hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE NECM NECM KUR'AN'IN TÜRKÇE MEALİ Hakkı YILMAZ > MEKKE DÖNEMİ > ALAK SÛRESİ

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 8. February 2013, 06:25 AM   #1
sevginur
Uzman Üye
 
sevginur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 300
Tesekkür: 477
198 Mesajina 386 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 16
sevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud of
Standart Alak Süresi /Ayetlerin Mealleri/Tahlilleri

AYETLERİN MEALLERİ:



1. Oku! Yaratan Rabbinin adına;

2. Ki O, insanı alaktan yarattı.

3.
Oku! Senin Rabbin ise ekrem'dir [en üstün olandır].

4. O ki kalemle öğretti.
Veya: 3–4. Oku! En üstün olan senin Rabbin ise kalemle öğretendir.

5. İnsana bilmediğini öğretti.

6-8. Hayır, hayır! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendini yeterli gördüğünde, [zengin olduğuna inandığında] kesinlikle azar. [tuğyân eder]

9-10. Namaz kıldığı [haniflik ettiği, şirke ve tâğûta karşı çıktığı] zaman bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü?

11-12. Gördün mü, eğer o kul doğru yol üzerinde idiyse ya da takvâyı emrettiyse!

13. Gördün mü, eğer o yalanlamış ve yüz çevirmiş ise!

14. O, bilmedi mi, kesinlikle Allah'ın görmekte olduğunu?

15-16. Hayır, hayır! Eğer o, son vermeyecek olursa, Andolsun, perçemden; yalancı, günahkâr perçemden tutup sürükleyeceğiz.

17. O zaman o meclisini çağırsın.

18. Biz zebanileri çağıracağız.

19. Hayır, hayır! Ona itaat etme! Secde et [teslim ol, boyun eğ] ve yakınlaş.



ÂYETLERİN TAHLİLLERİ:


1. Oku! Yaratan Rabbinin adına;



İkra sözcüğü, karae fiilinin emir kipidir. Bu sözcük İbrânîce ve Süryanicede de mevcuttur. Meselâ, şu anda bile Süryanicede "okumak" sözcüğü için kıryono kullanılır. İkri sözcüğü de "adımla, oku" anlamındadır. Araştırmacılar ikra sözcüğünün hangi dilden diğerine geçmiş olduğu konusunda kesin bir kanaat sahibi değildirler.

Henüz defter-kitap ortada yokken karae sözcüğü, "hayız kanının rahîmde toplanması ve dışarı atılması" anlamına üretilmiş [vaz edilmiş] ve zaman içerisinde de kadınların hayızlı günleri ile hemen arkasından gelen kanamasız günleri kapsayan dönemlerin adı olarak kullanılmıştır. Nitekim sözcüğün Bakara Sûresi'nin 228. Âyetindeki kullanımı da bu anlamdadır.

Daha sonra sözcük, istiare = ödünç alma yoluyla "bir şeyleri biriktirip onu dağıtmak, başka yerlere nakletmek" anlamında kullanılmaya başlanmıştır. "Develerin hamile kalarak yavruyu rahîmde taşıyıp sonra da doğurmasına" karaet'in-nâkatu denilirdi.

Aynı sözcük, yukarıdakilere ek olarak "harfleri, kelimeleri, cümleleri ya da bilgileri bir araya getirip bir başkasına nakletme" eylemi için de kullanılmaktadır. Zaten bu sözcüğün "okumak" anlamında kullanılma nedeni de budur.

Ne var ki, karae sözcüğünü "okumak" diye çevirmek yeterli olmadığı gibi, böyle çevrilmesi onun Kur'ân'da neden kullanıldığını anlamak bakımın*dan da yanlış sonuç verir. Çünkü Türkçede kullanılan "okumak" sözcüğünün karşılığı, Arapçada tilâvet'tir. Buna, hazırdaki bir metni okumak diyebiliriz. Ancak Kur'ân'ın ikra sözcüğü ile bu anlamda bir okumayı kastetmediği açıktır. Nitekim Biz sana biriktireceğiz ve dağıttıracağız, sen de unutmayacaksın/terk etmeyeceksin. A'lâ Sûresi'nin 6. ile Kıyâmet Sûresi'nin. 17–19. Âyetlerinde tekrarlanan benzer ifadeler de göstermektedir ki, kıraat, "önce bir şeyleri zihinde, kitapta vs. de toparlayıp -hazırlayıp, sonra başkalarına sözlü ya da yazılı olarak aktarma'ktır." Bir gazeteyi, dergi veya kitabı sessizce okuyup bir şeyler öğrenmek, kıraat sözcüğünün ifade ettiği "okumak" değil; tilâvet sözcüğünün ifade ettiği "okumaktır." Görüldüğü üzere ikra sözcüğünün temel anlamı tek bir sözcükle ifade edilememektedir. Meal ve tahlilde ikra sözcüğüne "oku" diye anlam vermiş olsak bile, doğrusu açıkladığımız gibidir. Bu husus dikkatten kaçırılmamalıdır.

Bu durumda, konumuz olan ikra emrinden, Peygamberimizde bir şeylerin biriktirileceğinin ve sonra da bunların yine ona dağıttırılacağının anlaşılması gerekir. Diğer bir ifadeyle, Peygamberimiz Allah'tan bir şeyler öğrenecek; öğrendiklerini de insanlara sözlü veya yazılı olarak öğretecektir.



Kendisine ikra ile emredilen [verilen görev] işte budur. Bu konuda şu Âyetlere bakılabilir:



İsrâ Sûresi'nin 14, 45, 93, 106; Nahl Sûresi'nin 98; Şu'arâ Sûresi'nin 199; A'râf Sûresi'nin 204; İnşikak Sûresi'nin 21; A'lâ Sûresi'nin 6. ve Müzzemmil Sûresi'nin 20. Âyetleri.



Ancak unutulmamalıdır ki, bu Âyetler kendisine vahyolunduğu zaman Peygamberimiz henüz neyi okuyacağını, zihninde neyi toparlayacağını, neyi depolayacağını, neyi taşıyacağını ve neyi dağıtacağını bilmemekteydi.

Hûd Sûresi'nin 1. Âyetinde belirtildiği gibi, Kur'ân'ın önce ihkam [yasalaştırma], sonra tafsil [detay, ayrıntı] üslûbu doğrultusunda olmak üzere, Kur'ân'ın önsözü mahiyetinde olan bu Sûrede işaret edilenler, ileriki Âyet ve Sûrelerde detaylandırılacaktır.

Kur'ân sözcüğü de bu kökten türetilmiş "furkân" kalıbında mastar ve isimdir. Allah'ın son vahyine isim olarak koyduğu bu sözcük, "emir, nehiy, kıssa, toplanıp dağıtılan [Allah'tan alınıp, kullara tebliğ edilen], Allah'tan öğrenilip kullara öğretilen" anlamına gelmektedir.

Özetle, ikra emri, toplamak ve dağıtmak anlamı ekseninde "vahyolunacakları zihninde toparla/oku/ dağıt, tebliğ et" anlamına gelir.

Verilen görev, Yaratan Rabb adına olup yerine getirilecek görevde kişisel bir amaç ve çıkar söz konusu değildir.



Peygamberimiz bundan böyle Rabbini de yavaş yavaş tanıyacaktır:




Yaratan, Ekrem, [en üstün olan], kalemle öğreten... Daha sonra Rabbü'l-âlemîn, [tüm yaratıkların programcısı] Rahmân, [çok merhametli] Rahîm, [hep merhametli] Mâlik-i yevm'id-dîn, [karşılık gününün hükümdarı] Rabb'ul- felâk, [çatlamanın programcısı] Rabb'un-nâs, [insanların programcısı] Habîr, [her şeyden haberi olan]...

Vahiy geldikçe Rabbimizin "Esma-i Husnâ" dediğimiz güzel isim ve sıfatları da yavaş yavaş öğrenilecek ve Rabbimiz kendisine layık bir şekilde tanınacaktır.

Rabb, "terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, gelişmeyi programlayıp yöneten" demektir. Rabb kavramı, "yaratan" ve "ilâh" gibi kavramlarla karıştırılmamalıdır.

Allah'ın Rabb özelliği zerreden kürreye her nesne üzerinde ilk var oluşundan itibaren başlayıp son aşamaya kadar devam eder. Hiçbir varlık bu programdan ayrı değildir. Rabb sıfatı Kur'ân'da en çok yer alan sıfattır. Öyle ki, tam 903 kez yer alır.



2. ki O, insanı alaktan yarattı.



Alak sözcüğü, kelimenin sözlük anlamlarının dışında olarak eski tefsirlerde "kan pıhtısı" şeklinde karşılanmıştır. Bunun nedeni, ya ilk Yunan hekimi Hipokrat ve takipçilerinin etkisi, ya da düşük yapan bir kadında, düşük halindeki ceninin rahîm kanıyla karışık görüntüsünün kabaca izlenimiydi.

Alak sözcüğü, "birleşmek, bitişmek, asılı olmak, cezp etmek, gönülden sevgi ve aşk" anlamlarına gelir.

İnsanın yaratılışındaki "alak" evresi, "nutfe" evresinden sonradır. (Mü'minûn Sûresi'nin 14; Hacc Sûresi'nin 5. Âyetleri) Nutfe tarafından döllenen yumurta, rahîme yapışır. Böylece embriyon, rahîm üzerinde bir kök oluşturarak rahîme çengelle asılmış gibi bir görünüm arz eder ve o kök ile beslenir. Rahîme asılı bu döllenmiş yumurta adeta bir parazit pozisyonunu andırır. Başka bir ifadeyle aslında bu "larva", yani (embriyon kurtçuğu) parazitin bizzat kendisidir. Cenin, hamilelik süresince bir parazit olarak anneden beslenir.



Bu Âyetten şu anlamları çıkarmak mümkündür:



•Allah en basit, en olmadık şeyden mükemmel insanı yaratandır veya kibirli olanı [Ebû Cehl'i ve benzerlerini] pis bir şeyden yaratandır. İnsanın evveli cife. [iğrenç şey] ahiri lâşedir . [leş] Öyleyse bu kibir niyedir?
•Esasen, sadece insan değil, canlıların birçoğu da Alak'tan yaratılmıştır. Âyette sadece insanın zikredilmiş olması, biyolojik canlılar içindeki tek akıl sahibi olup teklife muhatap alınması sebebiyledir.
•Âyetten işaret anlamı olarak "koskoca insanı küçücük bir hücreden yaratan Rabbin, bir Muhammed'den de koskoca bir ümmet yaratacaktır" mesajı da alınabilir.
•Alak/embriyonun mahiyetinin bu Âyetin indiği dönemde henüz tam bilinmediği dikkate alınırsa, bu Âyet içeriği itibariyle bugün mu’cize niteliği de taşımaktadır.
•Anlatımlar Ebû Cehil'in şahsında tekil insana yönelik olmasına rağmen tüm insanlığı içine almaktadır.


3. Oku! Senin Rabbin ise ekremdir/en üstün olandır.



Bu Sûredeki rabbike = [senin Rabbin] ifadesi, Fâtiha Sûresinde Rabbi'l- âlemîn = [âlemlerin Rabbi] olacaktır.


Âyet mealinde karşılığı [ise] olarak verilen vav, Âyetin anlamı açısından son derece önemlidir. Çünkü vav sözcüğünün oradaki kullanılışı, cümlede bir mukayese yapıldığını göstermektedir. Ebû Cehl'in Kâbe'de namaz kılan, sosyal faaliyetlerde bulunan Muhammed peygamberi engelleyişi ve hezeyanları, mukayese edilenin Ebû Cehl olduğunu gösterir. Yani, "o [Ebû Cehl] kerîm [cömert, saygın] ise, senin Rabbin Ekrem'dir [en cömert, en saygın, en üstün olandır]" anlamı ortaya çıkar.

Âyetteki vav ihmal edildiği için meal ve tefsirlerin çoğunda "ise" sözcüğü bulunmamaktadır. Bu yüzden de Âyetin işaret ettiği Ebû Cehl'in kerimliği akıldan uzaklaşmakta ve cümle sağlıklı olarak anlaşılamamaktadır.



4–5. O ki kalemle öğretti; insana bilmediğini öğretti.
Veya: 3–4. Oku! En üstün olan Rabbin kalemle öğretendir.




Allah, Kendisini Peygamberimize tanıtmaya başlıyor: Rabb, yaratıcı, en cömert, en üstün ve bilgilendirici...

Kullar açısından en önemli, en gerekli şey ilimdir. Demek istenmektedir ki, bundan sonra Allah ilim akıtacak, vah yedecek ve Peygamber de onları toparlayacak; ezber edecek, yazdıracak ve insanlara tebliğ edecektir.

Peygamberimiz tâğûtla, tuğyânla, şimdilik ilimle mücadele etmeli; yani herkesi bilgilendirmeye çalışmalıdır.

Kalem ilmin sembolüdür. İşaret anlamıyla, gönderilecek vahiylerin kalemle yazılmasının, zapturapt altına alınmasının gereğine işaret eder. Zaten Peygamberimiz de her Âyeti kâtipler eliyle yazılı hâle getirmiştir.

Kalem mecazî bir ifadedir. Kalem insanlığın gelişiminde ve yücelmesinde rol oynamış en önemli alettir. Kalem'den amaç bilgidir, eğitimdir, okuldur, her türlü eğitim malzemesidir. Buradan, eğitimin tüm alt ve üst yapısının hazırlanması gereğini de anlamalıyız.

Kalem, mecaz olarak ele alınmaz ise, uydurma rivayetler ön plana çıkıverir, Arş'ın etrafına melekler oturtulur, önlerine hokkalar konur, peygamberimiz de miraçta kalemlerin gıcırtısını dinler ve gelir anlatır.



6–8. Hayır, hayır! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendini yeterli gördüğünde kesinlikle azar. [tuğyân eder]




Kellâ [hayır, hayır] sözcüğü, muhataptaki bir düşünce veya eylemi inkâr ve ret için kullanılır. Sözcüğün içerdiği itiraz anlamı, babanın çocuğuna veya öğretmenin öğrencisine müdahalesi anlamındaki bir itirazı ifade eder; herhangi bir soruya verilen "hayır" anlamındaki olumsuz cevapla bir ilgisi yoktur. Eğer Âyette neye itiraz edilip neyin reddedildiği doğru tespit edilmezse, Sûre anlamsızlaşır; edebî mu’cize olan Kur'ân'ın garabetle, anlam bozukluklarıyla dolu meal ve anlatımları ortaya çıkar.

Bazı tefsirciler bu sözü "Ebû Cehl ve benzerlerinin yaptıklarına ret" olarak algılayıp "Hayır, onun zannettiği gibi değil" şeklinde anlamışlardır. Oysa muhatap Ebû Cehl veya benzeri kimseler değildir. O anda, ilk vahiy esnasında Allah'ın karşısında sadece Peygamberimiz vardır ve Allah Peygamberimize kellâ [hayır, hayır] demektedir. Yani, Allah, Peygamberimizin yaptığı veya düşündüğü bir şeye müdahale etmektedir.

Kellâ'nın anlamı birçok meal ve tefsirde maalesef ya ihmal edilmiş ya da yanlış verilmiştir.

Peygamberimiz kendisine vahiy geldiği esnada hiçbir şey yapmadığına ve söylemediğine, sadece vahyedileni dinlediğine göre, Allah neye müdahale etmektedir? Tabii ki Peygamberimizin zihninde oluşan şeylere...Çünkü Allah, akıllardan geçenleri bilendir.

Kalem, A'lâ, Müddessir ve Müzzemmil gibi ilk inen Sûrelerdeki Âyetlerin işaretinden öğreniyoruz ki, bu olay karşısında Peygamberimizin aklına çok şey geldi: Peygamber seçilişinden şüphelendi. (Yûnus Sûresi'nin 94. Âyeti.) Kendini buna uygun bulmadı; verilen görevi zor, mücadele edeceği kitleyi ise güçlü ve acımasız gördü; hakkında çıkabilecek "delirdi, cinlendi" gibi söylentileri düşündü. Rabbimiz bu düşüncelerin yersizliğini belirtip resulünün zihninden bunları çıkarıp atmasını istedi ve ona kellâ [hayır, hayır!] dedi. İşte buradaki kellâ'nın anlamı budur.

Yani, işte insanlığın tuğyânı, firavunlaşması, zâlim bir sistem oluşturması nedeniyle... seni peygamber yapıyorum. Bundan sonra sana vahyolunanları toplamalı, başkalarına taşımalı, tebliğ etmelisin.



Âyette bahsedilen tuğyân = azma; mahallede, sokakta şımarık davranışlarla yapılan sıradan bir azma değildir. Bu nedenle tuyân ve onun temsilcisi tâğût ile ilgili biraz daha ayrıntılı ve kavramsal bilgi vermenin faydalı olacağını düşünüyoruz:



Tuğyân, = haddi aşma, zulüm, azgınlık, sapıklık, isyan, küfür demektir.

Tuğyân kelimesi, tağâ [azdı, taştı, zulmetti] fiilinin mastarı olarak Kur'ân'da dokuz yerde geçer. Ayrıca "haddi aşıp azgınlık yapan kişi ve topluluklar" manasında tağ 6 yerde; insanları yoldan çıkaran, azdıran "Şeytân, put ve kâhin" anlamında tâğût 8 yerde geçer. Mastar ve diğer türevleriyle birlikte bu kelime Kur'ân'da toplam 39 yerde zikredilir.

Tuğyân, insanın tabiatında vardır. Vahye kulağını tıkayan, kendi aklını yegâne rehber kabul ederek kendini beğenen bencil insan, bir de çok mal sahibi olup kendini ihtiyaçtan uzak görmeye başladı mı, tuğyân içine düşmüş olur.

İnsan, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek hissettiği zaman artık Allah'ı unutur; gerçek kudret, gerçek ilim, gerçek dileme, gerçek güç ve irade sahibinin yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum insan için tuğyâna açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak-hukuk ve sınır tanımaz. Allah'a ortak koşmaya, nefsini O'nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeye başlar. İşte bu hâl, tuğyân hâlidir ve bu tür insanlar da Kur'ân'ın diliyle "tağî'dir.



Kur'ân'da Firavun, tuğyânın simgesi olarak takdim edilmiştir. O, bütün gücün kendi elinde olduğuna inanıyor, insanları küçük görüyor, öldürüyor ve en kötü işkenceye maruz bırakıyordu. (Bakara Sûresi'nin 49, İbrâhîm Sûresi'nin 6. Âyetleri). Firavun mantığına göre bütün insanlar onun kulu-kölesi, Mısır ve nehirler onun mülkü idi. (Zuhruf Sûresi'nin 51. Âyeti).

Eğer Mûsâ peygamber ile Hârun peygamber ona tuğyânını hatırlatmasa ve onu Allah'a çağırmasa idiler, Firavun da âhirette Allah'a karşı bir bahane üretebilir, Rabbim! Bana bir uyarıcı gelmedi ki! diyebilirdi. Çünkü azgınlığının farkında değildi; insanları köle olarak çalıştırmayı, onlara işkence etmeyi ve öldürmeyi tabii hakkı olarak görüyordu. Saltanatı onu mağrur etmişti.

Tuğyân'ın temelinde kibir ve bencillik yatar. Şeytânın da azgınlığının sebebi kibir ve bencillikti. Bu bakımdan Nisâ Sûresi'nin 51. Âyetinde tâğût, Şeytânı [İblisi] da kapsamaktadır.

Tâğût, "azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, Şeytân, put, put hane, kâhin, sihirbaz, Allah'ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluş" anlamlarına gelir. Arapça tağa kökünden türetilmiştir. Tağâ fiilinin mastarı olan tuğyân, "Yüce Allah'a isyan etmek" demektir.

Tuğyân ile aynı kökten gelen tâğût kelimesi; "azgın, insanlara zorla hükmeden, kâfir, zorba kişi"yi ifade eder.



Kur'ân'da Allah müminlerin dostu ve yardımcısı; tâğût ise kâfirlerin dostu ve yardımcısı olarak gösterilmiş, müminlerin "Allah yolunda savaştıkları", kâfirlerin ise "tâğût yolunda savaştıkları" ifade edilmiştir:



(Bakara: 257) Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, inkâr edenlerin ise dostları tâğûttur [azgın putlardır]. Onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada temelli kalacaklardır.



(Nisâ: 76) İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise tâğût [Şeytân] yolunda savaşırlar. Şeytânın dostlarıyla savaşın. Esasen Şeytânın hilesi zayıftır.



Allah'ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geçmek üzere hükümler icat eden her kişi ve kurum, tâğûttur.

Tâğût, Allah'a karşı isyan etmesinin yanı sıra, O'nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu işleviyle o, şeytân, papaz, dini veya siyasî bir lider olabilir.

Yüce Allah Kur'ân'da, Andolsun ki, Biz her kavme Allah'a ibadet edin, tâğûta kulluk etmekten kaçının! diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir. (Nahl Sûresi'nin 36. Âyeti). İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğût yolunda savaşırlar (Nisâ Sûresi'nin 76. Âyeti) ile Mü'minlere tâğût hakkında bilgi vermekte ve tâğûta karşı takınmaları gereken tavrı açıklamaktadır.



Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından Allah'ın hükümlerine muhalefet edecek şekilde konulan hükümler, "tâğûtî hükümler" olarak isimlendirilirler. Yüce Allah buyuruyor ki:



(Nisâ: 60) Sana indirilen Kur'ân'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tâğûtun huzurunda muhakeme olmak [hükümlerine boyun eğmek] istiyorlar. Hâlbuki tâğûtu inkâr etmekle [kâfir saymakla, lânetlemekle] emrolunmuşlardı. Şeytân onları uzak bir sapıklığa saptırmak ister.



Kendisinde böyle yetkiler görüp, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyip hevâ ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar, aynı zamanda "ilâhlık" iddiasındadırlar. Dolayısıyla Allah'ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar, tevhîd akidesinin dışına çıkıp kâfir, zâlim ve fâsık olurlar. Allah Teâlâ, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenleri kâfir, zâlim ve fâsık olarak nitelemiştir. (Mâide Sûresi'nin 44–47. Âyetleri).

Konumuz olan Âyetten de anlaşıldığı üzere Yüce Allah, Nûh peygamberden Muhammed peygambere kadar bütün peygamberleri, insanlığı tev*hide, yani Allah'ın birliğine, ortağı olmadığına inanmaya; O'nun koyduğu hükümleri kabullenmeyip hevâ ve heveslerine göre hüküm koyan tâğûta karşı savaşmaya ve tâğût kapsamına giren şeylere kulluk etmekten kaçınmaya çağırmaları için göndermiştir.

Bu tâğûtlar, İbrâhîm peygamber döneminde Nemrut, Mûsâ peygamber döneminde Firavun, Muhammed peygamber döneminde de Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi toplumun ileri gelenleri ve puta tapan şahsiyetleridir; diğer peygamberler döneminde de, kendilerine gönderilen tevhîd akidesini/inancını inkâr edip, atalarından kalan inançlar üzerinde inat gösteren puta tapan kavimlerdir.

Tâğûtların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tâğûtlar var olmaya devam etmiştir. Onlar sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan güçler değil; bugün de Müslümanlara en azim düşmanlığı ve en yıkıcı propagandaları reva gören kişi, odak veya organizasyonlardır. Tâğût, ekonomik, sosyal ve kültürel güç kaynaklarını ele geçirmiş, ahlâkî değerleri [dini] toplumların gözünde itibarsız ve taraftarı olmaktan çekinilen bir duruma düşürmeyi göze alacak kadar düşmanlığını ilerletmiştir. Ayrıca doğrudan yaptıklarının dışında, insanlığın ortak değerleri adı altında pek çok kavramı da Müslümanlara zarar verecek bir içeriğe dönüştürmüştür. Kısaca tâğût, Müslümanları dört bir yanından kuşatmış bulunmakta ve Müslümanlara hayat hakkı tanımamaktadır.

Öyleyse anlıyoruz ki, Peygamberimizin görevi sokaktaki şımarıklarla değil, tâğûtî düzenin kurucularıyla mücadele etmekti. İlk işi, toplumun hidâyet yolu üzerinde oturup haydutça engellemeler yapan bu azgın güruhu uyarmaktı.



Gerek Âyetin orijinalindeki inne ve lam gibi edatlardan ve gerekse cümlenin isim cümlesi olması gibi tekitlerden anlaşılmaktadır ki, Peygamberimizin karşısındaki düşman çok çetindir. Mûsâ 'peygamberin düşmanı Firavun ile Peygamberimizin düşmanları mukayese edilecek olursa, Âyetteki üç tekitten hareketle, Peygamberimizin düşmanlarının azgınlığının Firavun'unkinden de daha fazla olduğu söylenebilir.



İnsanın tuğyânına, diğer bir ifadeyle tâğûtlaşmasına iki sebep gösterilmiştir:



A) Âhireti inkâr.

B) İstiğnâ, "insanın, (ister gerçek olsun, ister öyle olduğunu zannetsin) zengi/ kendi kendine yeterli olduğuna inanması" demektir. Sözcük, İstif'al babındandır. Bu bab, Arapça dilbilgisi kuralları gereği, kendisine sokulan üç kök harfli herhangi bir fiile "talep, sual, tahavvül, itikat, vicdan, inkılâp, isabet, ziyade, nazar ve teslim" anlamları kazandırır. Bu kelimeye itikat/inanç anlamı kazandırmıştır.

Kendisini zengin, yeterli görenlerin şımarıklıkları, azgınlıkları Hümeze Sûresinde de vurgulanmıştır.



9–10. Namaz kıldığı/haniflik ettiği [şirke ve tâğûta karşı çıktığı, sosyal yardım yaptığı] zaman bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü?



Bundan sonraki Âyetlerde, azmış insan somut olarak gösterilmekte, Peygamberimizin niçin peygamber seçildiğinin gerekçeleri örneklerle açıklanmaktadır. Kur'ân'ın bir özelliği de örneklemeli oluşudur. Yüce Rabbimiz, anlayışı en alt seviyede olanın bile Kur'ân'ı anlayabilmesi için örnekler sunmuş ve bundan çekinmediğini ifade etmiştir. (Bakara Sûresi'nin 26. Âyeti.)



Âyetteki sallâ sözcüğü meal ve tefsirlerde genellikle "namaz kıldı" anlamıyla yer alır. Aslında anlamı tam olarak "namaz kılmak" değildir. Aynı fiilden türetilmiş salli ve salât sözcükleriyle ilgili geniş açıklama Kevser Süresindeki fe-salli sözcüğünün tahlilinde verileceği için burada sadece "haniflik etmek; şirke karşı durmak, tâğûta karşı çaba harcamak, sosyal yardım için koşmak" anlamları vererek kısaca geçiyoruz.



11–12. Gördün mü, eğer o kul doğru yol üzerinde idiyse veyahut takvâyı emrettiyse!



Âyet, doğru yol üstünde olan, çevresine takvâyı [cennete gidişin bedelini] emreden, öğreten bir kulun (yani, peygamber'in) bile haksızlığa uğradığını dile getirerek bu durumun acayipliğine dikkat çekmektedir.

Âyette geçen takvâ sözcüğünden şimdilik "şirkten kaçınmak" anlaşılmalıdır. Zira Peygamberimiz de henüz şirkten kaçınmaktan başka takvâya ait detay bilmiyordu. Şirkten teberri etme bilinci ise, kendisine daha önce lütfedilmişti. Yukarıda bundan bahsetmiş ve Enbiyâ Sûresi'nin 51. Âyetini delil göstermiştik.

Dilbilgisi kurallarına göre, yukarıda meâli verilen 11-12. Âyetler iki şart cümlesinden oluşmaktadır. Bilindiği üzere şart cümleleri, şart ve ceza denilen iki bölümden oluşurlar. Burada şart cümlelerinin birinci bölümleri mevcut olmakla beraber ceza yani sonuç bölümleri bulunmamaktadır.



Edebiyat kuralları ön plâna alınıp "icaz'ul-hazf" yapılarak cümlelerin sonuç kısımları düşürülmüştür. Bu edebî yöntem cümleye zenginlik kazandırmak için uygulanır. Buna göre cümlelerin sonuç bölümü şöyle takdir edilebilir:



"O kimseye hiç engel olunur mu? O kimseye hiç zulmedilir mi? Aksine ödül verilmez mi?"



13. Gördün mü? Eğer o yalanlamış ve yüz çevirmiş ise!



Yani, dikkat ediyor musun? Bu engelleyen kişi din günü'nü yalanlamakta ve yüz çevirmektedir.



Bu cümle de şart cümlesi olup bunda da sonuç bölümü yoktur. Burada da icaz'ul-hazf yapılmıştır. Bu cümlenin sonuç bölümü de şöyle takdir edilebilir:



"O insan hiç başıboş bırakılır mı? Hiç onların yalanlamasına, azmasına seyirci kalınır mı? Onların bilgilenmeleri, eğitilmeleri için uğraşılmaz mı? Onları inzar = uyarmak için bir peygamber gönderilmez mi? Onlar cezalandırılmazlar mı? Mazlumlar zulümden kurtarılmaz mı?"



14. O, bilmedi mi? Kesinlikle Allah'ın görmekte olduğunu?



Yani, o insan [engelleyen kişi], kendi yaptıklarını Allah'ın gördüğünü bilmemektedir.

İşte, bütün bunların değişmesi gerekir. İnsanlar zulümden kurtarılmalı, kimse yalanlamamalı, yüz çevirmemeli... Herkes, Allah'ın her şeyi gör*düğünü bilmeli, öğrenmeli... Bunları oluşturma görevi sana verildi; sen peygamber seçildin. Sana vah yedilecekleri zihninde toparla ve yaratan Rabbinin adına oku: tebliğ et, başkalarına ulaştır!



15–16. Hayır, hayır! Eğer o, son vermeyecek olursa, andolsun, perçemden; yalancı, günahkâr perçemden tutup sürükleyeceğiz.



Sûrenin bu kısmı, peygamberlik görevinin bilgi ve bilgilendirme boyutundan başka bir boyutuna dikkat çekiyor. Eğer insanlar, Allah'a dönecek olmalarına rağmen kendilerini müstağni görerek, [hiç kimseye, Allah'a bile ihtiyacı olmadığına inanarak] tâğûtlaşmış ve hidâyet üzere olanlara, takvâyı emredenlere saldırıyor ve zulmediyorlarsa cezalandırılacaklardır; hem dünyada hem de âhirette...

Bu Âyetteki kellâ [hayır, hayır] ifadesi de, yine Peygamberimizin, bu tâğûtlar [varlıklı, güçlü, oğullu-uşaklı organize müşrik tayfası] ile baş edemeyeceğine dair düşüncesinin reddidir. Böylece bu düşüncenin yersizliğine dikkat çekilmiş ve bu tip problemleri bizzat Allah'ın çözeceği mesajı verilmiştir. İleriki Sûrelerde bunların hem detayı, hem de somut örnekleri görülecektir.

Âyetteki, perçemden veya alından tutup sürüklemek, "bir insanı toplum önünde rencide etmek, başına çeşitli belâlar açmak, burnunu sürtmek" anlamında bir Arap deyimidir. Yukarıda deyimin lâfzî manası verilmiştir. Âyetteki ifadede mecaz, mecaz-ı aklî kullanımı söz konusu olup perçem ile "perçemin sahibi" kastedilmiştir. Mecazî anlamı, "sahibi yalancı ve günahkâr olan perçem" demektir.



17. O zaman o meclisini çağırsın!



Yukarıda meali verilen Âyette zımnen bu işin kolay olmayacağı, küfürle savaşılması gerektiği vurgulanmaktadır. Öyle ki, o azgın tüm meclisini [Dâr'un-Nedve'yi], kongresini, kurultayını, tüm işbirlikçilerini ve adamlarını toplasın, karşı koysun.

Nâdiye ve nedve aynı kökten türemiş olup kalıpları farklı olsa da anlamları aynıdır. Peygamberimiz dönemindeki Mekke'nin idarî, siyasî, sosyal ve iktisadî durumu bilinirse, konu daha iyi anlaşılır ve İslâm dininin neleri tasvip ettiğini, nelere karşı çıktığını öğrenmek mümkün olur.



M.S. 400'lerde doğduğu tahmin edilen ve Peygamberimizin beşinci atası olan Kusay b. Kilab, Mekke'de yaşları kırkın üzerinde olanların katı*labileceği Dâru'n-Nedve adında bir şûra [danışma kurulu] kurmuştu. İdarî, siyasî ve iktisadî işlerin yönetimi için ayrı birimler tesis etmiş, bu birimler eliyle yürütülen Mekke şehir devletinin yönetimini kabileler arasında taksim etmişti.



Kusay'ın kurduğu bu idari sistemin birimleri ve yetki alanları şöyleydi:




•Sidânet ve hicâbet:
Kâbe'nin bakımı ve korunması.
•Sikayet: Mekke'nin su işleri.
•Rifâde: Fakir hacıların yiyeceklerinin temini.
•Liva: Savaş işleri.
•Kıyâde: Askerî işler.
•Nedve Halk Meclisi.
•Meşveret: Önemli olayların tartışıldığı kurul.
•Sefâret: Diğer ülkeler ile olan ilişkiler.
•Hükümet: Halk arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesi ve davaların karara bağlanması.
•Işnak: Ticaret mahkemesi.
•Kubbe: Silâh ve mühimmatın depolanması.
•Îsâr: Falcılık, büyücülük gibi işlere bakan kurul.
•Emvâl-i Muhâcere : Putlara adanan mal ve eşyaya bakan kurul.
•İmâre: İbâdet esnasında asayişi temin eden kurul.
•Ainne: Savaş esnasında atların bakımını üstlenen kurul.


"Münâfere" diye adlandırılan yönteme göre, kabile reisliği hususunda bir anlaşmazlık çıktığında veya yeni bir kabile reisi seçilmesi gerektiğinde, reis adayları bir hakemin gözetiminde halk huzurunda tartışırlar, hakemin üstün gördüğü kişi kabile reisi olurdu. Bu sistem, yönetimde veraset [veliahtlık, babadan oğula geçiş] sistemini devre dışı bırakmaktaydı.



Muhammed b. Abdullah peygamber olduğunda, Mekke, Kusay'ın kurduğu bu sistemle yönetilmekteydi. Yönetim tek kabilenin ve tek kişinin elinde değildi. İdarî işler bir nevi istişarî bir danışma kurulu olan Dâru'n- Nedve eliyle yürütülmekteydi. Diğer toplumlarda mevcut olan otoriter ve egemenliği mutlak idarî sistemler Mekke'de bulunmadığı gibi, statüleri bakımından sadece eşitler arasında birinci olan idarî şefler de bu sivil tabiatlı istişarî geleneğe uygundu. Nitekim İslâm'ın ortaya çıkışından önce kurulan ve Peygamberimizin de üyesi olduğu "Hılfu'l-Fudul" [saygın kimselerin oluşturduğu bir sosyal yardım kurulu] Mekke'deki bu yerleşik sivil anlayışa iyi bir örnektir. Gönüllülüğü esas alan bu derneğin faaliyetleri, İslâm'ın ortaya çıkışına kadar devam etmiştir.

Dikkatten uzak tutulmaması gereken noktalardan biri de, Kur'ân'ın böyle idare edilen bir topluma gelmiş olduğudur. İslâm'ın idarî, siyasî ve iktisadî sistemini anlayabilmek için, Kur'ân'ın geldiği toplumun davranışlarının bilinmesi ve hangi davranışların Kur'ân tarafından onaylandığının ya da kaldırıldığının belirlenmesi gerekir.


18. Biz zebanileri çağıracağız.



Zebânî, "çok çetin, kuvvetli ve haşin melek" demektir. (Tahrîm Sûresi'nin 6. Âyeti) Cehennem melekleri Kur'ân'da bu adla anılmaktadır.

İlerideki Sûrelerde âhireti yalanlayanların âhirette nasıl cezalandırılacakları detaylarıyla anlatılacak ve kendilerine tüm uyarılar yapılacaktır. Fakat bu, yukarıda adı verilmeyen ve sadece kişilikleri nitelenerek kınanan bazı kimselerin, işledikleri suçlardan dolayı cezalarının bir kısmını bu dünyadayken de çekmeyecekleri anlamına gelmemektedir.

Nitekim Ebû Cehl de hak ettiği ilâhî cezanın bir kısmını daha dünyada iken çekenlerden biridir: Afra adlı kadının oğulları Mu'az ve Mu'avviz tarafından Bedir'de ağır yaralanışı, öldü diye savaş alanında bırakılışı, daha önce türlü kötülükler ettiği İbni Mes'ûd tarafından canlı olarak bulunuşu, göğsünün üzerine çıkan bu sahabe tarafından hakarete uğrayışı, yine onun tarafından kafası koparılıp perçeminden sürüklenerek Peygamberimize getirilişi hatırlanırsa, Rabbimizin böyle nice zorbayı daha dünyada iken cümle âleme rezil ettiği iyi anlaşılmış olur.



19. Hayır, hayır! Ona itaat etme; secde et [teslim ol, boyun eğ] ve yakınlaş!




Peygamberimizin zihninde yine sorular oluşmuş olmalı ki, Rabbimiz kellâ [hayır, hayır] diye bunları reddediyor. Buradaki kellâ [hayır, hayır] ifadesiyle neyin reddedildiğini Kalem Sûresi'nin 5-l4. Âyetlerinden anlıyoruz. Peygamberimiz, karşıtlarının zengin, güçlü, nüfuzlu ve kalabalık olduklarını, onlarla mücadelenin zorluğunu, başarısız olacağını düşünmüş olmalı ki, Allah kellâ [hayır, hayır] diye reddetmekte; yani, "Öl, mağlûp ol, ama müşriklere sakın boyun eğme!" demektedir. Secde sözcüğü ile ilgili detay, inşallah Necm Sûresinde verilecektir.



İkinci derste [vahiyde] bu düşünceler şu Âyetle iyice açığa vurulmuştur:




(Kalem: 5–14) Hanginizde delilik olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da... Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusûr arayıp kınayan, durmadan lâf getirip götüren, iyiliği hep engelleyen, mütecaviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiç birine, mal ve oğulları var diye sakın boyun eğme!

[size="3"][b]Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.


SÛRENİN MESAJI ŞU ŞEKİLDE ÖZETLENEBİLİR:



"Ey peygamberin vârisleri! Ey Ensarullâh! Ey Allah'ın yakınları! Çevrenize bir bakın, insanoğlu kendisinde bir varlık gördüğünde, dönüşü Rabbine olmasına rağmen Firavun gibi hatta daha da fazla tuğyân ediyor.

Görmüyorsunuz! Doğru yol üzerinde olanlar, takvâyı emredenler, namaz kılanlar, kısaca İslâm'ı yaşamaya çalışanlar itilip kakılıyor.

Azgınlar Allah'ın kendilerini gördüğünü, kendilerinden hesap soracağını bilmiyorlar, yalanlıyorlar ve yüz çeviriyorlar.

Ey peygamberin vârisleri! Ey Ensarullah! Ey Allah'ın yakınları!

Kur'ân'ı öğrenin ve insanı basit bir embriyondan yaratan Rabbinizin adına okuyun, başkalarına ulaştırın!

Kur'ân'ı okuyun! Size bu görevi veren Rabbiniz en büyük, en üstün olandır. Ondan daha üstünü yoktur.

O, kalemle öğreten, insana bilmediğini öğretendir. Bilgiyi ön plâna alın! O azgınları bilginizle yola getirin! Sakın ümitsiz olmayın!

Eğer bilgilendirmenize, eğitim vermenize, nasihat etmenize rağmen tuğyânlarına/azgınlıklarına son vermezler ve saldırganlık yaparlarsa Allah onları perçemlerinden tutup cümle âleme rezil-i rüsva edecektir.

İsterlerse tüm yardakçılarını, meclislerini, kurultaylarını, tüm yandaşlarını, modern Darü'n-Nedvelerini, Birleşmiş Milletlerini, Natolarını yardımlarına çağırsınlar...

Allah da zebanilerini, en korkunç, en haşin güvenlik görevlilerini çağıracak...

Sakın ümidinizi kesmeyin!

Tâğutlar malca-mülkçe, çoluk-çocukça, askerce ne kadar güçlü gözükseler de sakın onlara itaat etmeyin, sakın onlara boyun eğmeyin!

Siz Allah'a secde edin, Ona boyun eğin ve yakınlaşın!



Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır



Hakkı YILMAZ
__________________
De ki: “Ey kâfirler!
Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
Kâfirûn Sûresi
sevginur isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
sevginur Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
yeşil (14. February 2013)
Alt 9. February 2013, 12:39 AM   #2
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.900
Tesekkür: 3.468
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Selamun Aleyküm! Değerli Sevginur KArdeşim!

Allah razı olsun. Paylaşımınız sitemizde bu başlık altında bulunmaktadır. Tekrar durumuna düşmemek için bilgilendirmek istedim.

Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
sevginur (9. February 2013)
Alt 9. February 2013, 03:56 AM   #3
sevginur
Uzman Üye
 
sevginur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 300
Tesekkür: 477
198 Mesajina 386 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 16
sevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud of
Standart

Selamun aleykum değerli kardeşim..
haklısınız, içeriğini ayrı başlıklarla paylaşmak istemiştim..
Dikkat ederim inşallah.
uyarınız için teşekür ederim. dost1 kardeşim
__________________
De ki: “Ey kâfirler!
Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
Kâfirûn Sûresi
sevginur isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
sevginur Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
dost1 (9. February 2013)
Alt 12. February 2013, 09:58 PM   #4
sevginur
Uzman Üye
 
sevginur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 300
Tesekkür: 477
198 Mesajina 386 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 16
sevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud of
Standart

Selamun aleykum değerli Dost 1 Kardeşim ..

1-İkra süresi vahy inen ilk ayetler olarak biliyoruz.İşte Kur'anda ilk inen süre olarak bilgi verilmiş..Allah vahy nasıl indirmiş olmasının bizim için önemi varmı..yada şöyle sorayım ayetlerin niçin nazil olduğumu..? şeklen nasıl indirildiğimi önemli ..?
2- İlk vahylerin uyku sırasında değil uyanıkken verildiği burada kurana uygunluğu düşünülerek .Peygamberimiz, kendisine ilk vahiy geldiğinde korkmamış, ürpermemiştir (necm süresinin 11-13ayetlerine göre) incelemeye devam edelim



saygılarımla
__________________
De ki: “Ey kâfirler!
Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
Kâfirûn Sûresi
sevginur isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
alak, mealleri or tahlilleri, or ayetlerin, süresi


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 10:48 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam