiz o altına tapanlara Rablerinden bir gazap, dünya hayatında bir “aşağılık” erişecektir. İşte Biz, uydurmacıları böyle cezalandırırız da.

153.Kötülükleri işleyip de sonra arkasından dönen o kimseler ve iman edenler için de hiç şüphe yok ki, Rabbin bundan sonra yine de affedici ve merhamet edicidir.-

154.Öfkesi Mûsâ’yı rahat bırakınca da levhaları aldı. Onlardaki yazıda da, ancak Rablerinden korkan kimseler için bir kılavuzluk ve rahmet vardı.

155.Ve Mûsâ, belirlediğimiz vakit için toplumuna yetmiş adam seçti. Ne zaman ki, bunları o sarsıntı yakaladı, işte o zaman Mûsâ, “Rabbim!” dedi, “Dileseydin bunları da, beni de daha önce değişime/ yıkıma uğratırdın. Şimdi bizi, içimizdeki o aklı ermezlerin yaptıkları yüzünden değişime/ yıkıma mı uğratacaksın? O, Senin, saflaşmamız için ateşlere atmandan başka bir şey değildir. Sen bu saflaştırma işlerinle dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğine de kılavuzluk edersin. Sen bizim yardımcımız, kılavuzluk eden yakınımızsın. Artık bizi bağışla, merhamet et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın. Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de âhirette. Biz gerçekten de Sana döndük.”

156,157.Allah diyor ki: “Benim azabım var; onu dilediğime dokundururum, rahmetim de var; o ise her şeyi kuşatmıştır. Onu da özellikle Allah’ın koruması altına girenlere, zekâtını; vergisini verenlere ve âyetlerimize inananlara; kendilerine iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine serbestleştiren, kirli, pis ve kötü şeyleri de üzerlerine yasaklayan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl’de yazılmış bulacakları Anakentli/ Mekkeli Peygamber, o Elçi’ye uyan kimselere yazacağım. O hâlde, O’na iman eden, O’na kuvvetle saygı gösteren, O’na yardımcı olan ve O’nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

158.De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah’ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde kılavuzlandığınız doğru yolu bulmanız için Allah’a ve O’nun sözlerine iman eden, Ümmî; Anakentli; Mekkeli Peygamber olan Elçisi’ne iman edin ve o’na uyun.”

159.Mûsâ’nın toplumundan da hakkı gösteren ve hak ile adaleti uygulayan bir liderleri olan bir topluluk vardır.

160.Ve Biz onları on iki torun liderleri olan oymak topluluğa ayırdık. Ve toplumu kendisinden su istediği zaman Mûsâ’ya, “Birikimini, o taş kalpli toplumuna uygula diye vahyettik. Hemen o taş kalpli toplumdan on iki toplum/ belde halkı oluşuverdi. Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi/ işaretledi. Ve bulutu da üzerlerine gölge yaptık. Onlara kudret helvası ve bal/ bıldırcın indirdik; size rızık olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyiniz! Onlar Bize haksızlık yapmadılar, kendi kendilerine haksızlık ediyorlardı.

161.Ve bir zaman onlara, “Şu kente yerleşin ve oradan dilediğiniz şeyleri yiyin ve “Hitta” [günahlarımızı bağışla]! deyin ve teslim olmuş olarak kapıdan girin. Biz suçlarınızı bağışlayacağız, iyilere arttıracağız” denilmişti.

162.Sonra onların içinden bir kısım yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, sözü, kendilerine söylenenden başka söze değiştirdiler. Biz de yanlış; kendi zararlarına iş yaptıklarından dolayı üzerlerine gökten bir ceza gönderiverdik.

163.Ve onlara, o deniz kıyısındaki kentten de sor. O sırada onlar kulluğa, iyiden iyiye düşünmeye özgülenmiş günde sınırı aşıyorlardı. Kulluğa, iyiden iyiye düşünmeye özgülenmiş günde aşırı bunalıyorlardı, diğer günlerde ise çok mutluydular. İşte hak yoldan çıkmaları nedeniyle Biz onları böyle belâlandırıyoruz.

164.Ve hani onların içlerinden bir ümmet; önderli toplum, “Allah’ın değişime/ yıkıma uğratacağı ya da çetin bir azapla azap edeceği bir topluma ne diye öğüt veriyorsunuz?” dediği vakit, o uyarıda bulunanlar da dediler ki: “Rabbinize karşı mazeret olsun, bunlar da Allah’ın koruması altına girsinler diye.”

165,166.Ne zaman ki onlar kendisiyle hatırlatma yapılan şeyleri umursamadılar, Biz o kötülükten sakındıranları kurtardık, o zâlimleri de hak yoldan çıkmalarından dolayı şiddetli/ fakir düşüren bir azapla yakaladık. Ne zaman ki onlar kendisiyle yasaklandıkları şeyler konusunda büyüklendiler, Biz de onlara, “Aşağılık maymunlar olun!” dedik.

167.Ve o vakit Rabbin, kıyâmet gününe kadar üzerlerine, kesinlikle kendilerini en kötü azaba uğratacak kimseler göndereceğini ilân etti. Şüphe yok ki, Rabbin cezayı çabucak verendir. Ve kesinlikle O, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.

168.Ve onları yeryüzünde birçok önderli toplumlara ayırdık. Onlardan bir kısmı düzgün kimselerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle sınama yaptık.

169.Derken onlardan sonra bir nesil gelip onların yerlerine geçti. Kitab’a mirasçı oldular. Onlar bu dünyanın değersiz kazanımlarını alırlar, “Bize ileride mağfiret olunur/ suçlarımız bağışlanır” diyorlardı. Kendilerine ona benzer değersiz bir mal gelirse, onu da alıyorlardı. –Allah’a karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmadı mı? Hâlbuki onda olanı okuyup öğrenmişlerdi. Âhiret yurdu, Allah’ın koruması altına girmiş kimseler için daha hayırlıdır. Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?–

170.Ve Kitab’a sımsıkı sarılanlara ve salâtı ikame edenlere [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumunu oluşturanlara-ayakta tutanlara] gelince, Biz o düzeltenlerin/iyileştirenlerin ödülünü yitirmeyiz.

171.Hani bir zamanlar, o dağ gölgelik/şemsiye gibi iken, onlar da, dağ üzerlerine yıkılacak diye inanmışlarken Biz, onların Üst’ünü/en seçkinlerini o dağa çekmiştik/ yükseltmiştik: “Allah’ın koruması altında olmanız için size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın!”

172,173.Hâlbuki senin Rabbin, kıyâmet günü, “Biz, bunlardan bilgisizdik” demeyesiniz yahut “Bundan önce atalarımız ortak koşmuş, biz onlardan sonra gelen kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi değişime/ yıkıma uğratacaksın?” demeyesiniz diye, Âdemoğulları’nın sulbünden onların soylarını alır ve onları kendi nefislerine tanık eder; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz.”

174.Ve işte Biz, düşünsünler diye âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz.

175.Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz, sonra da onlardan sıyrılıp çıkan, derken şeytânın peşine taktığı, böylece de azgınlardan oluveren o kişinin ciddî haberini onlara anlat.

176.Ve eğer Biz, dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, ama o alçaklığa saplandı kaldı ve tutkusuna uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. O nedenle sen iyice düşünsünler diye bu kıssayı iyice anlat.

177.Âyetlerimizi yalanlayıp, sırf kendilerine haksızlık eden o toplumun durumu ne kötüdür!

178.Allah kime yol gösterirse, işte o kılavuzlandığı doğru yolu bulandır. Kimi de saptırırsa, işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.

179.Ve andolsun ki tanıdıklarınızdan-tanımadıklarınızdan birçoğunu cehennem için türetip ürettik; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar duyarsızların ta kendileridir.

180.Ve en güzel isimler Allah’ındır. Öyleyse O’nu onlarla çağırın. O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları da terk edin. Onlar yapmakta olduklarının karşılığını yakında görecekler.

181.Yine Bizim oluşturduklarımızdan hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır.

182.Ve âyetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri yönden derece derece, yavaş yavaş değişime/ yıkıma yaklaştıracağız.

183.Ben onlara süre de tanırım. Kesinlikle Benim plânım pek çetindir.

184.Ve onlar arkadaşlarında hiçbir deliliğin/ cinlenmişliğin bulunmadığını düşünmediler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.

185.Ve onlar göklerin ve yerin mülkiyeti ve yönetimine, Allah’ın oluşturmuş olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar?

186.Allah, kimi saptırırsa, artık ona yol gösterecek bir kimse de yoktur. Ve O, bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir durumda bırakır.

187.Sana, Sâat’ten; kıyâmetin kopuş anından soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Onun vaktini bilmek, göklerde ve yerde ağır basmıştır/ bilinemez olmuştur. O size ansızın gelir.”

Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

188.De ki: “Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye yetkin değilim. Ben eğer görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilseydim, elbette ben hayırdan çoğaltmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir topluma müjdeleyenim.”

189.O, sizi bir candan oluşturan ve ondan da, kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki hanım ağırlaştı, hemen o ikisi Rablerine dua ettiler: “Eğer bize sağlıklı bir çocuk verirsen, andolsun ki kesinlikle karşılığını ödeyenlerden olacağız.”

190.Ne zaman ki o ikisine sağlıklı bir çocuk verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O’nun için ortaklar edindiler. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah arınıktır, yücedir.

191.Hiçbir şey oluşturmayan ve kendileri oluşturulmuş olan şeyleri mi eş koşuyorlar?

192.Hâlbuki bunlar, tapınanlar için yardıma güç yetiremezler. Kendi nefislerine de yardım edemezler. 193.Eğer siz onları doğru yola çağırsanız, size uymazlar. Onları çağırsanız da çağırmayıp susmuş olsanız da size karşı hiç fark etmez.

194.Allah’ın astlarından yakardığınız kimseler, tıpkı sizin gibi kullardır. Eğer doğru iseniz haydi onları çağırın da size karşılık versinler. 195.Onların kendileriyle yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var?

De ki: “Çağırın ortaklarınızı, sonra bana tuzak kurun ve bana zaman da tanımayın.196.Şüphesiz ki benim velîm [yol gösterenim, yardım edenim, koruyanım], o kitabı indiren Allah’tır. Ve O, düzgün kimselere velî [yol gösteren yardım eden, koruyan] olur. 197.Sizin O’nun astlarından yakardığınız kimseler ise, size yardıma güç yetiremezler, kendi nefislerine de yardım edemezler. 198.Siz onları doğru yola çağırsanız da duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün, hâlbuki onlar görmezler.”

199.Sen afvı/ malın fazlasını al, “urf” [örf, Kur’ân âyetleri öbeği] ile emret ve câhillerden de mesafeli dur.

200.Eğer sana şeytândan bir vesvese gelirse de hemen Allah’a sığın. Kesinlikle O, en iyi işiten, en iyi bilendir.

201,202.Kendi kardeşleri onları sapıklığa sürüklediği ve bırakmadığı hâlde şüphesiz Allah’ın koruması altına giren şu kimseler, kendilerine şeytândan bir vesvese, karanlık kuruntu, sırnaşma gibi bir tufan iliştiği zaman, hatırlarlar/d üşünürler. Sonra bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir!

203.Onlara bir âyet getirmediğin zaman da, “Kendin onu uyduruverseydin ya!” derler. De ki: “Ben ancak Rabbimden bana ne vahyolunuyorsa ona uyuyorum.” İşte bu Kur’ân, Rabbinizden gelen kalp gözünü açacak beyanlardır, iman eden bir toplum için bir kılavuz ve bir rahmettir.

204.Ve esirgenmeniz için Kur’ân öğrenilip-öğretildiği zaman, hemen ona kulak verin ve susun.

205.Ve her zaman kendi içinden, korkarak ve alçala alçala, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma!

206.Şüphe yok ki Rabbini iyi tanıyan kişiler, Allah’a kulluk etmekten büyüklenmezler, O’nu her türlü noksanlıklardan arındırırlar ve yalnızca O’na boyun eğip teslim olurlar.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:24 PM   #2
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

TAHLİL:

1.Elif/1, Lâm/30, Mîm/40, Sâd/90.

Daha önceki Kalem, Kaf ve Sad surelerinde olduğu gibi bu sûre de “huruf-u mukattaa”adı verilen harfler ile başlamıştır. Bu bağımsız harflerin ne anlama gelebileceği hakkındaki görüşlerimizi, adı geçen bu surelerde daha önce belirtmiştik.

Kısaca hatırlatacak olursak, bize göre bu harfler ya uyarı ifadeleridir, ya Kur’an’ın yapısı itibariyle özel birer yapı taşı niteliğindedir ya da mesajı henüz tespit edilememiş bir sayıyı ifade etmektedir.

ابجد [Ebced] hesabı denilen uygulamaya göre bu harfler:

ا[elif]: 1

ل[lam]: 30

م[mim]: 40

ص[sâd]: 90 sayılarını temsil etmektedir.

Belki de bu sûreden önce inmiş olan Sâd sûresi ile bu sûrenin 1. âyetinin sonundaki ص [sâd] harfi arasında henüz anlamı saptanamamış bir ilişki mevcuttur.

Allah’ın izni ve yardımıyla bu konu üzerinde ciddî çalışmalar yapacak olan Kur’an erlerinin, bir gün bu harflerle neyin amaçlanmış olduğunu tespit edeceklerine inanıyoruz.

2.O, kendisiyle uyarman ve inananlara öğüt/ hatırlatma için sana indirilen; içine işletilen Kitaptır. Onun için, ondan, göğsünde hiçbir sıkıntı olmasın.

Giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, bu sûre Sâd sûresi’nin devamı niteliğindedir. Hatırlanacak olursa, Sâd sûresinin son üç ayeti şöyleydi:

80,81.Allah, “Haydi, sen belirli bir vakte kadar süre verilenlerdensin” dedi.

82,83.İblis, “Öyle ise en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak galip oluşuna yemin ederim ki ben onların hepsini; –içlerinden arıtılmış kulların hariç– kesinlikle azdıracağım” dedi.

(Sâd/81-83)

Sad suresinin son üç ayetinde vurgulanan “Kur’an’ın insanlık için zikir [öğüt/hatırlatma] olduğu” konusu, tahlilini yapacağımız A’raf suresinin 2. ayetinde de tekrarlanmakta, insanlara öğüt vermeye ve uyarıda bulunmaya devam edilmektedir. Konunun bu surede de devam etmesi, Mekkelilerin vurdumduymazlıklarının ve peygamberimize karşı giriştikleri psikolojik saldırılarının devam ettiğini, dolayısıyla peygamberimizin de tebliğ ve uyarı görevinde zorluk çektiğini, hatta normal yaşamında bile sıkıntılarla karşılaştığını göstermektedir. Öyle ki, Rabbimiz Sad sûresi’nde peygamberimize Davud, Süleyman, Eyyüb, İbrahim, İsmail ve İshak peygamberleri örnek göstermiş, ondan bu peygamberler gibi sabırlı ve metin olmasını istemişti. Peygamberimizin karşı karşıya kaldığı bu sıkıntıların boyutları hakkında bundan önceki surelerde ve özellikle de Beled suresinde verdiğimiz bilgilerin hatırlanmasında yarar görüyoruz.

Âyette geçen Onun için, ondan, göğsünde hiçbir sıkıntı olmasın ifadesinden, Peygamberimizin yalanlayıcıların duyarsızlıkları yüzünden başlarına gelecek felâketleri düşündüğü ve merhametinden dolayı üzülüp kahrolduğu anlaşılmaktadır.

Peygamberimizin bu anlamda çektiği sıkıntılar başka âyetlerde de belirtilmiştir:

6.Sonra da sen onlar bu Kur’ân’a inanmazlarsa, onların yaptıklarından dolayı, üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin!

(Kehf/6)

3.Onlar; Hıcr 91Kur’ân’ı sihir, şiir, esatir (mitolojik söylentiler), uydurulmuş söz gibi birtakım parçalar, kötü sözler kabul eden kimseler, 3iman edenler olmuyorlar diye sen kendini yıkıma uğratacaksın!

(Şu‘arâ/3)

97.Andolsun, Biz biliyoruz ki, kesinlikle onların söylediklerine senin göğsün daralıyor.

(Hicr/97)

12.Şimdi sen, “Ona bir hazine indirilse ya da beraberinde bir melek gelse ya!” diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek oluyorsun ve bundan dolayı göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeyi belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayandır.

(Hûd/12)

Yukarıdaki âyetlerden anlaşılmaktadır ki, Peygamberimizin Mekke müşriklerine tebliğde bulunurken çektiği sıkıntıların benzerlerini, Kur’ân’ı tebyîn etmek isteyen ve “hâlis din” ile “hanîf Müslüman”ı tanıtmaya gayret eden herkes mutlaka çekecektir.

Onun için Kur’ân erleri bunu peşinen kabul etmeli ve başlarına geleceklere hazırlıklı olmalıdırlar:

186.Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız konusunda yıpranacaksınız/imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine Kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza; can sıkıçı, sinir bozucu şeyler de işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

(Âl-i İmrân/186)

Kitap

“Kitap” sözcüğü; “yazılan-okunan” anlamına geldiği için, bir defa buradan hemen anlıyoruz ki, Kur’an ayetleri ilk vahyden itibaren yazıya geçirilmiştir.

İkinci olarak; Kur’an’nın henüz tamamlanmadığı dönemlerde eldeki mevcut olan bölümler de Kur’an’da “kitap” olarak tanımlandığı için anlıyoruz ki, “kitap” sözcüğü Kur’an’ın tamamını temsil etmemektedir. Nitekim yukarıda sunduğumuz ayetlerin bazılarındaki “kitap ve hikmet” kalıbına karşılık, Ahzab suresinin 34. ayetinde; “…Allah’ın ayetlerini ve hikmeti anın” şeklinde “ayetler” sözcüğü kullanılarak bir kalıp oluşturulmuştur. Yani “kitap” ve “ayetler” sözcükleri, Kur’an’ın bölümleri için kullanılmıştır.

Bizim görüşümüze göre “kitap ve hikmet” kalıbıyla verilen ayetlerdeki “kitap”; Zümer suresinin 23. ayetinde bahsedilen “müteşabih kitap”tır. Yani mucize nitelikli, anlamları gayet açık olmasına rağmen birbiriyle benzeşen birçok anlamı ifade edebilen eşsiz sanat mucizeleri konumundaki müteşabih ayetlerin oluşturduğu metindir.

Bilindiği üzere Kur’an indiği dönemde Araplar arasında henüz kültür ve edebiyat, yazılı konumda değildi. Arap dil ve edebiyat bilginlerinin eserleri dilden dile dolaşmaktaydı. Arap dili gramer ve edebiyat açısından henüz kuramlaştırılmamıştı. Gramer ve edebiyat bilgileri ediplerin kasidelerinde, halk deyimlerinde kendini göstermekteydi.

Arapçaya ait bu günkü dilbilgisi kuralları Kur’ân’ın inişinden yaklaşık 150–200 sene sonra Sibeveyh, Ahfeş (ölümü H. 177 M. 793), Kisâî, Îsâ b. Ömer, Yûnus b. Habib ve Ebû Ubeyde Ma’mer b. Müsenna gibi bilginlerce Kur’an metinleri ve İmruü’l-Kays, Tarafe ibnü’l-Abd(539-564), Haris bin Hilliza (veya A’şa)., Amr bin Kulsum, Antere bin Şeddad (veya Nabiğa),Züheyr bin Ebu Sulme, Lebid ve diğer ediplerin eserleri dikkate alınarak oluşturuldu.

Kur’an’ın metni Arap dilinin gramer ve edebiyat ilkelerini kuramlaşmış haliyle insanlığa sunmuş ve derli toplu olarak göstermiştir. Hem de Arap dili gramer ve edebiyatını bilmeyen birisi tarafından. Kur’an’ın nüzulünden sonra Arap dil ve edebiyatının temel kaynağı artık Kur’an metni (Kitap) olmuştur. İşte Kur’an’da “Kitap” diye konu edilen, Kur’an’ın yazılı metnidir, içeriği de Hikmet olarak yer almaktadır. Bunu, A’raf/2, Yûnus/1, Hûd/1, Yûsuf/1, Ra’d/1, İbrahim/1, Hıcr/1, Kehf/1, Şûra/2, Neml/1, Kasas/2, Lokman/2, Secde/2, Sâd/29, Zümer/ 1, 2, 23, 41 Mü’min/ 2, Fussıllet/3, Zuhruf/2, Duhan/2, Câsiye/2, Ahkaf72 ve Bakara/151’de görmekteyiz.

Surenin 2. âyetinde dikkati çeken bir diğer nokta da, Kur’ân’ın indiriliş amacının hem “uyarı” hem “öğüt” olarak gösterilmesidir. Bu sözcüklerin geçtiği daha önceki âyetlerde “uyarı”nın kâfirlere, “öğüt”ün ise müminlere yönelik olduğunu açıklamıştık. Bu açıklamaları da göz önüne alarak 2. âyetten Kur’ân’ın mümin-kâfir ayırımı yapmadan herkese hitap ettiği sonucunu çıkarmak mümkündür.

3.Rabbinizden size indirilene uyun ve O’nun astlarından, yol gösteren, yardım eden ve koruyan sözde yakınlara uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz/hatırlıyorsunuz!

Kur’ân’ın niteliklerini bildiren ve Peygamber’i zorluklara göğüs germeye davet eden 2. âyetten sonra, Rabbimiz bu âyette hitabını tüm insanlara yöneltmiştir.

Bu sûredeki temel konunun da özetlendiği 3. âyetin takdiri bize göre şöyle yapılabilir:

“Siz, sadece size indirilene uyun, sakın başka kılavuz edinmeyin, dininize Kur’ân’dan başka kaynak aramayın. Ve kesinlikle de Allah’ın astlarından [rahip, haham, hacı, hoca, şeyh gibi kimseleri] velîler [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar] edinmeyin. Ne de az öğüt alıyorsunuz, aklınızı hiç kullanmıyorsunuz.”

VELÎ ve EVLİYÂ: الاولياء [evliyâ] sözcüğü, الولىّ[velî] sözcüğünün çoğuludur. Velî ise, ولاء[velâ] kökünden türemiş sıfat-ı müşebbehe kipinde bir sözcük olup anlamı “yakın olan, yakın duran” demektir. Ancak bu yakınlık nicel değil, nitel bir yakınlıktır.

Hem velî sözcüğü, hem de bu sözcüğün çoğulu olan evliyâ sözcüğü Kur’ân’da hep bu anlamda kullanılmıştır. Bu sözcükler İslâm’ın ortaya çıkışından yüzyıllar sonra, yabancı kültürlerin etkisiyle sözcük anlamları dışında birer kavram hâline gelmiş ve Müslümanların dinî hayatlarını istila etmiştir. Açıklıkla belirtmek gerekir ki, “velî” ve “evliyâ” sözcükleri Kur’ân’da tamamen kendi doğal anlamlarıyla kullanılan iki sözcüktür. Tasavvuf literatürünün bu doğal anlamları bozarak halk kültürüne özel mistik anlamlar ve hiyerarşik bir derecelendirmeyi ifade etmek üzere soktuğu “veli” ve “evliya” kavramlarının Kur’an’daki “veli” ve “evliya” sözcükleriyle bir ilgisi yoktur.

Esma-i Hüsnâ’dan biri olan ve Kur’ân’da hem Allah hem de kullar için kullanılmış olan velîsözcüğü âyetlerde hep نصير[nasîr=yardımcı], مرشد[mürşid=aydınlatan, yol gösteren], شفيع [şefî‘=şefaat eden], واق[vâk=koruyucu], حميد[hamîd=öven, yücelten] sıfatları ve “karanlıklardan aydınlığa çıkarır”, “bağışlayıp merhamet eder”, “zarardan alıkoyup yarara yaklaştırır” nitelemeleri ile birlikte yer almıştır. Bu da demektir ki, velîliğin [yakınlığın] bu nitelikler ve bu sıfatlar ile yakın ilişkisi vardır. Yani, bu nitelik ve sıfatlar, velînin [yakın olanın] belirgin özellikleridir. Buna göre her nerede bir kimse için velî [yakın] sıfatı kullanılmışsa, o kimsenin “yardım eden, yol gösteren, şefaat eden, aydınlatan ve koruyan” bir kimse olduğu anlaşılmalıdır.

Bunu aşağıdaki âyetlerden kolayca anlamak mümkündür

107.Göklerin ve yerin egemenliğinin şüphesiz yalnız Allah’a ait olduğunu ve sizin için Allah’ın astlarından bir yakın ve bir yardımcı olmadığını bilmedin mi?

(Bakara/107)

120.Ve sen onların dinlerine/yaşam tarzlarına uymadıkça Yahûdiler ve Nasara/ Hristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. De ki: “Şüphesiz Allah’ın kılavuzluğu, kılavuzluğun ta kendisidir.” Ve eğer bilgiden sana ulaşan şeyden sonra bunların boş ve iğreti arzularına uyarsan, senin için Allah katından herhangi bir yakın olmaz, herhangi bir yardımcı da olmaz.

(Bakara/120)

45.Ve Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir. Ve yol gösterici, koruyucu yakın olarak, Allah yeter. Yardımcı olarak da Allah yeter.

(Nisâ/45)

123.Bu iş, sizin kuruntularınızla ve Kitap Ehlinin kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah’ın astlarından bir yol gösterici, koruyucu yakın ve iyi bir yardımcı bulamaz.

(Nisâ/123)

173.Artık inanan ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimseler; Allah, onların ödüllerini tam verecek ve armağanlarından onlara fazlalıklar da bağışlayacaktır; kulluktan çekinip büyüklük taslayan kimseler de; onlara çok acıklı bir azapla azap edecektir. Onlar, kendileri için Allah’ın astlarından bir koruyucu, yol gösterici yakın ve bir iyi yardımcı bulamazlar.

(Nisâ/173)

51.Ve Rablerinin huzurunda toplanılacaklarından korkanları, Allah’ın koruması altına girmeleri için sana vahyedilenle uyar. Onların, O’nun astlarından yardım eden, yol gösteren, koruyan bir yakın kimseleri ve destekçileri, kayırıcıları yoktur.

(En‘âm/51)

70.Ve dinlerini oyun ve eğlence edinmiş/ oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olan kimseleri bırak ve Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığıyla değişim ve yıkıma düşerse, onun için Allah’ın astlarından bir yardım eden, yol, gösteren koruyan bir yakın kimse ve destekçi, kayırıcı söz konusu olmaz. Suçuna karşı her türlü bedeli ödemeyi istese de ondan alınmaz. İşte bunlar, kazandıkları ile değişime/yıkıma uğrayan kimselerdir. İyilikbilmezlik ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.

(En‘âm/70)

37.Ve Biz, böylece Kur’ân’ı Arapça; mükemmel bir yasa olarak indirdik. Ve eğer sana gelen bilgiden sonra onların boş-iğreti arzularına uyarsan, Allah’tan sana “bir yardımcı, yol gösterici yakın ve bir koruyucu” yoktur.

(Ra‘d/37)

17.Ve sen, doğduğu zaman, güneşi, onların o büyük mağaralarından sağ yana yöneldiğini, battığı zaman da onları sol yandan keser-geçer göreceksin. Kendileri de ondan geniş bir boşluktadırlar. Bu, Allah’ın alâmetlerinden/göstergelerindendir. Allah kime kılavuzluk ettiyse artık o, kılavuzlanan doğru yolu bulmuştur. Allah kimi şaşırttıysa da, artık sen ona yol gösteren bir Yakın Kimseyi asla bulamazsın.

(Kehf/17)

Bu konu için ayrıca Kehf/26, Şûrâ/28 ve 46, En‘âm/14, A‘râf/196, Yûsuf/101′e de bakılabilir.

ولاء [Velâ] sözcüğünün mastarı olan ولاية[velâyet] sözcüğü de, “arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yakın olma, yan yana olma ve yaklaşma” demek olup yer, niyet, zaman, din gibi faktörlere bağlı kalmaksızın arkadaşlıkta ve yardımda tam bir yakınlığı ifade eder.[1]

Velâyet sözcüğü Kur’ân’da 2 yerde ve bu anlamda geçmektedir:

72.Kuşkusuz iman etmiş, yurtlarından göç etmiş, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşan ve barındırıp yardım eden şu kimseler; evet işte bunlar, bazısı bazısının yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakını olanlardır. İnanan ve hicret etmeyen kimselere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.

(Enfâl/72)

44.İşte burada egemenlik/yardımcılık, koruyuculuk, yol göstericilik ancak hak olan Allah’a aittir. O, ödüllendirme bakımından en iyi ve kovuşturma yönünden de en iyi olandır.

(Kehf/44)

Velâyet sözcüğü zaman içinde, kişilerin ve toplumların birbiriyle olan ilişkilerinde hukukî bir kavram hâline gelmiş ve bu kavram uluslararası ilişkiler düzeyinde de genel kabul görmüştür. “Reşit bir şahsın, şahsî ve mâlî işlerini gözetip yürütme hususunda kasır [becerisi ve yeteneği olmayan, eksikli] olan bir şahsın yerini tutması” demek olan bu kavram, hukuk alanında geniş bir yer işgal etmesine rağmen, mana olarak sözcüğün kök anlamı ekseninden uzaklaşmamıştır.

Velâyet sözcüğü, “ve” harfinin kesresiyle vilâyet olarak da okunur. Bu okuma şeklinin normalde anlam değişikliğine yol açmaması gerekirken vilâyet sözcüğü, “toplumsal yakınlık” manasında “emirlik, sultanlık” [devlet yakınlığı] anlamında kullanılır olmuştur.

Velâ kökünden türemiş ve mastarı velâyet olan bir sözcük de والى[vâlî] sözcüğüdür. Bu sözcük velî sözcüğü ile aynı anlamda olup Kur’ân’da Allah için de kullanılmıştır:

11.Her kişi için, iki elinin arasından ve arkasından –Allah’ın işinden olarak–, onu gözetip koruyan izleyiciler vardır. Gerçekte, bir halk, kendi benliklerinde olanı değiştirmedikçe, Allah hiçbir şeyi değiştirmez. Ve Allah, bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onun geri çevrilmesi söz konusu değildir. Onlar için O’nun astlarından bir yardım eden, koruyan, yol gösteren bir yakın da yoktur.

(Ra‘d/11)

Yine aynı kökten türemiş ve aynı anlamda olan bir diğer sözcük ise مولى [mevlâ] sözcüğüdür. Hem fail hem de mef‘ul anlamında kullanılan mevlâ sözcüğü, fail anlamında kullanıldığında, velî sıfatı gibi “yakın olan, yardım eden, koruyan, yol gösteren”; mef‘ul anlamında kullanıldığında ise “yakın olunan, yardım olunan, korunan, yol gösterilen” demek olur. Nitekim İslâm Hukuku’nda köle azat eden köle sahibine fail anlamıyla mevlâdenildiği gibi, azat edilen köleye de mef‘ul anlamıyla yine mevlâ denilir.

Ancak İslâm âleminin birçok yerinde saygı için bazı kimselereمولانا [mevlânâ=mevlâmız] denmektedir ki, bize göre, Kur’ân’daki açıklamalar dikkate alındığında, bu sıfatın dinî anlamda Allah’tan başkası için kullanılması kesinlikle uygun değildir.

ALLAH’IN ASTLARI: Kur’an’ın pek çok âyetinde من دونه[min dûnihi] ve من دون اللّه[min dînillâhi] şeklinde geçen ifadeler, piyasadaki birçok meal ve tefsirde Türkçeye من غيره [min ğayrihi] ve من غيراللّه[min ğayrillâhi] anlamlarında, yani “O’ndan başka” ve Allah’tan başka” şeklinde çevrilmiştir. Oysa دون[dûn] sözcüğünün esas anlamı, “seviyesi düşük, ast” demektir.[2] Dolayısıyla bu âyetlerin Türkçeye “Allah’ın astları” şeklinde çevrilmeleri gerekir. “Allah’ın astları”ndan kasıt, O’nun yarattıklarıdır; yani melek, insan, cinn, şeytân, hayvan cinsi yaratıklardır. Dûn sözcüğünün yine bu anlam ekseninde olarak سوى[sivâ], وراء [verâ = öte, başka] manasında da kullanılması söz konusu olabilir. Nitekim Sebe/41′de bu manada kullanılmıştır. Ancak özellikle konumuz olan âyette ve bu doğrultudaki diğer âyetlerde dûn sözcüğünden seviye olarak Allah’ın altındaki bir seviyenin kastedildiği anlaşılmalıdır. Bu da Allah tarafından yaratılanların seviyesi anlamına gelir ki, bize göre tüm yaratıklar “Allah’ın astları” kapsamındadır.

Bu anlam gözetilerek âyete bakıldığında, “Allah’ın astlarından velîlere uymamamız”ifadesinden, Allah’ın astlarından olan herhangi birilerine yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar olarak uymamamızın öğütlendiği anlaşılmaktadır. Başka bir ifadeyle; yakınlık kurulacak, güvenilecek, izinden gidilecek kişi veya kurum Allah gibi mükemmel olmalıdır. Bu da böyle bir kişi veya kurumun Allah’ın sıfatlarını aynen taşıması gerektiği anlamına gelir. Yüce Allah’ın taşıdığı sıfatlara O’ndan başka hiçbir varlığın sahip olması söz konusu olmadığına göre, O’nun astlarından velîlere uymayın ifadesi ile bizlere zımnen şu mesaj verilmiş olmaktadır: “Sadece Allah’la yakınlık kurun, sadece Allah’ın yardım edeceğini, sizi karanlıklardan aydınlığa sadece O’nun çıkaracağını, yol gösterici olanın sadece O olduğunu, sadece O’nun şefaat edeceğini ve sadece O’nun koruyucu olduğunu kabullenin; O’nun astlarında böyle nitelikler kabullenmeyin ve onlarla yakınlık kurmayın!”

Âyette geçen من دونه[min dûnihi] ifadesindeki hu [o] zamiri Rabb sözcüğüne gönderilerek âyetten “Rabbinizin astlarından bir takım velîlere uymayın” anlamı çıkarılabileceği gibi, aynı zamir ما انزل[mâ ünzile] ifadesindeki ما[mâ]ya gönderilerek âyet “Size indirilenin astlarından bir veli edinmeyin” şeklinde de anlaşılabilir. Bu durum Kur’ân’daki ifade zenginliğini göstermektedir. İkinci seçeneğe göre, söz konusu ifadenin anlamı “Kur’ân’ın yerini tutamayan kitaplara uymayın, onları kılavuz edinmeyin” şeklinde takdir edilmiş olur.

4.Ve Biz nice kentleri değişime, yıkıma uğrattık. Azabımız kimilerine gece uyurlarken kimilerine de gündüz dinlenirlerken onlara gelivermişti. 5.Azabımız onlara geldiğinde de, “Biz gerçekten şirk koşarak kendilerine yazık eden kimselermişiz!” demelerinden başka yalvarışları olmamıştı.

“Kıssadan hisse çıkarma”nın eğitim ve öğretimde en etkili yöntemlerden biri olduğu bugün tüm eğitimciler tarafından kabul edilmektedir. Gerçekten de tarihî olaylardan ve başkalarının deneyimlerinden istifade etmek, ufkun genişletilmesi yanında, atılacak yanlış adımların önlenmesinde de insanlara avantajlar sağlamaktadır. Dünya antik uygarlık kalıntılarıyla, tarih de ibret verici olaylarla doludur. İncelendiğinde, nice milletlerin ve nice medeniyetlerin Allah’a karşı tuğyan etmeleri, Allah’ın gönderdiği vahiylere kulak asmamaları ve elçileri yalanlamaları sonucu yerle bir olup yeryüzünden silindikleri görülmektedir. İşte âyetteki nice kentler ifadesi, bu örneklerin çokluğunu anlatmaktadır.

Tarihte böyle kötü örneklerin çokluğu başka âyetlerde de dile getirilmiştir:

10.Ve hiç kuşkusuz senden önce de elçiler ile alay edildi. Sonra da onlardan alay eden kişileri alay ettikleri şey kuşatıverdi.

(En‘âm/10)

45.Sonra nice kentler de vardı ki şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına iş yaparlarken Biz, onları değişime/ yıkıma uğrattık. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır; nice terk edilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar!

(Hacc/45)

45-47.Peki sinsice kötülükleri plânlayanlar, Allah’ın kendilerini yere batırmayacağından yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden yahut onlar dolaşıp dururlarken Allah’ın, kendilerini yakalayıvermesinden, –üstelik onlar, âciz bırakanlar da değillerdir– yahut da kendilerini azar azar/korku içinde yakalamasından emin mi oldular? İşte, şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

(Nahl/45-47)

11.Biz, şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına iş yapan nice kentleri de kırıp geçirdik. Onlardan sonra da başka toplumları var ettik.

12Öyle ki onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.–13.Hızla uzaklaşıp kaçmayın, sorgulanmanız için, içinde şımarıp azdığınız şeylere ve evlerinize dönün.–

14.Onlar: “Yazıklar olsun bizlere! Şüphesiz biz gerçekten yanlış davrananlar; kendi zararlarına iş yapanlar imişiz” dediler.

15.İşte onların bu çağrıları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş ocak/kül hâline getirinceye kadar son bulmadı.

(Enbiyâ/11-15)

4. âyette, cezayı hakk eden kavimlerin helâk edildikleri “iki vakt”e dikkat çekilmiştir. Bu vakitler, coğrafî özellikler sebebiyle Arapların istirahat ettikleri; gece uyudukları ve öğleyin kaylûle yaptıkları [öğle uykusuna yattıkları] vakitlerdir. Yani bu vakitler, Arapların kendilerini en çok güvende hissettikleri vakitlerdir. Nitekim aynı coğrafyada yaşamış olan Lût (as)’ın kavmi seher vaktinde,

Şu‘ayb (as)’ın kavmi de öğle vaktinde helâk edilmişlerdir. Helâkin, suçluların en beklemedikleri ve kendilerini en çok güvende hissettikleri vakitlerde gerçekleşeceği, bu sûrenin ilerideki âyetlerinde de bildirilmiştir

97-99.Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti anlamsız işlerle uğraşırlarken onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah’ın ince plânından güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın ince plânından kendini güvende görmez.

(A‘râf/97-99)

5. âyetteki, Hışmımız onlara geldiğinde, “Biz gerçekten zâlimlermişiz!” demelerinden başka yalvarışları olmamıştı ifadesinden, azabın gelmesiyle müşrikler için suçlarını itiraf ve ikrar etmekten başka yapacak bir şey kalmadığı anlaşılmaktadır. Suçlular hışmı görünce gerçeği kabullenmektedirler, ancak o saatte artık iş işten geçmiş olmaktadır. O andaki iman ve itiraflar, يأس [ye’s] ve بأس[be’s] sebebiyle olduğu için işe yaramamaktadır.[3]

ZULM: Zulm: “bir şeyi, aslında olması gereken yerin dışına koymak” demektir. Aslı, “Kurdu sürüye çoban etti” deyiminden gelmektedir.

İşkence, sınırı aşmak, maksattan meyletmek, cahillik, inançsızlık, fiziki ve ruhi karanlıklar bu sözcükle ifade edilir.[4]

Âyette geçen Biz gerçekten zâlimlermişiz! ifadesindeki zulm, insanın kendi kendisine ettiği zulümdür. Yani yaptığı en büyük yanlıştır. Kur’ân’ın birçok âyetinde daha yer alan bu zulm ile kasdedilen, “şirk”tir:

13.Ve hani bir zaman Lokmân oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma, hiç şüphesiz ki Allah’a ortak koşmak, kesinlikle büyük bir yanlış davranıştır; kendi zararlarına iş yapmaktır” demişti.

(Lokmân/13)

82.Şu iman edenler ve imanlarına yanlış; kendi zararlarına olan iş giydirmeyenler/ ortak koşma inancı karıştırmayanlar, işte onlar, güven kendilerinin olanlardır. Kılavuzlandıkları doğru yolu bulanlar da onlardır.

(En‘âm/82)

21.Yoksa onların, Allah’ın dinde izin vermediği şeyi kendileri için meşru kılmış ortakları mı vardır? Eğer “Fasl Sözü” olmasaydı, aralarında kesinlikle işleri bitirilmişti. Ve şüphesiz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar; kendileri için acı bir azap olanlardır.

(Şûrâ/21)

Bu âyetlerde insanlara akıllı olmaları, felâket kapıyı çalmadan akıllarını başlarına almaları gerektiği, aksi hâlde pişmanlık duyacakları, ama o andaki pişmanlığın yarar sağlamayacağı ihtar edilmektedir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:25 PM   #3
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

6.Andolsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, andolsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz.

Kur’ân âyetlerinde bulunan birçok vurgunun çeviriye bire bir yansıtılması teknik olarak mümkün olmadığından, bazı durumlarda bu âyetteki gibi ek bilgi aktarılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu âyetin ف[fe] takip edatı ile başlamasından anlaşılmaktadır ki, tuğyanları sonucu Allah’ın indirdiklerine uymayanların bu dünyada helâk edilmeleriyle işleri bitmemektedir. Çünkü âyette, helâkin arkasından bir de sorgulamanın varlığı ihtar edilmektedir.

Gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir husus, kendilerine elçi gönderilmiş olanların sorgulanacağı yargı gününde, gönderilen elçilerin de sorgulanmaktan vareste tutulmayacaklarıdır. Bu durum, hem işin ciddiyetini hem de sorgunun genişliğini ifade etmektedir. Peygamberleri bile kapsayacak olan bu sorgulamadan ne cemaat önderlerinin, ne üstatların, ne de kerametleri müritlerinden menkul tarikat şeyhlerinin kaçması mümkün olacaktır.

Bilindiği gibi, sorgulama ya öğrenmek ve anlamak, ya da ikrar ettirmek ve ortaya çıkarmak için yapılır. Rabbimizin yapacağı sorgulamanın öğrenmek ve anlamak maksadıyla olmayacağı açıktır.

Çünkü her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmekte olan ve hiçbir şeyin kendisinden gizli kalamayacağı Rabbimizin öğrenme amaçlı soru sormasına gerek yoktur. Nitekim bu durum başka âyetlerde şöyle ifade edilmiştir:

39.Artık işte o gün, bildik-bilmedik, gelmiş-gelecek hiç kimse, bir başkasının günahından sorumlu tutulmaz.

(Rahmân/39)

78.Karun, “Bu servet, bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi” dedi. Bilmez miydi ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı, birikimi olan kimseleri kesinlikle değişime/yıkıma uğratmıştı. –Ve bu günahkârlar, diğerlerinin günahlarından sorumlu tutulmaz.–

(Kasas/78)

Zaten sorgulama sırasında işlenen suçlar yüzlerden okunacak ve bizzat insanın organları tarafından ortaya dökülecektir. Rabbimizin sorgulamasının ikrar ettirmeye ve ortaya çıkarmaya yönelik olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse, bu sorgulama kınama, azarlama ve mahşer halkına ifşayı da kapsayan bir hesap sorma niteliğindedir.

Âyette, kendilerine elçi gönderilen halk ile elçinin bir arada zikredilmesi, toplumdaki önderler ile bunlara uyanlar arasındaki tâbiiyetin de karşılıklı sorumluluk gerektirdiğini ve sorgulama kapsamında olduğunu göstermektedir. Toplumlar ve o toplumların bireyleri, tâbi oldukları kişi veya kurum ile aralarındaki karşılıklı ilişki sebebiyle birbirlerinden sorumlu tutulacaklardır.

Ne var ki, sorgulananların dünyada iken kendi aralarında kurmuş oldukları tüm bağlar ve yakınlıklar sorgulama esnasında ortadan kalkacaktır:

25-28.Birbirlerinin yüzüne dönüp soruyorlar: “Gerçekte biz daha önce ailemiz içinde korkanlardan idik. Allah bizi kayırdı ve bizi içe işleyen azaptan korudu. Şüphesiz biz daha önce, O’na yalvarıyor idik. Şüphesiz O, iyilik yapanın, acıyanın ta kendisidir.”

(Tûr/25)

101.Artık Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy-sop ilişkisi yoktur, kimse kimseden bir şey isteyemez de.

(Müminûn/101)

Aslında önderler ve halk arasındaki bu durum geneldir ve birbiriyle ilişki içinde olan herkes bu ilişkilerinden sorumlu tutulacak ve sorgulanacaktır:

92,93.İşte, andolsun Rabbine ki, Biz, kesinlikle onların hepsini yaptıkları şeylerden hesaba çekeceğiz.

(Hicr/92-93)

Ancak bu sorgulamanın temel muhataplarından biri de peygamberlerdir. Peygamberlere halkın kendilerini nasıl karşıladığı sorulacağı gibi, halka da peygamberlere nasıl davrandıkları sorulacaktır:

65.Ve o gün Allah, onlara seslenir de; “Gönderilen elçilere ne cevap verdiniz?” der.

(Kasas/65)

109.Allah, elçileri toplayacağı gün şöyle diyecek: “Size verilen cevap nedir?” Onlar: “Bizim hiçbir bilgimiz yoktur; şüphesiz ki Sen, görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği en iyi bilenin ta kendisisin” dediler.

(Mâide/109)

7,8.Ve hani Biz, doğru kimselere doğruluklarından sormak için peygamberlerden; Nûh’tan, İbrâhîm’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu Îsâ’dan ‘kesin söz’lerini almıştık. Senden de ‘kesin söz’ aldık. Biz, onlardan ağır bir ‘kesin söz’ aldık. Ve Allah, kâfirler; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler için acı verecek bir azabı hazırladı.

(Ahzâb/8)

Kendilerine elçi gönderilen halk ile elçinin bir arada zikredilmesinin bize gösterdiği bir diğer husus da, kendilerine peygamber gelmemiş [mesaj tebliğ edilmemiş] toplumların sorgulanmayacağıdır.

Bu husus, başka bir âyette farklı bir ifadeyle yer almıştır:

15.Kim, kılavuzlanan doğru yolu bulursa, sırf kendi iyiliği için kılavuzlanan doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.

(İsrâ/15)

7.Ve andolsun, onlara, bir bilgi ile anlatacağız; çünkü Biz uzakta olanlar değildik.

Rabbimiz bir önceki âyette hem elçileri, hem de elçi gönderdiği toplumları sorgulayacağını bildirmişti. Bu âyette de onlara bir bilgi ile anlatacağız ifadesiyle sorguda neler yaşanacağını özetlemektedir. Sorgunun ayrıntıları ise aşağıda mealleri verilen âyetlerde bildirilmiştir. Bu âyetlere göre, inkârcıların feci şekilde yok edilişleriyle kapanmış olmayan hesapları sorgulama ile devam edecek, helâk edilmelerine sebep olan her şey, küçük-büyük hiçbir suçu dışarıda bırakmayan kitaplar [amel defterleri] hâlinde önlerine getirilerek bizzat kendilerine okutturulacaktır.

Dolayısıyla, hesaplaşma gününde hiç kimse yaptıklarının [işlediklerinin] unutulacağını zannetmemelidir:

52.Ve onların işledikleri her şey, yazıtlarda kayıt altındadır. 53Küçüğün, büyüğün, hepsi satır satır yazılmıştır.

(Kamer/52-53)

49.Ve Kitap/ amel defteri konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük-küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.

(Kehf/49)

13,14.Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz, kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız: “Oku kendi kitabını! Bugün kendi zatın, kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”

(İsrâ/13-14)

3,4.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler: “Bize o kıyâmetin kopuş anı gelmeyecektir” dediler. De ki: “Evet, gelecektir. Görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilen Rabbime andolsun ki iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan o kimselere –ki işte onlar kendileri için bir bağışlanma ve hatırı sayılır bir rızık olanlardır– karşılıklarını vermek için size kesinlikle gelecektir. O’ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi kesinlikle açık bir kitaptadır.”

(Sebe/3)

Yapılan her şeyin hesaplaşma gününde ortaya getirilecek bir kitapta bulunacağı, Rabbimizin çünkü Biz gaipler [uzakta olanlar] değildik ifadesinden de anlaşılmaktadır. Rabbimiz, kimseden uzakta olmadığını, herkese çok yakın olduğunu başka âyetlerde de beyan etmiştir:

16.Ve andolsun insanı Biz oluşturduk. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. 17,18Onun sağından ve solundan (her yanından) yerleşik iki tesbitçi onun her işini tesbit edip dururken, insan hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın.

(Kâf/16-18)

4.O, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, yeryüzüne gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir. Ve nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.

(Hadîd/4)

8.Ve tartı, o gün haktır. Kimin terazileri/tartıları ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır.

9.Ve kimin terazileri/ tartıları hafif kalırsa, işte onlar âyetlerimize karşı zâlimlik etmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokan kimselerdir.

Bu âyetler, hesaplaşma günündeki sorguda mutlaka adaletle davranılacağını, kesinlikle kimseye haksızlık yapılmayacağını vurgulamaktadır. Terazinin ağır basması ve hafif gelmesişeklinde ifade edilen bu vurgulama, daha önce 30. sırada inmiş olan Kâriah sûresi’nde geçmiş ve orada yeterli açıklama yapılmıştı.

Ancak İşte Kur’ân’ın 1. cildi elinde olmayanlar için bu açıklamayı tekrar sunuyoruz:

Âyette geçenموازين [mevâzîn] sözcüğü, kalıbı itibariyle hemميزان [mîzân] sözcüğünün, hem deموزون [mevzûn=ölçülen] sözcüğünün çoğulu olabilir.

Mîzân, “ölçü ve tartı işleminde kullanılan ölçü aleti” demektir. “Terazi” olarak özelleştirilmiş olsa da sadece ağırlık ölçmeye mahsus bir alet değildir. Isı ve hız gibi fiziksel özellikleri ölçmeye yarayan ölçü aletleri de “mîzân” kapsamındadır. Mîzân [terazi] sözcüğü mecâzen hukukta ve iyilik ile kötülüğün ölçülmesinde de kullanılır. Hukuk düzeninde “adalet”in sembolü hâline gelen terazi; “hak terazisi”, “iyilik terazisi”, “akıl terazisi” gibi deyimlerle bütün dillerde aynı anlama gelen kavramları temsil etmektedir.

Âyetteki mevâzîn sözcüğü mîzân sözcüğünün çoğulu olarak kabul edilirse, âyet “kimin terazileri ağır basarsa” şeklinde; mîzân’ın değil de mevzûn sözcüğünün çoğulu olarak kabul edilirse, âyet “kimin tartıları ağır gelirse” şeklinde çevrilebilir.

Yararlı olacağını düşünerek tartı ve terazi sözcüklerinin yer aldığı Kur’ân âyetlerini tekrar hatırlatıyoruz:

105.İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı bilerek reddetmiş/ inanmamış kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız/ hiç bir değer vermeyiz.

(Kehf/105)

47.Biz kıyâmet günü için “hak edilen pay terazileri” koyarız; hiçbir kimse, hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmaz. O şey bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz. Ve hesap görenler olarak Biz yeteriz.

(Enbiyâ/47)

101.Artık Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy-sop ilişkisi yoktur, kimse kimseden bir şey isteyemez de.

102.Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte onlar asıl kurtuluşa erenlerdir.

103.Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar.

104.Orada onlar, dişleri sırıtır hâlde iken ateş yüzlerini yalar.

105.Benim âyetlerim size okunmadı mı? Siz de onları yalanlıyor muydunuz?

106,107.Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz yanlış; kendi zararlarına iş yapanlarız.”

108.Allah dedi ki: “Sinin oraya! Bana konuşmayın da.

(Müminûn/101-108)

25.Andolsun ki Biz, elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların hakkaniyeti ayakta tutmaları ve Allah’ın, dinine ve elçilerine, kimse kendilerini görmediği ve tanımadığı yerlerde yardım edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için yararlar bulunan demiri de indirdik. Şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, mutlak üstündür.

(Hadîd/25)

17.Allah, bu kitabı ve teraziyi/ ölçüyü hakla indiren Zat’tır. Ve sana ne bildirir ki, belki de o kıyâmetin kopuş zamanı çok yakındır!

(Şûrâ/17)

7-9.Ve semayı da oluşturdu, onu yükseltti ve terazide/ölçüde/dengede taşkınlık etmeyesiniz diye teraziyi/ölçüyü/dengeyi koydu. Ölçüyü hakkaniyetle dikin/ayakta tutun, teraziye/ölçüye/dengeye zarar vermeyin.

(Rahmân/7-9)

Tartı ve terazi konusu, geçmişte Ehl-i Sünnet ve Mutezile ekollerinin farklı anlayışlar geliştirmelerine neden olmuş bir konudur. Kimileri bu teraziyi iki kefeli pazar terazisi gibi anlamışlar ve birçok rivâyeti kendilerine destek yapıp âhirette Cebrâîl’in bu terazi ile insanların iyiliklerini ve kötülüklerini tartacağını ileri sürmüşlerdir. Kimileri de âyetlerde geçen tartı ve terazi ile mecâzen “adalet”in kastedildiğini; Allah’ın olan-biten her şeyi bilmesi nedeniyle âhirette gerçek terazi ile tartı yapmanın bir mantığı bulunmadığını söylemişlerdir. Bu konuda ileri sürülen görüşlerin ayrıntıları Kelâm kitaplarında mevcuttur.

Bizim görüşümüz de tartı ve terazi ile “adalet”in kastedildiği yolundadır. Yukarıda mealleri verilen Rahmân/7-8, Şûrâ/17 ve Hadîd/25′e dikkat edildiğinde, Rabbimizin bu dünya için de “mîzân” [tartı ve terazi] koyduğu anlaşılmaktadır. Görünürde fizikî olarak Allah tarafından indirilmiş bir terazi mevcut olmadığına göre, âyetlerde tartı ve terazi ile kastedilen husus kefeli, gramlı, okkalı terazi değil, “adalet”tir. Öyleyse âhiretteki tartı veterazi ile de “adalet” kastedilmiştir: Kur’ân, kimsenin kesinlikle hakksızlığa uğramayacağını; terazisi ağır basanların -ki bunlar inananlardır- mutlu bir yaşamda olacaklarını, terazisi hafif çekenlerin de -ki bunlar da inançsızlardır- kızgın ateş çukurunda olacaklarını bildirmektedir. Hatırlanacak olursa, bu durum farklı üslûpla Tîn sûresi’nde de ifade edilmişti.

Tartının ağır basması ve hafif çekmesi, genellikle iyiliklerin ve kötülüklerin birlikte tartılması sonucu iyiliklerin veya kötülüklerin birbirine göre ağır basması veya hafif çekmesi olarak anlaşılmaktadır. Oysa bu anlayış Kur’ân’a uymamaktadır. Kur’ân’ın ifadelerine göre, inananlar günahları [kötü davranışları] bulunsa da -Allah o kötülükleri örteceği için- cehenneme girmeyeceklerdir. İnançsızlara gelince, onların iyi davranışları olsa bile cehenneme gireceklerdir. Yapılan iyilik ve kötülükler ise cennet ve cehennem hayatında etkili olacaktır. Yani inançsız birisi iyi işler yaptıysa, cehennemdeki azabında hafiflik söz konusu olacaktır; inançlı birisi de kötülük yaptıysa cennette eriştiği nimetler ve alabileceği zevkler ona göre az olacaktır. Böylece herkes zerre kadar iyiliğinin de, kötülüğünün de karşılığını almış olacaktır. Sonuç olarak; tartıları ağır bastıranın iman, tartıları hafif çektirenin ise küfür/şirk olduğu anlaşılmaktadır.

10.Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler sağladık; kendinize verilen nimetlerin karşılığını ne kadar da az ödüyorsunuz!

Buraya kadar olan âyetlerde Allah’ın indirdiğine uyulması ve Allah’tan veya Kur’ân’dan başka velî edinilmemesi öğütlenmiş, herkesin hesaba çekileceği ve sorgulanan herkese adaletle muamele yapılacağı bildirilmişti. Allah’ın dinine uymayanlar ise hem dünyada hem de âhirette azap ile tehdit edilmişti.

Bu âyette ise insana onu bu dünyaya yerleştirenin, orada kentler, yurtlar kurduranın, yaşayabilmesi için meyve, sebze, hava ve su gibi nimetleri ve her türlü aracı sağlayanın Rabbimiz olduğu hatırlatılmakta, arkasından da nankörlüğü dile getirilerek tehditkâr bir ifade ile uyarılmaktadır. İnsanın nankörlüğünün vurgulandığı âyetlerden biri de aşağıdaki âyettir:

32-34.Allah, gökleri ve yeri oluşturan, gökten su indirip de onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkarandır. Ve Allah, emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi/ sizin yararlanacağınız özelliklerde yarattı, ırmakları da emrinize verdi. Sürekli olarak dönüş hâlinde olan güneşi ve ayı da emrinize verdi/ onları da yararlanacağınız özelliklerde yarattı. Geceyi ve gündüzü de sizin emrinize verdi. Ve O, Kendisinden istediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız! Şüphesiz insan kesinlikle çok yanlış; kendi zararına iş yapan, çok iyilikbilmez biridir.

(İbrâhîm/32- 34)

İnsanın hem kendini hem de İblisi biraz daha yakından tanımasını sağlayan 11-18. âyetlere geçmeden önce, aynı konunun işlendiği Sâd/71-85′den oluşan pasaj ile bu sûrenin 11-18. âyetlerinden oluşan pasajın birlikte değerlendirilmesinin yararlı olacağı kanısındayız. Bu önerinin dikkate alınması, konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:25 PM   #4
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

11.Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi oluşturduk, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da evrendeki güçlere, “Âdem’e/bilgilenmiş, vahiy almış insana boyun eğip teslim olun” dedik; İblis/düşünce yetisi hariç onlar hemen boyun eğip teslim oldular; o, boyun eğip teslim olanlardan olmadı.

Sözü edilen olayları yaşamış olanlar insanoğlunun ilk ataları olmasına rağmen, âyette onlar için ikinci çoğul zamiri olan “siz” ifadesi kullanılmıştır. Rabbimiz Kur’ân’ın muhataplarına sanki insanlığın ilk döneminde yaşamış insanlar onlarmış gibi hitap etmektedir. Bu tarz anlatımlar, olayı canlı tutmak ve anlatılan olayı muhataba yaşatmak maksadıyla kullanılmaktadır. Zaten konu da bir haber şeklinde değil, temsilî bir anlatımla işlenmektedir. Böylelikle muhataplara kendilerini Âdem yerine koyarak olayları canlı bir tiyatro sahnesindeymiş gibi hissetmeleri sağlanmaktadır. Bir şeyi yaşayarak veya yaşarmış gibi hissettirerek öğretmek, etkili bir eğitim metodudur.

Bu metodun uygulandığı anlatımlara Kur’ân’da sıkça rastlanır:

49.Ve hani Biz, bir zaman sizi, sizi azabın en kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştirien, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun’un yakınlarından kurtarmıştık. –Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir bela vardı.–

(Bakara/49)

72.Ve hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Hâlbuki Allah, saklamış olduğunuzu çıkarandır.

(Bakara/72)

63.Hani bir zamanlar Biz, sizden, “Allah’ın koruması altına girmeniz için verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırınızdan çıkarmayın!” diye sağlam bir söz almıştık ve sizin üstünüzü; seçkininiz Mûsâ’yı Tûr’a/dağa yükseltmiştik/çıkarmıştık.

(Bakara/63)

11.âyette dikkat edilmesi gereken bir başka husus da; Biz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere, “Âdem’e secde edin” dedik ifadesindeki tekâmül aşamalarıdır. İnsanoğlunun “yaratılış”, sonra “mükemmelleştirme”, sonra da “sorumluluk yükleme” aşamalarından geçtiğini bildiren bu ibarede iki tane ثمّ [sümme=sonra] edatı kullanılmış ve böylece bu aşamaların bir anda olmadığı, birbiri ardına meydana geldiği ifade edilmiştir. Tekâmül aşamaları arasına konan iki adet sümme [sonra] sözcüğünün temsil ettiği zaman dilimi, Sâd/70-72′nin tahlilinde söylediğimiz gibi belki de milyonlarca yılı kapsamaktadır.

12.Allah, “Sana emrettiğim zaman, seni boyun eğip teslimiyet göstermekten ne alıkoydu?” dedi. İblis, “Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten/enerjiden oluşturdun, onu da çamurdan/maddeden oluşturdun” dedi.

Allah ile İblis arasında geçen bu konuşmadan ilk anlaşılan, İblis’in ateşten [enerjiden] yaratıldığını gerekçe göstererek Âdem’den/beşerden üstün olduğunu iddia etmesi ve Allah’ın emrine karşı gelmesidir. Ancak dolaylı olarak anlaşılan bir başka nokta da, ateşin [enerjinin] Âdem’in yaratıldığı “çamur”dan [maddeden] daha üstün olduğunun zımnen ifade edilmiş olmasıdır. Rabbimizin İblis’e cevap vermeyerek doğruluğunu teyit ettiği bu üstünlüğün sebebi bugün için bilinmemektedir. Ancak zaman içinde enerjinin maddeden üstün olduğunu ortaya çıkarmak için araştırma yapacak bilim adamlarının elde edecekleri başarılı sonuçlarla bu sebebin anlaşılabilmesi ihtimal dâhilindedir.

Âyetteki اذ امرتك[iz emertüke = sana emrettiğim zaman] ifadesi, 11. âyetteki istisnânın “istisnâ-i muttasıl” olduğunu, yani İblis’in kesinlikle meleklerden birisi olduğunu göstermektedir. Zira Allah’ın 11. âyetteki secde edin talimatı tüm meleklere yöneliktir. İblis’e yönelik olarak “Sen de secde et!” gibi ayrıca bir talimat söz konusu değildir. Eğer İblis meleklerden olmasa idi, ona da ayrıca emir verilmiş olması gerekirdi.

13.Allah, “Öyleyse oradan hemen alçal, senin için orada büyüklük taslamak olmaz, hemen çık, sen kesinlikle aşağılıklardansın” dedi.

Hatırlanacak olursa, Sâd sûresi’ndeki temsilî anlatımda İblis’e الرّجيم[racîm] ve الّعين [lâ‘în] denilmişti. Aynı sahne bu âyette de gözler önüne serilmiş ve bu sefer İblis’eaşağılıklardansın denilmiştir. İblis için kullanılan bu niteleyici sözcükler hemen hemen aynı anlamlara gelen sözcüklerdir. İblis artık hep bu yaftaları taşıyacak ve her zaman aşağılık, lânetli ve racîm olarak tanınacaktır. Çünkü böyle programlanmıştır; kaderi böyledir.

Birçok meal ve tefsirde “ininiz” olarak çevrilen اهبطوا[ihbitû=alçalın] ve اخرج [uhruc=çık] ifadeleri Kur’ân okuyanların daima merakını uyandırmış, bu merakı gidermek üzere İblis’in nereden ineceği, nereden çıkacağı hakkında klâsik eserler tarafından da nakledilen bir sürü senaryolar üretilmiştir. İblis’in “cennetten kovulduğu”, “semâdan kovulduğu”, “denizin ortasındaki bir adaya kovulduğu” gibi iddiaları içeren bu senaryoların tümü dayanaksız, dolayısıyla da asılsızdır. Buradaki ifadenin temsilî bir anlatım olduğu unutulmamalı ve İblis’in kovulmasını dile getiren bu ifadeler, “İblis’in bulunduğu konumdan aşağı inmesi, rütbesinin düşürülmesi” şeklinde değerlendirilmelidir. Olay sanki bir tiyatro sahnesinde canlandırılmakta olduğundan, İblis de bu sahnenin içindedir ve başka herhangi bir mekân veya mahalde olması söz konusu değildir. Dolayısıyla bir “yer” veya “mekân”dan değil, Türkçe’deki “defol, hadi oradan” sözlerine denk gelen bir ifade ile sahnede canlandırdığı “konum”dan kovulmaktadır.

14.İblis, “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi

İblis’in bu talebi, Sâd/79′da Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar beni bakıt [beni karşında tut/mühlet ver] sözleri ile verilmişti. Dikkat edilirse, İblis’in konumuz olan âyetteki ifadesinde “Rabbim” sözcüğü yer almamaktadır. Ancak buradan hareketle İblis’in Allah’a karşı saygısızlık yaptığı düşünülmemelidir. Çünkü İblis hiçbir zaman Allah’a karşı saygısızlık yapmamıştır. Bu âyette “Rabbim” sözcüğünün olmaması, bir ifadenin aynı sözcüklerle birebir tekrar edilmesi şeklindeki edebî kusura Kur’ân’da yer verilmemesinden dolayıdır. Kur’ân’da özel mesajlar dışındaki tekrarlarda hep farklı üslûp ve sözcükler kullanılmıştır. Dolayısıyla İblis’in bu âyetteki sözlerinin de sanki içinde saygı ifade eden “Rabbim” sözcüğü varmış gibi anlaşılması gerekmektedir. Yoksa İblis’in Allah’a karşı saygısızlık yapması ve Allah’ın da bu saygısızlığa mükâfat verirmiş gibi ona kıyamete kadar müsaade etmesi düşünülemez. İblis’in Âdem’e secde etmeyişi [boyun eğmeyişi] onun âsiliğinden değil, Allah’ın onu bu şekilde yaratmış olmasındandır. Yani, İblis’e kendi irâdesi ile suç işleme veya işlememe serbestliği verilmemiştir. O, kendisine ne görev verildiyse onu yapmaktadır.

15.Allah, “Sen süre verilmişlerdensin” dedi.

Rabbimiz bu âyette İblis’e haşre kadar süre verdiğini bildirmiştir. Yani İblis, –Sâd sûresi’nde açıklandığı gibi– kıyâmete kadar insanın ayrılmaz bir parçası olacak, haşirde de “karîn”i [yaşıtı] olmak sıfatıyla insanın aleyhinde tanıklık yapacaktır.

16,17.İblis, “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, andolsun ki ben, onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenler bulmayacaksın” dedi.

Yani, bana bu iğva gücünü vermene karşılık ben de vazifemi yapacağım; Senin dosdoğru yolun [insanları cennete götüren yolun] üzerine oturacağım; orada pusu kuracağım ve onlara dört yönden geleceğim, onları etkileyeceğim.

Bu ifadeler Sâd sûresi’nde; (İblis,) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesnâ” dedi şeklinde verilmişti. Hicr sûresi’nde ise; (İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni Sen azdırdığın [beni azdırmak için yarattığın] için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara süsleyeceğim ve arıtılmış kulların hariç onların hepsini mutlaka azdıracağım!” şeklinde verilecektir.

İblis’in bu beyanının Allah’a bir meydan okuyuş olmadığına dikkat edilmelidir. Burada İblis, kendisini kimin görevlendirdiğini ve görevine göstereceği sadakati açıklamaktadır.

Âyette geçen الاغواء[iğvâ] sözcüğü, “aşırı derecede sapıklık isteğinin kalbe yerleştirilmesi” demektir. İblis, “İçime yerleştirdiğin bu saptırma yetisi sebebiyle” diye açıklamada bulunmak sûretiyle, bu özelliğin benliğine Allah tarafından yerleştirildiğini ifade etmiştir. Allah İblis’in içine saptırma yetisini yerleştirmekle birlikte, ona bu konuda bir zorlama gücü vermemiştir. Ayrıntılarını İsrâ ve İbrâhîm sûrelerinde öğreneceğimiz gibi, İblis’in insanlar üzerinde herhangi bir şekilde yaptırım gücü yoktur:

63-65.Allah dedi ki: “Git! Sonra onlardan kim sana uyarsa, bilin ki, şüphesiz ki, cezanız yeterli bir ceza olarak cehennemdir. Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun.” –Ve şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.– Şüphesiz ki, Benim kullarım, senin için onlar aleyhine hiçbir güç yoktur.” –Tümvarlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan” olarak da Rabbin yeter.–

(İsrâ/65)

22.Ve iş bitince şeytan [İblis/düşünce yetisi] onlara, “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım siz de bana karşılık verdiniz. O nedenle beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Şüphesiz ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim” dedi. –Şüphesiz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, kendileri için acı bir azap olanlardır!

(İbrâhîm/22)

41-44.Allah dedi ki: “İşte bu Benim üzerime aldığım dosdoğru bir yoldur. Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün yoktur. Şüphesiz ki onların hepsine vaat edilen yer de cehennemdir. Onun için yedi kapı vardır. O kapıların her biri için onlardan bir parça ayrılmıştır.”

(Hicr/41-44)

99,100.Şüphesiz ki iman etmiş ve Rablerine işin sonucunu havale eden kimseler üzerinde Şeytan-ı Racim’in hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. Onun zorlayıcı gücü, ancak kendisini, yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın edinenler ve Allah’a ortak koşanların ta kendileri olan kimseler üzerinedir.

(Nahl/99-100)

İblis’in, insanların üzerine geleceğini söylediği dört yön [ön, arka, sağ ve sol] ile ilgili olarak klâsik eserlerde birçok yorumlar yapılmış ve yönler “Dünya tarafından, âhiret tarafından, iyilik tarafından ve kötülük tarafından” veya “Gördükleri yerden, görmedikleri yerden, şehvetlerinden, öfkelerinden ve akıllarının erdiğinden-ermediğinden” şeklinde tanımlanmaya çalışılmıştır.

Bize göre bu yönler, İblis’in etkilendiği yönlerdir. Tekvîr sûresi’nin tahlilinde “insandaki düşünce yetisi” olarak tanımladığımız İblis, çevredeki olayların etkilerine karşılık insanın zihninde oluşan dolaylı bir tepki şeklinde faaliyet göstermekte, duyu organlarıyla algılanan her şeye karşı ânında bir ham düşünce üretmektedir. Bu da, “insanın aklına geliveren ilk şey”dir. Dolayısıyla, İblis’i harekete geçiren şey, çevreden [dört yönden] gelen etkilerdir. Eğer insanın çevresinde etki yapan bir hareket yoksa; ya da insan duyu organları ile bu hareketleri algılayamadığı için bunlardan etkilenmiyorsa, zihninde de bir tepki oluşmayacak, yani İblis harekete geçmeyecektir. Âyette, İblis’in hareket edeceği yönlere “alt” ve “üst”ün dâhil edilmemesi, insanın etki algılamasında bu iki yönün pasif olması sebebiyledir.

“Dosdoğru yol” olarak çevirdiğimiz الصّراط المستقيم[sırât-ı mustakîm] ifadesi, Fatiha suresinde ayrıntılı olarak açıkladığımız üzere, “cennete götüren yol” anlamına gelir. İblis, bu yol üzerine oturacak ve insanları bu yoldan saptırarak kendi yoluna sevk etmeye çalışacaktır. İblis’in yolunun ise cehenneme götüren yol olduğu aşağıda 18. âyette açıklanmıştır.

Tekrar hatırlatmakta yarar görüyoruz ki; İblis’in insanları Allah’ın dosdoğru yolundan saptırmak için ısrarlı bir çaba göstereceğini bildiren sözleri, Allah’a karşı bir meydan okuma anlamına gelmez. Bu ifadeler İblis’in özelliklerinin bize temsilî yöntemle anlatılması sebebiyle ona söylettirilmiştir.

18.Allah, “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, andolsun ki sizin hepinizden cehennemi dolduracağım”

İblis’e uymak demek, “her aklına geleni ölçüp biçmeden, vahiyle sağlamasını yapmadan uygulamak” demektir. Bu tür davranışlar şımarık ve kibirli bir insanın yapacağı davranışlar olup inkâra ve sonuçta o kimsenin zarar görmesine sebep olacak davranışlardır. Dürtü, tutku ve arzularını gereği gibi dizginleyemeyenler, İblis’in dört yönden yaptığı iğva ve ifsat saldırılarına mağlup olmak durumunda kalacaklardır.

Bunun doğal sonucu, cehennemin vahye kulak vermeyenlerden ve akletmeyenlerden doldurulacak olmasıdır:

10.Ve onlar derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashâbı içinde olmazdık.”

(Mülk/10)

19.Ve, “Ey Âdem/bilgilenmiş, vahiy almış insan! Sen ve eşin cennete yerleşin, dilediğiniz yerden de yiyin ve girift, çekişmenin kaynağı olan şu şeye yaklaşmayın; malın-mülkün, paranın-pulun tutkunu olmayın, yoksa yanlış; kendine zararlı iş yapanlardan olursunuz” dedi.

Âdem-İblis kıssasının anlatıldığı pasajın bu âyete kadarki bölümünde, insanın ve İblis’in kim olduğu, İblis’in görevi, İblis’in insanı nasıl yanıltacağı temsilî bir sahne ile bize âdeta seyrettirilmişti. Bu âyetle başlayan bölümde ise sıra İblis hakkında verilen teorik bilgilerin insan üzerindeki pratik yansımasını göstermeye gelmiştir.

Bu perdenin birinci sahnesi, bölüm hakkında kısa bir ön bilginin verildiği 19. âyettir. Bu âyette Allah, Âdem’e -daha doğrusu insanoğluna- şöyle seslenmektedir: Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yiyin ve şu ağaca/mala yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz.

Âyetten anlaşıldığına göre; Âdem ve eşi [insanoğlu] cennete [yeşillik bir yere] yerleştirilmiş ve burada kendilerine bir konu hariç her türlü özgürlük verilmiştir. Âdem ve eşinin Şu ağaca yaklaşmayın ifadesi ile konulan yasağa İblis’in kışkırtmasıyla nasıl bir tepki verdiği ilerideki âyetlerde ortaya çıkacaktır.

Âdem, eşi ve yasaklanan ağaç konusu Müslümanlar arasında maalesef yanlış bilinmektedir. Kur’ân üzerinde çalışanların bu konuda şimdiye kadar yeterli çalışma yaptıkları da söylenemez. Bu yüzden Allah’ın izniyle çok titiz bir çalışma yürütülmüş ve konu hakkında yaptığımız açıklayıcı yorumların okuyucuya sunulması aşamasına gelinmiştir.

Konuyu daha iyi kavrayabilmek için aynı konunun temsilî olarak anlatıldığı âyetleri iniş sırasına göre değerlendiriyoruz:

115.Ve andolsun Biz, bundan önce Âdem’den söz aldık da o aklından çıkardı, yapmadı ve Biz, onda bir kararlılık bulmadık.

116.Ve Biz bir zaman doğa güçlerine, “Âdem için boyun eğip teslimiyet gösterin!” dedik de İblis/düşünce yetisi hariç hepsi boyun eğip teslimiyet gösterdiler, o dayattı.

117-119.Sonra da Biz, “Ey Âdem! Şüphesiz İblis sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun, kesinlikle senin acıkmaman ve çıplak kalmaman cennettedir. Ve sen orada susamazsın ve güneşin sıcağında kalmazsın” dedik.

120.Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana sonsuzluğun ağacı ve eskimez/çökmez mülk/saltanat için rehberlik edeyim mi?”

121.Bunun üzerine ikisi de mal-mülk, altın tutkunu oldular. Hemen çirkinlikleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve kendi zararlarına, cennet yaprağından örtüp istifçiliğe başladılar. Âdem, Rabbine asi oldu da şaşırdı/azdı.

122.Sonra Rabbi, onu seçti de tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.

123.Allah, o ikisine: “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim Benim kılavuzuma uyarsa, işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz” dedi.

(Tâ-Hâ/115-123)

35.Ve Biz, “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân ediniz/burayı yurt tutunuz, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol nasiplenin ve şu girift şeye yaklaşmayın; mal/altın-gümüş tutkunu olmayın, yoksa kendi benliğine haksızlık edenlerden olursunuz” dedik.

36.Bunun üzerine şeytân; İblis/düşünce yetisi onları oradan kaydırdı, içinde bulundukları ortamdan çıkardı. Ve Biz, “Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir yararlanma vardır” dedik.

37-39.Sonra da Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı/kendine vahyedildi; Biz dedik ki: “Hepiniz oradan inin. Artık size Benim tarafımdan bir kılavuz geldiğinde, kim kılavuzuma uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklardır. Ve küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişve âyetlerimizi yalanlamış kimseler; işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.” Sonra da Allah, onun tevbesini kabul etti. Kesinlikle O, tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı verenin, çok merhametli olanın ta kendisidir.

(Bakara/35-39)

ÂDEM’İN CENNETİ: Bakara/30, Tâ-Hâ/55, Müminûn/79, Sâd/71, Hicr/26, İsrâ/61-65, Secde/7 gibi Kur’ân’ın bir çok âyetinde belirtildiğine göre, Âdem ve insanlar topraktan yaratılmışlardır. Âdem ve tüm insanlığın ilk yaratıldığı toprak başka bir âlemde veya cennette değil, yeryüzündedir. Dolayısıyla buradaki cennet sözcüğünden âhiretteki cennet anlaşılmamalıdır. Zaten cennet‘in esas sözcük anlamı “yeşili ve ormanı toprağı örten sulak arazi parçası” demek olup[5] Bakara/265, Sebe/15-16, Kehf/32-40, Necm/15, Kalem/17 ve daha birçok âyette de bu anlamda kullanılmıştır.

Diğer taraftan, âhiretteki cennetin birçok niteliği Kur’ân’da açıklanmıştır. Âyetlerdeki açıklamalara göre, âhiretteki cennet ebedîlik yurdu olup nimetleri bitmez ve tükenmez. Ayrıca orada günaha girme, boş lâkırdı olmadığı gibi, herhangi bir şeyin yasaklanması da söz konusu değildir. Oysa Âdem’in yerleştirildiği cennette her şey geçicidir ve orada Âdem’e bir yasak konmuştur. (Bakara/25, Fâtır/33-35, Sâffat/40-49, Duhân/51-57, Tûr/17-24, Rahmân/46-78, Vâkıa/10-40, Mümtehine/21-24, İnsan/5-22, Nebe/31-37, Tûr/17-28, Zuhruf/68-73, Tâ-Hâ/120)

Sonuç olarak, Âdem mükâfaat yurdu olan cennette yaratılıp da oradan dünyaya indirilmiş değildir. Bize göre Âdem, yeryüzünün yeşil, ormanlık, sulak bir bölgesinde yaratılmış, sonra da oradan cennet niteliği olmayan başka bir bölgeye [çöle] düşürülmüştür.

Bizi bağlamamakla birlikte, Kitab-ı Mukaddes’in Âdem’in bu dünyada topraktan yaratıldığını anlatan Tekvin 2-3. Babları da Kur’ân ile uyumludur.

YASAKLANAN AĞAÇ: Kur’ân kendisini tanıtırken âyetlerinin bir bölümünün müteşâbih [mecâz, kinâye gibi sanatsal anlatımlı ve çok anlamlı] olduğunu açıklamış olsa da, kimileri sözcükleri mutlaka hakikat manalarında kabul edip Kur’ân’ı buna göre anlama çabası göstermişlerdir. Bu âyette geçen الشّجر[şecer=ağaç] sözcüğü de hakikat manasında anlaşılmakta ısrar edilen sözcüklerden birisidir.

Kur’ân âyetlerinin bir bölümünün müteşâbih olduğu gerçeği göz ardı edilerek yasaklanan ağaç hakkında da çok değişik açıklamalarda bulunulmuştur:

Meselâ İbn-i Mes‘ûd, İbn-i Abbâs, Sa‘îd b. Cübeyr ve Ca‘fer b. Hubeyre bu ağacın “üzüm ağacı” olduğunu ve şarabın da bu yüzden yasaklandığını söylemişlerdir.[6]

İbn-i Abbâs, Ebû Mâlik, Katâde ve Vehb b. Münebbih ise “Bu ağaç sümbüldür [buğday başağıdır]. Eskiden buğdayın her bir tanesi sığır böbreği büyüklüğünde, baldan tatlı ve yağdan yumuşak idi. Allah Âdem’in tevbesini kabul edince, onu Âdem soyuna gıda yaptı” demişlerdir.[7]

İbn-i Cüreyc de bu konuda “Bu ağaç incir ağacıdır. Bu bakımdan, bir kimsenin rüyasında incir yediğini görmesi, pişmanlık duyacağı şeklinde yorumlanır. Çünkü Âdem onu yediği için pişmanlık duymuştur” açıklamasını yapmıştır.[8]

Yasaklanan ağaç hakkındaki görüşlerinden örnekler verdiğimiz isimlerin bu ağacı hakikat anlamıyla fizikî bir ağaç olarak kabul etmeleri, Kitab-ı Mukaddes’in bu konudaki anlatımıyla örtüşmektedir.

Ne var ki, bu örtüşme klâsik anlayışı temsil eden bu kişilerin Kitab-ı Mukaddes’in etkisinde kaldıklarını düşündürmektedir:

Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak belirledi. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, yarattığı bütün işi bitirip dinlendi. RABB Tanrı göğü ve yeri yarattığında, yeryüzünde yabanıl bir fidan, bir ot bile bitmemişti. Çünkü RABB Tanrı henüz yeryüzüne yağmur göndermemişti. Toprağı işleyecek insan da yoktu. Yerden yükselen buhar bütün toprakları suluyordu. RABB Tanrı Âdem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Âdem yaşayan varlık oldu. RABB Tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacıyla iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı. Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk ırmağın adı Pişon’dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur. İkinci ırmağın adı Gihon’dur, Kûş sınırları boyunca akar. Üçüncü ırmağın adı Dicle’dir, Asur’un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat’tır. RABB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Âdem’i oraya koydu. Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu, “ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” Sonra, “Âdem’in yalnız kalması iyi değil” dedi, “ona uygun bir Yardımcı yaratacağım.” RABB Tanrı yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Âdem’e getirdi. Âdem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. Âdem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulunmadı. RABB Tanrı Âdem’e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, RABB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirdi. Âdem, “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir” dedi, “ona ‘Kadın’ denilecek, çünkü o adamdan alındı.” Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak. Âdem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.[9]

RABB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı, “ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.” Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi, “çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar. Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RABB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler. RABB Tanrı Âdem’e, “Neredesin?” diye seslendi. Âdem, “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. RABB Tanrı, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtladı. RABB Tanrı kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi. Bunun üzerine RABB Tanrı yılana, “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın” dedi, “karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.” RABB Tanrı, kadına “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” dedi, “ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” RABB Tanrı, Âdem’e “Karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi, “yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.” Âdem karısına Havva adını verdi. Çünkü o bütün insanların annesiydi. RABB Tanrı Âdem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi. Sonra, “Âdem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu” dedi, “artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli.” Böylece RABB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Âdem’i Aden bahçesinden çıkardı. Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.[10]

Biz, “yasaklanan ağaç” konusunu tam olarak açıklığa kavuşturabilmek için, âyette geçen الشّجر [şecer] ve مال[mâl] sözcüklerinin kökenine inme ihtiyacı duyuyoruz:

ŞECER: الشّجر[şecer], “bitki cinsindendir. Gövdesi üzerinde desteksiz duran bitkidir; kış mevsiminde varlığını koruyan bitki”dir. Şecer sözcüğü, “karışık, karmaşık; GİRİFT demektir. Ağaca bu ismin verilmesi de dallarının, yapraklarının iç içe geçmiş, karışık, karmaşık; girift olmasındandır. Şecer sözcüğü, ihtilaf ve “sarf etme” anlamlarında da kullanılır. Çünkü ihtilâfların ekserisi “mal” yüzündendir, en çok harcaması yapılan da “mal”dır.[11]

65.Artık, hayır! Rabbine andolsun ki onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadıkça ve tam bir güvenlikle güvenlik sağlamadıkça iman etmiş olamazlar.

(Nisa/65)

Dikkat edilirse, âyetlerdeki şecer sözcüğü ile 22. âyetteki ورق الجنّة[varaku'l-cennet] ifadesi aynı anlama gelmektedir ve her ikisi de kısaca “mal, altın, gümüş, deve, arpa buğday ve hurma” demektir.

MAL: المال[mal] sözcüğü Türkçeye Arapçadan gelmiş bir sözcüktür. Konunun iyi anlaşılabilmesi için bu sözcüğün de Arapçadaki gerçek manasını tespit etmek gerekmektedir.

Mal, “tüm eşyadan sahip olunan şeyler” demektir. Mal aslında “altın ve gümüşten sahip olunan” demektir. Sonradan kazanılan, elde tutulan ve ayniyattan sahip olunan şeylere ıtlak olunur oldu. Arab’ın mal dediği şey, ekseriyetle “deve”dir.[12]

Kıssayı anlatan âyetlerdeki ifadeler ve sözcüklerin gerçek manaları göstermektedir ki, Allah insanın mal tutkusundan uzak olmasını istediği için Âdem ve eşini mal düşkünü olmaktan menetmekte, İblis de Âdem ve eşini mal ile aldatmaktadır.

Nitekim Tâ-Hâ/120′de İblis, Âdem’i ebedîleştirmek için onu شجرة الخلد[şeceretü'l-huld]a; mala [altına, gümüşe, deveye, arpaya, buğdaya, hurmaya ...] yönlendirmiştir. Aslında “şeceretü’l-huld”a yönlendirme, İblis’in üçüncü iğvasıdır. Aşağıda, 20. âyette görüleceği gibi İblis’in ilk iğvaları, melek [irâdesiz varlık; robot] yapılma ve خالد [hâlid] olma [hiç değişmeden aynı kalma] üzerine olmuştur.

İblis’in Âdem’i yoldan çıkartmak için başvurduğu bu son iğva, akla hemen Hümeze/2-3 âyetlerini getirmektedir:

2,3.O ki, malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini sonsuzlaştırdığını sanarak onu çoğaltan/ tekrar tekrar sayandır.

(Hümeze/2-3)

Netice olarak; bize göre gerçekte ne böyle bir olay cereyan etmiştir, ne de ortada herhangi bir ağaç vardır. Çünkü âyetlerde temsil tekniği kullanılmış olup her şey temsilî olarak anlatılmıştır. Yüce Allah mesajını Âdem, Âdem’in eşi ve İblis arasında geçen temsilî bir olay üzerinden iletmiştir. Bu temsilin sahnesi cennet [yeşil bir bölge]; sahne dekoru ise şecer [mal; altın, gümüş, arpa, buğday, hurma, deve]’dir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:26 PM   #5
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

20.Derken İblis, onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/iradesiz güç olmanız ya da sonsuz olarak kalıcılardan/gelişmeyen, değişmeyen birer varlık olmanız için sizi girift, çekişmenin kaynağı olan şu şeyden; maldan-mülkten, paradan-puldan men etti/ bunları size yasakladı” dedi.

Bu âyette İblis’in derhâl harekete geçtiği görülmektedir. Onu harekete geçiren husus, Âdem’e “şu ağaca yaklaşma” emrinin verilmesidir. Âdem’e konulan yasak ânında tepki getirmiş, İblis vesvese üretimine geçerek bu yasak hakkında bahaneler, gerekçeler aramaya ve ileri geri fikir yürütmeye başlamıştır: Rabbiniz başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti.

Âyetteki ملكين[melekeyni=iki melek] sözcüğünün, melikeyni [iki kral] olarak okunması da mümkündür. Nitekim İbn-i Abbâs, Dahhâk ve Yahyâ b. Ebî Kesîr sözcüğü melikeyni [iki kral] olarak okumuşlardır. Bu kıraatı, yukarıda verdiğimiz Tâ-Hâ/120′deki, eskimez/çökmez mülk/saltanat ifadesi de desteklemektedir. Bu kıraate ve bu anlama göre Âdem ve eşi, İblis’in etkisiyle özgürlüğü krallığa tercih etmiş olmaktadırlar.

VESVESE: Ayrıntılarını Nâs sûresi’nin tahlilinde verdiğimiz[13] ve bu âyetten başka Nâs/5, Kaf/16 ve Tâ-Hâ/120′de de geçen وسوسة[vesvese] sözcüğü, Nas suresinde açıkladığımız üzere, “alçak bir sesle, fısıltıyla gizli bir düşünce aşılamak, bir işe, eyleme yöneltmek” demektir.

SEV’ETE: سوأة[sev’ete] sözcüğü, “çirkinlikler” demektir ve سؤ[sue] sözcüğünden türemiştir. “Her türlü kötü, çirkin şeyi yapmak” anlamındaki sue sözcüğünün, bu anlam ekseninde daha birçok türevi vardır. Meselâ, سيّئة[seyyie=kötülük, çirkinlik] sözcüğü, حسنة [hasene=iyilik, güzellik] sözcüğünün karşıt anlamı olarak kullanılır. Dolayısıyla bu kökten türemiş olansev’ete sözcüğü de her türlü çirkin iş, söz ve durumu ifade eder. Arapların bu sözcüğü cinsel organlar için kullanmaları, yaşadıkları toplumda çoklukla bu organların kötülüğe sebep olması sebebiyledir. Sev’ete sözcüğü ayrıca “ceset” için de kullanılır. Zira ruh bedenden çıkınca, beden çürüyüp kokmakta, yani çirkinleşmektedir.[14]

Nitekim Mâide sûresi’nde geçen sev’ete sözcüğü, “ceset” için kullanılmıştır:

31.Sonra Allah, hemen ona kardeşinin cesedini nasıl gömmekte olduğunu göstermek için toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. O, “Yazıklar olsun bana, ben, şu karga gibi olmaklığımla âciz mi oldum da kardeşimin cesedini gömüyorum.” dedi. Sonra da pişman olanlardan oldu.

(Mâide/31)

Konumuz olan âyette sev’ete sözcüğü “çirkinlikler” anlamında olup “cinsel organlar” olarak çevrilmesi yanlıştır. Çünkü Allah, insanı en güzel bir biçimde yaratmış olduğundan, cinsel organlar için “çirkin” nitelemesi yapılamaz.

Buradaki sev’ete sözcüğüyle, insana ilham edilmiş olup çeşitli etkilerle dışa vuran kötü huylar [fücûr] kastedilmiştir:

1-10.Kur’ân’ı ve onun yaydığı sosyal aydınlığı, Kur’ân’ı izleyen Elçi ve mü’minleri, Kur’ân ışığı ile aydınlanan toplumları, Kur’ân ışığından yoksun kalan toplumları, bilginleri ve bilginleri yücelten bilgileri, kara cahilleri ve kara cahilleri bu hâle getiren ilke ve anlayışları, benliğini bulmuş kimseleri ve benlik bulduran etmenleri –ki O, ona taşkınlık yapma ve kendini koruma içgüdülerini/günah işleme ve “Allah’ın koruması altında olma yeteneklerini ilham etti– kanıt gösteririm ki, benliğini arındıran gerçekten kurtulmuştur. Onu bilerek reddedende kesinlikle zarara uğramıştır.

(Şems/8)

ÇİRKİNLİKLERİN KENDİLERİNDEN GİZLİ KALIŞI: Çirkinlikler sözcüğü “insana ilham edilmiş fücûr”u; çirkinliklerin kendilerinden gizli kalması ifadesiise bu fücûrun durağan bir özellikte olduğunu ve bir etkiye tepki olarak dışa vuruluncaya kadar insanın kendisinden bile gizli kaldığını ifade etmektedir. Nitekim 22. âyette görüleceği gibi, Âdem de, yasağı dinlemeyerek verdiği tepkiden sonra, içinde saklı olan fücûrun dışa vurması sonucu bencil, haris birisi olup çıkacaktır.

21.Ve “Elbette ben, size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti/ kanıtlar ileri sürdü.

Burada İblis’in Âdem ve eşine karşı hangi kanıtları kullanıldığı açıklanmamıştır. Ancak kıssanın başlangıcında İblis’in Âdem’den üstün olduğu yönündeki iddiasından hareketle, İblis’in kendisinin enerjiden Âdem’in ise maddeden yaratıldığı hususunu kullandığı ve “Olanı biteni ben sizden daha iyi bilirim, çünkü ben sizden üstünüm!” demiş olabileceği düşünülebilir.

22.Böylece onları aldatarak aşağılığa düşürdü. Onlar girift, çekişmenin kaynağı olan şeyin; malın-mülkün, paranın-pulun tadına varınca, hırsları, doyumsuzlukları devreye girdi ve mal-mülk, para-pul istifçiliğine başladılar. Rableri onlara seslendi: “Ben, size mal-mülk, para-pul tutkunu olmayı yasaklamadım mı ve size, ‘Bu şeytân, kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?”

Âyetin bildirdiğine göre Âdem ve eşi, İblis’in vesvesesini, iğvasını, ölçüp biçmeden [tefekkür etmeden] uygulamış ve içlerinde gizli olan çirkinlikleri, yani istenmeyen, sevilmeyen huyları ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan ilk çirkinlik ise “istifçilik”tir.

CENNET YAPRAKLARI (AĞAÇ YAPRAKLARI DEĞİL): “Ağaç yaprağı” ve/veya “kitap yaprağı” olarak meşhurlaşmış olan الورق[varak] sözcüğü; Arap dilbilimcilerinden Cevherî’ye göre, “gümüşlerden yapılma ve develerden meydana gelme mal varlığı”; İbn-i Sîde’ye göre, “koyun ve develerden meydana gelen mal varlığı”;[15] Râgıb’a göre, “kitap ve ağaç yaprağından başka, ağaçtaki yaprağın çokluğuna benzetilerek ‘çok mal’ için de varak tabiri kullanılır.[16] Ebû Ubeyde’ye göre, “gümüş ve her türlü canlı hayvan”; Ebû Sa‘îd’e göre, “basılmış gümüş” [gümüş para] anlamlarına gelmektedir.[17]

Bu açıklamalara göre, âyetteki ورق الجنّة[varaku'l-cennet=cennet yaprağı] ifadesi, “insana haz veren para, mal, mülk ve çeşitli nimetler” anlamına gelmektedir ki Rabbimiz bunların neler olduğunu başka bir âyette bildirmiştir:

14.Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu aşırı istek, insanlara süslü/çekici kılındı. Bunlar, basit dünya hayatının kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

(Âl-i İmrân/14)

Âdem ve eşi, Kur’ân’da varaku’l-cennet olarak adlandırılmış olan “iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeyler”e dadanmışlar ve bu tarz süsleri üst üste koyarak [bütün süsleri bir araya toplayarak] üzerlerine almışlardır [yaşamlarının ayrılmaz parçası hâline getirmişlerdir].

ZEVK: الذّوق[zevk], “lezzet alma, hoşa gitme; bir şeyin tadını almak, tadına varmak, bir şeyin müptelâsı olmak” demektir. Bu şey, iyi bir şey olabileceği gibi, çirkin bir şey de olabilir. Bir şeyin tadını almak ağız yoluyla olabileceği gibi başka yollarla da olabilir. Nitekim Kur’ân’ın birçok âyetinde azabın-belanın tam içerisine düşme de zevk sözcüğüyle ifade edilir.[18]

Esas anlamı bu olmasına rağmen sözcük genellikle “dil ucuyla tatma” anlamında anlaşılmaktadır. Hâlbuki esas anlamı “iliklere işleyecek ölçüde hissetmek” demektir. Bu sözcük, türevleriyle birlikte Kur’ân’da 60 kez yer almış ve “nimetlerin veya cezanın azıcık dokunup geçivermesi” olarak değil de “gerçekten, iyice yaşanması” anlamında kullanılmıştır.

Burada da Âdem ve eşinin konu edilen ağaçtan [altından, gümüşten, deveden, arpadan, buğdaydan ve hurmadan] basitçe tatmayıp onun iyice tadına vardıkları, müptelâsı [tutkunu] oldukları anlaşılmaktadır. Zaten Tâ-Hâ/121′de bu durum, zâka [tadına vardılar] sözcüğü yerine, ekele [yediler] sözcüğü ile dile getirilmiştir.

Görüldüğü gibi, âyetteki ifadeler tam anlamıyla hayatın gerçeklerini yansıtmaktadır. Âdem ve eşinin, nimetlerin tadına varınca onların esiri olmaları ve tutkuyla bağlandıkları bu nimetlerden ayrılmamak için onlara sımsıkı sarılmaları, bugün de karşılaşılabilecek manzaralardır. İğreti dünya hayatının süslerinden bir tanesini bile dışarıda bırakmadan hepsine sahip olan veya olmak isteyen, faydalandığı süsleri âdeta üzerine yapıştırıp tam anlamıyla bir süs istifçisi hâline gelen insanlar hiç de az değildir. O hâlde, Rabbimizin sözleri kesinlikle bir masal gibi algılanmamalı ve bilinmelidir ki, “kendisine ilham edilmiş fücûrun İblis’in etkisiyle dışa vurması” şeklinde ortaya çıkan çirkin insan davranışları, Âdem ve eşine kadar dayanmaktadır.

Tekâsür sûresi’nde bu hastalığın dünyayı cehenneme çevirdiğini bildiren Rabbimiz, Âdem ve eşinin davranışlarıyla dünyanın cehenneme dönüşmeye başlaması karşısında, âyetin son cümlesi ile duruma müdahale etmiştir: Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size ‘bu şeytân kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?

Klâsik eserlerde ileri sürülen “yasak ağaçtan yedi de avret yerleri açığa çıktı, avret yerleri açığa çıkınca da incir yapraklarıyla onları örtmeye çalıştı” anlayışı, Kur’ân’ın ifadelerine aykırıdır. Çünkü âyetin teknik yapısı buna izin vermez. Âyete göre, Âdem ve eşi ağaçtan/maldan tadınca iki olay meydana gelmiştir: Önce çirkinlikleri [kötülükleri] ortaya çıkmış, sonra da tekasür hastalığına yakalanarak biriktirmeye başlamışlar, tadını aldıkları bütün süslerin kendilerinin olmasını istemişlerdir.

İşinin ehli uzmanların burada dikkat etmeleri gereken önemli bir nokta daha vardır: Âyetteki وطفقا [ve tafikâ] diye başlayan cümlenin önündeki bağlaç, ف[fe] değil, و[vav]dır vevav bağlacı بدت [bedet=belli oldu] fillinin üzerine atfedilmiştir. Dolayısıyla Arap dilini bilen kişilerin âyetin bu yapısına itibar ederek safsata anlamlara kulak asmamaları gerekir.

23.Onlar/her ikisi, “Ey Rabbimiz! Biz kendimize haksızlık ettik ve eğer bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle işlem yapmazsan kesinlikle zarara uğrayacaklardan oluruz!” dediler.

Bu âyette, Rabbimizin müdahalesi üzerine Âdem ve eşinin, yapmış oldukları yanlış hareketi kabullenip hemen dönüş yaptıkları görülmektedir. Kur’ân’ın anlatımlarına göre, İblis’in dürtüsü Âdem’le eşini birlikte etkilemiştir. İblis’in önce Âdem’in eşini etkilediği ve onun da Âdem’i etkilediği şeklindeki görüşler Kur’ân’a uymamaktadır. Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın “ilk günah” anlayışına temel teşkil eden İsrailiyat anlatımı kısmen Müslümanlar arasında da etkili olmuş ve Âdem’in eşi tarafından kandırıldığı ve onun etkisiyle cennetten çıkarıldığı şeklindeki kadını aşağılayan bir mantığın halk kültüründe yerleşmesine neden olmuştur.

Âyetteki eğer Sen bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen biz, kesinlikle zarara uğrayacaklardan oluruz ifadesinden, takip edilecek yolun mutlaka Allah’ın gösterdiği yol olması lâzım geldiği anlaşılmaktadır. Yani, insanların içinde İblis kanalıyla oluşan düşüncelerin de, insanlara başkaları tarafından önerilen davranışların da önce vahiyle uyumluluğu test edilmeli, ancak ondan sonra uygulamaya geçilmelidir.

24.Allah, “Birbirinize düşman olarak alçalın, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalmak ve yararlanmak vardır” dedi.

Bu âyette Yüce Allah, Âdem ve eşi için nihaî kararını açıklamıştır. Rabbimizin bu kararını bildiren diğer âyetleri de göz önünde bulundurmak tahlilimize yardımcı olacaktır:

36.Bunun üzerine şeytân; İblis/düşünce yetisi onları oradan kaydırdı, içinde bulundukları ortamdan çıkardı. Ve Biz, “Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir yararlanma vardır” dedik.

37-39.Sonra da Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı/kendine vahyedildi; Biz dedik ki: “Hepiniz oradan inin. Artık size Benim tarafımdan bir kılavuz geldiğinde, kim kılavuzuma uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklardır. Ve küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişve âyetlerimizi yalanlamış kimseler; işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.” Sonra da Allah, onun tevbesini kabul etti. Kesinlikle O, tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı verenin, çok merhametli olanın ta kendisidir.

(Bakara/36-38)

123.Allah, o ikisine: “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim Benim kılavuzuma uyarsa, işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz” dedi.

(Tâ-Hâ/123)

Gerek konumuz olan âyetteki ve gerekse Bakara sûresi’ndeki اهبطوا[ihbitû=alçalın] sözcüğü, Tâ-Hâ sûresi’ndekinden farklı olarak çoğuldur. Dolayısıyla A’raf ve Bakara sûrelerindeki bu çoğul ifade, Âdem’i, eşini ve başkasını/başkalarını da kapsamaktadır. Bu konudaki genel kabul, bu hitabın Âdem, eşi ve İblis’e yönelik olduğu yolundadır. Ancak biz bu hitabın daha da geniş kapsamda “Âdemoğulları” [tüm insanlar] olarak anlaşılmasından yanayız. Çünkü hem bu âyetin mesajı birkaç kişiye özgü olmayıp tüm insanlara yönelik bir mesajdır, hem de Rabbimiz 26. âyette Ey Âdemoğulları! diyerek tüm insanlara seslenmiştir.

“İHBİTÛ”NUN ANLAMI: Âyette geçen ihbitû sözcüğü meal ve tefsirlerde “ininiz” diye çevrildiği için, doğal olarak akla hemen “nereden” ve “nereye” inileceği soruları gelmektedir. Her ne kadar Yüce Allah, Sizi yeryüzünde yarattık, Sizi topraktan yarattık dese de, Rabbimizin verdiği bu bilgileri değerlendirmede yeterli dikkati göstermeyen müfessirler, Âdem’in cennette yaratıldığı ve yeryüzüne de oradan indirildiği yorumunu benimsemişlerdir.

Rabbimizin bildirdiklerine ters olan bu yorumları aşabilmek için ihbitû sözcüğünün gerçek anlamının ortaya çıkarılması gerekmektedir:

İhbitû sözcüğü, هبط[hbt] kökünden türemiş çoğul emir kipidir. Hbt sözcüğü “alçalış, eksiliş, züll, zillete düşüş, sefillik” [gözden düşme, çaptan düşme, değer kaybetme, rütbede eksiliş] demektir. Bu anlam ekseninde صعود[su‘ûd] ve ارتفاء[irtifâ] sözcüklerinin karşıtı olarak kullanılan sözcük, şerr içinde olan kişinin durumunu ifade etmek için kullanıldığı gibi, sağlığını yitirmiş hasta için de kullanılır.[19]

Bize göre burada sözcüğün asıl manasına bağlı kalınmalı ve ihbitû sözcüğü “alçalın/alçalınız” olarak çevrilmelidir.

Sözcüğün bu asıl anlamına göre âyetin takdiri şöyle yapılabilir: “Bu dünya süslerinin esiri olur ve istifçilik yapan bir tekasür hastası gibi [Âdem gibi] yaşarsanız, şu geçici dünyada birbirinize düşmanlar hâlinde ve alçalmışlar olarak yaşarsınız!”

BİRBİRİNİZE DÜŞMAN OLARAK: Birbirinize düşman olarak ifadesi, kıssanın anlatıldığı diğer âyetlerin hepsinde de yer almıştır. Bize göre bu ifade, Âdem soyunun çoğaltma yarışına kapılma, istifçilik sevdasına düşme gibi çirkinlikleri işlemesi hâlinde birbirine düşmanca davranışlar içine gireceğini bildiren bir uyarıdır. Yoksa bazı kişiler tarafından ileri sürüldüğü gibi, hataları sebebiyle Âdem ve eşine verilmiş bir ceza değildir.

25.Allah, “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız” dedi.

Yani, hem geçicisiniz, hem de başka gideceğiniz yeriniz yok, orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz. Çirkinleşmenize, mal-mülk hırsıyla birbirinize düşman olmanıza gerek yok.

Bu âyetteki uyarının farklı bir ifadesi Tâ-Hâ sûresi’nde de yer almaktadır:

55.Biz sizi yeryüzünden oluşturduk, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.–

(Tâ-Hâ/55)

26.Ey Âdemoğulları! Size çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Ve “Allah’ın koruması altına girme” elbisesi; o, daha hayırlıdır. İşte bu, düşünüp öğüt alırlar diye Allah’ın âyetlerindendir.

Hatırlanacak olursa, 23. âyette Âdem ve eşi, Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer Sen bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen biz, kesinlikle zarara uğrayacaklardan oluruz diyerek Allah’tan bağışlanma ve rahmet dilemişlerdi. Bu âyet, Rabbimizin insanoğluna rahmetini tecelli ettirdiğini bildirmektedir. Herkesin bildiği gibi, O’nun rahmeti, elçiler göndermek ve bu elçilere vahyetmek [kitap indirmek] sûretiyle insanlığa kılavuzluk etmesidir.

ÇİRKİNLİKLERİ ÖRTECEK, SÜSLEYECEK ELBİSE ve BUNLARIN İNDİRİLMESİ:

Rabbimizin bu âyetteki çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik sözleri, klâsik anlayış tarafından “Biz size çirkin yerlerinizi [cinsel organlarınızı] örtecek pamuk, yün, keten ve deri elbise indirdik” diye algılanmış ve avret yerlerinin örtülmesinin gereği ve önemine dair açıklamalar yapılmıştır. Bu anlayış sahipleri ayrıca âyette geçen indirdik sözcüğünü “yarattık” anlamına hamletmiş, Zümer/6 ile Hadîd/25′deki انزلنا [indirdik] sözcüğünün خلقنا [yarattık] anlamında kullanıldığını bu anlama örnek olarak göstermişlerdir.

Biz, eski çağlarda yapılmış bu tür anlam zorlamalarını gayet olağan karşılıyor, onları Kur’ân’ı anlama yolunda sarf edilmiş iyi niyetli çabalar olarak görüyoruz. Ne var ki, aynı anlayışın günümüzde de devam ettirilmesini doğru bulmuyoruz. Çünkü bilimde meydana gelen gelişmeler, Hadîd sûresi’ndeki demiri indirdik ifadesinin artık “demiri yarattık” olarak anlaşılmasına engeldir. Bugün bilim çevrelerinde demir elementinin başka bir yerde yaratıldığı ve oradan dünyaya geldiği [indirildiği] kanaati oluşmuş, bundan da Kur’ân’ın eşsiz mucizelerinden birisinin daha açığa çıktığı kabul edilmiştir:

Kur’ân’da demirin kimyasal özelliklerinden birçoğuna işaretler vardır. İlk önce demirin öneminden ve özelliğinden söz eden biricik âyeti inceleyelim:

25.Andolsun ki Biz, elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların hakkaniyeti ayakta tutmaları ve Allah’ın, dinine ve elçilerine, kimse kendilerini görmediği ve tanımadığı yerlerde yardım edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için yararlar bulunan demiri de indirdik. Şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, mutlak üstündür.

(Hadîd/25)

Kur’ân’da geçen inzal fiili genellikle dünya dışından yapılan indirme ve gelişleri ifade eder. İnzal fiili dünyadaki bir yaratılışın dünya dışındaki oluşumlar sayesinde meydana geldiğini bize anlatır. Dünyamızın ilk sıcaklığı demirin oluşumuna uygun değildir. Hattagüneşimiz tipi orta büyüklükte yıldızlar bile demirin üretimi için yeterli ısıya sahip değildir. Bu yüzden demir, sırf dünyamıza değil, güneş sistemimize bile indirilmiştir [inzal edilmiştir]. Şu anda dünyamızda var olan demir, güneş sistemimize yüksek ısılı yıldızlardan gelmiştir. Kur’ân’ın demirin oluşumunu anlatırken inzal fiiliyle indirilme olayına dikkat çekmesi mucizevî niteliktedir.

Konumuz olan âyette de indirme sözcüğü “yaratma” anlamına çekilmemeli ve âyettenelbisenin indirildiği anlaşılmalıdır. Ancak indirilen bu elbise‘nin, bildiğimiz elbise olmadığı da dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Zira yukarıda açıkladığımız gibi, bu elbisenin örteceğisev’ete “avret yerleri” demek olmayıp “çirkinler”dir. Bu çirkinlikler ise bildiğimiz elbiselerle örtülemez. Bunları örtecek ve beğenilecek duruma getirecek tek şey vahiy’dir. İnsanın şirki, günahı, kini, düşmanlığı, bildiğimiz elbise ile değil, ancak vahiyle ortadan kalkar. Nitekim Rabbimiz, açıklamanın devamında takvâ elbisesi‘ni ön plâna çıkarıp herkesin takvâlanmasını ve takvâ elbisesini giymesini istemiştir. Bu demektir ki, insanın çirkinliklerini örtecek elbise ancak “takvâ elbisesi”dir ve o da ancak Allah’ın indirdiği vahiylerle hazırlanabilir. Kısaca söylemek gerekirse, çirkinlikleri örtmek üzere indirilen elbise vahiy’den başka bir şey değildir. Gerçekten de, birçok yerde vurguladığımız gibi, Rabbimizin bizlere vermiş olduğu görevlerin hepsi de bize takvâ elbisesi giydirmeye ve bu sayede bizi çirkinliklerden uzak tutmaya yöneliktir.

TAKVÂ: Daha önce Mürselât sûresindeki muttakîn sözcüğünü açıklarken “takvâ”ya kısaca değinmiş ve bu sözcüğün Kur’ân’da ilk önce “şirkten uzak olmak” ve “âhirete inanmak” anlamıyla ortaya konduğunu belirtmiştik. Yeri geldiği için sözcüğü burada ayrıntılı olarak tahlil ediyoruz:

Takvâ sözcüğü, وقاية [vikâye], توقية [tevkiye], وقاءة [vikâe] köklerinin mastarı olan وقي [vekâ] sözcüğünden türemiştir. Vekâ “bir şeyi korumak, himaye etmek, ona zarar verecek şeylerden çekinmek, bir şeyi başka bir şeyle bir tehlikeye karşı korumaya almak, zararlı şey ile korunacak şey arasına bir engel koymak” anlamına gelir.[20]

Sözcük Kur’ân’da da bu anlamda kullanılmıştır:

5-22.Şüphesiz, “iyi adamlar”, kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki ondan, verdikleri sözleri yerine getiren, kötülüğü yayılan bir günden korkan ve “Biz sizi, ancak Allah rızası için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için/sevmesine rağmen yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah’ın kulları içerler.

Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak, sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve alçaltıldıkça alçaltılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, -kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir-. Ve orada onlar, karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, orada Selsebil denilen bir pınardan… Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir mülk ve yönetim göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecek. Şüphesiz ki bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da karşılık ödenecek niteliktedir.

(İnsan/10-11)

6,7.Ey iman etmiş kimseler! Kendinizi ve yakınlarınızı, yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir Ateş’ten koruyun. Ateşin üzerinde, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba görevli güçler vardır. Ey kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişkimseler! Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz!

(Tahrîm/6)

16.O nedenle gücünüz yettiğince Allah’ın koruması altına girin, dinleyin ve itaat edin. Ve mallarınızdan, kendinizin iyiliğine olarak bağışlayın. Kim de benliğinin açgözlülüğünden korunursa işte onlar, başarıya ulaşanların ta kendileridir.

(Teğâbün/16)

Vekâ fiilinin mezidatından [harfleri artırılmış kalıplarından] olan اتّقاء [ittikâ] sözcüğü ise, “korumayı kabul etmek, acı ve zarar verecek şeyden sakınıp kendini korumaya almak, sakınmak; Allah’ın koruması altına girmek” demektir.

Bu sözcük de Kur’ân’da sözlük anlamıyla kullanılmıştır:

18,19.Ey inanmış olan kişiler! Allah’ın koruması altına girin; her kişi yarın için ne hazırladığına bir baksın. Ve Allah’ın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, işlediklerinize haberdardır. Ve Allah’ı umursamayan kimseler gibi olmayın: Böylece Allah, onlara kendilerini umursatmaz. İşte onlar, yoldan çıkmış kimselerin ta kendileridir.

(Haşr/18-19)

131.Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132Merhamet olunmanız için Allah’a ve Elçi’ye itaat edin.

(Âl-i İmrân/131)

24.Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse kâfirler; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenkimseler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun.

(Bakara/24)

Takvâ sözcüğü de ittikâ sözcüğünün ismidir ve sözlük anlamı olarak “kuvvetli himayeye girmek, korunmak, kendisini koruma altına almak” demektir.

Takvâ ve ittikâ sözcüklerinin ikisi de sözlük anlamları ekseninde kavramlaşmış ve Kur’ân’da hep sözlük anlamlarına yakın manalarda kullanılmıştır. Bu sözcüklerin türediğivekâ fiili ve türevleri Kur’ân’da tam 258 yerde geçmektedir.

Kur’ân’ın en önemli kavramlarından olan takvâ ve ittikâ, kulun Rabbi karşısındaki durumunu en iyi anlatan sözcüktür. Kur’ân’da birçok âyette insanlara Allah’tan ittikâ etmeleri söylenmiş, birçok peygamberin de kavimlerini İslâm’a davet ederlerken onları “Allah’tan ittikâ etmez misiniz?” sözleriyle uyardıkları anlatılmıştır. Çünkü insan için en önemli şey, bir yaratıcının varlığı, yaratılışın sebebi ve kendisinin Yaratıcı karşısındaki durumudur. İnsan, öncelikle kendini var edeni tanımakla ve O’nun razı olacağı bir yaşam sürmekle yükümlüdür. İnsan, her şeyin sahibi olan Allah tarafından başıboş, kendi haline bırakılmamıştır; hayatının hesabını vermek üzere kendisine döndürülecektir. Bu sebeple Kur’ân, Allah fikrini ve O’na ait ulûhiyeti ısrarla gündeme getirerek âlemlerin Rabbi olan Allah’ı bütün sıfatları ve O’na ait en üstün yücelik makamları ile tanıtmakta ve insana bu yücelik karşısında kendisine çeki düzen vermesini, kendisini iyi amellerle koruma altına almasını tavsiye etmektedir. Amaç, insanın O’nun her yerde kendisini gördüğünün ve yaptığı her şeyin kayıt altına alındığının bilincinde olan bir varlık olmasını; Allah’ın yüce makamı karşısında çekinmesini; O’na kuvvetli bir imanla bağlanmasını ve yaptığı hatalardan dolayı O’na sığınmasını sağlamaktır. Özetle, insanı muttakî /ittikâ eden/ takvâ sahibi bir varlık yapmaktır.

Bugüne kadar takvâ’nın birçok tanımı yapılmıştır. Bu tanımların hepsinde de değişik kelime ve ifadelerle aynı anlamlar gözetilmiştir. Bu nedenle tanımlar arasında herhangi bir çelişki yoktur. Meselâ takvâ‘yı “Allah’ın emrettiklerini yapmak, yasaklarından kaçmak” diye tarif edenler olduğu gibi, “Yapılması günah olanı yapmaktan, terk edilmesi günah olanı terk etmemekten çekinmektir” ya da “Allah’ın cezalandırmasından korkarak O’nun verdiği bir nur ile O’na itaat etmektir” veya “Allah’ın dışındakileri Allah’a tercih etmemektir” şeklinde tanımlayanlar da olmuştur.

Biz de şöyle bir tanım yapabiliriz: Takvâ, “insanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak âhirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması, ya da günahlardan uzak durması ve iyiliklere sarılması”dır.

Ancak konu ile ilgili diğer Kur’ân âyetleri de göz önüne alınarak daha geniş bir tarif de yapılabilir:

Takvâ; iman etmek, şirkten uzak durmak, Allah’ı unutmamak, Allah ve elçilerine boyun eğmek, inkârcılarla mücâdele etmek, bollukta ve darlıkta sahip olunan mallardan bağışta bulunmak, namaz kılmak, salat etmek, salatı ikame etmek, zekât vermek, verilmiş sözlerde durmak, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, ana-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tevbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkeye sahip olmamak, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmektir.

Bütün bu tariflere dayanarak özlü bir ifade ile takvâ‘nın “iman ve onun yansıması” olduğunu söylemek de mümkündür.

Bu noktada takvâ ile ibâdet arasındaki bağlantının belirtilmesinde yarar görüyoruz. Bize göre, “ilâhî emir ve yasakları yerine getirmek” demek olan ibâdet, “zarar verecek davranışlardan sakınmak” demek olan takvâ‘nın kendisi değildir, ama kişiyi takvâya ileten davranışlardır.

Takvâ sözcüğünün anlamında “korku” ve “korkmak” unsurları bulunmasına rağmen,takvâ‘nın sadece “korku” olarak anlaşılması doğru değildir. Fakat ne yazık ki, birçok meal ve tefsir, takvâ ve ittikâ sözcüklerini sadece “korkmak” anlamıyla açıklamıştır. Takvâ veittikâ sözcüklerinin ifade ettiği korunma ve sakınmanın Arapça’da havf, mehâfet, rehbet gibi sözcüklerle ifade edilen “basit korku” sebebiyle korunmak ve sakınmak ile aynı anlama gelmediği yukarıda görülen İnsan/10, 11. ayetlerden de açıkça anlaşılmaktadır.

Takvâ, içerdiği “korku” unsuru da belirtilerek “Kişinin korktuğu şeylerden kendini korumasıdır” şeklinde de tanımlanabilir. Ancak bu önemli kavramın basitçe “Allah korkusu” olarak ifade edilip geçiştirilmesi bize göre son derece yanlıştır.

Çünkü Rabbimiz, “Allah korkusu” anlamına gelen haşyet sözcüğü ile ittikâ [takvâlı davranış] sözcüğünü aynı âyet içinde zikretmek sûretiyle, bu sözcüklerin farklı anlamlara geldiğini bizlere göstermiştir:

52.Ve kim Allah’a ve Elçisi’ne itaat eder, Allah’a saygı, sevgi ve bilgiyle ürperti duyar ve O’nun koruması altına girerse, işte onlar başarıya ulaşanların ta kendileridir.

(Nûr/52)

Kur’ân’daki bu açık belirlemeye rağmen takvâ sözcüğü ve tüm türevleri “korkmak” anlamında anlaşılarak Müslümanlar arasında tam bir korku furyası oluşturulmuştur. Bunun sonucu olarak da, Allah ile kul arasındaki ilişkiler sevgi, saygı ve rahmetten çok korku üzerine kurulmuş, ortaya birçok yanlış ve olumsuz anlayış ve davranışlar çıkmıştır. Oysa ne takvâ ve ittikâ “haşyet” [Allah korkusu] demektir, ne de haşyet “havf”, “mehâfet”, “rehbet” gibi sözcüklerle ifade edilen basit “korku” anlamındadır.

Konunun önemine binaen bu bahsi ayrı bir başlık altında ayrıntılı olarak tahlil etmeyi uygun buluyoruz.

KORKU ve ALLAH KORKUSU: “Korku” insanın fıtratında olan bir duygudur. Bu nedenledir ki insan, karşısında aciz kaldığı her şeyden korkma eğilimindedir. Buna karşılık “ümit” de fıtrattandır ve korkuyu dengeleyen bir duygudur. İnsanın “korku” ve “ümit” duyguları arasında bir denge kurabilmesi, insanı hayata bağlayan, ona huzur ve güven veren bir durumdur. Eğer insan bu fıtrî duygularını iyi yönlendirmez de korkularını giderecek ümitten ya da ümidin vereceği gevşekliği önleyecek korkulardan uzak kalırsa, hayatı gereği gibi denge içinde götürebilecek ruhsal donanımdan mahrum kalmış olur. Ancak bu duyguların birbiriyle dengelenmesi kadar, nelerden korkulup nelerin ümit edilmesi gerektiğini doğru bilmek de önemlidir. Çünkü yanlış ve batıl korkular da, temelsiz ve boş ümitler de insanı hüsrana götürür. İnsan asıl korkulması gerekli olandan gerektiği gibi korkmaz ve asıl sığınılması gerekli olana gerektiği gibi yönelmezse, hayatındaki dengeler alt üst olur ve bir sürü sahte otoritenin önünde boyun eğer hâle gelir. Nitekim insan, tarih boyunca lüzumsuz korkular yüzünden sayısız tanrı edinmiştir: Doğa güçlerinden korkmuş; ateşi, gökleri, karanlıkları ilâh edinmiştir. Firavunlardan, diktatörlerden korkmuş; onları ilâh edinmiştir. Açlıktan korkmuş; ekmek ve maaş verenleri ilâh edinmiştir. Yalnızlık ve sahipsizlikten korkmuş; putları veya başka şeyleri ilâh edinmiştir. Kısacası insanoğlu boş ve temelsiz korkuları yüzünden sığınacak güvenli kucaklar aramış, umutla sarıldığı kucaklar çoğu zaman onu daha da tehlikeli ve acınası durumlara düşürmüştür.

İnsanın bariz şekilde zararına yol açan korkular, aslında ona dayatılan korkulardır. Bu dayatma, insan hayatında çok önemli olan iki konuda yapılmaktadır: Eğitim ve din.

EĞİTİMDE KORKU: Eğitim uzmanları tarafından kabul edilen evrensel gerçek şudur ki, baskı ve korku ile ne verimli bir eğitim yapılabilir, ne de yararlı bir disiplin sağlanabilir. Çünkü baskı ve korku sonucu ancak ikiyüzlü, samimiyetsiz, tutarsız, çıkarcı, âsi ve anarşist bireyler meydana gelebilir. Baskıcı ve korkutucu ana-babanın çocukları, baskıcı ve korkutucu öğretmenin öğrencileri, baskıcı ve korkutucu işverenin işçileri, baskıcı ve korkutucu devletin yurttaşları hep ikiyüzlü, samimiyetsiz, tutarsız, çıkarcı, âsi ve anarşist yapıdadırlar. Böyle bir insan tipi amaçlanamayacağına göre, salt baskı ve ceza korkusu altında yapılan bir eğitimin verimsiz neticeler elde etmekle sonuçlanacağı iyi bilinmelidir. Baskı ve korku ile hiçbir yere varılmadığı gibi, disiplin de sağlanamaz. Baskı ve korku ile sağlanmış gibi gözüken bir disiplin asla kalıcı değildir. Bireyler üzerindeki baskı ve korkunun biraz gevşediği ya da bireyler tarafından kanıksandığı an, ortaya telâfi edilmesi mümkün olmayan zararlı sonuçların çıkması kaçınılmazdır.

Bilimsel gerçek bu olmasına rağmen ne yazık ki toplumumuz korku ile disiplin sağlama yolunu seçmiş ve bu seçiminin en bariz göstergesi olarak “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Öğretmenin vurduğu yerde gül biter”, “Dayak cennetten çıkmadır” gibi baskıyı ve şiddeti olumlayan birçok ifadeyi “atasözü” hâline getirmiştir.

DİNDE KORKU: İnsan fıtratında var olan “korku” ve “ümit” dengesi, diğer konularda olduğu gibi “inanç” konusunda da insan davranışlarını yönlendirmektedir. Bu konuda da insanlara sadece korku aşılamak, yani ümitlerin bağlanması gereken yegâne varlık olan Allah’a karşı sevgi yerine korku beslemeye yol açacak telkinlerde bulunmak çok yanlış bir tutumdur. Hele hele aklı gelişmemiş, reşit olup mümeyyiz duruma gelmemiş, henüz sabî çağındaki çocukların eğitmenleri [ister ana-babaları, ister öğretmenleri] tarafından “Allah seni taş yapar”, “Allah senin gözünü kör eder”, “Allah seni cehennemde yakar”, “Allah seni çarpar” şeklindeki ifadelerle terbiye edilmeye çalışılması son derece zararlı bir davranıştır. Çünkü din ve iman sorumluluğunu üstlenmek erişkin ve yetişkin kimselerin işidir. Yüce Allah çocukları hiçbir konuda mükellef tutmamaktadır. Eğer çocuklara Allah tanıtılmak isteniyorsa, doğru olan tanıtma O’nu celâl [kâfirleri kahreden, cezalandıran] sıfatları ile değil, cemal [kullarını seven, koruyan, affeden] sıfatları ile tanıtmaktır.

Rabbimiz, evrendeki her şey gibi insanın da programlayıcısıdır. Yaratılış özelliklerini çok iyi bildiğinden dolayı insanı en uygun yaşayış tarzına yönlendirmiş, indirdiği hidâyet rehberi Kur’ân’da da ona en uygun bir kulluk programı hazırlamıştır. Gerçekten de Kur’ân’da insandaki korku ve ümit duyguları fıtrata en uygun biçimde değerlendirilerek lüzumsuz korkuları ayıklanmış, insanın kimden ve niçin korkması gerektiği ile kimden ve neyi ümit etmesi gerektiği açıkça ortaya konmuştur.

İnanç eğitimini Kur’ân’dan alan müminler, tabiatlarından gelen sıradan korku ve ümit duygularının çerçevesini Kur’ân’ın verdiği bilgilerle doğru olarak belirlemeli, belirledikleri bu duyguları Kur’ân’ın önerdiği şekilde geliştirip derinleştirmeli, bu fıtrî duyguları yerli yerinde kullanmayı öğrenerek onları manevî yücelmenin yolunu açan birer anahtar hâline dönüştürmelidirler. Bunu başarmak, bazılarının bilgisizce “korku” diye tanımladığıtakvâ denen manevî donanımı kazanmak demektir. Takvâ sıradan bir korku değil, korku duygusunu da içine alan bir saygı, çekinme ve korunma güdüsünü bir ahlâk olarak yaşanan hayata aktarma özenidir. Korku duygusu, takvâ sahibi bir insanda başka nitelikler kazanmış, yaratılıştaki ham halini kaybederek bir korunma ahlâkı, bir sorumluluk bilinci hâline gelmiştir. Doğru yönlendirilmiş ümit duygusu ise takvâ sahibi insanın sadece Allah’a yönelen ve sadece O’na sığınan bir insan olmasını sağlamıştır. Dolayısıyla, insanın yaratılışında en basit şekliyle var olan bu duygular, takvâ sahibi insanda övülen sıfatlar hâline dönüşmüş, bu da o insana yücelme faaliyetinin kapılarını açmıştır.

İslâm dininde خوف/havf veمخافة /mehâfet sözcükleriyle ifade edilen basit korku anlamında bir “Allah korkusu” kavramı yoktur. Kur’ân’da bu sözcüklerle ifade edilen korkuların hiçbiri kesinlikle “Allah korkusu” ile ilgili değildir. Böyle olmasına rağmen, sözcüklerin anlam farklılıkları göz ardı edilmek sûretiyle havf veya mehâfet denilen basit anlamdaki korku, “Allah korkusu” olarak Müslümanların dinî terminolojisine de girmiştir. Hatta bu konuda رأس الحكمة مخافة الله [re’sü'l-hikmeti mehâfetullâh=Hikmetin başı Allah korkusudur] diye Peygamberimizin ağzından bir de hadis uydurulmuştur. Bu rivayet öylesine meşhur olmuştur ki, hat sanatlarının icra edildiği değişik tablolar hâlinde resmedilerek camilerin iç duvarlarına asılmış, dindar evlerinin salonlarına kadar girmiştir. Oysa bu ifade, araştırmak isteyenlerin kolayca bulabilecekleri gibi, Kitab-ı Mukaddes’in Süleymân’ın Meselleri’ndeki 1:7 cümlesidir.

Elbette ki en geniş ve kapsamlı koruma, rahmet sıfatına sahip olan ve bütün yaratılmışları koruyan Allah’ın korumasıdır. Bu nedenle inanan insan, kendisine zarar verecek şeylerden korunmak için Allah’a yönelir ve işlediği kötü fiillerden dolayı da sadece kendisini koruyabileceğine inandığı Allah’tan korkar. Ancak buradaki korunma isteği, işlenen kötü fiillerin sonuçlarından dolayı duyulan korkudan kaynaklanır. Bu korku “ceza korkusu”dur. Nitekim Kur’ân’a bakıldığında, birçok yerde havf sözcüğü kullanılarak insanlara korkmaları ihtar edilmiştir. Ancak bu ifadelerin hepsi de Allah’ın kendisinden değil, “suç işlendiği takdirde Allah’ın azabından, Allah’ın vaîdinden korkulması gerektiği” yönündedir.

27-29.Onlara iki Âdemoğlunun haberini de hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. O: “Seni kesinlikle öldüreceğim” dedi. Diğeri: “Allah, yalnız Kendisinin koruması altına girmiş kişilerden kabul eder. Sen, beni öldürmek için elini bana uzatsan da, ben, elimi, seni öldürmek için uzatacak değilim [ben, elimi seni etkisiz kılmak için uzatırım]. Şüphesiz ben, âlemlerin Rabb’i Allah’tan korkarım. Şüphesiz ben, isterim ki sen, beni öldürmen nedeniyle oluşacak günahı ve kendi günahını yüklenip de Ateş’in ashâbından olasın! Şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapanların da cezası budur!” dedi.

(Mâide/28)

15.De ki: “Ben kesinlikle, eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.”

(En‘âm/15)

13,14.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler, elçilerine: “Ya sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkaracağız, ya da kesinlikle bizim dinimize/ yaşam tarzımıza döneceksiniz!” dediler. Rableri de elçilerine: “Biz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları kesinlikle değişime/ yıkıma uğratacağız ve onlardan sonra sizi kesinlikle o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir” diye vahyetti.

(İbrâhîm/14)

175.Şüphesiz ki o şeytan/kötü niyetli insan, kendi yakınlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun.

(Âl-i İmrân/175)

Bu konu için ayrıca; Hûd/3, 26, 84, 103; Rahmân/46; Nâziât/40; Mâide/64, 69, 94; En‘âm/48; A‘râf/35, 54; Enfâl/48; Yûnus/15, 62; Meryem/45; Zümer/13; Ahkâf/13, 21; Haşr/16; Âl-i İmrân/170; Kâf/45; Müddessir/53; İnsan/7,10; Nahl/49-50; İsrâ/57; Nûr/37; Zâriyât/37;Bakara/37, 62, 112, 262, 274, 277; Zuhruf/68′e de bakılabilir.

Görüldüğü gibi, Kur’ân’da havf sözcüğü ile dile getirilmiş olan “korku”, “Allah korkusu” değil, Allah’ın adaleti gereği âhirette suçlulara vereceği “ceza korkusu”dur. Allah’ın adaletinden, yani suça karşı vereceği cezadan korkma konusu, birçok âyette de yine mutlak basit korku anlamını ifade eden rehb sözcüğü ile dile getirilmiştir. Rehbsözcüğünün Kur’ân’da bu anlamda kullanıldığını görmek isteyenler A‘râf/116, 154; Bakara/40; Nahl/51; Enfâl/60; Kasas/32; Haşr/13; Enbiyâ/90′a bakabilirler.

Havf sözcüğü ile “ceza korkusu”nu ifade eden Rabbimiz, iman eden, sâlihâtı işleyen ve Allah’ı Rabb edinip istikâmetini düzenleyenlerin, yani Allah’ın yakını ve yardımcısı olanların Allah’tan korkmalarına hiç gerek olmadığını da yine havf sözcüğü ile ifade etmiştir:

262.Allah yolunda mallarını bağışlayan, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve incitmeyen şu kimselerin mükâfâtları Rablerinin yanındadır. Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

(Bakara/262)

277.Şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan] ve zekâtı/vergiyi veren kişilerin Rableri katında mükâfâtları vardır. Ve onlar üzerine hiçbir korku yoktur, onlar üzülmezler de.

(Bakara/277)

62,63.Açın gözünüzü! Allah’ın yakınlarına, yardımcılarına –ki onlar inanan ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselerdir– kesinlikle kaygı yoktur. Onlar üzülmeyecekler de.

(Yûnus/62)

13.Şüphesiz işte şu: “Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru olan kişiler üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

(Ahkâf/13)

Bu konudaki diğer âyetler şunlardır: Bakara/62, 112, 274; Mâide/69; En‘âm/48; A‘râf/35; Fussılet/30.

İslâm dininde, خشية [haşyet] vardır, خشية الله [haşyetullâh] vardır. Haşyet; bilgi, idrak neticesinde oluşan hayranlık ve saygının doğurduğu hasret kalma, uzak düşme korkusudur.[21] Bu sözcüğü, yukarıda açıkladığımız basit “korku” anlamındaki havf sözcüğü ile eş anlamlı olarak Türkçeye çevirenler büyük bir yanlış içindedirler.

Çünkü haşyet ile havf sözcüklerinin farklı anlamlara geldiği, bizzat Rabbimiz tarafından aynı âyet içinde kullanılmak sûretiyle bildirilmiştir:

19-24.Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah’a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

(Ra‘d/21)

Âyetin ifadesinden kolayca anlaşıldığı gibi, havf ile haşyet sözcükleri aynı anlama gelmez, birbirlerinden farklıdırlar. İnsanlar her zaman ve zeminde, suç işlediklerinde veya suçsuzken de Allah’a haşyet duyarlar ve ittikâ ederler. Allah’ın adaletinden [suçlulara vereceği cezadan] ise sadece suçlular havf ederler; zaten etmelidirler de…

Basit korku [havf] duygusu yaratılıştan herkeste var olmasına rağmen, haşyet herkeste olmaz. “Havf” denen basit korkuya [kapılan kişi, korktuğundan uzak durmaya çalışır. Meselâ, ateşten korkan ateşin yanına yaklaşmaz, hastalıktan korkan hasta olmamak için gerekli tedbiri alır, cehennemden korkan isyan etmez, düşmanından veya vahşî hayvanlardan korkan kimse de onlarla karşılaşmamaya çalışır. Korku duygusu insanı kesinlikle korktuklarından kaçınmaya iter. Ancak haşyet hissi basit korkuya benzer bir his olmadığı gibi, haşyet sahibi de korktuğundan kaçınan ve uzaklaşan biri değildir. Tam tersine, haşyet sahibi kimse haşyet duyduğuyla hep beraber olmayı arzular. Onun asıl korktuğu, haşyet duyduğundan uzak kalmaktır; çünkü ona derin bir sevgi ve saygı duyar, onun darılmaması, gücenmemesi için gayret eder, kendisini ona sevdirmeye, beğendirmeye çalışır.

Kısaca ifade etmek gerekirse, haşyet hissi “havf” gibi fıtrî bir duygu değildir. İnsanda sonradan oluşur, bilgi ve idrake dayanır, bilgi ve idrakle doğru orantılıdır:

28.İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah'tan ancak bilginler saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperirler. Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.

(Fâtır/28)

Âyette de vurgulandığı gibi, bilginler, bilgileri sayesinde Allah'ı bilgisizlerden daha iyi tanırlar ve O'na sonsuz bir saygı ve hayranlık duyarlar. Gerçekten de sıradan bir kimse ile atomun içini bilen bir fizik bilgininin veya hücrenin yapısındaki DNA ve RNA yapılarını gören bir tıp bilgininin Allah hakkındaki saygı ve hayranlık hisleri aynı değildir. Bu bilginler, Allah'ın sonsuz gücünü ve evreni programlama [Rabb olma] özelliğini gözleriyle görürler ve bunları bilmeyenlere nazaran Allah’ı daha iyi tanırlar. Bu tanımanın sonucu olarak hem Allah’a karşı çok daha fazla saygı ve hayranlık duyarlar, hem de Allah’a uzak kalmaktan ve O’na saygısızlık etmekten korkarlar [haşyet duyarlar]. Haşyet konusu ile ilgili olarak şu âyetlere bakılabilir: Yâ-Sîn/11; Nâziât/45; Tâ-Hâ/3, 44; A‘lâ/10; Enbiyâ/49; Fâtır/18; Kâf/33; Mâide/44, 52; Tevbe/18; Nûr/52; Beyyine/8; Zümer/23; Ahzâb/37; Bakara/74 ve Haşr/21.

Allah’a duyulan saygı ve hayranlıkta en önde olanlar resuller ve meleklerdir. Zira onların Allah’ı tanıma ve idrakleri herkesten daha ileri düzeydedir:

38,39.Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyde Peygamber üzerine, daha önce gelip geçen kimselerde; Allah’ın verdiği elçilik görevini tebliğ eden, O’na saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve Allah’tan başka kimseye saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duymayan kimselerle ilgili Allah’ın uygulaması olarak bir güçlük yoktur. Allah’ın emri, ayarlanmış, belirlenmiş bir kaderdir. Hesap görücü olarak Allah yeter.

(Ahzâb/39)

57-61.Şüphesiz Rablerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O’ndan uzaklaşma korkusundan tir tir titreyen şu kimseler, Rablerinin âyetlerine inanan kimseler, Rablerine ortak tanımayan kimseler, şüphesiz kendileri, Rablerine dönecekler diye verdiklerini kalpleri ürpererek veren kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve iyilikler için önde gidenlerdir.

(Müminûn/57)

26-28.Ve onlar: “Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], çocuk edindi” dediler. Rahmân, bundan arınıktır. Aksine onlar armağanlar verilmiş kullardır. Onlar, O’nun sözünün önüne geçemezler; onlar, yalnız O’nun emriyle iş yaparlar. O, Rahmân’ın çocukları saydıkları şeylerin önlerinde olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve onlar, O’nun hoşnut olduğu kimselerden başkasına yardımda/destekte bulunmazlar. Bununla birlikte onlar O’na duydukları derin saygı ve sevgiden dolayı ondan uzaklaşma korkusundan tir tir titrerler.

(Enbiyâ/28)

İşte, İslâm’daki Allah korkusu bu haşyet duygusudur, sıradan bir korku değildir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:26 PM   #6
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

لعلّ[LE‘ALLE] EDATI:

لعلّ[le‘alle] edatı Arapçada harf-i cerr ve fiile benzeyen harflerden [edatlardan] biri olarak değerlendirilmiş ve içinde bulunduğu cümleye “umut” ve “endişe” anlamı kattığı kabul edilmiştir. Öyle ki, giderek genel bir kural hâline gelen bu kabul nedeniyle hem güzel şeylerin umulması ve hem de kötü şeylerden endişe duyulması kısaca bu edat yardımıyla ifade edilir olmuştur.

Ancak, Kur’ân’da geçen لعلّ[le‘alle] edatlarına bakıldığında, bu edatın “umut” ve “endişe” anlamlarından başka anlamlarda kullanıldığı görülmektedir. Zira bu edat Kur’ân’da bizzat Allah için de kullanılmıştır. Hâlbuki “Allah’ın umması” veya “endişe duyması” söz konusu olamaz. Çünkü “ummak” ve “endişe duymak”, bir şeyin sonunu bilmemekten, neticeden emin olmamaktan kaynaklanır, Allah ise her şeyi kesin bir bilgi ile bilmektedir.

Kur’ân üzerine en çok araştırma yapmış kişilerden Zerkeşî el-Bürhân; Suyûtî ise bu konuyu ve el-İtkân adlı eserlerinde birer bölüm ayırarak derinlemesine incelemişler ve özetle aşağıda naklettiğimiz hususları belirtmişlerdir:

Le‘alle, içinde bulunduğu isim cümlesinin ismini nasb, haberini ref eden bir edattır. Bu edatın bir takım anlamları vardır. Bu anlamlarından en ünlüsü توقّع [tavakku‘]dur. Tavakku‘ ise “terecci” [sevilen şeyleri ummak] ve “işfak” [çirkin şeylerden de endişe duymak] demektir. Bunlara örnek Bakara/189 ve Şûrâ/17 âyetleridir. En ünlü ikinci anlamı ise “ta‘lîl”dir. Ta’lîl, sebep göstermek, bahane, müessirden esere yapılan istidlâl [gerekçe] demektir. Buna örnek Tâ-Hâ/44 âyetidir. Üçüncü anlamı ise إستفهام[istifhâm]dır. Buna örnek de Talâk/1 ve Abese/3 âyetleridir.[22]

Bu genel açıklamadan sonra Suyûtî, aynen şu notu düşmüştür:

el-Bürhan’da Zerkeşî’nin naklettiğine göre, Begavî’nin Vâkıdî’den hikâye ettiğine göre Kur’ân’da yer alan bütün le‘alle edatları ta‘lîl içindir. Sadece Şu‘arâ/129′daki le‘alle teşbih içindir. Teşbih için olması biraz gariptir. Çünkü nahivciler böyle bir şey zikretmemişlerdir. Sahîh-i Buharî’de de لعلّكم تخلدون [le‘alleküm tahlüdûn] ifadesindeki le‘alle’nin teşbih için olduğu yer alır. Ben derim ki, İbn-i Ebî Hatim’in Süddî tarikinden ortaya koyduğuna göre, Kur’ân’da yer alan le‘alle edatlarının hepsi كى[key] anlamındadır. Yani, hepsi ta‘lîl içindir. Sadece Şu‘arâ/129′daki le‘alle edatı, كأنّ [keenne] anlamındadır. Nitekim Katâde’den nakledildiğine göre Şu‘arâ/129′daki le‘alleküm tahlüdûn ifadesi, bazı kıraatlerde (Ubeyy mushafında) كأنّكم تخلدون [keenneküm tahlüdûn] şeklindedir.[23]

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Kur’ân’da tam 129 kez yer alan le‘alle edatı aslında ta‘lîl [sebep göstermek, bahane, müessirden esere yapılan istidlâl, yani gerekçe] içindir. Bizim kanaatimiz bu yöndedir.

Zaten “terecci” [umut] anlamı vermiş gibi olan kullanımları da, âyetlerde uygun düşmemektedir. Bazıları bu uygunsuzluğu aşabilmek maksadıyla, Allah için kullanılanle‘alle edatlarının “kesinlik” anlamında olduğunu, kullar için kullanılan le‘alle edatlarının ise “terecci” [umut] anlamında olduğunu ileri sürerek edatın anlamında bir zorlamaya girmişlerdir. Oysa le‘alle edatının ta‘lîl için olduğunun kabulü hâlinde böyle zorlamalara gerek kalmamaktadır. Bizim -Allah’ın izniyle- yaptığımız Kur’ân çalışmalarında le‘alle edatı hep ta‘lil anlamıyla değerlendirilmiştir.

27.Ey Âdemoğulları! Şeytân, ana-babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de fitneye düşürmesin; sizi hak dinden döndürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytânları, inanmayanlar için velîler/yol gösteren, yardım eden kimseler yaptık.

Rahmeti gereği Rabbimizin uyarılarına devam ettiği bu âyette bize göre iki nokta üzerinde durulmuştur:

Birinci nokta, İblis’in insan üzerindeki etkisidir. Sâd sûresi’nden beri işlenmekte olan İnsan-İblis ilişkisine bu sûrede daha ayrıntılı açıklamalarla yer verilmiş ve sûrenin başlangıcından bu yana insanlar İblis’in nereden ve nasıl etki edeceği hakkında bilgilendirilmiştir. Yapılan bu bilgilendirmeden sonra bu âyette Rabbimiz, İblis’in etkisi konusunda insana şu uyarıda bulunmuştur: Ey Âdemoğulları! Şeytân, ana babanızı, çirkinliklerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler.

İkinci nokta ise İblis’in ve avenesinin kimlerle haşir neşir olduğudur. Rabbimiz bu âyette İblis’in ve avenesinin inanmayanlarla yakın ilişkide olacağını bildirerek onlara karşı uyanık olunmasını öğütlemektedir. Bu konudaki tanıtıcı bilgiler başka âyetlerde de verilmiştir:

30.Bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hak oldu; onlar, şeytânları, Allah’ın astlarından, yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar edindiler ve kendilerinin de kesinlikle kılavuzlanan doğru yolda olduklarını sanıyorlar.

(A‘râf/30)

1-6.“Gözükmeyen varlıklardan, bilinen varlıklardan; hepsinden, insanların akıllarında kötülük fısıldayan sinsi düşmanın kötü fısıltılarının kötülüğünden, insanların ilâhına, insanların hükümdarına ve insanların Rabbine sığınırım” de!

(Nâs/1-6)

50.Ve hani Biz doğal güçlere, “Âdem’e boyun eğip teslimiyet gösterin” demiştik de İblis/ düşünce yetisi dışında hepsi boyun eğip teslimiyet gösterdi. İblis, görünmez varlıklardandı/ enerjidendi. Sonra da kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, Benim astlarımdan onu ve onun soyunu yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için ne kötü bir değiştirmedir bu!

(Kehf/50)

Ve Meryem/83, Mücâdele/19, En‘âm/121, İsrâ/27.

ŞEYTÂNLARIN/İBLİS’İN SOYDUĞU ELBİSE: Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, İblis’in soyduğu elbise, bildiğimiz elbise değil, iyilik, güzellik, dostluk, kardeşlik elbisesidir. Çünkü İblis, dünya nimetlerini süslü göstermek sûretiyle insanları zevkusefa düşkünü, mal yığıcı, kargaşa çıkartıcı birer yaratık hâline dönüştürüp birbirlerine düşman etmekte ve böylece insana ilham edilmiş çirkinliklerin dışa vurmasını sağlayarak onu elbisesiz, çirkinlikleriyle baş başa bırakmaktadır. Bunları yaparken İblis’in tarzı mertçe değil, sinsicedir.

Rabbimiz, “şeytanlar” olarak nitelediği İblis ve onun etkisine girmiş kişilerin insana yoldan çıkartıcı telkinlerde bulunurken fark edilmesi zor yöntemler kullanacağını o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler ifadesi ile dile getirmiştir. Bu uyarı gayet açıktır. Yani Rabbimiz, “Onlar, insanın içinden ya da insana fark ettirmeden sinsice telkinde bulunurlar. Öyle ki, onlar sizi tanırlar ve yaptıklarınızın hepsini görürler, ama siz, yanınızda olmalarına rağmen takındıkları tavırlar sebebiyle onların düşmanlarınız olduğunu fark edemezsiniz” demektedir.

FİTNEYE DÜŞÜRMEK: الفتنة[fitne], “ateşe atmak” demektir. Rabbimizin bu sözcüğü kullanarak yaptığı uyarı, “şeytân sizi vahye uymayan hareketler yaptırmak, doğru olmayan bir hayat tarzı benimsetmek sûretiyle ateşe atmasın, başınızı belâya sokmasın, sizi perişan etmesin!” anlamındadır. (Fitne ile ilgili geniş açıklama Sâd sûresi’nde verilmiştir.)
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:27 PM   #7
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

28.Ve onlar bir iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti” derler. De ki: “Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

29.De ki: “Rabbim hakkaniyeti emretti. Her mescidin yanında; toplum içinde yüzünüzü; tüm benliğinizi O’na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak Rabbinize yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”

30.Bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hak oldu; onlar, şeytânları, Allah’ın astlarından, yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar edindiler ve kendilerinin de kesinlikle kılavuzlanan doğru yolda olduklarını sanıyorlar.

33.De ki: “Rabbim, sadece iğrençlikleri; onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere başkaldırmayı, haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram etmiştir.”

Bizim kanaatimize göre 28-30 ve 33. âyetler ayrı bir necm olup bu necmin devam etmekte olan konu ile bir ilgisi yoktur. Bu âyetler Mushaf’ın tertibi sırasında sahabe tarafından parantez içi bir ifade olarak buraya konulmuş olmalıdır. Biz bu âyetleri Kur’ân’ı iyi anlamak isteyenlerin bu özelliği dikkate alarak okumalarını öneriyoruz.

Konusu itibariyle bu âyetler Sâd/1-11′in devamı niteliğindedir. Böyle olunca, 28. âyetin başındaki Ve onlar ifadesinin Sâd/2′de sözü edilen inkâr edenler‘e ait olduğu ortaya çıkmakta ve böylece âyetler de doğru olarak anlaşılmaktadır.

Aslında bize göre bu âyetleri aşağıdaki âyetlerin devamı olarak okumak, onların daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:

15.Şüphesiz onlar, oldukça tuzak kuruyorlar. 16.Ben de onları cezalandırırım. 17.Bu yüzden sen kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere mühlet ver, onlara azıcık zaman tanı.

(Târık/15-17)

2.Onlar ise bir alâmet/gösterge görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “Devam edip giden bir büyüdür” diyorlar.

3-5.Kur’ân’da kendilerine verilen her emir, “kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli, haksızlık ve kargaşayı engellemek için konulmuş bir kanun, düstur ve ilke” olduğu hâlde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar yarar sağlamıyor.

(Kamer/2-5)

1.Sâd/90. Öğüt/şeref sahibi Kur’ân kanıttır ki, 3.onlardan önce nice kuşakları değişime, yıkıma uğrattık Biz. Onlar da çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi. 2.Aksine o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler bir gurur ve bölünme içindedirler.

4,5.Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı yapmış? Bu gerçekten çok şaşılacak bir şey!” dediler.

6-8.Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler: “İlâhlarınız üzerinde direnin ve sözünüzden, kararınızdan dönmeyin. Bu, gerçekten, sizden beklenen bir şeydir! Biz bunu son/başka bir dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Öğüt/ Kitap aramızdan o’nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim öğüdümden/ Kur’ân’dan yetersiz bilgi içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.–

9-11.Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyleyse, burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordu olan onlar, her yolu deneyerek yükselsinler, ellerinden gelen her şeyi denesinler!

(Sâd/1-11)

Biz, Mushaf’ta bu âyetler arasında yer almış olan diğer âyetleri de birer parantez olarak düşünüyor ve tahlilimize bu anlayışla devam ediyoruz:

28.Ve onlar bir iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti” derler. De ki: “Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

“ONLAR”IN KİMLİĞİ: Yukarıda da açıkladığımız gibi, buradaki onlar zamiri ile kasdedilenler, Peygamberimiz ile mücâdele eden ve şirkte direnen “Mekkeli müşrikler”dir.

فواحش [fevâhiş], “çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, olması gereken sınırı aşmak, söz ve cevapta taşkınlık etmek” anlamına gelenفحشاء [fahşâ] sözcüğünün çoğulu olup bu ifadeler ile ilgili ayruntılı nilgi Necm suresinde verilmiştir.

Fuhş, fahşâ ve fâhişe kelimeleri, Râgıb el-İsfehanî tarafından, “son derece çirkin söz ve fiiller” olarak tanımlanmıştır.[24]

Fâhişe sözcüğünün çoğulu olan fevâhiş sözcüğü ise Kur’ân’da had cezasını [ağır cezayı] gerektiren hâller için kullanılmıştır. (En‘âm/151, A‘râf/33, Şûrâ/37, Necm/32). Müminler bu suçlardan uzak durmalı ve kendi aralarında bu ahlâksızlığın yayılmasına fırsat vermemelidirler. Zira düşmanları bu konuda sinsice çalışmaktadırlar.

Klâsik kaynaklarda, konumuz olan âyetteki fâhişe sözcüğüyle, Kâbe’yi çıplak tavaf eden ve kendilerine engel olmak isteyenlere karşı bu davranışın atalarından kalma ve onlara da Allah tarafından emredilmiş bir amel olduğunu söyleyen câhillerin kastedildiği ileri sürülmüştür. Bizim görüşümüz, bu sözcüğün ifade ettiği iğrençliklerin bununla sınırlı olmadığıdır. Öyle ki, Peygamberimize direnen o günkü Mekkeli idarecilerin başta şirk olmak üzere daha birçok sapıklıkları da bu sözcüğün kapsamı içerisindedir.

TAKLİT, ATALAR DİNİ: Hatırlanacak olursa, Sâd sûresi’nde, Peygamberimize direnen idareciler, kulun kula kulluğunu yasaklayan “tevhîd” [Allah'ı birleme] konusunda iğrenç bir tavır göstermişler ve atalarından böyle bir şey görmediklerini dile getirmişlerdi:

4,5.Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı yapmış? Bu gerçekten çok şaşılacak bir şey!” dediler.

6-8.Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler: “İlâhlarınız üzerinde direnin ve sözünüzden, kararınızdan dönmeyin. Bu, gerçekten, sizden beklenen bir şeydir! Biz bunu son/başka bir dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Öğüt/ Kitap aramızdan o’nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim öğüdümden/ Kur’ân’dan yetersiz bilgi içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.–

(Sâd/4-8)

Rabbimiz Kur’ân’da atalar dininin benimsenmesi üzerinde çokça durmuş ve insanları sürekli uyarmıştır:

170.Ve onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve kılavuzlandıkları doğru yolu bulmaz idiyseler de mi?

(Bakara/170)

104.Ve onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin” dendiği zaman: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” dediler. Ataları bir şey bilmeyen ve kılavuzlanan doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı?

(Mâide/104)

Bu konuda ayrıca şu âyetlere de bakılabilir: Yûnus/78, Enbiyâ/53, Şu‘arâ/74, Lokmân/21, Zuhruf/23.

29.De ki: “Rabbim hakkaniyeti emretti. Her mescidin yanında; toplum içinde yüzünüzü; tüm benliğinizi O’na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak Rabbinize yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”

Yaptıkları iğrençlikleri Allah’ın emriymiş gibi göstererek kendilerini savunmaya kalkışan Mekkeli müşriklere, Rabbimiz de peygamberinin şöyle cevap vermesini emretmektedir:Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

Rabbimizin Mekkeli müşriklere denilmesini istediği sözler bu âyette şöyle devam etmektedir: Rabbim adaleti emretti.

Gerçekten de dinin amacını “insanı kula kulluktan kurtarmak ve yeryüzünde adaleti sağlamak” diye özetlemek mümkündür. İnsanlara verilen tüm görevler bu ilkenin gerçekleşmesini sağlamaya yöneliktir.

YÜZÜ ALLAH’A DOĞRULTMAK: Yüzü Allah’a doğrultmak ifadesi, kişinin yüzünü yön olarak Allah’a çevirmesi anlamına değil, “tüm benliğiyle Allah’a yönelmesi” anlamına gelen bir deyimdir. Yüz, vesikalık fotoğrafta olduğu gibi kişinin kimliğini tümden ifade eder. “Tüm benliğiyle Allah’a yönelmek”, inananlardan sürekli istenen ve beklenen bir tavırdır:

20.Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben tüm benliğimi Allah için İslâmlaştırdım/ben Müslüman oldum. Bana uyanlar da Müslüman oldular.” Kitap verilenlere ve Anakentliler’e: “Siz de sağlamlaştırdınız mı/ İslâm’ı kabul ettiniz mi?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa/İslâm’a girerlerse, artık kılavuzlandıkları doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece mesajı iletmektir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

(Âl-i İmrân/20)

78,79.Sonra güneşi doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey toplumum! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif; bâtıl inançlardan dönmüş biri olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi.

(En‘âm/79)

112.Hayır, aksine kim iyileştiren-güzelleştiren biri olarak kendisini Allah için islâmlaştırırsa, işte onun, Rabbi katında ödülü vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de.

(Bakara/112)

DİNİN ALLAH’A HAS KILINMASI: Kendini Müslüman ve dindar olarak niteleyen herkes, Rabbimizin bu âyetteki açık ve net talimatı doğrultusunda, sahiplendiği dinin “Allah’ın saf dini” olmasına dikkat etmek durumundadır. Ne var ki, yüzyıllardır insanlar Allah’ın saf ve tertemiz dininden farklı, katkılı ve yozlaşmış bir dini hayat sürdürmektedirler. Çünkü Allah’ın saf ve tertemiz dininin içerisine şeyhler, imamlar, üstadlar marifetiyle hevâ-hevese, paraya, siyasete, ideolojiye dayalı birçok katkı maddesi karıştırılmıştır. Yaşanan dinî hayatın bu durumda olup olmadığını anlamak aslında çok kolaydır. Yapılacak iş, sürdürülen inançların ve ortaya konan amellerin Allah tarafından mı yoksa başkaları tarafından mı belirlendiğine bakmaktan ibarettir. Allah’ın saf dini, Fâtiha’nın “besmelesi” ile Nâs sûresi’nin “ve’n-nâs” ifadesi arasındadır. Din adına ne varsa, iman ve ameliyle hepsi Kur’ân’dadır. Kur’ân’da yer almayan inanç ve ameller, Allah’ın saf dini dışında kalan din dışı inanç ve amellerdir. Bizim dayatılmış olduğunu çeşitli vesilelerle açıkladığımız inanç ve ameller de işte bu inanç ve amellerdir.

Âyette de görüldüğü gibi, Rabbimiz bizden dinin Allah’a hâlis kılınmasını istemektedir. Bu da yaşanan dinde Allah’ın koymadığı hiçbir inanç ve amelin bulunmaması anlamına gelmektedir:

1.Bu kitabın indirilmesi, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak galip, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah’tandır.

2.Şüphesiz ki, Biz bu kitabı sana gerçekle indirdik. Öyleyse Din’i sadece O’nun için arındırarak Allah’a kulluk et.

3.Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinenler: “Allah’ın astlarından edindiğimiz yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar, bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” Şüphesiz kendilerinin ayrılığa/anlaşmazlığa düşüp durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez.

(Zümer/1-3)

11,12.De ki: “Ben, kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.”

13.De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.”

14-16.De ki, “Dinimi yalnız Kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyâmet gününde kendilerini ve ailelerini ve yakınlarını kayba uğratanlardır.” –Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Benim korumam altına girin.–

Zümer/11-16)

14.Öyleyse, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler hoşlanmasa da dini sadece Kendisine ait kılarak Allah’a dua edin.

(Mümin/14)

65.O, diridir, O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Bu nedenle, dini sadece O’nun için arındıranlardan olarak O’na dua edin. Tüm övgüler yalnız âlemlerin Rabbi Allah’adır; başkası övülemez.”

(Mümin/65)

5.Oysa ki onlara sadece, dini yalnız Allah için arındıran kişiler hâlinde sadece Allah’a kulluk etmeleri, salâtı ikame etmeleri [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmaları, ayakta tutmaları], zekâtı/vergiyi vermeleri emredilmişti. Ve işte bu, doğru/eksiksiz/aşınmaz dindir.

(Beyyine/5)

Âyetteki Allah’a hâlis kılınmış din ifadesinden, bir de hâlis olmayan, Allah’a özgü kılınmamış bir dinin varlığı anlaşılmaktadır. Bize göre bu din, azizlerin, şeyhlerin, papazların, hocaların, hahamların, efendilerin, Firavun’la türdeş olan ceberut liderlerin ekledikleri katkı maddeleriyle bozulmuş, yozlaştırılmış kalp dindir. Oysa Rabbimizin bu konu üzerindeki hassasiyeti bize göstermektedir ki, yaşanan din Allaha özgü, saf, katkısız, katışıksız, bir bakıma “hâlis süt” gibi olmalıdır. Hâlis süt nasıl hiçbir katkı maddesi içermezse, hâlis din de Allah’tan başkasının hükümlerini içermemelidir.

Bu konuda bize düşen görev, Allah’ın gerçek dinini bu katkı malzemelerinden arındırmak ve onu Allah’tan geldiği gibi saf ve hâlis bir halde insanlara ulaştırmaktır.

30.Bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hak oldu; onlar, şeytânları, Allah’ın astlarından, yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar edindiler ve kendilerinin de kesinlikle kılavuzlanan doğru yolda olduklarını sanıyorlar.

ALLAH KİME YOL GÖSTERİR, KİMİ SAPIKLIKTA BIRAKIR: Bu konu Tekvîr sûresi’nin tahlilinde “Meşîet” başlığı altında tahlil edilmiştir.

Âyetlerde görüyoruz ki, Allah her şeyin ve her işin asıl yaratıcısıdır. Bu durum O’nun ilâhlığının olmazsa olmaz gereğidir. Şu hâlde dalâleti de, hidâyeti de yaratan Allah’tır. Ancak dalâleti ve hidâyeti isteyen ve o yönde meyil gösteren bizzat kulun kendisidir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hidâyet ve dalâletin Allah’a izafesi “yaratma” açısından, insana izafesi ise “seçme” açısındandır.

Bu âyetle artık Mekkeli müşriklere verilen özel mesaj bitmiş, bundan sonra tüm insanları muhatap alan genel mesajın verilmesine başlanmıştır:

31.Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında; toplum içinde süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah, savurganları sevmez.

32.De ki: “Allah’ın, kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti dünya hayatında inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere–.” İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz.

Bu pasajla ilgili olarak klâsik kaynaklarda Kâbe’yi çıplak tavaf eden Arap kadınlarının veya tüm Arapların bu âyetlerden sonra artık Kâbe’yi çıplak değil de elbiseli olarak tavaf etmeleri gerektiğine dair birçok rivâyet mevcuttur. Tefsirlerin hepsinde de bu doğrultuda açıklamalar yer almıştır.

Ancak biz, Âdem-İblis kıssasından bu yana anlatılanlarda geçen elbisenin “beden giysisi” olmadığına kani olduğumuz için söz konusu rivâyetlere itibar etmiyor, burada hiçbirine yer vermiyoruz.

MESCİD: “Namaz kılınan yer” olarak meşhurlaşmış olan المسجد[mescid] sözcüğü, “secde edilen [Allah'a boyun eğilen] mekân, yer” demektir ki, bu tanımlamaya göre evrenin her yanı, yani her yer bir mescittir.

ZİYNET: الزّينة[ziynet] sözcüğü, “dünya ve âhirette insanın onurunu yükselten şey” demektir. Bu şey mal-mülk, para-pul, süs eşyası, güzellik, yakışıklılık, sağlık, makam-mevki gibi basit dünya süsü cinsinden bir şey olabileceği gibi, iman, güzel amel, güzel huy, ahlâk, edep, vakar gibi gerçek başarı anahtarı cinsinden bir şeyler de olabilir.[25]Kur’ân’da bu anlamlarda kullanılmış pek çok örnek mevcuttur.

İSRÂF: الاسراف[isrâf] sözcüğü de gerçek anlamı dışında, “harcamadaki aşırılık, savurganlık” olarak meşhurlaşmıştır. Sözcüğün esas anlamı “sınırı aşmak, hakka tecavüz etmek” demektir ve insan davranışlarındaki her türlü sınırı aşma bu sözcüğün kapsamına girmektedir.[26]

“Mescid”, “ziynet” ve “isrâf” sözcüklerinin yer aldığı 31. âyet, Rabbimizin “kıst”ı [hakk ve adaleti, dengeyi, orta yolu] emredip aşırılığı men ettiği 28-29. âyetlerin tefsiri mâhiyetindedir. Burada insanoğluna verilen mesaj şudur: Kişi, her yerde ve her zaman maddî ve manevî ziynetlerini takınmalı [temiz ve bayramlıklarını giymiş olmalı, pis, kirli olmamalı], kişisel veya toplumsal tüm davranışlarında Allah’ın koyduğu sınırları aşmamalı, halim-selim, olgun ve onurlu olmalıdır.

Bu mesaja uygun kişisel davranış örneği olarak insanın yiyip içerken haddi aşmaması ve dengeli beslenmesi; toplumsal davranış örneği olarak da helâli haramlaştırmaması, haramı da helâlleştirmemesi verilebilir.

Rabbimiz bir şeyin helâl veya haram kılınmasını salt Kendine ait bir yetki olarak ortaya koyduğundan, insanların kendi kafalarına göre haramlaştırma veya helâlleştirme yapmaları tam anlamıyla hadlerini aşmaları anlamına gelmektedir. Bu davranış hiç kuşkusuz “isrâf” sözcüğü kapsamına giren bir davranıştır. 32. âyetteki Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş ifadesi, insanların kendi çıkarları doğrultusunda oluşturdukları yasaklara ve serbestliklere karşı Rabbimizin tavrını yansıtmaktadır. Bir istifham-ı inkârî [cevabı beklenmeyen soru] olan bu ifade, aynı zamanda bu konuda yanlış davrananlara da bir azar mahiyetindedir.

Bu noktada akla hemen altının ve ipeğin erkeklere haram kılınması gelmektedir. Oysa bu iki nesnenin erkeklere haram olduğuna dair Kur’ân’da herhangi bir hüküm yoktur. Dolayısıyla kendi kendilerine bir takım haramlar koyanlar, Rabbimizin Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş sözlerinin birebir muhatapları olmaktadırlar. Ancak bu konuda dikkat edilmesi gereken asıl şey, sadece altın ve ipek ile sınırlı olmamak kaydıyla, Allah’ın kulları için çıkardığı bütün nimetlerin gurur ve kibre âlet edilmemesi veya başkalarının kıskanmalarına yol açacak şekilde kullanılmamasıdır. Çünkü nitelikleri ne olursa olsun, nimetlerin bu amaçlarla kullanılması, ilâhî ilkeler bakımından çirkin bir davranıştır. Meselâ, yaşadığı ortamdaki insanların standartlarının çok üstünde ve pek çoğunun mevcut imkânlarıyla asla sahip olamayacakları özellikte bir araba almak veya bir ev yaptırmak bize göre böyle davranışlardandır.

طيّبات [TAYYİBÂT]: Rızktan tayyibât, “hoş, sevilen, yararlı gıdalar” demektir. Bir gıdanın bu tanım kapsamına girip girmediği, bize göre kişisel görüşlerle tespit edilmemelidir. Geçmişte çeşitli kişilerin zevk ve görüşlerindeki farklılıklar, ortaya önemli ihtilâflar çıkarmıştır. Meselâ midye, istiridye, ıstakoz türü deniz ürünlerinin tayyibâttan olduğunu kabul edenlere karşılık, bunları habis [iğrenç] bulan ve haram kabul edenler de olmuştur. Aslında bir gıdanın yararlı olup olmadığının kararı ancak bu konunun uzmanları tarafından verilebilir.

Dolayısıyla, bir şeyin tayyibâttan kabul edilmesinde kişilerin zevk anlayışları değil, bilimsel veriler etkili olmalıdır. Bu konuda Rabbimizin koyduğu genel ilkeler şunlardır:

4.Sana, kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ki: “Size iyi ve temiz şeyler ve Allah’ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların avları helal kılındı.” Artık onların sizin için tuttuklarından yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın ve Allah’ın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir.

(Mâide/4)

87.Ey iman eden kimseler! Allah’ın size helal kıldığı temiz-nefis-güzel şeyleri haram saymayın. Ve aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah, aşırı gidenleri sevmez.

88.Ve Allah’ın size verdiği rızıklardan helal ve temiz olarak yiyin ve siz, inandığınız Allah’ın koruması altına girin.

(Mâide/87-88)

156,157.Allah diyor ki: “Benim azabım var; onu dilediğime dokundururum, rahmetim de var; o ise her şeyi kuşatmıştır. Onu da özellikle Allah’ın koruması altına girenlere, zekâtını; vergisini verenlere ve âyetlerimize inananlara; kendilerine iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine serbestleştiren, kirli, pis ve kötü şeyleri de üzerlerine yasaklayan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl’de yazılmış bulacakları Anakentli/ Mekkeli Peygamber, o Elçi’ye uyan kimselere yazacağım. O hâlde, O’na iman eden, O’na kuvvetle saygı gösteren, O’na yardımcı olan ve O’nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

(A‘râf/157)

Görüldüğü gibi Rabbimiz, özel hükümlerle belirlediği leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası için kesilen hayvan eti dışındaki bütün yiyecek ve içeceğin “tayyib” olanlarını helâl kılmıştır. Bu konuda ayrıca şu âyetlere bakılabilir: Bakara/57, 172; Mâide/5; Tâ-Hâ/81; Müminûn/51.

Âyetteki Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir, –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere– ifadesinden, esas olarak ziynetlerin ve tayyibâtın dünyada da müminlerin olmasının istendiği anlaşılmaktadır. Çünkü bu nimetleri veren Allah’a iman eden ve bağlılık gösteren onlardır, dolayısıyla da bu nimetler onların olmalıdır. Bu, özünde doğru olmakla birlikte, bu dünyanın bir imtihan yeri olması sebebiyle dünyadaki süslerin ve temiz rızkların kâfirlere de verilmesi söz konusudur. İğreti dünya hayatında bu nimetlerle yaşayan, hatta belki müminlere nazaran bu nimetlerden daha fazla pay alan kâfirlerin, ödüllerin iman ve amel esasına göre dağıtılacağı âhirette bu nimetlerden mahrum bırakılacakları ise kesindir.

Çünkü orada bu ödüller sadece müminlerin olacaktır:

20.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişkişiler ateş üzerinde yayılacakları gün: “Siz iğreti dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderdiniz, onlar ile yararlandınız, artık yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve hak yoldan çıkıcılık edip durduğunuzdan dolayı bu gün alçaltıcı bir azap ile karşılık göreceksiniz!”

(Ahkâf/20)

32.âyetin İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz ifadesiyle bitmesi, bilgisizlerin muhatap alınmadığını, bu söylenenleri anlayıp kavramalarının ve uygulamalarının onlardan beklenmediğini göstermektedir. Bu ifadeyi, bilgisizliğin bir toplumu ne denli aşağı bir duruma düşürdüğüne dair bir ima olarak değerlendirmek de mümkündür.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:27 PM   #8
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

33.De ki: “Rabbim, sadece iğrençlikleri; onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere başkaldırmayı, haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram etmiştir.”

Bu âyette Rabbimiz her isteyenin haramlaştırma yapamayacağını, bu konuda yetkinin sadece Kendisinde olduğunu bildirircesine, peygamberimizden haram kıldığı temel hususları insanlara açıklamasını istemektedir. Haram kılınanlar, gizli ve aşikâr fuhşiyât, günahlar, haksız yere başkaldırı, şirk ve Allah’a karşı yalan gibi çirkin iş ve davranışlardır.

GİZLİ ve ÂŞİKÂR FUHŞİYAT: 28. âyetin tahlilinde verdiğimiz fuhşiyâtı anlatan âyetlerden anladığımıza göre, fahşâ ve fuhşiyât‘ın gizli olanı “zina” gibi gizli yapılanıdır; aşikâr olanı ise baba eşlerini nikâhlamak gibi kitabına uydurularak alenen yapılanıdır.

GÜNAHLAR: Bizim “günah” diye çevirdiğimiz sözcüğün orijinali الاثم[el-ism]dir. Bu sözcüğün esas anlamı “ihmal, bilinçli olarak yapmamak” demektir. Sözcük, Arapların geç kalan, ağırdan alan deve için kullandıkları esimetü’n-nâkatü tabirlerinden doğmuştur. Sözcüğün bu anlam kökeni dikkate alındığında, âyetteki anlamının da “insanın yapabilmeye gücü olmasına rağmen Rabbinin emirlerini ihmal etmesi, yapmaması” demek olmaktadır.[27] Sözcüğün gerçek anlamının bu açılımı sayesinde hangi davranışın bu sözcük kapsamında olduğu kolayca bilinebilmektedir.

el-İsm sözcüğü Kur’ân’da açık olarak aşağıdaki davranışlar için kullanılmıştır:

* Allah’a karşı yalan uydurmak. (Nisâ/50)

* Şirk koşmak. (Nisâ/48)

* Başkalarının malını hakksız olarak yemek ve hâkimlere rüşvet vermek. (Bakara/188)

* İçki ve kumar. (Bakara/219)

* Su-i zann. (Hucurât/12)

* Şâhitliği saklamak. (Bakara/283)

* Zina. (Furkân/68)

HAKSIZ YERE BAŞKALDIRMA: Bu günah, insanın hakkı olmayan sahaya girmesi, özellikle de meşru yönetimlere karşı makam ve para gibi kişisel çıkarları için baş kaldırması, kargaşa doğurması, anarşi yaratmasıdır.

Emredenin fâcir ve fâsık olması durumunda suskun kalmayarak, itaat etmeyerek yapılan baş kaldırma “haksız baş kaldırma” değildir. “Zulüm” ve “fesat” karşısında suskun kalınamayacağı gibi, haklı olarak Allah adına baş kaldırmak da gerekir.

ŞİRK: Fatiha sûresi’nin tahlilinde tanımını yaptığımız bu konuya, çeşitli vesilelerle değindiğimiz ve İhlâs sûresi’nde de “Tevhid İlkesi” başlığı altında ayrıntılı olarak yer verdiğimiz için burada tekrar girmiyoruz.

ALLAH’A KARŞI YALAN: Çok eskilerden başlayıp tarihte her zaman ve her yerde çok görülen bu davranış, insanları maddi ve manevi yönden sömürebilmek için onları Allah’ın adını kullanarak aldatmaktır. Allah’ın haram etmediğini “Allah haram etti”; ya da Allah’ın haram ettiğini “Allah bunu helâl kıldı” diyerek insanlara yalan söylemek şeklinde ortaya çıkan bu davranışın bir adı da “Allah ile aldatma”dır:

79.Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya satmak için, “Bu, Allah katındandır” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun! O kazandıkları şeyler yüzünden kendilerine yazıklar olsun!

(Bakara/79)

Âyetteki haram listesine bakıldığında Rabbimizin yasaklarının nesebin, ırzın-namusun, aklın, canın-malın ve dinin korunmasına yönelik olduğu görülmektedir.

34.Ve her önderli toplum için bir süre sonu vardır. Onun için süre sonları geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.

Rabbimiz bu âyette hiç kimsenin kendileri için belirlenen süre dışında bu dünyada kalamayacağını beyan etmektedir.

ÜMMET: Çoğulu الامم[ümem] olan الامّة[ümmet] sözcüğü, ümm, ümmî, emam, imâm, âmmîn, teyemmüm sözcükleri gibi emm sözcüğünden türemiştir. Emm sözcüğü “kasdetmek, amaçlamak” demek olduğu için gerek ümmet sözcüğünde ve gerekse sözcüğün diğer türevlerinde –Türkçe’deki kullanımına uymasa da– “kasdetmek” anlamı mevcuttur.[28]

Türediği kök sözcüğün anlamına uygun olarak ümmet sözcüğünün kastetmek, amaçlamak anlamında kullanılışını Mâide sûresi’nde görmek mümkündür:

2.Ey iman etmiş kimseler! Allah’ın alâmetlerine, haram aya, hedye/hac yapanlara yiyecek yollamaya, hediye etmeye, gerdanlıklarına [hac yapanların/orada yüksek ilâhîyat eğitimi için bulunanların yemesi için gönderilen hayvanlara konulan işaretlerine] ve Rablerinden lütuf ve rıza bekleyerek Beytü’l-Haram’a/hac görevi yapmak isteyenlere saygısızlık etmeyin. Dokunulmazlığınız kalktığında/hac göreviniz bittiğinde de avlanın. Sizi Mescid-i Haram’dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya da sevk etmesin. Ve “iyi adam”lık ve Allah’ın koruması altına girme üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Ve Allah’ın koruması altına girin. Hiç şüphesiz Allah, azabı/kovuşturması çok çetin olandır.

(Mâide/2

Ümmet (ya da immet) sözcüğünün ilk anlamı “yol” demektir. Ancak bu “yol” karada, denizde, havada gidilen hakikî manada yol değil, amaçlanmış, hedef olarak belirlenmiş mecâzî anlamda yoldur. Zaman içerisinde “ana, yol, din, cemaat, familya, nesil, boy, zaman” kavramları da bu sözcükle ifade edilir olmuştur.[29] Araplar, askerlerin arkasından yürüdükleri bir çeşit bayrak olan flâmaya da el-emm derler.

Ümmet sözcüğü terim olarak “kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı zamanda aynı yerde bulunan; iyi ya da kötü aynı inanca sahip olan; aynı amacı gütme neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğu” demektir.[30] Çoğulu olan ümem sözcüğü ile birlikte Kur’ân’da 64 yerde geçmektedir. Ayrıca Kur’ân’da değişik kalıplarda olan ama aynı kökten (emm kökünden) gelen yüzlerce sözcük mevcuttur. Bu sözcüklerin hepsi de “kasdetmek, amaçlamak” anlamı eksenindedir.

Rabbimiz Kur’ân’da ümmet hakkında açıklamalarda bulunmuştur:

104.Ve içinizden hayra çağıran, herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden, vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü-çirkinliği kabul edilen şeyleri engelleyen bir önderli toplum bulunsun. Ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

(Âl-i İmrân/104)

110.Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emreder, vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü, çirkinliği kabul edilen şeyleri engeller ve Allah’a inanırsınız. Kitap Ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mü’mindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimsedirler.

(Âl-i İmrân/110)

113,114.Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir önderli topluluk vardır ki onlar, gecenin saatlerinde boyun eğip teslimiyet göstererek Allah’ın âyetlerini okurlar. Allah’a ve âhiret gününe inanırlar, herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emrederler, herkesçe kötülüğü kabul edilen şeylerden vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar, iyi insanlardandırlar.

(Âl-i İmrân/113)

181.Yine Bizim oluşturduklarımızdan hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır.

(A‘râf/181)

Rabbimiz insanların önceleri tek bir ümmet olduğunu bildirmiştir:

213.İnsanlar tek bir önderli toplum idi de Allah müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve anlaşmazlık ettikleri konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o Kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi bilgisi gereği, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar.

(Bakara/213)

Bu âyette Yüce Allah, kendilerine uyarıcı gelmeden önce, küfür yolunda iken tüm insanların tek bir ümmet olduklarını bildirmektedir. Bu hükümden küfür yolundaki insanların da bir ümmet oldukları sonucu çıkmaktadır.

İMÂM:الامام[imâm] sözcüğü de “kasdetmek, amaçlamak” anlamındaki emm sözcüğünden türemiştir. Emm sözcüğünün ifti‘al ve tefe‘ul bablarındaki kalıpları, “yol oluşturma” anlamını ifade ederler. Nitekim temmene ve ı’temene sözcüklerinin anlamı “yol oluşturdu” demektir.[31]

امّ القوم [emme'l-kavme=toplumu amaçlandırdı] ve امّ بهم[emme bihim=onları amaçlandırdı] ifadeleri, “kavmin, toplumun önüne geçti, onlara önderlik etti” anlamında olup yapılan bu işe “imâmet/imâmlık, önderlik” denir. İmâm sözcüğü ise “me’mum” [uyulan] anlamında isimdir.[32]

Buna göre, çoğulu eimme olan imâm sözcüğü, “toplumu iyi ya da kötü bir amaç uğruna, söz ve eylemleriyle yönlendirip arkasında birçok gönüldaş [ümmet] oluşturan kişi” demektir.[33]

İmâm sözcüğü Kur’ân’da tekil olarak 8 yerde (Bakara/124, Hûd/17, Hicr/79, İsrâ/71, Furkân/74, Yâ-Sîn/12, Ahkâf/12) ve çoğul olarak da 5 yerde (Tevbe/12; Enbiyâ/73; Kasas/5, 41; Secde/24) geçmektedir.

Bu âyetlerde imam, hem iyiliğe veya kötülüğe önder olanlar için, hem de insanların uyduğu kitap ve benzeri şeyler için kullanılmıştır:

124.Ve hani Rabbi İbrâhîm’i, birtakım kelimeler/ yaralar, sıkıntılar ile sınamış, o da onları tam olarak yerine getirmişti. Rabbi, “Ben, seni insanlara önder yapanım” demişti. İbrâhîm, “Soyumdan da önderler yap!” dedi. Rabbi, “Benim ahdim/ tutulmak üzere verdiğim söz, kendi benliğine haksızlık eden kimselere ulaşmaz!” dedi.

(Bakara/124)

12.Ve eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozar ve dininize dil uzatırlarsa, vazgeçmeleri için o, küfür; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeöncüleriyle hemen savaşın. Şüphesiz onlar için sözleşmeler diye bir şey yoktur.

(Tevbe/12)

Görüldüğü gibi, yukarıdaki âyette, küfre öncülük yapanlara da imâm denmektedir.

17.Artık dünyayı isteyenler, hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Rabbinden bir şâhitin takip ettiği ve de önünde bir önder ve rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı bulunan kimse gibi midir? İşte böyle olanlar, Kur’ân’a inanırlar. Hangi karşıt gruptan olursa olsun kim Kur’ân’ı örtbas ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de Kur’ân’dan şüphe içinde olma. Kesinlikle o, Rabbinden bir hakktır/gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar.

(Hûd/17)

Bu âyette ise, insanların uyduğu kitap ve benzeri şeyler için imâm ifadesi kullanılmıştır. Kur’ân’daki bu kullanıma uygun olarak Halîfe Osman döneminde oluşturulan ilk Mushaf’a da “İmâm Mushaf” adı verilmiştir.

Bilindiği gibi, İslâm dünyasında “imâm” unvanı, fikirleriyle insanları etrafında toplamış olan İmâm Azam, İmâm Şâfiî, İmâm Mâlik gibi büyük İslâm bilginlerine, müctehidlere verilmiştir. Fakat sözcüklerin Kur’ân’daki kullanımlarından yola çıkılarak denebilir ki, küçük bir birlik komutanı da dâhil olmak üzere, toplumun öncüsü durumunda olan Lenin gibi bir devlet başkanı da, Buda, Konfüçyüs, Karl Marks gibi ekol olmuş şahsiyetler de birer “imâm”dır. Doğal olarak, onların yolundan giden, onlara tâbi olmuş yandaşları da bu imamların “ümmet”leridir.

ECEL:

لاجل Ecel, bir şeyin müddeti [süresi]” demektir.”
“الاجل Ecel, bir şey için belirlenmiş süredir. İnsan hayatı için belirlenmiş olan süreye de “ecel” denmiştir. “Dena ecelühü [onun eceli yaklaştı]” deyimi, ölümünün yaklaştığını ifade eder.
“Ecel, ölümde vaktin gayesidir. “Dena ecelühü [onun eceli yaklaştı]” deyimi, ölümden ibarettir. Bunun aslı sürenin dolması, yani hayatın sona ermesidir. Lügatlerde yukarıdaki anlamlarla açıklanan “ecel” sözcüğü, Kur’an’da ya “belirlenmiş bir süre” anlamında ya da “bir sürenin son anı” anlamında kullanılmıştır.[34]

Bu âyetten öğrendiğimize göre, kişilerin ve toplumların belirlenmiş bir eceli vardır.

İnsanoğlunun zihnini ilk zamanlardan beri meşgul eden “ecel” konusu ile ilgili ayrıntılı açıklamamız bu sûrenin sonundadır.

35.Ey Âdemoğulları! Size, aranızdan, âyetlerimi anlatan elçiler geldiğinde, kim Allah’ın koruması altına girer ve iyileştirirse, işte onlara kaygı yoktur ve onlar üzülmeyecekler de.

36.Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklük taslayanlar ise, işte onlar ateşin yâranıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.-

Otuzbeş ve otuzaltıncı âyetler, parantez içi âyetler olup, Rabbimiz, bu âyetlerde Âdemoğullarına mükellefiyetlerinin başlangıcında vermiş olduğu ilk direktifleri hatırlatmaktadır. Âyetteki “Âdemoğulları” ve “elçiler” ifadesi bunu göstermektedir. Otuzbeşinci Âyetteki “Ey Âdemoğulları! Size, aranızdan, âyetlerimi anlatan elçiler geldiğinde” ifade, son Nebi Rasülüllah’tan sonra elçilerin de gelecebileceğine işaret etmez. Âyetteki hitap, ilk Âdemoğullarından Rasülüllah dönemine kadar olan Âdemoğlullarına; insanlaradır.

Bu direktifler, Allah’ın insanoğluna verdiği ilk uyarıların özüdür. Bu uyarılar, bu pasajda olduğu gibi Âdem ve onun cennetten çıkarılışının konu edildiği diğer pasajlarda da yer alır.

37-39.Sonra da Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı/kendine vahyedildi; Biz dedik ki: “Hepiniz oradan inin. Artık size Benim tarafımdan bir kılavuz geldiğinde, kim kılavuzuma uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklardır.Ve küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişve âyetlerimizi yalanlamış kimseler; işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.” Sonra da Allah, onun tevbesini kabul etti. Kesinlikle O, tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı verenin, çok merhametli olanın ta kendisidir.

(Bakara/37- 39)

122.Sonra Rabbi, onu seçti de tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.

123.Allah, o ikisine: “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim Benim kılavuzuma uyarsa, işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz” dedi.

(Ta Ha/122-124)

Bu uyarılar, insanlığa ahırette de hatırlatılacaktır.

130.Ey gizli, âşikar, geleceğin, bugünün insan topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran kendinizden elçiler gelmedi mi? Onlar, “Kendi aleyhimize şâhitiz” dediler. Basit dünya yaşamı onları aldattı ve onlar kendilerinin kesinlikle kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin ta kendisi olduklarına şâhitlik ettiler.

(En’âm/130)

60-62.Ben; “Ey Âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, kesinlikle o size apaçık bir düşmandır ve Bana kulluk edin, işte bu dosdoğru yoldur ve andolsun ki şeytan sizden birçok kuşakları saptırdı” diye size ahit vermedim mi? Hâlâ aklını kullananlar değil miydiniz?63.İşte bu, sizin vaat olunmuş olduğunuz cehennemdir.

(Ya Sin/60-63)

Bu âyetlerdeki dikkat çekici iki noktadan biri olan “elçinin, mesaj gönderilen toplumun içinden olması” konusunun ayrıntıları Sâd sûresi’nde işlendiği için aynı konuya burada tekrar girilmeyecektir. Ancak tüm elçilerin mesaj gönderilen toplumların içinden olmasının Rabbimizin bir ilkesi olduğu özellikle vurgulanması gereken bir durumdur. Sâd sûresi’nde Peygamberimize yönelik olarak dile getirilmiş olan bu ilke, burada tüm insanlığa hitaben yeniden dile getirilmiştir.

Dikkat çekici olan ikinci nokta, ateş ashâbının orada [cehennemde] ebediyen kalacak olmasıdır. Bu konudaki açıklamalarımız da yine sûrenin sonunda bulunan “Cehennem” yazımızda yer almaktadır.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:28 PM   #9
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

37.Öyleyse, Allah’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha yanlış; kendi zararına iş yapan kim olabilir? İşte onlara Kitap’tan payları erişecektir; sonunda elçilerimiz, canlarını almak üzere onlara gelince, “Allah’ın astlarından yakardıklarınız nerede?” derler. Onlar, “Yakardıklarımız bizden sapıp ayrıldılar” derler ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişiler olduklarına, bizzat kendileri tanıklık ederler.

İstifham-ı inkâri ile başlayan âyetin üslûbu korkutucu, sakındırıcıdır. Rabbimiz bu âyetiyle, uyarılar yapıp doğru yola çağıran elçiler ve kitaplar göndermesine rağmen akıllarını başlarına almayanlara seslenmektedir: Öyleyse, Allah’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir?

Âyetteki İşte onlara Kitap’tan payları erişecektir ifadesinden iki anlam çıkarmak mümkündür. Birincisi, bu dünyadaki süslerin ve temiz rızkların kâfirler için de söz konusu olduğudur ki, âyetten bu anlamın çıkarılmasını Kur’ân’da destekleyen başka âyetler de vardır:

69.De ki: “Şu, Allah’a yalan uyduran kimseler kesinlikle kurtulamazlar.”

70.O şeyler, dünyada bir kazanımdır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da küfrettikleri; bilerek reddedipkabul etmedikleri şeyler nedeniyle kendilerine o çetin azabı tattıracağız.

(Yûnus/69-70)

Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşü yalnızca Bizedir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri haber vereceğiz. Gerçekten Allah, kalplerin özünü bilir.

23.Kim de küfrederse; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse, artık onun küfrü; bilerek reddetmesiseni üzmesin. Onların dönüşü yalnızca Biz’edir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri haber vereceğiz. Gerçekten Allah, kalplerin özünü çok iyi bilendir.

24.Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız.

(Lokmân/23-24)

Âyetten çıkarılabilecek ikinci anlam ise bu dünyada ve âhirette müşriklerin, kâfirlerin, yalancı ve yalanlayıcıların sıkıntılarla karşılaşacak olmalarıdır. Söz konusu âyeti böyle anlamayı da mümkün kılacak yüzlerce Kur’an âyeti vardır. Konumuz olan âyetin sonundaki ifadeler bu ikinci anlayışın tercih edilmesi gerektiğini vurgular mâhiyettedir.

Âyette bir de ölüm ânına işaret edilmiştir: Sonunda elçilerimiz, canlarını almak üzere onlara gelince, onlara, “Allah’ın astlarından yakardıklarınız nerede?” derler. Onlar, “Onlar [yakardıklarımız] bizden sapıp ayrıldılar” derler ve inkârcı olduklarına bizzat kendileri tanıklık ederler.

Hatırlanacak olursa, ölüm ânı Kıyâmet sûresi’nde farklı bir anlatımla yer almıştı:

13.O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberdar edilir.

14,15.Aslında insan, tüm mazeretlerini koysa da bile/tüm perdelerini koysa da bile kendi aleyhine iyi bir gözetmendir: “16.Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme!17Kuşkusuz yaptıklarının-yapmadıklarının birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir. 18.O hâlde Biz yaptıklarını-yapmadıklarını topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle! 19.Sonra, yaptıklarının-yapmadıklarının beyanı; kanıtlarıyla ortaya konması da sadece Bizim üzerimizedir.”

20,21.Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! İşin aslında siz, dünyayı seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.

22.Yüzler var ki, o gün apaydınlıktır; 23.Rablerine nazar edicidirler; Rabblerinden nimet beklemektedirler.

24.Ve yüzler de var ki, o gün asıktırlar; 25zannederler ki kendilerine “Belkıran” yapılıyor.

26-30.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Köprücük kemiklerine dayandığı, “Çare bulan kimdir!” denildiği ve can çekişen kişi bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı ve bacak bacağa dolaştığı zaman; işte o gün sürülüp götürülmek, sadece Rabbinedir.

(Kıyâmet/13-30)

38.Allah, “Sizden önce geçmiş tanıdığınız-tanımadığınız ateş içindeki önderli toplumların içine girin!” der. Her toplum girdikçe kardeşini dışlayıp gözden çıkarır. Sonunda hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” derler. Allah, “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” der.

39.Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” derler.

Âyetlerdeki fiiller orijinal ifadede geçmiş zaman kipindedir. Daha önce de söylediğimiz gibi, Kur’ân’daki bu tür ifadeler, anlatılan olayın kesinlikle gerçekleşeceğini vurgulamaktadır. Ancak Türkçede gelecek zamanda vukû bulacak olayların geçmiş zaman kipiyle anlatılması yanlıştır. Fiillerin geniş zamanlı hâllerini parantez içinde belirtmemiz, anlatımın Türk dili kurallarına uyumunu sağlamak içindir.

ÖNCEKİLER SONRAKİLER: Bu ifade birçok eserde, “cehenneme önce girenler, sonra girenler” olarak açıklanmıştır. Biz bu görüşte değiliz. Âyetteki ifadenin imâm-ümmet ilişkisi üzerinden devam ettiği kanaatindeyiz. Ümmet, “bir imâmın arkasına düşmüş kitle” olduğuna göre, âyetteki ifade de bu ikisini, yani gerçek kılavuzdan ayrılmış imâmları ve akıllarına güvenmeyerek onun bunun peşinden gidenleri kastediyor olmalıdır.

71.O gün Biz, bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar kandil fitili/çekirdeğin iplikçiği kadar bir haksızlığa uğratılmayacaklar.

(İsrâ/71)

41.Ve onları, ateşe çağıran önderler yaptık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyecekler de.

(Kasas/41)

SÜREKLİ SORUMLULUK: Cehennemdeki cezanın kat kat olması, işlenen suçlarla ilgili sorumlulukların hesap gününe kadar devam ettiğini göstermektedir. Bu demektir ki, yanlış bir fikir akımı ortaya atan veya yanlış bir hareketi başlatan kişi veya toplum, sadece kendi hatasından sorumlu olmayacak, bu yanlışlıktan etkilenmeye devam edenlerin eylemleri sonucu ortaya çıkan kötülüklerden de sorumlu tutulacak ve onlardan da bir pay alacaktır. Buna göre, önce geçmiş olanlar, cehenneme girmelerine sebep olan suçları bizzat işlemiş olduklarından dolayı alacakları cezaya ek olarak bir de “sonrakiler”in bu suçları örnek alıp işlemelerine vesile oldukları için ceza alacaklardır. Böylece cezaları kat kat verilmiş olacaktır. Yani, önce gelenler [selefler], işledikleri suçların sorumluluğu yanında, ayrıca “sonrakiler”in [haleflerin] suç işlemelerine yol açacak kötü bir miras bıraktıkları için, ikinci bir defa daha sorumlu tutulacaklardır.

Kötülüklerin kat kat cezalandırılmasına karşılık, iyiliklerin de aynı şekilde kat kat mükâfaatlandırılması tabiîdir. Buna göre, bugüne intikal eden bir iyiliğin mükâfaatında, o iyiliği ilk yapandan başlayarak, süreklilik kazanmasında rolü olan herkesin hakkı olacaktır. Meselâ, bugüne intikal etmiş bir iyiliği korumamız ve başkalarının istifadesini sağlamak sûretiyle genişletmeye çaba göstermemiz hâlinde, yaptığımız iyiliğin mükâfaatını almaya lâyık olmamız normaldir. Ama bu iyilik bizim hayatımızla bitmiyor, sürüyorsa, kat kat mükâfaatlandırma esasları doğrultusunda, yaptığımız iyiliğin mükâfaatına ilâveten, miras olarak bıraktığımız bu iyiliğin iyi etkilerinin devam ettiği ve ondan faydalananlar olduğu sürece, meydana gelecek bütün güzel neticelerin mükâfaatlarından da pay almaya hakk kazanmamız söz konusu olacaktır.

Gerçekten de, bir kimsenin “hayır” ya da “şer” fiillerinin etkileri, her zaman o kimsenin ölümüyle bitmemekte, bazan kendisinden sonra asırlar boyu devam etmekte ve sayısız insanın hayatını etkileyebilmektedir. Bu durumda da adalet, etkileri devam ettiği sürece bu davranışların bunları yapanların hesaplarına da kaydedilmesini gerektirmektedir. Böylesine hassas bir adaletin dünya hayatında sağlanmasının mümkün olmadığı açıktır. Çünkü dünyadaki hayatın sınırlı ve imkânların kısıtlı oluşu, ortaya konan amellerin âdil bir şekilde ödüllendirilmesine veya cezalandırılmasına engel teşkil etmektedir. Meselâ, bir dünya savaşı başlatıp memleketleri yakıp yıkan, milyonlarca insanın hayatını mahveden ve arkasında milyarlarca insanın hayatını asırlar boyu etkilemeye devam edecek kötü bir miras bırakan bir kişinin cezası bu dünyada verilebilir mi? Veya yüzlerce yıl, milyonlarca insana yararlı olacak şekilde hayatını insanlığın hizmetine adamış bir insanın bu dünyada hakkıyla ödüllendirilebilmesi mümkün müdür? Elbette ki bu soruların cevapları olumsuzdur. Şu hâlde, hassas adaletin sağlanması için öncelikle başlangıçtan kıyâmete kadar yaşamış olan bütün kuşakların amelleriyle birlikte toplanacağı başka bir dünyaya ve her şeyi bilen, her şeyden haberi olan bir “Yargıç”a ihtiyaç vardır. Sonra da bu başka dünyanın, ebedî cezaları ve mükâfaatları mümkün kılacak imkânlarla donatılmış olması gerekir.

LÂNET EDİLEN KARDEŞ: Buradaki kardeşlik, karın kardeşliği değil, din ve inanç kardeşliğidir. Yani, o gün müşrik müşrikle, kâfir kâfirle, Yahudi Yahudi’yle, Hıristiyan Hıristiyan’la kardeş durumundadır. Birbirlerine “ahi”, “ıhvan”, “kardeş”, “birâder” diyen tarikat mensupları, o günün kardeşliği konusunda özellikle dikkatli olmalıdırlar. Çünkü Rabbimiz, o günün kardeşlerinin birbirlerine düşman olacaklarını bildirmektedir:

67.O gün Allah’ın koruması altına girmiş kişiler hariç tüm önderler/ birbirinin izinden gidenler, birbirlerine düşmandırlar.

(Zuhruf/67)

Ayrıca, o günkü düşmanlık sessiz bir düşmanlık şeklinde değil, karşılıklı suçlamalar, lânetlemeler, ceza artırım talepleri içeren ve kardeşinin daha fazla azap görmesine yönelik çırpınmalar şeklinde tezahür edecektir:

24,25.Ve onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, onlar, kıyâmet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için, “Öncekilerin efsaneleri” dediler. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!

(Nahl/25)

25.Ve İbrâhîm dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi dışlayıp gözden çıkaracaktır. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan da yoktur.”

(Ankebût/25)

165,166.İnsanlardan kimi de Allah’ın astlarından birtakım eşler tutan kimselerdir. Onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman etmiş kimseler, Allah’a sevgi yönünden daha kuvvetlidir. Ve şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, azabı görecekleri zaman; kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaştıkları ve azabı gördükleri ve kendileriyle bağlar kesildiği zaman, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke görselerdi.

167.Onlara uyanlar da, “Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” derler. İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış pişmanlık ve üzüntüler hâlinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkanlar da değillerdir.

(Bakara/165-167)

64-66.Kesinlikle Allah, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseleri dışlayıp gözden çıkarmış ve içinde sonsuz olarak kalmaları için, onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada, bir koruyucu yakın ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateş içinde evrilip çevrildiği gün, “Ah keşke Allah’a itaat etseydik, elçiye itaat etseydik!” diyecekler.

67,68.Ve dediler ki: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini tam anlamıyla dışla/rahmetinden mahrum bırak.”

(Ahzâb/64-68)

32.Büyüklük taslayan kimseler, zayıf düşürülen kimselere: “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Tam tersi, siz kendiniz suçlular oldunuz” derler.

33.O zayıf düşürülen kimseler de o büyüklük taslayan kimselere: “Tam tersi gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’a inanmamamızı ve O’na birtakım eşler edinmenizi emrediyordunuz” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de o kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan o kimselerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yapmış olduklarının karşılığını görüyorlar.

(Sebe/32-33)

40.Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenen şu kimselere, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve/halat iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. 41.Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz, zâlimleri işte böyle cezalandırırız.

Bu âyetlerde, yalanlayanlar ve iman edenlere karşı büyüklenenlere dair genel bilgiler verilmekte, Kur’ân’ın bilinen üslûbu ile uyarılara ve yol göstermeye devam edilmektedir.

GÖK KAPILARININ AÇILMASI: İnsanlar çok eskiden beri hayırların ve bereketlerin gökten yağdığına, iyi işlerinin göğe yükseldiğine, cennetin gökte olduğuna, insan iyi ise öldüğünde ruhunu göğe çıktığına, kötü ise göğe çıkamadığına, dualarının göğün açılmaması sebebiyle kabul edilmediğine inanmışlardır. Âyetteki gök kapılarının açılmasıifadesi de bu örfe göredir. Bu ifade ile; o kimselerin cennete giremeyecekleri, mutluluk yüzü görmeyecekleri, hiçbir dileklerinin kabul edilmeyeceği ve onlara rahmet de edilmeyeceği bildirilmektedir.

Rabbimizin buna benzer başka beyanları da vardır:

16.Gökte olan/yüceler yücesi olan Allah’ın sizi yere batırmasından güvende misiniz? Bir de bakarsın ki çalkalanıvermiştir.

17.Ya da siz, gökte olan Zat’ın üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden güvende misiniz? Artık uyarımın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.

(Mülk/16-17)

10.Her kim üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak galip olmak istiyorsa, bilsin ki en üstün, en güçlü, en şerefli, yenilmesi mümkün olmayan; mutlak galip olmak tamamıyla yalnızca Allah’ındır. Hoş kelimeler yalnızca O’na yükselir. Ve düzgün iş onu yükseltir. Kötülüklerin plânlarını yapan şu kişiler; onlar şiddetli azap kendileri için olanlardır. Onların plânları ise; o, darmadağın olur.

(Fâtır/10)

18-21.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! “Ebrar”ın/iyi adamların kaydı, kesinlikle Illıyyin’dedir. –Illıyyin’in ne olduğunu sana ne bildirdi? Yaklaştırılmışların tanık olduğu rakamlanmış/ yazılmış bir kayıttır!–

(Muttaffifîn/1 21)

DEVENİN İĞNE DELİĞİNDEN GEÇMESİ: Bu tabir de yine Arap örfüne göredir. Türkçe’deki “balığın kavağa çıkması” deyimiyle aynı anlama gelen bu tabir, işin imkânsızlığını, olmazlığını ifade eder. Deyim burada da müşriklerin, yalanlayıcıların cennete giremeyeceklerini vurgulamaktadır.

Âyetteki الجمل[cemel=deve] sözcüğünün “cümel” ve “cümmel” gibi kıraatleri de vardır ve bu kıraatlere göre sözcük “kalın ip, halat” anlamına gelmektedir. Nitekim Kur’ân üzerine çalışma yapanların bazıları, iğne-iplik ilişkisi dolayısıyla, sözcüğün “urgan” anlamını tercih etmişlerdir. Fakat “devenin iğne deliğinden geçmesi” deyimi, eski zamanlardan beri hem Arap hem de İbrânî kültüründe var olan bir deyimdir. Bu nedenle sözcüğün “deve” anlamı bizim de tercihimizdir.

Bu deyim, muharraf İncillerden Markos; 10:25, Luka; 18:25 ve Matta/ 19; 16-30’da da yer almaktadır.

41.âyette, cennete giremeyecek olan müşriklerin âkıbetleri bildirilmektedir. Âyettekizâlimler ifadesi, –yukarıda 5. âyetin tahlilinde de belirttiğimiz gibi– toplumda eziyet edenleri değil, “şirk koşanları” işaret etmektedir. Gidecekleri yerde zâlimler için “cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler” bulunduğunu bildiren bu âyetin uyarısında, aslında ince bir istihza vardır. Zira insanın rahatça dinlenip uyuyabilmesi için bir yatağa ve üstünü örteceği bir yorgana ihtiyacı vardır. Müşrikler ise cehennemde çok farklı bir yatak ve yorganla karşılaşacaklardır.

Onları cehennemde nasıl bir yatağın beklediği, başka bir âyette daha farklı bir ifade ile açıklanmıştır:

14-16.De ki, “Dinimi yalnız Kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyâmet gününde kendilerini ve ailelerini ve yakınlarını kayba uğratanlardır.” –Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Benim korumam altına girin.–

(Zümer/16)

42,43.İman edenler ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; –ki Biz hiç kimseye kapasitesinin üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yâranlarıdır ve onlar, orada sonsuz olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. Onlar, “Tüm övgüler, bize bunun için kılavuzluk eden Allah’adır. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz kılavuzlandığımız doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris; son sahip oldunuz.”

Bu âyetlerde iman eden ve sâlihâtı işleyenlerin âkıbetleri ile ilgili bilgiler veren Rabbimiz onların cennette sürekli kalacaklarını; içlerinde kin, hınç, kıskançlık, düşmanlık türü hiçbir kötü huyun bulunmayacağını, altlarından ırmakların akacağını [tüm nimetlerin kendilerinin olacağını], kısacası mutlu olmaları için ne gerekiyorsa onlara orada sunulacağını beyan etmektedir. Bu beyandan sonra bir başka noktaya daha dikkat çekilmiştir ki, bu da Allah’ın elçiler ve hakk kitaplar göndermek sûretiyle insanlara kılavuzluk etmemesi halinde kimsenin bu konuma gelemeyeceği gerçeğidir.

İman eden ve sâlihâtı işleyenlerin cennet yâranı olduğunu bildiren 42. âyetin -ki Biz hiç kimseye gücünün, kapasitesinin üstünde bir şey yüklemeyiz- şeklindeki parantez içi ifadesi,cennete ulaşmanın pek zor olmadığına dair bir mesaj mâhiyetindedir. Buna göre, hiç kimsenin cennete ulaşmak için gücünün üstünde çalışmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Çünkü insanların güçlerinin yettiğinden başkasıyla yükümlü olması “sünnetullah”a uymaz. Bu ilke ile hem insanların cennete girebilmek için sıkıntıya düşmelerine engel olunmuş, hem de çeşitli zorluklarla karşılaştıklarında insanlara bu sıkıntıların üstesinden gelme azmi aşılanmış olmaktadır.

173.O size, sadece ölü hayvanı, kanı, domuzun etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanları harâm kıldı. Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek üzere ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

(Bakara/173)

233.Anneler, çocuklarını, –emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için– tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri örfe uygun/ herkesçe kabul gören şekilde bir borçtur. Kişi sadece gücüne; kapasitesine göre yükümlü olur. Ve çocuğu sebebiyle bir anne, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın. Vârise de bunun aynısı borçtur. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişâre edip, kendi rızalarıyla çocuğu sütten ayırmak isterlerse kendilerine bir vebal yoktur. Eğer çocuklarınızı emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekil ile teslim ettiğiniz zaman, bunda da size bir vebal yoktur. Ve Allah’ın koruması altına girin ve şüphesiz Allah’ın yaptıklarınızı çok iyi gören olduğunu bilin.

(Bakara/233)

285,286.Elçi, kendi Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Hepsi Allah’a, doğal güçlerine/haberci âyetlerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah’ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak Sanadır. Ey Rabbimiz! Eğer terk ettiysek ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır sorumluluk/sıkıntıya sokacak şeyler yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve affet bizi, bağışla bizi, merhamet et bize! Sen bizim yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınımızsın. Ve de kâfirler toplumuna; Senin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden toplumlara karşı yardım et bize” dediler.

Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka; kapasitesi dışında yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır.

(Bakara/285- 286)

151.De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri tabulaştırdığını; dokunulmaz kıldığını okuyayım:

‘Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanızı,

ana babaya iyilik yapmanızı- güzel davranmanızı,

fakirlik endişesiyle / fakirleştiriliriz korkusuyla çocuklarınızı öldürmemenizi, – Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz.-

kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmamanızı,

haksız yere, Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmemenizi, -İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.-

152.Yetimin malına da yaklaşmamanızı, -Yalnız erginlik çağına erişinceye kadar en güzel biçimde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz.-

ölçüyü, tartıyı hakkaniyetle tastamam yapmanızı, -Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile; kapasitesi dışındaki bir şeyle yükümlü tutmayız.-

söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olmanızı

ve Allah’a verdiğiniz sözü tastamam tutmanızı.’ -İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye Allah’ın size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.-”

(En‘âm/151, 152)

62.Ve Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile; kapasitesi dışındaki bir şeyle yükümlü tutmayız. Nezdimizde de hakkı konuşan bir kitap vardır ve onlar, haksızlığa uğratılmazlar.

(Müminûn/62)

7.Geniş imkânları olanlar, geniş imkânlarına göre harcasınlar/ nafaka versinler. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiğinden versin. Allah, hiçbir kişiye ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylık sağlayacaktır.

(Talâk/7)

Cennet yâranının kalplerinin kötü huylardan arındırılmış olması, cennetin ne kadar huzurlu bir ortam olduğu hakkında güzel bir mesaj içermektedir. Cennetteki ebedî yaşam hakkında şu âyetlere bakılabilir: Tûr/17-28, Vâkıa/10-38, Nebe/31-36.

43. âyetin sonundaki İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris oldunuz ifadesi de yine çok önemli bir noktaya dikkat çekmekte ve cennetin ekstra bir nimet, bir miras olduğunu vurgulamaktadır. Yani, iman edip sâlihâtı işleyenler cennette dünyada iken işledikleri güzel amellerin karşılığından kat kat fazlasını bulacaklar, tabir yerinde ise mirasa konacaklardır.

69.Kim de Allah’a ve Elçi’ye itaat ederse artık onlar, Allah’ın, peygamberlerden, dosdoğru kimselerden, şehitlerden ve sâlihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir! 70Bu, Allah’tan bir armağandır. En iyi bilen olarak Allah yeter.

(Nisâ/69, 70)

175.Artık Allah’a inanan ve apaçık ışığa sımsıkı sarılan kimseler; Allah, onları, Kendisinden bir rahmete ve fazladan bir armağan olarak bol nimete sokacak ve dosdoğru yol olarak Kendisine kılavuzlayacaktır.

(Nisâ/175)

A‘RÂF ve ASHAB-I A‘RÂF:

الاعراف[a‘râf] ve اصحاب الاعراف[ashâb-ı a‘râf] ifadelerinin tahlili için, aslında bu ifadelerin yer aldığı pasajın tümünü teknik olarak da göz önüne almak gerekir. Cennet ve cehennem ashâbından bahseden bu pasajda kurtuluş ve helâk yolları açıklanmış, insanlar yanlışa karşı uyarılmışsonra da doğrunun peşinden giderek kendini kurtaranlar, müjdeler verilmek sûretiyle özendirilmiştir. Bu pasaj teknik ve anlambilgisi kurallar gereği resmi mushaftan farklı olarak, “40-45,50,51,46-49” tertibiyle sunulmuştur..

Konuyu bir bütünlük içinde sunabilmek amacıyla, pasajın bundan sonraki bölümünü [44-53. âyetler] tahlilde ele alacağımız âyet gruplarını da belirterek topluca aktarıyoruz:

44,45.Ve cennet ashâbı ateş ashâbına, “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk. Peki, siz Rabbinizin size vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslendiler. Onlar, “Evet” dediler. Aralarında bir duyurucu, şüphesiz ki Allah’ın dışlamasının/ rahmetinden yoksun bırakmasının, Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri-büğrüsünü isteyen ve âhireti bilerek reddeden zâlimlerin; yanlış; kendi zararlarına iş yapanların üstüne olacağını duyurdu.

50,51.Ve ateşin ashâbı, cennetin ashâbına, “Biraz su veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize aktarın” diye seslendiler. Onlar da, “Allah, dinlerini alaya ve eğlenceye alan, basit, iğreti dünya hayatına aldanan kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere ikisini de gerçekten yasaklamıştır!” dediler. –Bu günle karşılaşacaklarını umursamadıkları, âyetlerimizi/ alâmetlerimizi/ göstergelerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi, Biz de bugün onları umursamayacağız/ cezalandıracağız.– 46Aralarında da bir perde vardır.

Ve Kur’ân bölümleri üzerinde bilgisi olan kimseler, onların hepsini alâmetlerinden tanırlar. Ve Kur’ân bilgisine sahip kimseler, cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashâbına seslenirler: “Selâm olsun size!”

47.Gözleri ateş ashâbına çevrilince, “Rabbimiz! Bizi bu hainlerle birlikte bulundurma” derler.

48,49.Kur’ân bölümleri bilgisine sahip kimseler, alâmetlerinden tanıdıkları kimselere seslenip, “Topluluğunuz ve büyüklendiğiniz şeyler size yarar sağlamadı, Allah’ın, rahmetine –ki bu rahmet, Allah’ın “Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de” diye verdiği sözdür– erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz, şunlar mı?” derler.

52.Hiç kuşkusuz onlara, inananlar için bir kılavuz ve rahmet olarak, tam bir bilgiyle ayrıntılı olarak açıkladığımız bir Kitap getirmiştik.

53.Onun ilk plâna çıkmasından başka ne bekliyorlar? Onun ilk plâna çıkacağı gün geldiğinde, önceleri onu umursamayanlar, “Rabbimizin elçileri gerçekten bize gerçeği getirmişti. Acaba bizim için aracılık edecek aracılar var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Kuşkusuz kendilerini kayba uğratmışlardı. Uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılmıştır.

Asılsız ve tutarsız rivâyetler sayesinde bu konunun da “kabir azabı” ve “berzah âlemi” konuları gibi yanlış kabullerle zihinlere yerleşmemesi için pasajın bu bölümünün biraz daha fazla dikkat gösterilerek iyi ve doğru anlaşılması gerekmektedir. Çünkü a‘râf veashâb-ı a‘râf ifadeleri de rivâyet bombardımanı altında kalmış ve tefsirciler tarafından değişik şekillerde yorumlanmıştır.

Kaynak kitaplar maalesef mesnetsiz ve gerçek dışı kabullerden oluşan bu yüzlerce farklı yorumu bugüne taşımışlar, böylece Müslümanlar arasında tutarsız bir inanç, anlaşılmaz bir kavram oluşmasını sağlamışlardır. Dolayısıyla bu konuyu kaynak kitaplardan okuyanların, (Hâşâ!) “Bu Kur’ân ne anlaşılmaz bir kitap!” demeleri yadırganamaz hâle gelmiştir. Hâlbuki Kur’ân, anlaşılmaz, kapalı değil, tam aksine, akıl sağlığı yerinde olan her insanın kolayca anlayabileceği mübin [açık-seçik] bir kitaptır. Kur’ân ancak onu yeterli görmeyip ondan başka kılavuz arayanlar için “anlaşılmaz” olabilir. Çünkü bu sahte kılavuzlar insanların önüne, Kur’ân’ın bildirdiği “tek gerçek” yerine, “yüzlerce gerçek dışı masal” koymaktadırlar. Nitekim İbn-i Kesîr yüzlerce rivâyeti sayıp dökmüş, sonra da “Bu rivâyetler hep gariptir” diyerek konuya son noktayı koymuştur.

Biz, bu garip rivâyet örneklerini değil, bu garip rivâyetler sebebiyle a‘râf ve ashâb-ı a‘râfifadelerinin Müslümanlar arasında kabul görmüş anlamlarını özetledikten sonra işin aslını Kur’ân’dan araştıracağız.

“A‘RÂF” İLE İLGİLİ İNANIŞLAR:

* A‘râf , sırat köprüsünün üstündeki yüksekçe bir yerdir, burçtur.

* A‘râf, cennetle cehennem arasında Uhud dağına benzer bir mevkidir.

* A‘râf, cennetle cehennemi birbirinden ayıran bölgedeki surun yüksek bir yeridir.

“ASHÂB-I A‘RÂF” İLE İLGİLİ İNANIŞLAR:

* Ashâb-ı a‘râf, iyi ve kötü amelleri eşit olan müminlerdir. Bunlar cennete hemen konulmayıp ikisi arasında [ârafta/ara bölgede] bir müddet bekletilip sonra cennete konulacaklar.

* Ashâb-ı a‘râf, meleklerdir. Müminleri ve kâfirleri yüzlerinden tanırlar.

* Ashâb-ı a‘râf, peygamberler, şehitler, yüksek şahsiyetli âlimlerdir.

* Ashâb-ı a‘râf, cennet ve cehenneme girmeyi gerektirecek durumda olmayan kimselerdir ki, bunlar, peygamberlerden haberi olmayanlar, kâfir ana-babanın küçükken ölmüş çocukları, veled-i zinalar [zinadan doğan çocuklar] ve delilerdir.

Aslında a‘râf ve ashâb-ı a‘râf konusunda daha birçok madde sıralamak mümkündür. Fakat biz, pek çoğu Kur’ân ile çelişen bu inanışları, her biri zayıf rivâyetlere dayandırılarak ortaya atılmış olan dört ana grupta toplayarak özetledik. Ne yazık ki, Kur’ân bir tarafa bırakılıp Kur’ân dışı söylentilerin ardına düşüldüğünde, bu konuda olduğu gibi, çok sayıda yanlış inanışın ortaya çıkması tabii bir durumdur.

Bu genel açıklamadan sonra yeniden tahlilimize dönüyoruz:

44,45.Ve cennet ashâbı ateş ashâbına, “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk. Peki, siz Rabbinizin size vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslendiler. Onlar, “Evet” dediler. Aralarında bir duyurucu, şüphesiz ki Allah’ın dışlamasının/ rahmetinden yoksun bırakmasının, Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri-büğrüsünü isteyen ve âhireti bilerek reddeden zâlimlerin; yanlış; kendi zararlarına iş yapanların üstüne olacağını duyurdu.

Bu âyetlerde yine daha önce yapılmış olan uyarı ve müjdelemeye uygun olarak ahirette yaşanacak olanlardan bir bölümü temsilî olarak anlatılmaktadır. Bu temsile göre, cennettekiler ile cehennemdekiler karşılıklı olarak konuşturulmakta ve insanlara kendilerini bekleyen akıbet hakkında müjde ve uyarılarda bulunulmaktadır. Bu temsilî anlatım sayesinde uyarı ve müjdelemelerin etkileri iyice artmakta, Rabbimizin verdiği mesaj en mükemmel şekle bürünüp insanları âdeta uyandırmaktadır.

Âyetteki Aralarında bir duyurucu, şüphesiz ki Allah’ın lânetinin Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri büğrüsünü isteyen ve âhireti inkâr eden zâlimlerin üstüne olacağını duyurduifadesinden, cehennemde bir görevlinin suçlular arasında dolaşarak onlara devamlı cehenneme geliş nedenlerini anons edeceği anlaşılmaktadır.

Bu anonsçu Neml sûresi’nde dâbbeh olarak adlandırılmıştı:

82.Ve Söz üzerlerine vaki olduğu/gerçekleştiği zaman onlar için, insanların âyetlerimize gerektiği gibi inanmadıklarını onlara söyleyen/anlatan, topraktan/maddeden yapılmış hareket eden, konuşan bir varlık çıkardık.

(Neml/82)

50,51.Ve ateşin ashâbı, cennetin ashâbına, “Biraz su veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize aktarın” diye seslendiler. Onlar da, “Allah, dinlerini alaya ve eğlenceye alan, basit, iğreti dünya hayatına aldanan kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere ikisini de gerçekten yasaklamıştır!” dediler. –Bu günle karşılaşacaklarını umursamadıkları, âyetlerimizi/ alâmetlerimizi/ göstergelerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi, Biz de bugün onları umursamayacağız/ cezalandıracağız.– 46.Aralarında da bir perde vardır.

Ve Kur’ân bölümleri üzerinde bilgisi olan kimseler, onların hepsini alâmetlerinden tanırlar. Ve Kur’ân bilgisine sahip kimseler, cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashâbına seslenirler: “Selâm olsun size!”

47.Gözleri ateş ashâbına çevrilince, “Rabbimiz! Bizi bu hainlerle birlikte bulundurma” derler.

48,49.Kur’ân bölümleri bilgisine sahip kimseler, alâmetlerinden tanıdıkları kimselere seslenip, “Topluluğunuz ve büyüklendiğiniz şeyler size yarar sağlamadı, Allah’ın, rahmetine –ki bu rahmet, Allah’ın “Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de” diye verdiği sözdür– erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz, şunlar mı?” derler.

46. âyetin ilk cümlesinden sonra açılan parantez, 49. âyetle kapanmış ve bu âyetlerle tekrar cennet ashâbı ile ateş ashâbının karşılıklı konuşma sahnesine dönülmüştür.

Kâfirlerin, cehennemdeki azapları görünce yalvarıp yakarmaları ve hem cehennem görevlilerinden hem de cennetteki müminlerden yardım istemeleri Kur’ân’da birçok kez tasvir edilmiştir. Bu tasvirlere göre, cehennemdekiler cennetin içini gördükleri için daha fazla pişmanlık duyacaklar ve cehennemdeki azapların üstüne bir de acı pişmanlığın verdiği böyle bir psikolojik azapla karşılaşacaklardır.

Bütün bu anlatımlar hep “başınıza gelmeden tedbirinizi alın” cinsinden uyarılardır:

77.Ve onlar seslenirler: “Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin.” Mâlik: “Şüphesiz siz, böyle kalacaksınız” dedi.

(Zuhruf/77)

106,107.Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz yanlış; kendi zararlarına iş yapanlarız.”

108.Allah dedi ki: “Sinin oraya! Bana konuşmayın da. 109.Şüphesiz Benim kullarımdan bir grup: “Rabbimiz! Biz iman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et, Sen merhametlilerin en iyisisin” diyorlardı. 110.İşte siz onları alaya aldınız; sonunda da onlar, size Benim anılmamı, öğüdümü unutturdu/terk ettirdi. Ve siz onlara gülüyordunuz. 111.Şüphesiz ki bugün Ben, sabretmelerine karşılık, onları ödüllendirdim; onlar, kazançlı çıkanların ta kendileridir.”

(Müminûn/107-108)

12.Ogün, inanan erkekleri ve inanan kadınları, ellerinin arasında ve sağlarında ışıkları olduğu hâlde koşar göreceksin. –Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan, içlerinde sonsuza dek kalacağınız cennetlerdir. İşte bu, çok büyük kurtuluşun ta kendisidir!–

13.O gün münâfık erkekler ve münâfık kadınlar, o iman eden kimselere: “Bize bakın da sizin ışığınızdan alalım?” derler. Denildi ki: “Arkanıza dönün de ışık arayın!” Sonra da aralarına içinde rahmet, dışında da kendi yönünden azap olan kapılı bir sur çekilir.

14,15.Onlara: “Biz, sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Mü’minler: “Evet ama, siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, kuşkuya düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Sonunda Allah’ın emri gelip çattı. O, çok aldatan da sizi, Allah ile aldattı. Bugün artık sizden kurtulmalık alınmaz, kâfirlerden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!”

(Hadîd/12-15)

NİSYÂN: Elli birinci ayetin orijinalindeki النّسيان[nisyân] sözcüğü, “unutmak” olarak meşhurlaşmıştır. Sözcüğün esas anlamı, “ ضدّ الذّكر والحفظ zıddu’z-zikri ve’l hıfz [söylememek, anmamak ve akılda tutmamak]”tır. Buna göre nisyân, “bile bile terk etmeyi, değer vermemeyi, umursamamayı” ifade eder. “Hatırlamamak, unutmak” kavramları da bu sözcükle ifade edilmekle beraber, Kur’ân’daki bütün nisyân sözcükleri için daima “umursamamak, ağza almamak” anlamı da itibara alınmalıdır.[35] Çünkü nisyân sözcüğü burada Allah’a da izafe edilmiştir, Allah ise unutmaz.

Hatırlamamak, unutmak bir mazerettir ama umursamamak bir suçtur. Kehf/60′da, genç arkadaşının Mûsâ peygambere “Hût’u unuttum” demesi veya hapishâne arkadaşının Yûsuf peygamberi unutması normal bir unutma, hatırlamama değil, umursamamak, önemsememek, bile bile terk etmektir.

51. âyette nisyân sözcüğünün Allah’a izafesi sûretiyle müşâkele sanatı yapılmıştır. Târık sûresi’nde açıkladığımız bu sanata göre, Allah’a izafe edilen nisyân, yaşamlarında Allah’ı umursamamış olanlara Allah’ın ceza vereceği anlamına gelmektedir. Kur’ân’da müşâkele sanatının nisyân sözcüğü ile yapılışına birçok örnek gösterilebilir

67.Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendir; kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutarlar/ cimrilik ederler. Allah’ı terk ederler de, Allah da onları terk ediverir. Gerçekten de münâfıklar, hak yoldan çıkmış kimselerin ta kendileridir.

(Tevbe/67)

124-126.Kim Benim anılmamdan/ Benim öğüdümden mesafeli durursa, hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim/ yaşam vardır. Kıyâmet günü de onu kör olarak kıyâmet günü toplantı alanına toplarız. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak bu yere çıkardın?” Allah der ki: “Bu böyledir, âyetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun/cezalandırılıyorsun.”

(Tâ-Hâ/126)

34,35.Ve denilmiştir ki: “Bugün Biz sizi, sizin bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz gibi unuturuz/ terk ederiz/ cezalandırırız. Yeriniz de ateştir. Sizin için yardımcılardan herhangi biri de yoktur. İşte bunlar, sizin Allah’ın âyetlerini alaya almanız ve basit dünya yaşamının sizi aldatması sebebiyledir.” Artık bugün onlar, ateşten çıkarılmaz ve özür dilemeleri de kabul edilmez/ Allah’ı hoşnut etmeleri de istenmez.

(Câsiye/34, 35)

51. âyette ayrıca, kâfirlerin bazı niteliklerine değinilmek sûretiyle, onların hangi sebeplerle cehenneme gittikleri, cennet yâranının ağzından bildirilmiştir: Allah, ikisini de şu dinlerini bir eğlence ve oyun edinen ve iğreti hayatın aldattığı kâfirlere haram kılmıştır.

46-49. âyet grubu, 44-45. âyetlerle başlayan ve 51-52. âyetlerde devam edecek olan “cennet ashâbı” ile “ateş ashâbı”nın konuşmalarının arasına açılan bir parantez mâhiyetindedir. Ancak, 46. âyetin başındaki Aralarında da bir perde vardır ifadesi, anlam olarak 44-45. âyetlere bağlıdır. Bize göre bu ifade, cennet ve cehennem halkları arasındaki konuşmaların yüz yüze olmadığını, aralarında var olan bir perde sebebiyle tarafların birbirlerini görmeden konuştuklarını anlatmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, bu âyette geçen hicab [perde] ile Hadîd/13′de geçen sur arasında bir alâka yoktur. Hadîd sûresi’nde geçen kapısı olan sur/duvar, bildiğimiz sur/duvar olup, oradaki bu ifade, “üzerinde cennet kapılarının bulunduğu sur/duvar” imajını insanların hayalinde canlandırmak için mecâzen kullanılmıştır. Konumuz olan âyetteki hicab [perde] ise, temsilî anlatıma göre sahnede bulunan iki ayrı grup oyuncu arasına çekilmiş olan bir perdedir, yani bir sahne dekorudur.

A‘RÂF: اعراف[a‘râf] sözcüğü, ef‘al kalıbında cem-i kıllet olup عرف[‘urf] sözcüğünün çoğuludur. Bu kalıptaki çoğul sözcükler, o şeyin 3 ilâ 10 adet arasında olduğunu gösterir. Oysa yukarıda, “A‘râf İle İlgili İnanışlar” başlığı ile yanlış inanışlar arasından grupladığımız inanışların hiç birinde bu husus dikkate alınmamış; “tepe”, “burc”, “ara bölge” denilip geçilmiştir. Hâlbuki en azından bu ifadelerin o eserlerde “tepeler”, “burclar”, “bölgeler” şeklinde çoğul olarak yer alması gerekirdi. Nitekim Lisânü’l-Arab‘da a‘râf için yakıştırılan bu gibi anlamların dilbilimciler tarafından değil, tefsirciler tarafından ortaya atıldığı belirtilmiştir.[36]

‘URF: عرف [‘urf] sözcüğü, “bilgi” [ilim, irfan/iyiyi kötüyü, eğriyi doğruyu ayırabilme özelliği] demektir[37] ve genel olarak bu anlamda kullanılır. Nitekim “örf, ma‘rûf” gibi sözcükler de bu anlam ekseninde olan sözcüklerdir. Ancak‘urf sözcüğünün esas anlamı “kum yığını, yerden yüksek olan yer, yığın, yığıntı” demektir. Arapların horozun ibiği ile atın yelesine‘urf demeleri, sözcüğün bu anlamına göredir.[38]

Mürselât sûresi’nin tahlilinde yaptığımız ‘urf sözcüğünün vaz [ilk] anlamı ile isti’mal [kullanılan] anlamının birleştirilmesi şeklindeki önerimizi burada da tekrarlıyor, sözcüğün “bilgi yığını [bilgi kümeleri, bilgi öbekleri] hâlinde gönderilmiş Kur’ân âyetleri” olarak anlaşılması durumunda konunun doğru anlaşılacağını düşünüyoruz.

ASHÂB-I A‘RÂF: A‘râf ve ‘urf sözcükleri ile ilgili olarak yaptığımız açıklamalara göre ashâb-ı a‘râf, “bu dünyada az seviyede de olsa, Kur’ân hakkında bilgi sahibi olan, Kur’ân necmlerini bilen kimseler”dir.

Bu kimseler, sahip oldukları Kur’ân bilgisiyle kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğunu bilebilirler. Bize göre, Kur’ân’dan en az on necm öğrenmiş olan insanlar, başkaca bir sosyal bilgiye, tahsile gerek kalmadan, kişilerin yaşam tarzlarına bakarak cennetlikler ile cehennemlikleri ayırt edebilirler. İşte, cennet ashâbı ile ateş ashâbının konuşmaları arasına açılan parantezde verilen mesaj budur.

SİMALARINDAN TANIMAK: Simalarından demek, “alâmetlerinden” demektir. Bu alâmetler “müminlik-muttakîlik”, “kâfirlik-fâcirlik” gibi yaşam tarzlarıyla alakalıdır. Her iki yaşam tarzının temel parametrelerini bilenler, çevrelerindeki insanların hangilerinin cennetlik, hangilerinin cehennemlik olduğunu ayırt edebilirler.

Sima sözcüğü, çoğu meal ve tefsirlerde “yüzlerinden”, “yüz çizgilerinden” veya “yüzlerindeki alâmetlerden” diye çevrilmiştir. Bu durum sözcüğün geçtiği Bakara/273, Muhammed/30 ve Rahmân/41. ayetlerdeki sima için de geçerlidir. Oysa bu sözcük sadece “alâmet, gösterge, eser, belirti” demektir.[39] Buna karşılık, “yüz, çehre” anlamına gelen sözcük ise vech sözcüğüdür. Dolayısıyla, çevirilerde görülen “yüzdeki alâmet/belirti” ifadesinin karşılığı simaü’l-vech‘tir. Kanaatimize göre sima sözcüğünün anlamı, Fetih/29′daki simahüm fî vücûhihim [alâmetleri, secde eserinden dolayı yüzlerindedir] ifadesiyle karıştırılmaktadır. Hâlbuki sima ve vech sözcükleri Fetih/29′da öz anlamlarıyla ayrı ayrı zikredilmiştir.

Diğer taraftan, âhirette bazılarının yüzlerinin beyaz, bazılarının ise siyah olacağının bildirildiği Âl-i İmrân/106-107 ve Zümer/60′daki yüz ile ilgili açıklamanın bu âyetin tefsirinde kullanılması da yanlış ve isabetsiz bir yaklaşımdır. Bu da yine sima sözcüğünün yanlış anlamlandırılmasından kaynaklanmaktadır.

HENÜZ CENNETE GİRMEYİP CENNET UMANLAR: 46. âyette sözü edilen “cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashâbı”, ashâb-ı a‘râf değildir. Çünkü bu nitelik, “ashâb-ı a‘râf”ın çevresinde bulunan ve yaşam tarzlarındaki alâmetler sayesinde “ashâb-ı a‘râf” tarafından cennetlik oldukları anlaşılarak kendilerine selâm verilen kimselerin niteliğidir. Zaten âyetin ifadesi de, gerek “ashâb-ı a‘râf”ın gerekse “cenneti umup da henüz girmemiş olanlar”ın henüz ölmemiş, dünyada yaşayan insanlar olduklarının açık seçik bir beyanıdır.

Bu açıklamalardan sonra 46-47. âyetlerin takdiri şu şekilde yapılabilir: “Kur’ân’dan azıcık bilgili insanlar, çevrelerindeki insanlara bakıp onların yaşam tarzlarından [mümin, muttakî oluşlarından] cennetlik olduklarını kavrayınca kendilerine imrenirler ve ‘Selâm size/ne mutlu size’ diye hayranlıklarını dile getirirler. Yine bu az bilgili insanlar, çevrelerine bakıp bazı insanların da yaşam tarzlarından [kâfirlik ve fâcirliklerinden] dolayı cehennemlik olduklarını öğrenince onlar gibi olmamak için dua ederler.”

48-49. âyetler de “ashâb-ı a‘râf”ın, cehennemlik olarak gördükleri insanları uyarma gayretlerini dile getirmektedir.

49. âyet, meal ve tefsircilerin ekserisinin çözemedikleri bir âyettir. Çoğunluk, bu âyet üzerinde dirâyet gösteremeyerek kendilerinden öncekilerin yazdıklarını aynen kabul etmiş ve âyeti anlatabilmek için de, Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de…ibaresinin önüne arkasına parantezlerle birçok ifade yamamak durumunda kalmışlardır. Parantezli ifadelerin çokluğu ve anlam olarak birbirlerinden farklılığı hem kimseyi tatmin etmemiş, hem de konuyla ilgili birçok yanlış anlayışın ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Bize göre 49. âyetteki, Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de… cümlesi, âyettekirahmetine ifadesinden “bedel” yapıldığı takdirde -ki teknik olarak buna herhangi bir engel yoktur- ortada anlaşılmayacak bir şey kalmaz ve anlam da bizim verdiğimiz gibi olur.

Bu ifade ile belirtilen Rabbimizin cennete koyduğu kullarına orada korkusuz ve üzüntüsüz bir yaşam sunacağı vaadi, yani “Allah’ın rahmeti”, konumuz olan pasajdaki 35. âyetten başka şu âyetlerde de zikredilmiştir: Bakara/112, 262, 274, 277; Âl-i İmrân/195, 170; Nisâ/13, 57, 122, 124; Mâide/12, 69; En‘âm/48; Yûnus/62; Zuhruf/68, 70; Ahkâf/13; Meryem/60; Mümin/40; Yâ-Sîn/26-27; Nahl/32; Hicr/46; Kâf/34; Fecr/29; Enbiyâ/86; Ankebût/9; Hacc/14; Muhammed/12; Fetih/5, 17, 25; Saff/12; Tahrîm/8; Teğâbün/9; Talâk/11; Mücâdele/22
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:28 PM   #10
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

52.Hiç kuşkusuz onlara, inananlar için bir kılavuz ve rahmet olarak, tam bir bilgiyle ayrıntılı olarak açıkladığımız bir Kitap getirmiştik.

53.Onun ilk plâna çıkmasından başka ne bekliyorlar? Onun ilk plâna çıkacağı gün geldiğinde, önceleri onu umursamayanlar, “Rabbimizin elçileri gerçekten bize gerçeği getirmişti. Acaba bizim için aracılık edecek aracılar var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Kuşkusuz kendilerini kayba uğratmışlardı. Uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılmıştır.

52. âyette dikkatler Kur’ân’a çekilmiş ve Kur’ân’ın özellikleri ile insanlar üzerindeki etkisi açıklanmıştır. Ayrıca, her konuya dair yeterince bilginin yer aldığı Kur’ân’ın tafsilâtlı olduğu ve bu tafsilâtı meydana getiren bölümlerin de gelişi güzel değil, bir bilgiye dayalı olarak oluşturulduğu bildirilmiştir. Bu ifadelerden, Kur’ân’ın her âyetinin, her faslının, insanların bir derdine derman olsun, bir problemini çözsün diye indirildiği anlaşılmaktadır.

Rabbimizin rahmeti gereği peygamber göndermesi ve kitap indirmesi, Kur’ân’da hep O’nun “ilim” sıfatıyla birlikte zikredilmiştir:

İsra1.Kulunu, bir gece, âyetlerimizden/ alâmetlerimizden/ göstergelerimizden gösterelim diye, Mescid-i Haram’dan bir kenarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüten Zat, her türlü noksan sıfatlardan arınıktır. Şüphesiz O, en iyi işitenin, en iyi görenin ta kendisidir.

(İsrâ/1)

166.Fakat Allah, sana indirdiğine –ki onu Kendi bilgisiyle indirmiştir– şâhitlik eder. Tüm âyetler de şâhitlik ederler. Şâhit olarak da Allah yeter.

(Nisâ/166)

TE’VÎL: 53. âyette, “Kur’ân’ın ilk plâna çıkması”, te’vîl sözcüğü ile ifade edilmiştir. Te’vîlsözcüğü, türediği kökün anlamından [“geriye dönüş”] değişimle “tedbir” [arkalaştırmak], yani “birinci, ikinci, üçüncü… gibi ardı ardına dizmek, sıralamak ve takdir” [ayarlamak], yani “öncelik sırasına koyup anlamlardan birisini birinci yapmakmak” anlamlarında kullanılır.[40]

Âyetteki ifadeden, Kur’ân’ın ilk plâna çıkacağı günün “Din Günü” olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân’ı iniş sırasına göre öğrenmiş olanlar da bilirler ki, Kur’ân ilk plânda “Din Günü” ve “âhiret inancı” üzerinde durmuştur. Ayrıca bu konu Kur’ân’da en çok uyarı yapılmış olan konulardan biridir. Başka bir ifade ile, Kur’ân’ın ilk plâna çıkacağı gün olan “Din Günü”, Kur’ân’da yer alan konuların başında gelmektedir.

53. âyet ayrıca, birçok âyette yer alan pişmanlık sahnelerinden birisidir.

54.Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki oluşturma ve sistemler kurup yürütme sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne cömerttir!

GÖKLERİN ve YERYÜZÜNÜN YARATILMASI: Âyette geçen الخلق[halk] sözcüğü, Alak suresinde açıkladığımız üzere, “yoktan var etme” anlamında olmayıp; “takdir etmek, şekil vermek, düzene sokmak, oluşturmak” anlamındadır. Dolayısıyla, Rabbimizin gökleri ve yeryüzünü yaratmasından onlara şekil verdiği, onları düzene soktuğu anlaşılmalıdır. Elbette ki her şeyi yoktan var eden de Yüce Allah’tır. Ancak Rabbimizin bu ifadede halksözcüğünü kullanması, bize göre, göklerin ve yeryüzünün araştırılarak incelenmesini, elde edilecek bulgulardan yola çıkılarak “eserden müessire ulaşma” yöntemiyle, evrene düzen veren programlayıcının da Kendisi olduğunun bilinmesini istemesinden dolayıdır. Bizim, Kur’ân çalışmalarımızda gökler ve yeryüzüyle ilgili tespit edilebilmiş mucizelere yer verip bu bilgileri aktarma çabamız da kullara yüklenen bu görevin bir gereğidir.

Rabbimiz birçok âyette insanların yeminle dikkatlerini çekerek Kendisine delâlet edecek kanıtları sadece göklerde ve yeryüzünde değil, enfüste [kendi içyapımızda] de aramamızı istemiştir.

Kur’ân’da Rabbimizi tanımamıza vesile olacak deliller arasından özellikle “gökler” üzerinde fazlaca durulmuş ve göklerin halk edilişinin [düzene sokuluşunun] insanın halk edilişine göre daha büyük bir iş olduğu bildirilmiştir:

3,4.O, yedi göğü, birbiri üzerine uyumlu olarak oluşturandır. Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] oluşturmasında bir çatlaklık-uygunsuzluk görmezsin. Haydi, gözünü döndür, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha döndür. Gözün, âciz olarak ve çok bitkin olduğu hâlde sana dönecektir.

(Mülk/3-4)

190-194.Göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşunda, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anan; göklerin ve yerin oluşturuluşu üzerinde: “Rabbimiz! Sen, bunu boş yere oluşturmadın, Sen, tüm noksanlıklardan arınıksın. Artık bizi Ateş’in azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi o ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına işyapanlar için yardımcılardan da hiç kimse yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi “iyi adamlar” ile birlikte, geçmişte yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı bir bir hatırlattır/öldür. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen, verdiğin sözden dönmezsin” diye iyiden iyiye düşünen kavrama yetenekleri olanlar için nice alâmetler/göstergeler vardır.

(Âl-i İmrân/191)

57.Elbette göklerin ve yerin oluşturulması, insanların oluşturulmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar.

(Mümin/57)

Demek ki, gökler araştırılıp incelendiğinde, insanın yaratılışındakine göre daha büyük bir ihtişamla karşılaşılacak, o ihtişama bakılarak da yaratıcının muhteşemliği daha iyi anlaşılacaktır. Eserlerindeki ihtişama bakarak yaratıcının muhteşemliğini tanıyan herkes, idrak edebildiği o muhteşemlik hissine uygun olarak yaratıcı güce bir isim koyacaktır. Konulacak bu isim ne olursa olsun, tüm güzel isimler Allah içindir. Göklerdeki ve duyularımızla algılayabildiğimiz her şeydeki ihtişamı yaratan, düzene koyan, bizim de Rabbimiz olan Allah’tır. O, bizi de yaratan ve bir programa göre yönetendir.

ALTI GÜN: Kaf/38′in tahlilinde ayrıntılı olarak açıkladığımız gibi, altı gün “altı evre” demektir. Bu ifade ile evrenin ve ona bağlı olarak dünyanın oluşması ve mevcut düzene girmesindeki evreler kastedilmiştir. Kur’ân’da birçok yerde geçen “altı gün” ifadesi, bize göre Kur’ân’ın mucizelerindendir ve bilim hâlen bu evreleri araştırmakla meşguldür.

ARŞA İSTİVA: Müteşâbih bir anlatım olan arşa istiva etme ifadesi, lâfzen “arşın üstüne kurulmak”, mecâzen de “en büyük makama sahip olmak, en büyük gücü elinde bulundurmak” anlamına gelir.[41] Allah’ın mekândan münezzeh olduğu birçok âyetle bildirildiğine ve aklen de böyle olduğu sabit olduğuna göre, bu ifadede sözcüklerin “hakikat” manalarının murat edilmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ın arşa istiva etmesi, Allah’ın en büyük makama sahip olduğunu ve en büyük gücü elinde bulundurduğunu ifade etmektedir.

YARATMA ve EMRİN ALAH’A ÖZGÜ OLMASI: Konumuz olan âyetin tahliline başlanırken “yaratma” sözcüğü ile ilgili bilgi verildiği için, burada kısaca emr sözcüğü üzerinde durulacaktır.

Hem “buyruk”, hem de “iş” anlamına gelen emr sözcüğü, burada “buyruk” anlamıyla ele alınırsa, emrin sadece Allah’a özgü olması ifadesi de “Allah’ın yarattıklarına emirler vermesi, onları yönetmesi” anlamına gelir. Bu durumda âyetteki ifadeden de, “Allah’ın yaratıklarını Kendisinin yöneteceği, kimseyi kimseye yönettirtmeyeceği” anlamı çıkar.

Eğer emr sözcüğü “buyruk” değil de “iş” anlamıyla ele alınırsa, âyetteki ifadeyle Allah’ın yaratmaya başlamadan önceki irâdeleri, vahiy, melek indirme gibi işlerinin kastedildiği anlaşılır.

Biz bu iki anlamdan herhangi birine öncelik vermeden her ikisini de birlikte değerlendirmenin daha uygun olacağı kanısındayız:

85.Ve sana vahiyden soruyorlar. De ki: “Vahy, Rabbimin işindendir. Size ise az bilgiden başka bir şey verilmemiştir.”

(İsrâ/85)

82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.

(Yâ-Sîn/82)

40.Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, Bizim ona sözümüz sadece “Ol!” dememizdir. O da hemen oluverir.

(Nahl/40)

40.Allah, sizi oluşturan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldüren ve sizi diriltendir. Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak kimse var mı? Allah, onların ortak koştuklarından arınık ve çok yücedir.

(Rûm/40)

MUSAHHAR: Bu ifade, “Allah’ın programına karşı duramayan” anlamına gelir[42] ki buradan, güneş, ay ve yıldızların O’nun programı dışına çıkamadıkları, çıkamayacak özellikte yaratıldıkları anlaşılır.

11.Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/ egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de, “Biz isteyerek geldik” dediler.

(Fussılet/11)

55.Rabbinize alçala alçala ve gizlice/ açıkça göstererek dua edin; namaz kılın. Kesinlikle O, sınırı aşanları sevmez. 56.Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Kesinlikle Allah’ın rahmeti, iyileştirenlere-güzelleştirenlere çok yakındır.

Tüm inananlara yönelik olan bu âyetlerde hem Yüce Allah’ın “rabb” sıfatı [programcılığı] ön plâna çıkarılmak sûretiyle dualarda bu özelliğin göz önünde bulundurulmasına işaret edilmiş, hem de inananlara dua adabı ve usûlü öğretilmiştir. Rabbimiz, Kendisine yapacağımız niyazı dil, beden ve gönül üçlüsü ile yapmamızı emrediyor. Bu tarz yapılan dua; niyaz toplumda “NAMAZ” adıyla yerleşmiş bulunmaktadır.

“Namaz” sözcüğü Hintçeden Farsçaya, Farsçadan da Selçuklular döneminde Türkçeye geçmiştir. Farsçadaki ilk anlamı, “ateş önünde saygıyla eğilmek” demektir. Sanskritçe, “saygı sunmak” anlamına gelen namaste kelimesinin Farsçaya geçmiş şekli olması muhtemeldir. Bu kelime de, “selam vermek” anlamına gelen nam kelimesinden türemiş olmalıdır. Hem nam [selam] ve hem de namaste [saygı sunmak] günümüz Hint kültüründe de görülebileceği üzere “eğilerek” yapılan bir fiildir.

Namaz” sözcüğünün Farsçadaki bu “eğilerek saygı ile dua etmek” anlamı, Arapça ve Kur’ân’da بالتّضرّع الدّعاء [ed-du‘au bi't-tezarru‘=alçala alçala/sürekli alçalarak yakarma] şeklinde ifade edilir.

Âyetin orijinalindeki تضرّعاً[tezarru‘an] ifadesi, ض ر ع[d-r-a] kökünden türemiş “tefe‘ul” babından bir sözcüktür. Kök sözcüğün anlamı “zillet ve tevazu göstermektir.” Tazarru‘ansözcüğü, kalıp ve cümledeki “hal” ögeliği itibariyle “zillet üstüne zillet, zillet üstüne zillet” [alçala, alçala, alçala alçala] demektir.

Âyetin orijinalinde yine و[vav] bağlacıyla cümlede ikinci “hal” konumunda bulunanhufyeten sözcüğü, h-f-v kökünden türemedir ve ezdâd’dandır. Yani, iki zıt anlamı da içeren bir sözcük olup “açıkça göstererek, parıl parıl parlatarak” ve “gizleyerek” demektir.

Bu durumda âyetten her iki mana da anlaşılmalı ve her iki hal ile de bu görev yapılmalıdır.

Yukarıda da zikrettiğimiz, “Rabbinize alçala alçala ve gizlice/açıkça göstererek dua edin (A‘râf/55)” emri, namaz adıyla meşhurlaşan niyaz şeklini ifade etmektedir. Bir kere daha ifade edelim ki, Kur’ân’daki namaz, işte bu âyetle emredilmiştir yani farz kılınmıştır. Ritüelli duanın; namazın kaynağı işte bu ayettir. Daha önce de defalarca zikrettiğimiz üzere “salât” sözcüklerinin malum namaz ile alakası yoktur. Bu ayet bu fakire göre Kur’an’da geçen iki yüz civarındaki dua konu edilen ayetlerin tefsiri konumundadır. O nedenle Kur’an’da namaz, tek bir ayette geçiyor demek yerinde değildir. Kur’an’daki her dua ayeti namazdan bahsetmektedir. Her duamızı da tazarrulu olarak yapmalıyız.

Girişte de açıkladığımız üzere “namaz” sözcüğünün Farsçadaki “eğilerek saygı ile dua etmek” anlamı Arapçada ve Kur’ân’da بالتّضرّع الدّعاء [ed-du‘au bi't-tezarru‘=alçala alçala; sürekli alçalarak yakarma] şeklinde ifade edilir. Nitekim bu ritüelin ana hatları, Rasûlullah’tan bize intikal etmiştir. Ne var ki, bunların bazıları, anlam ve kavram olarak mecrasından çıkarılmıştır.

Âyetten anlaşıldığına göre tazarrulu duada; namazda [Rabbimizin huzurunda dua anında] sürekli bir alçalma sergilenmelidir.

Bu zillet sergilemesi aleni; göstere göstere olacağı gibi gizli de olabilir. Rabbimiz burada “hufyeten” ifadesini kullanmıştır. Bu sözcük Ezdat’tandır; iki zıt anlamı ifade eden sözcüklerdendir. İnfakı emreden ayetlerde (Bakara; 274, Ra’d; 22, İbrahim; 31, Nahl; 75, Fatır; 29) “sirren ve alaniyeten” ve “sirren ve cehren” şeklinde gelerek infakın da hem gizli hem de aşikar yapılabileceğini emir buyurmuştu. Bizim bu ifadelere göre kanaatimiz, farz olan ibadetlerin aşikar, tatavvuların (gönülden yapılan fazla ibadetlerin) ise gizli yapılmasının gerekli olduğudur. Zira farzın riyası olmaz, tatavvuda ise riya şaibesi olabilir.

Tazarru ile duanın nasıl yapılacağını insan düşünmelidir. Bunu Rabbimiz tarif etmemiştir. Namazın nasıl kılınacağını Cebrail Peygambere öğretti cinsinden söylentiler yalan ve yanlıştır. Onun için insan; Rabbine karşı zilleti dua ederken nasıl sergileyebilir? Bunu kendisi iyi düşünüp bulmalıdır. Zaten Rasülüllah da öyle yapmıştır. Bir de geçmişten gelme teamül söz konusu idi. Bizim bunu pratik hayattan algılamamız mümkündür.

İşsiz birinin, iş verecek olana, dertli birinin derdine derman olacak olana, suçlu birinin affedecek olana, borçlu birinin kredi sağlayacak olana karşı yaptığı hazırlıkları bir düşünün. Sonra da biz kiminle buluşacağız, kimin huzuruna çıkacağız bunu düşünelim:

Yer gök bütün evrenin sahibi, bizim, mülkünde yaşadığımız, hep muhtaç olduğumuz, bizi dünyaya gönderen sonra istemesek de Kendisine döndüren, teneffüs ettiğimiz hava, içtiğimiz su, rızık elde ettiğimiz toprak; hepsinin sahibi olan, dünya üzerinde canlı cansız hizmetimize verilmiş tüm varlıkların da asıl sahibi, bizi yaratan, bizi yaşatan, içimiz dahil her şeyimizi gören, bilen ve işiten; Her şeyin sahibi, her isteyene istediğini veren, cennet ve cehennemin sahibi, suçluları affeden, bize yardım edecek olan, bağışı sınırsız, bize merhamet eden, bizi terbiye eden, gerekirse kahreden ve istemesek de huzuruna götürüp hesap soracak olan ALLAH’IN huzuruna çıkacağız. (Burada Rabbimizi Esma-ü Hüsna’daki tüm niteliklerle düşünebilmeliyiz).

Bu düşünüşe İslam’da “ZİKİR; Allah’ın anılması, hatırlanması” denilir. Allah, klasik anlayıştaki “Allah, Allah, Allah, …..” denilerek değil Bakara; 220’deki yol gösterimine göre “Babaların zikredildiği; anıldığı gibi zikredilmelidir; anılmalıdır.” Yani Allah’tan istenen, babadan istermişçesine istenmeli, babaya karşılık ödermişçesine, saygı sunarmışçasına saygı duyulmalı, babanın evlatlar için ne anlama geldiği iyi düşünülmeli, bu baba evlat ilişkisinden hareketle, Allah-kul ilişkisi dikkate alınarak Allah’a niyazda bulunulmalıdır.

Allah’ı zikir, kulu Allah’a dua etmeye; yakarmaya sevk eder. Ve kul, gönlünü Rabbine açar:

190-194.Göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşunda, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anan; göklerin ve yerin oluşturuluşu üzerinde: “Rabbimiz! Sen, bunu boş yere oluşturmadın, Sen, tüm noksanlıklardan arınıksın. Artık bizi Ateş’in azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi o ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına işyapanlar için yardımcılardan da hiç kimse yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi “iyi adamlar” ile birlikte, geçmişte yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı bir bir hatırlattır/öldür. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen, verdiğin sözden dönmezsin” diye iyiden iyiye düşünen kavrama yetenekleri olanlar için nice alâmetler/göstergeler vardır.

195.Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: “Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki hepiniz aynısınızdır– çalışanın amelini kaybetmem. O nedenle, göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.”

( Al-i Imran/ 190- 195)

Biz de öyle yaptık; Rabbimizi Esma-i Hüsna’da yer alan tüm nitelikleriyle hatırladık bir de kendi durumumuzu ve konumuzu göz önüne getirdik. Bu durumda Rabbimizin karşısında nasıl durulabilir?

Aslında bunu iyi bir psikolog, tiyatrocu, iyi bir dram yönetmeni çok iyi anlatır; koreografisini yapar. Yine de biz, aklımızın erdiği kadarıyla zihin yoralım.

Saygılı bir şekilde ayakta durarak, boyun bükerek,
Ta’zim ve tekbir ile [Allah'ı büyükleyerek, Allah'ın her şeyden daha yüce olduğunu
ifade ederek, övgüler sunarak],
Bel bükerek,
Yere kapanarak,
Huzurda diz çöküp boyun bükerek,
Yüzü, gözü semaya dikerek. (Dua esnasında “Sema” öteler ötesini temsil eder.
Bakara; 144, mülk; 16, 17) Kullar, Rabblerinden beklenti halinde iken yüzlerini
Rabblerine döndürürler:
“Yüzler var ki o gün apaydınlıktır; Rablerine nazar edicidirler (göz bebeklerini Rabblerine odaklarlar).”

(Kıyamet/ 22, 23)

Ya da mahcubiyetten yere bakarak.

Bunların hepsi; sürekli zillet sergileme şekilleridir. Bunların hepsi bir arada yapılabileceği gibi, içinde bulunulan ortama göre birkaçı da yapılabilir. Nitekim günümüzde kılınan namazın ana unsurları bize Rasûlullah’tan intikal etmiş bulunmaktadır. Ne var ki geçen zaman zarfında, mezhepçiler ve meşrepçiler tarafından eklenen çıngıllar işi aslından uzaklaştırmıştır.

Zaman içerisinde birileri namazla ilgili birtakım şartlar ileri sürerek “Bunlardan biri dahi eksik olsa namaz bâtıl olur. Vâcibler ise, namazın ikinci derecede kuvvetli bölümleridir. Farzları tamam olan bir namazın vâcibleri bulunmasa da namaz sahih sayılır, ancak eksik bir namaz olur. Vâcibleri bilerek terk ederse günah işlemiş olur, ama namaz yine tamamdır” demişlerdir.

Duanın adabı

Dua edilirken takınılacak tavır hakkında pek çok şey söylenmiştir. Ancak bunları aktarmanın bir yararı yoktur. Çünkü bu konuda göz önünde tutulması gereken tek ölçü, Allah’ın bildirdikleridir.

Bu nedenle biz, Peygamberimizin de kesinlikle dışına çıkmadığına emîn olduğumuz şu âyetleri ve içerdiği kuralları aktarmakla yetiniyoruz:

Ve Allah’ın bazınıza, diğerlerinizden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Ve Allah’ın fazlından isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi en iyi bilendir.

(Nisâ/32)

Kim dünya sevabını istiyor idiyse; bilsin ki dünya ve âhiret sevabı yalnızca Allah katındadır. Ve Allah çok iyi işiten ve çok iyi görendir.

(Nisâ/134)

De ki: “Rabbim hakkaniyeti emretti. Her mescidin yanında; toplum içinde yüzünüzü; tüm benliğinizi O’na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak Rabbinize yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”

(A‘râf/29)

Ve en güzel isimler Allah’ındır. Öyleyse O’nu onlarla çağırın. O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları da terk edin. Onlar yapmakta olduklarının karşılığını yakında görecekler.

(A‘râf/180)

Ve her zaman kendi içinden, korkarak ve alçala alçala, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma!

(A‘râf/205)

Ve kullarım sana Benden sordukları zaman, biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınımdır. Bana yakarınca, yakaranın yakarışına cevap veririm. O hâlde rüşte ermeleri için, onlar da Bana karşılık versinler ve Bana inansınlar.

(Bakara/186)

Ya‘kûb dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmeyin, kesinlikle Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini örtenler toplumundan başkası Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmez.”

(Yûsuf/86-87)

Ve sizin Rabbiniz: “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Şüphesiz Bana kulluk etmekten büyüklenen kimseler yakında horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir” dedi.

(Mü’min/60)

Ve Zekeriyyâ; hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni tek başıma bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın” diye seslenmişti de Biz, o’nun için karşılık vermiştik. Ve kendisine Yahyâ’yı ihsan ettik. Ve o’nun için eşini düzelttik/doğum yapmaya elverişli hâle getirdik. Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.

(Enbiyâ/90)

Bir zamanlar o, Rabbine gizli olarak seslenmişti. Demişti ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, mutsuz olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, yakınlarımdan/amcaoğullarımdan endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yardımcı, koruyucu yakın kimse] bağışla. Rabbim, onu rızanı kazanan/herkesin hoşnut olacağı biri kıl!”

(Meryem/3-6)

İlâhî ilkelere ilk teslim olan, onları ilk uygulayan, vahiy ile terbiyelenen Rasûlullah da muhataplarına, “Ey insanlar! Nefislerinize yumuşak davranın [sesinizi yükseltmeyin]! Çünkü sizler sağırı ve gâibi [uzakta, sizden haberi olmayan birisini] çağırmıyorsunuz. Lakin sizler semî‘ ve basîr Allah’a dua ediyorsunuz!” demiş; secili, kafiyeli ve ısmarlama, basmakalıp dua etmeyi uygun görmemiştir.

Mealleri verilen âyetler göz önüne alındığında, duada olması gereken âdab ve kurallar şu şekilde sıralanabilir:

Dua edilirken önce Allah üstün vasıflarıyla anılıp O’na hamd edilmeli, sonra kişisel istekler dile getirilmelidir. Fâtiha Sûresi’nde öğretilen dua buna en güzel örnektir.
Dua, Allah’ın en güzel isimleriyle yapılmalıdır. Çünkü Rabbimiz, Ve en güzel isimler Allah’ındır. Öyleyse O’nu onlarla çağırın (A‘râf/180) buyurarak Kendisine en güzel isimleriyle yakarmamızı istemiştir.
Nitekim Şu‘arâ/78-82′ye bakıldığında, İbrâhîm peygamberin de Allah’a Esma-i Hüsna’sı ile hitap ederek yakardığı görülür:
İbrâhîm: “Peki, siz ve en eski babalarınızın nelere tapmış olduğunuzu hiç düşündünüz mü? İşte onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi ayrı. O, beni yaratandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yedirenin, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, kusurumu bağışlayacağını umduğumdur. Rabbim! Bana ‘hüküm’ ver ve beni iyilere kat! Ve beni, sonra gelecekler için doğrulukla anılanlardan kıl! Ve beni nimeti bol cennetin mirasçılarından kıl! Ve babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan oldu. Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple/gerçek imanla gelenlerden başkasına yarar sağlamadığı ve cennetin Allah’ın koruması altına girenlere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi.

(Şu‘arâ/77-82)

Dua, samimiyet içinde, umarak, korkarak ve ürpererek yapılmalıdır. Bu kuralın en iyi uygulanma zamanlarının, günlük gailelerden uzak bulunulan gece ve seher vakitleri olduğu kanaatindeyiz. Toplu olarak dua etmenin de samimiyet ve heyecan duygularını canlandırması bakımından etkili olacağını düşünüyoruz.
Dua sadece dil ile değil, gönül ve tüm beden dilleriyle de yapılmalı, ama dualarda Allah’ın koyduğu hadler aşılmamalıdır. Çünkü Rabbimiz, haddi aşanları sevmediğini açık bir şekilde ifade etmiştir.
Dua ederken edebiyat yapma gayretine girilmemeli, kafiyeli, secili ifadeler kullanılmamalı ve yapmacık tavırlardan kaçınılmalıdır.
Dua, Allah tarafından kabul edileceğine kesinlikle inanılarak yapılmalıdır.
Duada kimsenin zararı istenmemeli, haksız ve yersiz isteklerde bulunulmamalıdır. Dua; Kur’ân’da yer almış, Allah’ın tasvip ettiği türden, yani günahların affı, kötülüklerin def’i ve örtülmesi, canın iman ile ve iyilerle beraber alınması, kıyâmet gününde rezil ve rüsvâ olmamak, hidâyet, tevbenin kabulü, hayırlı bir nesle sahip olmak, iyi ve güzel işler yapabilmek, cehennem azabından korunmak, ilim ve sağlık istemek için olmalıdır.

Dua âyetlerinde yer alan bu kurallar dikkate alındığında, camilerde, televizyon ve radyolarda, değişik törenlerde artistik gösteriler eşliğinde, âdeta Allah’a emirler yağdıran düzmecelerin dua olmadığı anlaşılmaktadır.

Tüm inananlara yönelik olan bu âyetlerde hem Yüce Allah’ın “rabb” sıfatı [programcılığı] ön plâna çıkarılmak sûretiyle dualarda bu özelliğin göz önünde bulundurulmasına işaret edilmiş, hem de inananlara dua adabı ve usûlü öğretilmiştir.

Duanın kabul edileninin gizli yapılanı olduğuna dair Kur’ân’da birçok örnek vardır

DUADA HADDİ AŞMAK: Duada haddi aşmak, dua adabı çerçevesinde yapılmaması gereken bir davranıştır. Meselâ gayr-i meşru, gereksiz, anlamsız şeyler için dua etmek veya çalışıp çabalamadan yan gelip yatarak Allah’tan dilekte bulunmak, duada haddi aşmanın örneklerindendir. Bunlardan başka bir de bilmeden, bilinçsizce haddi aşma durumuna düşülen hâller vardır ki, bunlar, başkalarına ait kalıplarla, içeriğini anlamadığı dil ve sözcüklerle yapılan dualarda ortaya çıkmaktadır. Bizce insan duayı, dilinden ziyade, içinden, gönlünden etmelidir.

DÜZELTİLDİKTEN SONRA YERYÜZÜNDE FESAT ÇIKARMAK:

Rabbimizin ifade ettiği gibi, gökler, yeryüzü ve en güzel bir biçimde yaratılmış olan insan da dâhil tüm varlıklar kusursuz bir düzende var edilmiştir

10.Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler sağladık; kendinize verilen nimetlerin karşılığını ne kadar da az ödüyorsunuz!

(A‘râf/10)

36.Bunun üzerine şeytân; İblis/düşünce yetisi onları oradan kaydırdı, içinde bulundukları ortamdan çıkardı. Ve Biz, “Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir yararlanma vardır” dedik.

(Bakara/36)

Rabbimizin, insanı bu durumdan kurtarmak için elçi gönderip kitap indirmesine rağmen, insanoğlu yeryüzünde doğayı kirletmiş, kan dökmüş, fesat ve kargaşa çıkarmıştır. Rabbimiz yine elçi gönderip kitap indirmiş ve bu sayede fesadın önüne geçilerek yeryüzü düzeltilmiştir. Bu âyette yeryüzü düzeltildikten sonra bozgunculuk yapmayın ifadesi ile verilen mesaj şudur: “Bundan sonra da Rabbinizin elçisine uyun, vahye kulak verin, yeryüzünde fesat çıkarmayın, kargaşa oluşturmayın, kendi aranızda düşmanlığa meydan vermeyin!”

57.Ve O, hatırlarsınız/ öğütlenirsiniz diye, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/ dağıtıcılar/ yayıcılar olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız.

Bu âyette de yine Rabbimizin insanoğlunun rahat bir yaşam sürmesi için “rabb” sıfatıyla yaptığı plân ve programlarından söz edilmektedir.

Bu âyetteki ifadeler birçok âyette başka ayrıntılarla yer almıştır:

46.Size rahmetinden tattırsın, emriyle gemiler akıp gitsin ve sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ödersiniz diye armağanlarından rızık aramanız için rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi de O’nun alâmetlerinden/ göstergelerindendir.

(Rûm/46)

28.Ve O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. Ve O, övülmeye lâyık olandır, yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakındır.

(Şûrâ/28)

50.Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, kesinlikle ölüleri diriltir ve O, her şeye gücü yetendir.

(Rûm/50)

33.Ve ölü toprak, duyarsız topluma bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yeyip duruyorlar.

(Yâ-Sîn/33)
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
araf, giriş, sûresi’ne


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 08:28 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam