hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE TEBYîNÜ'L -KUR'AN İŞTE KUR'AN ve VİDEOLARI Hakkı Yılmaz > İniş Sırası ile Sureler > 89 Al-i-Imrân Suresi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 8. August 2010, 09:15 PM   #11
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

47. O [Meryem], “Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur?” dedi. O [Allah], “Öyledir! Allah dilediği şeyi yaratır; O, bir işe karar verdiği zaman onun için “Ol!” der, o da hemen olur” dedi.

Bu âyet, anlam itibariyle buraya uygun olduğundan burada tertip ettik.

Meryem, Ey Meryem! Allah seni, kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih'tir mesajını alınca şaşırmış, Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur? diye sormuş, Allah da, Öyledir! Allah dilediği şeyi yaratır; O, bir işe karar verdiği zaman onun için ‘Ol!’ der, o da hemen olur cevabını vermiştir.

Bu olay, Meryem sûresi'nde şöyle nakledilmişti:

O [elçi/Zekeriyyâ], “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam/bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi. O [Meryem], “Benim nasıl delikanlım olabilir? Bana hiç bir beşer dokunmamıştır. Ben bir bağî [iffetsiz biri] de değilim” dedi. O [Elçi], “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: Bu [babasız çocuk vermek], Bana pek kolaydır. Hem Biz o'nu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız.” Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu. Sonunda o [Meryem], ona [delikanlıya] gebe kaldı. Sonra da onunla uzak bir yere çekildi. (Meryem/19-22)

52-53. Sonra Îsâ, onlardan inkârcılıklarını sezince, “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol. Rabbimiz! Biz senin indirdiğine iman ettik, Elçi'ye de uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz” dediler.

54. Ve onlar [inanmayanlar] kötü plan yaptılar, Allah da kötü plan yaptı [onların kötü planlarını boşa çıkardı]. Ve Allah, plancıların [kötü planları boşa çıkaranların] en hayırlısıdır.

55-57. Hani Allah, “Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim, seni Kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Şu inkâr eden kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere gelince de, O [Allah], onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, zâlimleri sevmez” demişti.

58. İşte bu, Biz bunu sana, âyetlerden ve yasalar içeren hatırlatmalardan/öğütlerden [Kur’ân'dan] okuyoruz.

Bu âyetlerde Îsâ peygamberin hayatından bir kesit nakledilerek Hristiyanların, özellikle de Necrân heyetinin, Îsâ'nın ilâhlığı ile ilgili sapık inançları reddedilmektedir. Ayrıca Rasûlullah motive edilmektedir. Âyette verilen bilgiler şöyle özetlenebilir: Îsâ, inkârcıların düşmanlığını sezer. Yakın çevresine, “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” diye sorar. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol” diye Îsâ'ya teminat verirler ve “Rabbimiz! Biz senin indirdiğine iman ettik, Elçi'ye de uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz” diyerek Allah'a niyazda bulunurlar.

Bu safha başka bir âyette şöyle nakledilir:

Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın yardımcıları olun; nitekim Meryem oğlu Îsâ, havarilere, “Allah'a benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz” dediler. Sonra İsrâîloğulları'ndan bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Sonra da Biz, inanmış kimseleri, düşmanlarına karşı destekledik de onlar, üstün geldiler. (Saff/14)

Bu arada kinci Yahûdiler Îsâ'yı ortadan kaldırmak için plan kurmakta, Allah da plan kurmaktadır [onların planını boşa çıkaracak olayları yaratmaktadır]. Ayrıca Îsâ'ya, Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim, seni Kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Şu inkâr eden kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere gelince de, O [Allah], onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, zâlimleri sevmez diye güvence vermektedir. Yani, bu sırada Îsâ ölmeyecektir. Onun daha yapacağı işler vardır.

Geçmişe ait verilen bu bilgilerle, Rasûlullah'a da güvence verilmekte; o'na zımnen, “Senin de yapacağın işler vardır” denilmektedir.

54. âyetteki, Allah da kötü plan yaptı [onların kötü planlarını boşa çıkardı]. Ve Allah, plancıların [kötü planları boşa çıkaranların] en hayırlısıdır ifadesi, Nisâ sûresi'nde açığa kavuşturulmuştur:

Ve söz vermeleri nedeniyle Tûr'u [dağı] üzerlerine kaldırdık. Ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı/ününü yaydı]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Nisâ/154-158)

Âyetteki, Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi ifadesinden anlaşıldığına göre havarilerden biri, Îsâ rolünü üstlenip, Allah yolunda şehid olmuştur.

Kurtubî'nin nakline göre bu konuyu ed-Dahhâk şöyle izah etmiştir:

ed-Dahhâk der ki: Olay şöyle olmuştur: Hz. Îsâ'yı öldürmek istediklerinde, Havariler 12 kişi oldukları hâlde bir odada toplandılar. Hz. Îsâ, odanın havalandırma deliğinden yanlarına geldi. İblis de Yahûdi topluluklarını durumdan haberdar edince 4.000 kişi bineklerine bindiler ve odanın kapısını tuttular. Hz. Mesih Havarilere, “Hanginiz cennette benimle birlikte olmak karşılığında ölümü göze alabilir?” dedi. Onlardan biri, “Ben ey Allah'ın peygamberi” dedi. Bunun üzerine Hz. Îsâ yünden yapılmış abasını ve yünden bir sarığı üzerine attı, sopasını ona teslim etti. Bu kişi Hz. Îsâ'nın sûretine benzetildi. Yahûdilere karşı çıkınca onu öldürdüler, daha sonra çarmıha gerdiler.[70]

HAVARİLER KİMLERDİR?

Kaynaklarda[71] havâri/havâriyyun sözcüğüyle ilgili, “Onlara bu isim elbiselerinin beyazlığı dolayısıyla verilmiştir”; “Bunlar avcı kimselerdi”; “Bunlar elbise beyazlatıcıları idiler”; “Elbiseleri beyazlattıklarından dolayı onlara bu isim verilmiştir”; “Bunlar elbise temizleyicisi, ağartıcısı ve boyacısı idiler”; “Bunlar peygamberlerin has adamları olduklarından dolayı bu adı aldılar” tarzında iddialar bulunsa da, âyetlerden anlaşıldığına göre bunlar Îsâ peygamberin en yakın arkadaşları ve yardımcılarıdır.

Âyetteki, Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim ifadesi, Îsâ'nın da diğer insanlar gibi öleceğinin, canının alınacağının beyanıdır. En‘âm sûresi'nin sonunda, “Vefat” başlığı altında detaylı bir tahlilde[72] ifade ettiğimiz gibi “vefat”, ölüm değil, “ölüm öncesi, insanın tüm yaptıklarını tastamam, noksansızca hatırlaması”dır. Burada Îsâ'nın da her kul gibi bu yoldan geçeceği vurgulanmıştır.

Âyetteki, Seni Kendime yükselticiyim ifadesi, Îsâ'nın Allah katında derecesinin yüksek olacağının beyanıdır. Burada göğe çıkmaktan, Allah'ın yanına varmaktan bahsedilmemektedir. Aynı ifade Nisâ sûresi'nde de geçmektedir:

“Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti [derecesini yükseltti]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Nisâ/157-158)

Burada da Îsâ'yı öldürmedikleri, o'nun derecesinin artırıldığı ifade edilmektedir. Buradaki “yükseltme”nin iyi anlayabilmesi için şu âyetlere dikkat edilmesi gerekir:

Ve eğer Biz dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, ama o alçaklığa saplandı kaldı ve tutkusuna uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. O nedenle sen tefekkür etsinler [iyice düşünsünler] diye bu kıssayı iyice anlat. (A‘râf/176)

Ey iman etmiş olan kimseler! Size, “Meclislerde yer açın” denilince, hemen yer açıverin ki Allah da yer açsın [size genişlik versin]. Ve size, “Kendinizi büyük gösterin” denilince de kendinizi büyük gösterin. Ki Allah, sizden inanmış olan kimseleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Ve Allah yaptıklarınıza iyice haberi olandır. (Mücâdele/11)

Ve Kitap'ta İdrîs'i an/hatırlat. Şüphesiz o, çok sâdık biriydi, bir peygamberdi. Ve Biz o'nu yüce bir mekâna yükselttik. (Meryem/56-57)

Bu âyetlerde konu edilen insanların yükseltilmesi, maddî yükseltme değil, derece yükseltilmesi, kıymetlerinin artırılmasıdır. Allah'ın bir sıfatı da “refiyyu'd-derecât”tır [dereceleri yükseltendir]:

O, dereceleri yükseltendir, arş'ın sahibidir. O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/Kendi işinden olan rûhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır]. (Mü’min/15)

Ayrıca yukarıda 46. âyette geçen ve “beşik” olarak çevirilen el-mehdi sözcüğünün, “el-mühdi” şeklinde okunmasıyla âyetin anlamın şöyle olacağını beyân etmiştik: Ve yüksek bir mevkide bulunarak, yetişkin biri olarak insanlarla konuşacak ve o sâlihlerdendir. Ayrıca Bakara/253; En‘âm/83, 165; Zuhruf/32, İnşirah/4, Yûsuf/86'ya da bakılabilir.

59. Şüphesiz Allah katında Îsâ'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir; O, onu topraktan yarattı, sonra ona “Ol!” dedi, o da hemen oldu.

60. Bu gerçek, senin Rabbindendir, öyleyse şüphecilerden olma.

61. Sana bilgiden geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışırsa hemen, “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lânetleşelim de Allah'ın lânetini yalancılar üzerine kılalım” de.

62. Şüphesiz bu, kesinlikle gerçek kıssanın ta kendisidir. Allah'tan başka hiç bir tanrı da yoktur. Ve şüphesiz Allah, azîz'in, hakîm'in ta kendisidir.

63. Artık yüz çevirirlerse, bilinsin ki, Allah, bozguncuları en iyi bilendir.

Bu âyetlerde, Ehl-i Kitaba, özellikle de Necrân heyetine karşı Îsâ'nın gerçek konumu hakkında son nokta konulmaktadır: Şüphesiz Allah katında Îsâ'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir; O, onu topraktan yarattı, sonra ona “ol!” dedi, o da hemen oldu.

Bu açıklamaların amacı, Hristiyanların yanlış inançlarını tashih etmektir. Buradaki benzetme ile, Îsâ'nın da Âdem gibi maddeden yaratıldığı ifade edilmekte; yaratılış açısından Îsâ'nın diğer insanlardan bir farkının bulunmadığı, dolayısıyla ilâh, rabb ve Allah'ın oğlu olmadığı bildirilmekte, ardından da bu hususta inatlaşanlara meydan okunmaktadır: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lânetleşelim de Allah'ın lânetini yalancılar üzerine kılalım.

Bu lânetleşme hakkında kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a), Necrân Hristiyanlarına deliller getirip, onlar da cehâlet ve inkârlarında ısrar edince, Hz. Peygamber (s.a), onlara, “Eğer getirdiğim delilleri kabul etmezseniz, şunu biliniz ki, Cenâb-ı Hakk bana, sizinle lânetleşmemi emretmiştir” dedi. Bunun üzerine onlar, “Ey Ebu'l-Kâsım! Hele bir dur da, arkadaşlarımızın yanına varıp bu hususu aramızda konuştuktan sonra tekrar sana gelelim” dediler. Gidip arkadaşlarıyla görüştüklerinde kraldan sonra gelen ve içlerinde söz sahibi olan kimseye, “Ey Abdu'l-Mesih! Söyle bakalım ne dersin?” dediler. Bunun üzerine o, “Ey Hristiyan topluluğu! Allah'a yemin ederim ki, siz Muhammed'in gönderilmiş bir peygamber olduğunu anladınız. Yine o'nun, sizin sahibiniz [Hz. Îsâ] hakkında hakk olan sözü ve görüşü getirdiğine de yemin ederim. Yine Allah'a yemin ederim ki, herhangi bir peygamberle lânetleşmeye giren topluluğun ne yaşlısı sağ kalır, ne çocukları büyür [hepsi mahvolur[. Yine yemin ederim ki, eğer siz bu işe girişirseniz, sizin soyunuz ve nesliniz kurur ve tükenir. Ama, bundan kaçınır, dininiz üzere yaşamaya devam eder ve bulunduğunuz hâli sürdürmeye devam ederseniz, o adamla [Hz. Muhammed] anlaşın ve memleketlerinize geri dönün!..” dedi.

Bu esnada, Hz. Peygamber (s.a) de, üzerinde siyah kıldan bir örtü, futa olduğu hâlde evinden dışarı çıkmıştı.. Hz. Hüseyn'i kucağına almış, Hz. Hasan'ın da elinden tutmuş, Hz. Fâtıma Hz. Peygamber'in, Hz. Ali de Hz. Fâtıma'nın peşindeydi... Hz. Peygamber şöyle diyordu: “Ben duâ ettiğim zaman, siz âmin! deyin.” Bunun üzerine Necrân'ın piskoposu, “Ey Hristiyanlar! Ben karşımda öylesine yüzler görüyorum ki, onlar Allah'tan, bir dağı yerinden oynatıp yok etmesini isteseler, muhakkak ki Allah o dağı yerinden götürür. Binâenaleyh, lânetleşmeyin, aksi hâlde helâk olur, yok olursunuz.. Ve yeryüzünde, kıyâmete kadar tek bir Hristiyan kalmaz” dedi. Hristiyanlar, “Ey Ebu'l-Kâsım! Biz seninle lânetleşmemeye ve dinin hususunda sana müdahale etmemeye karar verdik” dediler. Hz. Peygamber (s.a) de, “Lânetleşmediğinize göre Müslüman olunuz... Böylece de, Müslümanların lehine olan sizin de lehinize, aleyhlerine olan sizin de aleyhinize olur” deyince, onlar bunu kabul etmediler, direttiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “En kısa zamanda sizinle savaşıp işinizi bitireceğim” deyince, onlar, “Bizim, Araplarla savaşacak gücümüz yok. Fakat sana, 1.000'i Safer 1.000'i de Receb ayında olmak üzere, 2.000 takım elbise ile, demirden yapılmış normal 30 zırh vermek üzere bizimle savaşmaman ve bizi dinimizde serbest bırakman konusunda seninle anlaşma yapmak istiyoruz” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlarla, bu şartlar altında anlaşma yaptı ve şöyle dedi: “Canımı kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, helâk o Necrânlılara öylesine yaklaşmıştı ki... Eğer onlar lânetleşmeye girmiş olsalardı, maymunlar ve domuzlar hâline getirilecekler, bu vâdi ateş olup onları yakacak ve Allah Necrân ve halkının kökünü kurutacaktı. Ağaçların tepelerinde kuşları bile... Bir yıla kalmayacak bütün Hristiyanlar helâk olacaklardı.” Yine Hz. Peygamber'in (s.a) siyah futa içinde evinden çıkıp, Hz. Hasan'ı, Hz. Hüseyin'i, Hz. Fâtıma ve Hz. Ali'yi (r.a) futanın içine soktuğu, sonra da, Ey ehl-i beyt! Allah sizden her türlü kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler (Ahzâb/33) âyetini okuduğu rivâyet edilmiştir. Bil ki bu rivâyet, gerek tefsir gerekse hadis âlimleri arasında, sıhhati konusunda âdeta üzerinde ittifak edilmiş gibidir.[73]

Paragrafın sonunda da, Şüphesiz bu, kesinlikle gerçek kıssanın ta kendisidir. Allah'tan başka hiç bir tanrı da yoktur. Ve şüphesiz Allah, azîz'in, hakîm'in ta kendisidir. Artık yüz çevirirlerse, bilinsin ki, Allah, bozguncuları en iyi bilendir buyurularak hakikati örtmeye çalışanlar ile vakit öldürülmemesi, onların Allah'a havale edilmesi istenmektedir.

64. De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze; “Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ın astlarından bazımız bazımızı rabbler edinmeyelim”e geliniz. Buna rağmen eğer onlar, yüz çevirirlerse, artık “Şüphesiz bizim müslimler olduğumuza şâhit olun” deyin.

65. Ey Kitap Ehli! Tevrât ve İncîl kendisinden sonra indirildiği hâlde İbrâhîm hakkında niçin tartışıyorsunuz? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

66. İşte siz bunlarsınız. Biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız, peki, hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.

67. İbrâhîm Yahûdi ve Hristiyan değildi. Ama o, müslim bir hanîfti. O, müşriklerden de değildi.

68. Şüphesiz, insanların İbrâhîm'e en yakın olanları, elbette o'na uyanlar, bu Peygamber, ve şu iman eden kimselerdir. Allah mü’minlerin velîsidir [yakın olanı-yardım edeni-yol göstereni-koruyanıdır].

69. Kitap Ehlinden bir tâife sizi saptırmak istedi. Hâlbuki onlar, sadece kendilerini saptırıyorlar, farkına da varmıyorlar.

70. Ey Kitap Ehli! Sizler tanık olup dururken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?

71. Ey Kitap Ehli! Sizler bilip dururken, niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve gerçeği gizliyorsunuz?

72-74. Kitap Ehlinden bir grup da, mü’minlerin dönmeleri için, “İndirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin. Ve size verilenin benzerinin bir kimseye verilmiş olduğuna yahut Rabbinizin nezdinde sizin aleyhinize deliller getirecekleri hususunda kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın” dediler. De ki: “Şüphesiz kılavuzluk, Allah'ın kılavuzluğudur.” De ki: “ Şüphesiz lütuf, Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Ve Allah, vâsi'dir, alîm'dir. Rahmetini dilediğine tahsis eder. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir.”

Bu âyet grubunda, Ehl-i Kitaptan, özellikle de Necrân heyetinden, bildiklerini gizlememeleri, sahip oldukları bilgiye göre amel etmeleri istenmektedir. Bunlar, Allah'ın geçmişte kitap indirdiğine, elçi gönderdiğine ve yine yapacağına inanıyorlardı. Ama kin ve kıskançlıkları sebebiyle gerçeği kabullenmiyorlardı. 72-74. âyetler ile onların gizli planları deşifre edilmiştir.

Bu pasajda yer alan teklifler, Rasûlullah tarafından o günün civar devletlerine mektuplar, elçiler gönderilerek iletilmiştir.

Bu pasajın ağırlık noktası, tevhiddir. Zira Ehl-i Kitap, peygamberlerini, bilginlerini rabb edinerek şirke bulaşmışlardı:

Onlar, Allah'ın astlarından bilginlerini, rahiblerini ve Meryem oğlu Îsâ'yı kendilerine rabbler edindiler. Oysa onlar sadece bir tek olan ilâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir. (Tevbe/31)

Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrât'ı, İncîl'i, ve kendilerine Rabb'lerinden indirileni [Kur’ân'ı] ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi [besleneceklerdi]. Onlardan bir kısmı orta yol tutan [bazısına inanıp bazısına inanmayarak orta yol tutan] bir ümmettir. Ve onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür! (Mâide/66)

Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde secde ederek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar. (Âl-i İmrân/113-114)

Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

Bu âyet-i kerîme, hem Yahûdilerin, hem de Hristiyanların, İbrâhîm'in kendi dinleri üzere olduğunu iddia etmeleri üzerine nâzil olmuştur. Yüce Allah onları, Yahûdiliğin ve Hristiyanlığın İbrâhîm'den sonra ortaya çıktığını belirterek yalanlamaktadır. İşte yüce Allah'ın, Hâlbuki Tevrât da İncîl de ancak o'ndan sonra indirilmiştir buyruğu bunu ifade etmektedir.

Bu âyet-i kerîme Mu‘âz b. Cebel, Huzeyfe b. el-Yemân ve Ammâr b. Yâsir'i, Nadîroğulları ile Kurayza ve Kaynukaoğulları'na mensup Yahûdilerin kendi dinlerine çağırmaları üzerine nâzil oldu. Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın, Kitap Ehlinden pek çok kimse hakk kendilerine besbelli olmuşken rûhlarında yerleşmiş olan kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra kâfirler olarak geri döndürmek isterler... (Bakara/109) âyetine benzemektedir.[74]

75. Ve Ehl-i Kitaptan öylesi vardır ki, eğer onlara yüklerle emânet teslim etsen onu sana geri öder. Onlardan öyleleri de vardır ki, ona bir tek dinar [para] emânet etsen, üzerine dikilmeden onu sana geri vermez. Bu, onların, “Ümmilerin/Anakentlilerin bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir” demelerinden dolayıdır. Onlar, bilip durdukları hâlde, Allah hakkında yalan da söylerler.

76. Hayır, kim O'nun ahdine vefalı olursa ve takvâlı davranırsa, bilsin ki şüphesiz Allah takvâlı davrananları sever.

77. Şüphesiz şu, Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir paraya satanlar; işte onlar, âhirette kendilerine hiç bir pay olmayanlardır. Ve Allah kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Çok acıklı azap da onlar içindir.

78. Ve onlardan [Kitap Ehlinden], o, kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken bir güruh vardır. O, Allah katından olmadığı hâlde, “Bu, Allah katındandır” derler. Kendileri bilip dururken, Allah'a karşı, yalan da söylerler.

79. Allah'ın kendisine kitap, hüküm [yasama-yürütme] ve peygamberlik verdiği hiç bir beşer için [insanlardan hiç bir kimse için], insanlara, “Allah'ın astlarından olan bana, kul/köle olun” demek yakışmaz. Fakat, “Öğrettiğiniz ve ders aldığınız [okuduğunuz] kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” (demesi yaraşır).

80. Ve O [Allah] size, “Melekleri ve peygamberleri rabbler edinmenizi emretmez. Siz müslim olduktan sonra, size küfrü emreder mi?!

81 Ve hani Allah peygamberlerin, “Andolsun ki size kitaptan ve hikmetten [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden] verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz!” mîsâkını almıştı. O [Allah], bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” dedi. Onlar, “İkrar ettik” dediler. O [Allah], “Öyleyse şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım” dedi.

Bu âyet grubunda da Ehl-i Kitap gerçeğe davet edilmekte; ancak onların hepsinin aynı olmadığı, iyilerinin de bulunduğu bildirilmektedir. Bu pasajda Ehl-i Kitap sınıflara ayrılıp tahlil edilmekte, yanlış yolda olanlarına doğru yol gösterilmektedir. Bu sûrenin 114. âyetinde de geleceği üzere ve daha evvel birçok yerde geçtiği üzere Ehl-i Kitabın hepsi aynı olmayıp içlerinde az da olsa gerçeği gören, hakk yolu kabul edenler vardır.

75. âyette Ehl-i Kitaptan bir grup nitelenirken, Onlardan öyleleri de vardır ki, ona bir tek dinar [para] emânet etsen, üzerine dikilmeden onu sana geri vermez. Bu, onların, “Ümmilerin/Anakentlilerin bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir” demelerinden dolayıdır. Onlar, bilip durdukları hâlde, Allah hakkında yalan da söylerler buyurulmuştur, ki bununla, Yahûdilerin mü’minleri sömürmek için güttükleri politikaya işaret edilmiştir. Onlar, diğer insanların mallarını kendilerine helâl görür ve bu hususta her türlü gayr-i meşru yöntemi kullanırlar:

Her yedi yılın sonunda size borçlu olanları bağışlayacaksınız. Borçları bağışlama işini şöyle yapacaksınız: Her alacaklı, komşusunun borcunu bağışlayacak. Borcun ödenmesi için komşusunu ya da kardeşini zorlamayacak. Çünkü Rabbin borçları bağışlama yılı duyurulmuştur. Yabancıdan borcunu alabilirsin. Ama İsrâîlli kardeşinin borcunu bağışlayacaksın.[75]

Yabancıdan faiz alabilirsiniz, ama kardeşinizden almayacaksınız. Böyle yapın ki, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede el attığınız her işte Tanrınız Rabb sizi kutsasın.[76]

İsrâîlli kardeşlerinden birini kaçırıp ona kötü davranan ya da onu satan adam yakalanırsa ölmeli. Aranızdaki kötülüğü içinizden atacaksınız.[77]

Talmud'da denilmektedir ki: “Şâyet bir İsrâîlli'nin boğasını İsrâîlli olmayan bir kimsenin boğası yaralarsa, İsrâîlli'ye tazminat vermek zorundadır. Eğer İsrâîlli'nin boğası İsrâîlli olmayanın boğasını yaralarsa, İsrâîlli tazminat vermek zorunda değildir. Bir kimse kaybolmuş bir şey bulursa ve bulduğu şey İsrâîllilerin yerleşim bölgesindeyse, bulduğu şeyi sahibine vermek için ilân etsin. Şâyet, İsrâîlli olmayanların bölgesinde bulunmuşsa, ilân etmeye gerek yoktur. İsmâîl'in Rabbi diyor ki: Eğer bir Ümmî ile bir İsrâîlli arasında anlaşmazlık çıkmışsa, mahkemedeki hâkim, kardeşinin lehine bitmesi için uğraşsın. Mümkün değilse Ümmîlerin kanunlarına göre, kardeşinin lehine bir sonuç almaya çalışsın. Ve “Bu sizin kanununuza göredir” desin. Her iki kanundan da yararlanamıyorsa, hangi yolla olursa olsun, İsrâîlli kardeşini kazandırsın. İsmâîl'in Rabbi, “İsrâîlli olmayanların zaaflarından yararlanın” diyor.” (Talmudic Mıscelleny, Paul Îsâac Hershum, 1880 London, s. 37, 210-221).[78]

Bu âyette konu edilen olayla ilgili kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:

Hadis imamları el-Eş‘as b. Kays'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Benimle Yahûdilerden bir adam arasında (ortak) bir arazi vardı. O benim o arazideki hakkımı inkâr etti. Ben de onu Peygamber'in (s.a) huzuruna götürdüm. Rasûlullah (s.a) bana, “Senin herhangi bir delilin var mı?” diye sordu. Ben, “Hayır” dedim. Bu sefer Yahûdiye, “(Arazide hakkım olmadığına dair) yemin et!” dedi. Ben, “O vakit yemin eder ve malımı alıp götürür” deyince, yüce Allah, Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir pahaya değişenlerin... buyruğunu âyetin sonuna kadar indirdi.[79]
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:20 PM   #12
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

ÜMMÎLER

الامّى[el-ümmî] ifadesinin, “Anakent” demek olduğunu, bununla da “Mekke”nin kastedildiğini ifade etmiştik.[80]

77. âyetteki, Şüphesiz şu, Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir paraya satanlar; işte onlar, âhirette kendilerine hiç bir pay olmayanlardır. Ve Allah kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Çok acıklı azap da onlar içindir ifadesinden, Ehl-i Kitabın (onlardan bir grubun) karakteri anlaşılabilir. Bu âyetin inişinden evvel şu olayın yaşandığı nakledilmektedir:

Âyet-i kerîme, bir arazi parçası hakkında Eş‘as ibn Kays ile davalaşan bir kimse hakkında nâzil olmuştur. Onlar, davalaşmak üzere Hz. Peygamber'in yanına geldiklerinde, Hz. Peygamber adama, “Delilini getir” deyince adam, “Benim bir hüccetim yok” der. Bunun üzerine Eş‘as'a, “Sana da yemin etmek düşer” deyince, Eş‘as yemin etmeye niyetlenir, bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurur. Böylece Eş‘as, yemin etmekten vazgeçer, söz konusu olan arazi parçasını hasmına bırakarak gerçeği itiraf eder. Bu, İbn Cüreyc'in görüşüdür.

Mücâhid şunu söylemiştir: “Bu âyet-i kerîme, malına rağbeti artırmak için yalan yere yemin etmiş olan bir adam hakkında nâzil olmuştur.”

Bu âyet-i kerîme, Abdan ile İmri’u'l-Kays hakkında nâzil olmuştur. Onlar, bir arazi hususunda davalaşmak üzere Hz. Peygamber'in yanına gelmişlerdi. Bunun üzerine, İmri’u'l-Kays'ın yemin etmesi gerekince o, “Yarına kadar bana mühlet ver” dedi. Sonra, ertesi gün geldiğinde arazinin Abdan'a ait olduğunu kabul etti.[81]

78. âyette, Ehl-i Kitaptan tahrifçiler ve din istimrarcıları konu edilmektedir. Onlar, Allah'ı ve O'nun kitabını malzeme yaparak câhil halkı aldatıyor ve sömürüyorlardı. Bu kesim daha evvel birçok âyette (örneğin; Nahl/116, En‘âm/21, En‘âm/144, Nisâ/46, Mâide/13, Mâide/41, Bakara/75) teşhir edilmiş ve lânetlenmiştir.

Ehl-i Kitap bilginlerinin yalancılıkları beyân edildikten sonra, onların halkı sömürmek için uydurdukları, Îsâ'ya kudsiyet verilmesi, insanların peygamberlere ve din bilginlerine kul-köle olması yanlışı düzeltilmektedir: Allah'ın kendisine kitap, hüküm [yasama-yürütme] ve peygamberlik verdiği hiç bir beşer için [insanlardan hiç bir kimse için], insanlara, “Allah'ın astlarından bana kul/köle olun” demek yakışmaz. Fakat, “Öğrettiğiniz ve ders aldığınız [okuduğunuz] kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” (demesi yaraşır). Ve O [Allah] size, “Melekleri ve peygamberleri rabbler edinmenizi emretmez. Siz müslim olduktan sonra, size küfrü emreder mi?! Ve hani Allah peygamberlerin, “Andolsun ki size kitaptan ve hikmetten [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden] verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz!” mîsâkını almıştı. O [Allah], “Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” dedi. Onlar, “İkrar ettik” dediler. O [Allah], “Öyleyse şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım” dedi.

İlâhî dinlerde köleliğin olmadığını Beled sûresi'nde detaylıca açıklamıştık.[82]
Bu âyet grubunun iniş sebebi hakkında kaynaklardaki bilgiler şöyledir:

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında birkaç rivâyet vardır:

a) İbn Abbâs (r.a) şunu söylemiştir: Yahûdiler, “Üzeyr Allah'ın oğludur”; Hristiyanlar da “Mesih, Allah'ın oğludur” dedikleri için bu âyet nâzil olmuştur.

b) Denildiğine göre, Yahûdilerden Ebû Râfî el-Kurazî, ve Hristiyanlardan da Necrân heyetinin reisi, Hz. Peygamber'e (s.a), “Sana ibâdet etmemizi ve seni bir rabb edinmemizi mi istiyorsun?” demişler, bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a), “Allah'tan başkasına tapmaktan veya Allah'tan başkasına ibâdet etmeyi emretmekten Allah'a sığınırız. Allah Teâlâ, beni böyle bir iş için göndermedi ve bana böyle bir şeyi emretmedi” demiş ve bu âyet nâzil olmuştur.[83]

Yahûdiler, kendilerinin elde ettiği fazilet ve makamlara hiç kimsenin ulaşamayacağını iddia edince, Allah Teâlâ onlara şöyle demiştir: “Eğer durum sizin dediğiniz gibi olsaydı, sizin, insanları köle ve hizmetçi yapmaya uğraşmamanız, aksine insanlara Allah'a itaat edip, O'nun tekliflerine boyun eğmelerini emretmeniz gerekirdi. Bu durumda da, insanları Hz. Muhammed'in (s.a) nübüvvetini tasdik etmeye teşvik etmeniz gerekirdi. Çünkü Hz. Muhammed'in elinde mucizelerin zuhur etmesi, böyle yapmanızı gerektirir.” Bu, âyetin lafzının ihtimal tanıdığı bir izahtır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, Sonra diğer insanlara, “Allah'ı bırakıp da bana kul olun” demesi... ifadesi, tıpkı Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve râhiblerini tanrı edindiler (Tevbe/31) âyeti gibidir.[84]

81. âyette zikredilen mîsâk ile, ilk peygamberden itibaren tevhid ilkesinin varlığı ve elçilik müessesesinin devam ettiği kastedilmiştir. Her elçi tevhidi öğretmekle görevlendirilmiş ve kendisinden evvelki kitap ve elçileri tasdik etmiştir.

De ki: “Biz Allah'a, bize indirilene [Kur’ân'a], İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a ve torunlara indirilene, Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve peygamberlere Rabb'lerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz, yalnız O'nun için islâmlaşanlarız.” (Âl-i İmrân/84)

Ve hani Allah, kendilerine kitap verilen kimselerin mîsâkını almıştı: “Onu [kitabı] mutlaka insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise bunu sırtlarının ötesine attılar ve onu az bir bedel karşılığı sattılar. İşte, satın aldıkları şeyler ne kötüdür! (Âl-i İmrân/187)

Ve Meryem oğlu Îsâ, “Ey İsrâîloğulları! Hiç şüphesiz ben benden önce gelen Tevrât'ı doğrulayan ve benden sonra gelecek adı çok övülen bir elçiyi müjdeleyen, Allah'ın bir elçisiyim” demişti. Sonra o, onlara apaçık delillerle gelince, “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler. (Saff/6)

Elçi, kendi Rabbi'nden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah'ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak Sanadır” dediler. (Bakara/285)

82. Artık bundan sonra her kim dönerse, artık, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.

83. Peki, onlar, göklerde ve yerde olan herkes, ister istemez O'nun için islâmlaşmışken ve kendileri de sadece O'na döndürüleceklerken Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?

84. De ki: “Biz Allah'a, bize indirilene [Kur’ân'a], İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a ve torunlara indirilene, Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve peygamberlere Rabb'lerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz, yalnız O'nun için islâmlaşanlarız.”

85. Ve kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o takdirde hiç bir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve o [İslâm'dan başka din arayan kimse], âhirette zarar edenlerden olacaktır.

86. İmanlarından ve şüphesiz Elçi'nin hakk olduğuna tanık olduktan ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, küfreden bir topluma Allah nasıl kılavuzluk eder? Ve Allah, zâlimler toplumuna kılavuzluk etmez.

87-88. İşte onların cezaları, Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti sürekli içinde kalmak üzere şüphesiz onların üzerlerindedir. Kendilerinden bu azap hafifletilmez ve kendilerine mühlet verilmez.

89. Ancak bundan sonra tevbe eden ve düzeltenler başka. Artık, şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

90. Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olan şu kimseler; onların tevbeleri asla kabul olunmayacaktır. Ve işte onlar sapıkların ta kendileridir.

91. Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölen kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın, onu fidye verseler bile asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

Bu pasajda yine Ehl-i Kitap, özellikle de Necrân heyeti tehdit edilmektedir. Bakara sûresi'nden bu yana Ehl-i Kitabın geçmişteki ve o dönemdeki yanlışları sayılıp dökülmüş ve hakka davet edilmişlerdir. Bu âyetlerde, Allah'ın merhamet gösterdiği, Elçi'nin gerekli tebliğleri yaptığı, gerisinin Ehl-i Kitaba kaldığı bildirilmektedir.

Âyetler gâyet açık ve beliğ olmakla birlikte, birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz:

90. âyetteki, Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olan şu kimseler; onların tevbeleri asla kabul olunmayacaktır. Ve işte onlar sapıkların ta kendileridir ifadesiyle, İncîl'i ve Kur’ân'ı inkâr eden Yahûdiler, İslâm'dan çıkıp müşriklere sığınan veya münâfıklık eden kimseler kastedilmiştir.

92. Sevdiğiniz şeylerden bağışlamadıkça asla birr'e/iyi kimseliğe eremezsiniz. Siz her neyi bağışlarsanız da kesinlikle Allah onu en iyi bilendir.

Tüm toplumlar için başlı başına bir beyanname olan bu âyet, öncelikle Ehl-i Kitaba bir uyarıdır. Bu âyetin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler mevcuttur:

el-Kelbî der ki: Ka‘b b. el-Eşref ile arkadaşları Hristiyanlarla birlikte, anlaşmazlıkları hakkında hüküm vermek üzere Peygamber'in (s.a) yanına geldiler ve şöyle dediler: “Bizden hangimiz İbrâhîm dinine daha layıktır?” Peygamber (s.a), “Her iki kesiminiz de o'nun dininden uzaktır” deyince, onlar, “Hayır biz senin verdiğin bu hükme razı olmuyoruz ve senin dinini de kabul etmiyoruz” dediler. Bunun üzerine yüce Allah'ın, Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar, yani “istiyorlar” buyruğu nâzil oldu.[85]

Burada hedef olarak “birr” gösterilmiştir. “Birr” kavramı ile ilgili daha evvel bilgi vermiştik. Burada “birr”in, “kendisiyle cennete girilebilecek bir nitelik” olduğunu ifade ederek birkaç âyetteki tanımı veriyoruz:

Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz birr değildir. Ama birr [iyi olan kimseler], Allah'a, Âhiret Günü'ne/Son Gün'e, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], ona [Allah'a/mala/vermeye] sevgisi olmasına rağmen, veren ve salâtı ikâme eden, zekâtı veren kimselerdir. Ve de sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerdir. İşte onlar, sâdık olanlardır. Ve işte onlar, takvâlı olanların ta kendileridir. (Bakara/177)

Şüphesiz ki “ebrâr”, elbette naîmin [mutluluk cennetinin] içindedirler. (İnfitar/13)

Şüphesiz, ebrâr [iyiler/yardımseverler], kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki, ondan, verdikleri sözleri yerine getiren ve kötülüğü yayılan bir günden korkan ve, “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için, yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah'ın kulları, içerler. (İnsan/5-7)

Hayır, hayır... “Ebrâr”ın kaydı, kesinlikle illiyyîn'dedir. İlliyyîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi? Yaklaştırılmışların tanık olduğu rakamlanmış/yazılmış bir kayıttır! Şüphesiz ki “ebrâr”, elbette, naîm'in içindedirler, tahtlar üzerinde beklenti içindedirler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını görürsün. Onlar, mühürlü saf bir içkiden sulanırlar. Ki onun mührü/neticesi misktir. Karışımı tesnim'dendir. Yaklaştırılmışların içecekleri bir pınardandır. Artık yarışanlar, işte bunda yarışmalıdırlar. (Mutaffifîn/18-28)

Burada insanlara, özellikle de kendilerini Allah'ın sevgilisi, has kulu gören Ehl-i Kitaba, “Cennetlik olabilmeniz için, sevdiklerinizi infak etmeniz gerekir. Halbuki, siz bırakın infakı, mala-mülke, paraya-pula tapıyorsunuz” mesajı verilmektedir.

İnsanın sevdiği şeyi infak etmesi, âhiret inancının sağlamlığından kaynaklanır. Yani, âhirette daha değerlisinin kendisine verileceğine inandığı için infakta bulunur. Buna inanmayanlar, infakı, sadakayı, yardımı aptallık olarak görürler.

Ey iman etmiş kimseler! Kazandıklarınızdan, gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden infak edin. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız pis şeyleri vermeye yeltenmeyin. Ve şüphesiz Allah'ın ğanî ve hamîd olduğunu bilin. (Bakara/267)

Şüphesiz Allah, inananlardan canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır: Onlar, Allah yolunda savaşırlar; sonra öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın Tevrât, İncîl ve Kur’ân'daki gerçek bir sözüdür. Ve sözünü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alış-verişle sevinin. Ve işte bu büyük başarının ta kendisidir. (Tevbe/111)

Ey inanmış olan kimseler! Size, sizi can yakıcı bir cezadan kurtaracak, kazançlı bir ticaret göstereyim mi? Allah'a ve O'nun Elçisi'ne inanacaksınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla çaba harcayacaksınız. İşte bu, eğer bilirseniz, sizin için daha iyidir: Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere girdirir. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Saff/10-11)

93-94. Tevrât indirilmeden önce, İsrâîl'in [Ya‘kûb'un] kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrâîloğulları için helâl idi. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, hemen Tevrât'ı getirip de onu okuyun. Artık kim bundan sonra Allah'a karşı yalan uydurursa, artık işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”

95. De ki: “Allah doğru söylemiştir. Öyle ise hanîf olarak İbrâhîm'in dinine uyun. Ve o, müşriklerden değildi.”

Bu âyetler, ayrı bir necm olup Yahûdileri uyarmaya ve tüm Ehl-i Kitaba doğru bilgi vermeye yöneliktir. Onlara, Tevrât indirilmeden önce, İsrâîl'in [Ya‘kûb'un] kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrâîloğulları için helâl idi. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, hemen Tevrât'ı getirip de onu okuyun. Artık kim bundan sonra Allah'a karşı yalan uydurursa, artık işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” De ki: “Allah doğru söylemiştir. Öyle ise hanîf olarak İbrâhîm'in dinine uyun. Ve o, müşriklerden değildi denilerek, akıllarını başlarına almaları, bulundukları sapık yoldan dönerek İbrâhîm'in dinine; gerçek dine [İslâm'a] gelmeleri istenmektedir. Allah tüm elçilerini ve inananları, Hanif İbrâhîm eksenine bağlamıştır:

De ki: “Şüphesiz Rabbim, beni doğru yola kılavuzladı; dimdik ayakta duran bir dine, hanîf İbrâhîm'in milletine. O [İbrâhîm], ortak koşanlardan olmamıştı.” (En‘âm/161)

Sonra sana, “Hanif olan ve müşriklerden olmayan İbrâhîm'in milletine tâbi ol” diye vahyettik. (Nahl/123)

Âyette geçen İsrâîl, “Ya‘kûb peygamber”dir.

YA‘KÛB GÜREŞ TUTUYOR

Ya‘kûb o gece kalktı; 2 karısını, 2 câriyesini, 11 oğlunu yanına alıp Yabbuk Irmağı'nın sığ yerinden karşıya geçti. Onları karşıya geçirdikten sonra sahip olduğu her şeyi de geçirdi. Böylece Ya‘kûb arkada yalnız kaldı. Bir adam gün ağarıncaya kadar o'nunla güreşti. Ya‘kûb'u yenemeyeceğini anlayınca, o'nun uyluk kemiğinin başına çarptı. Öyle ki, güreşirken Ya‘kûb'un uyluk kemiği çıktı. Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor” dedi. Ya‘kûb, “Beni kutsamadıkça seni bırakmam” diye yanıt verdi. Adam, “Adın ne?” diye sordu. “Ya‘kûb.” Adam, “Artık sana Ya‘kûb değil, İsrâîl [Tanrı'yla dövüşen] denecek” dedi, “çünkü Tanrı'yla, insanlarla güreşip yendin.” Ya‘kûb, “Lütfen adını söyler misin?” diye sordu. Ama adam, “Neden adımı soruyorsun?” dedi. Sonra Ya‘kûb'u kutsadı. Ya‘kûb, “Tanrı'yla yüzyüze görüştüm, ama canım bağışlandı” diyerek oraya Peniel adını verdi. Ya‘kûb Peniel'den ayrılırken güneş doğdu. Uyluğundan ötürü aksıyordu. Bu nedenle İsrâîlliler bugün bile uyluk kemiğinin üzerindeki siniri yemezler. Çünkü Ya‘kûb'un uyluk kemiğinin başındaki sinire çarpılmıştı.[86]

Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, İsrâîloğulları'nın birtakım yiyecekleri haram addetmeleri mesnetsizdir, şeriat kaynağı olan gerçek Tevrât'ta böyle bir şey yoktur, bunlar Ehl-i Kitap tarafından uydurulmuştur. Bunlar hakkında klâsik kaynaklar şu bilgileri vermişlerdir:

Âlimler İsrâîl'in [Ya‘kûb'un] kendisine neyi haram kılmış olduğu hususunda ihtilâf etmiş ve şunları söylemişlerdir:

a) İbn Abbâs (r.a), Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Ya‘kûb (a.s) çok şiddetli bir hastalığa tutuldu. Bundan dolayı da Allah'ın kendisine afiyet vermesi hâlinde, en sevdiği yiyecek ve içecekleri haram kılmayı nezretti. En sevdiği yiyecek deve eti, en sevdiği içecek de deve sütü idi.” Bu, Ebu'l-Âliye, Atâ ve Mukâtil'in görüşüdür.

b) Hz. Ya‘kûb'da (a.s) siyatik vardı. Bundan dolayı o, Allah'ın kendisine şifâ vermesi hâlinde, etin damarlarını yememeyi nezretti.

c) Bazı rivâyetlerde, Ya‘kûb'un (a.s) kendisine haram kıldığı şeyin, hayvanın sırtındaki yağlar hariç, iç yağı ve böbrek yağı olduğu belirtilmiştir. Kaffâl (r.a) Tevrât'ın tercümesinden şunu nakletmiştir: Ya‘kûb (a.s) Harran'dan çıkıp Kenan beldesine gelince, Şâir beldesinde bulunan kardeşi Îsû'ya bir haberci gönderdi. Haberci geri döndü ve şöyle dedi: “Îsû, 400 kişiyle seni karşılayacak.” Bunun üzerine Ya‘kûb (a.s) korktu ve çok üzüldü; namaz kılıp duâ etti ve kardeşine hediyeler takdim etti. Hâdiseyi, meleğin kendisini bir adam sûretinde karşılamasına kadar olan kısmını anlattı... Bunun üzerine adam sûretindeki o melek Ya‘kûb'a yaklaştı ve parmağını siyatik olan yere koydu. Böylece o hastalık iyileşti, sinir de kurudu. İşte bu sebeple İsrâîloğulları, etin damarlarını yememektedirler.[87]

Bunlarla ilgili Kitab-ı Mukaddes'te şu bilgileri buluyoruz:

ETİ YENEN ve YENMEYEN HAYVANLAR

Rabb Mûsâ'yla Hârûn'a şöyle dedi: “İsrâîl halkına deyin ki, karada yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Çatal ve yarık tırnaklı, geviş getiren hayvanların tümü. Ancak geviş getiren ve çatal tırnaklı olan hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Kaya porsuğu geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Tavşan geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Domuz çatal ve yarık tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız, sizin için kirlidir. Suda yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Denizde, akarsularda yaşayan pullu ve yüzgeçli canlıların etini yiyebilirsiniz. Denizdeki ve akarsulardaki bütün pulsuz ve yüzgeçsiz canlılar, suda küme hâlinde yaşayanlar ve ötekiler sizin için iğrenç sayılır. Bunlar sizin için iğrenç sayılacak. Etlerini yemeyecek, leşlerinden tiksineceksiniz. Suda yaşayan bütün pulsuz ve yüzgeçsiz canlılar sizin için iğrenç sayılacak. Tiksindirici kuşların etini yemeyecek, şunları iğrenç sayacaksınız: Kartal, kuzu kartalı, kara akbaba, çaylak, doğan türleri, bütün karga türleri, baykuş, puhu, martı, atmaca türleri, kukumav, karabatak, büyük baykuş, beyaz baykuş, çöl baykuşu, akbaba, leylek, balıkçıl türleri, ibibik, yarasa. Dört ayaklı ve kanatlı böceklerin hepsi sizin için iğrençtir. Ama dört ayaklı ve kanatlı olup ayaklarını sıçramak için kullanan bazılarının etini yiyebilirsiniz. Şunları yiyeceksiniz: Bütün çekirge türleri, küçük çekirge, cırcır böceği, ağustos böceği. Öbür dört ayaklı, kanatlı böceklerin hepsi sizin için iğrenç sayılır. Sizi kirletecek şeyler şunlardır: Aşağıdaki hayvanların leşine dokunan akşama kadar kirli sayılacaktır; kim aşağıdaki hayvanların leşini taşırsa giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır. Çatal tırnaklı, ama tırnağı yarık olmayan ve geviş getirmeyen her hayvan sizin için kirlidir. Bunlara dokunan da kirlenmiş sayılır. Dört ayaklı hayvanlardan pençelerini yere basarak yürüyenler sizin için kirlidir. Bunların leşine dokunanlar akşama kadar kirli sayılacaktır. Bunların leşini taşıyanlar giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır. Çünkü bu hayvanlar sizin için kirlidir. Küçük kara hayvanları içinde sizin için kirli sayılanlar şunlardır: Gelincik, fare, bütün kertenkele türleri, bukalemun. Sizin için kirli sayılan küçük kara hayvanları bunlardır. Bunların leşine dokunan akşama kadar kirli sayılacaktır. Bunlardan birinin leşi neyin üzerine düşerse onu da kirletir. İster tahta kap, ister giysi, ister deri, ister çul olsun suya konmalıdır. Akşama kadar kirli sayılacak ve akşam temizlenmiş olacaktır. Bunlardan biri bir toprak kabın içine düşerse, kabın içindekiler kirli sayılacaktır. Toprak kap kırılmalıdır. Toprak kaptaki sulu yiyecek ve her içecek kirli sayılacaktır. Bunlardan birinin leşi neyin üzerine düşerse onu da kirletir. Üzerine düştüğü ister fırın olsun, ister ocak, parçalanmalıdır. Çünkü onlar kirlidir ve sizin için kirli sayılacaktır. Ancak kaynak ya da su sarnıcı temiz sayılacaktır; ama bunların leşine dokunan kirli sayılacaktır. Eğer bu hayvanlardan birinin leşi ekin tohumunun üzerine düşerse, o tohum temiz sayılacaktır. Ama suya konmuş tohumun içine düşerse, tohum sizin için kirlidir. Eti yenen hayvanlardan biri ölürse, leşine dokunan akşama kadar kirli sayılacaktır. Hayvanın leşinden yiyen giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır. Leşi taşıyan da giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır. Bütün küçük kara hayvanları iğrençtir. Yenmeyecektir. İster karnı üzerinde sürünen, ister dört ayaklı ya da çok ayaklı canlılar olsun, bunların hiç birini yemeyeceksiniz. Çünkü bunlar iğrençtir. Bunların hiç biriyle kendinizi kirletmeyin, iğrenç duruma sokmayın, kirli duruma düşmeyin. Tanrınız Rabb Benim. Kendinizi kutsayın ve kutsal olun. Çünkü Ben kutsalım. Küçük kara hayvanlarının hiç biriyle kendinizi kirletmeyin. Tanrınız olmak için sizi Mısır'dan çıkaran Rabb Benim. Kutsal olun, çünkü Ben kutsalım. Kirli olanı temizden, eti yeneni eti yenmeyenden ayırt edebilmeniz için hayvanlar, kuşlar, suda küme hâlinde yaşayan bütün canlılar ve küçük kara hayvanlarıyla ilgili yasa budur.”[88]

ESENLİK SUNUSU

Eğer biri esenlik sunusu olarak sığır sunmak istiyorsa, Rabbe erkek ya da dişi, kusursuz bir hayvan sunmalı. Elini sununun başına koyup onu Buluşma Çadırı'nın giriş bölümünde kesmeli. Hârûn soyundan gelen kâhinler kanı sunağın her yanına dökecekler. Kişi esenlik sunusunun bazı parçalarını Rabb için yakılan sunu olarak sunmalı. Sununun bağırsak ve işkembe yağlarını, böbreklerini, böbrek yağlarını, karaciğerden böbreklere uzanan perdeyi ayıracak. Hârûn'un oğulları sunakta yanan odunların üzerinde duran yakmalık sununun üzerinde bunları yakacak. Yakılan sunu, Rabbi hoşnut eden kokudur. Eğer kişi esenlik sunusu olarak Rabbe davar sunmak istiyorsa, erkek ya da dişi, sunusu kusursuz olmalı. Eğer kuzu sunmak istiyorsa, Rabbin önünde sunmalı. Elini sununun başına koyup onu Buluşma Çadırı'nın önünde kesmeli. Hârûn'un oğulları kanı sunağın her yanına dökecekler. Kişi esenlik sunusunun bazı parçalarını Rabb için yakılan sunu olarak sunmalı. Yağını almalı, kuyruk sokumunun dibinden bütün kuyruk yağını kesmeli, bağırsak ve işkembe yağlarını, böbreklerini, böbrek yağlarını, karaciğerden böbreklere uzanan perdeyi ayırmalı. Kâhin bunları sunağın üzerinde yakacak. Rabb için yakılan yiyecek sunusudur bu. Eğer adağı keçi ise, onu Rabbin önünde sunmalı. Elini adağın başına koyup onu Buluşma Çadırı'nın önünde kesmeli. Hârûn'un oğulları kanı sunağın her yanına dökecekler. Rabb için yakılan sunu olarak adaktan şunları ayırıp sunmalı: Bağırsak ve işkembe yağlarını, böbrekleri, böbrek yağlarını, karaciğerden böbreklere uzanan perdeyi. Kâhin bütün bunları sunağın üzerinde yakacak. Yakılan yiyecek sunusudur bu. Kokusu Rabbi hoşnut eder. Yağın tümü Rabbe aittir. Hayvan yağı ve kan yemeyeceksiniz. Yaşadığınız her yerde kuşaklar boyunca bu kural hep geçerli olacak.[89]

SUÇ SUNUSU

Çok kutsal olan suç sunusunun yasası şudur: Suç sunusu, yakmalık sununun kesildiği yerde kesilecek ve kanı sunağın her yanına dökülecek. Hayvanın bütün yağı alınacak, kuyruk yağı, bağırsak ve işkembe yağları, böbrekleri, böbrek yağları, karaciğerden böbreklere uzanan perde ayrılacak. Kâhin bunların hepsini sunak üzerinde, Rabb için yakılan sunu olarak yakacak. Bu suç sunusudur. Kâhinler soyundan gelen her erkek bu sunuyu yiyebilir. Sunu kutsal bir yerde yenecek, çünkü çok kutsaldır. Suç ve günah sunuları için aynı yasa geçerlidir. Et, sunuyu sunarak günahı bağışlatan kâhinindir. Yakmalık sununun derisi de sunuyu sunan kâhinindir. Fırında, tavada ya da sacda pişirilen her tahıl sunusu onu sunan kâhinin olacak. Zeytinyağıyla yoğrulmuş ya da kuru tahıl sunuları da Hârûnoğulları'na aittir. Aralarında eşit olarak bölüşülecektir.[90]

ESENLİK SUNUSU

Rabbe sunulacak esenlik sunusunun yasası şudur: Eğer adam sunusunu Rabbe şükretmek için sunuyorsa, sunusunun yanısıra zeytinyağıyla yoğrulmuş mayasız pideler, üzerine zeytinyağı sürülmüş mayasız yufkalar ve iyice karıştırılmış ince undan yağla yoğrulmuş mayasız pideler de sunacak. Rabbe şükretmek için, esenlik sunusunu mayalı ekmek pideleriyle birlikte sunacak. Her sunudan birini Rabbe bağış sunusu olarak sunacak ve o sunu esenlik sunusunun kanını sunağa döken kâhinin olacak. Rabbe şükretmek için sunulan esenlik sunusunun eti, sununun sunulduğu gün yenecek, sabaha bırakılmayacak. Biri gönülden verilen bir sunu ya da dilediği adağı sunmak istiyorsa, kurbanın eti adağın sunulduğu gün yenecek, artakalırsa ertesi güne bırakılabilecek. Ancak üçüncü güne bırakılan kurban eti yakılacak. Esenlik sunusunun eti üçüncü gün yenirse adak kabul edilmeyecek, geçerli sayılmayacak. Çünkü et kirlenmiş sayılır ve her yiyen suçunun bedelini ödeyecektir. Kirli sayılan herhangi bir şeye dokunan et yenmemeli, yakılmalıdır. Öteki etlere gelince, temiz sayılan bir insan o etlerden yiyebilir. Ama biri kirli sayıldığı sürece Rabbe sunulan esenlik sunusunun etini yerse, Tanrı Halkı'nın arasından atılacak. Ayrıca kirli sayılan herhangi bir şeye, insandan kaynaklanan bir kirliliğe, kirli bir hayvana ya da kirli ve iğrenç bir şeye dokunup da Rabbe sunulan esenlik sunusunun etinden yiyen biri Tanrı Halkı'nın arasından atılacak.[91]

YAĞ ve KAN YENMEMELİ

Rabb Mûsâ'ya şöyle dedi: “İsrâîl halkına de ki: İster sığır, ister koyun ya da keçi yağı olsun, hayvan yağı yemeyeceksiniz. Kendiliğinden ölen ya da yabanıl hayvanların parçaladığı bir hayvanın yağı başka şeyler için kullanılabilir, ama hiç bir zaman yenmemeli. Kim yakılan ve Rabbe sunulan hayvanlardan birinin yağını yerse, halkımın arasından atılacak. Nerede yaşarsanız yaşayın, hiç bir kuşun ya da hayvanın kanını yemeyeceksiniz. Kan yiyen herkes halkımın arasından atılacak.”[92]

KÂHİNLERİN PAYI

Rabb Mûsâ'ya şöyle dedi: “İsrâîl halkına de ki: Rabbe esenlik sunusu sunmak isteyen biri, esenlik sunusunun bir parçasını Rabbe sunmalı. Rabb için yakılan sunusunu kendi eliyle getirmeli. Hayvanın yağını döşüyle birlikte getirecek ve döş Rabbin huzurunda sallamalık bir sunu olarak sallanacak. Kâhin yağı sunağın üzerinde yakacak, ama döş Hârûn'la oğullarının olacak. Esenlik sunularınızın sağ budunu bağış olarak kâhine vereceksiniz. Hârûnoğulları arasında esenlik sunusunun kanını ve yağını kim sunuyorsa, sağ but onun payı olacak. İsrâîl halkının sunduğu esenlik sunularından sallamalık döşü ve bağış olarak sunulan budu aldım. İsrâîl halkının payı olarak bunları sonsuza dek Kâhin Hârûn'la oğullarına verdim. Hârûn'la oğulları kâhin atandıkları gün Rabb için yakılan sunulardan paylarına bu düştü. Rabb onları meshettiği gün İsrâîl halkına buyruk vermişti. Adağın bu parçaları gelecek kuşaklar boyunca onların payı olacaktı. Yakmalık, tahıl, suç, günah, atanma, esenlik sunularının yasası budur.” Rabb, bu buyruğu çölde, Sina Dağı'nda İsrâîl halkından kendisine sunu sunmalarını istediği gün Mûsâ'ya vermişti.[93]

Haram kılma yetkisi, Allah'a aittir; kimse, “Şu haramdır, bu haramdır” diyemez:

Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah'ın kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere.”– İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (A‘râf/31-32)

Ey Peygamber! Eşlerinin rızalarını arayarak Allah'ın helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haramlaştırıyorsun? Ve Allah, çok bağışlayan çok merhamet edendir. (Tahrîm/1)

Bir yiyecek ancak Allah tarafından haram kılınabileceğine göre, Ya‘kûb'un bazı şeyleri kendisine haramlaştırması [hastalığı sebebiyle bir müddet bazı şeylere perhiz etmesi], tıbbî bir zaruretten kaynaklanmış olsa gerektir. Anlaşılan o ki, Ya‘kûb'un kişisel davranışları zaman içerisinde dinleştirilmiştir; tıpkı zaman içerisinde Müslümanların; Peygamber'in, sahabenin, tabiînin, imamların, şeyhlerin… kişisel davranışlarını dinleştirdikleri gibi. Dolayısıyla, böyle kişiye özgü zaruret uygulamaları genellenemez, ama nesiller boyu da devam ettirilemez.

96-97. Şüphesiz, insanlar için mübârek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke'dekidir [Mekke'dekidir]. Onda apaçık deliller; İbrâhîm'in ayaklanma yeri [eğitilip, yetiştirilip şirke karşı ayaklandığı yer] vardır. Ve oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, bilsin ki, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir.

95. âyette, Öyle ise hanîf olarak İbrâhîm'in dinine uyun. Ve o, müşriklerden değildi buyurulunca, Bakara sûresi'nde gösterilen yeni strateji burada tekrar gündeme getirilerek, tüm inananların İbrâhîmleşmesi; İbrâhîmleşmesi için de Mekke'de İbrâhîmî eğitim almaları istenmiştir.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:21 PM   #13
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

Bu âyetleri açıklayabilmek için bazı nakiller yapılmıştır:

Hz. Peygamber (s.a), kıblesini Ka‘be'ye çevirince, Yahûdiler o'nun nübüvveti hususunda ileri-geri konuşmuş ve şöyle demişlerdir: “Beyt-i Makdis Ka‘be'den daha faziletli ve kıble yapılmaya daha layıktır. Çünkü orası, Ka‘be'den önce yapılmıştır, Mahşerin olacağı yerdir ve bütün peygamberlerin de kıblesidir. Durum böyle olunca, kıblenin Beyt-i Makdis'den Ka‘be'ye çevrilmesi bâtıldır.” İşte Cenâb-ı Hakk, Yahûdilerin bu iddiasına, Şüphesiz insanlar için konulan... ilk ev, elbette Mekke'de olandır diye cevap vermiş ve Ka‘be'nin, Beyt-i Makdis'den daha faziletli ve şerefli olduğunu beyân etmiştir.[94]

Kur’ân'ı, özellikle de Bakara sûresi'ni (Kıble ve Hacc kavramlarını) iyi anlamış birinin bu nakilleri kabul etmesi söz konusu bile olmaz.

Bu konunun anlaşılmasına sağlayacağı katkı nedeniyle Bakara sûresi'ndeki Kıble ve Hacc ile ilgili açıklamalarımızın okunmasını öneriyoruz.[95] Burada kısa bir hatırlatma yapıyoruz:

KIBLE

Salâtın ikâmesi [okulların açılması, sosyal destek kurumlarının oluşturulması ve ayakta tutulması], zekât alınması, ma‘rûfun emredilip münkerden nehyedilmesi, hikmetle [zulmü engelleyip adaleti sağlayan ilkelerle] hareket edilmesi, gerektiğinde de savaşılması, “İbrâhîm'in Mescid-i Haram'daki uyguladıklarının tatbik edilmesi; eğitim-öğretim eksenli bir yapılanma ile devlet hâline gelinmesinin hedef/strateji edinilmesi” demektir.

HACC

Hacc, “Ka‘be'de yüksek ilâhiyat eğitim-öğretimini kafaya koyup oraya gitmek, orada İbrâhîmî eğitim-öğretimle İbrâhîmleşmek; bir tevhid eri olmak” demektir.

Âyetteki, Şüphesiz, insanlar için mübârek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke'dekidir [Mekke'dekidir] ifadesinden anlaşıldığına göre, Beyt-i Haram'dan önce herhangi bir okul kurulmuş değildir. Burada bahsedilen ev, herhangi biri için yapılan normal bir ev değil, tüm insanlar için kurulan bir evdir:

Ve hani Biz, bir zamanlar, “Sakın Bana hiç bir şeyi ortak koşma; dolaşanlar, orada kıyam edenler [zulme baş kaldıranlar], rükû edenler, secde edenler için evimi tertemiz et, kendilerine ait birtakım menfaatlere tanık olmaları ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerinde belli günlerde O'nun adını anmaları için insanlar arasında haccı duyur. Yürüyerek veya incelmiş [yorgun düşmüş] binekler üstünde her derin vâdiyi aşarak sana gelsinler! Sonra kirlerini giderip temizlensinler, adaklarını yerine getirsinler, eski evde/özgür evde [Ka‘be'de] dolaşsınlar” diye, o evin [Ka‘be'nin] yerini, İbrâhîm için hazırlamıştık. –Siz de onlardan yeyin ve zorluk çeken fakiri doyurun.– (Hacc/26-29)

Burası bereketlidir: Hem ziyaretçilerin geliş-gidişi [turizm] yönünden, hem de orada öğrenilen ve öğretilen bilgilerin çokluğu ve değerliliği yönünden bereketlidir.

Orada yol gösterilir: Orada ilâhî hidâyet kaynağı olan Allah'ın vahiyleri öğretilir, insanların huzur ve mutluluğu sağlanır.

Orada İbrâhîm'in makamı vardır: Orada İbrâhîm yaşamış, küfürle mücâdele için ayaklanmış, dik durmuştur. Orada o'nun hatıraları, ayak izleri vardır. Orada bunları hatırlayan ve düşünen insanlar bundan feyz alır, bununla kendilerini motive ederler.

Oraya giden güvende olur: Hacc, haram [dokunulmaz] aylarda yapıldığı/yapılacağı için oraya giden, giren rahatsız edilmez.

Âyette, Mekke yerine Bekke ifadesi geçmektedir. Dilbilimcilere[96] göre her ikisi de “izdiham” [zahmet çekme, sıkıntıya düşme] anlamı taşımakta, sözcüğün aslı “Bekke” olmasına rağmen zaman içerisinde “be” harfi “mim” harfine dönüşerek “Mekke” olmuştur. Bazıları da, “Beke, Beyt'in yerinin adı, Mekke ise şehrin sâir bölümlerinin adıdır” demişlerdir. Eskiler bu şehre bu ismin verilmesini, “insanların oradaki izdihamlarına”, “orada hakksızlık, zulüm ve isyana kalkışan zorbaların ezilmesine [yasa uygulanan bir kent olmasına]”, “suyunun azlığı nedeniyle sıkıntı vermesine”, “oraya gelmek isteyen kimsenin karşı karşıya kaldığı zorluklar dolayısıyla kemikten adeta iliğini çıkaracak kadar sıkıntılarla karşılaşmasına” bağlamışlardır.

Kur’ân'da Mekke'ye, “Ummu'l-Qurâ” [anakent] da denilmektedir:

İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’ân vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şûrâ/7)

Hacc, bilinen aylardır. Artık her kim o aylarda haccı, başlayıp kendisine farz ederse; artık haccda refes [kadına yaklaşmak, çirkin söz söylemek], günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz de, Allah onu bilir. Ve azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı takvâdır. Ve ey kavrama yetenekleri olanlar! Bana takvâlı davranın! (Bakara/197)

Yoksa kıyılarında, insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen, orayı [Mekke'yi], güvenli, harem [dokunulmaz] yaptığımızı da görmediler mi? Hâlâ bâtıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? (Ankebût/67)

Allah, Ka‘be'yi; o Beyt-i Haram'ı, haram ayı, hedyi [haccda oraya hediye olarak kesilen hayvanı] ve (kurbanlardaki) gerdanlıkları insanlar için bir ayağa kalkış kıldı. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir. (Mâide/97)

Öyleyse kendilerini açlıktan kurtararak beslemiş olan ve her korkudan onları güvene kavuşturmuş olan bu Beyt'in Rabbine kulluk etsinler. (Kureyş/3-4)

98. De ki: “Ey Kitap Ehli! Allah, yaptıklarınıza tanık iken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?”

99. De ki: “Ey Kitap Ehli! Siz tanık olduğunuz hâlde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek inanan kimseleri Allah'ın yolundan çeviriyorsunuz? Allah yaptıklarınıza duyarsız değildir.”

Bu iki ayet, Ehl-i Kitaba, özellikle de bu âyetlerin inişinde hazır olan Necrân heyetine yönelik olup, Ey Kitap Ehli! Allah, yaptıklarınıza tanık iken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” Ey Kitap Ehli! Siz tanık olduğunuz hâlde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek inanan kimseleri Allah'ın yolundan çeviriyorsunuz? denilerek, yakından tanık oldukları gerçeği kabullenmeleri, inkâr etmemeleri ve hakk dini engellemek için faaliyet göstermemeleri” ihtar edilmiş, ardından da Allah yaptıklarınıza duyarsız değildir diye tehdit edilmişlerdir.

Bilindiği gibi Kitap Ehlinden bir çoğu bugün de, İslâm dinini perdelemeye çalışarak bilgisiz-bilinçsiz kesimi Hristiyanlığa döndürmek için ellerinden geleni yapmakta, Müslüman ülkelerde misyonerlik faaliyetlerini sürdürmektedirler. İşte bu tehdit, bunlar için de söz konusudur. Aynı zamanda bu âyetler, mü’minlerin de bu faaliyetlere karşı uyanık olmalarını sağlamaya yöneliktir.

100. Ey iman etmiş kimseler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak döndürürler.

101. Size Allah'ın âyetleri okunup dururken ve O'nun Elçisi aranızda iken de nasıl kâfir olursunuz? Kim de Allah'a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, dosdoğru kılavuzlanmıştır.

102. Ey iman etmiş kimseler! Allah'a nasıl takvâlı davranmanız gerekiyorsa öyle takvâlı davranın ve ancak müslimler olarak can verin.

103. Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O [Allah], kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte, Allah, doğru yolu bulasınız diye âyetlerini sizin için böyle ortaya koyar.

104. Ve içinizden hayra çağıran, ma‘rûfu emreden, münkerden men eden bir ümmet bulunsun. Ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

105-107. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşen kimseler gibi de olmayın. İşte bunlar, birtakım yüzlerin beyazlaştığı, birtakım yüzlerin siyahlaştığı günde büyük bir azap kendileri için olanlardır. Artık yüzleri kararan kimselere, “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir mi oldunuz? Öyleyse, küfretmiş olduğunuzdan dolayı tadın cezayı!” Yüzleri ağaran kimseler de, biliniz ki, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada sürekli kalanlardır.

108. Bunlar, Allah'ın âyetleridir. Biz, sana gerçek olarak okuyoruz. Allah âlemlere hiç bir zulmü istemez.

109. Ve göklerde ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. Ve bütün işler yalnızca Allah'a döndürülür.

110. Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma‘rûfu emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız. Kitap Ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mü’mindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimsedirler.

111. Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlar, yardım olunmazlar.

112. Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Ve –Allah'ın ipine ve insanların ipine bağlı kalanlar hariç– onlar Allah'ın hışmına uğradılar ve üzerlerine de miskinlik vurulmuştur. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve hakksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir. Bu, isyan etmiş ve haddi de aşmış olmaları nedeniyledir.

113-114. Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde secde ederek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar.

115. Ve onlar hayırdan ne işlerlerse asla örtülmeyecektir [karşılıksız bırakılmayacaklardır]. Ve Allah, takvâlı davrananları en iyi bilendir.

116. Şu inkâr eden kimselerin malları ve çocukları, Allah'tan yana, onlara asla bir fayda vermeyecektir. Ve işte onlar, ateş ashâbıdırlar. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar.”

117. Onların bu basit hayatta harcadıklarının durumu, kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine isâbet edip de onları helâk eden, içinde kavurucu soğuğu olan rüzgârın durumu gibidir. Ve Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmediyorlar.

Bu pasajda, muhatap alınan mü’minler uyanık olmaya davet edilmiş, özellikle de hakk dinden döndürme girişiminde bulunan misyonerlere karşı dikkatli olmaya çağırılmışlardır. Âyetlerin ifadeleri gâyet açık ve net olup herhangi bir açıklamaya ihtiyaç yoktur. O nedenle bu pasajdaki bazı ifadelerle ilgili ipuçları sunacağız.
Allah, Hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşen kimseler gibi de olmayın buyurarak, tüm mü’minleri Allah'ın ipine sarılarak tefrikaya düşmemeleri, dinde ihtilaf, düşmanlık yaratmamaları, kardeşliği zedelememeleri hususunda uyarmıştır, ki bu uyarı birçok yerde yapılmıştır:

De ki: “Sizi gökten ve yeryüzünden kim rızıklandırıyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim sahip oluyor? Ve ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Ve işleri kim düzenliyor?” Hemen “Allah” diyecekler. O zaman de ki: “O hâlde hâlâ takvâlı davranmayacak mısınız? Öyleyse işte O, sizin gerçek Rabbiniz Allah'tır. Artık gerçekten sonra sapıklıktan başka ne olabilir! O hâlde nasıl da çevriliyorsunuz?” (Yûnus/31-32)

O [Allah], dinden Nûh'a tavsiye ettiği şeyi, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya tavsiye ettiğimiz şeyi şeriat kıldı: “Dini ayakta tutun [yerleştirin] ve onda ayrılığa düşmeyin.” Senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini Kendine seçer ve kalpten yöneleni de O'na kılavuzlar. (Şûrâ/13)

Kalben O'na yönelenler olarak, O'na takvâlı davranın, salâtı ikâme edin, müşriklerden; dinlerini parça parça bölmüş, fırka fırka olmuş kimselerden de olmayın. –Her fırka kendi yanlarındaki şeylerle böbürlenmektedir.– (Rûm/31-32)

De ki: “Siz, ‘bizi bundan kurtarırsa kesinlikle şükredenlerden olacağız’ diye gizli ve yakararak O'na yalvarıp dururken, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?” (En‘âm/63)

Ve şüphesiz ki, bu, dosdoğru olarak Benim yolumdur. Hemen ona uyun. Ve yollara uymayın da sizi O'nun yolundan ayırmasın. İşte bunlar, takvâlı davranırsınız diye O'nun [Allah'ın] size vasiyet ettikleridir. (En‘âm/153)

Şüphesiz şu, dinlerini parça parça edip grup grup olanlar; sen hiç bir şeyce onlardan değilsin. Şüphesiz onların işi Allah'adır. Sonra O [Allah], onlara yapmakta oldukları şeyleri haber verecektir. (En‘âm/159)

Allah'ı ve elçilerini inkâr ederek kâfir olan, “Biz, bir kısmına inanırız bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ve Elçisi'nin arasını ayırmayı isteyen ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler; işte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Ve Biz, o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. (Nisâ/150-151)

Allah tefrikaya düşenleri, İşte bunlar, birtakım yüzlerin beyazlaştığı birtakım yüzlerin siyahlaştığı günde büyük bir azap kendileri için olanlardır. Artık yüzleri kararan kimselere, “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir mi oldunuz? Öyleyse, küfretmiş olduğunuzdan dolayı tadın cezayı!” Yüzleri ağaran kimseler de, biliniz ki, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada sürekli kalanlardır ifadeleriyle tehdit etmektedir. Tefrikaya düşenler [Allah'ın dininden-kitabından uzaklaşanlar], dünyadaki perişanlıklarının üstüne bir de âhirette perişan olacaklardır. Âyette zekredilen “yüz karalığı”, azabı hakk edenlerin bir göstergesidir. Bu nitelik birçok yerde dile getirilmiştir:

Ve o kıyâmet günü, Allah'a karşı yalan söyleyen kişileri yüzleri kararmış olarak göreceksin. Kibirlenenler için cehennemde yer yok mu? (Zümer/60)

Güzellik yapan kişiler için daha güzeli ve fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, zillet de. İşte bunlar cennet ashâbıdırlar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. (Yûnus/26)

Yüzler vardır o gün, pırıl pırıl. Gülen, müjdeleyen. Ve yüzler vardır o gün, üzerlerinde toz-toprak. Tozu-toprağı da bir is bürümüştür. (Abese/38-41)

Yüzler var ki o gün apaydınlıktır. Rabb'lerine nazar edicidirler. Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar. Zannederler ki kendilerine belkıran yapılır. (Kıyâmet/22-25)

Şüphesiz ki “ebrâr”, elbette, naîm'in içindedirler, tahtlar üzerinde beklenti içindedirler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını görürsün. Onlar, mühürlü saf bir içkiden sulanırlar. Ki onun mührü/neticesi misktir. Karışımı tesnim'dendir. Yaklaştırılmışların içecekleri bir pınardandır. Artık yarışanlar, işte bunda yarışmalıdırlar. (Mutaffifîn/22-28)

Suçlular simalarından tanınır da alınlarından ve ayaklarından tutuluverirler. (Rahmân/41)

Mü’minler uyarılırlarken 111. âyette, Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlar, yardım olunmazlar haberi verilmiştir. 100. âyette de, Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak döndürürler uyarısı yapmıştı. Burada ise denilmektedir ki: “Eğer onları dikkate almazsanız, onlar size biraz eza, sıkıntı verebilir, ama sizi dininizden döndüremezler, âhiretinizi mahvedemezler. Sonra da onlar perişan olup giderler. Kimse de onlara yardımcı olmaz.” Bu ifadeleri aşağıda tekrar göreceğiz:

İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir. Ve mü’minleri bilsin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için, “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyen kimseleri– bilsin içindir. Ve onlara, “Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız” denilmişti. Onlar, “Biz savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık” dediler. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydiyin kendinizden ölümü uzaklaştırınız.” (Âl-i İmrân/166-168)

112. âyette, Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Ve –Allah'ın ipine ve insanların ipine bağlı kalanlar hariç– onlar Allah'ın hışmına uğradılar ve üzerlerine de miskinlik vurulmuştur. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve hakksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir. Bu, isyan etmiş ve haddi de aşmış olmaları nedeniyledir buyurularak onların; öldürülmeleri, esir edilmeleri, mallarının ganîmet olarak alınması ve topraklarına el konulması gibi nedenlerle sürekli perişan olacakları vurgulanmıştır.

113-114. âyetlerde Ehl-i Kitabın hepsinin aynı olmadığı, onlar içinde de Allah'ın âyetlerine saygılı olanların, vicdanının sesini dinleyenlerin bulunduğu ifade edilmektedir. Bu âyetin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şöyle bir nakil vardır:

İbn İshâk İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakleder: Abdullah b. Selâm, Sa‘lebe b. Sa’ye, Esid b. Sa’ye, Esid b. Ubeyd ve Yahûdilerden İslâm'a giren diğerlerinin kalplerinde İslâm yerleşince, Yahûdilerin âlimleri ve küfre sapanları şöyle demişlerdi: “Muhammed'e iman edip tâbi olanlar, ancak bizim kötülerimizdir. Eğer bunlar bizim hayırlılarımız olsalardı, atalarının dinini terkedip bir başkasına gitmezlerdi.” Bunun üzerine şanı yüce Allah, Hepsi bir değildir, Kitap Ehlinden secdeye vararak geceleri Allah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır... İşte onlar sâlihlerdendir buyruklarını indirdi.[97]
İMANSIZ AMEL FAYDA VERMEZ

116-117. âyetteki, Şu inkâr eden kimselerin malları ve çocukları, Allah'tan yana, onlara asla bir fayda vermeyecektir. Ve işte onlar, ateş ashâbıdırlar. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar. Onların bu basit hayatta harcadıklarının durumu, kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine isâbet edip de onları helâk eden, içinde kavurucu soğuğu olan rüzgârın durumu gibidir. Ve Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmediyorlar ifadesiyle, imansızca yapılanların faydasının olmayacağı bildirilmiştir, ki bunu birçok kez detayıyla açıklamıştık.[98]

118. Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş [sıkı arkadaş] edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz, sizin için âyetleri kesinlikle açığa koymuşuzdur.

119. İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler, siz kitabın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman “İnandık” derler. Başbaşa kaldıkları zaman da size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “Kininizle ölün [geberin]!” Şüphesiz ki Allah göğüslerin özünü [gönülleri] en iyi bilendir.

120. Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider ve eğer size bir kötülük isâbet etse onunla sevinirler. Ve eğer sabreder ve takvâlı davranırsanız, onların hileleri size hiç bir şeyce zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır.

100. âyette, Ey iman etmiş kimseler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak döndürürler” denilmişti. Burada ise mü’minlere hayatlarında uymaları gereken temel ilkelerden birkaçı açıklanmaktadır. Burada iman etmemiş kimselerin [Yahûdi, Hristiyan, müşrik, münâfıkların] mü’minleri harcayabilecekleri, onları arkadan vurabilecekleri, hiç bir konuda onlara güvenmemeleri, sır vermemeleri, onların iyi görünmelerine aldanmamaları emredilmektedir. Buna gerekçe olarak da, Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler buyurularak, onların mü’minlerin iyiliğini asla istemedikleri beyân edilmiştir:

Şüphesiz Allah'ın âyetlerini inkâr eden, hakksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler; sen hemen bunları acıklı bir azapla müjdele! (Âl-i İmrân/21)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, size hakktan gelen şeyleri inkâr ettikleri hâlde, onlara sevgi ulaştırarak; onlara sevgiyi gizleyerek Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı velîler edinmeyin. Onlar, Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Elçi'yi ve sizi çıkarıyorlar. Oysa Ben sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri en iyi bilenim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun ta ortasından sapmıştır. Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar, “keşke inkâr etseniz” istemektedirler. Kıyâmet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermezler. O [Allah], aranızı ayırır. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. (Mümtehine/1-3)

120. âyetteki, Ve eğer sabreder ve takvâlı davranırsanız, onların hileleri size hiç bir şeyce zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır ifadesiyle de, onlardan kurtulma yolları gösterilmiştir.

121. Ve hani sen, sabah erkenden mü’minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ehlinden ayrılmıştın. –Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.–

122. O zaman sizden iki grup, Allah, kendilerinin velîsi olmasına rağmen bozulmaya yüz tutmuştu. –Artık inananlar, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler!–

123-127. Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, şükredesiniz diye size Bedir'de yardım etti: “Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/hulûl ettirilen üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabrederseniz ve takvâlı davranırsanız, evet (sizi Rabbiniz destekler). Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder. Ve Allah, bunu [yardımı] size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf, O [Allah], küfretmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye azîz ve hakîm Allah katındandır.” Öyleyse Allah'a takvâlı davranın.

128. Bu işten sana hiç bir şey yoktur. O [Allah], ya onların tevbesini kabul eder yahut onlara azap eder. Artık, şüphesiz onlar zâlimlerdir.

129. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Ve Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

120. âyette mü’minlere, Ve eğer sabreder ve takvâlı davranırsanız, onların hileleri size hiç bir şeyce zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır buyurulunca, bunun böyle olduğu gösterilmek için Uhud savaşı'na ve Uhud savaşı'nda cereyan eden olaylara, bu olaylar içerisinde de 123-127. âyetlerle Bedir'de yaşananlara dikkat çekilmiştir. Bedir ve Uhud'da bu vaad-i ilâhî gerçekleşmiştir.

Burada önce Enfâl sûresi'nde yer alan Bedir zaferi âyetlerini hatırlayalım:

Ve gerçek, açığa konduktan sonra, sanki göz göre, Rabbinin seni, gerçek ile evinden çıkardığı gibi –ki şüphesiz mü’minlerden bir kesim de kesinlikle hoşlanmıyorlardı– kendileri ölüme sürükleniyorlarmışçasına, gerçek hakkında seninle tartışıyorlardı. Ve hani Allah size iki tâifeden birinin kesinlikle sizin olacağını vaad ediyordu. Siz ise şanı ve şerefi olmayan şey kendinizin olsun istiyordunuz. Allah da, kelimeleriyle hakkı yerine oturtmak ve suçluların hoşuna gitmese de gerçeği ortaya çıkarmak ve bâtılı yok emek için kâfirlerin arkasını kesmek istiyordu. Hani siz Rabbinizden yardım diliyordunuz da O [Rabbiniz], “Şüphesiz Ben, işte ardarda bin melekle size yardım ediyorum” diye icâbet etmişti. Bunu da O [Allah], sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Ve yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah, azîz'dir, hakîm'dir. Hani O [Rabbiniz], yine Kendi katından bir güven olarak bir uyku sardırıyordu. Sizi kendisiyle temizlemek, şeytanın pisliğini/zararını sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize bir su indiriyordu. Ve hani, Rabbin meleklere vahyediyordu: “Şüphesiz Ben, sizinle beraberim, hadiyin inanmış kimselere sebat verin. Ben, küfretmiş kimselerin yüreğine korku salacağım, hemen boyunların üstüne vurun, onlardan tüm parmak uçlarına [eklemlerine] da!” İşte bu [kâfirlerin cezalandırılışı], Allah'a ve Elçisi'ne karşı gelmeleri nedeniyledir. Ve kim Allah'a ve Elçisi'ne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı çok çetin olandır. (Enfâl/5-13)

Şimdi de ansiklopedik düzeyde Uhud savaşı'nı görelim:

UHUD SAVAŞI (H. 3/M. 625)

Uhud savaşı, Hicret'in üçüncü yılında Uhud dağı civarında müşriklerle yapılmış bir savaş olup Müslümanların târihinde çok önemli bir yeri vardır.

SAVAŞIN GEREKÇESİ: KİN ve ÖÇ ALMA

Bedir yenilgisi sonucunda Kureyş müşriklerinin öfkesi kabarmış, kin ve intikam duyguları artmıştı. Bedir'de yakınlarını kaybeden Mekke'nin yöneticisi Ebû Süfyân'ın karısı Utbe kızı Hind, “Muhammed'le arkadaşlarından öç almadıkça içim rahatlamayacak, Muhammed'le savaş yapmadıkça koku sürünmek bana haram olsun. Sevdiklerimin intikamının alındığını gözümle görmedikçe bana sevinmek yok!” diyordu. Ebû Süfyân ve yandaşları da aynı şekilde düşünmekteydiler. Ebû Süfyân'ın idaresinde Müslümanlardan kurtulan kervanın, Dâru'n-Nedve'de duran mallarıyla güçlü bir ordu kurma imkânlarına sahiptiler. Bedir'de ölenler yakınlarının intikamını almalıydılar. O nedenle Bedir'de yakınları öldürülenler karalar giyinmiş vaziyette kabileler arasında dolaşıyor, şairler mersiyeler söyleyerek müşrikleri savaşa teşvik ediyorlardı.

Müşriklerin ileri gelenleri, herkese katılma payını verdikten sonra geri kalan kâr ile güçlü bir ordu hazırlanmasına karar verdiler.

Târih kayıtlarına göre müşrik Kureyşliler Mekke dışındaki Arap kabilelerinin de katılımıyla hazırladıkları 3.000 kişilik orduda, 700 zırhlı, 200 süvari, 3.000 deve vardı. Aralarında, başta Ebû Süfyân'ın karısı Hind olduğu hâlde 14 tane de kadın vardı.

Durumu öğrenmesi (Mekke'deki amcası Abbâs'ın mektupla bilgilendirdiği nakledilir) üzerine Rasûlullah, keşifçiler gönderdi. Keşifçilerin getirdiği haberler kendisine ulaşan bilgilere aynen uyuyordu. Düşman büyük bir ordu hazırlamış ve Medîne'ye doğru ilerliyordu.

Bunun üzerine Rasûlullah, bir savaş meclisi kurarak meseleyi ayrıntılı olarak ashâbıyla görüştü. Rasûlullah, düşmanı şehrin dışında karşılamayıp şehri içerden savunmak görüşündeydi. Fakat, özellikle Bedir savaşı'na katılan gaziler hakkında nâzil olan övücü âyetlerin etkisinde kalan gençler, düşmanın dışarıda karşılanmasından yana idiler. Düşmanla bir meydan savaşı yapmak istiyorlardı.

Rasûlullah, ashâbın isteklerini kırmayarak düşmanı karşılamak üzere kılıcını kuşandı, zırhını giydi. Sözde inanmış görünenlerin reisi Abdullah b. Ubey b. Selül, şehrin içinde kalınıp savunma yapılmadığını bahane ederek 300 kişilik kuvvetini geri çekti. Müslümanları düşman karşısında güçsüz bırakmak istiyordu. Böylece Müslüman ordusunun mevcudu 1.000'den 700'e düşmüştü.

Müşrik Kureyş ordusu, Medîne'nin yegane açık sahası olan kısımdan içeriye sızarak karargâhını Uhud dağı'nın Medîne'ye bakan eteklerinde kurmuştu. Rasûlullah 700 Müslümanla Cumartesi sabahı Uhud dağı'na ulaştı. Sırtını dağa vererek karşıdaki çorak arazide yer tutan düşmana karşı saf tuttu. Düşmanın düşüncesi Müslüman ordusunu mağlup ettikten sonra şehri yağmalamaktı. Bunun için Medîne'nin yakınındaki Uhud önleri savaş sahası seçilmişti.

Rasûlullah Bedir'de olduğu gibi bu savaşta da İslâm ordusunu savaş düzenine göre yerli yerine yerleştirdi, düşmanın sızabileceği, kuşatma yapabileceği geçit ve gedikleri de okçularla korudu ve özellikle ordunun sol tarafındaki dağın vâdisini beklemek üzere Abdullah b. Cübeyr kumandası altında 50 kişilik okçu birliği bıraktı ve, “Düşman yense de, yenilse de kesinlikle yerlerinizden ayrılmayın” diye tembihte bulundu.

SAVAŞ BAŞLIYOR

11 Şevval 3 [27 Mart 625] Cumartesi günü savaş teke tek vuruşmalarla başladı; Ali, Hamza ve öteki İslâm savaşçıları hasımlarını öldürdüler. Sonra savaş kızıştı. Başta Rasûlullah'ın amcası Hamza olmak üzere savaşan tüm mü’minler, kükremiş arslan gibi düşmana kılıç sallayarak ilerliyor, hasımlarını kırıp geçiriyordu. Düşmanlar da olanca gayretleriyle kılıca sarılmalarına rağmen bozguna uğramaktan kendilerini kurtaramadılar. Tef çalarak müşrik askerlere moral veren düşman kadınları bile korku içinde dağ yamacına tırmanmaya, kaçmaya başladı.

Rasûlullah'ın almış olduğu askerî tedbirler ve uygulamış olduğu planlar sayesinde ilk safhada Müslümanlar gâlip geldiler.

DURUM DEĞİŞİYOR

Bununla beraber henüz kesin netice alınmış değildi; düşmanın hızlı bir şekilde takibi ve dönmeyeceği bir noktaya kadar kovalanması gerekiyordu.

Hâlbuki bu inceliği ve harp usulünün bu yönünü bir an unutarak gaflete düşen ve dünyalığa meyleden Müslümanlar, kılıçlarını bırakıp ganimet toplamaya koyulmuşlardı. Ordunun gerisindeki vâdiyi bekleyen 50 okçu da kumandanlarının ısrarlarına rağmen Rasûlullah'ın kesin emrini dikkate almayarak, “Kardeşlerimiz üstün geldi, biz niye bekleyelim” diyerek yerlerinden ayrıldılar, ganimet toplamaya giriştiler.

İşte bu sırada böyle bir anı gözetlemekte olan 200 kişilik düşman süvari birliği komutanı Hâlid b. Velîd az sayıdaki İslâm okçusunun kaldığı geçidi rahatça ele geçirerek İslâm ordusunu arkasından vurmaya başladı. Bunu gören müşrikler de geri döndüler ve yeniden hızlı bir saldırıya giriştiler. Böylece Müslümanlar iki ateş arasında kaldılar, üstünlüğü sağlamışken dünyalığa dalmaları ve Peygamber'in emrini çiğnemeleri yüzünden zor durumlara düştüler.

SAVAŞTAN BAZI SAHNELER: HAMZA ŞEHİD OLUYOR

İşte bu safhada Hazma, Ebû Süfyân'ın karısı Hind'in kölesi Vahşi tarafından mızrakla vurularak şehid edildi. Rasûlullah'ın Hicretten evvel Medîne'ye tayin ettiği ilk öğretmen Mus‘ab b. Umeyr de bu esnada şehid düşenler arasındaydı. Mus‘ab sima itibariyle Rasûlullah'a benzediğinden şehid düştüğünde, onu şehid eden kimse Rasûlullah'ı öldürdüğünü haykırıyordu. Bu durum Müslümanların daha da dağılmasına sebep oldu.

Kureyşli müşrikler bu savaşta o kadar vahşiyane şeyler yapmışlardı ki, târihte benzerine az rastlanır. Müslümanlar bu savaşta 70 şehid vermişlerdi. Düşmanlar özellikle de müşrik kadınlar şehid Müslümanların burunlarını ve kulaklarını kesiyorlardı. Ebû Süfyân'ın karısı Hind ve öteki bazı müşrik kadınları, Müslüman şehidlerin organlarından yaptıkları gerdanlıkları boyunlarına takmışlardı. Ayrıca Hind, Hamza'nın ciğerini çıkartarak çiğnemek iğrençliğini gösterebilmişti.

DURUM DEĞİŞİYOR: MÜ’MİNLER TOPLANIYOR

Kısa zaman sonra Rasûlullah'ın sağ olduğu anlaşıldı. Uhud dağı'nın hemen eteklerinde bulunan Rasûlullah'ın çevresi büyük çarpışmalara sahne oldu. Müslümanlar o'nun etrafında dönüyorlar, gerektiğinde kollarını, bacaklarını kalkan yerine kullanıyorlardı, Talha bu yolda kolunu kaybetmişti. Sa‘d b. Ebî Vakkas'a ise Rasûlullah ok veriyor ve, “Anam-babam fedâ olsun, at yâ Sa‘d” diyor; oklarının isâbet etmesi için Allah'a dua ediyordu.

Müşrikler Rasûlullah'ı öldürmek için hücum ettikçe, Müslümanlar o'nun çevresinde çoğalmış ve çetin bir savunma hattı kurmuşlardı. Düşman bu hattı yaramayacağını anlayınca geriye çekilmek durumunda kaldı ve böylece savaş üçüncü safhada denk bir duruma geldi. Ebû Süfyân karşı dağa, Rasûlullah da Uhud'a doğru tırmandı. Rasûlullah'ın dişi kırılmış, yanağı yarılmıştı. Kızı Fâtıma o'nu tedavi etti.

MÜŞRİKLERİN PLANINA, KARŞI PLAN

Uhud'dan ayrılan Ebû Süfyân bir süre sonra geri dönerek Medîne'ye saldırmak ve başladıkları işi tamamlamak isteğine kapılmıştı. Esasen böyle bir durumu, Rasûlullah tahmin etmiş, 70 şehid ve yaralıya rağmen savaşın hemen ertesi Pazar günü düşmanı takibe karar vermişti. Rasûlullah 70 kişilik süvari birliği ile 8 km. kadar müşrikleri takip etti. Sonra konaklayarak üç gün bekledi. Geceleri ateş yaktırarak düşmana savaştan yılmadıkları mesajını veriyordu. Müslüman olmadığı hâlde Müslümanların dostlarından olan Huzâa kabilesinden Mabed-i Huzâî, Rasûlullah'ı gördükten sonra Ebû Süfyân'a giderek, o'nun arkadaşlarıyla birlikte savaş için geldiklerini söylemiş, Ebû Süfyân da yeni bir vuruşmayı göze alamayarak Mekke'ye gitmiş ve Medîne'ye saldırmaktan vazgeçmişti.

UHUD SAVAŞI'NIN SONUCU

Müslümanlar, bu savaşta birinci safhada üstünlük sağlamışlar, gaflet ve dikkatsizlik neticesinde ikinci safhada ilâhî bir imtihana uğratılarak kendilerine mağlubiyet acısı tattırılmış, fakat üçüncü safhada durum denkleşmişken Rasûlullah'ın cesaretle takibi neticesinde düşman korkutulmuş ve üstünlük tekrar Müslümanlara geçmiştir.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:21 PM   #14
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

122. âyette, O zaman sizden iki grup, Allah, kendilerinin velîsi olmasına rağmen bozulmaya yüz tutmuştu ifadesinde zikredilen iki grup, târih kayıtlarından anlaşıldığına göre Hazrec'ten Benû Seleme ve Evs'ten Benû Hârise'dir. Abdullah ibn Ubey münâfığı ordudan ayrılınca, bu iki grup da İbn Ubey'e tâbi olmayı gönüllerinden geçirmişlerdi. Ama Cenâb-ı Hakk onları korudu da, böylece onlar Rasûlullah'ın yanında kaldılar.

130. Ey iman etmiş kimseler! Kat kat artırılmış olarak ribayı yemeyin. Felâh bulmanız için Allah'a takvâlı davranın.

131. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.

132. Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin.

133-135. Ve Rabbinizden bağışlanmaya, eni göklerle yer kadar olan, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyen muttakiler için hazırlanmış olan cennete koşuşun. Ve Allah, muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri] sever.

136. İşte bunların karşılığı, Rabb'lerinden bağışlanma ve içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. Yapıp edenlerin karşılığı/ödülü ne güzeldir!

137. Kesinlikle sizden önce sünnetler gelip geçti. Hadi, yeryüzünde gezin de yalanlayıcıların âkıbetinin nasıl olduğunu bir görün.

138. Bu (emirler), insanlar için bir açıklama ve muttakiler için için bir yol gösterme ve bir öğüttür.

139. Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz.

Bu âyetlerde, Uhud savaşı ortamında mü’minler, birtakım ilâhî ilkelerle yönlendirilmekte, sonra da kendilerine birtakım müjdeler verilmektedir:

• Kat kat artırılmış olarak ribayı yemeyin.

• Felâh bulmanız için Allah'a takvâlı davranın.

• Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.

• Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin.

• Rabbinizden bağışlanmaya, eni göklerle yer kadar olan, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyen muttakiler için hazırlanmış olan cennete koşuşun.

• Gevşemeyin, üzülmeyin! Eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz.

Âyette ilk olarak faizin yer alması, insanları çıkarcılıktan uzak tutmak içindir. Zira Uhud'daki yenilginin en önemli nedeni, Müslümanların servet gailesine ve çapul peşine düşmeleri olmuştu. Kazandıkları zafer, çıkarcılık düşüncesi sonucu kaybedilmişti. Bir başka neden de faizin toplumda; açgözlülük, hırs, cimrilik, bencillik, nefret, kızgınlık, düşmanlık ve kıskançlık duyguları oluşturması nedeniyle birliğin sağlanmasına engel olmasıdır.

Faizin, kişileri köleleştirdiği, ülkeleri sömürgeleştirdiği Bakara/275-281'de detaylıca işlenmişti.[99]

Âyette cennet, “eni göklerle yer kadar” olarak nitelenmiştir. Bu ifade, cennetin sınırını değil, insan aklının alamayacağı kadar geniş olduğunu ifade için kullanılmıştır. Nitekim birçok mübalağada, insanlar için de “deniz gibi, dağ gibi” tabirleri kullanılır.

Âyette muttakiler, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyen kimseler olarak tanıtılmıştır. Muttakilerin burada zikredilen özellikleri, bundan evvelki âyetlerde de defalarca zikredilmişti.

139. âyetteki, Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz ifadesiyle mü’minlere cesaret verilmektedir. Bu ilâhî vaad birçok yerde (örneğin; Saffat/171-173, Mücâdele/21, Fetih/7, Mü’min/51, Enbiyâ/105) konu edilmiş, biz de ilgili yerlerde detaylı olarak açıklamıştık.

140-141. Eğer size bir yara değmişse, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah zâlimleri sevmez.

142. Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden cennet'e gireceğinizi mi sandınız.

143. Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. İşte bakıp duruyorken onu gerçekten gördünüz.

144. Ve Muhammed, ancak bir elçidir. Kesinlikle o'ndan önce elçiler gelip geçmiştir. Şimdi eğer o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim ki de geri dönerse, bilsin ki Allah'a hiç bir şekilde zarar veremez. Ve Allah, şükredenleri karşılıklandıracaktır.

145. Ve herkes sadece Allah'ın bilgisiyle vakitlendirilmiş bir yazgı olarak ölür. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz, şükredenleri karşılıklandıracağız.

146. Nice peygamberler de vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isâbet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever.

147. Onların sözleri de sadece, “Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı bağışla ve ayaklarımızı sabitle, kâfirler toplumuna karşı bize yardım et!” idi.

148. Bu yüzden Allah, onlara dünya karşılığını ve âhiret karşılığının güzelliğini verdi. Ve Allah, muhsinleri [güzelleştirenleri-iyileştirenleri] sever.

Bu âyet grubunda da Allah, Uhud günü öldürülen ve yaralananlar dolayısıyla Müslümanlara tâziyede bulunmakta, onları teselli etmekte; düşmanlarıyla savaşa teşvik etmekte, acze düşüp güç ve kuvvetlerini yitirmemelerini, morallerini bozmamalarını istemektedir. Adeta, “Bedir yenilgisi müşrikleri yıldırmadı, bakın hâlâ mücâdele ediyorlar, siz de yılmayın” diyerek mü’minleri, askerî, siyasî ve idarî konularda yönlendirmekte ve emirler vermektedir.

144. âyetteki, Ve Muhammed, ancak bir elçidir. Kesinlikle o'ndan önce elçiler gelip geçmiştir ifadesiyle, peygamberlerin kavimleri arasında ebediyyen kalmayacaklarını, bununla birlikte eğer Peygamber ölür veya öldürülecek olursa, peygamberlerin getirdiklerine sımsıkı yapışma gerektiğini anlatmaktadır.

142. âyetteki, Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden cennet'e gireceğinizi mi sandınız ifadesiyle de, cennetin ucuz olmadığı vurgulanmıştır; ki bu husus daha evvel birçok âyette yer almıştı:

İnsanlar, fitnelendirilmeden, “İman ettik” demeleriyle, bırakılıvereceklerini mi sandılar? Ve andolsun ki Biz, onlardan öncekileri de fitnelendirmiştik. Artık elbette Allah, doğru kimseleri bildirecektir ve elbette yalancıları da mutlaka bildirecektir. (Ankebût/2-3)

Sizden çaba harcayanları, Allah'ın Elçisi'nden ve inananların astlarından sırdaş [can dostu] edinmeyenleri Allah bilmeden [ortaya çıkarmadan] bırakılacağınızı mı sandınız? Ve Allah, yaptıklarınızdan çok iyi haberi olandır. (Tevbe/16)

Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluklar, sıkıntılar dokundu ve sarsıldılar; hatta Elçi ve beraberinde iman edenler, “Allah'ın yardımı ne zaman?” derlerdi. –Dikkat edin! Gerçekten Allah'ın yardımı pek yakındır.– (Bakara/214)

Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Âl-i İmrân/139)

Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir. Allah sizleri ğayb üzerine muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah'a ve Elçisi'ne iman edin. Ve eğer iman eder ve takvâlı davranırsanız, işte o zaman sizin için çok büyük bir karşılık vardır. (Âl-i İmrân/179)

Ve kesinlikle Biz, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilinmemiz/ortaya çıkarmamız için sizi belâlandıracağız [denemeye tâbi tutacağız]. Haberlerinizi de belâlandıracağız [denemeye tâbi tutacağız]. (Muhammed/31)

149. Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz şu küfretmiş kimselere uyarsanız, onlar, sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler de siz kaybedenlerden oluverirsiniz.

150. Aslında, Allah, sizin mevlânızdır. Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.

Bu âyetlerde de mü’minler uyarılmaktadır: Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz şu küfretmiş kimselere uyarsanız, onlar, sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler de siz kaybedenlerden oluverirsiniz. Aslında, Allah, sizin mevlânızdır. Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.

Klâsik kaynaklarda bu âyetin iniş sebebiyle ilgili şu bilgiler verilmektedir:

Bu ifadedeki kâfirler/inkâr edenler ibaresiyle, “Ebû Süfyân”ın kastedildiği söylenmiştir. Çünkü Ebû Süfyân (r.a), o gün kâfirlerin büyüğü ve reisi idi. Süddî de, bu ifadeden maksadın, Ebû Süfyân olduğunu, çünkü onun, o zamanda fitne ağacı olduğunu söylemiştir. Başka âlimler ise, buradaki “kâfirler/inkâr edenler” tabirinden maksadın, Abdullah ibn Ubey ve onun münâfık arkadaşları olduğunu, bunların zayıf inançlı kimselerin kalplerine şüphe sokan ve “Şâyet Muhammed, Allah'ın Peygamberi olsaydı, başına böyle bir şey gelmezdi. O, diğer insanlar gibi bir insandır. Bazı günler lehine, bazı günler aleyhine olur. Binâenaleyh daha önceki dininize dönün” diyenler olduğunu söylemişlerdir. Âlimlerin bir kısmı da bundan muradın, Yahûdiler olduğunu, çünkü Medîne'de bir grup Yahûdinin mevcut olduğunu ve bunların, özellikle Uhud hâdisesi'nden sonra Müslümanların kalplerine şüphe attıklarını söylemişlerdir. Doğruya en yakın olan, bu ifadenin bütün kâfirlere şamil olmasıdır. Çünkü âyetin lafzı umûmîdir, sebebin [sebeb-i nüzûlün] hususî olması, âyetin umûmî manaya gelmesine mâni değildir.[100]

150. âyetteki, Aslında, Allah, sizin mevlânızdır. Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır ifadesiyle, mü’minlere kullardan hayrın olmadığı, her türlü yardımın Allah'tan olduğu vurgusu yapılmaktadır.

151. Biz, Allah'ın, hakkında hiç bir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarından dolayı, şu inkâr etmiş kimselerin kalplerine korku salacağız. Onların varacakları yer ateş'tir. Zâlimlerin barınağı da ne kötüdür!

152. Ve siz, Allah'ın bilgisi ile düşmanlarınızı doğrarken O [Allah], size olan vaadini doğru olarak gerçekleştirdi. Allah size sevdiğiniz şeyleri gösterdikten sonra zaafa düştünüz, o iş hakkında çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti istiyordu. Sonra O [Allah] sizi, belâlandırmak [denemek] için onlardan geri çevirdi ve kesinlikle sizi bağışladı. Ve Allah mü’minlere karşı çok lütuf sahibidir.

153. Ve hani siz yukarı kaçıyordunuz, hiç kimseye bakmıyordunuz. Elçi de ötenizden sizi çağırıyordu. Bundan dolayı Allah, elinizden gidene ve kendinize isâbet edene üzülmeyesiniz diye size keder üstüne keder ile karşılık verdi. Allah, yaptıklarınıza haberdardır.

154. Sonra O [Allah], o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. Bir grup da; kendilerini nefisleri önemsetti; Allah'a karşı gerçek dışı câhiliyet zannı olarak, zann üretiyorlardı. Onlar, “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. –De ki: “Bütün iş Allah'a aittir.”– Onlar, sana açıklamayacakları şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti.” Ve o, Allah'ın göğüslerinizdekini sınaması ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Ve Allah, göğüslerinizdekini çok iyi bilendir.

155. Şüphesiz iki toplumun karşılaştığı gün, sizden yüz çevirip giden kimseler; şeytan onların kazandıkları şeylerin acısıyla ayaklarını kaydırmak istedi. Yine de Allah onları kesinlikle affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, halîm'dir [çok yumuşak davranandır].

Bu âyetlerde, önce müşrikleri bekleyen âkıbet bildirilmekte, sonra da Uhud'da olan olayların nakliyle mü’minlere uyarıya devam edilmektedir. Rabbimiz önce, Biz, Allah'ın, hakkında hiç bir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarından dolayı, şu inkâr etmiş kimselerin kalplerine korku salacağız buyurarak, mü’minlerin her zaman kâfirlere karşı muzaffer olacakları müjdesini vermiştir, ki Uhud savaşı ve Uluslararası ilişkilerde bu vaad-i ilâhî gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir.

Uhud'da Ebû Süfyân, kendisi muzaffer bir konumda, Rasûlullah ve yakın arkadaşları da saklanmış iken, “İbn Ebî Kebşe [Peygamber] nerede! İbn Ebî Kuhâfe [Ebû Bekr] nerede? İbnu'l-Hattâb nerede?” diye bağırmıştı. Ömer de ona karşılık vermiş ve aralarında sözler geçmişti. Ebû Süfyân, Rasûlullah'ın yerini öğrenmesine rağmen dağdan inip onların yanına gitmeye cesaret edememişti.

Yine kâfirler, Mekke'ye dönerlerken, yolun yarısında, “Biz, hiç bir şey yapmadık. Onların pek çoğunu öldürdük ve sonra tam galipken onları bıraktık. Haydi dönüp şunların kökünü tamamen kazıyalım” dediler. Onlar tam bunu kararlaştırırlarken, Allah kalplerine bir korku attı. Bu durumu başka sûrelerde de göreceğiz:

Hem de O [Allah], Kitap Ehlinden onlarla [kâfirlerle] yardımlaşanları kalelerinden indirdi. Ve kalplerine korku saldı: siz onların bir kısmını katlediyordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz. Ve O [Allah], onların arazilerine, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız bir yere sizi vâris [son sahip] yaptı. Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir. (Ahzâb/26-27)

O, Ehl-i Kitaptan inkâr eden kimseleri, toplanmanın ilki için yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da, şüphesiz kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağına kesinkes inanıyorlardı. Ama Allah'ın azabı, onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine, evlerini, kendi elleriyle ve mü’minlerin elleriyle harap edileceği korkusunu düşürdü. Ey basiret sahipleri! İbret alın. (Haşr/2)

152-155. âyetlerde ise Uhud'da yaşanan hezimet ve hezimetin gerekçesi anlatılıyor; görev yerini terk edenlere sitem ediliyor. Bu paragrafta hezimetin nedeni, zaafa düşmek, emre aykırı davranmak ve dünya malı peşinde koşmak olarak tesbit ediliyor.

Bu âyetlerin iniş nedeniyle ilgili şu bilgiler verilmiştir:

Muhammed b. el-Ka‘b el-Kurazî der ki: Müslümanlar Uhud'da musibete uğramışlar olarak Rasûlullah (s.a) ile beraber Medîne'ye döndüğünde, birbirlerine şöyle dediler: “Allah bize zaferi vaad etmişken bu bize nereden geldi?” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi. Çünkü onlar, müşriklerin yedi sancaktarını öldürmüşlerdi. Önceleri zafer Müslümanlardaydı. Ancak daha sonra ganimet toplamakla meşgul oldular ve bazı okçular da ganimet elde etmek isteği ile yerlerini terk ettiler. İşte bu husus, bozguna sebep teşkil etmişti.

Buhârî, el-Berâ b. Âzib'den şöyle dediğini rivâyet eder: Uhud günü'nde müşriklerle karşılaştığımız sırada, Rasûlullah (s.a) okçulardan bazılarını (tepeye) oturttu ve onlara Abdullah b. Cübeyr'i kumandan tayin ederek şöyle dedi: “Asla yerinizden ayrılmayın; bizim onlara karşı muzaffer olduğumuzu görseniz bile ayrılmayın, onların bize karşı muzaffer olduklarını görseniz bile, bize yardım etmek için yerinizi terketmeyin”. İki taraf birbirleriyle karşılaşıp Müslümanlar onları bozguna uğrattılar. O kadar ki, kadınların dağa doğru süratle koştuklarını gördük. Koşmaları esnasında elbiselerini yukarı doğru toplamış ve ayak bileklerindeki halhalları dahi görülüyordu.

Bu sefer (Abdullah b. Cübeyr'in beraberindeki okçular), “Ganimete koşalım, ganimete koşalım!” demeye koyuldular. Ancak Abdullah onlara, “Durun. Rasûlullah (s.a) size yerinizden ayrılmamanızı emretmedi mi?” dedi. Ancak onlar yerlerinden ayrıldılar. Okçular, (yerlerini terk edip) onların yanlarına gidince, Allah da onları şaşırttı (ne yapacaklarını bilemez hâle geldiler) ve Müslümanlardan 70 kişi öldürüldü. Daha sonra Ebû Süfyân b. Harb, yüksekçe bir yerden bize doğru görünerek şöyle dedi: “Hayatta kalanlar arasında Muhammed var mı?” Rasûlullah (s.a), “Ona cevap vermeyin” buyurdu. Nihâyet Ebû Süfyân aynı şeyi üç defa tekrarladı, sonra, “Hayatta kalanlar arasında Ebû Kuhâfe'nin oğlu [Ebû Bekr] var mı?” diye üç defa sordu. Yine Peygamber (s.a), “Ona cevap vermeyin” buyurdu. Bu sefer, “Peki hayatta kalanlar arasında Ömer b. el-Hattâb var mı?” diye üç defa sordu, yine Peygamber (s.a), “Ona cevap vermeyin” buyurdu. Daha sonra arkadaşlarına dönerek, “Bunlar öldürüldü demektir” deyince, Ömer (r.a), “Ey Allah'ın düşmanı! Yalan söyledin, Allah seni rezil edecek kimseleri senin için saklamış bulunuyor” demekten kendisini alamadı.

Bu sefer (Ebû Süfyân), “Yücel ey Hubel!” diye iki defa seslendi. Peygamber (s.a), “Ona cevap verin” buyurunca, ashâb, “Ne diyelim Ey Allah'ın Rasûlü?” diye sordular. Hz. Peygamber, “Allah daha üstün, daha yücedir deyin” buyurdu. Ebû Süfyân dedi ki: “Bizim Uzzamız var, sizin ise Uzza'nız yok.” Rasûlullah (s.a), “Ona cevap verin” buyurunca, “Ne diyelim Ey Allah'ın Rasûlü?” diye sordular. Hz. Peygamber, “Allah bizim mevlâmızdır, sizin ise mevlânız yok deyin” buyurdu. Bu sefer Ebû Süfyân şöyle dedi: “Bugün Bedir'e karşılık olsun. Savaş(ta zafer) nöbetleşedir. Diğer taraftan siz, öldürülenler arasında müsle [öldürülenlerin bazı organlarının kesilmiş olduğunu] göreceksiniz. Ben böyle yapılmasını emretmedim.”[101]

Hz. Peygamber ve ashâbı, Uhud'da başlarına gelen musibetle Medîne'ye dönünce, ashâbdan bazıları, “Bu, bizim başımıza nereden geldi? Hâlbuki Allah bize yardım edeceğini vaad etmişti...” dediler. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti inzâl etti.[102]

153. âyette mü’minlere, “keder üstüne keder” tattırıldığı ifade edilmiştir. Âyetlerin genel ifadesi ile târih kayıtları dikkate alındığında, bununla şunların kastedildiği anlaşılabilir:

• Önce malların elden gitmesi, ganimetten olmaları, sonra da birçok şehid vermeleri, canlarından olmaları sûretiyle yaşadıkları keder.

• Kendi sıkıntılarının üzerine, Rasûlullah'ın öldürüldüğü dedikodusunun eklendiği keder.

• Önce gevşemelerinden, sonra da hezimetten doğan keder ve üzüntü.

• Kendi yenilgilerinin üzerine, bir de kentteki ailelerine gelecek zararın kederi.

156. Ey iman etmiş kişiler! İnkâr etmiş ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için, “Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen kişiler gibi olmayın. Kesinlikle Allah, bunu, onların kalplerinde bir yara kılacaktır. Ve Allah hayat verir ve öldürür. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.”

157. Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz de, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, kesinlikle onların topladıklarından daha hayırlıdır.

158. Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz de kesinlikle Allah'a toplanacaksınız.

Bu âyetlerde de uyarı devam ediyor: Ey iman etmiş kişiler! İnkâr etmiş ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için, “Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen kişiler gibi olmayın.. Kesinlikle Allah, bunu, onların kalplerinde bir yara kılacaktır. Ve Allah hayat verir ve öldürür. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz de, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, kesinlikle onların topladıklarından daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz de kesinlikle Allah'a toplanacaksınız.

Klâsik eserlerde bunların, Rasûlullah'ın “Bi’r-i Maûne”ye gönderdiği grubun neseb itibariyle kardeşleri veya münâfıklıkta kardeşleri olanlar olduğu nakledilmiştir. Bunlar kim olursa olsun, hangi zamanda olursa olsun her zaman var olabilirler. Bunlara, “ecelin mukadder olduğu, öldüren ve diriltenin Allah olduğu vurgulanarak savaştan kaçmanın anlamsızlığı ve mantıksızlığı ihtar edilmektedir. Yani, madem ki öldüren de dirilten de Allah'tır; o zaman hayatta kalmasını takdir ettiği kimseler, savaşta da ölmez; ölümünü takdir ettiği kimseler ise savaşa gitmeseler de ölür. Nitekim yukarıda 154. âyette, Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti buyurulmuştur.

Hiç kuşkusuz, güldüren de O'dur, ağlatan da… Hiç kuşkusuz, öldüren de O'dur, dirilten de… (Necm/43-44)

159. İşte, sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.

160. Allah size yardım ederse, sizi yenecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, artık ondan sonra size kim yardım edebilir? Öyleyse mü’minler sadece Allah'a tevekkül etsinler.

161. Ve hiç bir peygamber için hıyânet olur şey değildir. Ve kim ihânette bulunursa kıyâmet günü hâinlik ettiği şey ile gelir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir. Onlar, zulme de uğramazlar.

162. Peki, Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? O, ne kötü dönüş yeridir!

163. Onlar, Allah nezdinde derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını en iyi görendir.

Bu âyetlerde önce Rasûlullah'ın, savaşta itaatsizlik edenlere karşı davranışına değinilmiş ve Rasûlullah'a mü’minlerle istişarede bulunması, kesin karar aldığında da onu uygulamaya koyması emredilmiş, sonra da mü’minler arasında oluşmuş bazı tereddütler giderilmiş, ileriye dönük motivasyon yapılmış ve inkârcılar tehdit edilmiştir.

Âyette, Sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın buyurularak, Rasûlullah'ın suçlulara karşı davranışı ilâhî rahmet ve terbiyeye bağlanmıştır. Rasûlullah'ın davranışlarını şekillendiren âyetlerden birkaçı:

Ve en yakın aşiretini [oymağını] uyar. Ve mü’minlerden sana uyan kimselere kanadını indir. (Şu‘arâ/214-215)

Sen afvı/malın fazlasını al, urf [örf, Kur’ân âyetleri öbeği] ile emret ve câhillerden de yüz çevir. (A‘râf/199)

Hiç kuşkusuz, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, sadece inananlara çok sevecen ve çok merhametli bir elçi gelmiştir. (Tevbe/128)

Ehl-i Kitaptan bir çoğu, gerçek kendileri için ortaya konduğu hâlde, benliklerindeki kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir etsinler isterler. Buna rağmen siz, Allah'ın emri gelinceye kadar af ile, hoşgörüyle davranın. Şüphesiz Allah, her şeye en iyi güç yetirendir. (Bakara/109)

O [Yûsuf] dedi ki: “Siz câhiller iken Yûsuf'a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?” Onlar [Yûsuf'un kardeşleri], “Yoksa sen, sahiden Yûsuf musun?” dediler. O [Yûsuf], “Ben Yûsuf'um, bu da kardeşim. Kesinlikle, Allah bizi nimetlendirdi. Şüphesiz kim takvâlı davranır ve sabrederse, artık hiç şüphesiz Allah, iyi, güzel işler yapanların mükâfatını zayi etmez” dedi. Onlar dediler ki: “Allah'a yemin olsun, Allah seni gerçekten bize üstün kıldı. Ve biz gerçekten hatalılar idik.” O [Yûsuf] dedi ki: “Bugün size bir ayıplama ve azarlama yoktur. Allah sizi mağfiretiyle bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir. Şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne koyun, basîr [ayıplanan, dalga geçilen hastalıktan kurtulmuş] hâle gelir [derbederlikten kurtulur]. Ve bütün ailenizi bana getirin.” (Yûsuf/89-93)

Ve Allah'a çağırıp/yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın'dır. (Fussilet/33-34)

Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. (Furkân/72)

Âyetteki, Rasûlullah'a yönelik olan, İşlerde onlara da danış ifadesi, tabiî ki hakkında ilâhî emir ve açıklama olmayan konulara aittir. İstişare mü’minlerin vazgeçilmez bir davranışıdır:

İşte, verilen herhangi bir şey basit hayatın kazanımıdır. Sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar ise; iman etmiş ve sadece Rabb'lerine tevekkül eden kimseler, günahın büyüklerinden ve hayâsızlıktan kaçınan ve öfkelendikleri zaman bağışlayan kimseler, Rabb'lerinin çağrısına cevap veren, salâtı ikâme eden, işleri de kendi aralarında şûrâ [görüşme, danışma] olan, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden kimseler ve kendilerine bağy [bir zulüm ve saldırı] isâbet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan/intikam alan kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. (Şûrâ/36-39)

Bu âyetlerde, başta yöneticiler olmak üzere herkese, bilmedikleri hususlarda ve içinden çıkamadıkları konularda; ister dinî, ister siyasî, ister iktisadî, ister askerî olsun uzmanlarla istişare edilmesi emri verilmektedir. Ayrıca bu ifadeyle, müşaverenin önemi ortaya konulmuş, mü’minlerin bu ilkeden vazgeçmemeleri istenmiştir.

Daha sonra, Bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et buyurularak, aldığı kararı tereddütsüz uygulaması, sonucu Allah'a bırakması istenmiştir.

Azmetmek, –düşünmeksizin önüne gelen görüşü uygulamaya koymak, sonuçlara aldırmaksızın canının istediğini yapmak, sonucu ne olursa olsun bir işi yapmak değil– “bir şey üzerinde uzun uzun araştırma yapmak ve kesin, vazgeçilmez bir sonuca varmak”tır:

Ey Peygamber! İnkârcılar ve münâfıklar ile cihad et. Ve onlara karşı sert ol. Onların barınma yerleri de cehennemdir. Ve o ne kötü bir oluş yeridir! (Tevbe/73)

Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz celde vurun; Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah dininde sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Ve mü’minlerden bir grup onların cezalandırılmasına tanık olsun. (Nûr/2)

Ey iman etmiş olan kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki O [Allah], onları sever, onlar da O'nu [Allah'ı] severler; mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; onlar Allah yolunda çaba harcarlar ve hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah vâsi'dir, çok iyi bilendir. (Mâide/54)

161. âyetteki, Ve hiç bir peygamber için hıyânet olur şey değildir. Ve kim ihânette bulunursa kıyâmet günü hâinlik ettiği şey ile gelir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir. Onlar, zulme de uğramazlar ifadesi, mü’minleri terbiyeye yöneliktir.

Bu âyetin inişi ile ilgili kaynaklarda şu bilgiler nakledilir:

Hz. Peygamber (s.a) savaşların birinde birtakım ganimetler elde etmiş, sonra da elde ettiği bu ganimetleri bir araya toplamış, ama bazı sebeplerden dolayı ganimetlerin taksimi gecikmişti. Bunun üzerine bir topluluk o'na gelerek, “Ganimetlerimizi taksim etmiyor musun?” deyince, Hz. Peygamber (s.a), “Şâyet sizin Uhud dağı kadar altınınız olsa, ondan tek bir dirhemini bile alıkoymam. Siz, ganimetlerinize hıyânet ettiğimi mi sanıyorsunuz?” buyurmuş ve bunun üzerine Hakk Teâlâ bu âyeti indirmiştir.

İkrime ve Sa‘îd ibn Cübeyr şunu rivâyet etmişlerdir: “Âyet, Bedir günü (ganimet içinden) kaybolan kırmızı bir kadife hakkında nâzil olmuştur. Bu kadifeden dolayı bazı câhiller, “Belki de onu Peygamber aldı” demişlerdir. Bu âyet, işte bundan dolayı nâzil olmuştur.”

İbn Abbâs'tan (r.a), bir başka yolla şu rivâyet edilmiştir: “Ashâbın ileri gelenleri, Hz. Peygamber'e (s.a) ganimet mallarından ilâve bir şey vermeyi arzu etmişlerdi de, bundan dolayı bu âyet nâzil olmuştur.”

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a), öncü birlikler göndermiş ve onlar bazı ganimetler elde etmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a) bu ganimetleri dağıtmış, fakat öncülere pay ayırmamıştı. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.

Kelbî ve Mukâtil şöyle demişlerdir: “Bu âyet-i kerîme, Uhud günü o okçular, ganimet elde etme arzusu ile mevzîlerini terkedip de, “Biz Allah Rasûlü'nün, “Kim bir şey alırsa o, onundur” demesinden ve Bedir günü'nde yaptığı gibi, burada da ganimetleri taksim etmemesinden korkuyoruz” dedikleri, bunun üzerine de Hz. Peygamber'in (s.a), “Siz, bizim hâinlik edip size ganimetten pay vermeyeceğimizi mi zannettiniz” demesi üzerine nâzil olmuştur.[103]

Burada, Elçi ile ilgili ihâneti, Kendisine verilen vahyi saklaması, tebliğ etmemesi olarak da anlamak mümkündür. Zira Mekke'de ve Medîne'de Allah'ın mesajlarını iletmemesi için Rasûlullah'a birçok baskı kurulmaktaydı. Buna göre hiç bir elçi, kendisine tevdi edilen mesajı saklayamaz, Allah'a ihânet edemez:

Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun verdiği elçilik görevini iletmemiş [yerine getirmemiş] olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Allah kesinlikle, küfre batmış topluluğa doğru yolu göstermez. (Mâide/67)

O ğayb hakkında cimri de değildir. (Tekvîr/24)

Eğer o [Elçi/Muhammed], bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle o'ndan sağ elini [tüm gücünü] alırdık. Sonra o'ndan can damarını mutlaka keserdik. Artık sizden hiç biriniz o'na siper de olamazdınız. (Hakka/44-47)

Bu âyetlerde tüm insanlığa açık bir beyânat vardır: “Eğer Muhammed Kur’ân'a ekleme ve çıkarma yapmaya veya onu değiştirmeye veya gizlemeye kalkarsa, Allah adına söz uydurursa, feci şekilde cezalandırılır.

Bu tehdit, Rasûlullah'a olduğu kadar, her zamandaki insanlara da yöneliktir. Hiç kimse Allah adına söz üretmemeli, din adına verilecek hükümler mutlaka Kur’ân'dan alınmalıdır:

Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.” (Yûnus/15)

Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi [sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı]. İşte o takdirde seni halîl [izdaş, yoldaş, dost] edinirlerdi. Ve eğer Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten onlara birazcık meylediverecektin. O durumda sana hayatın iki katını ve ölümün iki katını tattırırdık. Sonra Bize karşı kendine hiç bir yardımcı da bulamazdın. (İsrâ/73-75)

İşte bunun için sen davet et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların hevâlarına uyma ve de ki: “Ben Allah'ın kitaptan indirdiğine inandım ve ben aranızda adaleti gerçekleştirmemle emrolundum. Allah, bizim Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız yalnızca bize, sizin yaptıklarınız da yalnızca size aittir. Sizinle bizim aramızda hiç bir delile yer yoktur. Allah, bizim aramızı toplayacaktır. Dönüş de yalnız O'nadır. Ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey; artık onun hükmü Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah'tır. Ben yalnız O'na tevekkül ettim ve ben yalnız O'na yöneliyorum” de. (Şûrâ/15-10)

Sonra da seni emir'den apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Artık sen ona uy, bilmeyen kimselerin hevâlarına uyma. (Câsiye/18)

O hâlde o yalanlayıcılara itaat etme! Arzu ettiler ki, sen onlara yağ çeksen/yaltaklanıversen onlar da sana yağ çekeceklerdi/yaltaklanacaklardı. (Kalem/8-9)

164. Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

Mü’minleri onure etmek için bu âyette, Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler buyuruluyor, ki bunda iki husus söz konusudur: A) Elçi'nin içlerinden biri olması, B) Onların dünya ve âhirette mutluluklarını sağlayacak ilkelerin gönderilmiş olması.

Allah, Rasûlullah'ı sadece mü’minler için değil, tüm insanlığın iyiliği için göndermiştir:

Ve Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; velâkin insanların çoğu bilmiyorlar. (Sebe/28)

De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden Ümmî Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.” (A‘râf/158)

De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur’ân vahyolundu. Allah'la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem.” De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.” (En‘âm/19)

Âlemlere uyarıcı olsun diye, kuluna furkân'ı [ayırıcı'yı] indiren ne cömerttir [ne bol nimet verendir]! (Furkân/1)

İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan Toplanma Günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’ân vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şûrâ/7)

O, Ümmîler [Anakentliler] içinde, kendilerinden olan ve onlara ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına Allah'ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. –Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da.– Ve O, azîz'dir hakîm'dir. (Cuma/2-3)

Burada, mü’minlere… denilmesi, ondan istifade edenin mü’minler olması sebebiyledir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:

Sen ancak ona [Sâ‘at'e/kıyâmetin kopuşuna] haşyet duyan kişilerin uyarıcısısın. (Nâzi‘ât/45)

Aynı ifade, Kur’ân için de kullanılmıştır; yani, Kur’ân da tüm insanların rehberi olmasına rağmen, Kur’ân'dan muttakilerin istifade etmeleri nedeniyle, Muttakiler için rehberdir (Bakara/185) denilmiştir.

165. İki katını isâbet ettirdiğiniz bir musibet, kendinize isâbet edince mi, “Bu [hezimet], nereden!” dediniz? De ki: “Bu [başınıza gelen hezimet], kendi nezdinizdendir.” Şüphesiz Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.

166-168. İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir. Ve mü’minleri bilsin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için, “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyen kimseleri– bilsin içindir. Ve onlara, “Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız” denilmişti. Onlar, “Biz savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık.” dediler. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydiyin kendinizden ölümü uzaklaştırınız.”

165. âyette işaret edildiği üzere Müslümanlar kâfirleri Bedir günü'nde hezimete uğratmışlardı; Uhud savaşı'nın başında da hezimete uğratmışlardı. Ama sonra, isyan edip emre riâyet etmeyince, hezimete uğramışlar; Uhud savaşı'nda 70 şehid vermişlerdi. Oysa Bedir savaşı'nda müşriklerden 70'i öldürülmüş, 70'i de esir alınmıştı. Böylece Müslümanlar müşrikleri iki kere, müşrikler de Müslümanları bir kere hezimete uğratmış oldu. Âyetteki, Bu [başınıza gelen hezimet], kendi nezdinizdendir ifadesinden de anlaşılacağı üzere Uhud hezimeti, savaşçıların kendilerinden; yani, itaatsizliklerinden ve mal düşkünlüklerinden kaynaklanmıştır.

166-168. âyetlerde, Abdullah b. Ubey ile onunla birlikte geri dönerek Rasûlullah'ı yardımsız bırakan arkadaşlarına işaret edilmektedir. Bu olay şöyle nakledilir:

300 kişi idiler. Câbir b. Abdullah'ın babası, Abdullah b. Amr b. Haram el-Ensârî, arkalarından giderek; “Allah'tan korkun, Peygamberinizi bırakmayın, Allah yolunda çarpışın yahut savunma yapın” dedi ve buna benzer sözler söyledi. İbn Ubey kendisine, “Savaş olacağı görüşünde değilim. Eğer biz, savaş olacağını bilsek, elbette sizinle birlikte oluruz” dedi. Abdullah onlardan ümit kesince, “Haydi gidin Allah'ın düşmanları! Allah, Rasûlü'nü size muhtaç bırakmayacaktır” dedi. Bu sözleri söyledikten sonra Peygamber (s.a) ile birlikte yola devam etti ve şehid düştü. Yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun.[104]

Paragrafın devamında da münâfıkların ölüme bakışları ortaya konmuştur. Onlara göre, savaşta öldürülen kişi, savaşa gitmemiş olsaydı ölmez ya da öldürülmezdi. Bunlara, Eğer doğru kimseler iseniz, haydiyin kendinizden ölümü uzaklaştırınız denilerek, onların kanaat ve iddialarının yanlışlığı dile getirilmektedir.

169-171. Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerle sevinçli olarak Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'tan bir nimeti, lütfu ve Allah'ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.

Bu âyetlerde, konunun, savaş [ölme, öldürme ve ölüm korkusu ile savaştan kaçma] olması nedeniyle, Rasûlullah'ın şahsında insanlara çok önemli bilgiler veriliyor: Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerle sevinçli olarak Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'tan bir nimeti, lütfu ve Allah'ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.

Bu âyetin, önce Bedir ve Uhud'da Allah yolunda ölenlerle ilişkilendirilmesi, sonra da genellenmesi gerekir. Zira, eski ümmetlerdeki şehidleri saymazsak, bu âyetler indiğinde Bedir ve Uhud dışında Allah yolunda ölen henüz yoktu.

Bu âyetin iyi anlaşılması için, Bakara ve Nisâ sûrelerinde yer alan şu âyetlerin göz önünde bulundurulması gerekir:

Ve Allah yolunda öldürülenlere, “Ölüler” demeyin. Aslında onlar, diridirler. Fakat siz bilincine ermiyorsunuz. (Bakara/154)

Kim güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla] şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap [hisse] vardır. Kim de kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir. (Nisâ/85)

Bu âyetlerden yola çıkarsak, şehidlerin ölmeyip rızıklandığı, örneklikleriyle başkalarını da Allah yolunda ölmeye teşvik etmeleri nedeniyle unutulmayıp şan ve şerefle anılmaları ve amel defterlerinin kapanmaması, onları örnek alan kimselerin ecri kadar onlara da ecir yazılıp durması olarak anlaşılabilir.

172-173. Kendilerine yara dokunduktan sonra Allah ve Elçi'nin davetine katılan kimseler; insanlar, kendilerine, “Şüphesiz insanlar size karşı birlik oldular, onlardan ürperin” dediklerinde, bunun, kendilerini inançça ziyâdeleştirdiği ve, “Allah bize yeter. O, ne güzel vekîldir!” diyen kimseler; onlardan iyileştiren-güzelleştiren ve takvâlı davranan kimselere büyük bir mükâfât vardır.

174. Sonra da onlar, kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve lütfuyla geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Ve Allah, çok büyük lütfun sahibidir.

Burada savaşın zorlu şartlarında metânetli davranan, Allah'a tevekkül eden mü’minler övülmektedir.

Tevekkül, “kişinin azimden [her türlü tedbiri aldıktan] sonra, işin sonucunu Vekîl'e [varlığı ayakta tutan, sürdüren, koruyan ve rızık veren Allah'a] bırakması” demektir.

Bu âyetlerin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer almıştır:

Bu âyet, Uhud günü'nde nâzil olmuştur. Ashâb, bozguna uğradıktan sonra, Hz. Peygamber'in yanına dönünce, Hz. Peygamber, müşrikleri takib konusunda Müslümanları teşvik etti, Zaten Hz. Hamza'nın (r.a) mübârek nâşına müsle [işkence] yapılmış olduğunu gördükten sonra onlar da müsle yapmaya niyetliydiler, ama Hz. Peygamber onları bundan men etmişti. Derken Allah Teâlâ müşriklerin kalbine korku salmış, böylece dağılıp gitmişlerdi. Hz. Peygamber, Uhud'da şehid olanların cenaze namazını kılmış ve onları, kanlarıyla defnetmişti. Âlimlerin rivâyet ettiğine göre Safiyye, kardeşi Hamza'nın durumunu görmek için geldiğinde, Hz. Peygamber (s.a) Zübeyr'e, “Onu bırakma da, kardeşine yapılmış olan müsle'den dolayı feryâd ü figan etmesin” demiş, bunun üzerine Safiyye, “Ona ne yapıldığına dair haber bana geldi. Bu, Allah'a itaat etmenin yanında önemsiz bir şeydir” deyince, Hz. Peygamber Zübeyr'e, “Ona müsaade et de kardeşine baksın” demiştir. Safiyye de, “Hayır!” demiş ve Hz. Hamza için Allah'tan mağfiret talebinde bulunmuştur. Yine kocası, babası, kardeşi ve oğlu öldürülmüş bir kadın gelip de, Hz. Peygamber'in hayatta olduğunu görünce, “Artık bundan sonra hiç bir musibetin önemi yoktur!” dedi. Âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında söylenenler, işte bunlardır.[105]

En doğru olan bu rivâyete göre, Ebû Süfyân ve arkadaşları, Uhud'dan dönüp Revhâ denilen yere vardıkları zaman pişman olarak şöyle demişlerdir: “Biz onların pek çoğunu öldürdük. Onlardan geriye pek az kimse kaldı. O hâlde ne diye biz onların yakasını bıraktık? Aksine, bizim yapmamız gereken, geriye dönüp onların kökünü kazımaktır.” Böylece onlar, geri dönmeye niyetlendiler. Bu haber Hz. Peygamber'e (s.a) ulaşınca, kâfirleri korkutmak ve onlara, gerek kendisinin gerekse ashâbının son derece güçlü olduğunu göstermek istedi. Bunun üzerine o, ashâbını Ebû Süfyân'ı takibe çıkmaya teşvik etti. Ve şöyle dedi: “Ben şu anda, ancak savaşta benimle beraber olanlarla takibe çıkmayı istiyorum...” Böylece Hz. Rasûl (s.a) ashâbından bir toplulukla, Kureyş'i takibe çıktı. Rivâyete göre bu topluluğun sayısı 70 kadardı. Müslümanlar, Medîne'ye üç mil mesafede olan Hamrâu'l-Esed mevkiine varınca, Allah Teâlâ müşriklerin kalbine bir korku saldı da, böylece müşrikler dağıldılar. Rivâyet edildiğine göre, ashâbın içinde, birbirlerini birer saat süreyle omuzlarında taşıyan kimseler vardı; bütün bunlar, yaralarının çok ve ağır olmasındandı. Yine onların içinde, birer saat süreyle birbirlerine dayanarak yürüyen kimseler de vardı.[106]

Müşrikler, Uhud'dan ayrılıp Peygamber (s.a) ve ashâbına isâbet edenler isâbet ettikten sonra, (müşriklerin) geri döneceklerinden korktular. Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: “Bizim gücümüzün yerinde olduğunu bilmeleri için onların arkasından gitmeye kim gelir?” Ebû Bekr ve ez-Zübeyr, 70 kişi ile birlikte gidenler arasında idiler. Ve (Kureyşlilerin) arkasından yola çıktılar. Onlar geldiklerini haber alınca da Allah'tan bir nimet ve bir lütuf ile geri döndüler.

Âişe (r.anhâ) Hamrâu'l-Esed gazvesi'nde meydana gelen olaylara işaret etmektedir. Hamrâu'l-Esed Medîne'den yaklaşık 8 millik uzaklıktadır. Şöyle olmuştu: Uhud'un ertesi günü olan Pazar günü, Rasûlullah (s.a) müşriklerin arkasından gitmek üzere insanlar arasında ilanda bulunup şöyle dedi: “Bizimle birlikte ancak dün orada bulunan kimseler çıksın. Onunla beraber 200 mü’min yola çıktı. Buhârî'de de şöyle denilmektedir: (Peygamber) buyurdu ki: “Onların arkasından kim gider?” Onlardan 70 kişi ortaya çıktı, Aralarında –önceden de geçtiği üzere– Ebû Bekr ve ez-Zübeyr de vardı. Hamrâu'l-Esed'e varıncaya kadar yollarına devam etliler. Böylelikle düşmanı korkutmuş oluyordu. Aralarında ağır yaralı olup yürüyemeyecek olan ve bineği de bulunmayan kimseler vardı. Hatta başkalarının boyunları üzerinde taşınanlar dahi vardı. Bütün bunlar ise Rasûlullah'ın (s.a) emrini yerine getirmek ve cihada rağbet için yapılmıştı.

Âyet-i kerîmenin oldukça ağır yaralı, biri diğerine yaslanan, bununla birlikte Peygamber (s.a) ile beraber yola koyulan Abduleşhel oğulları'ndan iki kişi hakkında indiği de söylenmiştir, (Hz. Peygamber ve beraberindekiler) Hamrâu'l-Esed'e ulaştıklarında Nuaym b. Mes‘ûd ile karşılaştılar. O onlara, Ebû Süfyân b. Harb'in ve beraberindeki Kureyşlilerin toparlanıp bir araya geldiklerini ve Medîne'ye gidip oranın halkını toptan imha etmeyi kararlaştırdıklarını söyledi. Bunun üzerine onlar –yüce Allah'ın söylediklerini haber verdiği– Allah bize kâfidir, O ne güzel vekîldir dediler.[107]

Bu âyetlerde, Uhud sonrası Rasûlullah'ın çağrısına icâbet eden mü’minler övülür. Târih, her şey bitti sanıldığında, sabır ve metanetin zafer getirdiğine şâhittir.

175. Şüphesiz ki o şeytan, kendi yakınlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun.

176. Şu, küfürde yarışan kişiler de seni üzmesin. Onlar, Allah'a hiç bir şeyce asla zarar vermezler. Allah onlara âhirette bir pay kılmamak istiyor. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.

177. Şüphesiz iman karşılığında inkârı satın alan kimseler, Allah'a hiç bir şeyce asla zarar vermezler. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

178. Şu küfretmiş kimseler, şüphesiz Bizim kendilerine mühlet verişimizin, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Şüphesiz Biz, onlara günahça artsınlar diye mühlet veriyoruz. Ve onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

179. Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir. Allah sizleri ğayb üzerine muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah'a ve Elçisi'ne iman edin. Ve eğer iman eder ve takvâlı davranırsanız, işte o zaman sizin için çok büyük bir karşılık vardır.

180. Ve Allah'ın, kendilerine fazlından verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilakis o, kendileri için şerrdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası yalnızca Allah'a aittir. Ve Allah yaptıklarınıza bilgi sahibidir.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:22 PM   #15
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

Bu âyet grubunda muhatap alınan mü’minler, nerelerden ve nasıl zarar geleceği bildirilerek uyanık olmaya davet ediliyor:

• Şüphesiz ki o şeytan, kendi yakınlarını korkutur.

• Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun.

• Küfürde yarışanlar seni üzmesin.

• Onlar, Allah'a hiç bir şeyce asla zarar veremezler. Allah onlara âhirette bir pay kılmamak istiyor.

• Onlar için çok büyük bir azap vardır.

• İman karşılığında inkârı satın alan kimseler, Allah'a hiç bir şeyce asla zarar vermezler.

• Onlar için çok acıklı bir azap vardır.

• Şu küfretmiş kimseler, Bizim kendilerine mühlet verişimizin, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.

• Biz, onlara günahça artsınlar diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

• Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri, sizin üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir.

• Allah sizleri ğayba muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah'a ve Elçisi'ne iman edin.

• Eğer iman eder ve takvâlı davranırsanız, sizin için çok büyük bir karşılık vardır.

• Allah'ın, kendilerine fazlından verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.

• Bilakis o, kendileri için şerrdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır.

• Göklerin ve yerin mirası yalnızca Allah'a aittir.

• Ve Allah yaptıklarınıza bilgi sahibidir.

Görüldüğü üzere âyetler gâyet net ve açıktır. 175. âyetteki, Şüphesiz ki o şeytan, kendi yakınlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun ifadesi, Medîne'de döndürülen dolaplara işaret etmektedir. Şöyle ki:

Uhud savaşı'nda umduğunu bulamayan Ebû Süfyân, Müslümanları Bedir savaşı'nın ilk yıldönümünde tekrar savaşa davet etmişti. Fakat Mekke'de yaşanan ekonomik sorunlar nedeniyle böyle bir savaşı göze alamadı. Ama psikolojik olarak durumu kurtarmak için birçok hileye başvurdu. Casusları aracılığı ile, mü’minlere yok edecek dünyanın en güçlü ordusunu kurduğu haberini yaydı. Bu yalan haber etkili oldu. Rasûlullah'ın çevresindeki Müslümanlar Bedir'e gidip savaşmaya sıcak bakmadılar. Bunun üzerine Rasûlullah, “Benimle hiç kimse gelmese de, söz verilen savaşa tek başıma gideceğim” diyerek kararlılığını ortaya koydu. Bunun üzerine 1.500 civarında gönüllü Rasûlullah ile birlikte Bedir'e gitti. Ebû Süfyân da 2.000 kişilik bir ordu ile Mekke'den Bedir'e doğru yola çıktı. İki gün yol aldıktan sonra savaş kararından vaz geçip, seneye savaşmalarının daha uygun olacağını söyledi. Daha sonra ordusuyla birlikte Mekke'ye döndü. Rasûlullah ise, Ebû Süfyân liderliğindeki müşrik ordusunu Bedir'de sekiz gün bekledi. Müşriklerin Mekke'ye döndükleri öğrenilince Rasûlullah da mü’minler ile Medîne'ye döndü.

Kaynaklarda bu âyet grubunun iniş sebebi hakkında şu bilgiler yer alır:

Yüce Allah'ın, Küfürde yarışanlar seni üzmesin buyruğunda sözü geçen kimseler, önce İslâm'a giren sonra da müşriklerden korkarak irtidad eden kimselerdir Peygamber (s.a) bundan dolayı üzülünce yüce Allah da, Küfürde yarışanlar seni üzmesin âyet-i kerîmesini indirdi. el-Kelbî der ki: “Bununla yüce Allah münâfıkları ve Yahûdilerin elebaşılarını kasdetmektedir Bunlar Peygamber'in (s.a) kitaptaki niteliklerini gizlediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.”[108]

Buradaki şeytan'dan murad, (Ebû Süfyân'a rastlayan) “o topluluk”tur. Bunun, Nu‘aym ibn Mes‘ûd olduğu da söylenmiştir. Nu‘aym kâfirlikte ileri gidip azdığı için, “şeytan” olarak zikredilmiştir.[109]

Âlimler, âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında ihtilaf edip şu görüşleri beyan etmişlerdir:

1) Bu âyet, Kureyş kâfirleri hakkında nâzil olmuştur. Allah, Peygamber'i Hz. Muhammed'i onların şerrinden emin kılmıştır. Buna göre mana, “seninle savaşmak için ordular toplayarak küfürde yarışanlar seni mahzun etmesin. Çünkü onlar, bu hareketleriyle Allah'a değil, sadece kendilerine zarar verirler” şeklindedir. Bunu, onların Peygamber'e ve ashâbına hiç bir şekilde zarar veremeyecekleri manasına anlamak gerekir. İfade, bu şekilde anlaşıldığında, mutlaka belli bir zarara hamledilmesi gerekir. Çünkü bundan sonra onların, Hz. Peygamber'e (s.a) birtakım zararlar verdikleri meşhurdur. Evlâ olan, bunun, “Kâfirlerin ordular toplamaktan maksatları, bu dini yok etmek ve bu şeriatı silmektir. Onların bu maksatları hiç bir zaman tahakkuk etmeyecek, aksine kendi işleri bozulacak, güçleri gidecek, senin işin yücelip ismin duyulacak” manasına hamledilmesidir.

2) Bu âyet, münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Onların küfürde yarışmaları, mü’minleri Uhud hâdisesi ile korkutmaları ve ilâhî yardım ile muzafferiyetten ümitsiz bırakmaya gayret etmeleridir. Veyahut da onların, “Muhammed, mülk peşinde koşuyor. Bundan dolayı durum bazan lehine, bazan aleyhine oluyor. Eğer o, Allah'ın gönderdiği bir peygamber olsaydı, hiç mağlup olmazdı” demeleridir. Bu da, Müslümanları (nerede ise) İslâm'a karşı soğutuyordu ve Hz. Peygamber (s.a) bundan dolayı üzülüyordu.

3) Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: “Bir kısım kâfirler, Müslüman olmuşlar, fakat Kureyş'ten çekindikleri için irtidad etmiş [İslâm'dan çıkmışlardı]. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber'in (s.a) gönlüne bir üzüntü düşmüştü. Çünkü o, onların bu irtidadları ile kendisine bir zarar verebileceklerini sanıyordu. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, onların mürted olmalarının, o'na bir zarar vermeyeceğini beyan buyurmuştur.”[110]

Âyetteki, Şu, küfürde yarışan kişiler de seni üzmesin uyarısı, Rasûlullah'a birçok kez yapılmıştır. Rasûlullah, kavminin küfrü dolayısıyla aşırı derecede üzülürdü:

Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen, sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. O hâlde canın onlara karşı hasretlerle [üzüntülerle] sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. (Fâtır/8)

Onlar iman edenler olmuyorlar diye sen kendini helâk edeceksin! (Şu‘arâ/3)

Sonra da sen onlar bu söze [Kur’ân'a] inanmazlarsa, bıraktıkları eserlerden [yaptıklarından dolayı], üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin! (Kehf/6)

181-182. Allah, “Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz” diyen kimselerin sözünü kesinlikle duydu. Onların söyledikleri şeyleri ve peygamberleri hakksız yere öldürmelerini yazacağız. Ve Biz, “Tadın o yakıcının azabını! Bu, kendi ellerinizin önden gönderdiklerinin karşılığıdır” diyeceğiz. Ve şüphesiz Allah, kullara asla zulmedici değildir.

183. Onlar [Allah fakir biz zenginiz diyenler], “Ateşin yiyeceği bir kurbanı bize getirmedikçe hiç bir elçiye iman etmeyeceğimize dair Allah, bize kesinlikle ahidde bulundu” diyen kimselerdir. De ki: “Kesinlikle benden önce size kimi elçiler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler de, peki, –eğer doğru kimseler iseniz– onları niçin öldürdünüz?”

184. Eğer şimdi seni yalanladılarsa, bil ki senden önce açık deliller, sayfalar ve aydınlatıcı kitap ile gelen elçiler de yalanlanmıştı.

Bu âyetlerde Yahûdiler hakkında bilgiler verilmektedir, ki onlar, uydurdukları inançlar, söyledikleri çirkin sözler ve haddi aşmaları nedeniyle cezalandırılacaklardır.

Bu âyet grubunun iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Muhammed (s.a), onlardan Allah yolunda mallarını harcamalarını isteyince, “Sen peygamber olsan bu maksatla mal istemezsin. Çünkü Allah Teâlâ fakir değildir ki, dinini ıslah hususunda bize muhtaç olsun. Eğer sen peygamber olsaydın, bizim mallarımızı, gökten bir ateşin inip onu yakması için istersin. Bunu böyle yapmadığına göre, senin peygamber olmadığını anladık” demişlerdi.[111]

Tefsir âlimleri derler ki: Yüce Allah, Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? (Bakara/245) buyruğunu indirince Yahûdilerden bir topluluk, –el-Hasen'in görüşüne göre Huyey b. Ahtab bunlardandır. İkrime ve başkaları ise; bu sözleri söyleyenin Finhâs b. Âzurâ olduğunu söylemişlerdir– “Muhakkak Allah fakirdir, biz de zenginiz ki O bizden borç istemektedir” dediler. Onlar bu sözlerini aralarından zayıf [kıt akıllı, zayıf inançlı] kimselere karşı hakikati sulandırmak için söylemişlerdi. Yoksa böyle bir inanca sahip olduklarından değil. Çünkü onlar Kitap Ehli kimselerdi. Fakat bu sözü söylemekle de kâfir oldular. Çünkü onlar aralarından zayıf olan kimselerle mü’minlerden zayıf olan kimseleri şüpheye düşürmek veya Peygamber'i (s.a) yalanlamak işlemişlerdi. Yani, onlar şunu söylemek istiyorlardı: Allah, Muhammed'in (s.a) söylediği bu söze göre fakirdir; çünkü bizden borç istemektedir.

el-Kelbî ve başkaları der ki: Bu âyet-i kerîme Ka‘b. el-Eşref, Mâlik b. es-Sayf, Vehb b. Yahuda, Finhas b. Azura ve bir grup kimse hakkında nâzil olmuştur. Bunlar Peygamber'in (s.a) yanına gelip o'na şöyle demişlerdi: “Sen Allah'ın seni bize peygamber olarak gönderdiğini iddia mı ediyorsun? Hâlbuki Allah bize indirmiş olduğu bir kitabında, Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini iddia eden birine, bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe iman etmememizi emretmiştir. Eğer sen bize böyle bir şeyi getirecek olursan, biz de senin doğru olduğunu kabul ederiz.” Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerîmeyi indirdi.[112]

Allah bunlara, Kesinlikle benden önce size kimi elçiler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler de, peki, –eğer doğru kimseler iseniz– onları niçin öldürdünüz? buyurarak cevap vermiştir. Bu âyette, “ateşin yiyeceği bir kurban getirme, aksi hâlde inanmama” iddiası reddedilmiştir. Ayrıca açık kanıt gösteren peygamberleri [Zekeriyyâ, Yahyâ ve Şuyâ] de öldürmüşlerdir. Onların peygamberleri öldürdükleri kendi kaynaklarında detaylıca anlatılır.

Burada konu edilen, “ateşin yiyeceği bir kurban getirme, aksi hâlde inanmama” meselesi, Yahûdiler tarafından Allah'a yöneltilen bir iftira ve yalandır. Kitab-ı Mukaddes'te, yakılmış kurbanlardan bahsedilmesine rağmen, bunlar, peygamberliğin işareti olarak görülmez. Âyetteki redden anlaşılıyor ki, bunlar Kitab-ı Mukaddes'e sonradan sokulmuştur. Durumu Kitab-ı Mukaddes'ten görelim:

Hârûn günah, yakmalık, esenlik sunularını sunduktan sonra ellerini halka doğru uzatarak onları kutsadı ve aşağıya indi. Mûsâ'yla Hârûn Buluşma Çadırı'na girdiler. Dışarı çıkınca halkı kutsadılar. O zaman Rabbin yüceliği halka göründü. Rabb bir ateş gönderdi. Ateş sunağın üzerindeki yakmalık sunuyu, yağları yakıp küle çevirdi. Bunu gören halkın tümü sevinçle haykırarak yüzüstü yere kapandı.[113]

Tanrı'nın meleği, “Eti ve mayasız pideleri al, şu kayanın üzerine koy. Et suyunu ise dök” dedi. Gidyon söyleneni yaptı. Rabbin meleği elindeki değneğin ucuyla ete ve mayasız pidelere dokununca kayadan ateş fışkırdı. Ateş eti ve mayasız pideleri yakıp kül etti. Sonra Rabbin meleği gözden kayboldu.[114]

Manoah bir oğlakla tahıl sunusunu aldı, bir kayanın üzerinde Rabbe sundu. O anda Manoah'la karısının gözü önünde şaşılacak şeyler oldu: Rabbin meleği sunaktan yükselen alevle birlikte göğe doğru yükselmeye başladı. Bunu gören Manoah'la karısı yüzüstü yere kapandılar.[115]

Akşam sunusunun sunulacağı saatte, Peygamber İlyas sunağa yaklaşıp şöyle dua etti: “Ey İbrâhîm'in, İshâk'ın ve İsrâîl'in Tanrısı olan Rabb! Bugün bilinsin ki, sen İsrâîl'in Tanrısı'sın, ben de Senin kulunum ve bütün bunları Senin buyruklarınla yaptım. Yâ Rabb! Bana yanıt ver! Yanıt ver ki, bu halk Senin Tanrı olduğunu anlasın. Onların yine Sana dönmelerini sağla.” O anda gökten Rabbin ateşi düştü. Düşen ateş yakmalık sunuyu, odunları, taşları ve toprağı yakıp hendekteki suyu kuruttu. Halk olanları görünce yüzüstü yere kapandı. “Rabb Tanrı'dır, Rabb Tanrı'dır!” dediler. İlyas, “Baal'in peygamberlerini yakalayın, hiç birini kaçırmayın” diye onlara buyruk verdi. Peygamberler yakalandı, İlyas onları Kişon Vâdisi'ne götürüp orada öldürdü.[116]

KURAKLIĞIN SONU

Sonra İlyas, Ahav'a, “Git, yemene içmene bak; çünkü güçlü bir yağmur sesi var” dedi. Ahav yiyip içmek üzere oradan ayrılınca, İlyas Karmel Dağı'nın tepesine çıktı. Yere kapanarak başını dizlerinin arasına koydu. Sonra uşağına, “Haydi git, denize doğru bak!” dedi. Uşağı gidip denize baktı ve, “Hiç bir şey görmedim” diye karşılık verdi. İlyas, uşağına yedi kez, “Git, bak” dedi. Yedinci kez gidip bakan uşak, “Denizden avuç kadar küçük bir bulut çıkıyor” dedi. İlyas şöyle dedi: “Git, Ahav'a, ‘Yağmura yakalanmadan arabanı al ve geri dön’ de.” Tam o sırada gökyüzü bulutlarla karardı, rüzgâr çıktı, şiddetli bir yağmur başladı. Ahav hemen arabasına binip Yizreel'e gitti. Üzerine Rabbin gücü inen İlyas kemerini kuşanıp Yizreel'e kadar Ahav'ın önünde koştu.[117]

Ayrıca, II. Târihler, Bab: 7'ye de bakılabilir.

185. Her nefis, ölümü tadıcıdır. Ve şüphesiz kıyâmet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete girdirilirse bilsin ki o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Ve basit yaşam [dünya hayatı], aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.

186. Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda belâlanacaksınız [imtihan olunacaksınız]. Sizden önce kendilerine kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza da işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'a takvâlı davranırsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

Bu âyetler mü’minlere genel bir beyanname niteliğindedir. Herkes ölecek ve ettiğini bulacaktır. O nedenle, basit yaşama aldanarak ebedî hayat mahvedilmemelidir. 185. âyette, herkesin mutlaka öleceği bildirilmiştir, ki bu, mü’minleri Allah yolunda savaşmaya özendirirken, kâfirlerin kaçma telaşlarının da anlamsızlığını ortaya koyuyor. Bu husus, başka âyetlerde şöyle beyân edilmiştir:

Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadıcıdır. Ve fitne olmak üzere, sizi Biz, şerr ve hayır ile belâlandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz. (Enbiyâ/35)

Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadıcıdır. Sonra da yalnızca Bize döndürüleceksiniz. (Ankebût/57)

Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile. Ve onlara bir iyilik isâbet ederse, “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz olayazıyorlar? (Nisâ/78)

Herkesin öleceği ve ettiğini bulacağı beyân edildikten sonra, Allah yolunda mücâdele edenlerin, mücâdeleleri esnasında canları, malları, evlâtları açısından birtakım sıkıntılara maruz kalacakları, bunu peşinen kabul etmeleri gerektiği bildirilmektedir:

• Kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız.

• Sizden önce kendilerine kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza işiteceksiniz.

• Sabretmeniz ve Allah'a takvâlı davranmanız, azmi gerektiren işlerdendir.

Âyetteki son cümle ile, bunları defetmenin yolu da bildirilmiştir, ki Allah'a takvâlı davranmak ve sabretmektir.

İnsanların birtakım yollarla belâlandırılacağı, sabredenlerin kurtulacakları Bakara sûresi'nde şöyle dile getirilmişti:

Ve de kesinlikle Biz, sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle; ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız [imtihan edeceğiz]. Kendilerine bir musıbet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O'na döneceğiz” diyen şu sabredenleri de müjdele! İşte onlar; Rabb'lerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, hidâyete erenlerin de ta kendisidir. (Bakara/155-157)

187. Ve hani Allah, kendilerine kitap verilen kimselerin mîsâkını almıştı: “Onu [kitabı] mutlaka insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise bunu sırtlarının ötesine attılar ve onu az bir bedel karşılığı sattılar. İşte, satın aldıkları şeyler, ne kötüdür!

188. O yaptıkları şeylerle sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övülmek isteyenleri sakın hesaba katma! Onları azaptan kurtulacak bir yerde olacaklarını da sanma! Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

189. Göklerin ve yeryüzünün yönetimi Allah'ındır. Ve Allah her şeye en iyi güç yetirendir.

Burada yine Yahûdilerin hâinliği gündeme getirilerek, hem onlar tehdit ediliyor, hem de mü’minler onlara karşı uyarılıyor. Birçok kez ifade edilmişti ki, onlar kendilerine gönderilen kitapları tahrif etmiş ve kitabı halktan gizlemişlerdi. Kitap meydanda olmadığı için de rahat ve bol yalan uydurmuş, kimse onları tekzib edememiş ve doğruyu öğrenememişlerdir.

Aslında Yahûdilerden –çoğu birbirinin aynı olan– yüzlerce ahit alınmıştı. Bunların bir çoğu Bakara sûresi'nde geçmiş, bir kısmı da Mâide sûresi'nde gelecektir. Burada bahsedilen ahit ise, ellerindeki kitabın birçok yerinde yer alır:

Size verdiğim buyruklara hiç bir şey eklemeyin, hiç bir şey çıkarmayın. Ama size bildirdiğim Tanrınız Rabbin buyruklarına uyun.[118]

Kulak ver, ey İsrâîl! Yahve Tanrımızdır, O tektir. Tanrınız Yahve'yi bütün yüreğinizle, bütün canınızla, bütün gücünüzle seveceksiniz. Bugün size verdiğim bu buyrukları aklınızda tutun. Onları çocuklarınıza benimsetin. Evinizde otururken, yolda yürürken, yatarken, kalkarken onlardan söz edin. Bir belirti olarak onları ellerinize bağlayın, alnınıza takın. Evlerinizin kapı sövelerine, kentlerinizin kapılarına yazın.[119]

Şeria ırmağı'ndan Tanrınız Rabbin size vereceği ülkeye geçince, büyük taşlar dikip kireçleyeceksiniz. Atalarınızın Tanrısı Rabbin size verdiği söz uyarınca O'nun size vereceği ülkeye, süt ve bal akan ülkeye girince, bu yasanın bütün sözlerini taşlara yazacaksınız. Şeria ırmağı'ndan geçince, bugün size buyurduğum gibi, bu taşları Eval dağı'na dikip kireçleyeceksiniz.[120]

Eldeki kayıtlara göre, İsrâîloğulları Tevrât'ı kaybedip asırlar sonra tekrar bulmuşlardır. Tevrât adında bir kitabın varlığını bile bilmeyenleri vardı. Bu hususu Kitab-ı Mukaddes'ten görelim:

Başkâhin Hilkiya Yazman Şafan'a, “Rabbin Tapınağı'nda Yasa Kitabı'nı buldum” diyerek kitabı ona verdi. Şafan kitabı okudu. Sonra krala giderek, “Görevlilerin tapınaktaki paraları alıp Rabbin Tapınağı'ndaki işlerin başında bulunan adamlara verdiler” diye durumu bildirdi. Ardından, “Kâhin Hilkiya bana bir kitap verdi” diyerek kitabı krala okudu. Kral, Kutsal Yasa'daki sözleri duyunca üstünü başını yırttı. Kâhin Hilkiya'ya, Şafan oğlu Ahikam'a, Mikaya oğlu Akbor'a, Yazman Şafan'a ve kendi özel görevlisi Asaya'ya şöyle buyurdu: “Gidin, bulunan bu kitabın sözleri hakkında benim için de, bütün Yahuda halkı için de Rabbe danışın. Rabbin bize karşı alevlenen öfkesi büyüktür. Çünkü atalarımız bu kitabın sözlerine kulak asmadılar, bizler için yazılan bu sözlere uymadılar.”[121]

190-194. Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarak; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde, “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen kimi ateş'e girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Zâlimler için hiç yardımcılardan da yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, ‘Rabbinize inanın!’ diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi ebrâr [iyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaad ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin” diye tefekkür eden kavrama yetenekleri olanlar için nice âyetler vardır.

Bu âyetler, nasıl tefekkür edilmesi gerektiği hususunda güzel bir örnektir, ki böyle tefekkür edenler, “ulü'l-elbâb” olarak nitelenmektedir.

Göklerin ve yeryüzünün yaratılışı ve bunun akıl sahibi kimseler için âyet oluşu daha evvel de konu edilmişti:

Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve onda [yeryüzünde], her deprenen canlılardan yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette âyetler vardır. (Bakara/164)

Bu âyetlerin dışında da afaktaki âyetlere yönelik Kur’ân'da yüzlerce âyet bulunmaktadır.

Allah, afak ve enfüsteki âyetlerin düşünülüp incelenmesini istemekte, ki bunlar düşünülüp incelendiğinde, Allah'tan başka kimsenin bunları yapamayacağı; zerreden kürreye hiç bir varlık, bâtıl olarak [amaçsız olarak, oyun olsun diye] yaratılmadığı anlaşılır:

Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri oyun oynayanlar olarak yaratmadık. Biz o ikisini sadece hakk/gerçek ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Duhân/38-39)

Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline! (Sâd/27)

Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Mü’minûn/115)

Bunları gözlemleyip araştırarak Allah'a iman etmek, imanın taklitten uzak ve makbul olmasına vesile olur. O nedenle, Tefekkür eden, kavrama yetenekleri olanlar için nice âyetler vardır buyurulmuştur.

TEFEKKÜR

التّفكر[tefekkür], Kur’ân'da üzerinde önemle durulan ve tavsiye edilen bir eylemdir. Bu sebeple “tefekkür” kavramının iyi özümsenmesi gerekir.

تفكر[tefekkür] mastarı [tefekkere fiili], üç harfli olan ف ك ر[fikr] kökünden [fekere fiilinden] türemiştir. Fikr ise, “i‘mâlu'l-hatarı fi'ş-şey’i” [bir şey hakkında ham düşünce üretilmesi] demektir.[122]

Fikr [ham düşünce] sözcüğü, Kur’ân'da sadece Müddessir/18'de (tef‘il babı kalıbıyla) yer almış ve bahsi geçen kişi, tefekkür etmediği, fikri [ham düşüncesi] ile hareket edip kâfir olduğu için kınanmıştır:

Düşündü [fikretti] ve ölçü koydu. O mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu! Yine o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu! Sonra baktı. Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı. Sonra, arkasını döndü ve böbürlendi. Şöyle dedi: “Bu, rivâyet edilerek gelen bir büyüden başka bir şey değil. Bu, beşer sözünden başka bir şey değil.” (Müddessir/18-25)

“Ham düşünce üretmek” anlamındaki fikr sözcüğünden türemiş olan tefekkür sözcüğü ise Lisânu'l-Arab'da, “teemmül” olarak, teemmül sözcüğü de “tesebbüt” olarak tanımlanmıştır.[123] Tefekkür sözcüğü, kalıbı itibariyle, “bir şey üzerinde sürekli düşünmek” demektir. Bu sözcüklerin Türkçe karşılıklarına göre tefekkür, “herhangi bir mesele hakkında iyice-etraflıca düşünmek, zihni yormak, işin bilincine varmak, yani üzerinde düşünülen konuya ait bilgileri ve başka fikirleri karşılaştırmak, aralarındaki bağlantıları inceleyerek bir karara ve hükme varmak” anlamına gelir. Görüldüğü gibi tefekkür, ham düşünce olmadığı gibi, sadece düşünme yetisinin ürünü de değildir; düşünme yetisi ile birlikte, akıl, muhakeme, hafıza, dikkat gibi diğer melekelerin ortaklaşa ürettikleri bir yargıdır.

Böyle olmasına rağmen bu kavram Türkçe'de yaygın olarak sadece “düşünme” sözcüğü ekseninde anlaşılmakta ve ifade edilmektedir.

Tefekkür'ü daha doğru bir şekilde anlayabilmek için; “düşünme” ile arasındaki farkı belirlemek, bunun için de öncelikle “düşünme”nin ne olduğunu bilmek gerekir. “Düşünme” başlığı altında psikoloji ders kitaplarında ve Ana Britannica ansiklopedisi'nde aşağıdaki bilgiler verilmektedir:

Düşünme, beynin dolayısıyla [indirect] yaptığı bir tepkidir. (…) Beynimizin işleyişi yalnızca dış uyaranların varlığına tâbi değildir. Bir dış uyarıcı olmadan da beynimizin ‘düşünme’ şeklinde faaliyetine devam ettiğini görürüz. O kadar ki, kendimizi en sakin hissettiğimiz, her şeyle ilgimizi kestiğimiz zamanlarda dahi beynin faaliyetini gözlemek kabildir: Yorgun bir insanın hiç bir şeyi düşünecek hâli olmasa da, kafasından bir yığın hayaller geçer. Meselâ, uykusunda rüyalar görür. Böylece zihin âdeta boş durmaktan hoşlanmazmış gibi görünmektedir. Burada beyin, kendisine bir ‘övendire’ ödevini gören maddî uyaranlara karşı değil, belki bu maddî uyaranın beyinde bıraktığı bir ‘iz’e veya onun ‘sembol’üne karşı tepki gösteriyor denilebilir. (…) Aradan bir hayli zaman geçmesine rağmen beyni, aynı olay veya tepkiye davet eden sebep, artık maddî bir uyaran değil, o olayın algılanmasından meydana gelen, ‘olay’ın hayalleri, tasavvurlarıdır. Yani, beyin o anda olaydan gelen maddî uyaranlarla değil, o olaydan arta kalmış olan ‘sembol’lerle faaliyet hâlindedir.[124]

Düşünme, bireyin zihinsel etkinlikleri ile dış uyaranlar arasında kurduğu bağlantıdır. (…) Geçmişte düşünme bilinçli bir deneyim olarak tanımlanmaktaydı. Ancak, uyarıcı durumlar ile bunlara verilen cevaplar arasındaki tüm süreçler bilinçli değildir. Psikanalize göre ‘birincil süreç düşüncesi’, bilinç dışı ve sözcük öncesi bir süreçtir, yani sözcüklerle simgeselleşmemiştir. Örneğin, bir isteğin insanı baskı altında bırakması sözcüklere dökülemez. Bu düşünce türünde karşıtlar bir arada bulunabilir; böyle düşünce mantık kurallarına uymaz, zaman ve yer tanımaz, neden-sonuç bağıntısı taşımaz ve bütünüyle haz ilkesi doğrultusunda, gerçeklikle bağıntılı olmayan bir biçimde gelişebilir. Oysa ‘ikincil süreç düşüncesi’, gerçeklik ilkesine bağlı olarak dış nesnelerin gerçekliğini gözetir, söze dökülür, dil ve mantık kurallarına uyum gösterir. İç ve dış etkilerin yoğunluklarına bağlı olarak düşünce, mantıksal [yönlendirilmiş ve yapılandırılmış] ya da düşsel [imgesel ve fantastik] olabilir. Mantıksal düşünme, yaşanan deneyimlerin sonuçları arasında bağlantı kurma yolundaki usavurmanın yönlendirilmiş ve yapılandırılmış biçimidir. Bu nitelikteki düşünce nesnel, dışa yönelik ve ‘gerçekçi’ [realistik] olarak nitelenir. Bunun karşıtı öznel, duygusal olan ‘içe yönelik’ [otistik] düşüncedir. (…) ‘Gerçekçi düşünce’, bir amaç doğrultusunda düşüncelerin bir araya getirilmesi ve düzenlenmesine yönelik mantıklı düşüncedir: Nesneler, kavramlar ya da bilgi kaynakları arasında bağlantı kurma, değerlendirme, yargılama, problem çözme ve yeni çözümler bulma, ilke çıkarsama, tümevarım ve tümdengelim gibi değişik biçimler alabilir. ‘İçe yönelik düşünce’, temelde düşünenin istek ve fantezileri bağlamında, dış koşullar ya da yer-zaman-nedensellik bağlantıları dikkate alınmadan gelişen düşüncedir. Bu tür düşüncenin tipik örneği, uyaranlara herhangi bir denetim uygulanmadan, düşüncelerin ansızın kendiliğinden anımsandığı serbest çağrışımdır.[125]

Yukarıdaki açıklamalardan, “düşünme” hakkında şu tesbitleri yapmak mümkündür:

• Düşünme, karşılaşılan her nesne ve olguya karşı, beyin tarafından verilen dolaylı bir tepkidir. Ancak bu tepki her zaman etki ile eş zamanlı olarak ortaya çıkmaz.

• Düşünme dolaylı bir tepki olduğundan, bu tepkiyi doğuracak bir etkinin bulunmaması hâlinde beynin düşünce yetisi harekete geçmez. Meselâ, duyu organlarının algılama yapamadığı bir ortamda [uzayda, boşlukta] beynin düşünme faaliyetinde bulunması söz konusu değildir.

• Düşünme yetisi, kontrol edilemeyen, yani insana boyun eğmeyen, onun iradesi dışında her türlü koşulda faaliyet gösteren bir beyin fonksiyonudur.

• Düşünme, beynin bilinçli sürecinde oluşabileceği gibi [ikincil süreç düşüncesi], bilinçsiz sürecinde de oluşabilir [birincil süreç düşüncesi].

• Düşünme, kendisini oluşturan iç ve dış etkilerin yoğunluklarına göre, “içe yönelik” veya “gerçekçi” olarak nitelendirilebilir.

“Tefekkür”ü daha doğru bir şekilde anlamak amacıyla gelinen bu noktadan sonra yapılacak şey; yazımızın başında açıklamalarını verdiğimiz “fikr” ve “tefekkür” kavramlarının, yukarıdaki bilimsel açıklamaların neresinde yer aldığına ve bilimsel açıklamalardaki tarifler ile Lisânu'l-Arab kaynaklı tarifler arasında bir fark olup olmadığına bakmak olmalıdır. Ancak, bu bakışın sağlıklı olabilmesi, Kur’ân'ın merkeze alınmasına bağlıdır. Çünkü cevabını aradığımız şey, Kur’ân'daki “fikr” ve “tefekkür”dür.

Konuya Kur’ân penceresinden bakıldığında Kur’ân'ın, “fikr” ve “tefekkür” kavramlarını, beynin bilinçli sürecine ait faaliyetler olarak gördüğü anlaşılır. Çünkü Kur’ân'ın muhatabı “bilinçli insan”dır. Yani, Kur’ân'ın “fikr” ettiğini söylediği ve “tefekkür” etmesini istediği insan; Kur’ân'ın muhatabı olan “bilinçli insan”dır. Bu tesbit, yukarıdaki bilimsel açıklamalar dikkate alınarak ifade edilecek olursa denilebilir ki; “fikr” de, “tefekkür” de, “ikincil süreç düşüncesi” kapsamındadır.

Bu noktada, “fikr” ve “tefekkür”ün, bilimsel açıklamalarda “ikincil süreç düşüncesi” olarak adlandırılan düşünceyi oluşturan “içe dönük düşünce”ye ve “gerçekçi düşünce”ye karşılık geldikleri söylenebilir. Çünkü bilimsel açıklamalarda, beynin bilinçli sürecinin ürünleri olarak “içe dönük düşünce” ve “gerçekçi düşünce”den başka bir düşünceden bahsedilmemektedir. Dolayısıyla, “fikr” ve “tefekkür”ü, “içe dönük düşünce” ve “gerçekçi düşünce” ile özdeşleştirmek mümkündür.

Gerçekten de “fikr” denilen ham düşüncelerin bir çoğu vesveseden ibaret olup tutarsız ve anlamsızdır, bazıları ise –Kur’ân'ın bildirdiği gibi– insanı helâk edecek boyuttadır. Bu durumda, insanın hevâsını ön plânda tuttuğu ve bu hevânın derecesine göre; “içe dönük, imgesel, fantastik, düşsel” olarak adlandırılan düşünce ile “fikr”, aynı şey sayılabilir. “Fikr” ile “içe dönük düşünce” aynı şey olarak kabul edildiğinde ise, “tefekkür” ile “gerçekçi düşünce”nin de aynı şey olduğunun kabulü gerekir. Nitekim “tefekkür” sözcüğünü açıklayan “karar vermek”, “hükme varmak” gibi davranışlar ile “gerçekçi düşünce”yi açıklayan “değerlendirme”, “yargılama”, “problem çözme”, “ilke çıkarsama” gibi davranışlar, anlamları itibariyle aynı eksendedir.

Ancak, bize göre bu yaklaşım noksandır ve bu yaklaşım ile doğru sonuca ulaşmak mümkün değildir. Kur’ân, yazımızın sonunda birçok örneğini vereceğimiz gibi, “tefekkür” sayesinde insanın yanlıştan uzaklaşarak doğruyu bulacağını, gerçek başarıya ulaşacağını söylemektedir. Yani, “tefekkür” sonucunda, ödülü cennet olan gerçek başarı söz konusudur. Hâlbuki “gerçekçi düşünce”nin tarifinde, açıklamalarında, böyle bir başarıya ulaştırma özelliğinden bahsedilmemiştir. Başka bir ifade ile, her aşaması bilimsel gerçeklere dayandırılarak mantıklı bir amaca göre hazırlanmış bir plân tasavvuru, “gerçekçi düşünce” olarak nitelendirilebilir ama gerçek başarıya ulaşmaya hizmet etmiyorsa, “tefekkür” olarak nitelendirilemez. Örnek olarak, nükleer enerjiyi bir imha silâhı olarak geliştiren düşünce, “gerçekçi düşünce”dir, ama asla “tefekkür” değildir. Bu durumda, bilimsel açıklamalarda yer alan “gerçekçi düşünce” tarifi, “tefekkür”ün açıklamasında yeterli olamamakta, noksan kalmaktadır.

Diğer taraftan Kur’ân, Müddessir/18'de; “fikr” eden kişinin ölçü koyduğunu söylemektedir. Ölçü koymak ise, anlam olarak değerlendirme yapmayı ve hüküm vermeyi de içermektedir. Yani, âyette sözü edilen kişi, bilimsel açıklamalarda “gerçekçi düşünce” olarak tanımlanmış davranışlarda bulunmak sûretiyle ölçü koymuş, ama sonuçta “fikr” ettiği [ham düşünce ürettiği] için kınanmıştır. Şu hâlde Kur’ân'daki “fikr” eylemi; bilimsel açıklamalardaki, hevânın ön plâna çıktığı “içe dönük düşünce”yi temsil ettiği gibi, “gerçekçi düşünce”yi de temsil etmektedir.

Bu bilgiler ışığı altında, Kur’ân'daki “fikr” ve “tefekkür” kavramları hakkında aşağıdaki tesbitleri yapmak mümkündür:

• Kur’ân bilinçli insanları muhatap aldığı için, Kur’ân'daki “fikr” ve “tefekkür”, bilinçli beynin ürünleridir.

• Kur’ân'daki “fikr”; bilinçli bir beyin tarafından üretilen, düşüncelerin ansızın kendiliğinden anımsandığı serbest çağrışımlardan başlayarak, değerlendirme, yargılama, ilke çıkarsama, problem çözme gibi biçimler ihtiva eden “gerçekçi düşünce”nin de içinde bulunduğu, düşünce çeşitlerinin genel adıdır.

• Kur’ân'daki “tefekkür”; yanlıştan sakındırıp doğruyu buldurmak sûretiyle gerçek başarıyı sağlayan “fikr”dir.

Bu son tesbitin bazı yanlış anlaşılmalara meydan vermemesi için, bir hususun belirtilmesinde yarar vardır: Gerçek başarının elde edilmesi, insanın oturduğu yerde tefekkür etmesi ile değil, tefekkür ile bulduğu doğruları hayatına geçirmesi, o doğrulara uygun davranması ile mümkündür. Nasıl ki, kuvveden fiile dönüşmeyen yanlış düşünceler sebebiyle bir kimsenin hesaba çekilip cezalandırılması söz konusu değilse, kuvveden fiile dönüşmeyen doğru düşünceler de kişiye ödül getirmez.

Gerek “fikr”, gerekse “tefekkür”, beynin düşünme fonksiyonunun ürünleri olduğu için, ancak algılanabilen varlıklar ve olaylar hakkında yapılabilir. Buna göre “fikr” ve “tefekkür”, Allah'ın yarattığı ve algılayabildiğimiz varlıklar için söz konusudur, ama sûret olarak vasıflandırılamayan ve şekil olarak hayal edilemeyen Allah hakkında mümkün değildir. Keza Kur’ân'da örneklemelerle, sembollerle anlatılan cennet, cehennem ve diğer detaylardan oluşan âhiret hayatı hakkında da, bizim bulunduğumuz boyuttan farklı bir boyutta bulunduğu (Ra‘d/35, İsrâ/60, Muhammed/15, İnsan/16), dolayısıyla da bizim algılayamadığımız bir âlem olduğu için, “fikr” ve “tefekkür” yapılamaz. Bundan başka “fikr” ve “tefekkür”, insan beyninin ürünleri olduğundan Allah için kullanılamaz. Yani, Allah'ın fikir sahibi olması veya tefekkür etmesi mantıksızdır, söz konusu edilemez.

Kur’ân, “tefekkür” dışında, insanlara gerçek başarının yolunu gösteren iki eylemin daha bulunduğunu bildirmiştir. Bu eylemlerden biri “akletmek”, diğeri de “vahye kulak vermek”tir:

Ve onlar derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashâbı içinde olmazdık. (Mülk/10)

Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (vahye) kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar/şaşkındırlar [aşağıdırlar]. (Furkân/44)

“Tefekkür”ün alt basamağı mahiyetinde olan “akletmek”, Kur’ân'da mecazen “tefekkür” anlamında kullanılmıştır (Bakara/44, 73, 76, 164, 170, 171, 242; Âl-i İmrân/65, 118; Mâide/58, 103; En‘âm/32, 151; A‘râf/169; Enfâl/22; Yûnus/16, 42, 100; Hûd/51; Yûsuf/2, 109; Ra‘d/4; Nahl/12, 67; Enbiyâ/10, 67; Mü’minûn/80; Hacc/46; Nûr/61; Şu‘arâ/28; Ankebût/35, 63; Rûm/24, 28; Kasas/60; Yâ-Sîn/62, 68; Saffat/138; Mü’min/67; Zümer/43; Zuhruf/3; Hadîd/17; Câsiye/5; Hucurât/4 ve Haşr/14).

Ancak, “akletmek” [aklı kullanmak, akıl yürütmek] ve bu yolla “tefekkür”e ulaşmak herkesin yapabileceği bir şey olmayıp, bilginlere özgü bir beceridir. Yani, bilgisizler “tefekkür” edemezler:

Ve Biz, bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onlara da bilginlerden başkası akıl erdiremez. (Ankebût/43)

Vahye kulak vermek ise, “vahyi kabul etmek ve onunla amel etmek”tir. Vahiydeki haberler, Muhbir-i Sâdık [Doğru Haberci] olan Allah tarafından bildirildiği için mutlak doğrudur. İnsanoğlu, vahiydeki haber ve uyarıların hepsine bilimsel bilgi olarak henüz ulaşamamış, onların doğruluğunu bilimle tesbit edememiştir. Ama vahyin haber ve uyarılarını kabul edenler, yani vahye kulak verenler, bu doğru haber ve bilgiler sayesinde kendilerini kurtarırlar. Yine vahye kulak verenler, zihinlerinde oluşan ham düşünce ve vesveseleri Kur’ân terazisinde tartarlarsa, yani Şeytan-ı Racîm'den Allah'a sığınırlarsa, zihinlerindeki yanlışları görme şansını elde ederler.

Vahye kulak vermek de, aynen “akletmek” gibi Kur’ân'da “tefekkür” anlamıyla kullanılmıştır (A‘râf/100, Yûnus/67, Nahl/65-69, Rûm/21-24, Secde/26, Enfâl/21-22, Kehf/101, Kaf/37).

Sonuç olarak, İslâm'ın çok önem verdiği “tefekkür”ün; düşünme yetisi başta olmak üzere insan beyninin birçok melekesinin, aynı anda ve en mükemmel şekilde kullanılması olduğu söylenebilir. Tefekkür için akledebilmek, akledebilmek için de bilgili olmak lâzımdır. Yani tefekkür, insanın bilgisini arttırır, insanı taklitçilikten kurtarır. Bilgi sayesinde de insan, iyi ile kötünün ayrımını yapar, daima kârlı çıkar ve doğru davranışları ile başkalarına da yol gösterir.

Tefekkürden bahseden ve tefekkür örneği içeren âyetler şunlardır: Bakara/219, 266; En‘âm/50; A‘râf/176, 184; Rûm/8, 21; Yûnus/24; Ra‘d/3; Nahl/10-11, 44, 69; Zümer/42; Câsiye/13 ve Haşr/21.

Allah, yerler ve gökler üzerinde bilgilenerek, tefekkür eden ve tevhide ulaşanlara İbrâhîm peygamberi örnek vermiştir:

Ve Biz (kanıt elde etmesi) ve kesin inananlardan olması için İbrâhîm'e göklerin ve yerin melekûtunu [mülkiyeti ve yönetimini] böylece gösteriyorduk. Bu nedenle o [İbrâhîm], üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü, “Bu, benim rabbimdir” dedi. Sonra yıldız batınca, “Ben batanları sevmem” dedi. Sonra ay'ı doğarken görünce de, “Bu, benim rabbimdir” dedi. O da batınca, “Andolsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar kavminden olurum” dedi. Sonra güneş'i doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanîf olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi. (En‘âm/75-79)

ZİKİR

Rabbimiz burada Kendisinin anılmasından bahsetmektedir. Allah'ın zikri [anılması] ile ilgili A‘râf sûresi'nin sonunda yaptığımız açıklamanın[126] sonuç bölümünü aktarıyoruz:

Âyetlerden açık ve net olarak anlaşıldığı gibi, Yüce Allah Kendisini, babalarımızı andığımız gibi, hatta daha kuvvetle/şiddetle anmamızı emretmektedir. Bu durumda öncelikle babalarımızı nasıl andığımızı düşünmemiz gerekmektedir. Bir insanın herhangi bir sayaçla gece-gündüz “Baba, Baba...” diye diliyle babasını anması söz konusu olamayacağına göre, burada düğümü çözecek olan ipucu, babamızı anmamızın, onu düşünmemizin nasıl olması gerektiğindedir.

Evlâtlarına, “Oğlum/kızım, beni unutma!” diye tembih eden babaların bu sözle evlâtlarının kendilerini sayıklamalarını kastetmedikleri kesindir. O hâlde babalarımızı anmamız, onları düşünmemiz, onları aklımızdan çıkarmamamız, üzerimizdeki hakklarını düşünüp onlara olan maddî ve manevî sorumluluklarımızı hatırlamamız, sevgide ve saygıda kendilerine kusur etmememiz demektir.

“Zikrullah”ı, belirli sayıdaki ifade kalıplarıyla yapmayı doğru bulan zihniyetin, Allah'ın Bakara/152'de verdiği, Beni anın ki, Ben de sizi anayım mesajı hakkında ayrıca kafa yormaları ve Allah'ı, “Allah, Allah…” diye anan kimselerin, Allah'tan da kendilerini “kulum, kulum…” diye anmasını bekleyip beklemediklerini düşünmeleri gerekir.

Bu dini en iyi anlayan ve en iyi uygulayanların, Peygamberimiz ile o'nun çağdaşı olan ve dinî eğitimlerini o'ndan alan sahabe olduğu şüphesizdir. O güzide Müslümanlar bu âyetleri bugünkü tarikat, tekke ve tasavvuf anlayışıyla anlayıp uygulamamışlardır. Onların belirli sayılarla “Allah, Allah...” diye zikrettiklerini kimse duymamış, hiç bir kitap yazmamıştır. Onlar, kişinin aynasının “iş” olduğunun, lâfına bakılmayacağının bilincindeydiler. Bu nedenle de ömürlerini hep öğrenerek, öğreterek, Allah için mücâdele [cihad] ederek geçirmişlerdir.

Zikrullah/Allah'ın anılması, halk arasında uygulandığı şekliyle elde tesbîh, dil ile “Allah, Allah” demek değildir. Zikrullah/Allah'ın anılması, Allah'ın biz kulları üzerindeki hakklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek, O'na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi ikide bir kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmaktır.

Allah'ın bizden istediği de budur.[127]

Âyetteki, Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık ifadesindeki nidacı, “insanlara Allah'a davet eden elçi ve Allah'ın indirdiği kitap”tır:

Rabbinin yoluna hikmetle [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle] ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Şüphesiz Rabbin Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyette olanları da en iyi bilendir. (Nahl/125)

Ey Peygamber! Şüphesiz Biz seni, bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Kendi izniyle Allah'a bir davetçi ve ışık saçan bir kandil olarak gönderdik [elçi yaptık]. Sen de inananlara, şüphesiz kendileri için Allah'tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele. Kâfirlere, münâfıklara da itaat etme, onların ezalarını bırak. Ve sen Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter. (Ahzâb/45-48)

De ki: “Bana vahyedildi ki, şüphesiz cinnden bir grup Kur’ân dinleyip de demişlerdir ki”: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’ân dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiç bir şeyi asla ortak koşmayacağız.” (Cinn/1-2)

195. Bunun üzerine Rabb'leri onlara karşılık verdi: “Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– çalışanın amelini zayi etmem. Binâenaleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.”

Bu âyet, tefekkür edip, Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi ebrâr [iyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaad ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin diyen kavrama yeteneğine sahip kimselere verilen cevaptır. Özetle: Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– çalışanın amelini zayi etmem. Binâenaleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.

Âyetteki, Sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– vurgusu, Allah nezdinde kulun, kadın-erkek diye ayırımının bulunmadığının ifadesidir. Bir başka âyette de şöyle buyrulur:

Ve erkekten veya kadından kim mü’min olarak sâlihâtı işlerse, artık işte onlar, cennete girerler. Ve hurma çekirdeğinin sırtındaki çukur [zerre] kadar zulme uğratılmazlar. (Nisâ/123)

196-197. Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları; çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır!

198. Ama, Rabb'lerine takvâlı davrananlara gelince, onlar için, Allah katından bir yolcu ikramı olarak, altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler [bahçeler] vardır. Ve Allah katındaki, ebrâr için daha iyidir.

Bu âyetlerde, 195. âyetin ifadeleri biraz daha detaylandırılmıştır. Âyetin başındaki, Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları; çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın ifadesiyle, Allah yolunda çalışanların, mal-mülk peşinde koşanlara göre ekonomik açıdan belki zayıf olacakları, fakat onlara bakıp adlanılmaması gerektiğine işaret edilmiştir:

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takvâ sahibi olan, “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden, doğru olan, sürekli saygıda duran, infakta bulunan ve seherlerde istiğfâr eden kişiler için Rabb'lerinin katında, içinde temelli kalacakları altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır.” Ve Allah kulları en iyi görendir. (Âl-i İmrân/14-17)

Dünya mal ve zînetinin geçiciliği, aldatıcılığı birçok kez (örneğin; Âl-i İmrân/178, A‘râf/182-183, Mü’minûn/55, Nahl/112, Hicr/88, Tâ-Hâ/131) dile getirilmiştir. Bu konuda Kasas sûresi'ndeki (76-83. âyetler), Kârûn kıssası, Kehf sûresi'ndeki (32-44. âyetler) “iki adam” kıssası ve Sebe sûresi'ndeki (15-21. âyetler) Sebe halkının kıssası da okunmalıdır.

199. Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a huşû [saygı] duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabb'leri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

Yukarıda, o günün Yahûdilerinin olumsuz düşünce ve tavırları bildirildikten ve onlar tehdit edildikten sonra bu âyette, Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a huşû [saygı] duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabb'leri katında olanlardır ifadeleri ile istisnâ yapılmaktadır. Burada istisnâ edilenlerin kimlikleri hususunda kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Âlimler bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Meselâ, İbn Abbâs, Câbir ve Katâde şöyle demiştir: “Bu âyet Habeş Necâşî'si hakkında nâzil olmuştur. O ölüp, Hz. Peygamber (s.a) (gıyabında) canâze namazını kıldığı zaman, münâfıklar, “Muhammed, hiç görmediği bir Hristiyan için cenaze namazı kılıyor” demişlerdi.

İbn Cüreyc ve İbn Zeyd ise, bu âyetin Abdullah ibn Selâm (r.a) ve arkadaşları hakkında nâzil olduğunu söylemişlerdir. Âyetin, Necrânlılardan 40, Habeşlilerden 32 ve Rûmlardan [Bizanslılardan] Hrıstiyanken Müslüman olan 8 kişi hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Mücâhid bu âyet-i kerîmenin bütün Ehl-i Kitap hakkında nâzil olduğunu söylemiştir ki en uygun görüş budur. Zira Cenâb-ı Hakk, kâfirlerin varacakları yerin cehennem olduğunu bildirince, Ehl-i Kitaptan iman edenlerin varacakları yerin cennet olduğunu beyân buyurmuştur.[128]

Bu sûrenin 114. âyetinde, Ehl-i Kitabın hepsinin aynı olmadığı bildirilmişti. Bunlardan başka birçok âyette (örneğin; Bakara/62, İsrâ/107-109, Mâide/82-83, Ahkâf/10, En‘âm/114, Kasas/52-53) bu durum açıklanmıştır.

200. Ey iman etmiş kimseler! Felâh bulmanız [kurtulmanız, başarı kazanmanız] için sabredin ve sabırlaşın, birbirinize bağlanın ve Allah'a takvâlı davranın.

Yukarıda, Yahûdilerin hınzırlığı, içlerinde ehl-i insaf sahiplerinin bulunduğu, kâfirlere ceza, mü’minlere de ödül verileceği beyân buyurulmuştu. Bu âyette ise, davalarında başarılı olabilmeleri için Müslümanlara yapmaları gerekenler bildiriliyor: Felâh bulmanız [kurtulmanız, başarı kazanmanız] için sabredin ve sabırlaşın, birbirinize bağlanın ve Allah'a takvâlı davranın.

İnsanların başarılı olması ve zafer kazanmaları, işte bu üç maddeye; sabra, sabırlaşmaya ve kenetlenmeye [birlik oluşturmaya] bağlıdır.

SABIR

Kur’ân'ın 70'ten fazla âyetinde geçen صبر [sabr] kelimesi, halk arasında “acıya, sıkıntı ve zorluklara katlanma” olarak algılanmaktadır. Ancak Allah'ın Kur’ân'da sabırlı insanları övmesi ve onları hesapsızca ödüllendireceğini bildirmesi, bu kelimenin daha derinlikli olarak incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle kavram daha detaylı bir şekilde açıklanmaya çalışılacaktır. Sabır, “aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmek, kararlı olmak”tır. İnsan psikolojisi zorluğa değil kolaylığa, acıya değil hazza, feragate değil bencilliğe eğilimlidir. Bu nedenle bazı ibâdetler ve ahlâkî davranışlar insana zor gelebilir. Meselâ insan, cebindeki parayla bir yoksula yardım etmektense onu kendine harcamayı, çalışıp yorulmaktansa eğlenmeyi, gezip tozmayı daha çok isteyebilir. İnsanın uzun yaz günlerinde bitkinlik duymadan oruç tutmasını, çıkarına olmasa da iyi ve doğru davranışlarda bulunmasını sağlayan güç, sabırdır.

Sabır, “aklın ve dinin gösterdiği yolda, nefsin aşırı istek ve arzularına direnmek”tir. Akıl, din ve toplum kuralları doğru bulmasa da, insanlar çoğu zaman nefislerine hoş gelen arzularını tatmin etmek isterler. Sabır, insan psikolojisinin bu kuvvetli çekim gücüne rağmen kişinin hiç tereddüt etmeden erdemli davranışları seçmesini sağlayan güçtür.

Sabır, “insanın elinde olmadan başına gelen ve ona büyük üzüntüler veren musibetlere karşı koymak, onların üstesinden gelmek”tir. Bazı sıkıntıların insanın irade gücünü aştığı bir gerçektir. Doğal afetler, savaşlar, savaş ortamı içinde karşılaşılabilecek ölüm korkusu, yokluklar ve işkenceler, kendisinin veya yakınlarının başına gelen felâketler, insanın istese de engelleyemeyeceği mutsuzluk ve acı duyma nedenleridir. Bunlar, insan psikolojisinin hoşlanmadığı ve daima kaçınmak istediği durumlardır. Bu durumlar insanda maddî yıkımlar kadar manevî yıkımlara da yol açarlar. İşte bu gibi durumlarda insanın metanetini ve hayata bağlılığını kaybetmesini önleyen, çektiği acılara rağmen Allah'a isyan etmeden mücâdelesine devam edebilmesini ve ayakta kalabilmesini sağlayan güç, sabırdır.

Sabır, bütün peygamberlerin ortak ahlâkî niteliğidir. Peygamberlerin tevhid mücâdelelerini dile getiren Kur’ân âyetleri, onların sabır ve sebatlarını örnek olarak göstermektedir. Çünkü Allah'ın dinini tebliğ ederlerken çeşitli sıkıntılara uğramışlar, eziyet görmüşler, yurtlarından çıkarılmışlar, zindanlara atılmışlar, fakat daima sabretmişlerdir. Dolayısıyla her Müslüman Allah'ın elçilerini örnek almalı, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek sabırlı olmalı ve bu konuda Allah'tan yardım dilemelidir.

Ancak, sabrın ne olduğunun yanısıra ne olmadığını da belirlemek gerekir. İyi bilinmelidir ki, hakksız yere mahkûmiyete boyun eğmek, miskinliğe, uyuşukluğa, hor görülmeye ve aşağılanmaya razı olmak, zillete, hakksız tecavüzlere, insan onuruna gölge düşürecek saldırılara katlanmak, bunlara karşı sessiz ve pasif kalmak, sabır değildir. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sessiz kalmak, o davranışa ortak olmak demektir. Aksine sabır, bu tarz kötülüklerle mücâdele etmek, bunlara karşı çıkmak, bir hakkı savunmak ve korumak için çaba göstermek, bu süreçte kararlı olmaktır.

İnsanın gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da ihtiyaçlarını temin hususunda gevşeklik göstermesi sabır değil, acizliktir, tembelliktir, korkaklıktır.

Sabır her şeyiyle şu âyette özetlenmiştir:

Nice peygamberler de vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isâbet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever. (Âl-i İmrân/146)

Sabır, işte budur: sıkıntı anında gevşememek, zaafa uğramamak ve boyun eğmemek.

Bu âyette zikredilen ilkeler, parça parça birçok âyette geçmekte, Asr sûresi'nde ise öz olarak bildirilmektedir:

Asra andolsun ki, iman eden, sâlihât işleyen, hakkı tavsiyeleşen ve sabrı tavsiyeleşenlerin haricindeki tüm insanlar kesinlikle tam bir hüsran/kayıp-zarar içindedir. (Asr/1-3)

Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O [Allah], kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte, Allah, doğru yolu bulasınız diye âyetlerini sizin için böyle ortaya koyar. (Âl-i İmrân/103)

Şüphesiz Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf saf hâlinde savaşan kimseleri sever. (Saff/4)

Allah doğrusunu en iyi bilendir.

[1] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[2] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 9, s. 493-494.

[3] Lisân; 9/285-287, “Vry” mad.

[4] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[5] Lisân; 469-471, “Ncl” mad.

[6] Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur’ân.

[7] Tebyînu'l-Kur’ân, c. 7, s. 470-471; Lisânu'l-Arab, c.7, s. 82-85; Tâcu'l-Arûs, “Frq” mad.

[8] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 8 , s. 226-231.

[9] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[10] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 1, s. 13-14.

[11] İbn Cerîr, İbn Kesîr ve Kurtubî.

[12] Râzî, el-Mefâtihu'l-Ğayb; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[13] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[14] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 444

[15] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 534.

[16] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 9, s. 387.

[17] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 284-300.

[18] Lisânu'l-Arab; c. 4, s. 137.

[19] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[20] İbn Kesîr.

[21] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[22] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[23] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[24] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[25] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3 , s. 655-662.

[26] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[27] Lisânu'l-Arab; c. 4, s. 660.

[28] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[29] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[30] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[31] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[32] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[33] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb; Mukâtil.

[34] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[35] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[36] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[37] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb

[38] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[39] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 6:14-20.

[40] Lisânu'l-Arab; c. 4, s. 325, “Rym” mad.

[41] Çıkış, 15:20 ve Sayılar, 26:59.

[42] Prof. C. Tümer, Hz. Meryem, T.D.V. Yayınları; T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, “Meryem” mad.

[43] Kurtubî.

[44] Mihrab sözcüğü, Sâd/21'de de geçmişti.

[45] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 1, s. 407-408.

[46] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[47] Luka, 1:5-80.

[48] Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur’ân.

[49] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[50] Mukâtil.

[51] Sahîh-i Buhârî, “Dualar Kitabı”, Bab: 50, Hadis no: 77.

[52] Sahîh-i Buhârî, “Dualar Kitabı”, Bab: 50, No: 33.

[53] Lisânu'l-Arab; c. 9, s. 406.

[54] Lisânul'Arab; c. 6, s. 665, “Glm” mad.

[55] Luka, 1:61-63.

[56] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 1, s. 407-408.

[57] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 1, s. 369-370.

[58] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 126-127.

[59] Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur’ân.

[60] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3, s. 465-480.

[61] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3, s. 681.

[62] Lisânu'l-Arab; c. 8, s. 276-277.

[63] Lisânu'l-Arab; Tâcu'l-Arûs, “Mhd” mad.

[64] Mushaf-ı Şerif, İSAM yayınları.

[65] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[66] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[67] Lisânu'l-Arab; c. 3, s. 195-196, “Hlq” mad.

[68] Matta, 5:17.

[69] Matta, 23:1-7.

[70] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[71] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân; Lisânu'l-Arab.

[72] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 5, s. 476.

[73] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[74] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[75] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 15:1-3.

[76] Tesniye, 23:20.

[77] Tesniye, 24:7.

[78] Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur’ân.

[79] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[80] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3, s. 55-61.

[81] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[82] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 167.

[83] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[84] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[85] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[86] Tekvin, 32:22-32.

[87] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[88] Levililer, 11:1-47.

[89] Levililer, 3:1-17.

[90] Levililer, 7:1-10.

[91] Levililer, 7:11-21.

[92] Levililer, 7:22-27.

[93] Levililer, 7:28-38.

[94] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[95] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 9, s. 250-254, 269-282.

[96] Bkz. Lisânu'l-Arab, Tâcu'l-Arûs

[97] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[98] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 4, s. 316.

[99] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 9, s. 525-548.

[100] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[101] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[102] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[103] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[104] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[105] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[106] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[107] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[108] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[109] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[110] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[111] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[112] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[113] Levililer, 9:22-24.

[114] Hakimler, 6:20-21.

[115] Hakimler, 13:19-20.

[116] I. Krallar, 18:36-40.

[117] I. Krallar, 18:41-46.

[118] Tesniye, 4:2.

[119] Tesniye, 6:4-9.

[120] Tesniye, 27:2-4.

[121] II. Krallar, 22:8-13.

[122] Lisânu'l-Arab; c. 7, s. 146.

[123] Lisânu'l-Arab; c. 7, s. 146.

[124] Genel Psikoloji, Lütfi Öztabağ, Remzi Kitabevi, 7. Baskı, s. 118-119.

[125] Ana Britannica; c. 11, s. 20.

[126] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3, s. 137.

[127] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3, s. 144-145.

[128] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:22 PM   #16
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

Bu âyet grubunda muhatap alınan mü’minler, nerelerden ve nasıl zarar geleceği bildirilerek uyanık olmaya davet ediliyor:

• Şüphesiz ki o şeytan, kendi yakınlarını korkutur.

• Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun.

• Küfürde yarışanlar seni üzmesin.

• Onlar, Allah'a hiç bir şeyce asla zarar veremezler. Allah onlara âhirette bir pay kılmamak istiyor.

• Onlar için çok büyük bir azap vardır.

• İman karşılığında inkârı satın alan kimseler, Allah'a hiç bir şeyce asla zarar vermezler.

• Onlar için çok acıklı bir azap vardır.

• Şu küfretmiş kimseler, Bizim kendilerine mühlet verişimizin, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.

• Biz, onlara günahça artsınlar diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

• Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri, sizin üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir.

• Allah sizleri ğayba muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah'a ve Elçisi'ne iman edin.

• Eğer iman eder ve takvâlı davranırsanız, sizin için çok büyük bir karşılık vardır.

• Allah'ın, kendilerine fazlından verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.

• Bilakis o, kendileri için şerrdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır.

• Göklerin ve yerin mirası yalnızca Allah'a aittir.

• Ve Allah yaptıklarınıza bilgi sahibidir.

Görüldüğü üzere âyetler gâyet net ve açıktır. 175. âyetteki, Şüphesiz ki o şeytan, kendi yakınlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun ifadesi, Medîne'de döndürülen dolaplara işaret etmektedir. Şöyle ki:

Uhud savaşı'nda umduğunu bulamayan Ebû Süfyân, Müslümanları Bedir savaşı'nın ilk yıldönümünde tekrar savaşa davet etmişti. Fakat Mekke'de yaşanan ekonomik sorunlar nedeniyle böyle bir savaşı göze alamadı. Ama psikolojik olarak durumu kurtarmak için birçok hileye başvurdu. Casusları aracılığı ile, mü’minlere yok edecek dünyanın en güçlü ordusunu kurduğu haberini yaydı. Bu yalan haber etkili oldu. Rasûlullah'ın çevresindeki Müslümanlar Bedir'e gidip savaşmaya sıcak bakmadılar. Bunun üzerine Rasûlullah, “Benimle hiç kimse gelmese de, söz verilen savaşa tek başıma gideceğim” diyerek kararlılığını ortaya koydu. Bunun üzerine 1.500 civarında gönüllü Rasûlullah ile birlikte Bedir'e gitti. Ebû Süfyân da 2.000 kişilik bir ordu ile Mekke'den Bedir'e doğru yola çıktı. İki gün yol aldıktan sonra savaş kararından vaz geçip, seneye savaşmalarının daha uygun olacağını söyledi. Daha sonra ordusuyla birlikte Mekke'ye döndü. Rasûlullah ise, Ebû Süfyân liderliğindeki müşrik ordusunu Bedir'de sekiz gün bekledi. Müşriklerin Mekke'ye döndükleri öğrenilince Rasûlullah da mü’minler ile Medîne'ye döndü.

Kaynaklarda bu âyet grubunun iniş sebebi hakkında şu bilgiler yer alır:

Yüce Allah'ın, Küfürde yarışanlar seni üzmesin buyruğunda sözü geçen kimseler, önce İslâm'a giren sonra da müşriklerden korkarak irtidad eden kimselerdir Peygamber (s.a) bundan dolayı üzülünce yüce Allah da, Küfürde yarışanlar seni üzmesin âyet-i kerîmesini indirdi. el-Kelbî der ki: “Bununla yüce Allah münâfıkları ve Yahûdilerin elebaşılarını kasdetmektedir Bunlar Peygamber'in (s.a) kitaptaki niteliklerini gizlediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.”[108]

Buradaki şeytan'dan murad, (Ebû Süfyân'a rastlayan) “o topluluk”tur. Bunun, Nu‘aym ibn Mes‘ûd olduğu da söylenmiştir. Nu‘aym kâfirlikte ileri gidip azdığı için, “şeytan” olarak zikredilmiştir.[109]

Âlimler, âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında ihtilaf edip şu görüşleri beyan etmişlerdir:

1) Bu âyet, Kureyş kâfirleri hakkında nâzil olmuştur. Allah, Peygamber'i Hz. Muhammed'i onların şerrinden emin kılmıştır. Buna göre mana, “seninle savaşmak için ordular toplayarak küfürde yarışanlar seni mahzun etmesin. Çünkü onlar, bu hareketleriyle Allah'a değil, sadece kendilerine zarar verirler” şeklindedir. Bunu, onların Peygamber'e ve ashâbına hiç bir şekilde zarar veremeyecekleri manasına anlamak gerekir. İfade, bu şekilde anlaşıldığında, mutlaka belli bir zarara hamledilmesi gerekir. Çünkü bundan sonra onların, Hz. Peygamber'e (s.a) birtakım zararlar verdikleri meşhurdur. Evlâ olan, bunun, “Kâfirlerin ordular toplamaktan maksatları, bu dini yok etmek ve bu şeriatı silmektir. Onların bu maksatları hiç bir zaman tahakkuk etmeyecek, aksine kendi işleri bozulacak, güçleri gidecek, senin işin yücelip ismin duyulacak” manasına hamledilmesidir.

2) Bu âyet, münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Onların küfürde yarışmaları, mü’minleri Uhud hâdisesi ile korkutmaları ve ilâhî yardım ile muzafferiyetten ümitsiz bırakmaya gayret etmeleridir. Veyahut da onların, “Muhammed, mülk peşinde koşuyor. Bundan dolayı durum bazan lehine, bazan aleyhine oluyor. Eğer o, Allah'ın gönderdiği bir peygamber olsaydı, hiç mağlup olmazdı” demeleridir. Bu da, Müslümanları (nerede ise) İslâm'a karşı soğutuyordu ve Hz. Peygamber (s.a) bundan dolayı üzülüyordu.

3) Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: “Bir kısım kâfirler, Müslüman olmuşlar, fakat Kureyş'ten çekindikleri için irtidad etmiş [İslâm'dan çıkmışlardı]. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber'in (s.a) gönlüne bir üzüntü düşmüştü. Çünkü o, onların bu irtidadları ile kendisine bir zarar verebileceklerini sanıyordu. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, onların mürted olmalarının, o'na bir zarar vermeyeceğini beyan buyurmuştur.”[110]

Âyetteki, Şu, küfürde yarışan kişiler de seni üzmesin uyarısı, Rasûlullah'a birçok kez yapılmıştır. Rasûlullah, kavminin küfrü dolayısıyla aşırı derecede üzülürdü:

Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen, sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. O hâlde canın onlara karşı hasretlerle [üzüntülerle] sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. (Fâtır/8)

Onlar iman edenler olmuyorlar diye sen kendini helâk edeceksin! (Şu‘arâ/3)

Sonra da sen onlar bu söze [Kur’ân'a] inanmazlarsa, bıraktıkları eserlerden [yaptıklarından dolayı], üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin! (Kehf/6)

181-182. Allah, “Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz” diyen kimselerin sözünü kesinlikle duydu. Onların söyledikleri şeyleri ve peygamberleri hakksız yere öldürmelerini yazacağız. Ve Biz, “Tadın o yakıcının azabını! Bu, kendi ellerinizin önden gönderdiklerinin karşılığıdır” diyeceğiz. Ve şüphesiz Allah, kullara asla zulmedici değildir.

183. Onlar [Allah fakir biz zenginiz diyenler], “Ateşin yiyeceği bir kurbanı bize getirmedikçe hiç bir elçiye iman etmeyeceğimize dair Allah, bize kesinlikle ahidde bulundu” diyen kimselerdir. De ki: “Kesinlikle benden önce size kimi elçiler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler de, peki, –eğer doğru kimseler iseniz– onları niçin öldürdünüz?”

184. Eğer şimdi seni yalanladılarsa, bil ki senden önce açık deliller, sayfalar ve aydınlatıcı kitap ile gelen elçiler de yalanlanmıştı.

Bu âyetlerde Yahûdiler hakkında bilgiler verilmektedir, ki onlar, uydurdukları inançlar, söyledikleri çirkin sözler ve haddi aşmaları nedeniyle cezalandırılacaklardır.

Bu âyet grubunun iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Muhammed (s.a), onlardan Allah yolunda mallarını harcamalarını isteyince, “Sen peygamber olsan bu maksatla mal istemezsin. Çünkü Allah Teâlâ fakir değildir ki, dinini ıslah hususunda bize muhtaç olsun. Eğer sen peygamber olsaydın, bizim mallarımızı, gökten bir ateşin inip onu yakması için istersin. Bunu böyle yapmadığına göre, senin peygamber olmadığını anladık” demişlerdi.[111]

Tefsir âlimleri derler ki: Yüce Allah, Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? (Bakara/245) buyruğunu indirince Yahûdilerden bir topluluk, –el-Hasen'in görüşüne göre Huyey b. Ahtab bunlardandır. İkrime ve başkaları ise; bu sözleri söyleyenin Finhâs b. Âzurâ olduğunu söylemişlerdir– “Muhakkak Allah fakirdir, biz de zenginiz ki O bizden borç istemektedir” dediler. Onlar bu sözlerini aralarından zayıf [kıt akıllı, zayıf inançlı] kimselere karşı hakikati sulandırmak için söylemişlerdi. Yoksa böyle bir inanca sahip olduklarından değil. Çünkü onlar Kitap Ehli kimselerdi. Fakat bu sözü söylemekle de kâfir oldular. Çünkü onlar aralarından zayıf olan kimselerle mü’minlerden zayıf olan kimseleri şüpheye düşürmek veya Peygamber'i (s.a) yalanlamak işlemişlerdi. Yani, onlar şunu söylemek istiyorlardı: Allah, Muhammed'in (s.a) söylediği bu söze göre fakirdir; çünkü bizden borç istemektedir.

el-Kelbî ve başkaları der ki: Bu âyet-i kerîme Ka‘b. el-Eşref, Mâlik b. es-Sayf, Vehb b. Yahuda, Finhas b. Azura ve bir grup kimse hakkında nâzil olmuştur. Bunlar Peygamber'in (s.a) yanına gelip o'na şöyle demişlerdi: “Sen Allah'ın seni bize peygamber olarak gönderdiğini iddia mı ediyorsun? Hâlbuki Allah bize indirmiş olduğu bir kitabında, Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini iddia eden birine, bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe iman etmememizi emretmiştir. Eğer sen bize böyle bir şeyi getirecek olursan, biz de senin doğru olduğunu kabul ederiz.” Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerîmeyi indirdi.[112]

Allah bunlara, Kesinlikle benden önce size kimi elçiler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler de, peki, –eğer doğru kimseler iseniz– onları niçin öldürdünüz? buyurarak cevap vermiştir. Bu âyette, “ateşin yiyeceği bir kurban getirme, aksi hâlde inanmama” iddiası reddedilmiştir. Ayrıca açık kanıt gösteren peygamberleri [Zekeriyyâ, Yahyâ ve Şuyâ] de öldürmüşlerdir. Onların peygamberleri öldürdükleri kendi kaynaklarında detaylıca anlatılır.

Burada konu edilen, “ateşin yiyeceği bir kurban getirme, aksi hâlde inanmama” meselesi, Yahûdiler tarafından Allah'a yöneltilen bir iftira ve yalandır. Kitab-ı Mukaddes'te, yakılmış kurbanlardan bahsedilmesine rağmen, bunlar, peygamberliğin işareti olarak görülmez. Âyetteki redden anlaşılıyor ki, bunlar Kitab-ı Mukaddes'e sonradan sokulmuştur. Durumu Kitab-ı Mukaddes'ten görelim:

Hârûn günah, yakmalık, esenlik sunularını sunduktan sonra ellerini halka doğru uzatarak onları kutsadı ve aşağıya indi. Mûsâ'yla Hârûn Buluşma Çadırı'na girdiler. Dışarı çıkınca halkı kutsadılar. O zaman Rabbin yüceliği halka göründü. Rabb bir ateş gönderdi. Ateş sunağın üzerindeki yakmalık sunuyu, yağları yakıp küle çevirdi. Bunu gören halkın tümü sevinçle haykırarak yüzüstü yere kapandı.[113]

Tanrı'nın meleği, “Eti ve mayasız pideleri al, şu kayanın üzerine koy. Et suyunu ise dök” dedi. Gidyon söyleneni yaptı. Rabbin meleği elindeki değneğin ucuyla ete ve mayasız pidelere dokununca kayadan ateş fışkırdı. Ateş eti ve mayasız pideleri yakıp kül etti. Sonra Rabbin meleği gözden kayboldu.[114]

Manoah bir oğlakla tahıl sunusunu aldı, bir kayanın üzerinde Rabbe sundu. O anda Manoah'la karısının gözü önünde şaşılacak şeyler oldu: Rabbin meleği sunaktan yükselen alevle birlikte göğe doğru yükselmeye başladı. Bunu gören Manoah'la karısı yüzüstü yere kapandılar.[115]

Akşam sunusunun sunulacağı saatte, Peygamber İlyas sunağa yaklaşıp şöyle dua etti: “Ey İbrâhîm'in, İshâk'ın ve İsrâîl'in Tanrısı olan Rabb! Bugün bilinsin ki, sen İsrâîl'in Tanrısı'sın, ben de Senin kulunum ve bütün bunları Senin buyruklarınla yaptım. Yâ Rabb! Bana yanıt ver! Yanıt ver ki, bu halk Senin Tanrı olduğunu anlasın. Onların yine Sana dönmelerini sağla.” O anda gökten Rabbin ateşi düştü. Düşen ateş yakmalık sunuyu, odunları, taşları ve toprağı yakıp hendekteki suyu kuruttu. Halk olanları görünce yüzüstü yere kapandı. “Rabb Tanrı'dır, Rabb Tanrı'dır!” dediler. İlyas, “Baal'in peygamberlerini yakalayın, hiç birini kaçırmayın” diye onlara buyruk verdi. Peygamberler yakalandı, İlyas onları Kişon Vâdisi'ne götürüp orada öldürdü.[116]

KURAKLIĞIN SONU

Sonra İlyas, Ahav'a, “Git, yemene içmene bak; çünkü güçlü bir yağmur sesi var” dedi. Ahav yiyip içmek üzere oradan ayrılınca, İlyas Karmel Dağı'nın tepesine çıktı. Yere kapanarak başını dizlerinin arasına koydu. Sonra uşağına, “Haydi git, denize doğru bak!” dedi. Uşağı gidip denize baktı ve, “Hiç bir şey görmedim” diye karşılık verdi. İlyas, uşağına yedi kez, “Git, bak” dedi. Yedinci kez gidip bakan uşak, “Denizden avuç kadar küçük bir bulut çıkıyor” dedi. İlyas şöyle dedi: “Git, Ahav'a, ‘Yağmura yakalanmadan arabanı al ve geri dön’ de.” Tam o sırada gökyüzü bulutlarla karardı, rüzgâr çıktı, şiddetli bir yağmur başladı. Ahav hemen arabasına binip Yizreel'e gitti. Üzerine Rabbin gücü inen İlyas kemerini kuşanıp Yizreel'e kadar Ahav'ın önünde koştu.[117]

Ayrıca, II. Târihler, Bab: 7'ye de bakılabilir.

185. Her nefis, ölümü tadıcıdır. Ve şüphesiz kıyâmet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete girdirilirse bilsin ki o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Ve basit yaşam [dünya hayatı], aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.

186. Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda belâlanacaksınız [imtihan olunacaksınız]. Sizden önce kendilerine kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza da işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'a takvâlı davranırsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

Bu âyetler mü’minlere genel bir beyanname niteliğindedir. Herkes ölecek ve ettiğini bulacaktır. O nedenle, basit yaşama aldanarak ebedî hayat mahvedilmemelidir. 185. âyette, herkesin mutlaka öleceği bildirilmiştir, ki bu, mü’minleri Allah yolunda savaşmaya özendirirken, kâfirlerin kaçma telaşlarının da anlamsızlığını ortaya koyuyor. Bu husus, başka âyetlerde şöyle beyân edilmiştir:

Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadıcıdır. Ve fitne olmak üzere, sizi Biz, şerr ve hayır ile belâlandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz. (Enbiyâ/35)

Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadıcıdır. Sonra da yalnızca Bize döndürüleceksiniz. (Ankebût/57)

Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile. Ve onlara bir iyilik isâbet ederse, “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz olayazıyorlar? (Nisâ/78)

Herkesin öleceği ve ettiğini bulacağı beyân edildikten sonra, Allah yolunda mücâdele edenlerin, mücâdeleleri esnasında canları, malları, evlâtları açısından birtakım sıkıntılara maruz kalacakları, bunu peşinen kabul etmeleri gerektiği bildirilmektedir:

• Kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız.

• Sizden önce kendilerine kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza işiteceksiniz.

• Sabretmeniz ve Allah'a takvâlı davranmanız, azmi gerektiren işlerdendir.

Âyetteki son cümle ile, bunları defetmenin yolu da bildirilmiştir, ki Allah'a takvâlı davranmak ve sabretmektir.

İnsanların birtakım yollarla belâlandırılacağı, sabredenlerin kurtulacakları Bakara sûresi'nde şöyle dile getirilmişti:

Ve de kesinlikle Biz, sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle; ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız [imtihan edeceğiz]. Kendilerine bir musıbet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O'na döneceğiz” diyen şu sabredenleri de müjdele! İşte onlar; Rabb'lerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, hidâyete erenlerin de ta kendisidir. (Bakara/155-157)

187. Ve hani Allah, kendilerine kitap verilen kimselerin mîsâkını almıştı: “Onu [kitabı] mutlaka insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise bunu sırtlarının ötesine attılar ve onu az bir bedel karşılığı sattılar. İşte, satın aldıkları şeyler, ne kötüdür!

188. O yaptıkları şeylerle sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övülmek isteyenleri sakın hesaba katma! Onları azaptan kurtulacak bir yerde olacaklarını da sanma! Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

189. Göklerin ve yeryüzünün yönetimi Allah'ındır. Ve Allah her şeye en iyi güç yetirendir.

Burada yine Yahûdilerin hâinliği gündeme getirilerek, hem onlar tehdit ediliyor, hem de mü’minler onlara karşı uyarılıyor. Birçok kez ifade edilmişti ki, onlar kendilerine gönderilen kitapları tahrif etmiş ve kitabı halktan gizlemişlerdi. Kitap meydanda olmadığı için de rahat ve bol yalan uydurmuş, kimse onları tekzib edememiş ve doğruyu öğrenememişlerdir.

Aslında Yahûdilerden –çoğu birbirinin aynı olan– yüzlerce ahit alınmıştı. Bunların bir çoğu Bakara sûresi'nde geçmiş, bir kısmı da Mâide sûresi'nde gelecektir. Burada bahsedilen ahit ise, ellerindeki kitabın birçok yerinde yer alır:

Size verdiğim buyruklara hiç bir şey eklemeyin, hiç bir şey çıkarmayın. Ama size bildirdiğim Tanrınız Rabbin buyruklarına uyun.[118]

Kulak ver, ey İsrâîl! Yahve Tanrımızdır, O tektir. Tanrınız Yahve'yi bütün yüreğinizle, bütün canınızla, bütün gücünüzle seveceksiniz. Bugün size verdiğim bu buyrukları aklınızda tutun. Onları çocuklarınıza benimsetin. Evinizde otururken, yolda yürürken, yatarken, kalkarken onlardan söz edin. Bir belirti olarak onları ellerinize bağlayın, alnınıza takın. Evlerinizin kapı sövelerine, kentlerinizin kapılarına yazın.[119]

Şeria ırmağı'ndan Tanrınız Rabbin size vereceği ülkeye geçince, büyük taşlar dikip kireçleyeceksiniz. Atalarınızın Tanrısı Rabbin size verdiği söz uyarınca O'nun size vereceği ülkeye, süt ve bal akan ülkeye girince, bu yasanın bütün sözlerini taşlara yazacaksınız. Şeria ırmağı'ndan geçince, bugün size buyurduğum gibi, bu taşları Eval dağı'na dikip kireçleyeceksiniz.[120]

Eldeki kayıtlara göre, İsrâîloğulları Tevrât'ı kaybedip asırlar sonra tekrar bulmuşlardır. Tevrât adında bir kitabın varlığını bile bilmeyenleri vardı. Bu hususu Kitab-ı Mukaddes'ten görelim:

Başkâhin Hilkiya Yazman Şafan'a, “Rabbin Tapınağı'nda Yasa Kitabı'nı buldum” diyerek kitabı ona verdi. Şafan kitabı okudu. Sonra krala giderek, “Görevlilerin tapınaktaki paraları alıp Rabbin Tapınağı'ndaki işlerin başında bulunan adamlara verdiler” diye durumu bildirdi. Ardından, “Kâhin Hilkiya bana bir kitap verdi” diyerek kitabı krala okudu. Kral, Kutsal Yasa'daki sözleri duyunca üstünü başını yırttı. Kâhin Hilkiya'ya, Şafan oğlu Ahikam'a, Mikaya oğlu Akbor'a, Yazman Şafan'a ve kendi özel görevlisi Asaya'ya şöyle buyurdu: “Gidin, bulunan bu kitabın sözleri hakkında benim için de, bütün Yahuda halkı için de Rabbe danışın. Rabbin bize karşı alevlenen öfkesi büyüktür. Çünkü atalarımız bu kitabın sözlerine kulak asmadılar, bizler için yazılan bu sözlere uymadılar.”[121]

190-194. Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarak; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde, “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen kimi ateş'e girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Zâlimler için hiç yardımcılardan da yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, ‘Rabbinize inanın!’ diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi ebrâr [iyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaad ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin” diye tefekkür eden kavrama yetenekleri olanlar için nice âyetler vardır.

Bu âyetler, nasıl tefekkür edilmesi gerektiği hususunda güzel bir örnektir, ki böyle tefekkür edenler, “ulü'l-elbâb” olarak nitelenmektedir.

Göklerin ve yeryüzünün yaratılışı ve bunun akıl sahibi kimseler için âyet oluşu daha evvel de konu edilmişti:

Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve onda [yeryüzünde], her deprenen canlılardan yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette âyetler vardır. (Bakara/164)

Bu âyetlerin dışında da afaktaki âyetlere yönelik Kur’ân'da yüzlerce âyet bulunmaktadır.

Allah, afak ve enfüsteki âyetlerin düşünülüp incelenmesini istemekte, ki bunlar düşünülüp incelendiğinde, Allah'tan başka kimsenin bunları yapamayacağı; zerreden kürreye hiç bir varlık, bâtıl olarak [amaçsız olarak, oyun olsun diye] yaratılmadığı anlaşılır:

Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri oyun oynayanlar olarak yaratmadık. Biz o ikisini sadece hakk/gerçek ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Duhân/38-39)

Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline! (Sâd/27)

Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Mü’minûn/115)

Bunları gözlemleyip araştırarak Allah'a iman etmek, imanın taklitten uzak ve makbul olmasına vesile olur. O nedenle, Tefekkür eden, kavrama yetenekleri olanlar için nice âyetler vardır buyurulmuştur.

TEFEKKÜR

التّفكر[tefekkür], Kur’ân'da üzerinde önemle durulan ve tavsiye edilen bir eylemdir. Bu sebeple “tefekkür” kavramının iyi özümsenmesi gerekir.

تفكر[tefekkür] mastarı [tefekkere fiili], üç harfli olan ف ك ر[fikr] kökünden [fekere fiilinden] türemiştir. Fikr ise, “i‘mâlu'l-hatarı fi'ş-şey’i” [bir şey hakkında ham düşünce üretilmesi] demektir.[122]

Fikr [ham düşünce] sözcüğü, Kur’ân'da sadece Müddessir/18'de (tef‘il babı kalıbıyla) yer almış ve bahsi geçen kişi, tefekkür etmediği, fikri [ham düşüncesi] ile hareket edip kâfir olduğu için kınanmıştır:

Düşündü [fikretti] ve ölçü koydu. O mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu! Yine o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu! Sonra baktı. Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı. Sonra, arkasını döndü ve böbürlendi. Şöyle dedi: “Bu, rivâyet edilerek gelen bir büyüden başka bir şey değil. Bu, beşer sözünden başka bir şey değil.” (Müddessir/18-25)

“Ham düşünce üretmek” anlamındaki fikr sözcüğünden türemiş olan tefekkür sözcüğü ise Lisânu'l-Arab'da, “teemmül” olarak, teemmül sözcüğü de “tesebbüt” olarak tanımlanmıştır.[123] Tefekkür sözcüğü, kalıbı itibariyle, “bir şey üzerinde sürekli düşünmek” demektir. Bu sözcüklerin Türkçe karşılıklarına göre tefekkür, “herhangi bir mesele hakkında iyice-etraflıca düşünmek, zihni yormak, işin bilincine varmak, yani üzerinde düşünülen konuya ait bilgileri ve başka fikirleri karşılaştırmak, aralarındaki bağlantıları inceleyerek bir karara ve hükme varmak” anlamına gelir. Görüldüğü gibi tefekkür, ham düşünce olmadığı gibi, sadece düşünme yetisinin ürünü de değildir; düşünme yetisi ile birlikte, akıl, muhakeme, hafıza, dikkat gibi diğer melekelerin ortaklaşa ürettikleri bir yargıdır.

Böyle olmasına rağmen bu kavram Türkçe'de yaygın olarak sadece “düşünme” sözcüğü ekseninde anlaşılmakta ve ifade edilmektedir.

Tefekkür'ü daha doğru bir şekilde anlayabilmek için; “düşünme” ile arasındaki farkı belirlemek, bunun için de öncelikle “düşünme”nin ne olduğunu bilmek gerekir. “Düşünme” başlığı altında psikoloji ders kitaplarında ve Ana Britannica ansiklopedisi'nde aşağıdaki bilgiler verilmektedir:

Düşünme, beynin dolayısıyla [indirect] yaptığı bir tepkidir. (…) Beynimizin işleyişi yalnızca dış uyaranların varlığına tâbi değildir. Bir dış uyarıcı olmadan da beynimizin ‘düşünme’ şeklinde faaliyetine devam ettiğini görürüz. O kadar ki, kendimizi en sakin hissettiğimiz, her şeyle ilgimizi kestiğimiz zamanlarda dahi beynin faaliyetini gözlemek kabildir: Yorgun bir insanın hiç bir şeyi düşünecek hâli olmasa da, kafasından bir yığın hayaller geçer. Meselâ, uykusunda rüyalar görür. Böylece zihin âdeta boş durmaktan hoşlanmazmış gibi görünmektedir. Burada beyin, kendisine bir ‘övendire’ ödevini gören maddî uyaranlara karşı değil, belki bu maddî uyaranın beyinde bıraktığı bir ‘iz’e veya onun ‘sembol’üne karşı tepki gösteriyor denilebilir. (…) Aradan bir hayli zaman geçmesine rağmen beyni, aynı olay veya tepkiye davet eden sebep, artık maddî bir uyaran değil, o olayın algılanmasından meydana gelen, ‘olay’ın hayalleri, tasavvurlarıdır. Yani, beyin o anda olaydan gelen maddî uyaranlarla değil, o olaydan arta kalmış olan ‘sembol’lerle faaliyet hâlindedir.[124]

Düşünme, bireyin zihinsel etkinlikleri ile dış uyaranlar arasında kurduğu bağlantıdır. (…) Geçmişte düşünme bilinçli bir deneyim olarak tanımlanmaktaydı. Ancak, uyarıcı durumlar ile bunlara verilen cevaplar arasındaki tüm süreçler bilinçli değildir. Psikanalize göre ‘birincil süreç düşüncesi’, bilinç dışı ve sözcük öncesi bir süreçtir, yani sözcüklerle simgeselleşmemiştir. Örneğin, bir isteğin insanı baskı altında bırakması sözcüklere dökülemez. Bu düşünce türünde karşıtlar bir arada bulunabilir; böyle düşünce mantık kurallarına uymaz, zaman ve yer tanımaz, neden-sonuç bağıntısı taşımaz ve bütünüyle haz ilkesi doğrultusunda, gerçeklikle bağıntılı olmayan bir biçimde gelişebilir. Oysa ‘ikincil süreç düşüncesi’, gerçeklik ilkesine bağlı olarak dış nesnelerin gerçekliğini gözetir, söze dökülür, dil ve mantık kurallarına uyum gösterir. İç ve dış etkilerin yoğunluklarına bağlı olarak düşünce, mantıksal [yönlendirilmiş ve yapılandırılmış] ya da düşsel [imgesel ve fantastik] olabilir. Mantıksal düşünme, yaşanan deneyimlerin sonuçları arasında bağlantı kurma yolundaki usavurmanın yönlendirilmiş ve yapılandırılmış biçimidir. Bu nitelikteki düşünce nesnel, dışa yönelik ve ‘gerçekçi’ [realistik] olarak nitelenir. Bunun karşıtı öznel, duygusal olan ‘içe yönelik’ [otistik] düşüncedir. (…) ‘Gerçekçi düşünce’, bir amaç doğrultusunda düşüncelerin bir araya getirilmesi ve düzenlenmesine yönelik mantıklı düşüncedir: Nesneler, kavramlar ya da bilgi kaynakları arasında bağlantı kurma, değerlendirme, yargılama, problem çözme ve yeni çözümler bulma, ilke çıkarsama, tümevarım ve tümdengelim gibi değişik biçimler alabilir. ‘İçe yönelik düşünce’, temelde düşünenin istek ve fantezileri bağlamında, dış koşullar ya da yer-zaman-nedensellik bağlantıları dikkate alınmadan gelişen düşüncedir. Bu tür düşüncenin tipik örneği, uyaranlara herhangi bir denetim uygulanmadan, düşüncelerin ansızın kendiliğinden anımsandığı serbest çağrışımdır.[125]

Yukarıdaki açıklamalardan, “düşünme” hakkında şu tesbitleri yapmak mümkündür:

• Düşünme, karşılaşılan her nesne ve olguya karşı, beyin tarafından verilen dolaylı bir tepkidir. Ancak bu tepki her zaman etki ile eş zamanlı olarak ortaya çıkmaz.

• Düşünme dolaylı bir tepki olduğundan, bu tepkiyi doğuracak bir etkinin bulunmaması hâlinde beynin düşünce yetisi harekete geçmez. Meselâ, duyu organlarının algılama yapamadığı bir ortamda [uzayda, boşlukta] beynin düşünme faaliyetinde bulunması söz konusu değildir.

• Düşünme yetisi, kontrol edilemeyen, yani insana boyun eğmeyen, onun iradesi dışında her türlü koşulda faaliyet gösteren bir beyin fonksiyonudur.

• Düşünme, beynin bilinçli sürecinde oluşabileceği gibi [ikincil süreç düşüncesi], bilinçsiz sürecinde de oluşabilir [birincil süreç düşüncesi].

• Düşünme, kendisini oluşturan iç ve dış etkilerin yoğunluklarına göre, “içe yönelik” veya “gerçekçi” olarak nitelendirilebilir.

“Tefekkür”ü daha doğru bir şekilde anlamak amacıyla gelinen bu noktadan sonra yapılacak şey; yazımızın başında açıklamalarını verdiğimiz “fikr” ve “tefekkür” kavramlarının, yukarıdaki bilimsel açıklamaların neresinde yer aldığına ve bilimsel açıklamalardaki tarifler ile Lisânu'l-Arab kaynaklı tarifler arasında bir fark olup olmadığına bakmak olmalıdır. Ancak, bu bakışın sağlıklı olabilmesi, Kur’ân'ın merkeze alınmasına bağlıdır. Çünkü cevabını aradığımız şey, Kur’ân'daki “fikr” ve “tefekkür”dür.

Konuya Kur’ân penceresinden bakıldığında Kur’ân'ın, “fikr” ve “tefekkür” kavramlarını, beynin bilinçli sürecine ait faaliyetler olarak gördüğü anlaşılır. Çünkü Kur’ân'ın muhatabı “bilinçli insan”dır. Yani, Kur’ân'ın “fikr” ettiğini söylediği ve “tefekkür” etmesini istediği insan; Kur’ân'ın muhatabı olan “bilinçli insan”dır. Bu tesbit, yukarıdaki bilimsel açıklamalar dikkate alınarak ifade edilecek olursa denilebilir ki; “fikr” de, “tefekkür” de, “ikincil süreç düşüncesi” kapsamındadır.

Bu noktada, “fikr” ve “tefekkür”ün, bilimsel açıklamalarda “ikincil süreç düşüncesi” olarak adlandırılan düşünceyi oluşturan “içe dönük düşünce”ye ve “gerçekçi düşünce”ye karşılık geldikleri söylenebilir. Çünkü bilimsel açıklamalarda, beynin bilinçli sürecinin ürünleri olarak “içe dönük düşünce” ve “gerçekçi düşünce”den başka bir düşünceden bahsedilmemektedir. Dolayısıyla, “fikr” ve “tefekkür”ü, “içe dönük düşünce” ve “gerçekçi düşünce” ile özdeşleştirmek mümkündür.

Gerçekten de “fikr” denilen ham düşüncelerin bir çoğu vesveseden ibaret olup tutarsız ve anlamsızdır, bazıları ise –Kur’ân'ın bildirdiği gibi– insanı helâk edecek boyuttadır. Bu durumda, insanın hevâsını ön plânda tuttuğu ve bu hevânın derecesine göre; “içe dönük, imgesel, fantastik, düşsel” olarak adlandırılan düşünce ile “fikr”, aynı şey sayılabilir. “Fikr” ile “içe dönük düşünce” aynı şey olarak kabul edildiğinde ise, “tefekkür” ile “gerçekçi düşünce”nin de aynı şey olduğunun kabulü gerekir. Nitekim “tefekkür” sözcüğünü açıklayan “karar vermek”, “hükme varmak” gibi davranışlar ile “gerçekçi düşünce”yi açıklayan “değerlendirme”, “yargılama”, “problem çözme”, “ilke çıkarsama” gibi davranışlar, anlamları itibariyle aynı eksendedir.

Ancak, bize göre bu yaklaşım noksandır ve bu yaklaşım ile doğru sonuca ulaşmak mümkün değildir. Kur’ân, yazımızın sonunda birçok örneğini vereceğimiz gibi, “tefekkür” sayesinde insanın yanlıştan uzaklaşarak doğruyu bulacağını, gerçek başarıya ulaşacağını söylemektedir. Yani, “tefekkür” sonucunda, ödülü cennet olan gerçek başarı söz konusudur. Hâlbuki “gerçekçi düşünce”nin tarifinde, açıklamalarında, böyle bir başarıya ulaştırma özelliğinden bahsedilmemiştir. Başka bir ifade ile, her aşaması bilimsel gerçeklere dayandırılarak mantıklı bir amaca göre hazırlanmış bir plân tasavvuru, “gerçekçi düşünce” olarak nitelendirilebilir ama gerçek başarıya ulaşmaya hizmet etmiyorsa, “tefekkür” olarak nitelendirilemez. Örnek olarak, nükleer enerjiyi bir imha silâhı olarak geliştiren düşünce, “gerçekçi düşünce”dir, ama asla “tefekkür” değildir. Bu durumda, bilimsel açıklamalarda yer alan “gerçekçi düşünce” tarifi, “tefekkür”ün açıklamasında yeterli olamamakta, noksan kalmaktadır.

Diğer taraftan Kur’ân, Müddessir/18'de; “fikr” eden kişinin ölçü koyduğunu söylemektedir. Ölçü koymak ise, anlam olarak değerlendirme yapmayı ve hüküm vermeyi de içermektedir. Yani, âyette sözü edilen kişi, bilimsel açıklamalarda “gerçekçi düşünce” olarak tanımlanmış davranışlarda bulunmak sûretiyle ölçü koymuş, ama sonuçta “fikr” ettiği [ham düşünce ürettiği] için kınanmıştır. Şu hâlde Kur’ân'daki “fikr” eylemi; bilimsel açıklamalardaki, hevânın ön plâna çıktığı “içe dönük düşünce”yi temsil ettiği gibi, “gerçekçi düşünce”yi de temsil etmektedir.

Bu bilgiler ışığı altında, Kur’ân'daki “fikr” ve “tefekkür” kavramları hakkında aşağıdaki tesbitleri yapmak mümkündür:

• Kur’ân bilinçli insanları muhatap aldığı için, Kur’ân'daki “fikr” ve “tefekkür”, bilinçli beynin ürünleridir.

• Kur’ân'daki “fikr”; bilinçli bir beyin tarafından üretilen, düşüncelerin ansızın kendiliğinden anımsandığı serbest çağrışımlardan başlayarak, değerlendirme, yargılama, ilke çıkarsama, problem çözme gibi biçimler ihtiva eden “gerçekçi düşünce”nin de içinde bulunduğu, düşünce çeşitlerinin genel adıdır.

• Kur’ân'daki “tefekkür”; yanlıştan sakındırıp doğruyu buldurmak sûretiyle gerçek başarıyı sağlayan “fikr”dir.

Bu son tesbitin bazı yanlış anlaşılmalara meydan vermemesi için, bir hususun belirtilmesinde yarar vardır: Gerçek başarının elde edilmesi, insanın oturduğu yerde tefekkür etmesi ile değil, tefekkür ile bulduğu doğruları hayatına geçirmesi, o doğrulara uygun davranması ile mümkündür. Nasıl ki, kuvveden fiile dönüşmeyen yanlış düşünceler sebebiyle bir kimsenin hesaba çekilip cezalandırılması söz konusu değilse, kuvveden fiile dönüşmeyen doğru düşünceler de kişiye ödül getirmez.

Gerek “fikr”, gerekse “tefekkür”, beynin düşünme fonksiyonunun ürünleri olduğu için, ancak algılanabilen varlıklar ve olaylar hakkında yapılabilir. Buna göre “fikr” ve “tefekkür”, Allah'ın yarattığı ve algılayabildiğimiz varlıklar için söz konusudur, ama sûret olarak vasıflandırılamayan ve şekil olarak hayal edilemeyen Allah hakkında mümkün değildir. Keza Kur’ân'da örneklemelerle, sembollerle anlatılan cennet, cehennem ve diğer detaylardan oluşan âhiret hayatı hakkında da, bizim bulunduğumuz boyuttan farklı bir boyutta bulunduğu (Ra‘d/35, İsrâ/60, Muhammed/15, İnsan/16), dolayısıyla da bizim algılayamadığımız bir âlem olduğu için, “fikr” ve “tefekkür” yapılamaz. Bundan başka “fikr” ve “tefekkür”, insan beyninin ürünleri olduğundan Allah için kullanılamaz. Yani, Allah'ın fikir sahibi olması veya tefekkür etmesi mantıksızdır, söz konusu edilemez.

Kur’ân, “tefekkür” dışında, insanlara gerçek başarının yolunu gösteren iki eylemin daha bulunduğunu bildirmiştir. Bu eylemlerden biri “akletmek”, diğeri de “vahye kulak vermek”tir:

Ve onlar derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashâbı içinde olmazdık. (Mülk/10)

Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (vahye) kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar/şaşkındırlar [aşağıdırlar]. (Furkân/44)

“Tefekkür”ün alt basamağı mahiyetinde olan “akletmek”, Kur’ân'da mecazen “tefekkür” anlamında kullanılmıştır (Bakara/44, 73, 76, 164, 170, 171, 242; Âl-i İmrân/65, 118; Mâide/58, 103; En‘âm/32, 151; A‘râf/169; Enfâl/22; Yûnus/16, 42, 100; Hûd/51; Yûsuf/2, 109; Ra‘d/4; Nahl/12, 67; Enbiyâ/10, 67; Mü’minûn/80; Hacc/46; Nûr/61; Şu‘arâ/28; Ankebût/35, 63; Rûm/24, 28; Kasas/60; Yâ-Sîn/62, 68; Saffat/138; Mü’min/67; Zümer/43; Zuhruf/3; Hadîd/17; Câsiye/5; Hucurât/4 ve Haşr/14).

Ancak, “akletmek” [aklı kullanmak, akıl yürütmek] ve bu yolla “tefekkür”e ulaşmak herkesin yapabileceği bir şey olmayıp, bilginlere özgü bir beceridir. Yani, bilgisizler “tefekkür” edemezler:

Ve Biz, bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onlara da bilginlerden başkası akıl erdiremez. (Ankebût/43)

Vahye kulak vermek ise, “vahyi kabul etmek ve onunla amel etmek”tir. Vahiydeki haberler, Muhbir-i Sâdık [Doğru Haberci] olan Allah tarafından bildirildiği için mutlak doğrudur. İnsanoğlu, vahiydeki haber ve uyarıların hepsine bilimsel bilgi olarak henüz ulaşamamış, onların doğruluğunu bilimle tesbit edememiştir. Ama vahyin haber ve uyarılarını kabul edenler, yani vahye kulak verenler, bu doğru haber ve bilgiler sayesinde kendilerini kurtarırlar. Yine vahye kulak verenler, zihinlerinde oluşan ham düşünce ve vesveseleri Kur’ân terazisinde tartarlarsa, yani Şeytan-ı Racîm'den Allah'a sığınırlarsa, zihinlerindeki yanlışları görme şansını elde ederler.

Vahye kulak vermek de, aynen “akletmek” gibi Kur’ân'da “tefekkür” anlamıyla kullanılmıştır (A‘râf/100, Yûnus/67, Nahl/65-69, Rûm/21-24, Secde/26, Enfâl/21-22, Kehf/101, Kaf/37).

Sonuç olarak, İslâm'ın çok önem verdiği “tefekkür”ün; düşünme yetisi başta olmak üzere insan beyninin birçok melekesinin, aynı anda ve en mükemmel şekilde kullanılması olduğu söylenebilir. Tefekkür için akledebilmek, akledebilmek için de bilgili olmak lâzımdır. Yani tefekkür, insanın bilgisini arttırır, insanı taklitçilikten kurtarır. Bilgi sayesinde de insan, iyi ile kötünün ayrımını yapar, daima kârlı çıkar ve doğru davranışları ile başkalarına da yol gösterir.

Tefekkürden bahseden ve tefekkür örneği içeren âyetler şunlardır: Bakara/219, 266; En‘âm/50; A‘râf/176, 184; Rûm/8, 21; Yûnus/24; Ra‘d/3; Nahl/10-11, 44, 69; Zümer/42; Câsiye/13 ve Haşr/21.

Allah, yerler ve gökler üzerinde bilgilenerek, tefekkür eden ve tevhide ulaşanlara İbrâhîm peygamberi örnek vermiştir:

Ve Biz (kanıt elde etmesi) ve kesin inananlardan olması için İbrâhîm'e göklerin ve yerin melekûtunu [mülkiyeti ve yönetimini] böylece gösteriyorduk. Bu nedenle o [İbrâhîm], üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü, “Bu, benim rabbimdir” dedi. Sonra yıldız batınca, “Ben batanları sevmem” dedi. Sonra ay'ı doğarken görünce de, “Bu, benim rabbimdir” dedi. O da batınca, “Andolsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar kavminden olurum” dedi. Sonra güneş'i doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanîf olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi. (En‘âm/75-79)

ZİKİR

Rabbimiz burada Kendisinin anılmasından bahsetmektedir. Allah'ın zikri [anılması] ile ilgili A‘râf sûresi'nin sonunda yaptığımız açıklamanın[126] sonuç bölümünü aktarıyoruz:

Âyetlerden açık ve net olarak anlaşıldığı gibi, Yüce Allah Kendisini, babalarımızı andığımız gibi, hatta daha kuvvetle/şiddetle anmamızı emretmektedir. Bu durumda öncelikle babalarımızı nasıl andığımızı düşünmemiz gerekmektedir. Bir insanın herhangi bir sayaçla gece-gündüz “Baba, Baba...” diye diliyle babasını anması söz konusu olamayacağına göre, burada düğümü çözecek olan ipucu, babamızı anmamızın, onu düşünmemizin nasıl olması gerektiğindedir.

Evlâtlarına, “Oğlum/kızım, beni unutma!” diye tembih eden babaların bu sözle evlâtlarının kendilerini sayıklamalarını kastetmedikleri kesindir. O hâlde babalarımızı anmamız, onları düşünmemiz, onları aklımızdan çıkarmamamız, üzerimizdeki hakklarını düşünüp onlara olan maddî ve manevî sorumluluklarımızı hatırlamamız, sevgide ve saygıda kendilerine kusur etmememiz demektir.

“Zikrullah”ı, belirli sayıdaki ifade kalıplarıyla yapmayı doğru bulan zihniyetin, Allah'ın Bakara/152'de verdiği, Beni anın ki, Ben de sizi anayım mesajı hakkında ayrıca kafa yormaları ve Allah'ı, “Allah, Allah…” diye anan kimselerin, Allah'tan da kendilerini “kulum, kulum…” diye anmasını bekleyip beklemediklerini düşünmeleri gerekir.

Bu dini en iyi anlayan ve en iyi uygulayanların, Peygamberimiz ile o'nun çağdaşı olan ve dinî eğitimlerini o'ndan alan sahabe olduğu şüphesizdir. O güzide Müslümanlar bu âyetleri bugünkü tarikat, tekke ve tasavvuf anlayışıyla anlayıp uygulamamışlardır. Onların belirli sayılarla “Allah, Allah...” diye zikrettiklerini kimse duymamış, hiç bir kitap yazmamıştır. Onlar, kişinin aynasının “iş” olduğunun, lâfına bakılmayacağının bilincindeydiler. Bu nedenle de ömürlerini hep öğrenerek, öğreterek, Allah için mücâdele [cihad] ederek geçirmişlerdir.

Zikrullah/Allah'ın anılması, halk arasında uygulandığı şekliyle elde tesbîh, dil ile “Allah, Allah” demek değildir. Zikrullah/Allah'ın anılması, Allah'ın biz kulları üzerindeki hakklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek, O'na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi ikide bir kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmaktır.

Allah'ın bizden istediği de budur.[127]

Âyetteki, Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık ifadesindeki nidacı, “insanlara Allah'a davet eden elçi ve Allah'ın indirdiği kitap”tır:

Rabbinin yoluna hikmetle [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle] ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Şüphesiz Rabbin Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyette olanları da en iyi bilendir. (Nahl/125)

Ey Peygamber! Şüphesiz Biz seni, bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Kendi izniyle Allah'a bir davetçi ve ışık saçan bir kandil olarak gönderdik [elçi yaptık]. Sen de inananlara, şüphesiz kendileri için Allah'tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele. Kâfirlere, münâfıklara da itaat etme, onların ezalarını bırak. Ve sen Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter. (Ahzâb/45-48)

De ki: “Bana vahyedildi ki, şüphesiz cinnden bir grup Kur’ân dinleyip de demişlerdir ki”: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’ân dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiç bir şeyi asla ortak koşmayacağız.” (Cinn/1-2)

195. Bunun üzerine Rabb'leri onlara karşılık verdi: “Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– çalışanın amelini zayi etmem. Binâenaleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.”

Bu âyet, tefekkür edip, Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi ebrâr [iyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaad ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin diyen kavrama yeteneğine sahip kimselere verilen cevaptır. Özetle: Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– çalışanın amelini zayi etmem. Binâenaleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.

Âyetteki, Sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– vurgusu, Allah nezdinde kulun, kadın-erkek diye ayırımının bulunmadığının ifadesidir. Bir başka âyette de şöyle buyrulur:

Ve erkekten veya kadından kim mü’min olarak sâlihâtı işlerse, artık işte onlar, cennete girerler. Ve hurma çekirdeğinin sırtındaki çukur [zerre] kadar zulme uğratılmazlar. (Nisâ/123)

196-197. Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları; çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır!

198. Ama, Rabb'lerine takvâlı davrananlara gelince, onlar için, Allah katından bir yolcu ikramı olarak, altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler [bahçeler] vardır. Ve Allah katındaki, ebrâr için daha iyidir.

Bu âyetlerde, 195. âyetin ifadeleri biraz daha detaylandırılmıştır. Âyetin başındaki, Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları; çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın ifadesiyle, Allah yolunda çalışanların, mal-mülk peşinde koşanlara göre ekonomik açıdan belki zayıf olacakları, fakat onlara bakıp adlanılmaması gerektiğine işaret edilmiştir:

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takvâ sahibi olan, “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden, doğru olan, sürekli saygıda duran, infakta bulunan ve seherlerde istiğfâr eden kişiler için Rabb'lerinin katında, içinde temelli kalacakları altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır.” Ve Allah kulları en iyi görendir. (Âl-i İmrân/14-17)

Dünya mal ve zînetinin geçiciliği, aldatıcılığı birçok kez (örneğin; Âl-i İmrân/178, A‘râf/182-183, Mü’minûn/55, Nahl/112, Hicr/88, Tâ-Hâ/131) dile getirilmiştir. Bu konuda Kasas sûresi'ndeki (76-83. âyetler), Kârûn kıssası, Kehf sûresi'ndeki (32-44. âyetler) “iki adam” kıssası ve Sebe sûresi'ndeki (15-21. âyetler) Sebe halkının kıssası da okunmalıdır.

199. Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a huşû [saygı] duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabb'leri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

Yukarıda, o günün Yahûdilerinin olumsuz düşünce ve tavırları bildirildikten ve onlar tehdit edildikten sonra bu âyette, Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a huşû [saygı] duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabb'leri katında olanlardır ifadeleri ile istisnâ yapılmaktadır. Burada istisnâ edilenlerin kimlikleri hususunda kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Âlimler bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Meselâ, İbn Abbâs, Câbir ve Katâde şöyle demiştir: “Bu âyet Habeş Necâşî'si hakkında nâzil olmuştur. O ölüp, Hz. Peygamber (s.a) (gıyabında) canâze namazını kıldığı zaman, münâfıklar, “Muhammed, hiç görmediği bir Hristiyan için cenaze namazı kılıyor” demişlerdi.

İbn Cüreyc ve İbn Zeyd ise, bu âyetin Abdullah ibn Selâm (r.a) ve arkadaşları hakkında nâzil olduğunu söylemişlerdir. Âyetin, Necrânlılardan 40, Habeşlilerden 32 ve Rûmlardan [Bizanslılardan] Hrıstiyanken Müslüman olan 8 kişi hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Mücâhid bu âyet-i kerîmenin bütün Ehl-i Kitap hakkında nâzil olduğunu söylemiştir ki en uygun görüş budur. Zira Cenâb-ı Hakk, kâfirlerin varacakları yerin cehennem olduğunu bildirince, Ehl-i Kitaptan iman edenlerin varacakları yerin cennet olduğunu beyân buyurmuştur.[128]

Bu sûrenin 114. âyetinde, Ehl-i Kitabın hepsinin aynı olmadığı bildirilmişti. Bunlardan başka birçok âyette (örneğin; Bakara/62, İsrâ/107-109, Mâide/82-83, Ahkâf/10, En‘âm/114, Kasas/52-53) bu durum açıklanmıştır.

200. Ey iman etmiş kimseler! Felâh bulmanız [kurtulmanız, başarı kazanmanız] için sabredin ve sabırlaşın, birbirinize bağlanın ve Allah'a takvâlı davranın.

Yukarıda, Yahûdilerin hınzırlığı, içlerinde ehl-i insaf sahiplerinin bulunduğu, kâfirlere ceza, mü’minlere de ödül verileceği beyân buyurulmuştu. Bu âyette ise, davalarında başarılı olabilmeleri için Müslümanlara yapmaları gerekenler bildiriliyor: Felâh bulmanız [kurtulmanız, başarı kazanmanız] için sabredin ve sabırlaşın, birbirinize bağlanın ve Allah'a takvâlı davranın.

İnsanların başarılı olması ve zafer kazanmaları, işte bu üç maddeye; sabra, sabırlaşmaya ve kenetlenmeye [birlik oluşturmaya] bağlıdır.

SABIR

Kur’ân'ın 70'ten fazla âyetinde geçen صبر [sabr] kelimesi, halk arasında “acıya, sıkıntı ve zorluklara katlanma” olarak algılanmaktadır. Ancak Allah'ın Kur’ân'da sabırlı insanları övmesi ve onları hesapsızca ödüllendireceğini bildirmesi, bu kelimenin daha derinlikli olarak incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle kavram daha detaylı bir şekilde açıklanmaya çalışılacaktır. Sabır, “aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmek, kararlı olmak”tır. İnsan psikolojisi zorluğa değil kolaylığa, acıya değil hazza, feragate değil bencilliğe eğilimlidir. Bu nedenle bazı ibâdetler ve ahlâkî davranışlar insana zor gelebilir. Meselâ insan, cebindeki parayla bir yoksula yardım etmektense onu kendine harcamayı, çalışıp yorulmaktansa eğlenmeyi, gezip tozmayı daha çok isteyebilir. İnsanın uzun yaz günlerinde bitkinlik duymadan oruç tutmasını, çıkarına olmasa da iyi ve doğru davranışlarda bulunmasını sağlayan güç, sabırdır.

Sabır, “aklın ve dinin gösterdiği yolda, nefsin aşırı istek ve arzularına direnmek”tir. Akıl, din ve toplum kuralları doğru bulmasa da, insanlar çoğu zaman nefislerine hoş gelen arzularını tatmin etmek isterler. Sabır, insan psikolojisinin bu kuvvetli çekim gücüne rağmen kişinin hiç tereddüt etmeden erdemli davranışları seçmesini sağlayan güçtür.

Sabır, “insanın elinde olmadan başına gelen ve ona büyük üzüntüler veren musibetlere karşı koymak, onların üstesinden gelmek”tir. Bazı sıkıntıların insanın irade gücünü aştığı bir gerçektir. Doğal afetler, savaşlar, savaş ortamı içinde karşılaşılabilecek ölüm korkusu, yokluklar ve işkenceler, kendisinin veya yakınlarının başına gelen felâketler, insanın istese de engelleyemeyeceği mutsuzluk ve acı duyma nedenleridir. Bunlar, insan psikolojisinin hoşlanmadığı ve daima kaçınmak istediği durumlardır. Bu durumlar insanda maddî yıkımlar kadar manevî yıkımlara da yol açarlar. İşte bu gibi durumlarda insanın metanetini ve hayata bağlılığını kaybetmesini önleyen, çektiği acılara rağmen Allah'a isyan etmeden mücâdelesine devam edebilmesini ve ayakta kalabilmesini sağlayan güç, sabırdır.

Sabır, bütün peygamberlerin ortak ahlâkî niteliğidir. Peygamberlerin tevhid mücâdelelerini dile getiren Kur’ân âyetleri, onların sabır ve sebatlarını örnek olarak göstermektedir. Çünkü Allah'ın dinini tebliğ ederlerken çeşitli sıkıntılara uğramışlar, eziyet görmüşler, yurtlarından çıkarılmışlar, zindanlara atılmışlar, fakat daima sabretmişlerdir. Dolayısıyla her Müslüman Allah'ın elçilerini örnek almalı, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek sabırlı olmalı ve bu konuda Allah'tan yardım dilemelidir.

Ancak, sabrın ne olduğunun yanısıra ne olmadığını da belirlemek gerekir. İyi bilinmelidir ki, hakksız yere mahkûmiyete boyun eğmek, miskinliğe, uyuşukluğa, hor görülmeye ve aşağılanmaya razı olmak, zillete, hakksız tecavüzlere, insan onuruna gölge düşürecek saldırılara katlanmak, bunlara karşı sessiz ve pasif kalmak, sabır değildir. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sessiz kalmak, o davranışa ortak olmak demektir. Aksine sabır, bu tarz kötülüklerle mücâdele etmek, bunlara karşı çıkmak, bir hakkı savunmak ve korumak için çaba göstermek, bu süreçte kararlı olmaktır.

İnsanın gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da ihtiyaçlarını temin hususunda gevşeklik göstermesi sabır değil, acizliktir, tembelliktir, korkaklıktır.

Sabır her şeyiyle şu âyette özetlenmiştir:

Nice peygamberler de vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isâbet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever. (Âl-i İmrân/146)

Sabır, işte budur: sıkıntı anında gevşememek, zaafa uğramamak ve boyun eğmemek.

Bu âyette zikredilen ilkeler, parça parça birçok âyette geçmekte, Asr sûresi'nde ise öz olarak bildirilmektedir:

Asra andolsun ki, iman eden, sâlihât işleyen, hakkı tavsiyeleşen ve sabrı tavsiyeleşenlerin haricindeki tüm insanlar kesinlikle tam bir hüsran/kayıp-zarar içindedir. (Asr/1-3)

Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O [Allah], kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte, Allah, doğru yolu bulasınız diye âyetlerini sizin için böyle ortaya koyar. (Âl-i İmrân/103)

Şüphesiz Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf saf hâlinde savaşan kimseleri sever. (Saff/4)

Allah doğrusunu en iyi bilendir.

[1] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[2] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 9, s. 493-494.

[3] Lisân; 9/285-287, “Vry” mad.

[4] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[5] Lisân; 469-471, “Ncl” mad.

[6] Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur’ân.

[7] Tebyînu'l-Kur’ân, c. 7, s. 470-471; Lisânu'l-Arab, c.7, s. 82-85; Tâcu'l-Arûs, “Frq” mad.

[8] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 8 , s. 226-231.

[9] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[10] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 1, s. 13-14.

[11] İbn Cerîr, İbn Kesîr ve Kurtubî.

[12] Râzî, el-Mefâtihu'l-Ğayb; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[13] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[14] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 444

[15] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 534.

[16] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 9, s. 387.

[17] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 284-300.

[18] Lisânu'l-Arab; c. 4, s. 137.

[19] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[20] İbn Kesîr.

[21] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[22] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[23] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[24] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[25] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3 , s. 655-662.

[26] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[27] Lisânu'l-Arab; c. 4, s. 660.

[28] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[29] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[30] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[31] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[32] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[33] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb; Mukâtil.

[34] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[35] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[36] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[37] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb

[38] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[39] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 6:14-20.

[40] Lisânu'l-Arab; c. 4, s. 325, “Rym” mad.

[41] Çıkış, 15:20 ve Sayılar, 26:59.

[42] Prof. C. Tümer, Hz. Meryem, T.D.V. Yayınları; T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, “Meryem” mad.

[43] Kurtubî.

[44] Mihrab sözcüğü, Sâd/21'de de geçmişti.

[45] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 1, s. 407-408.

[46] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[47] Luka, 1:5-80.

[48] Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur’ân.

[49] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[50] Mukâtil.

[51] Sahîh-i Buhârî, “Dualar Kitabı”, Bab: 50, Hadis no: 77.

[52] Sahîh-i Buhârî, “Dualar Kitabı”, Bab: 50, No: 33.

[53] Lisânu'l-Arab; c. 9, s. 406.

[54] Lisânul'Arab; c. 6, s. 665, “Glm” mad.

[55] Luka, 1:61-63.

[56] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 1, s. 407-408.

[57] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 1, s. 369-370.

[58] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 126-127.

[59] Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur’ân.

[60] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3, s. 465-480.

[61] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3, s. 681.

[62] Lisânu'l-Arab; c. 8, s. 276-277.

[63] Lisânu'l-Arab; Tâcu'l-Arûs, “Mhd” mad.

[64] Mushaf-ı Şerif, İSAM yayınları.

[65] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[66] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[67] Lisânu'l-Arab; c. 3, s. 195-196, “Hlq” mad.

[68] Matta, 5:17.

[69] Matta, 23:1-7.

[70] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[71] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân; Lisânu'l-Arab.

[72] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 5, s. 476.

[73] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[74] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[75] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 15:1-3.

[76] Tesniye, 23:20.

[77] Tesniye, 24:7.

[78] Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur’ân.

[79] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[80] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3, s. 55-61.

[81] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[82] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 2, s. 167.

[83] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[84] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[85] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[86] Tekvin, 32:22-32.

[87] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[88] Levililer, 11:1-47.

[89] Levililer, 3:1-17.

[90] Levililer, 7:1-10.

[91] Levililer, 7:11-21.

[92] Levililer, 7:22-27.

[93] Levililer, 7:28-38.

[94] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[95] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 9, s. 250-254, 269-282.

[96] Bkz. Lisânu'l-Arab, Tâcu'l-Arûs

[97] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[98] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 4, s. 316.

[99] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 9, s. 525-548.

[100] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[101] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[102] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[103] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[104] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[105] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[106] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[107] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[108] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[109] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[110] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[111] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[112] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[113] Levililer, 9:22-24.

[114] Hakimler, 6:20-21.

[115] Hakimler, 13:19-20.

[116] I. Krallar, 18:36-40.

[117] I. Krallar, 18:41-46.

[118] Tesniye, 4:2.

[119] Tesniye, 6:4-9.

[120] Tesniye, 27:2-4.

[121] II. Krallar, 22:8-13.

[122] Lisânu'l-Arab; c. 7, s. 146.

[123] Lisânu'l-Arab; c. 7, s. 146.

[124] Genel Psikoloji, Lütfi Öztabağ, Remzi Kitabevi, 7. Baskı, s. 118-119.

[125] Ana Britannica; c. 11, s. 20.

[126] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3, s. 137.

[127] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 3, s. 144-145.

[128] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. July 2012, 12:25 AM   #17
bartsimpson
Super Moderator
 
bartsimpson - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2012
Mesajlar: 928
Tesekkür: 462
199 Mesajina 302 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 17
bartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud of
Standart

Yazıları okurken Ali İmran suresi 18 ayetin meali hakkında kafama takılan bazı şeyler oldu.

http://www.kuranmeali.org/3/ali_imra..._mealleri.aspx

Linkindeki tercüme ve kişilerin meallerinden bazılarında (buna sizde dahilsiniz) "Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler." diye telaffuz var.

Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına... ondan başka ilah olmadığına... ondan başka... ben mi yanlış anlıyorum yoksa bir yazım hatası mı var.

Allah, melekler ve ilim sahiplerinin, başka ilah olmadığına dair "ADALETLE" şahitlik ettikleri "O" da nedir?

"ADALETLE" şehadet edenler arasında neden rasuller yok. Sanki bir hiyerarşi varmışçasına bahsediliyor ki. Allah, Melekler ve İlim Sahipleri... Rasuller nerede? Onların şahadeti "ADALETLE" kavramını kapsamıyormu ???

"ADALETLE" kavramı acaba çok büyük bir mekanizma mı ki? Meleklerden sonra ilim sahipleri geliyor. Burada üstün akılları yada, şartlanmasız, koşulsuz hüküme varabilecek kapasitede olanları mı anlamalıyız?

"İLİM SAHİPLERİ" kavramı da enteresan neden ilim adamları yada ilim bilenler değil de ona "SAHİP" olanlar???

Aydınlanmamız temennisi ile...

Konu bartsimpson tarafından (27. July 2012 Saat 12:28 AM ) değiştirilmiştir.
bartsimpson isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. July 2012, 01:23 AM   #18
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.906
Tesekkür: 3.474
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Selamun Aleykum ! Değerli Bartsimpson Kardeşim!

Ayetin orijinali;
"ŞehidAllahu enneHU la ilahe illâ HUve, vel Melaiketü ve ülül ılmi kaimen bil kıst la ilahe illâ HUvel Aziyz’ül Hakiym"
şeklindedir.

Ayetin mealin de bir yanlışlık yok. "ulul" sözcüğü sahip olmak anlamındadır. Meali biraz daha açacak olursak:
"Allah, doğadaki melekler/güçler/haberci âyetler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah'tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandan, Hakiym/en iyi yasa koyandan başka ilâh diye bir şey yoktur."
olur.
Resuller; Allah'ın Resuludur. Allah'tan aldığı vahyi Allah adına insanlara duyurur. Bu nedenle sürekli tanıktırlar. İlim sahibinden kasıt, bilgi sahipleridir. "İlim" adamı da "bilgi" adamı anlamındadır. Her bilgili insan HAKKı ortaya koyarak tanıklık etmeyebilir. Ancak Hakkı ayakta tutan bilgili insanlar hiçbirşeyden çekinmeden tanıklık yapabilirler. Bu ayetin bulunduğu ayet grubu 18-25 dir. Hepsini birlikte okursak daha net anlayabiliriz inşaAllah.

Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. July 2012, 07:43 AM   #19
bartsimpson
Super Moderator
 
bartsimpson - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2012
Mesajlar: 928
Tesekkür: 462
199 Mesajina 302 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 17
bartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud ofbartsimpson has much to be proud of
Standart

O zaman ayetinin tercümesi ya da meali, sizinde yazdığınız gibi;

Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şahitlik ettiler.

Ama bence tercüme gramer ve dilbilgisi açısından; Melekler ve İlim sahipleri, Allahın kendisinden başka ilâh olmadığına dair, adaletle şahitlik ettiler

Olmalı sanırım.

Burada onaylama veya şahitlik öznenin kendisince değil çevresince yapılmalı diye düşünüyorum.

Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilahlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?" De ki: "Ben şahitlik etmem. O, ancak tek bir ilahtır ve şüphesiz ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım."

"Rabbimiz! Senin indirdiğine iman ettik ve Peygamber'e uyduk. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenlerle beraber yaz."

İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâr eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir?

Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın).

Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun

Fakat Allah sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik eder.

Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun.

Ey iman edenler! Birinizin ölümü yaklaştığı zaman vasiyet sırasında aranızda şahitlik (edecek olanlar) sizden adaletli iki kişidir. Yahut seferde olup da başınıza ölüm musibeti gelirse, sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder.

De ki: "Haydi, Allah şunu haram kıldı" diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme.

"Siz babanıza dönün ve deyin ki: "Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti, biz ancak bildiğimize şahitlik ettik. (Sana söz verdiğimiz zaman) gaybı (oğlunun hırsızlık edeceğini) bilemezdik."

İbrahim dedi ki: "Hayır! Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir. O bunları yaratandır ve ben de buna şahitlik edenlerdenim."

İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır.

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere, şahitlik ve şahadet kavramı, kelime itibarı ile kişi açısından malik ve muktedir olunan bir kavram, yani bizatihi tespit ve görsel temas gerekiyor sanırım.

Türkçeyi boş verelim, eğer Kuran o dönemin Araplarınca anlaşılabilmesi için apaçık bir dil ile indirildi ise şahadet ve şahitlik kavramı da günlük hayat ve konuşma dilinde kullanılan bir anlam içermeli.

"Görsel Temas"... "Şahitlik"... "Şahadet"...

Bugünün bilimi açısından insanın 5, 6, 7... ya da her ne kadar varsa, duyu organı ile tespit edemediği her türlü olgu metafizik alana girmektedir.

Bilim bu tespiti yapabildiği an olay ölçülebilir ve gözlemlenebilir bir hal almaktadır. Ki İhlâs suresince Allah bunların tümünden münezzehtir.

İşte bu nedenledir ki en azından bilimin şimdilik izah edemediği tüm konular iman ve inanç kavramlarının şemsiyesi altındadır ve inanan açısından mutlak teslimiyet gerektirir. Bu da bir nevi referans noktası olarak aksi ispatlanmadıkça şimdilik kabul görür.

Deve ve mal alıp satmaktan başka bir şey bilmeyen ve bilimden, ilimden bir haber olan devrin Arapları "Eşhedu" kavramını acaba nasıl yorumladılar ya da yorumlayabilen "İlim sahipleri" ki sanırım bunların arasında sahabede var, yorumlayamayanlara nasıl anlattılar da kabul edildi.

De ki: "Ey insanlar! Ben sizin üstünüze Allah'ın resulüyüm. Göklerin ve yerin mülkü o Allah'ındır. İlah yoktur O'ndan başka. O diriltir, O öldürür. O halde Allah'a ve resulüne iman edin; Allah'a ve onun sözlerine inanan o ümmi peygambere iman edip uyun ki, doğruya ve güzele ulaşabilesiniz."

Rabbiniz Allah işte budur! İlah yok O'ndan başka. Her şeyin yaratıcısıdır, Haalik'tir O. O'na kulluk/ibadet edin! O her şeye vekil’dir. Rabbinden sana vahiy edilene uy! O'ndan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir!

İnsanlar iman eder, kulluk eder, ibadet eder, Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şahitlik ettiler.

"Resuller; Allah'ın Resuludur. Allah'tan aldığı vahyi Allah adına insanlara duyurur. Bu nedenle sürekli tanıktırlar." sözünüze, (amacımın size saygısızlık olmadığını bilmeniz adına) katılamayacağım dememi ne olur mazur görün.

Çünkü Kuranda bildirilen tek Allah dostu peygamber İbrahim’in şahitliği dahi, Enbiya 56 gereğidir.

İbrahim dedi ki: "Hayır! Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir. O bunları yaratandır ve ben de buna şahitlik edenlerdenim.

Bu dediklerimden Allah’ı inkâr ettiğim ya da varlığını bana ispatlayın inanayım, şeklinde bir söylemde bulunduğum anlaşılmasın.

Şahitlik ve şahadet insanlar için geçerli bir kavram değil ya da düzeltmek gerekirse, insan Allah öğütlerini tutma ve Allahtan hakkı ile korkma ve sakınma derecesi ölçüsünde, yani imanı ölçüsünde ilim sahibi oluyor ve beraberinde şahitlik, şahadet kavramı meydana geliyor.

O zaman da derler ki bunun ölçüsü ne ve kim belirliyor? İşte bence şeyhlerin, evliyaların, makamların ve merhalelerin ortaya çıkması ve insanları bu yolda müritler haline getirenlerin olması kaçınılmaz olmaktadır.

Ya da ayette belirtilen ilim sahipleri deyişinden, melekler gibi bambaşka bir metafizik boyutta yaşayan varlıklar kastediliyor…

Bu durumda insanın hakikaten “Doğrusunu ALLAH bilir” demekten başka şansı yok…
bartsimpson isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. July 2012, 09:27 AM   #20
pramid
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2010
Mesajlar: 764
Tesekkür: 191
506 Mesajina 1.125 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
pramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud of
Standart

Şahitler arasında ruh'un olamaması şaşırtıcı değil mi?

Meleklere iman konusu etraflıca tahlil edilmelidir.
pramid isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
pramid Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
bartsimpson (30. July 2012)
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
89aliimrân, suresi


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 10:51 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam