hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE TEBYîNÜ'L -KUR'AN İŞTE KUR'AN ve VİDEOLARI Hakkı Yılmaz > İniş Sırası ile Sureler > 92.Nisa Suresi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 8. August 2010, 11:19 PM   #11
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

135. Ey iman etmiş kimseler! Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, Allah için tanıklık eden kimseler olarak hakkaniyeti oldukça ayakta tutanlar/gözetenler olun. İster zengin olsun, ister fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de daha yakındır. Artık adaleti yerine getirebilmek için hevânıza uymayın. Eğer eğip bükerseniz veya geri durursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah yaptıklarınıza haberdardır.

Bu âyet de bağımsız bir necmdir. Burada insanlığa, özellikle de mü’minlere toplumsal hayatta uyulması gereken tanıklık konusu öğretilmektedir. Buna göre;

• Kişi, kendisinin, ana-babasının ve yakın akrabalarının aleyhine bile olsa Allah için tanıklık ederek hakkaniyeti ayakta tutulmalıdır/gözetilmelidir.

• İster zengin olsun, ister fakir olsun, tanıklıkta ayırım yapılmamalıdır. (Allah'ın her ikisine de, insanlardan daha yakın olduğu unutulmamalıdır.)

• Adaleti yerine getirebilmek için kişisel düşüncelerden uzak durulmalıdır. (Kişisel çıkarlar önplana alındığı veya tanıklıktan geri durulduğu takdirde, Allah'ın bunu bileceği ve cezalandıracağı unutulmamalıdır.)

Âyetteki, Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa… ifadesiyle, insanlığa önemli bir mesaj verilmektedir. Kişinin, kendisi ve yakınları aleyhindeki tanıklığı, dünyada çıkar kaybına, sıkıntıya neden olsa da hem kendisini hem yakınlarını maddî ve manevî suçlardan, yaptıkları hakksızlıkların manevî vebalinden kurtaracaktır:

Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi [yakınlarınızı], yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir ateş'ten koruyun. Onun üzerinde, Allah'a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır. (Tahrîm/6)

Âyetteki, hakkaniyeti oldukça ayakta tutanlar/gözetenler olun ifadesiyle, adaletin sağlanmasında tanıklığın önemine dikkat çekilmiştir. Toplumsal hayatın ikâmesi ve idamesi ancak adalet ile mümkündür.

Bu nedenle adaletin sağlanması tekrar tekrar emredilmiştir:

Ve siz onları salâta çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence edinirler. Bu, onların, akıllarını kullanmayan bir kavim olmalarındandır. (Mâide/58)

Ve Rahmân'ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve câhil kimseler kendilerine lâf attığı zaman, “Selâm!” derler. Onlar [Rahmân'ın kulları], Rabb'lerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler. Ve onlar [Rahmân'ın kulları], “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden sav! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası cidden ne kötü bir karargâh, ne kötü bir ikâmetgâhtır!” derler. Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], harcadıklarında israf etmezler, sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur. Ve işte o kişiler [Rahmân'ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı öldürmezler. –Ancak hakk ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler müstesnâ. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse, kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.– Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], kendilerine Rabb'lerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce yıkılmazlar [davranmazlar]. Ve o kişiler [Rahmân'ın kulları], “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler. İşte onlar [Rahmân'ın kulları], sabretmelerine karşılık ğurfede [cennetin en yüksek makamlarında], orada ebedî kalacaklar olarak mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır, –orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikâmetgâhtır!– De ki: “Duanız olmasa Rabbim size kıymet verir mi ki de siz kesinkes yalanladınız? Artık size o kaçınılmaz olacaktır.” (Furkân/63-77)

Şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder. O, düşünüp öğütlenirsiniz diye size öğüt verir. (Nahl/90)

Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık [yaptık]. O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla]. Hevâya [keyfe/arzuya] uyma. O takdirde seni Allah'ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar; hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır. (Sâd/26)

Kısacası mü’minler, ne zaman tanıklıklarına ihtiyaç duyulsa, adaleti korumak için, kimseden korkmadan, taraf tutmadan ve çıkar ummadan hemen harekete geçmelidir.

136. Ey iman etmiş kişiler! Allah'a, Elçisi'ne, Elçisi'ne indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Ve kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve son günü inkâr ederse kesinlikle o çok uzak bir sapıklığa sapmıştır.

137. Şüphesiz şu, iman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da küfürlerini artırmış kimseler; Allah onları bağışlayacak ve onları bir yola kılavuzlayacak değildir.

138-139. Mü’minlerin astlarından küfre sapanları velî edinen şu münâfıklara, şüphesiz, çok acıklı bir azabın kendileri için olduğunu müjdele! Onların yanında izzet [onur ve yücelik] mi arıyorlar? Oysa izzetin [onur ve yüceliğin] tümü Allah'ındır.

140-141. Ve O [Allah], size Kitap'ta [Kur’ân'da], “Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Şüphesiz Allah, sizi gözetleyip duran kimselerin; münâfıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayandır. Artık Allah tarafından size bir zafer olursa onlar, “Biz sizinle beraber değil miydik?” derler. Kâfirler için bir pay olunca da, “Size üstünlük sağlamadık mı, sizi mü’minlerden korumadık mı?” derler. Artık Allah, kıyâmet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla bir yol kılmayacaktır.

142-143. Şüphesiz ki münâfıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatıcısıdır. Ve onlar, salâta doğru kalktıkları zaman, ikisi arasında gidip gelen kararsızlar olarak, tembel tembel kalkarlar, onlarla [mü’minlerle] ve şunlarla [kâfirlerle] olmazlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allah'ı ancak, pek az olarak anarlar. Ve Allah kimi saptırırsa, sen artık ona bir yol bulamazsın.

144. Ey iman etmiş kimseler! Mü’minlerden seviyece düşük olan kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir kanıt vermek mi istiyorsunuz?

145-146. Şüphesiz ki münâfıklar –tevbe edenler, düzeltenler, Allah'a sıkıca sarılanlar ve dinlerini Allah için arıtan kimseler müstesnâ; artık bunlar, mü’minlerle beraberdirler. Ve Allah, mü’minlere büyük bir ecir verecektir– ateş'ten en aşağı tabakadadırlar. Sen de onlara bir yardım edici bulamazsın.

147. Eğer şükrettiyseniz ve iman etmişseniz Allah size azabı ne yapar? Allah, şâkir'dir [karşılığını verendir] ve en iyi bilendir.

148. Allah, hakksızlığa uğrayanların dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Ve Allah en iyi işiten, en iyi bilendir.

149. Eğer bir hayrı açığa vurur yahut onu gizlerseniz yahut da bir kötülüğü affederseniz, biliniz ki, şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, en iyi güç yetirendir.

150-151. Allah'ı ve elçilerini inkâr ederek kâfir olan, “Biz, bir kısmına inanırız bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ve Elçisi'nin arasını ayırmayı isteyen ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler; işte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Ve Biz, o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

152. Allah'a ve elçilerine inananlar ve onlar arasında ayırım yapmayan kimseler; işte onlar, Allah'ın pek yakında mükâfâtlarını verecekleridir. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.

Bu âyet grubunda, mü’minlere iman esasları, ahlâk kuralları ve dünya-âhiret mutluluğu için yapılacak görevler bir bir sayılıp dökülmüş, inkârcılar ve münâfıklar ile ilgili bilgi verilmiştir. Âyetlerin ifadeleri gâyet açık ve net olmakla birlikte, dikkat çekici birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz.

Pasajda, Ey iman etmiş kişiler! Allah'a, Elçisi'ne, Elçisi'ne indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin ifadesiyle başladığı dikkat çekiyor. İman etmiş olanlara, “iman edin” denmesinin bir nedeni olmalıdır. Burada verilen mesaj, imanın temel öğelerinin bütünüyle yerine getirilmesi gerektiğidir. Nitekim âyetin devamında, Ve kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve son günü inkâr ederse, kesinlikle o çok uzak bir sapıklığa sapmıştır buyurularak, “âmentü” olarak bilinen kabul açıkça emredilmektedir.

Buradaki muhatapların münâfıklar olduğu da düşünülebilir. Zira onlar gönülden inanmadıkları hâlde inanmış gözükmektedirler:

Ey Elçi! Kalpleri iman etmediği hâlde ağızlarıyla, “İnandık” diyen kimseler ve Yahûdileşmişlerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler ve sana gelmeyen kimselere için dinlerler [casusluk ederler]; kelimeyi yerlerinden kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!” derler. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse, sen Allah'a karşı, onun lehine hiç bir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve âhirette onlara büyük azap vardır. (Mâide/41)

Buna göre âyetin mesajı, “Ey dil ile inandığını söyleyenler! Gönülden inanın…” şeklinde olur.

141. âyette, Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz buyurularak, mü’minlere, münkeri açığa vurdukları takdirde masiyet işleyenlerden uzak durmaları emredilmiştir. Çünkü, onlardan uzak durmayan kimse, onların fiillerine razı olmuş olur. O nedenledir ki ifade, Aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz diye tamamlanmıştır. Bu emir En‘âm sûresi'nde de geçmişti:

Ve âyetlerimiz hakkında boşa uğraşanları gördüğün zaman, onlar ondan başka söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir. Ve eğer şeytan bunu sana terk ettirse de, hatırladıktan sonra o zâlimler topluluğu ile beraber oturma. (En‘âm/68)

141. âyetteki, Şüphesiz ki münâfıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatıcısıdır ifadesinde konu edilen Allah'ın aldatması, “münâfıkları cezalandırması”dır. Burada “müşâkele” sanatı vardır. Münâfıkların Allah'ı aldatmaya çalışmaları ve Allah'ın onları cezalandırması, Bakara sûresi'nde (9. âyet) işlenmişti.[80]

Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün... İşte size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanacaklardır. Gözünüzü açın, onlar yalancıların ta kendileridir. (Mücâdele/18)

Âyette, Ve onlar, salâta doğru kalktıkları zaman, ikisi arasında gidip gelen kararsızlar olarak, tembel tembel kalkarlar, onlarla [mü’minlerle] ve şunlarla [kâfirlerle] olmazlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allah'ı ancak, pek az olarak anarlar buyurularak, münâfıklar hakkında bilgi verilmiştir. Demek oluyor ki salât [sosyal yardım ve destek] konusunda münâfıklar da müşriklerden farklı değillerdir. Bu husus, şu âyetlerde gâyet net olarak açıklanmıştır:

Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. Bu nedenle, şu destekçilerin vay hâline! Onlar, destek verişlerinden gâfildirler, onlar, gösteriş yaparlar ve mâûnu vermezler. (Mâûn/1-7)

Ve onların infaklarının kendilerinden kabul olunmasına, sadece, onların Allah'a ve onun Elçisi'ne küfretmeleri ve salâta sadece tembel tembel gitmeleri, bağışlarını da ancak istemeyerek yapmaları engel oldu. (Tevbe/54)

Şüphesiz sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir ödünç verenler; kendilerine kat kat artırılacaktır. Onlar için çok şerefli bir ödül de vardır. (Hadîd/18)

O gün münâfık erkekler ve münâfık kadınlar o iman eden kimselere, “Bize bakın da sizin nûrunuzdan alalım?” derler. Denildi ki: “Arkanıza dönün de nûr arayın!” Sonra da aralarına içinde rahmet, dışında da kendi yönünden azap olan kapılı bir sûr vurulur [çekilir]. (Hadîd/13)

143. âyette, Ve Allah kimi saptırırsa, sen artık ona bir yol bulamazsın buyurularak, hidâyetin Allah'ın kudretinde olduğu, Elçi'nin elinden bir şey gelmeyeceği-gelemeyeceği beyân edilmektedir:

Ve sen, doğduğu zaman, güneşi, onların o büyük mağaralarından sağ yana yöneldiğini, battığı zaman da onları sol yandan keser-geçer göreceksin. Kendileri de ondan geniş bir boşluktadırlar. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime kılavuzluk ettiyse artık o, doğruyu bulmuştur. Allah kimi şaşırttıysa da, artık sen ona yol gösteren bir yakın kimseyi asla bulamazsın. (Kehf/17)

Allah kimi saptırırsa, artık ona yol gösterecek bir kimse de yoktur. Ve O, bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir hâlde bırakır. (A‘râf/186)

Kesinlikle sen sevdiğini doğru yola iletemezsin; ama Allah dilediğine doğru yolu gösterir ve O, doğru yola girecek olanları daha iyi bilir. (Kasas/56)

151. âyette, Ve Biz, o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır buyurularak münâfıklar, dünya ve âhirette kendilerini bekleyen ceza ile tehdit edilmişlerdir. Bakara/61'de Allah'a isyan eden İsrâîloğulları'nın zillet ve meskenetle cezalandırıldığı târihî bir gerçek olarak daha evvel bildirilmişti.

153. Kitap Ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verdik.

154-158. Ve söz vermeleri nedeniyle Tûr'u [dağı] üzerlerine kaldırdık ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir.

159. (166. âyetten sonra tertip edildi.)

160-161. Sonra da Yahûdileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde faiz almaları ve insanların mallarını hakksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.

162. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikâme eden, zekâtı veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir mükâfât vereceklerimizdir.

Bu âyet grubunda da, tıpkı Bakara sûresi'ndeki gibi, Ehl-i Kitap ile ilgili bilgiler verilmektedir. Âyetlerdeki ifadeler gâyet açık ve nettir:

• Ehl-i Kitap Rasûlullah'tan kendilerine gökten bir kitap indirmesini istemektedirler. Bu ne ki! Bunlar, Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı edinmişlerdi [altını ilâhlaştırmışlardı]. Sonra bunlar affedildiler. Bunları uyarsın diye Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verildi.

• Söz vermeleri nedeniyle Tûr [dağ] üzerlerine kaldırıldı. Ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” denildi. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” denildi. Sonra da sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurdu. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz alındı. Oysa o'nu öldürmemişlerdi ve o'nu asmamışlardı. Ama onlara o, benzetilmişti. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu, Kendine yükseltti [derecesini artırdı].

• Sonra da Yahûdileşen kimselerin birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde faiz almaları ve insanların mallarını hakksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyler haram kılındı. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırlandı.

• Onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, yukarıda anlatılanlar gibi değildirler. Bunlar Rasûlullah'a indirilene ve ondan önce indirilenlere iman etmektedirler. Onlar, salâtı ikâme eden, zekâtı veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. Bunlar ödüllendirilecek gruptur.

Bu âyetlerde Yahûdilerle ilgili verilen bilgiler, A‘râf, Tâ-Hâ, Bakara sûrelerinde genişçe yer almıştı.

Bu pasajda Yahûdilerin densizlikleri anlatılırken, konu Îsâ ile ilgili eksik ve yanlış bilgilere getirilerek, Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara, o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı] buyurulmuş; Îsâ'nın onlar tarafından öldürülmediği, asılmadığı, Îsâ'nın benzetildiği, Allah'ın Îsâ'yı Kendisine yükselttiği beyân edilmiştir.

Âyette üzerinde durulması gereken nokta, Ama onlara o, benzetildi ifadesidir. Burada Îsâ'nın bir şeye benzetildiği söylenmekte, ama neye benzetildiği bildirilmemektedir. Îsâ'nın neye benzetildiğini Rasûlullah ve ashâbının kesin olarak bildikleri kanaati taşıyoruz. Âl-i İmrân sûresi'ndeki âyetlerin delâletiyle bunun anlaşılabileceğini düşünüyoruz. O nedenle Âl-i İmrân sûresi'ndeki şu pasajı tahlillerimizle birlikte sunuyoruz:

Sonra Îsâ, onlardan inkârcılıklarını sezince, “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol. Rabbimiz! Biz senin indirdiğine iman ettik, Elçi'ye de uyduk. Artık bizi şâhitlerle beraber yaz” dediler. Ve onlar [inanmayanlar] kötü plan yaptılar, Allah da kötü plan yaptı [onların kötü planlarını boşa çıkardı]. Ve Allah, plancıların [kötü planları boşa çıkaranların] en hayırlısıdır. Hani Allah, “Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim, seni Kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Şu inkâr eden kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere gelince de, O [Allah], onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, zâlimleri sevmez” demişti. İşte bu, Biz bunu sana, âyetlerden ve yasalar içeren hatırlatmalardan/öğütlerden [Kur’ân'dan] okuyoruz. (Âl-i İmrân/52-58)

Bu âyetlerde Îsâ peygamberin hayatından bir kesit nakledilerek Hristiyanların, özellikle de Necrân heyetinin, Îsâ'nın ilâhlığı ile ilgili sapık inançları reddedilmekte; ayrıca Rasûlullah da motive edilmektedir. Âyette verilen bilgiler şöyle özetlenebilir: Îsâ, inkârcıların düşmanlığını sezer. Yakın çevresine, “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” diye sorar. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol” diye Îsâ'ya teminat verirler ve “Rabbimiz! Biz senin indirdiğine iman ettik, Elçi'ye de uyduk. Artık bizi şâhitlerle beraber yaz” diyerek Allah'a niyazda bulunurlar. Yani, Allah yolunda ölmeyi, şehid olmayı göze alırlar.

Bu safha başka bir âyette şöyle nakledilir:

Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın yardımcıları olun; nitekim Meryem oğlu Îsâ, havarilere, “Allah'a benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz” dediler. Sonra İsrâîloğulları'ndan bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Sonra da, Biz de inanmış kimseleri, düşmanlarına karşı destekledik de onlar üstün geldiler. (Saff/14)

Bu arada kinci Yahûdiler Îsâ'yı ortadan kaldırmak için plan kurmakta, Allah da plan kurmaktadır [onların planını boşa çıkaracak olayları yaratmaktadır]. Ayrıca Îsâ'ya, Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim, seni Kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Şu inkâr eden kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere gelince de, O [Allah], onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, zâlimleri sevmez diye güvence vermektedir. Yani, bu sırada Îsâ ölmeyecektir. Onun daha yapacağı işler vardır.

Geçmişe ait verilen bu bilgilerle, Rasûlullah'a da güvence verilmekte; o'na zımnen, “Senin de yapacağın işler vardır” denilmektedir.

54. âyetteki, Allah da kötü plan yaptı [onların kötü planlarını boşa çıkardı]. Ve Allah, plancıların [kötü planları boşa çıkaranların] en hayırlısıdır ifadesi, Nisâ sûresi'nde açığa kavuşturulmaktadır:

Ve söz vermeleri nedeniyle Tûr'u [dağı] üzerlerine kaldırdık. Ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu, Kendine yükseltti [derecesini artırdı/ününü yaydı]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Nisâ/154-158)

Âyetteki, Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi ifadesinden anlaşıldığına göre, havarilerden biri, Îsâ rolünü üstlenip, Allah yolunda şehid olmuştur.

Kurtubî’nin nakline göre bu konuyu ed-Dahhâk şöyle izah etmiştir:

Hz. Îsâ'yı öldürmek istediklerinde, havariler 12 kişi oldukları hâlde bir odada toplandılar. Hz. Îsâ, odanın havalandırma deliğinden yanlarına geldi. İblis de Yahûdi topluluklarını durumdan haberdar edince 4.000 kişi bineklerine bindiler ve odanın kapısını tuttular. Hz. Mesih havarilere, “Hanginiz cennette benimle birlikte olmak karşılığında ölümü göze alabilir?” dedi. Onlardan birisi, “Ben ey Allah'ın Peygamberi” dedi. Bunun üzerine Hz. Îsâ yünden yapılmış abasını ve yünden bir sarığı üzerine attı, sopasını ona teslim etti. Bu kişi Hz. Îsâ'nın sûretine benzetildi. Yahûdilere karşı çıkınca onu öldürdüler, daha sonra çarmıha gerdiler.[81]
Merhum Râzî ise şu açıklamaları yapar:
Hz. Îsâ'yı Öldürmek İsteyenin, Ona Benzetilerek Öldürülmesi:

“Allah Teâlâ, Hz. Îsâ'nın (a.s) şeklini, başka bir insana vermiştir.” Bu izaha göre değişik açıklamalar yapılmıştır:

a) Yahûdiler, Hz. Îsâ'nın (a.s), arkadaşları [havarileri] ile birlikte falancanın evinde olduğunu öğrenince, Yahûdilerin reisi olan Yahuda, avânesinden Taytâyus isminde bir adama, o'nun yanına girip öldürmek için o'nu evden çıkarmasını emretmişti. Bu adam Hz. Îsâ'nın yanına girince, Cenâb-ı Allah Hz. Îsâ'yı (a.s), evin tavanından göğe yükseltmiş ve Taytâyus'a, Hz. Îsâ'nın şeklini vermiş. Binâenaleyh Yahûdiler, onu Hz. Îsâ zannederek çarmıha germiş ve öldürmüşlerdir.

b) Yahûdiler, Hz. Îsâ'yı (a.s) takip için bir adam görevlendirdiler. Hz. Îsâ (a.s) dağa çıktı ve oradan göğe yükseltildi. Hakk Teâlâ, o gözetleyici adama Hz. Îsâ'nın şeklini verdi ve Yahûdiler onu, “Ben, Îsâ değilim” dediği hâlde, öldürdüler.

c) Yahûdiler, Hz. Îsâ'yı yakalamayı kafalarına koymuşlardı. Hz. Îsâ'nın yanında on havârisi vardı. Hz. Îsâ (a.s) onlara, “Kim, kendisine benim sûretim verilmesi karşılığında cenneti satın almak ister” dedi. İçlerinden birisi, “Ben...” dedi. İşte bunun üzerine, Allah Teâlâ, ona Hz. Îsâ'nın (a.s) şeklini verdi. O, evden çıkarılıp öldürüldü. Hz. Îsâ (a.s) da göğe kaldırıldı.

d) Hz. Îsâ'nın havarilerinden olduğunu iddia eden bir münâfık vardı. Bu münâfık, Yahûdilere gidip Hz. Îsâ'nın (a.s) yerini haber verdi. Bu adam, Yahûdilerle birlikte Hz. Îsâ'yı yakalamak için içeri girdiklerinde, Allah Teâlâ, Hz. Îsâ'nın şeklini o adama verdi. Böylece bu adam öldürüldü ve çarmıha gerildi.

İşte bütün bunlar, birbirine zıt olan ve birbirini nakzeden açıklamalardır. İşlerin hakikatini en iyi Allah bilir.[82]

Âyette, Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur buyurulmuştur, ki burada konu edilen anlaşmazlık, Yahûdiler ve Hristiyanların, “Eğer bu ölen Îsâ ise, bizim arkadaşımız nerede?”, “Allah, gözümüzün önünde o'nu semâya yükselti”, “Çarmıha gerilen kişi Îsâ idi, fakat çarmıhta ölmemişti ve çarmıhtan indirildiğinde yaşıyordu”, “Îsâ çarmıhta öldü, daha sonra tekrar dirilip havarileri ile birçok kez buluşup konuştu” gibi gerçek dışı inançlara sahip olmalarıdır.

Burada, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ifadesiyle konu edilen Yahûdilerin peygamber katilliği Bakara/91, Âl-i İmrân/112 ve 181 âyetlerinde de yer almış ve detaylı bilgi sunulmuştu.

Kur’ân âyetlerine dikkat edildiğinde, Îsâ peygamberin de her beşer gibi ölümlü olduğu ve öldüğü anlaşılır:

Hani Allah, “Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim, seni Kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Şu inkâr eden kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere gelince de, O [Allah], onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, zâlimleri sevmez” demişti. (Âl-i İmrân/55-57)

Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [Îsâ], “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; ğaybları bilen yalnız Sensin, Sen! Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim ve sizin Rabbınız olan Allah'a kulluk edin’ dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen. Ve şüphesiz Sen ğaybları en iyi bilensin. Eğer onlara azab edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, azîz ve hakîm'in ta kendisisin.” Allah dedi ki: “Bu, doğru kimselere doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır.” Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Mâide/116-119)

Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkide olan kişiler sabiye nasıl konuşuruz/yüksek mevkide olan kişiler sabiye nasıl konuşur?” dediler. İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse (kıldı). Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün, selâm benim üzerimedir. (…) Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” diyen Meryem oğlu Îsâ'dır. (Meryem/29-36)

ÎSÂ'NIN ALLAH'A YÜKSELTİLMESİ

Konumuz olan paragraftaki, Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti ve Seni Kendime yükselticiyim (Âl-i İmrân/55) ifadeleri, İslâm'ı, Peygamber'i ve Kur’ân'ı gözden düşürebilmek için, Allah'ın Îsâ'yı göğe, Kendi yanına çıkardığı şeklinde çarpıtılmış ve bu hususta epeyce menkıbe düzülmüştür. Hâlbuki, Allah'a gitmek, Allah'a yükselmek, bedensel olarak göğe çıkmak değildir. Bu ifadeler, Allah'ın derece yükseltmesine, değer vermesine, dünyada yüksek mevkilere çıkarmasına ve büyük ödüller ihsan etmesine işarettir. Zira, Allah'ın sıfatlarından biri de, “refi‘u'd-derecât'tır” [dereceleri yükselten'dir].

Ve yüksek bir mevkide bulunarak, yetişkin biri olarak insanlarla konuşacak ve o sâlihlerdendir. (Âl-i İmrân/46)

O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni Rûhu'l-Kudüs ile desteklemiştim. Yüksek bir mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri], Tevrât'ı ve İncîl'i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrâîloğulları'na apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin, ‘Bu ancak apaçık bir sihirdir’ dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.” (Mâide/110)

O, dereceleri yükseltendir, arş'ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/Kendi işinden olan rûhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır]. (Zümer/15)

Ayrıca şu âyet, bu konunun doğru anlaşılması için yeterli bir ipucu sunmaktadır:

Ve eğer Biz dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, ama o alçaklığa saplandı kaldı ve tutkusuna uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. O nedenle sen tefekkür etsinler [iyice düşünsünler] diye bu kıssayı iyice anlat. (A‘râf/176)

A‘râf/176'daki, Eğer Biz dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik ifadesine göre Allah herkesi Kendisine yükseltecektir. Burada konu edilen yükselme, fizikî anlamda bir yükselme değil, “mükemmel bir iman ve sâlihât işlemek sûretiyle manevî bir yükselme”dir. Çünkü Allah böylelerini iliyyîn'e [yüceler yücesine] yükseltmektedir:

Hayır, hayır... “Ebrâr”ın kaydı, kesinlikle illiyyîn'dedir. –İlliyyîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi?– Yaklaştırılmışların tanık olduğu rakamlanmış/yazılmış bir kayıttır! (Mutaffifîn/18-21)

Ve Kitap'ta İdrîs'i an/hatırlat. Şüphesiz o, çok sâdık biriydi, bir peygamberdi. Ve Biz o'nu yüce bir mekâna yükselttik. (Meryem/56-57)

Evet, Îsâ peygamber Yahûdilerce çarmıha gerilerek öldürülmemiştir. O başka bir zaman başka bir yerde ölmüştür. Yeri ve zamanı hakkında bir bilgimiz yoktur.

NOT: 159. âyet, resmî Mushafta bu paragraf içinde tertip edilmiştir. Zuhruf/61-62'deki gibi, Îsâ ile ilgili afakî inançlar üretilmiştir. Biz Zuhruf sûresi'nde yaptığımız gibi söz konusu âyeti olması gereken paragraf içerisinde tertip ettik.

Paragraftaki, Sonra da Yahûdileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde faiz almaları ve insanların mallarını hakksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık ifadesiyle bildirilen hususa daha evvel de değinilmişti:

Ve Biz Yahûdilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşınan, ya da kemiğe karışan yağlar dışında, sığır ve koyunun yağlarını da onlara haram ettik. Bu, saldırganlıkları yüzünden Bizim onları cezalandırışımızdır. Ve Biz elbette doğrularız. (En‘âm/146)

Paragrafın son âyetindeki, Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikâme eden, zekâtı veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir mükâfât vereceklerimizdir ifadesinden, tüm Yahûdilerin aynı olmayıp, içlerinde bilgilerinin gereği ile hareket eden ehl-i insafın da bulunduğu bildirilmektedir. Ehl-i Kitabın bu karakterdeki grubuna birçok âyette [Kasas/52-55; İsrâ/107-108; Ra‘d/35; En‘âm/20, 114; Ankebût/47; Âl-i İmrân/113, 199] işaret edilmiştir.

163-165. Şüphesiz Biz, Nûh'a ve o'ndan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a, torunlarına, Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleymân'a, daha önce kendilerini sana anlattığımız elçilere, kendilerini sana anlatmadığımız elçilere, elçilerden sonra insanların Allah'a karşı bir delilleri olmasın diye, müjdeciler ve uyarıcılar olarak vahyetmiştik. Dâvûd'a da Zebur'u verdik. Ve Allah Mûsâ'ya konuştukça konuştu. Ve Allah azîz'dir ve hakîm'dir.

166. Fakat Allah, sana indirdiğine –ki onu Kendi ilmiyle indirmiştir– şâhitlik eder, melekler de şâhitlik ederler. Şâhit olarak da Allah yeter.

159. Andolsun, kitap ehlinden, ölmeden önce ona [sana indirilene; Kur’ân'a] inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü de, o [sana indirlen; Kur’ân], onların aleyhine iyi bir şâhit olacaktır.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 11:22 PM   #12
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

Bu âyet grubunda, Rasûlullah'tan, kendilerine gökten bir kitap indirmesini isteyen Ehl-i Kitaba sitem edilerek, onların vahye ait bilgilerine işaret edilmiş, ayrıca geçmişten bu yana gönderilen kitaplar hatırlatılmıştır. Bu hatırlatmadan sonra, Kur’ân'ın hakk olduğuna başta Kendisi olmak üzere meleklerin de tanık olduğu, esasen tanık olarak Allah'ın kâfi olduğu, Kur’ân'ı kabullenmeyen Ehl-i Kitabın, ölmeden evvel mutlaka Kur’ân'a inanacağı, ama ye’s hâlindeki imanın işe yaramayacağı, Kur’ân'ın onlar aleyhinde tanıklık edeceği bildirilmiştir.

Klâsik kaynaklarda bu âyetin iniş sebebine dair şu nakiller mevcuttur:

İbn İshâk'ın naklettiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme, aralarında Sukeyn ile Adiy b. Zeyd'in de bulunduğu Yahûdilerden bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, Peygamber'e (s.a), “Allah, Mûsâ'dan sonra herhangi bir kimseye bir şey vahyetmiş değildir” dediler. Yüce Allah da onları bu buyruğu ile yalanladı.[83]

Paragrafta, İnsanların Allah'a karşı bir delilleri olmasın diye buyurularak, elçi gönderilmesinin, kitap indirilmesinin nedeni açıklanmış; Allah’ın elçi göndermeden kimseye azap etmediğine, “Ben bilmiyordum, elçi gelseydi, kitap indirilseydi bu hâle düşmezdim” diye itiraz bahanesi bırakmadığına işaret edilmiştir:

Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiç bir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsrâ/15)

Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi anakente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten Biz, halkı zâlim olmayan memleketleri helâk edici değiliz. (Kasas/59)

Babaları uyarılmamış, bu yüzden de kendileri gâfil [duyarsız] bir kavmi kendisiyle uyarasın diye Azîz [çok güçlü], Rahîm'in [çok merhametlinin] indirdiği çok hikmetli Kur’ân'a andolsun ki sen, o gönderilenlerdensin [elçilerdensin], hiç şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerinesin. (Yâ-Sîn/2-6)

Ve Biz sadece kendileri için uyarıcılar olan kenti helâk ettik. Öğüt! Ve Biz, zulmedenler değiliz. (Şu‘arâ/208-209)

Ey Kitap Ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada; “Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi” demeyiniz diye, size teybin yapan [açıkça ortaya koyan] Elçimiz geldi. İşte kesinlikle müjdeleyici ve uyarıcı size geldi. Allah, her şeye en çok gücü yetendir. (Mâide/19)

O, az daha öfkeden çatlayacak. Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara sorar: “Size bir uyarıcı gelmedi mi?” Onlar derler ki: “Evet, bize uyarıcı geldi de biz yalanladık ve ‘Allah hiç bir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.” Ve onlar derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashâbı içinde olmazdık.” Böylece günahlarını itiraf ettiler. Artık, uzaklık, çılgın ateş ashâbı içindir. (Mülk/8-11)

Ve inkâr etmiş olanlar bölük bölük cehenneme sevk olundu [olunacak]. Nihâyet oraya vardıklarında kapıları açıldı [açılacak]. Ve onun bekçileri onlara, “İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” dediler [diyecekler]. Onlar, “Evet geldi” dediler [diyecekler]. –Velâkin kâfirler üzerine azap kelimesi hakk oldu.– (Zümer/71)

167. Şüphesiz küfretmiş ve Allah yolundan alıkoyan şu kimseler, kesinlikle uzak bir sapıklığa düşmüşlerdir.

168-169. Şüphesiz küfreden ve zulmeden şu kimseler; Allah, onları bağışlayacak değildir. Onları içinde temelli ve ebedî kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da kılavuzlayacak değildir. Ve bu, Allah'a çok kolaydır.

Bu âyetlerde, bile bile inkâr eden; gerçeği saklayan ve başkalarını da aynı suça sürükleyen kimseler, şiddetli bir şekilde tehdit edilmektedir. Bu tehditin muhatapları, o günün Yahûdileri veya müşrikleri olsa bile, tehdit her zaman ve mekandaki kâfirlerin tümüne yöneliktir.

170. Ey insanlar! Şüphesiz Elçi, size, Rabbinizden hakkı getirdi. Öyleyse kendi yararınıza olarak ona [hakka] inanın. Eğer inkâr ederseniz, bilin ki göklerde ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.

174. Ey insanlar! Kesinlikle Rabbinizden size apaçık bir kanıt geldi. Ve Biz size apaçık/açıklayan bir nûr [ışık] indirdik.

175. Artık Allah'a inanan ve ona [apaçık ışığa] sımsıkı sarılan kimseler; O [Allah], onları, Kendisinden bir rahmete ve fadla [bol nimete] sokacak ve dosdoğru yol olarak Kendisine kılavuzlayacaktır.

Bu âyetler insanlığa, Kur’ân ve Rasûlullah ile alâkalı bir beyannamedir. Dolayısıyla herkes Kur’ân'ı incelemeye ve hakk yola davet edilmektedir.
Bu paragrafta Kur’ân, “hakk, burhân ve apaçık nûr” [ışık] olarak nitelenmiştir. Kur’ân'ın niteliklerine daha evvel de birçok âyette dikkat çekilmişti:

İşte böylece Biz sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan rûhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan o Allah'ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah'a döner. (Şûrâ/52-53)

Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O [Allah], kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, doğru yolu bulasınız diye âyetlerini sizin için böyle ortaya koyar. (Âl-i İmrân/103)

175. âyette, Artık Allah'a inanan ve ona [apaçık ışığa] sımsıkı sarılan kimseler; O [Allah], onları, Kendisinden bir rahmete ve fadla [bol nimete] sokacak ve dosdoğru yol olarak Kendisine kılavuzlayacaktır buyurularak, Kur’ân'ın insanları doğru yola kılavuzladığı bildirilmiştir. Bu husus daha evvel de birçok kez beyân edilmişti:

De ki: “Bana vahyedildi ki şüphesiz cinnden bir grup Kur’ân dinleyip de demişlerdir ki”: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’ân dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiç bir şeyi asla ortak koşmayacağız.” (Cinn/1-2)

Şüphesiz ki bu Kur’ân, insanları en doğru ve en sağlam şeye [rüşde, yola] kılavuzlar. Ve sâlihâtı işleyen mü’minlere kendileri için kesinlikle ve kesinlikle büyük bir ecir olduğunu ve âhirete inanmayan kişiler için Bizim can yakıcı bir azap hazırladığımızı müjdeler. (İsrâ/9-10)

Bu konuya dair detaylı açıklama için Fâtiha sûresi'ne bakılabilir.[84]

171. Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırılığa gitmeyin. Ve Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin. Meryem oğlu Îsâ Mesih, sadece Allah'ın elçisi ve Meryem'e ilka ettiği/ulaştırdığı kelimesi ve Kendisinden bir rûhtur. Artık Allah'a ve elçilerine inanın. Ve “Üçtür” demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nundur. Vekîl olarak Allah yeter.

172. Mesih ve yakınlaştırılmış melekler, Allah'ın bir kulu olmaktan asla çekinmezler. Ve kim O'na kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa bilsin ki O, onların hepsini yakında Kendisine toplar.

173. Artık inanan ve sâlihâtı işleyen kimseler; O [Allah], onların ödüllerini tam verecek ve lütfundan onlara fazlalıklar da bağışlayacaktır. Kulluktan çekinip büyüklük taslayan kimseler de; onlara çok acıklı bir azapla azap edecektir. Onlar, kendileri için Allah'ın astlarından bir velî ve bir iyi yardımcı bulamazlar.

Ehl-i Kitab için bir ültimatom olan bu âyetlerde, onlar gerçek inanca davet edilip âhirette düşecekleri perişanlık bildirilerek uyarılmışlardır.

Îsâ hakkında Âl-i İmrân sûresi'nde (45. âyet) yeterli açıklama yapmıştık.

Burada Ehl-i Kitabın aşırılığına dair bir başka Kur’ân pasajını naklediyoruz:

Andolsun ki Biz, İsrâîloğulları'nın sözleşmesini aldık ve kendilerine elçiler gönderdik; ne zaman ki onlara elçi, nefislerinin hoşlanmadığı bir şeylerle geldi, bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler. Ve onlar, bir fitne olmayacağını sandılar da körleştiler ve sağırlaştılar. Sonra Allah onların tevbesini kabul etti. Sonra yine onlardan çoğu körleşti, sağırlaştı. Ve Allah, onların yaptıkları şeyleri en iyi görendir. “Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih, “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah'a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah'a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder, onun barınağı da ateştir. Ve zâlimler için yardımcılardan kimse yoktur.” “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır. Hâlâ onlar, Allah'a tevbe etmez ve O'ndan af dilemezler mi? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Meryem'in oğlu Mesih, sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara âyetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra yine bak onlar nasıl yüz çeviriyorlar! De ki: “Allah'ın astlarından sizin için zarar ve faydaya vermeye gücü yetmeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz? Oysa Allah, çok iyi işitendir, çok iyi bilendir.” De ki: “Ey Kitap Ehli! Dininizde aşırılığa; hakktan başkasına gitmeyin. Daha evvel sapmış, bir çoklarını sapıtmış ve yol'un ortasından uzaklaşmış toplumun tutkularına da uymayın. İsrâîloğulları'ndan şu küfreden kimseler, Dâvûd ve Meryem'in oğlu Îsâ diliyle lânetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri sebebiyledir. Onlar, yaptıkları kötülüklerden birbirlerini men etmiyorlardı. Elbette, yapıp durdukları şey ne kötü idi. Onlardan bir çoğunun, küfretmiş kişileri mütevelli [kollayıcı, gözetici, yönetici] yaptıklarını görürsün. Benliklerinin kendilerinin önüne getirdiği şey; Allah'ın kendilerine gazap etmesi ne kadar kötüdür! Onlar, azap içinde de sürekli kalıcıdırlar. Ve eğer onlar, Allah'a, Peygamber'e ve o'na indirilene inanmış olsalardı, onları velî edinmezlerdi. Velâkin onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahûdileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve rahibler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından, “Biz Hristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun. Ve onlar Elçi'ye indirileni [Kur’ân'ı] dinledikleri zaman, onun hakk olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar, “Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şâhitler ile birlikte yaz!” derler, “Hem biz Rabbimizin bizi Sâlihler toplumu ile birlikte girdirmesini umarken, neden Allah'a ve hakktan bize gelen şeylere neden inanmayalım!” Böyle demeleri sebebiyle, Allah onları, içinde sürekli kalanlar olarak, altlarından ırmaklar akan cennetler ile mükâfâtlandırmıştır. Ve işte bu, muhsinlerin [iyilik-güzellik üretenlerin] karşılığıdır. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler; işte onlar cahîm'in [cehennemin] ashâbıdır. Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı temiz-nefis şeyleri haram saymayın. Ve aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. (Mâide/70-87)

72. âyetteki, Mesih ve yakınlaştırılmış melekler, Allah'ın bir kulu olmaktan asla çekinmezler ifadesiyle, Allah'ın Îsâ'ya büyük lütuflarda bulunduğu, buna rağmen Îsâ'nın şımarıp kulluktan kaçınmadığı beyân edilmektedir.

Âyetteki, melâiketu'l-muqarrebûn [yakınlaştırılmış melekler] ifadesi, gerçek mecrasından çıkarılıp, “Allah'ın yakın çevresi, büyük melekler” şeklinde anlaşılmış ve bu hususta da bir hayli efsane üretilmiştir.

Pasajın içeriğinden bunların, vefat, ölüm melekleri, cehennemdeki işkence melekleri olduğu anlaşılmaktadır. Bunların, Allah'a yakın olduklarında şüphe olmamakla birlikte, bunlar asıl insanlara yakın olan, sürekli onlarla beraber bulunan meleklerdir. Burada bunların anılması, inkârcılara yönelik bir tehdit mahiyetinde olup, denilmek isteniyor ki: Bu yaklaştırılmış melekler, sizi vefat ettirecekler, öldürecekler ve size işkence edecekler ve asla bu görevlerinden kaçınmayacaklar, mutlaka vazifelerini yapacaklardır. Dolayısıyla, onlardan kurtulmanız mümkün değildir, öyleyse Allah'a kulluk görevinizi yerine getirin:

Kesinlikle meleklerin, kendilerine zulmederlerken vefat ettirdikleri şu kimseler; onlar [melekler], “Ne işte idiniz?” derler. Onlar, “Biz yeryüzünde güçsüzleştirilmiş kimselerdik” derler. Onlar [melekler], “Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz orada hicret etseydiniz ya?” derler. Artık, –erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan göçe güç yetiremeyen, yol bulamayan kimseler hariç– işte bunların varacakları yer cehennemdir. Ve o ne kötü gidiş yeridir. (Nisâ/97-98)

De ki: “Size görevlendirilmiş ölüm meleği sizi vefat ettirecek, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde/11)

Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi [yakınlarınızı], yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir ateş'ten koruyun. Onun üzerinde, Allah'a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır. (Tahrîm/6)

Şüphesiz ki günahkârlar cehennem azabında süreklidirler. Kendilerinden hafifletilmeyecektir. Onlar, orada da ümitsizlerdir. Ve Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar, zâlim kimselerin ta kendileri idiler. Ve onlar seslenirler: “Ey Mâlik! Rabbin bizim aleyhimize gerçekleştirsin [işimizi bitirsin].” O [Mâlik], “Şüphesiz siz böyle kalacaksınız” dedi. (Zuhruf/74-77)

Şu ikisi, Rabb'leri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. Artık küfretmiş kimseler; kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bununla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir. Ve onlar için demirden topuzlar vardır. Gamdan dolayı, oradan ne zaman çıkmak isteseler, oraya geri çevrilirler. Ve, “Yakıcı azabı tadın!” (Hacc/19-22)

Ve inkâr etmiş olanlar bölük bölük cehenneme sevk olundu [olunacak]. Nihâyet oraya vardıklarında kapıları açıldı [açılacak]. Ve onun bekçileri onlara, “İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” dediler [diyecekler]. Onlar, “Evet geldi” dediler [diyecekler]. –Velâkin kâfirler üzerine azap kelimesi hakk oldu.– “Sürekli olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından” denildi. –Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!– (Zümer/71-72)

NOT: Mushaf tertip heyeti tarafından ayrı bir sûre olarak değerlendirilmiş ve ana cümle ile arasına 95 sûre sokulmuş olan Zilzâl/1-8 âyetleri, Nisâ/172'nin zaman zarfıdır. O nedenle, Nisâ/172 ile Zilzâl/1-8 âyetleri birleştirilerek bütünlük sağlanmalıdır. Şöyle ki:

Mesih ve yakınlaştırılmış melekler, Allah'ın bir kulu olmaktan asla çekinmezler. Ve kim O'na kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa bilsin ki O, onların hepsini, yakında; yeryüzü, kendi sarsıntısıyla sarsıldığı, yeryüzü, ağırlıklarını çıkardığı ve o insanın, “Buna [yeryüzüne] ne oluyor!” dediği zaman Kendisine toplar. İşte o gün yerküre, şüphesiz Rabbinin kendisine vahyetmesi sebebiyle tüm haberlerini bir bir söyler. O gün insanlar, amelleri gösterilsin/görsünler diye bölük bölük ortaya çıkacaklar. Artık her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de zerre miktarı bir şer işlerse onu görecektir.[BLOK, 12 pt.]

176. (Bu âyet, bu sûrenin 11. âyeti ile 12. âyeti arasında tertip edildi.)

Allah doğrusunu en iyi bilendir.







[1] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[2] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[3] Tekvin, 11:21-23.

[4] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 431-435.

[5] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[6] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[7] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb. (Merhum Kurtubî ve Râzî'nin konu ettikleri hadis: Buhârî; “Tefsir Kitabı”, Bab: 73, No: 96. [H.Y.])

[8] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[9] Hâlbuki âyette, yetime [yetim kız] diye bir ifade yoktur.

[10] Buhârî, “Kitâbu't-Tefsîr”, Bab: 73, No: 96.

[11] Lisân, “Mhr” mad.

[12] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 2:21.

[13] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[14] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[15] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[16] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[17] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[18] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[19] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[20] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[21] Lisânu'l-Arab, c. 7, s. 713-717; Tâcu'l-Arûs, c. 15, s. 659-663; Zemahşerî, c. 1, s. 510.

[22] el-Müfredât, s. 437.

[23] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 662-665.

[24] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 1, s. 429, c. 7, s. 191-292.

[25] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[26] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[27] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[28] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[29] Lisânu'l-Arab; c. 2, s. 478-81, “Hsn” mad.

[30] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[31] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[32] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[33] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[34] Lisânu'l-Arab; c. 8 , s. 557.

[35] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[36] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[37] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[38] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 8, s. 379-557.

[39] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[40] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[41] İbn Kesîr.

[42] Lisân, 4/623, “Skr” mad.

[43] Lisân, 5/285, “Sahv” mad.

[44] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur’ân.

[45] Lisân, 2/216-222; Tâc, 1/377, 86.

[46] Lisânu'l-Arab; c. 8, s. 176-177.

[47] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[48] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[49] Lisânu'l-Arab; Tâcu'l-Arûs; “Cbt” mad.

[50] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[51] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[52] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[53] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[54] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[55] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[56] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[57] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 9, s. 561-574.

[58] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[59] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[60] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[61] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[62] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 1, s. 421-423.

[63] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[64] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[65] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[66] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[67] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[68] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[69] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[70] Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur’ân.

[71] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 5, s. 476.

[72] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[73] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[74] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[75] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[76] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[77] Lisânu'l-Arab; c. 3, s. 201-208, “Hll” mad.

[78] Fetva, “problemli, anlaşılmayan zor bir konuda, meseleyi açıklığa kavuşturmak, doğru olanı açıklamak” demektir.

[79] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[80] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 9, s. 66-68.

[81] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[82] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[83] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[84] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 1, s. 135.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 5. November 2010, 03:01 PM   #13
hiiic
Uzman Üye
 
hiiic - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2010
Mesajlar: 1.979
Tesekkür: 1.908
1.298 Mesajina 2.732 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 20
hiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud of
Standart

Nisâ 66
Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu.

Destek;
Bakara 54
Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabul eden ancak O'dur.

◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈ ◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈◈

Bu ayetlerden intihar manası çıkar mı?
hiiic isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
hiiic Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
pramid (15. November 2010)
Alt 5. November 2010, 03:47 PM   #14
Miralay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: May 2010
Mesajlar: 568
Tesekkür: 4.080
276 Mesajina 635 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
Miralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud of
Standart

Selam hiiiç kardeşim
Benim bu ayetlerden çıkarımım:

1-Allah yolunda cihad ederken, ölebilir ya da yurdundan çıkarılabilirsin. Bu riski göze al;
2-"Şirk koşmaktansa ölmen daha hayırlıdır." (şirkin ölmekten daha kötü olduğuna dair)
3-Şirke neden olan,inanç,duygu ve düşüncelerinizi yok edin.

Benim anladığım bunlar.
Doğrusunu Allah bilir.
Miralay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Miralay Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
Barış (5. November 2010), dost1 (6. November 2010), hiiic (5. November 2010)
Alt 15. November 2010, 09:19 AM   #15
pramid
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2010
Mesajlar: 764
Tesekkür: 191
506 Mesajina 1.125 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
pramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud of
Standart

kendinizi ödürün:

اقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ

nisa 66. ayette müslüman olunanlamı vardır.=(nefsin eski dini terk etmesi bütünü ile alakayı kesmesi(bu eski alışkanlıkların öldürülmesi)),

eğer müslüman olmuyorsanız yurdunuzu(bizimle birlikte olmayı) terk edin. yani, ya bizden yana olun ya da onlardan.bizde değilseniz terk edin bizi.

ama böyle denmedi, dense idi çok azı yapardı.

en güzel misali allah verir ayetleri biz iyi anlayalım diye örnekleme ile verir.

en doğrusunu allah bilir.

Konu pramid tarafından (15. November 2010 Saat 09:22 AM ) değiştirilmiştir.
pramid isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
pramid Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Miralay (7. March 2013)
Alt 6. March 2013, 12:25 AM   #16
merdem
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 1.606
Tesekkür: 667
710 Mesajina 1.304 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 17
merdem has much to be proud ofmerdem has much to be proud ofmerdem has much to be proud ofmerdem has much to be proud ofmerdem has much to be proud ofmerdem has much to be proud ofmerdem has much to be proud ofmerdem has much to be proud of
Standart NISA SURESI 135. Ayet

Avukatlari düsünüyorumda.... haksizlik isleyen bir zengini mahkemede nasil da savunuyorlar, mühim olan cüzdanlarinin dolmasidir.

Avukatlar yemin etmiyorlami mesleklerine baslarken, her zaman hakkin yaninda olacaklarina dair.

Yalniz avukatlarmi ki, bir sürü meslekler var YEMIN etmeleri lazim gelen. Hakimler, doktorlar, polisler.. askerler ! tüm hak hukuktan sagliktan yana olanlar.

Ve hakki hukuku gözetmeyenler iki kere suclu oluyorlar:

Hakki hukuka saygi göstermeyip, yeminlerine sadik kalmayip yolsuzluklara/zulme yol acmalarindan dolayi.

Tüm insanlari suclamiyorum, ama günümüzün de modasi olan ve hic eskimeyen güc, kuvvet, para hirsindan gözleri dönmüs olanlaradir suclamalarim.

Hele de ataselerin dokunmazliklari, korunmalari. Nasil olur da bu kadar genis bir hakka sahib olabilirler. Bir meslektir bu, kimi temsil ediyorlar, kendi sahsiyetlerini mi?

Toplum en kücük birey olan Aile ile baslar, sayet en basta bu bireyler korunmazsa toplumda düzen nasil saglanir?







NİSÂ 135 :

Ey İnananlar! Kendiniz, ananız, babanız ve yakınlarınız aleyhinde dahi olsa ALLAH için tanıklık ederek adaleti gözetin. İster zengin, ister fakir olsun, ALLAH her iki gruba da bakar. Öyleyse, kişisel çıkar ve duygularınıza uyarak taraflı davranmayın. Gerçeği çarpıtırsanız veya tanıklık etmekten çekinirseniz, bilesiniz ki ALLAH yaptıklarınızı haber alır.
merdem isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
merdem Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Miralay (7. March 2013)
Alt 11. December 2014, 01:39 AM   #17
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 214 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 18
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

Alıntı:
Taner Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
101.Ve yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, kâfir kimselerin sizi fitnelendirmesinden [size bir kötülük yapacağından] korkarsanız salâttan kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin için apaçık düşmandırlar.

Daha evvel açıkladığımız gibi salât, “namaz” değildir. Bu paragrafta, cephede, korku hâlinde salâtın eğitim-öğretim boyutunun nasıl uygulanacağı açıklanmaktadır.
Bu âyetteki salât, “namaz” değil, “salâtın eğitim ve öğretime yönelik olan zihinsel boyutu”dur.

1.
Ögretim "ders yapmak"tir yani bilgiyi KiTAPTAN AKTARMAK. O halde bu tefsire göre Nisâ 101'de sözü edilen SALÂT, örnegin Kuran'daki bilgileri askerlere cephe denen "can pazari"nda aktarmaktir, öyle mi?

Allah askina bi an durup düsünün.

ADI üstünde "can pazari"dir orasi;
can alinan can verilen yer.

Asker can derdindedir orda
yani öyle bi duygu seline kapilmistir ki
degil ders yapmaya yeltenen sizi
gök gürültüsünü bile duymaz.

Hani aklimizi isletecektik?

Hani Allah
aklini isletmeyenin üstüne...?

2.
Egitim
ögretilen her ne ise onu
ögrencilere uygulatip
benimsetmektir.

Diyelim ki ögretilen
Bakara 222'dir:

Sana kadinlarin ay halini sorarlar. De ki...

Napacaksiniz?
Girtlaginizi yirtarak haykiracaksiniz
askerlerinize.

Askeeer! Ay hali görülecek. Hazrollll!
Askeeer! Bak, bu hanim ay basi halindedir. Yüzüne bak, eza çekiyor mu?
Çekiyor. Iste bu. Ezadir ay hali, huve eza.


AKIL var
izan var...
mi?

salâttan kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur

Yok, ögretilen sey
ayet degil de
savas için gerekli bilgiler ise...

Örnegin kim nerede mevzilenecek, hangi silahi nasil kullanacak...

Bunlarda GIDIM eksiklik
ölüm getirir size.

Oysa Allah diyor ki "salâttan kisaltmanizda sizin için sakinca yoktur"
yani bu tefsire göre madem
SALÂT, "egitim ögretim"dir
o halde Allah "savasla ilgili bilgileri vermek"ten kisaltmanizda sizin için sakinca yoktur, diyormus.

Der mi Allah askina?
Savasla ilgili bilgileri eksik verin de ölün der mi?
Ölmek sakincasiz midir?

Konu Hasan Akçay tarafından (12. December 2014 Saat 06:41 AM ) değiştirilmiştir.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Hasan Akçay Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
han (8. January 2015)
Alt 11. December 2014, 02:01 PM   #18
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.402
Tesekkür: 103
548 Mesajina 925 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 18
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

Alıntı:
askerlere cephe denen "can pazari....., adı üstünde can pazarıdır orası....., can alınan can verilen yer......., asker......, asker can derdindedir orada....,sav aş ile ilgili bilgiler.
Nerden çıkartıyorsunuz bunları. Öğreti Kur'an öğretisi değil de sanki askerlik öğretisi. Elimizdeki de Mushaf değil de hani eğitimde takım komutanlarına zoraki taşıttırılan , neydi o, STE-10-B. miydi ne, galiba yeşil kaplı askeri eğitimin esaslarına dair bir kitap.

Nerden çıkartıyorsunuz "namazı-mamazı"

Nisa-101. ayetin "yeryüzünde seferdeyken" ifadesini karşılayan orijinali "iza darebtüm fiyl ardi"nin gerekçesi, ayet cümlesi içerisindeki "salat"tır. "Darabe"nin amacı yeryüzünü tebliğden haberdar etmek, bunun için de deccal, tüccar, çerçi gibi değil de "İSA-MESİH" gibi dolaşıp ilahi bilgiyi iletmek, ilahi yönden yardım/salat etmektir; kitaptan öğretmektir.

Saygılarımla.
Galip Yetkin

Konu galipyetkin tarafından (7. July 2016 Saat 05:02 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
dost1 (12. December 2014)
Alt 11. December 2014, 06:13 PM   #19
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 214 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 18
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

Şu cümle sayin Hakki Yilmaz'a ait.

Daha evvel açıkladığımız gibi salât, “namaz” değildir. Bu paragrafta, cephede, korku hâlinde salâtın eğitim-öğretim boyutunun nasıl uygulanacağı açıklanmaktadır.

Ben sayin Hakki Yilmaz'in tefsirini elestirdim. Sizinle ilgim yok.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11. December 2014, 08:09 PM   #20
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.402
Tesekkür: 103
548 Mesajina 925 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 18
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

Abdullah Parlıyan : Yeryüzünde yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda, ........

Ahmet Tekin : Yeryüzünde ticaret ve rızkınızı kazanmak için sefere çıktığınız zaman ......

Ali Bulaç : Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda) ........

Diyanet İşleri (eski) : Yolculuk ettiğinizde, .........

Diyanet Vakfi : Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman ........

Edip Yüksel : Yeryüzünde savaş için yolculuğa çıktığınız zaman ..........

Fizilal-il Kuran : Yeryüzünde herhangi bir yöresinde savaşa çıktığınız zaman .......

Yaşar Nuri Öztürk : Yeryüzünde dolaştığınız zaman, ...........


Söyler misiniz hangisi eleştirilemez?

Hakkı Yılmaz hatalı/yanlış ise eleştiriden muaf mı?

Siz (kim üzerine alıyorsa,alınıyorsa ben dahil) muaf mısınız?

Saygılarımla.
Galip Yetkin.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
nisa, suresi


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 09:06 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam