hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE TEBYîNÜ'L -KUR'AN İŞTE KUR'AN ve VİDEOLARI Hakkı Yılmaz > İniş Sırası ile Sureler > 45.Ta Ha suresi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 28. September 2008, 12:18 AM   #1
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart Ta ha sûresi’ne giriş

Adını, surenin 1. ayetini teşkil eden “ta” ve “ha” harflerinden almış olan Ta Ha suresi, Mekke’de 45. sırada inmiştir. Surenin 130, 131. ayetlerin Medine’de indiğine dair nakiller olsa da, söz konusu edilen ayetlerin, içinde bulundukları pasajla gösterdikleri uyum, nakillerde söylenenlerin uzak bir ihtimal olduğunu göstermektedir.
Kur’an’ı tanıtarak sona eren Meryem suresinden sonra, oradaki ifadelerin devamı niteliğindeki ayetlerle başlayan Ta Ha suresinde; diğer Mekkî surelerde olduğu gibi tevhit, peygamberlik müessesesi, öldükten sonra dirilme ve haşr gibi konular üzerinde durulmuş, peygamberimize ana görevi hatırlatılmış, ona manevî destek verilmiş ve bunlar arasında da Musa kıssası örnek verilmiştir. Ayrıca, daha evvel Sad ve A’râf surelerinde Âdem ve İblis hakkında anlatılanların da hatırlatıldığı Ta Ha suresi, kıyamet ve haşre dair etkileyici kompozisyonlar çizildikten ve Allah ile elçisine kin besleyenlerin hezimeti örneklendikten sonra, peygamberimizden sabırlı olması istenerek son bulmuştur.

Nüzul zamanı

Tarihî kaynak niteliğinde olan İbn-i İshak ve İbn-i Hişam’ın eserlerinde anlatıldığına göre bu sure, Ömer’in Müslüman olmasından önce inmiş ve onun Müslüman olmasında etkili olmuştur:

Ömer, Peygamber’i öldürmek için yola çıktığında bir adama rastladı. Adam ona: “Sen her şeyden önce kız kardeşinin ve eniştenin müslüman olduğunu bilmelisin” dedi. Bunu duyan Ömer doğruca kız kardeşinin evine gitti. Orada kardeşi ve eniştesinin bir kağıt parçasında yazılı olan bir şeyleri okuduğunu duydu. Kız kardeşi Ömer’in geldiğini görünce kağıt parçasını hemen bir yere sakladı, fakat Ömer okunanları duymuştu, bu yüzden sorular sormaya başladı. Daha sonra eniştesini dövdü ve kocasını korumaya çalışan kız kardeşini de yaraladı. Sonunda her ikisi de “Evet müslüman olduk, ne yaparsan yap” diye itiraf ettiler. Ömer kız kardeşinin başından akan kandan etkilendiği için “okuduğunuz şeyi bana gösterin.” dedi. Kız kardeşi ondan kağıdı yırtmayacağına dair yemin aldı. Onlar da gösterdiler. Bunun üzerine Ömer bu surenin yazılı olduğu kağıdı okumaya başladığında “Ne mükemmel bir şey!” diye bağırmaktan kendini alamadı. Bunu duyan eniştesi, onun ayak seslerini duyduğunda gizlendiği yerden çıkarak: “Allah`a ant olsun, Allah sana Peygamberinin davetini tebliğe hizmet ettirecek.
Çünkü dün Peygamber`in: “Rabbim, ya Ebul Hakem b. Hişam (Ebu Cehil), ya da Ömer b. Hattab ile İslâm`ı destekle` diye dua ettiğini duydum. Ey Ömer Allah`a dön, Allah`a dön!" dedi. Bu sözler o denli ikna edici idi ki Ömer (r.a) Habbab`la birlikte, İslâm`ı kabul etmek üzere Peygamber`in (s.a) yanına gitti. Bu olay, Habeşistan`a hicretten kısa bir süre sonra meydana gelmişti. (İbn-i İshak)

İbn-i Hişam ise bu olayı daha uzunca anlatmaktadır:

Ömer, Rasûlullah (sav)ı bulup öldürmek maksadıyla kılıcını kuşanarak çıktı. Yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Ona: Nereye gitmek istiyorsun ey Ömer diye sordu. Ömer: Dininden dönen, şu Kureyş´in dirliğini bozan, onları beyinsizlikle itham eden, dinlerini ayıplayan, ilâhlarına dil uzatan Muhammed´e gidip onu öldürmek istiyorum. Nuaym ona şöyle dedi: Allah´a yemin ederim, ey Ömer! Sana asıl senin içinde olanlar tuzak kuruyor, seni aldatıyor. Sen zanneder misin ki Abdumenâfoğulları Muhammed´i öldürdüğün halde yeryüzünde senin yürümene imkân vereceklerdir? Niçin kendi ailene dönüp de onların işlerini yoluna koymayı düşünmüyorsun? Ömer: Hangi ailemden söz ediyorsun? deyince, Nuaym dedi ki: Senin enişten ve amcanın oğlu Saîd b. Zeyd ile kızkardeşin Hattab´ın kızı Fâtıma´yı kastediyorum. Allah´a yemin ederim, onlar müslüman olmuşlar ve Muhammed´e dini üzere tabi olmuşlar. Bana kalırsa sen asıl git, onlarla uğraş.
Bunun üzerine Ömer kızkardeşi ve eniştesini bulmak üzere geri döndü. Yanlarında Habbâb b. el-Eret de vardı. Beraberinde de Tâ-Hâ Sûresi´nin yazılı olduğu bir sahife bulunuyordu. Bunu onlara öğretiyordu. Ömer (ra)ın sesini işitmeleri üzerine Habbab onların odalarından birine yahut da evin bir tarafına gizlendi. Hattab kızı Fatıma da sahifeyi alıp üzerine oturdu. Ömer eve yaklaştığı sırada Habbab’ın onlara okuduğu Kur´ân´ın sesini işitmişti. Ömer içeri girince: Duymuş olduğum bu lakırdılar neyin nesiydi? Ona; Sen bir şey işitmiş olamazsın dediler. Hayır, Allah´a yemin ederim. Ben sizlerin Muhammed´e dini üzere tabi olduğunuzu haber almış bulunuyorum, dedi ve hemen eniştesi Said b. Zeyd´in üzerine atıldı. Kızkardeşi Hattab´ın kızı Fatıma onu kocasından uzaklaştırmak üzere ayağa kalkınca ona bir tokat attı ve yüzünü yaraladı. Ömer bunu yapınca kızkardeşi de eniştesi de ona: Evet, biz müslüman olduk. Allah´a ve Rasûlune iman ettik, ne istiyorsan yap, dediler.
Ömer, kardeşinin yüzündeki kanı görünce yaptığına pişman oldu, aklı başına geldi. Kızkardeşine: Az önce okuduğunuzu duyduğum şu sahifeyi bana ver de Muhammed´in neler getirdiğine bir bakayım, dedi.
Ömer okuma yazma bilen birisi idi, Bu sözleri söyleyince kızkardeşi kendisine: Biz senin ona bir zarar vereceğinden korkarız, dedi. Bu sefer kızkardeşine: Korkma, dedi ve kendi ilâhları adına yemin ederek okuyup onlara geri vereceğini söyledi. Ömer bu sözleri söyleyince kardeşi müslüman olacağı umuduna kapıldı ve ona dedi ki: Kardeşim sen şirk üzeresin ve pissin, buna ise ancak temiz olanlar el sürebilir.
Bunun üzerine Ömer kalktı ve yıkandı. Kızkardeşi de kendisine içinde Tâ-Hâ´nın yazılı bulunduğu sahifeyi uzattı. Ömer Tâ-Hâ Sûresi´nin baş taraflarını okuyunca dedi ki: Bu ne güzel, bu ne şerefli sözler! Habbab onun bu sözleri söylediğini işitince yanına çıktı ve ona dedi ki: Ey Ömer! Allah´a andolsun ki ben yüce Allah´ın, Peygamberinin duasını özellikle senin hakkında kabul etmiş olacağını ümit ederim. Çünkü ben dün onu şöyle dua ederken dinledim: "Allah´ım sen İslâm´ı ya Ebu´l-Hakem b, Hişam ile, yahut Ömer b. el-Hattab ile güçlendir," Allah´tan kork ey Ömer, Allah´tan!
Bunun üzerine Ömer ona: Ey Habbab! Bana Muhammed´İn yerini söyle. Onun yanına gidip, İslâm´a gireyim, dedi ve hadisin geri kalan bölümlerini zikretti.
(İbni Hişam; es Siret ve diğerleri)


İşte yukarıdaki belgelerde yer aldığı gibi, okunan sure “Ta Ha” suresidir.





Rahman Rahîm Allah adına

Ayetlerin meali:

1- Ta (9), Ha (5),
2–4- Biz Kur’an’ı sana sıkıntıya düşesin / sıkıntı veresin (eşkıyalık edesin) diye indirmeyip ancak haşyet duyan kimse için bir öğüt olmak üzere; yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik.
5- Rahman, Arş üzerine istiva etmiştir (egemenlik kurmuştur).
6- Göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler, bu ikisinin arasında olan şeyler ve nemli toprağın altıda bulunan şeyler yalnızca O’nundur (Rahman’ındır).
7- Sen sesini yükseltirsen; O (Rahman) şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir.
8- Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. En güzel isimler sadece O’nundur.
9- Ulaştı mı sana Musa’nın haberi?
10- Hani o bir ateş görmüştü de ehline (ailesine, yakınlarına); “Bekleyin! Kesinlikle ben bir ateş gördüm. Olabilir ki, ondan size bir kor parçası getiririm yahut ateş üzerinde bir kılavuz bulurum.” demişti.
11–15- Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: “Musa! Ben, senin Rabbin olan Ben’im. Hemen iki nalınını çıkar, şüphesiz sen temizlenmiş vadide, Tuva’dasın / iki kere temizlenmiş bir vadidesin. Ve Ben seni seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye kulak ver. Hiç şüphesiz ki Ben, Allah’ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salatı ikame et. Şüphesiz ki o saat (kıyamet) gelecektir. Onu neredeyse gizleyeceğim ki, herkes emeğinin karşılığını alsın.”
16- O nedenle ona (kıyamete) inanmayan ve kendi hevasına uyan kimse seni, ondan (kıyamete iman etmekten) alıkoymasın; sonra helâk olursun.
17- Ve sağ elindeki nedir ey Musa?
18- O (Musa); “O, benim asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve onda benim için başka yararlar da var.” dedi.
19- O (Allah); “Ey Musa! Onu bırak!” dedi.
20- O da onu hemen bıraktı, bir de ne görürsün! O, koşan bir yılan.
21–23- O (Allah); “Tut onu, korkma; Biz onu ilk durumuna çevireceğiz. Ve diğer bir mucize olmak üzere elini kanadına ekle, kötülük (çirkinlik) olmadan bembeyaz çıksın. (Tüm bunlar) Sana en büyük mucizelerimizden gösterelim diyedir.” dedi.
24- “Firavun’a git, şüphesiz o azdı.”
25–35- O (Musa); “Rabbim! Seni çok arındırmamız ve Seni çok çok anmamız için göğsümü aç, işimi bana kolaylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ve ehlimden; kardeşim Harun’u benim için bir vezir kıl, onunla arkamı kuvvetlendir. İşimde onu bana ortak et. Şüphe yok ki Sen bizi görüp duruyorsun.” dedi.
36- O (Allah) dedi: “Ey Musa! İstediğin sana verildi.
37- Ve ant olsun Biz, sana diğer bir defa daha iyilik yapmıştık:
38- “Hani bir vakit vahyolunan şeyleri annene vahyetmiştik:
39- ‘Onu (Musa’yı) tabut içine koy da denize bırak, sonra da deniz onu sahile atsın. Onu Bana düşman olan ve ona düşman olan biri alsın.’ Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için,
40- hani kız kardeşin yürüyordu da; ‘Sizi onun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi!’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz seni fitnelendirdikçe fitnelendirdik. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir karar üzerine geldin, ey Musa!
41- Ve Ben, seni nefsim (kendim) için yetiştirdim.
42- Sen ve kardeşin ayetlerim ile gidin ve Beni anmakta gevşeklik etmeyin.
43, 44- Her ikiniz gidin Firavuna. Gerçekten o azdı. Sonra ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır ve haşyet duyar.”
45- O ikisi (Musa ile Harun); “Rabbimiz! Onun bizim aleyhimize aşırı gitmesinden veya azgınlığından korkarız.” dediler.
46- O (Allah): “Korkmayınız, şüphesiz Ben ikinizle beraberim, işitirim ve görürüm.
47- Hemen ona gidin de ona; ‘Şüphesiz biz Rabbinin iki elçisiyiz. Artık İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara azap etme; kesinlikle biz sana Rabbinden bir ayet ile geldik. Selâm kılavuza uyanlaradır.
48- Şüphesiz biz; kesinlikle bize, kesinlikle azabın yalanlayana ve sırt çevirene olduğu vahy edildi.’ deyiniz.”
49- O (Firavun); “Öyleyse sizin Rabbiniz kimdir ey Musa?” dedi.
50- O (Musa); “Bizim Rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra yol gösterendir.” dedi.
51- O (Firavun); “Öyleyse ilk asırların durumu nedir?” dedi.
52- O (Musa); “Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz / terk etmez
53–55- O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir.” dedi. -İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice ayetler vardır! Biz sizi ondan (yeryüzünden) yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.-
56- Ve ant olsun ki Biz, Firavun’a mucizelerimizi; hepsini gösterdik de o yalanladı ve dayattı.
57, 58- O (Firavun); “Ey Musa! Sen sihrinle bizi arzımızdan çıkarmak için mi geldin bize? O hâlde biz de onun gibi (senin sihrin gibi) bir sihirle sana geleceğiz. Şimdi bizimle senin aranda bir buluşma zamanı / yeri kıl (belirle) ki; bizim ve senin karşı çıkmayacağımız düz ve geniş bir yer olsun.” dedi.
59- (Musa); “Sizinle buluşma zamanı, süs (tören, şenlik) günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir.” dedi.
60- Bunun üzerine Firavun sırt çevirdi de düzenlerini topladı sonra geldi.
61- O (Musa) onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size! Allah’a yalan uydurmayın. Sonra bir azap ile kökünüzü keser. Gerçekten uyduran zarar etmiştir.”
62- Sihirbazlar aralarında işlerini tartıştılar ve gizli tuttular:
63, 64- “Bu ikisi muhakkak sihirbazdır; büyüleriyle sizi arzımızdan çıkarmak ve de en iyi örnek yolumuzu yok etmek istiyorlar. Onun için bütün tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra saf (sıra) hâlinde gelin. Bugün üstün gelen muhakkak felâh bulmuştur.” dediler.
65- Onlar (Sihirbazlar); “Ey Musa! Ya sen atacaksın veyahut ilk atan kişiler biz olalım.” dediler.
66- O (Musa); “Bilakis, siz atın.” dedi. Bir de ne görürsün! Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihirden ötürü kendisine koştuklarını hayal ettirdi.
67- Bu yüzden Musa, içinde bir korku hissetti.
68, 69- Biz; “Korkma, şüphesiz sen; en üstün olan sensin, sağ elindekini de bırak, o, onların yaptıklarını yutacak. Şüphesiz onların yaptıkları ancak bir büyücü tuzağıdır. Büyücü ise, her nereye giderse gitsin iflâh olmaz.” dedik.
70- Sonunda bütün sihirbazlar “Musa ile Harun’un Rabbine iman ettik” demek suretiyle boyunlarını kösmüş olarak bırakıldılar.
71- O (Firavun); “Ben size izin vermezden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihir öğreten büyüğünüzdür. Ant olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama / arka arkaya keseceğim ve muhakkak sizi hurma dallarına asacağım. Ve hangimizin azap bakımından daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu kesinlikle bileceksiniz.” dedi.
72, 73- Onlar (sihirbazlar); “Bize gelen bu açık mucizeler ve bizi yoktan yaratana karşı, asla seni üstün tutmayız. Ne hüküm vereceksen hadi ver. Sen, ancak bu iğreti hayata hükmedersin. Şüphesiz biz, hatalarımıza ve bizi zorladığın sihre karşı, bizi bağışlasın diye, Rabbimize iman ettik. Ve Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” dediler.
74- Gerçek şu ki, her kim O’na (Rabbine) suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona cehennem vardır. Orada ölmez ve dirilmez.
75, 76- Ve kim O’na (Rabbine) bir mümin olarak salihatı işlemiş olduğu hâlde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler; altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri kendilerinin olacaktır. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve işte bu, arınan kimselerin karşılığıdır.
77- Ve ant olsun Musa’ya; “Yetişilmekten korkmayarak ve haşyet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de onlara denizde kuru bir yol aç.” diye vahyettik.
78- Firavun ordularıyla hemen onları takip etti de denizden kendilerini kaplayan şey kaplayıverdi.
79- Ve Firavun kavmini saptırdı ve doğru yolu göstermedi.
80–82- Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve dağın sağ yanında size söz verdik / dağın sağ yanını size buluşma yeri olarak belirledik. Üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın / bal indirdik. -Sizi rızklandırdığımız şeylerin temizlerinden yiyin ve bunda aşırı gitmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o iner (düşer mahvolur). Ve şüphe yok ki Ben, tövbe eden, iman edip salihi işleyen, sonra da hakk yolu bulan kimse için çok bağışlayıcıyım.-
83- Seni kavminden daha çabuklaştıran nedir ey Musa?
84- O (Musa); “Onlar, benim eserim (izim, öğretim) üzerinde olanlardır. Ben de Sen hoşnut olasın diye Sana acele ettim Rabbim.” dedi.
85- O (Allah); “Şüphesiz işte, Biz senden sonra kavmini fitnelendirdik. Samirî de onları saptırdı.” dedi.
86- Bunun üzerine Musa öfkeli ve üzgün olarak hemen kavmine geri döndü; “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaat ile söz vermedi mi? Şimdi size bu uzun mu geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazap inmesini mi arzu ettiniz de bana olan vaadinizden cayıverdiniz?” dedi.
87- Onlar dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o kavmin ziynetlerinden bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Sonra onları fırlatıp attık. Sonra da işte böylece Samirî ilka etti (kafamıza soktu).”
88, 89- Samirî onlara bir buzağı; böğürmesi (çekiciliği) olan bir ceset çıkardı da onlar (İsrailoğulları); “İşte bu sizin ilâhınızdır ve de Musa’nın ilâhıdır. Ama o (Musa), onu terk ediverdi.” dediler. -Peki onlar görmüyorlar mıydı ki, o (buzağı), kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara ve bir yarara güç yetiremiyordu!-
90- Ve ant olsun ki Harun daha önce onlara; “Ey kavmim! Şüphesiz siz bununla fitnelendiniz (imtihana çekildiniz). Ve şüphesiz sizin Rabbiniz Rahman’dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin.” demişti.
91- Onlar (Harun’un kavmi); “Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.” dediler.
92, 93- O (Musa); “Ey Harun! Bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni benim yolumu takip etmekten engelleyen ne oldu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?” dedi.
94- O (Harun); “Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı tutma. Şüphesiz ben senin ‘İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın ve benim sözüme bakmadın’ demenden korktum.” dedi.
95- Sonra da o (Musa); “Ey Samirî! Senin bu yaptığın nedir?” dedi.
96- O (Samirî); “Ben onların anlamadıkları bir şeyi anladım da elçinin eserinden bir avuç almıştım, sonra da onu fırlatıp attım. Ve bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi.” dedi.
97, 98- O (Musa); “Haydi çekil git. Artık senin için hayat boyunca, ‘Benimle temas yok’ diye söylemen var. Hem senin için asla karşı çıkamayacağın bir buluşma günü daha var. Bir de ibadet edip durduğun ilâhına bak.” dedi. -Elbette Biz onu yakacağız, sonra da kesinlikle onu denizde kökünden yıkacağız. Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. Şüphesiz ki O ilim yönünden her şeyi kuşatmıştır.-
99- Biz, sana geçmiş olan şeylerin önemli haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir verdik.
100–102- Kim ondan (Bizim verdiğimiz zikirden; Kur’an’dan) yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü; Sur’a üfürüldüğü gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyamet günü onlar için bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri göğermiş olarak toplayacağız.
103- Aralarında fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on’ kaldınız.”
104- -Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz.- Yolca en üstün olan; “Siz ancak bir gün kaldınız.” diyecektir.
105–107- Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.”
108- O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahman için sesler kısılmıştır. Artık sadece bir fısıltı duyacaksın.
109- O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç şefaat fayda vermez.
110- Allah, onların (yardım görmeyenlerin) önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bilir. Onlar ise O’nu bilgice kuşatamazlar.
111- Ve yüzler (kişiler), Hayy (Diri) ve Kayyum (bütün yarattıklarını gözetip duran Allah) için baş eğmiştir. Bir zulüm taşıyan kimseler gerçekten zarara uğramıştır.
112- Ve her kim mümin olarak salihattan işlerse, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.
113- Ve işte böylece Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Onda tehditlerden tekrar tekrar açıklama yaptık. Belki takva sahibi olurlar yahut onlara yeni bir öğüt oluşturur.
114- İşte hakk olan, biricik hükümdar olan Allah ne yücedir! Onun vahyi sana tamamlanmadan evvel, okumayı acele etme ve “Rabbim, bana bilgiyi artır!” de.
115- Ve ant olsun Biz bundan önce Âdem’e ahit verdik (ondan söz aldık) de o aklından çıkardı (yapmadı) ve Biz onda bir azim (kararlılık) bulmadık.
116- Ve Biz bir zaman meleklere; “Âdem için boyun eğin.” dedik de İblis hariç hepsi secde ettiler, o dayattı.
117–119- Sonra da Biz; “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun, kesinlikle senin acıkmaman ve çıplak kalmaman oradadır (cennettedir). Ve sen orada susamazsın ve güneşin sıcağında kalmazsın.” dedik.
120- Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana sonsuzluğun ağacı ve eskimez / çökmez mülk / saltanat için rehberlik edeyim mi?”
121- Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen çirkinlikleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve aleyhlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbine asi oldu da şaşırdı / azdı.
122- Sonra Rabbi, onu seçti de tövbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.
123- O (Allah), (o ikisine); “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim benim kılavuzuma uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz.” dedi.
124–126- Kim Benim zikrimden (Benim anılmamdan / Benim öğüdümden) yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” (Allah) Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun (cezalandırılıyorsun).”
127- Ve işte Biz, sınırları aşanları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Ve ahiretin azabı kesinlikle daha şiddetli ve daha süreklidir.
128- Meskenlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz bunca nesiller, onlar için kılavuz olmadı mı? Şüphesiz ki bunda akıl sahibi olanlar için nice deliller vardır.
129- Ve eğer Rabbinden bir Söz ve adı konmuş bir ecel olmasaydı, kesinlikle kaçınılmaz olurdu.
130- Artık onların söylediklerine sabret, Güneş’in doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini tesbih et. Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da tesbih et ki, hoşnutluğa erebilesin.
131- Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere (mal, mülk, evlât ve saltanata) sakın gözlerini dikme (rağbetle bakma). Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir.
132- Ve ehline salatı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızk istemiyoruz. Seni Biz rızklandırıyoruz. Akıbet takva içindir.
133, 134- Ve (inkâr edenler); “Rabbinden bize bir ayet (mucize) getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak; “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin ayetlerine uysaydık.” diyeceklerdi.
135- De ki: “Herkes beklemektedir. Siz de bekleyiniz. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolu bulduğunu yakında bileceksiniz.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28. September 2008, 12:18 AM   #2
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Ayetlerin tahlili


1. Ayet:

Ta (9), Ha (5),

Bu ayet de daha evvel “Kesik Harfler” olarak ifade ettiğimiz harflerden oluşmuştur. Tek başlarına herhangi bir anlamları bulunmayan bu harfler, Kur’an indiği ve Araplar arasında henüz rakamların kullanılmayıp sayıların harflerle ifade edildiği dönemde 9 (dokuz) ve 5 (beş) sayılarını temsil etmektedir. Ama biz, kesik harflerle başlayan her surede açıkladığımız gibi bunların, ya Kur’an’ın maddî yapısı bakımından önemli bir unsur olduğunu ya da uyarı niteliği taşıyan ifadeler olduğunu düşünüyor ve bu harflerin ne anlama geldiğini dürüst ve samimî açıklamalarla ortaya koyacak Kur’an erlerini bekliyoruz.
Buradaki “ta” ve “ha” harfleri ile ilgili olarak geçmişte birçok açıklamalar yapılmış ve denmiştir ki:
- Bunlar Allah’ın güzel isimlerinden birer isimdir.
- Peygamberin adıdır.
- “Ta” harfi; cennetteki “Tuba” ağacını, “Ha” harfi de “Haviye”yi (cehennemi) temsil eder.
- Ey insan demektir.
- “Veta” filinin emir kipidir ve “bas oraya” anlamına gelir.
Ancak bütün bunlar arasında üzerinde durmaya tek değer olan, “Ta Ha” ifadesinin “Ey insan” demek olduğunu bildiren açıklamalardır. Çünkü klâsik kaynaklarda, Habeş Uk kabilesi ve Süryani dillerinde “taha” ifadesinin “ey insan” anlamına geldiği yolunda dil araştırmacılarının yaptığı bazı tespitler yer almaktadır. Ama Kur’an’da yabancı dillerden gelen ve Arapçalaşmış böyle yüzlerce sözcük bulunmasına rağmen, “ta ha” ifadesinin bu anlamı taşıması mümkün değildir. Zira yapılan tespitler, Kur’an indiği dönemde bu sözcüğün henüz Arapçalaşmamış olduğu yönündedir. Kur’an’ın da “Arapça indirildiği” bildirildiğine göre, Kur’an’ın içinde Arapçalaşmamış bir sözcüğün bulunduğu söz konusu edilemez. Dolayısıyla, “Ta Ha” ifadesi ile ilgili olarak bugüne kadar yapılmış olan açıklamalar, itibar edilmeyecek, gerçeklerden uzak yakıştırmalardır.

2–4. Ayetler:

Biz Kur’an’ı sana sıkıntıya düşesin / sıkıntı veresin (eşkıyalık edesin) diye indirmeyip ancak haşyet duyan kimse için bir öğüt olmak üzere; yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik.

Görüldüğü gibi bu ayetler, Meryem suresinin son ayetlerinde yer alan “İşte şüphesiz Biz onu (Kur’an’ı), kendisiyle takva sahiplerini müjdeleyesin, inat eden kavmi de uyarasın diye senin lisanın üzere kolaylaştırdık” ifadesinin devamı mahiyetindedir.
Burada peygamberimize Kur’an’ın kendisine bir sıkıntı vermek, onu mutsuz etmek için indirilmediği bildirilmekte ve kendisinden, tebliğ ve tebyin görevini yaparken başarısız olduğu hissine kapılarak sıkılıp üzülmemesi veya yalanlayıcıların akıbetlerine üzülerek sıkıntı duymaması istenmektedir.
Bu ayetlerden ayrıca; Kur’an’ın kimseye sıkıntı vermek üzere inmediği, dolayısıyla peygamberimizin de onu kimseyi üzmeden, kimseyi sıkmadan, yumuşak sözlerle, tatlı dille, güzel yöntemlerle tebliğ ve tebyin etmesi gerektiği anlamı da çıkmaktadır.
Bu ayetlerin inişiyle ilgili olarak “Esbab-ı Nüzul”de bir olay nakledilmiştir:

Alimler, bu ayetin sebeb-i nüzulü ile ilgil birkaç vecih zikretmişlerdir:
1) Mukâtil şöyle demiştir: Ebu cehil, Velİd b. Muğire, Mut`im b. Adiyy ve Nadr b. el- Haris, Hz. Peygamber (s.a.s)`e: "şüphesiz ki sen, atalarının dinini terkettiğin için bir meşakkat ve sıkıntı içindesin" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Aksine ben, alemlere rahmet olmak üzere gönderildim" dedi. Onlarda: "Hayır, aksine sen zahmet çekiyor, zahmet veriyorsun" deyince, Cenâb-ı Hak, onları reddetmek ve Hz. Muhammed (s.a.s)`e de, islâmın sırf barış ve esenlik olduğunu; bu Kur`ân`ın bütün kazançları elde etmeye götüren bir selamet ve bütün mutlulukları elde etmeye bir sebeb olduğunu; kâfirlerin içinde bulunduğu durumun ise pür bedbahtlık olduğunu bildirmek üzere, bu ayeti indirdi.
2) Hz. Peygamber (s.a.s), ayakları şişinceye kadar gece namazı kılmıştı. Bunun üzerine Cebrail (a.s) ona, "(Biraz da) nefsine (zaman) bırak. Çünkü onun da, senin üzerinde bir hakkı var" dedi. Buna göre ayetin manası, "Biz, Kur`ân`ı sana, hep ibadet ede ede nefsini helâk etmen ve ona büyük bir meşakkat vermen için indirmedik. Sen ancak dosdoğru, lekesiz ve hoşgörülü bir din ile gönderildin" şeklinde olur.
Yine Hz. Peygamber (s.a.s)`in gece, namazına kalktığı zaman, uyumamak için göğsünü bir ipe bağladığı rivayet edilmiştir.
Bazıları ise şöyle demişlerdir: "O, tek bir ayağı üzerinde durup ibadet ederdi."
Diğer bazıları ise, "O, bütün gece boyunca uykusuz kalırdı. İşte Cenâb-ı Hak, "Zahmet çekesin diye" ifadesi ile bunu kastetmiştir" demişlerdir. Kâdi, "Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Peygamber (s.a.s) birşeyi yaptığı zaman, şüphesiz onu Allah`ın emri ile yapar. Hz. Peygamber (s.a.s) bunu, Allah`ın emriyle yapınca, mutluluk babından birşey olmuş olur. Dolayısıyla da ona, "Biz bunu sana emretmedik" denilmesi doğru olmaz" demiştir.
3) Bazı alimler de şöyle demişlerdir: "Bu ayetten muradın, "Kendine eziyet etme ve nefsine, şu kâfirlerin küfrüne üzülerek, azâb etme. Şüphesiz ki Biz, Kur`ân`ı sana, ancak onunla öğüt veresin (uyarasın) diye indirdik. Binâenaleyh kim iman eder ve kendisini düzeltirse, kendisi içindir. Kim de inkâr ederse, onun inkârı seni hüzünlendirmesin. Sana düşen ancak tebliğ etmektir" manası olması muhtemeldir. Bu, "Onlar mümin olmayacaklar diye neredeyse kendine kıyacaksın"(Şuara, 3) ve "Onların sözleri seni hüzünlendirmesin" (Yûnus. 76) ayetlerinde anlatıldığı gibidir.
4) Ayet, "Şüphesiz ki sen, kavminin küfründen ötürü kınanacak değilsin" manasınadır. Bu, "Onların üzerine musallat (bir adam) değilsin"(Gâşiye,22) ve "Sen onlar üzerine (görevli) bir vekil değilsin"{En`am, 107) ayetlerinde olduğu gibidir. Yani, "Sen onlara tebliğ ettikten sonra, onları küfürlerinden sorumlu değilsin, günahlarından dolayı sorgulanmazsın" demektir.
5) Bu sûre Mekke`de ilk nazil olan sûrelerdendir. Bu dönemde, Hz. Peygamber (s.a.s) de, düşmanların eziyeti ve hükümranlığı altında idi. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki ona, "Ebediyyen bu durumda kalacağını zannetme. Aksine peygamberliğin galib gelecek, kadr-u kıymetin ortaya çıkacak. Çünkü bu Kur`ân`ı sana, o müşrikler arasında mutsuz kalasın diye indirmedik. Aksine onunla yücelesin ve şereflere nâil olasın diye indirdik" demektir. (RAZİ, ilgili ayet ile ilgili açıklamalar)

Bizim kanaatimize göre bu nakillerin tümü sonradan uydurulmuştur. Dikkat edilirse 3. ayette Kur’an’ın, haşyet duyanlara bir öğüt olduğu bildirilmiş ve öğüt ile haşyet arasında bir ilişki kurulmuştur. Hatırlanacağı gibi Furkan ve Ya Sin surelerinde de peygamberin ancak haşyet duyanları uyaracağı bildirilmiştir. Yani kişiler eğer ilim sahibi değillerse haşyet duyamayacaklar -çünkü haşyet, ilimden kaynaklanan bir saygı ve ürperti duygusudur-, öğüt almayacaklar ve uyarı kabul etmeyeceklerdir. Peygamberimiz ise tebliğde bulunduğu her kişinin öğüt almasını, imana gelmesini ummakta, umduğu gibi olmayınca da üzülüp kahrolmakta, sıkıntı çekmektedir. İşte Rabbimizin Kur’an’ın sıkıntı versin diye indirilmediğini ifade eden sözleri, peygamberimizi içine düştüğü bu sıkıntılardan kurtarmakta, onu rahatlatmaktadır. Nitekim bu mealdeki rahatlatıcı uyarılar peygamberimize sık sık yapılmıştır:

Şuara; 3: Onlar iman edenler olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!

Ya Sin; 76: O hâlde onların sözü seni üzmesin. Şüphesiz ki Biz, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını da biliyoruz.

Gaşiye; 22: Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.

Kehf; 6: Sonra da sen onlar bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa, bıraktıkları eserlerden (yaptıklarından dolayı), üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin!

En’âm; 107: Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin.

4. ayetteki “yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik” ifadesinde, Allah’ın azametine dikkat çeken bir vurgu mevcuttur. Böylece hem peygamberimizin arkasındaki güç ortaya konmuş olmakta, hem de verilen bu bilgi ile müşriklerin haşyet duymalarına imkân sağlanmaktadır.

5–8. Ayetler:

Rahman, Arş üzerine istiva etmiştir (egemenlik kurmuştur).
Göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler, bu ikisinin arasında olan şeyler ve nemli toprağın altıda bulunan şeyler yalnızca O`nundur (Rahman’ındır).
Sen sesini yükseltirsen; O (Rahman) şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir.
Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. En güzel isimler sadece O’nundur.

Bu ayetlerde de Rabbimiz, Meryem suresinin son bölümünde olduğu gibi Rahman adını ön plâna çıkararak beyanlarda bulunmaktadır.



Arşa istiva


Müteşabih bir anlatım olan “Arş’a istiva” ifadesi lâfzen; “arşın üstüne kurulmak”, mecazen de; “en büyük makama sahip olmak, en büyük gücü elinde bulundurmak” anlamına gelir. Allah’ın mekândan münezzeh olduğu birçok ayetle bildirilmiş ve aklen de sabit olduğuna göre, bu ifadede sözcüklerin “hakikat” manalarının murat edilmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ın arşa istiva etmesi; Allah’ın en büyük makama sahip olduğunu ve en büyük gücü elinde bulundurduğunu ifade etmektedir.
Necm suresinin tahlilinde de ifade ettiğimiz gibi Allah’ın sıfatları pek çok ayette, buradaki “istiva etti” ifadesine benzeyen müteşabih ifadelerle tanıtılmıştır. Meselâ, o günkü Araplar arasında kullanımı yaygın olan; “gökte olan”, “tahtta oturan”, “tahtını sekiz meleğin çektiği kral” gibi ifadeler, Kur’an’da hep Allah’ın gücünü ve kuvvetini anlatmak için kullanılmıştır. Çünkü bu ifadelerin de, Allah’ın; gelmesi, inmesi, yaklaşması, eli olması, yüksek-açık ufukta olması, Âdem ve İblis’le bire bir konuşması, görmesi, işitmesi… ifadelerinde olduğu gibi lâfzî anlamlarıyla dikkate alınması, Kur’an’ın ruhuna aykırı bir davranıştır. Dolayısıyla buradaki “istiva etti” ifadesi de mecaz anlamdadır ve aşağıdaki ayetlerde olduğu gibi “egemenlik kurdu, kontrol altına aldı” demektir:

A’râf; 54: Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra da Arş üzerine istiva eden (egemenlik kuran), gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen, Güneş, Ay, yıldızları emrine boyun eğdirmiş olarak var eden Allah’tır. Gözünüzü açın; yaratış da onundur, buyruk da. -Âlemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir.-

Bakara; 29: O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra semaya istiva edip (egemenlik kurup) onları yedi gök olarak düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilicidir.

“İstiva” sözcüğü, yukarıdakilerden başka şu ayetlerde de aynı anlamda kullanılmıştır: Necm; 6, Yunus; 3, Ra’d; 2, Furkan; 59, Secde; 4.

6. ayet, her nerede olursa olsun Yüce Allah’ın her şeyi bildiğini ve dikkate aldığını anlatmaktadır ki bu husus başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

Lokman; 16: Ey oğulcuğum! Şüphesiz o bir hardal tanesi ağırlığında olup da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin içinde olsa, Allah onu getirecektir. Şüphesiz Allah en lâtif, hakkıyla haberdar olandır.

Furkan; 6: De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.”

7. ayeti oluşturan “Sen sesini yükseltirsen; O (Rahman) şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir.” ifadesi, peygamberimize şu mesajı vermektedir: “Senin ve arkadaşlarının çektiği işkenceler ve düşmanlarınızın sizi yenmek için yaptığı oyunlar nedeniyle Allah’a sesli olarak şikâyet etmeniz gerekmez. Çünkü Allah her şeyden haberdardır ve O sizin kalplerinizden geçirdiğiniz şikâyetleri bile duyar.”
Gizlinin gizlisi


Bu deyim; gelecekte yapılması plânlanan ve herkesten gizli olan sırları veya plânlı olmasa da insanın içinden geçirdiği ve zihninin bir köşesine attığı düşünceleri yahut da çeşitli sebeplerle farkında olunmaksızın bilinçaltına itilmiş etkilenmeleri ifade etmektedir. Yani Allah, fiiliyata geçmediği için sorumlu tutmasa da, insanların her türlü tasarımlarını ve kendilerine bile itiraf etmedikleri gizli eğilimlerini hep bilmektedir.

En güzel isim ve sıfatlar (Esmaül Hüsna) Allah’ındır


İsimlerin genellikle birer anlam ifade eden sözcük olması sebebiyle, isimlerin “güzel” veya “çok güzel” olarak nitelenmesi, anlamlarının “güzel” veya “çok güzel” olmasına bağlıdır.
Rabbimizin de Kur’an’da kendisini, kimliğini ve sıfatlarını niteleyen birçok isimle anmıştır. Bunların bir kısmı sadece O’nun zatına ait olan, bir kısmı da O’nun yarattıkları ile ilişkisini yansıtan isimler olup, tümü de anlam ve nitelik itibariyle O’na yakışan “en güzel” isimlerdir.
“En güzel isimler” yani “Esmaül Hüsna” deyimi, konumuz olan ayet grubundaki 8. ayet de dâhil olmak üzere Kur’an’da dört yerde geçmektedir (diğer üç ayet: A’râf; 180, İsra; 110, Haşr; 24). Bu deyimin yer aldığı cümleler yapı itibariyle Kasr ifade etmekte, yani “Esmaül Hüsna” deyimi cümlelere hep “en güzel isimler sadece Allah içindir” vurgusu kazandırmaktadır. Bu durum ise, kullara ait olan isimlerin “en güzel” nitelemesi ile nitelenemeyeceği anlamına gelmektedir. Şu hâlde insanlar için ancak “güzel isimler” söz konusu olabilir. Meselâ, bir insan “bilen” olabilir ama “en iyi bilen” sadece Allah’tır. Bu sebeple de Allah’a ait tüm isim ve sıfatlar mübalâğa kalıplarıyla; “en iyi bilen”, “her şeyi bilen” gibi vurgularla ifade edilmiştir.
Akaid (Kelam) kitaplarında görüleceği gibi, Allah’ın isim ve sıfatları ile ilgili olarak bir hayli çalışma yapılmış ve bu konuda birçok inanç okulu ortaya çıkmıştır. “En güzel isimler”in, yani “Esmaül Hüsna”nın çokça anılanları şunlardır:

Adl: Çok adaletli, mutlak adil.
Afüvv: Affeden, bağışlayan.
Ahir: Varlığının sonu olmayan.
Alim: Her şeyi çok iyi bilen, hakkıyla bilen.
Aliyy: Çok yüce, yüceltici.
Allah: O’nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler fiilleri, sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir.
Azim: Çok ulu, sonsuz büyük.
Aziz: Üstün, kuvvetli, güçlü, şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan, galip olan.

Bâ`is: Öldükten sonra dirilten.
Baki: Varlığının sonu olmayan.
Bâri: Yaratan, kusursuzca var eden.
Basîr: Her şeyi gören, çok iyi gören.
Bâsit: Ruhları bedenlere yerleştiren, genişleten, açan ve bolluk veren.
Bâtın: Gizli, her şeyde gizli, O’ndan gizli bir şey olmayan.
Bedi: Örneksiz yaratan.
Berr: Kullarına şefkatli olan, iyilik yapan.

Cebbar: Dilediğini zorla yaptıran, ulaşılmaz, azametli, ihtiyaçları gideren, işleri düzelten, derman veren.
Celil: Ululuk, azamet ve büyüklük sahibi, emir ve yasak koyma hakkına sahip.

Darr: Dilediğine belâ verici, zarar verici, O’nun takdiri olmadan kimseye zarar verilemeyen.

Evvel: Varlığının başı olmayan.

Fettâh: Hayır kapılarını açan, hüküm veren.

Gaffar: Günahları tekrar tekrar, çokça bağışlayan.
Gani: Çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan.
Ğafur: Kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır.

Habir: Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar.
Hadi: İstediğini hidayete erdiren.
Hâfid: Aşağıya indiren, alçaltan, değerini azaltan.
Hafiz: Gözetici, koruyucu.
Hakem: Hükmedici, bilgisi ve adaletiyle nihai hükmü veren.
Hakim: Hikmet ve hüküm sahibi, yerli yerine koyan.
Hakk: Hak ve hakikatin kendisi, gerçeklerin gerçeği.
Hâlik: Yaratıcı.
Halim: Yumuşak davranan.
Hamid: Hamd edilen, övülen, övgüye lâyık bulunan, öven.
Hasib: Hesap görücü, her şeyi saymışçasına bilen, hesaba çeken.
Hayy: Her zaman diri.

Kabid: Ruhları kabzeden, sıkan, daraltan, rızkı belli ölçülerde veren.
Kâdir: İstediğini istediği gibi yapamaya gücü yeten.
Kahhâr: İsyankarları kahreden, hiçbir şekilde mağlûp edilemeyen, üstün gelinemeyen.
Kavi: Her şeye gücü yeten, kudretli olan.
Kayyûm: Her şeyi ayakta tutan, koruyan, diri ve bütün kâinatın idaresini bizzat yürüten, hiçbir şeyin gizli kalmadığı.
Kebir: Mutlak büyük.
Kerim: Çok cömert, istemeden veren, vesilesiz ihsan eden.
Kuddûs: Her türlü kötülük ve eksiklikten uzak, temiz, kutsal, yüce ve saygın olan.

Lâtif: Lütfedici, gizliyi bilen.

Mâcid: Şanı yüce, ulu ve cömert.
Malikül Mülk: Mülkün ebedî sahibi.
Mani: Dilediğini engelleyen.
Mecid: Şanı büyük ve yüksek, ikramı çok, yüce.
Melik: Her şeyin hâkimi, bütün kâinatın hükümdarı.
Metin: Çok sağlam, kuvvetli.
Muaahhir: İstediğini sona erteleyici, yüksek mertebelerden indirilen.
Muğni: Dilediğini zengin eden.
Muhsi: Her şeyin sayısını bilen.
Muhyi: Hayat veren, dirilten.
Muid: Öldükten sonra tekrar dirilten.
Muiz: İzzet veren, yükselten.
Mukaddim: İstediğini öne alıcı, dilediğinin mertebesini yükselten.
Mukît: Bütün canlıların gıdasını veren.
Muksit: Adalet gösterici, adaletin gerçek sahibi, hükmünde adil.
Muktedir: Kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden, mutlak güç sahibi.
Musavvir: Tasvir eden, her şeye şekil ve suret veren.
Mübdiü: Maddesiz ve örneksiz yaratıcı, yoktan yaratıp var eden.
Mücîb: Duaları kabul eden.
Müheymin: Gözetici ve koruyucu olan, doğrulayıcı ve güvenilir.
Mü`min: İnanan ve koruyan.
Mümit: Öldüren, ölümü yaratan.
Müntekim: İntikam alan (ceza vererek adaleti sağlayan).
Müta`ali: Pek yüce, yüceler yücesi, aklın alabileceği her şeyden pek yüce.
Mütekebbir: Büyüklük ve ululukta tek olan, her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.
Müzil: Alçaltan, zillet veren, hor ve hakir eden.

Nafi: İstediğine fayda sağlayan, O’nun takdiri olmadan kimseye yarar verilemeyen.
Nur: Âlemleri nurlandıran, aydınlatan.

Râfi: Dereceleri yükseltici, rızkı yükseltici.
Rahîm: Acıyıcı.
Rahman: Yarattığı bütün canlılara nimet veren.
Rakîb: Bakıp gözeten ve kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen.
Rauf: Çok şefkat ve merhamet gösteren, çok esirgeyen, kolaylık sağlayan.
Reşid: Doğru yolu gösteren.
Rezzak: Rızk ihsan edici, tekrar tekrar, bol bol rızk veren.

Sabur: Çok sabırlı, sabreden, cezayı erteleyen.
Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şey kendisine muhtaç olan.
Selâm: Bütün ayıplardan arınmış. Selâm sahibi‚ yani her çeşit ayıptan selâmette‚ her türlü afetten beri.
Semi: İşitici.

Şehid: Her şeye şahit olan, O’ndan saklı olmayan.
Şekûr: Kullukları kabul edici, az amele çok sevap veren, şükrü kabul edip çok ihsan eden, şükredilen.

Tevvab: Tövbeleri çokça kabul eden, çok tövbe fırsatı veren.

Vâcid: İstediğini istediği an bulan, hiç bir şeye ihtiyacı olmayan.
Vahid: Tek ve eşsiz. Zatında, isimlerinde, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri, dengi bulunmayan.
Vali: Yardım eden, destek veren, veliyy, dost, işleri düzenleyen, yöneten ve idare eden.
Vâris: Bütün servetlerin gerçek sahibi.
Vâsi: İlmi ve rahmeti geniş ve sınırsız, geniş olan.
Vedûd: Seven, bütün mahlûkatın hayrını isteyen, onlara ihsan eden.
Vehhab: Karşılıksız veren, sonu gelmeyen bağışların sahibi.
Vekil: Her şeye vekil.
Veliyy: Yol gösteren, yardım eden, koruyan yakın.

Zahir: Görünen, varlığı aşikâr olan.
Zü`l - Celali Ve`l - İkram: Ululuk ve ikram sahibi.


Yukarıda sayılan isim ve sıfatlardan tamlama yapmak suretiyle Rabbimizin her bir işini mübalâğa kalıplarıyla “en güzel isim” niteliğinde pek çok isim üretmek mümkündür. Meselâ; “Rabbül âlemin (âlemlerin Rabbi)”, “Malik-i yevmiddin (Din Günü’nün sahibi)”, “Allamülguyup (gaybleri en iyi bilen)”, “Settarüluyup (ayıpları çokça örten)”, “Gaffarüzzünup (günahları çok bağışlayan)”, “Razzakı âlem (âlemleri çokça besleyen)”, “Hayrüzzagın (rızk verenlerin en hayırlısı)” gibi.

9. Ayet:

Ulaştı mı sana Musa’nın haberi?

Bu ayetten başlayarak, daha evvel yaşanmış bir kıssa gündeme getirilmekte ve 9–36. ayetlerde Musa’nın peygamber ilân edilişi anlatılmakta, 37–40. ayetlerde Musa’nın peygamber olmadan önceki hayatına dair bir hatırlatma yapılmakta, 41–98. ayetlerde de Musa peygamberin Firavun ve İsrailoğulları ile yaşadığı olaylar nakledilmektedir.
Daha önceki surelerde kendisine kısa değinmeler yapılıp geçilen Musa peygamberin hayat hikâyesi Kur’an’da ilk kez bu surede ve bu ayrıntıyla anlatılmış olup, doğumu ile peygamber olması arasındaki hayat hikâyesi ise Kasas suresinde yer almaktadır.
Bu surede geçen olaylarda, Allah’ın Musa peygambere mesaj gönderirken uyguladığı yöntem ve Musa peygamberin de yaşadığı gelişmeler karşısındaki tutumu sergilenmektedir. Dolayısıyla bu kıssadan öncelikle, vahyle ilk muhatap olan elçi, yani peygamberimiz, sonra da onun görevini devam ettiren mücahitler hisse kapacaklardır.

Bu ayet, cevap alma maksadı taşımayan bir soru cümlesi olup bu, bir dikkat çekme yöntemidir.

10. Ayet:

Hani o bir ateş görmüştü de ehline (ailesine, yakınlarına), “Bekleyin! Kesinlikle ben bir ateş gördüm. Olabilir ki, ondan size bir kor parçası getiririm yahut ateş üzerinde bir kılavuz bulurum.” demişti.

Ayette geçen “ehil (aile ve yakınlar)” ifadesinden anlaşıldığına göre Musa peygamber bu seyahatte yalnız değildir. Daha sonra Kasas suresinden öğrenileceği üzere bu olay, Musa ve ehlinin Medyen’den Mısır’a dönmesi sırasında gerçekleşmiştir.
Olay esnasında korun görülebilmesi vaktin gece olduğunu, kora ihtiyaç duyulması havanın soğuk olduğunu ve ateşin yanında bir kılavuz bulma ümidi de Musa ve ehlinin yollarını kaybettiğini göstermektedir.

11–16. Ayetler:

Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: “Musa! Ben, senin Rabbin olan Ben’im. Hemen iki nalınını çıkar, şüphesiz sen temizlenmiş vadide, Tuva’dasın / iki kere temizlenmiş bir vadidesin. Ve Ben seni seçtim; o hâlde vahyedilecek olan şeye kulak ver. Hiç şüphesiz ki Ben, Allah’ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salatı ikame et. Şüphesiz ki o saat (kıyamet) gelecektir. Onu neredeyse gizleyeceğim ki, herkes emeğinin karşılığını alsın.”
O nedenle ona (kıyamete) inanmayan ve kendi hevasına uyan kimse seni, ondan (kıyamete iman etmekten) alıkoymasın; sonra helâk olursun.

Tahlile başlamadan evvel, kıssanın bu bölümünün diğer surelerdeki anlatımlarına da bakmakta yarar vardır:

Neml; 7–14: Hani Musa ehline; “Şüphesiz ben bir ateş gördüm, ondan size bir haber getireceğim yahut bir kor ateş getireceğim, belki ısınırsınız” demişti.
Sonra oraya geldiği zaman seslenilmişti: “Ateşin içindeki ve çevresindeki kişiler mübarek kılınmıştır! Ve âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!
Ey Musa! Şüphesiz Ben, mutlak galip ve hikmet sahibi Allah’ım!

Kasas; 29, 30: Artık Musa eceli (belirlenen sürenin son anını) gerçekleştirip ehliyle yola çıkınca, Dağ tarafından bir ateş hissetti. Ailesine; “Siz (burada) durun, ben bir ateş hissettim, belki oradan size bir haber yahut o ateşten bir parça getiririm, belki ısınırsınız.” dedi.
Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından bir ağaçtanşöyle seslenildi: “Ey Musa! Âlemlerin Rabbi Allah Benim, Ben!”

Naziat; 15–17: Musa’nın haberi sana geldi mi?
Hani Rabbi ona mukaddes Tuva vadisinde / iki kez temizlenmiş vadide seslenmişti: “ Firavun’a git! Şüphesiz o azdı.”


11–16. ayetler, Musa peygambere yapılan ilk hitabı, ilk vahyi bildirmektedir. Musa peygambere olan bu ilk vahyinde Yüce Allah; kendisini, Musa’nın ve âlemlerin Rabbi olarak tanıtmakta, kendisinden başka ilâhın olmadığını, kıyametin vaktini açığa vurmadığını ama kıyametin mutlaka geleceğini bildirmekte, Musa’nın tertemiz bir vadide (yolda, doğrultuda) olduğunu ve onu elçi seçtiğini açıklamakta, ayrıca da Musa peygambere bazı emirler vermektedir:
- Nalınlarını çıkar.
- Vahyedileceklere kulak ver.
- Allah’a kul ol.
- Allah’ı anmak için salatı ikame et.
- Hevasına uyan kimse inanmana engel olmasın diye dikkat e
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28. September 2008, 12:18 AM   #3
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Nalınları çıkarmak


12. ayette geçen “nalınlarını çıkar” emrinin ne anlama geldiği hakkında aşağıdakilere benzer birçok yorum yapılmıştır:
- Musa’nın pabuçları, ölmüş eşek derisinden imiş de ölmüş eşek derisi pabuç ile mukaddes vadiye girilmezmiş.
- Musa’nın iki ayağı da vadiye iyi tutunsun diye Allah ona pabuçlarını çıkarmasını emretmiş.
- Allah, Musa’nın üzerinde bulunduğu vadiye saygı için ondan -bu zamanda camilere girerken ayakkabı çıkarıldığı gibi- pabuçlarını çıkarması istemiş.


Bize göre ise Musa peygambere verilen “nalınlarını çıkar” emri, tıpkı bizim “kolları sıva”, “paçaları sıva”, “yola koyul” şeklindeki tabirlerimize benzemektedir. Yani Musa peygamberden artık; kendisini tümüyle verilen göreve adaması ve bu görevi yaparken de kendisine, ehlinin, malının, mülkünün, kısaca hiçbir şeyin ayak bağı olmasına izin vermemesi istenmektedir. Bu emre göre Musa peygamber bütün benliğiyle yeni elçilik görevine koşacak ve bu görevini yapmak için de gerekirse eşinden, çocuklarından ayrılacaktır. Tasavvufçuların “nalınları çıkarmak” tabirini “hanımı boşamak” anlamında yorumlamalarının kaynağı da, Musa peygambere verilen ve eşinden ayrılmayı kapsayan bu emir olsa gerektir.
Bu emir sonrasında Musa peygamberle ehli arasındaki ilişkiler ve onun mal varlığındaki gelişmeler Kur’an’da yer almamıştır ama Tevrat’a göre Musa peygamber ehlini ve mal varlığını orada bırakmış, ehli ile daha sonra Mısır’da buluşmuştur:


Çıkış; 4/18:

18- Musa kayınbabası Yitro`nun yanına döndü. Ona, "İzin ver, Mısır`daki soydaşlarımın yanına döneyim" dedi, "Bakayım, hâlâ yaşıyorlar mı?" Yitro, "Esenlikle git" diye karşılık verdi.

Çıkış; 18/1–8:

1- Musa`nın kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro, Tanrı`nın Musa ve halkı İsrail için yaptığı her şeyi, RAB`bin İsrailliler`i Mısır`dan nasıl çıkardığını duydu.
2–3- Musa`nın kendisine göndermiş olduğu karısı Sippora`yı ve iki oğlunu yanına aldı. Musa, "Garibim bu yabancı diyarda" diyerek oğullarından birine Gerşom adını vermişti.
4- Sonra, "Babamın Tanrısı bana yardım etti, beni Firavun`un kılıcından esirgedi" diyerek öbürüne de Eliezer adını koymuştu.
5- Yitro Musa`nın karısı ve oğullarıyla birlikte Tanrı Dağı`na, Musa`nın konakladığı çöle geldi.
6- Musa`ya şu haberi gönderdi: "Ben, kayınbaban Yitro, karın ve iki oğlunla birlikte sana geliyoruz."
7- Musa kayınbabasını karşılamaya çıktı, önünde eğilip onu öptü. Birbirinin hatırını sorup çadıra girdiler.
8- Musa İsrailliler uğruna RAB`bin Firavun`la Mısırlılar`a bütün yaptıklarını, yolda çektikleri sıkıntıları, RAB`bin kendilerini nasıl kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı.


15. ayette geçen “onu (kıyameti) neredeyse gizleyeceğim ki herkes emeğinin karşılığını alsın” ifadesi; kıyametin kopmasının ve ahiret hayatının başlamasının, bu dünya hayatındaki imtihanın (açığa çıkarmanın) gereği olduğuna işaret etmektedir. Çünkü her insan bu dünyada yaptıklarının karşılığını tam olarak ancak ahirette alabilecek ve adalet ahirette sağlanacaktır:

Zilzal; 7, 8: Her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek.

Tur; 16: “Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!”

Kıyametin kopma belirtilerinin açıkça gösterilmemesi, aslında insanların inançlarındaki samimiyeti ortaya çıkarmaktadır. Çünkü samimî bir şekilde ahirete inanan kimse kıyametin ne zaman kopacağını bilmese de her an takva üzerinde yaşamaya devam edecek, ahirete inanmayan kimsenin devam edeceği şey ise kıyamet belirtilerini açıkça görmediğinden hayatını fıskla, fücurla sürdürmek olacaktır.

16. ayetin muhatabı aslında tek tek mükelleflerdir. Yani bu ayette onlara denmektedir ki: “Kıyameti yalanlayan, dünyada kendilerine lezzet veren şeylere yönelen, Mevlâsına isyan eden, arzularına uyan kimsenin peşinden gitmeyin. Kim bunlarda onlara muvafakat etmişse, mutlaka kaybeder, helâk olur. Ona malı mülkü fayda vermez.”

Leyl; 8–11: Kim de cimrilik ederse ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görürse ve en güzeli yalanlarsa, Biz ona en zor olan için kolaylık vereceğiz. Aşağı yuvarlanıp helâk olduğunda malı onu kurtaramayacaktır.

Tuva


Bu sözcüğün geçtiği cümle genellikle; “Şüphesiz sen temizlenmiş vadidesin; Tuva’dasın” şeklinde çevrilerek “Tuva”nın özel isim olduğu manası verilmiş ve “Tuva” sözcüğü o vadinin adı olarak açıklanmıştır. Ancak Zebidi, en önemli Arap kaynakları arasında yer alan Tac ül Arus adlı eserinde böyle bir vadiden hiç bahsetmemiştir. Ayrıca bu konu üzerinde emek verenlerden Zemahşeri ise, “tuva” sözcüğünün anlamının “iki kere” demek olduğundan hareketle cümleye; “sen iki kere temizlenmiş bir vadidesin” anlamını vermiştir (Keşşaf; c:2, s:531).
Vadi


Vadi”; “dağların tepelerin arasındaki her yarık, çukur yer” demektir. (Tac ül Arus; c:20, s:283)
Türkçedeki “koyak” sözcüğü de yukarıdaki “vadi” anlamından başka; “akarsuların karalarda oluşturduğu bir yöne doğru meyilli uzunlamasına çukur” anlamına da gelmektedir.
Buradaki “vadi” sözcüğünü ise yukarıdaki gerçek anlamlarında kabul etmek mümkün değildir. Zira aynı olayı anlatan başka ayetlerde bir dağdan bahsedilmekte ve ayrıca da Musa peygamberin uzaktan oradaki ateşi gördüğü bildirilmektedir. Eğer ayette geçen vadi, sözlüklerdeki anlamına uygun olarak çukur bir yer olsa idi, ne Musa peygamber oradaki ateşi görebilir ne de Rabbimiz orada bir dağın varlığından söz ederdi. Dolayısıyla burada “vadi” sözcüğü ile mecazî olarak “YOL” kastedilmiştir. Bu “yol” da; iki kere temizlenmiş peygamberlik yoludur. Yani Musa peygambere; “Artık sen peygamberlik yolundasın. Kolları sıva, artık çoluk-çocuk, mal-mülk düşünme, vahye kulak ver, yeni işine başla.” denilmiştir.

17–23. Ayetler:

Ve sağ elindeki nedir ey Musa?
O (Musa): “O, benim asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve onda benim için başka yararlar da var.” dedi.
O (Allah): “Ey Musa! Onu bırak.” dedi.
O da onu hemen bıraktı, bir de ne görürsün! O, koşan bir yılan.
O (Allah): “Tut onu, korkma; Biz onu ilk durumuna çevireceğiz. Ve diğer bir mucize olmak üzere elini kanadına ekle, kötülük (çirkinlik) olmadan bembeyaz çıksın. (Tüm bunlar) Sana en büyük mucizelerimizden gösterelim diyedir.” dedi.

17. ayetteki soru, bilgi almak için sorulmuş bir soru değildir. Çünkü Allah onun elinde bir asa tuttuğunu bilmektedir. Bu soru, Musa peygamberin dikkatini asaya çekerek onu, hemen sonra ortaya konulacak mucizeye hazırlamak amacına yöneliktir.

Asanın diğer yararları


18. ayette geçen Musa peygamberin; “onda benim için başka yararlar da var” ifadesi, dağda bayırda çobanlık yapan bir kişinin asasını kullandığı, ayette sayılanlar dışında olan başka işleri içermektedir. Meselâ bir çoban; yiyecek içecek torbasını asasının ucunda taşır, bitki köklerini topraktan asasıyla çıkartır, su bulmak için toprağı kazarken asasından yararlanır, sürüsünü asasıyla güder, vahşî hayvanlara ve saldırganlara karşı asasını silâh olarak kullanır. Ama Musa peygamberin bu sözlerinden sonraki gelişmeler göstermektedir ki; artık çoban Musa’nın asasının işi bitmiştir, yani asa eski işlevleri için Musa’ya artık lâzım değildir. O andan itibaren asanın işlevi başkadır: Tüm batıl olan şeyler o asa ile yok edilecek ve insanların gerçekleri görmesi o asa ile sağlanacaktır.
Bazıları, Musa peygamberin asasının ona sağladığı faydaları sayıp dökmekle bitirememişler ve asa ile ilgili birçok kerametler nakletmişlerdir. Bunlara inanan zavallılar da kerameti hep asada aramışlar ve kutsiyet izafe ederek asayı günümüze kadar taşımışlardır. Nitekim bazı kişiler, asayı peygamberlerin sünneti olarak kabul etmekte ve bu çağda bile asa ile dolaşmaktadır.
Dikkat edilirse burada Musa peygambere, tıpkı peygamberimize Mescid-i Aksa’daki son sidre ağacının yanında yapılan hitap gibi aracısız hitap edilmiştir. Yani, her iki peygambere de birbirine benzer şekillerde vahyedilmiş ve her iki peygambere de Şûra suresinin 51. ayetinde bildirilen Allah’ın beşer ile konuşma şekillerinden, “perde arkası” usulü uygulanmıştır.

Necm; 10–18: Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti.
Gönlü gördüğünü yalanlamadı.
Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz (onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyorsunuz)?
Ant olsun onu, başka bir inişte daha gördü.
Son sidrenin yanında.
Ki onun yanında oturulan bahçe vardır.
O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu.
Göz şaşmadı ve azmadı.
Ant olsun, Rabbinin ayetlerinin en büyüğünü gördü.

Kasas; 30: Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim!”

Musa peygamberin korkmasının sebebi



21. ayetteki Rabbimizin; “Tut onu, korkma!” ifadesinden, Musa peygamberin gördüğü manzara karşısında korktuğu anlaşılmaktadır. Bu korku başka ayetlerde, Musa peygamberin kaçtığı da vurgulanarak ifade edilmiştir:


Neml; 10, 11: Ve asanı bırak! -Onu yılan gibi deprenir görüverince dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa korkma! Şüphesiz ki Ben; Benim yanımda gönderilmişler (elçiler) korkmaz. -Ancak kim zulüm yapar, sonra kötülüğün sonunda iyiliğe çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.-

Kasas; 30–32: Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim!” “Ve asanı at!” -Asayı yılan gibi deprenir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”

Musa peygamberin korkması gayet doğal bir olaydır. Çünkü her insan fıtratın gereği, böyle şaşırtıcı olaylar karşısında bu tepkiyi verir. Ayrıca, Musa peygamberin gördüğü mucize karşısında korkması, onun basit bir sihirbaz olmadığının, hakk bir peygamber olduğunun en büyük kanıtlarından birisidir. Zira bir sihirbaz, kendi yaptığı göz boyamalar sebebiyle bu tarz olayları bekler ve meydana gelen değişimlerden etkilenmez, korkmaz.

23. ayetin başındaki “lam” harfinin mütealliki, 22. ayetteki “koy” fiili kabul edilmek suretiyle, buradaki mucizenin sadece elin beyazlaşması olarak anlaşılması yanlıştır. Zira asanın yılana dönüşmesi de, en az elin beyazlaşması kadar büyük bir mucizedir. Bu sebeple bize göre “lam” harfi, ayetlerdeki fiillerin hepsine bağlanmalı ve bu pasajda anlatılan olayların hepsinin büyük mucizelerden olduğu anlamı elde edilmelidir.


Elini kanada eklemek


22. ayette geçen “elini kanadına ekle” talimatı, Neml suresinin 12. ayetinde “elini koynuna sok” olarak ifade edilmiştir. İnsanın kollarına “kanat” dendiği gibi, “kanat” sözcüğü; “cenah, yan” anlamına da gelmektedir. Buna göre ayetteki ifade; “ellerini yanlarına koy” anlamındadır. Ancak, ayette bir de “vazmüm” ifadesi yer almaktadır. Türkçedeki karşılığı; “zam yapmak, bir şeye ekleme yapmak” anlamına gelen bu ifade de dikkate alındığında, ayette Musa peygamberden, eliyle kolunu tutmasının istendiği anlaşılmaktadır.

Elin kötülük olmadan çıkması


“Sue” sözcüğü; “her şeyde bulunabilen, kötülük ve çirkinlik” anlamına gelir. “Elin kolla birleştirilmesi”nden veya Neml suresindeki ifadeyle “elin koyna sokulması”ndan sonra “kötülük olmadan çıkması”, Musa peygamberin elinde bir kötülüğün, çirkinliğin bulunduğunu göstermektedir. Kur’an’da bunun ne olduğundan söz edilmemiştir ama bir tahminle bunun, halk arasında “Alaca” da denilen Sedef hastalığı olduğu söylenebilir. Nitekim eski toplumlarda bu hastalığın çok kötü bir şey olarak kabul edildiği malûmdur. Hatırlanacak olursa İsa peygambere de Alaca hastalığını iyileştirme mucizesi verilmiştir. Buna göre Musa peygamber aldığı emirle kusurlu elini koynuna sokmuş, koynundan çıkardığında ise elinin bembeyaz parlar bir hâle geldiğini ve elindeki kusurun yok olduğunu görmüştür.

24. Ayet:

“Firavun’a git, şüphesiz o azdı.”

Bu ayette, elçilik görevi verilen Musa peygambere tuğyan hâlindeki Firavun’a gitmesi bildirilmektedir. Çünkü çok kibirlenmiş Firavun öylesine azmıştır ki; kendisini ilâh (Rabb), çevresindekileri de kulları olarak görmektedir. Bu kıssanın anlatıldığı diğer ayetlerden anlaşıldığına göre Musa peygamber aslında, sadece Firavun’a gönderilmemiştir. Şuara suresinin 10, 11. ayetlerinde “zalimler kavmine; Firavun’un kavmine” gönderildiği bildirilen Musa peygamberin, başka birçok yerde de “Firavun ve avenesine” gönderildiğinden söz edilmektedir. Bu demektir ki Musa peygamber sadece Firavun’a değil, onunla birlikte tüm “Firavun kavmine” gönderilmiştir. Burada sadece Firavun’un zikredilmesi ise, toplumunun doğru yoldan çıkışına Firavun’un liderlik etmesi ve bu yoldan çıkışta toplumunun Firavun’a karşı bir irade gösterememesi sebebiyledir:

Kasas; 38: Ve Firavun; “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim. Ey Haman, benim için çamur üzerine hemen ateş yak (ve tuğla imal et) da bana bir kule yap. Ki Musa’nın ilâhına muttali olayım. Hiç şüphe yok ki onun yalancılardan olduğuna kesinlikle inanıyorum.” dedi.

Naziat; 24: O (Firavun); “Ben sizin en yüce Rabbinizim” dedi.

25–35. Ayetler:

O (Musa); “Rabbim! Seni çok arındırmamız ve Seni çok çok anmamız için göğsümü aç, işimi bana kolaylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ve ehlimden; kardeşim Harun’u benim için bir vezir kıl, onunla arkamı kuvvetlendir. İşimde onu bana ortak et. Şüphe yok ki Sen bizi görüp duruyorsun.” dedi.

Bu ayet gurubunda, verilen görevi yerine getirebilmek için Musa peygamberin kendisine gerekli gördüğü ve Allah’tan talep ettiği maddî ve manevî unsurlar yer almaktadır. Bu talepler;
- göğsünün açılması,
- işinin kolaylaştırılması,
- dilindeki düğümün çözülmesi ve
- vezir olarak kendisine Harun’un verilmesidir.

Göğsünün açılması


İnşirah suresinin tahlilinde belirttiğimiz gibi “göğsün açılması”; “ferahlık, rahatlık, metanet ve cesaret sahibi olmak” anlamına gelmektedir (İşte Kur’an; c:1, s: 205, 206). İşte Musa peygamber, malını mülkünü terk edip ehlinden ayrı olarak yapacağı bu görevin kendisine doğuracağı sıkıntıları, göğüs darlığını tahmin ettiği için Rabbinden bu talepte bulunmuştur.

Dilindeki düğümün çözülmesi

Elçilik görevini alan bir kişinin, Firavun ve saray adamlarını etkilemek için güzel konuşma yeteneğine sahip olması gerektiğini bilen Musa peygamber, aynı zamanda bu yeteneğin kendisinde olmadığını da biliyordu:

Zühruf; 52: Yahut ben, nerede ise meramını anlatamayan, şu zavallı kişiden daha hayırlı değil miyim?

Kasas; 33, 34: O (Musa) dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir can öldürdüm, şimdi onların beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun’u da. O dil itibariyle benden daha fasihtir. O nedenle onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”

Ama Firavun ve kavmiyle olan konuşmalarına bakınca Musa peygamberin dilindeki bağın çözüldüğü anlaşılmaktadır. Zira söylemlerinin tümü gayet beliğdir. Zaten Yüce Allah’ın, bir elçisini dilinde bir kekemelik, sürçme ve pepelik gibi alaya alınabilecek özürlerle toplum huzuruna göndermesi de düşünülemez.

Musa peygamberin dilindeki sorun, Tevrat’ta da geçmektedir:


Çıkış, 4; 10:

Musa, "Aman, ya Rab!" dedi, "Ben kulun ne geçmişte, ne de benimle konuşmaya başladığından bu yana iyi bir konuşmacı oldum. Çünkü dili ağır, tutuk biriyim.”


Fakat Talmut, Musa peygamberin konuşmasındaki yetersizliği çok garip bir şekilde açıklamıştır:


Musa, çocuk iken, Firavun`un sakalını tutup onu yoldu. Firavun da, onu öldürmeyi kafasına koyarak, "Elinde mülkümün ve kudretimin zail olacağı kimse budur" dedi. Bunun üzerin Asiye: "o, akledemeyen bir çocuktur. Bunun emaresi ise, senin ona hurma ve ateşi yaklaştırmanda" dedi. Sonra da, bu iki şey onun Önüne konuldu; o, ateşi aldı ve ağzına koydu...


Bu saçma hikâye, ne yazık ki birçok klâsik kaynakta, gerçekmiş gibi yer almıştır.

Harun’un vezirliği


Harun ile ilgili olarak, Musa peygamberin kardeşi olmasından başka Kur’an’da herhangi bir ayrıntı verilmemiştir.
Tevrat, Harun’un büyük kardeş olduğunu söylemektedir:


Çıkış; 7/7:

Firavunla konuştuklarında Musa seksen, Harun seksen üç yaşındaydı.


Musa peygamberin Harun’un vezirliğini istemesi, kendisi dağa gittiğinde Harun’un, ehli arasında bulunduğunu düşündürmektedir. Çünkü Harun yanında olmasa, kendisi yıllardır Medyen’de bulunduğundan Harun’un sağ olduğunu bile bilemeyecek, dolayısıyla da onu vezir olarak isteyemeyecekti. Ayrıca, ayette geçen “ehli” sözcüğünün, aile efradı yanında kan bağı yakınlıklarını ve sıhrî yakınlıkları da kapsaması, Harun’un da orada bulunduğunu desteklemektedir.

Vezir

“Vezir” sözcüğünün anlamı, türediği sözcüğe göre şu şekillerde açıklanabilir:
- Eğer “vizr (yük)” kökünden türediği kabul edilirse “vezir” sözcüğü; “yük çeken” anlamına gelir ki, zaten vezirler de krallara yardımcı olmak suretiyle onun yükünü çeken kimselerdir.
- Eğer Kıyamet suresinin 11. ayetinde geçen “vezer (sığınak)” sözcüğünden türediği kabul edilirse “vezir” sözcüğü; “kendisiyle korunulan dağ” anlamına gelir ki, zaten vezirler de, bir anlamda kendilerine başvurulan, danışılan, sığınılan kimselerdir.


Bu ayet grubundaki olaylar, Kasas suresinde şöyle anlatılmıştır:

Kasas; 30–35: Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından bir ağaçtanşöyle seslenildi: “Ey Musa! Âlemlerin Rabbi Allah Benim, Ben!”
“Asanı at!” denildi. -Asayı yılan gibi deprenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- “Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın.
Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”
O (Musa) dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir can öldürdüm, şimdi onların beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun’u da. O dil itibariyle benden daha fasihtir. O nedenle onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”
O (Allah) dedi ki: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir kudret kılacağız. Sonra da onlar ayetlerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size tâbi olanlar üstün olanlarsınız.”

36. Ayet:

O (Allah) dedi: “Ey Musa! İstediğin sana verildi.”

Bu ayetten, Musa peygamberin taleplerinin Allah tarafından kabul edildiği anlaşılmaktadır. Yani Musa peygamberin göğsü açılacak, işi kolaylaştırılacak, dilindeki bağ çözülecek ve kardeşi Harun da kendisinin veziri olacaktır. Bir başka ifade ile bu ayette, görevinde başarılı olması için Musa peygamberin gerekli gördüğü maddî ve manevî imkânların kendisine verildiği bildirilmektedir.

37–41. Ayetler:

Ve ant olsun Biz, sana diğer bir defa daha iyilik yapmıştık:
“Hani bir vakit vahyolunan şeyleri annene vahyetmiştik:
‘Onu (Musa’yı) tabut içine koy da denize bırak da, sonra da deniz onu sahile atsın. Onu Bana düşman olan ve ona düşman olan biri alsın.’ Ve Ben, tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için, hani kız kardeşin yürüyordu da; ‘Sizi O’nun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi!’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz seni fitnelendirdikçe fitnelendirdik. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir karar üzerine geldin, ey Musa!
Ve Ben, seni nefsim (kendim) için yetiştirdim.

Musa peygamberin geçmişine yönelik hatırlatmalarda bulunulan bu ayetlerde özet hâlinde bildirilen olaylar, Kasas suresinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır:

Kasas; 3–21: Biz, iman edecek bir kavim için Musa ile Firavun’un önemli haberlerinden bir kısmını sana hakk ile okuyacağız.
Şüphesiz Firavun, yeryüzünde yüceldi ve ehlini grup grup kıldı; onlardan bir taifeyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi.
Biz ise istiyorduk ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım.
Ve onları yeryüzünde sağlamca yerleştirelim, Firavun, Haman ve ordularına da, onlardan çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.
Musa’nın anasına; “Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu akıntıya bırakıver, korkma ve üzülme. Çünkü Biz onu sana döndüreceğiz ve kendisini peygamberlerden biri yapacağız.” diye vahyetik.
Sonra da Firavun ailesi onu kendileri için bir düşman ve üzüntü olmak üzere yitik olarak aldı. Şüphesiz Firavun, Haman ve bu ikisinin askerleri hata edenler idiler.
Ve Firavun’un karısı; “ Benim ve senin için göz aydınlığı! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz” dedi. Ve onlar, şuurlarını kullanmıyorlar.
Musa’nın anasının yüreği bomboş sabahladı. Eğer Biz, inananlardan olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı.
Ve o (Musa’nın annesi) onun (Musa’nın) kız kardeşine; “Onun izini takip et” dedi. O da hemen, onlar farkına varmadan uzaktan onu gözetledi.
Ve Biz daha önce, ona sütanalarını haram ettik. Bunun üzerine o (Musa’nın kız kardeşi); “Size, onun bakımını sizin namınıza üstlenecek ve ona nasihatte bulunacak (eğitecek) bir aile göstereyim mi?” dedi.
Böylelikle biz onu, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin diye annesine geri verdik. -Velâkin onların pek çoğu bilmezler.-
Ve Musa yiğitlik çağına girip oturaklaşınca, Biz ona hüküm ve ilim verdik. Ve işte Biz güzel davrananları böyle karşılıklandırırız.
Ve Musa, şehir halkının habersiz olduğu bir anda şehre girdi. Orada, biri kendi tarafından diğeri düşman tarafından savaşan iki adam buldu. Kendi tarafı olan, düşmana karşı ondan yardım diledi. Musa da ötekine hemen bir yumruk indirdi de onun aleyhine gerçekleşti (o öldü). O (Musa); “Bu, şeytanın işindendir, gerçekten o, saptırıcı, apaçık bir düşmandır.” dedi.
O (Musa); “Rabbim! Şüphesiz kendime zulüm ettim. Artık beni bağışla!” dedi de O (Allah), onu bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayıcının, çok merhamet edicinin ta kendisidir.
O (Musa); “Rabbim! Bana nimet olarak verdiği şeylere ant olsun ki, artık hiçbir zaman suçlulara arka olmayacağım dedi.
Sonra da şehirde korku içinde, kontrol ederek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse feryat ederek ondan imdat istiyor. Musa ona; “Doğrusu sen, besbelli bir azgınsın!” dedi.
Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o (o adam) dedi ki: “Ey Musa! Dün bir nefsi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen sadece yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun ve sen düzelticilerden olmak istemiyorsun.”
Ve şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal çık! Şüphesiz ki ben öğüt verenlerdenim.”
Sonra da o (Musa) korka korka, kontrol ederek oradan çıktı. “Rabbim! Beni zalimler kavminden kurtar” dedi.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28. September 2008, 12:19 AM   #4
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Anneye vahy


Musa peygamberin annesine vahyedilmesi; ona ilham edilmesi, onun içine doğmasının sağlanması anlamındadır. “Vahy” sözcüğünün Kur’an’da hangi anlamlarda kullanıldığı geniş olarak Necm suresinin tahlilinde açıklanmış olup burada, sözcüğün 38. ayetteki anlamı ile aynı anlamda kullanılmış olan ayetlerden örnek vermekle yetiniyoruz:

Nahl; 68: Ve Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve kovanlarda evler / yuvalar edinmesini vahyetti.

Maide; 111: Ve hani havarilere; “Bana ve elçime inanın” diye vahyetmiştim de onlar; “İnandık ve bizim gerçekten teslim olduğumuza tanık ol” demişlerdi.

Fussılet; 12: Böylece O (Allah) onları iki günde yedi gök olmak üzere gerçekleştirdi ve her göğe kendi işini vahyetti (içine yükledi). Biz en yakın göğü kandillerle ve korumayla süsledik. İşte bu, Aziz, Aliym’in ayarlamasıdır.

Fitnelendirdikçe fitnelendirmek


40. ayette geçen “Ve Biz seni fitnelendirdikçe fitnelendirdik” ifadesinin anlamı; “Biz seni nice badirelerden geçirdik, seni eğittik, cürufunu temizleyip saf hâle getirdik” demektir. Buradan da, Musa peygamberin uzun süre eğitildikten sonra peygamber yapıldığı anlaşılmaktadır. (“Fitne” sözcüğü ile ilgili geniş açıklama Sad suresinin sonunda bulunan “FİTNE” başlıklı yazımızda mevcuttur.) Kur’an’da İbrahim peygamberin de aynı yollardan geçirildiği bildirilmiştir:
Bakara; 124: Ve hani Rabbi İbrahim’i, birtakım kelimeler ile belâlandırmış (sınamış), o, onları tam olarak yerine getirince (Rabbi ona);“Ben seni insanlara imam (önder) yapacağım”demişti. O da “Zürriyetimden de (yap)!” dedi. (Rabbi ona) “Benim ahdim zalimlere nail olmaz!” dedi.

41. ayette geçen “istina” sözcüğü, “sun’” mastarından “İftial” kalıbı üzerine olup; “bir sanat edinmek ve bir sanayi mamulü yapmak” anlamına gelir. Buna göre Rabbimizin 41. ayetteki Musa peygambere yönelik olan “Seni kendim için yetiştirdim” ifadesi iki şekilde açıklanabilir olmaktadır:

1) Rabbimiz, topluma göndereceği elçiyi seçip, onu doğumundan itibaren özel olarak itina ile (bir sanat eseri veya bir sınaî mamul yaparcasına) yetiştirdiği için ona “Seni kendim için yetiştirdim” demiştir.
Yüce Allah’ın topluma elçi göndermesi ise, tıpkı yarattıklarının rızkını üzerine borç yazması gibi, insanlara rahmeti ve hidayeti, yani elçi göndermeyi ve kitap indirmeyi de kendi üzerine borç yazması sebebiyledir:

En’âm; 12: De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kim içindir?” De ki: “Allah içindir.” O (Allah), rahmeti kendi nefsi üzerine yazmıştır. Sizi mutlaka, kendisinde asla şüphe olmayan kıyamet gününe toplayacaktır. Kendi nefislerini zarara sokan kimseler; işte onlar iman etmezler.

En’âm; 54: Ve ayetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen; “Selâm olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder ve düzeltirse, şüphesiz ki O (Allah), Gafur’dur, Rahîm’dir.” de.

Leyl; 12: Doğruya ve güzele hidayet etmek sadece Bizim üzerimizedir.

Nahl; 9: Yolun doğrusu yalnızca Allah üzerinedir. Onun (yolun) eğrisi de vardır. Ve eğer Allah dileseydi, sizin hepinize hidayet ederdi.

2) Rabbimizin buradaki “Seni kendim için yetiştirdim” ifadesi; “Ben seni sırf Benim işimi yapasın diye yetiştirdim” anlamına da gelebilir ki buradan, elçi seçilmiş kişinin özel bir işinin olamayacağı, elçilik görevi alanın bütün diğer işleri bırakması gerektiği anlaşılır. Nitekim aynı anlam, yukarıdaki “hemen nalınlarını çıkar” ifadesinde de mevcuttur.

42–44. Ayetler:

Sen ve kardeşin ayetlerim ile gidin ve Beni anmakta gevşeklik etmeyin.
Her ikiniz gidin Firavuna. Gerçekten o azdı. Sonra ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır ve haşyet duyar.”

Bu ayetlerde Musa peygambere ve kardeşi Harun’a; birlikte Firavun’a gitmeleri, görevlerinde gevşeklik göstermemeleri ama yumuşak ve tatlı bir dil kullanmaları emredilmektedir.
Yumuşak söz söyleme


Rabbimiz, bildirdiği tebliğ metoduna uygun olarak Musa peygamberin nasıl konuşması gerektiğini, Naziat suresinde örneklendirmiştir:

Naziat; 18: Sonra de ki: “Arınmaya var mısın?”

Aslında yumuşak davranma ve güzel söz söyleme, Rabbimizin herkese önerdiği bir davranış tarzıdır:

Bakara; 83: Ve hani bir vakitler İsrailoğullarından misak (kesin bir söz) almıştık: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana babaya iyilik, yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzellikle söz söyleyiniz, salatı ikame ediniz ve zekatı veriniz. Sonra çok azınız müstesna olmak üzere sırt çevirdiniz. Ve siz yüz çevirenlersiniz.”

Âl-i Imran; 159: İşte sen (o zaman), sırf Allah’ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a dayan. Muhakkak ki Allah dayananları sever.

Nahl; 125: Rabbinin yoluna hikmetle (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle) ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.

Firavunun haşyet duyabileceği


44. ayetin sonundaki “Belki öğüt alır ve haşyet duyar” ifadesi, Allah’ın bu hususta bir tereddüdünün olduğu ve akıbeti bilmediği anlamına gelmez. Zira “tereddüt” ve “bilgisizlik” gibi insanlara has bir davranışın, Allah için düşünülmesi bile söz konusu değildir. Bu ifade Musa peygambere, hangi düşünce ile Firavun’a yaklaşması gerektiğini bildirmektedir ve; “Firavun’un nasihat dinleyeceğini yahut Allah’tan korkacağını umarak, yumuşak konuşun” anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi kullar ne kadar tuğyan ederse etsin, Allah elçi göndermeden o azgınlara azap etmemektedir. İşte Rabbimiz, bu ilkesi gereği ve Firavun’un bir mazeret ileri sürememesi için ona elçi göndermiş ve elçisinden de, sanki karşısındaki öğüt alacakmış gibi, nezaketle davranmasını istemiştir.

45. Ayet:

O ikisi (Musa ile Harun); “Rabbimiz! Onun bizim aleyhimize aşırı gitmesinden veya azgınlığından korkarız” dediler.

Görüldüğü gibi, görevi alan her iki elçi de başlarına kötü şeylerin gelmesinden; Firavun’un kendilerini işkence veya ölümle cezalandırmasından korkmuşlardır.

46–48. Ayetler:

O (Allah): “Korkmayınız, şüphesiz Ben ikinizle beraberim, işitirim ve görürüm.
Hemen ona gidin de ona; “Şüphesiz biz Rabbinin iki elçisiyiz. Artık İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara azap etme, kesinlikle biz sana Rabbinden bir ayet ile geldik. Selâm kılavuza uyanlaradır.
Şüphesiz biz; kesinlikle bize, kesinlikle azabın yalanlayana ve sırt çevirene olduğu vahy edildi” deyiniz.

Dikkat edilecek olursa bu ayetlerin içeriği, kıssanın A’râf suresindeki anlatımında yoktur.
46. ayette Rabbimiz korkan elçilerine; korkmamalarını, her şeyi işiten ve gören olarak kendisinin hep onlarla olacağını bildirmiştir. Bu himaye Kasas suresinde de açıklanmıştır:

Kasas; 35: O (Allah) dedi ki: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir kudret kılacağız. Sonra da onlar ayetlerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size tâbi olanlar üstün olanlarsınız.”

Musa peygamberin başlangıçtan buraya kadar olan hikâyesi, Tevrat’ta bir hayli ilginç ayrıntılarla yer almaktadır. Bir karşılaştırma yapılması için Tevrat’taki bölümleri sunuyoruz:


Çıkış 2–4. Bölümler:

1- Levili bir adam kendi oymağından bir kızla evlendi.
2- Kadın gebe kaldı ve bir oğlan doğurdu. Güzel bir çocuk olduğunu görünce, onu üç ay gizledi.
3- Daha fazla gizleyemeyeceğini anlayınca, hasır bir sepet alıp katran ve ziftle sıvadı. İçine çocuğu yerleştirip Nil kıyısındaki sazlığa bıraktı.
4- Çocuğun ablası kardeşine ne olacağını görmek için uzaktan gözlüyordu.
5- O sırada Firavun`un kızı yıkanmak için ırmağa indi. Hizmetçileri ırmak kıyısında yürüyorlardı. Sazların arasındaki sepeti görünce, Firavun`un kızı onu getirmesi için hizmetçisini gönderdi.
6- Sepeti açınca ağlayan çocuğu gördü. Ona acıyarak, "Bu bir İbrani çocuğu" dedi.
7- Çocuğun ablası Firavun`un kızına, "Gidip bir İbrani sütnine çağırayım mı?" diye sordu, "Senin için bebeği emzirsin."
8- Firavun`un kızı, "Olur" diye yanıtladı. Kız gidip bebeğin annesini çağırdı.
9- Firavun`un kızı kadına, "Bu bebeği al, benim için emzir, ücretin neyse veririm" dedi. Kadın bebeği alıp emzirdi.
10- Çocuk büyüyünce, onu geri getirdi. Firavun`un kızı çocuğu evlat edindi. "Onu sudan çıkardım" diyerek adını Musa koydu.

Musa Midyan`a Kaçıyor
11- Musa büyüdükten sonra bir gün soydaşlarının yanına gitti. Yaptıkları ağır işleri seyrederken bir Mısırlı`nın bir İbrani`yi dövdüğünü gördü.
12- Çevresine göz gezdirdi; kimse olmadığını anlayınca, Mısırlı`yı öldürüp kuma gizledi.
13- Ertesi gün gittiğinde, iki İbrani`nin kavga ettiğini gördü. Haksız olana, "Niçin kardeşini dövüyorsun?" diye sordu.
14- Adam, "Kim seni başımıza kâhya atadı?" diye yanıtladı, "Mısırlı`yı öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?" O zaman Musa korkarak, "Bu iş ortaya çıkmış!" diye düşündü.
15- Firavun olayı duyunca Musa`yı öldürtmek istedi. Ancak Musa ondan kaçıp Midyan yöresine gitti. Bir kuyunun başında oturuyordu ki,
16- Midyanlı bir kâhinin yedi kızı su çekmeye geldi. Babalarının sürüsünü suvarmak için yalakları dolduruyorlardı.
17- Ama bazı çobanlar gelip onları kovmak istedi. Ne var ki, Musa kızların yardımına koştu, hayvanlarını suvardı.
18- Sonra kızlar babaları Reuel`in yanına döndüler. Reuel, "Nasıl oldu da bugün böyle tez geldiniz?" diye sordu.
19- Kızlar, "Mısırlı bir adam bizi çobanların elinden kurtardı" diye yanıtladılar, "Üstelik bizim için su çekip hayvanlara verdi."
20- Babaları, "Nerede o?" diye sordu, "Niçin adamı dışarıda bıraktınız? Gidin onu yemeğe çağırın."
21- Musa Reuel`in yanında kalmayı kabul etti. Reuel de kızı Sippora`yı onunla evlendirdi.
22- Sippora bir oğlan doğurdu. Musa, "Garibim bu yabancı diyarda" diyerek çocuğa Gerşom adını verdi.
23- Aradan yıllar geçti, bu arada Mısır Kralı öldü. İsrailliler hâlâ kölelik altında inliyor, feryat ediyorlardı. Sonunda yakarışları Tanrı`ya erişti.
24- Tanrı iniltilerini duydu. İbrahim, İshak ve Yakup`la yaptığı antlaşmayı anımsadı.
25- İsrailoğulları`na baktı ve onlara ilgi gösterdi.

1- Musa kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro`nun sürüsünü güdüyordu. Sürüyü çölün batısına sürdü ve Tanrı`nın dağına, Horev`e vardı.
2- RAB`bin meleği bir çalıdan yükselen alevlerin içinde ona göründü. Musa baktı çalı yanıyor, ama tükenmiyor.
3- "Çok garip" diye düşündü, "Gidip bir bakayım, çalı neden tükenmiyor!"
4- RAB Tanrı Musa`nın yaklaştığını görünce, çalının içinden, "Musa, Musa!" diye seslendi. Musa, "Buyur!" diye yanıtladı.
5- Tanrı, "Fazla yaklaşma" dedi, "Çarıklarını çıkar. Çünkü bastığın yer kutsal topraktır.
6- Ben babanın, İbrahim`in, İshak`ın, Yakup`un Tanrısı`yım." Musa yüzünü kapadı, çünkü Tanrı`ya bakmaya korkuyordu.
7- RAB, "Halkımın Mısır`da çektiği sıkıntıyı çok iyi biliyorum" dedi, "Angaryacılar yüzünden ettikleri feryadı duydum. Acılarını biliyorum.
8- Bu yüzden aşağıya indim. Onları Mısırlılar`ın elinden kurtaracağım, o ülkeden çıkarıp geniş ve verimli topraklara, süt ve bal ülkesine, Kenanlılar`ın, Hititler`in, Amorlular`ın, Perizliler`in, Hivliler`in, Yevuslular`ın topraklarına götüreceğim.
9- İsrailliler`in feryadı bana erişti. Mısırlılar`ın onlara yapmakta olduğu baskıyı görüyorum.
10- Gel, halkım İsrail`i Mısır`dan çıkarmak için seni Firavun`a göndereyim."
11- Musa, "Ben kimim ki Firavun`a gidip İsrailliler`i Mısır`dan çıkarayım?" diye karşılık verdi.
12- Tanrı, "Kuşkun olmasın, ben seninle olacağım" dedi, "Seni benim gönderdiğimin kanıtı şu olacak: Halkı Mısır`dan çıkardığın zaman bu dağda bana tapacaksınız."
13- Musa şöyle karşılık verdi: "İsrailliler`e gidip, `Beni size atalarınızın Tanrısı gönderdi` dersem, `Adı nedir?` diye sorabilirler. O zaman ne diyeyim?"
14- Tanrı, "Ben Ben`im" dedi, "İsrailliler`e de ki: `Beni size Ben Ben`im diyen gönderdi.`
15- "İsrailliler`e de ki, `Beni size atalarınız İbrahim`in, İshak`ın, Yakup`un Tanrısı Yahve gönderdi.` Sonsuza dek adım bu olacak. Kuşaklar boyunca böyle anılacağım.
16- Git, İsrail ileri gelenlerini topla, onlara şöyle de: `Atalarınız İbrahim`in, İshak`ın, Yakup`un Tanrısı Yahve bana görünerek şunları söyledi: Sizinle ve Mısır`da size yapılanlarla yakından ilgileniyorum.
17- Söz verdim, sizi Mısır`da çektiğiniz sıkıntıdan kurtaracağım; Kenanlılar`ın, Hititler`in, Amorlular`ın, Perizliler`in, Hivliler`in, Yevuslular`ın ülkesine, süt ve bal ülkesine götüreceğim.`
18- "İsrail ileri gelenleri seni dinleyecekler. Sonra birlikte Mısır Kralı`na gidip, `İbraniler`in Tanrısı Yahve bizimle görüştü` diyeceksiniz, `Şimdi izin ver, Tanrımız Yahve`ye kurban kesmek için çölde üç gün yol alalım.`
19- Ama biliyorum, güçlü bir el zorlamadıkça Mısır Kralı gitmenize izin vermeyecek.
20- Elimi uzatacak ve aralarında şaşılası işler yaparak Mısır`ı cezalandıracağım. O zaman sizi salıverecek.
21- "Halkımın Mısırlılar`ın gözünde lütuf bulmasını sağlayacağım. Gittiğinizde eli boş gitmeyeceksiniz.
22- Her kadın Mısırlı komşusundan ya da konuğundan altın ve gümüş takılar, giysiler isteyecek. Oğullarınızı, kızlarınızı bunlarla süsleyeceksiniz. Mısırlılar`ı soyacaksınız."

RAB Musa`ya Belirtiler Gösteriyor
1- Musa, "Ya bana inanmazlarsa?" dedi, "Sözümü dinlemez, `RAB sana görünmedi` derlerse, ne olacak?"
2- RAB, "Elinde ne var?" diye sordu. Musa, "Değnek" diye yanıtladı.
3- RAB, "Onu yere at" dedi. Musa değneğini yere atınca, değnek yılan oldu. Musa yılandan kaçtı.
4- RAB, "Elini uzat, kuyruğundan tut" dedi. Musa elini uzatıp kuyruğunu tutunca yılan yine değnek oldu.
5- RAB, "Bunu yap ki, ataları İbrahim`in, İshak`ın, Yakup`un Tanrısı RAB`bin sana göründüğüne inansınlar" dedi.
6- Sonra, "Elini koynuna koy" dedi. Musa elini koynuna koydu. Çıkardığı zaman eli bir deri hastalığına yakalanmış, kar gibi bembeyaz olmuştu.
7- RAB, "Elini yine koynuna koy" dedi. Musa elini yine koynuna koydu. Çıkardığı zaman eli eski haline dönmüştü.
8- RAB, "Eğer sana inanmaz, ilk belirtiyi önemsemezlerse, ikinci belirtiye inanabilirler" dedi,
9- "Bu iki belirtiye de inanmaz, sözünü dinlemezlerse, Nil`den biraz su alıp kuru toprağa dök. Irmaktan aldığın su toprakta kana dönecek."
10- Musa, "Aman, ya Rab!" dedi, "Ben kulun ne geçmişte, ne de benimle konuşmaya başladığından bu yana iyi bir konuşmacı oldum. Çünkü dili ağır, tutuk biriyim.
11- RAB, "Kim ağız verdi insana?" dedi, "İnsanı sağır, dilsiz, görür ya da görmez yapan kim? Ben değil miyim?
12- Şimdi git! Ben konuşmana yardımcı olacağım. Ne söylemen gerektiğini sana öğreteceğim."
13- Musa, "Aman, ya Rab!" dedi, "Ne olur, benim yerime başkasını gönder."
14- RAB Musa`ya öfkelendi ve, "Ağabeyin Levili Harun var ya!" dedi, "Bilirim, o iyi konuşur. Hem şu anda seni karşılamaya geliyor. Seni görünce sevinecek.
15- Onunla konuş, ne söylemesi gerektiğini anlat. İkinizin konuşmasına da yardımcı olacak, ne yapacağınızı size öğreteceğim.
16- O sana sözcülük edecek, senin yerine halkla konuşacak. Sen de onun için Tanrı gibi olacaksın.
17- Bu değneği eline al, çünkü belirtileri onunla yapacaksın."

Musa Mısır`a Dönüyor
18- Musa kayınbabası Yitro`nun yanına döndü. Ona, "İzin ver, Mısır`daki soydaşlarımın yanına döneyim" dedi, "Bakayım, hâlâ yaşıyorlar mı?" Yitro, "Esenlikle git" diye karşılık verdi.
19- RAB Midyan`da Musa`ya, "Mısır`a dön, çünkü canını almak isteyenlerin hepsi öldü" demişti.
20- Böylece Musa karısını, oğullarını eşeğe bindirdi; Tanrı`nın buyurduğu değneği de eline alıp Mısır`a doğru yola çıktı.
21- RAB Musa`ya, "Mısır`a döndüğünde, sana verdiğim güçle bütün şaşılası işleri Firavun`un önünde yapmaya bak" dedi, "Ama ben onu inatçı yapacağım. Halkı salıvermeyecek.
22- Sonra Firavun`a de ki, `RAB şöyle diyor: İsrail benim ilk oğlumdur.
23- Sana, bırak oğlum gitsin, bana tapsın, dedim. Ama sen onu salıvermeyi reddettin. Bu yüzden senin ilk oğlunu öldüreceğim.`"
24- RAB yolda, bir konaklama yerinde Musa`yla karşılaştı, onu öldürmek istedi.
25- O anda Sippora keskin bir taş alıp oğlunu sünnet etti, derisini Musa`nın ayaklarına dokundurdu. "Gerçekten sen bana kanlı güveysin" dedi.
26- Böylece RAB Musa`yı esirgedi. Sippora Musa`ya sünnetten ötürü "Kanlı güveysin" demişti.
27- RAB Harun`a, "Çöle, Musa`yı karşılamaya git" dedi. Harun gitti, onu Tanrı Dağı`nda karşılayıp öptü.
28- Musa duyurması için RAB`bin kendisine söylediği bütün sözleri ve yapmasını buyurduğu bütün belirtileri Harun`a anlattı.
29- Musa`yla Harun varıp İsrail`in bütün ileri gelenlerini topladılar.
30- Harun RAB`bin Musa`ya söylemiş olduğu her şeyi onlara anlattı. Musa da halkın önünde belirtileri gerçekleştirdi.
31- Halk inandı; RAB`bin kendileriyle ilgilendiğini, çektikleri sıkıntıyı görmüş olduğunu duyunca, eğilip tapındılar


Firavun’a götürülecek mesajı içeren 47, 48. ayetler aynı zamanda tüm insanlığa da genel bir uyarıda bulunmaktadır: “Kılavuza uyanlar esenlik ve mutluluk içinde, kılavuzu yalanlayan, ondan yüz çevirenler ise azap ve sıkıntı içinde olacaklardır.” Bu uyarı, ilk elçiden son elçiye kadar tüm peygamberlerin yaptığı bir uyarıdır:

Leyl; 14–16: İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, karanlık ruhlu azgınlardan başkasının girmediği, alevlendikçe alevlenen bir ateşe karşı Ben sizi uyardım.


Kıyamet; 31–35: Fakat o, ne tasdik etti, ne destekledi.
Fakat o, yalanladı ve geri durdu.
Sonra da gerine gerine ehline (ailesine, arkadaşlarına) gitti.
Çok yakın sana, hem de çok yakın!
Yine, çık yakın sana, hem de çok yakın!

Dikkat edilirse Firavun’a yollanan mesajda ondan, İsrailoğullarına azap etmemesi istenmektedir. Firavun’un İsrailoğullarına yaptığı eziyet Kur’an’da değişik yerlerde açıklanmıştır:

A’râf; 141: Hani bir zaman Biz, sizi, size azabın kötüsünü yapan; oğullarınızı öldüren, kızlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinin elinden de kurtarmıştık. Bunda da sizin için Rabbiniz tarafından büyük imtihan vardır.

İbrahim; 6: Ve hani Musa kavmine demişti ki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O, sizi, sizi işkencenin en kötüsüne çarpıtan, oğullarınızı boğazlayan ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size büyük bir belâ vardır.

Bakara; 49: Ve hani bir zaman sizi, sizi azabın en kötüsüne çarpıtan, oğullarınızı boğazlayan, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardık. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir belâ vardır.

Bu eziyetler Tevrat’ta ise şöyle anlatılmıştır:


Çıkış, 1; 8–22:

8- Derken Yusuf hakkında bilgisi olmayan biri Mısır Kralı oldu.
9- Halkına, "Bakın, İsrailliler sayıca bizden daha çok" dedi,
10- "Gelin, onlara karşı aklımızı kullanalım, yoksa daha da çoğalırlar; bir savaş çıkarsa, düşmanlarımıza katılıp bize karşı savaşır, ülkeyi terk ederler."
11- Böylece Mısırlılar İsrailliler`in başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar atadılar. İsrailliler Firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı kentler yaptılar.
12- Ama Mısırlılar baskı yaptıkça İsrailliler daha da çoğalarak bölgeye yayıldılar. Mısırlılar korkuya kapılarak
13- İsrailliler`i amansızca çalıştırdılar.
14- Her türlü tarla işleri, harç ve kerpiç yapımı gibi ağır işlerde yaşamı onlara zehir ettiler. Bütün işlerinde onları amansızca kullandılar.
15- Mısır Kralı, Şifra ve Pua adındaki İbrani ebelere şöyle dedi:
16- "İbrani kadınlarını doğum sandalyesinde doğurturken iyi bakın; çocuk erkekse öldürün, kızsa dokunmayın."
17- Ama ebeler Tanrı`dan korkan kimselerdi, Mısır Kralı`nın buyruğuna uymayarak erkek çocukları sağ bıraktılar.
18- Bunun üzerine Mısır Kralı ebeleri çağırtıp, "Niçin yaptınız bunu?" diye sordu, "Neden erkek çocukları sağ bıraktınız?"
19- Ebeler, "İbrani kadınlar Mısırlı kadınlara benzemiyor" diye yanıtladılar, "Çok güçlüler. Daha ebe gelmeden doğuruyorlar."
20- Tanrı ebelere iyilik etti. Halk çoğaldıkça çoğaldı.
21- Ebeler kendisinden korktukları için Tanrı onları ev bark sahibi yaptı.
22- Bunun üzerine Firavun bütün halkına buyruk verdi: "Doğan her İbrani oğlan Nil`e atılacak, kızlar sağ bırakılacak."


49–55. Ayetler:

O (Firavun): “Öyleyse sizin Rabbiniz kimdir ey Musa?” dedi.
O (Musa): “Bizim Rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra yol gösterendir.” dedi.
O (Firavun): “Öyleyse ilk asırların durumu nedir?” dedi.
O (Musa): “Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz / terk etmez
O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir.” dedi. -İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice ayetler vardır! Biz sizi ondan (yeryüzünden) yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.-

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi Musa peygamber Rabbinin mesajını Firavun’a tebliğ etmiş ve böylece başlayan diyalogda Firavun ilk olarak Musa peygamberden, biraz da hayretle, onun Rabbi hakkında bilgi istemiştir.

Firavun’un inancı

Kur’an’da Firavun’un inancı konusunda bilgi edinilebilecek ayetler mevcuttur:

Zühruf; 51–53: Ve Firavun kavmine seslendi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?
Yahut ben, nerede ise meramını anlatamayan, şu zavallı kişiden daha hayırlı değil miyim?
Onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?”

Mümin; 28–35: Ve Firavun ailesinden imanını saklayan bir adam; “Bir adamı, ‘Rabbim Allah’ dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o kesinlikle size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Ve eğer o bir yalancı ise bir bakarsın ki onun yalanı kendi aleyhine oluvermiştir. Ve eğer doğru ise size yaptığı tehditlerin bir kısmı başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı giden bir yalancıya kılavuz olmaz. Ey kavmim! Yeryüzünde açığa çıkmış olarak bugün mülk (yönetim) sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Peki, eğer gelecek olursa Allah’ın hışmından bizi kim kurtarır?” dedi. Firavun; “Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve ben sadece size doğru yola kılavuzluk ediyorum.” dedi.
O iman etmiş olan kimse de; “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin hakkınızda Ahzab’ın günü gibi; Nuh Kavmi’nin, Ad’ın, Semud’un ve daha sonrakilerin maceraları gibi korkuyorum. Ve Allah, kulları için bir zulüm istemez. Ey kavmim! Şüphesiz ben size gelecek o çağrışma gününden; arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizin için Allah’tan koruyan biri yoktur. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.” dedi.
Ve ant olsun ki bundan önce size Yusuf delillerle gelmişti. O zaman da onun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de “Bundan sonra Allah asla elçi göndermez” dediniz. Allah aşırı giden, şüpheci olan kişileri işte böyle saptırır.
O kişiler, kendilerine gelmiş bir güç olmaksızın, Allah’ın ayetleri hakkında mücadele ederler. (Bu durum) Allah katında ve iman edenler yanında buğuz olarak büyüktür. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbi üzerine damga basar.

Yukarıdaki ayetler dikkatlice okunduğunda anlaşılmaktadır kiFiravun, Allah’ı ve melekleri inkâr etmemektedir. Fakat bazı kimseler, Firavun’un mübalâğalı iddiasına bakarak, onun Allah’ı inkâr ettiği veya kendisini Allah yerine koyduğu anlamını çıkarmışlardır. Oysa Firavun’un Allah’ı göklerin hâkimi olarak kabul ettiği, özellikle Zühruf suresinin 53. ayetinden belli olmaktadır. Firavun’un reddettiği husus, Allah’ın elçiler göndererek emirler bildirmesi ve kendisinin yeryüzündeki hükümranlığına müdahale etmesidir. Çünkü Firavun kendisini teoride bütün insanlığın siyasî anlamda rabbi (hâkimi) olarak görüyor ve hükümranlığını, kendisinin Güneş Tanrısının insan şeklindeki sureti olduğu iddiasına dayandırıyordu. Nitekim bu konuya “Mısır dini” başlığı altında yer vermiş olan Ana Britannica Ansiklopedisi, Eski Mısır’da firavuna tapınmanın, onun Tanrı’nın oğlu kabul edilmesi sebebiyle olduğunu ve firavunun ülkesini, Mısır tanrıları adına yönettiğini yazmaktadır (c:22, s:373). Yani sonuç olarak, bazıları tarafından ileri sürülmüş olan firavun’un kendisini gerçek ilâh ve Rabb yerine koyduğu tezi, hem Kur’an’a hem de bilimsel araştırmalara uymamaktadır.
Musa peygamberin Rabbini “her şeye hilkatini veren, sonra yol gösteren” nitelikleriyle tanıtması üzerine Firavun, Musa peygambere, o güne kadar değişik yollar izlemiş olan eski kavimlerin akıbetlerini sorma ihtiyacı duymuştur. Bize göre Firavun’un bu soruyla asıl söylemek istediği şey şudur: “Eğer her şeye ayrı ayrı yaratılışını verenden başka rabb yok ise, yüzyıllardan beri başka ilâhlara tapan bizim atalarımızın hâli ne olacak? Tüm bu insanlar hatalı mıydı? Hepsi azabı mı hak etti? Onların aklı yok muydu?”
Firavun burada, eskiden beri herkesin yanlış inançlar peşinde koşmasının uzak bir ihtimal olduğundan hareket ederek, çoğunluğun gittiği yoldan gitmenin daha doğru olacağına kendisini ve çevresini inandırmak istemektedir. Hâlbuki Kur’an, doğru yolda olanların daima azınlıkta kaldığını, çoğunluğun daima yanlış üzerinde, iman etmez ve nankör olduğunu bildirmektedir:

En’âm; 116: Ve eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece “zann”a uyuyorlar ve sadece saçmalıyorlar.

A’râf; 16, 17: (İblis) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, ant olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine ant olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın.” dedi.

Yusuf; 106: Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a iman etmezler.

Musa peygamber ile Firavun arasındaki konuşmanın bu pasajdaki bölümü Şuara suresinde şöyle geçmektedir:

Şuara; 24–28: O (Musa): “Eğer yakinen bilmiş olsanız O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbi’dir.
O (Firavun), etrafında bulunanlara; “İşitmiyor musunuz?” dedi.
O (Musa); “O, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbidir.” dedi.
O (Firavun); “Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle mecnundur.” dedi.
O (Musa); “Şayet aklınızı kullansanız O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir.” dedi.

53. ayetin son kısmından itibaren Musa peygamberle Firavun’un konuşması bitmiş ve Rabbimiz burada tüm insanlığa yönelik bir mesaj vermiştir. Rabbimizin bu mesaj içinde geçen sıfatları Kur’an’da değişik surelerde yer almıştır:

Nebe’; 6: Biz yeryüzünü bir beşik kılmadık mı?

Nuh; 19, 20: Ve Allah sizin için yeryüzünü, kendisinden (yeryüzünden) geniş geniş yollarda gidesiniz diye bir yaygı kılmıştır.

Zühruf; 10: O (Allah), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı. Orada sizin için yollar da kıldı. -Belki doğru yolda gidersiniz.-

Bakara; 22: O (Rabbin) ki, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Ve gökten su indirdi de onunla sizin için rızk olarak ürünlerden çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.

Bakara; 164: Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, deprenen canlıları yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır.

En’âm; 99: Ve O (Allah), gökten suyu indirendir. Böylece Biz onunla her şeyin bitkilerini çıkardık. Ondan da birbirine benzeyen ve birbirine benzemeyen birbiri üzerine binmiş taneler; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımları, üzümden bağları, zeytini ve narı çıkarıyoruz. Bunlar meyvelendikleri zaman meyvelerine ve olgunlaşmasına bakın! İşte Bunlarda inanan bir kavim için ayetler vardır.

Enbiya; 31: Yeryüzünün içinde, onlar sarsılmasın diye sabit dağlar kıldık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında yol olarak geniş boşluklar kıldık. Belki doğru yolu bulurlar.

Fatır; 27: Görmedin mi gerçekten Allah gökten bir su indirdi? Biz onunla renkleri başka başka meyveler / ürünler çıkarıverdik. Dağlardan da yollar var; beyazlı kırmızılı çeşitli renklerde (renklerin değişik tonlarında). Ve kapkara topraklar / yollar da var.

Neml; 60: Ya da, gökleri ve yeryüzünü yaratan, gökten sizin için su indiren mi? Sonra da Biz onunla, bir ağacını bile bitirmenizin söz konusu olmadığı güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir ilâh mı var! Aksine onlar zulümde devam eden bir kavimdir.

Ra’d; 3: O’dur ki arzı uzattı, orada sabit dağlar ve ırmaklar var etti. Orada bütün meyvelerden iki çift yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) bir toplum için ayetler vardır.

49. ayetten anlaşıldığına göre iki elçi birlikte olmalarına rağmen Firavun Musa peygambere hitap etmiştir. Bunu iki ihtimalle açıklamak mümkündür:
1) Firavun, asıl elçinin Musa peygamber olduğunu anlamış ve ona yönelip hitap etmiştir.
2) Firavun, Musa peygamberin dilinin tutuk olduğunu bildiği için, onu aşağılayabilmek amacıyla ona hitap etmiştir. Nitekim bir ara bunu malzeme de yapmıştır:

Zühruf; 52: Yahut ben, nerede ise meramını anlatamayan, şu zavallı kişiden daha hayırlı değil miyim?

56. Ayet:

Ve ant olsun ki, Biz, Firavun’a mucizelerimizi; hepsini gösterdik de o yalanladı ve dayattı.

Rabbimizin Firavun’a yönelik bir açıklamasının yer aldığı bu ayette, Firavun’un tüm mucizeleri görmesine rağmen yalanlayıp dayattığı bildirilmektedir. Bize göre Firavun’un bu davranışı, iktidarını kaybetme korkusundan kaynaklanmaktadır.
Ayetteki “hepsini” ifadesinden anlaşılıyor ki Firavun, sadece yukarıda açıklanan iki mucizeyi değil, başka mucizeler de görmüştür. Nitekim Rabbimiz bir ayetinde bu mucizelerin dokuz tane olduğunu bildirmiştir:

İsra; 101: Ant olsun Biz Musa’ya apaçık dokuz mucize verdik - İsrailoğullarına soruver.- (Musa) Kendilerine geldiğinde Firavun ona; “Ey Musa! Ben senin büyülenmiş olduğunu kesinlikle biliyorum.” demişti.

Ama Firavun, yalanlayıp dayatmasına karşılık bu mucizelere tam bir kanaat getirmiştir:

Neml; 14: Ve onların kendileri bunlara tam bir kanaat getirdiği hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. - Şimdi bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!-
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28. September 2008, 12:19 AM   #5
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

57–60. Ayetler:

O (Firavun); “Ey Musa! Sen sihrinle bizi arzımızdan çıkarmak için mi geldin bize? O hâlde biz de onun gibi (senin sihrin gibi) bir sihirle sana geleceğiz. Şimdi bizimle senin aranda bir buluşma zamanı / yeri kıl (belirle) ki; bizim ve senin karşı çıkmayacağımız düz ve geniş bir yer olsun.” dedi.
(Musa) “Sizinle buluşma zamanı, süs (tören, şenlik) günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir.” dedi.
Bunun üzerine Firavun sırt çevirdi de düzenlerini topladı sonra geldi.

Musa peygamberin gösterdiği mucizelerin gerçek mucize olduğuna kanaat getirmesine rağmen Firavun, bu mucizeleri sihir saymış ve Musa peygamberin gösterdiği mucizelerle sarayda yarattığı etkiyi silmek ve onun davetini halk önünde fiyasko ile neticelendirmek için ona meydan okumuştur. Aslında bu meydan okuma, Firavun’un son çare olarak başvurduğu bir yoldur. Çünkü o gün için Firavun’un krallığında, içlerinde başka memleketlerden de gelmiş yüzlerce sihirbaz vardır ve Firavun bunların, çeşitli göz boyama teknikleriyle bir asanın yılan gibi algılanmasını sağlayabileceklerini, hatta Musa peygamberin mucizelerini gölgede bırakabilecek maharetler sergileyebileceklerini ummaktadır. Ancak, bu plânına rağmen Firavun’un kafası yine de karışıktır. Bu kafa karışıklığı da, Firavun’un Musa peygambere önce; “Sen bir büyücüsün!” demesi ve sonra da onu; “Sen sihrinle bizi arzımızdan çıkarmak istiyorsun.” şeklinde itham etmesinden anlaşılmaktadır. Zira Firavun da gayet iyi bilmektedir ki, sihirbazlar marifetlerini sadece hediye ve ödül almak için sergilemekte, hiçbiri de sahip oldukları göz boyama hüneri ile memleket fethetmeye kalkmamaktadır. Zaten böyle bir olayın örneğine, o güne (hatta bugüne) kadar rastlanmamıştır. Yani Firavun hem Musa peygamberi bir büyücü olarak görmekte, hem de bir büyücünün yapamayacağını bildiği hâlde onun iktidarını elinden alacağını düşünmektedir. Ama Firavun, kafası ne kadar karışmış olsa da çevresindekilere kendinden emin olduğu imajını vermek zorundadır. İşte bunun için de, sihirbazlarla karşılaşacağı günün tarihini ve yerini Musa peygambere bırakmıştır. Musa peygamber ise, daha fazla kişinin toplanacağını düşünerek buluşma tarihi ve zamanını ziynet (tören, şenlik) günü ve kuşluk vakti olarak belirlemiş ve Firavun da bu buluşmaya icabet ederek oraya taraftarlarıyla birlikte gelmiştir.
Bize göre Firavun, başına gelecekleri anlamıştır. Çünkü Musa peygamberin getirdikleri sihir değil, gerçek mucizelerdir. Ama bu mucizelerin, sihir ile etkisiz hâle getirilebileceğini düşünmek de Firavun’un son çaresidir. Aslında işin gerçeği Firavun’un korktuğu gibidir. Yani Musa’nın peygamber yapılış sebebi; Rabbimizin Mısır’da firavun iktidarına son vermek istemesidir.

Kasas; 5: Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım.

Bu ayet grubunda anlatılan olayların diğer surelerdeki anlatımları şöyledir:

A’râf; 109–114: Firavun’un kavminden ileri gelenler; “Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.” dediler. (Firavun) “O hâlde siz ne emredersiniz?” dedi. (Onlar da) “Onu ve kardeşini alıkoy (beklet), şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün çok bilgili sihirbazları sana getirsinler.” dediler.
Ve o sihirbazlar Firavun’a geldiler; “Eğer galip gelen biz olursak, gerçekten, bizim için büyük bir ücret (ödül) olacak / olacak mı?” dediler. (Firavun) “Evet” dedi. “Siz kesinlikle yakınlaştırılmışlardan olacaksınız da.”

Şuara; 34–51: O (Firavun), çevresindeki ileri gelenlere; “Kesinlikle bu, herhâlde çok bilgili bir sihirbazdır! Sizi sihriyle yeryüzünden çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?” dedi.
Onlar (ileri gelenler) dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün büyük ve çok bilgili sihirbazları sana getirsinler.”
Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.
İnsanlara da “Siz toplanıyor musunuz?” denildi.
-“Eğer sihirbazlar üstün gelirlerse belki onlara uyarız.”-
Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a “Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret var mı?” dediler.
(Firavun) “Evet, o takdirde siz, hiç şüphe yok ki, yakınlardan olacaksınız.” dedi.
Musa onlara “Atın, ne atacaksanız.” dedi.
Bunun üzerine onlar, iplerini ve değneklerini attılar ve “Firavun’un gücü hakkı için şüphesiz elbette bizler galip olanlarız.” dediler.
Sonra Musa asasını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!
Sonra sihirbazlar secde edenler olarak bırakıldılar; “Biz iman ettik, Âlemlerin Rabbine; Musa ve Harun’un Rabbine” dediler.
O (Firavun) dedi ki: “Ben size izin vermeden O’na iman mı ettiniz? Ha! Şüphesiz ki o elbette size sihri öğreten büyüğünüzdür! Peki yakında bileceksiniz! Ant olsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama / ard arda kestireceğim ve kesinlikle hepinizi astıracağım!”
Onlar (Sihirbazlar); “Zararı yok, Şüphesiz biz Rabbimize dönenleriz. Biz müminlerin evveli olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret edeceğini umuyoruz.” dediler.

Kıssanın bu bölümü, ayrıca Yunus suresinin 75–89. ayetlerinde de yer almaktadır.

61. ayet:

O (Musa) onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size! Allah`a yalan uydurmayın. Sonra bir azap ile kökünüzü keser. Gerçekten uyduran zarar etmiştir.”

Musa peygamberin, karşılaşmanın Allah ile olduğunu bildiren bu ayetteki uyarısı, buluşma yerinde toplanmış olan halka, sihirbazlara ve Firavun ile yakınlarına yöneliktir. Yani Musa peygamber bu sözlerle, karşısında olan herkese akıllarını başlarına almaları için ikazda bulunmaktadır.

62–64. Ayetler:

Sihirbazlar aralarında işlerini tartıştılar ve gizli tuttular: “Bu ikisi muhakkak sihirbazdır; büyüleriyle sizi arzımızdan çıkarmak ve de en iyi örnek yolumuzu yok etmek istiyorlar. Onun için bütün tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra saf (sıra) hâlinde gelin. Bugün üstün gelen muhakkak felâh bulmuştur.” dediler.

Bu ayetlerden, Musa peygamberin yapmış olduğu uyarıdan sonra Firavun ve adamlarının kafa kafaya verip istişare ettikleri anlaşılmaktadır. Rabbimiz ise kimsenin duymadığı bu konuşmada sihirbazların yaptıkları plânları bizlere ifşa etmektedir.

65–70. Ayetler:

Onlar (Sihirbazlar); “Ey Musa! Ya sen atacaksın veyahut ilk atan kişiler biz olalım.” dediler.
O (Musa); “Bilakis, siz atın.” dedi. Bir de ne görürsün! Onların ipleri ve değnekleri; yaptıkları sihirden ötürü kendisine koştuklarını hayal ettirdi.
Bu yüzden Musa içinde bir korku hissetti.
Biz; “Korkma, şüphesiz sen; en üstün olan sensin, sağ elindekini de bırak, o, onların yaptıklarını yutacak. Şüphesiz onların yaptıkları ancak bir büyücü tuzağıdır. Büyücü ise, her nereye giderse gitsin iflâh olmaz.” dedik.
Sonunda bütün sihirbazlar; “Musa ile Harun’un Rabbine iman ettik” demek suretiyle boyunlarını kösmüş olarak bırakıldılar.

Halkın gözleri önünde yapılan karşılaşmada sihirbazlar, Musa peygamberin gösterdiği mucizelerin gerçek olduğunu hemen anlamışlar ve iman etmişlerdir. Çünkü bu mucizelerin sihir olup olmadığını en iyi anlayıp bilecek olan kendileridir.
Kıssanın bu bölümü diğer surelerde aşağıdaki gibi anlatılmıştır:
A’râf; 116–122: (Musa) “Siz atın” dedi. Onlar atınca da insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Ve büyük bir sihir getirdiler (gösterdiler).
Biz de Musa’ya “Sen de asanı bırakıver.” diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor.
Böylece hak yerini buldu ve onların (Firavun ve ileri gelenlerin) bütün yaptıkları batıl oldu (boşa gitti).
(Firavun ve ileri gelenler) Artık orada mağlup olmuşlar ve küçük düşmüşler olarak geri döndüler.
Sihirbazlar ise secde edenler (boyun eğenler) olarak bırakıldılar. “Âlemlerin Rabbine; Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettik.” dediler.

Şuara; 43–48: Musa onlara “Atın, ne atacaksanız.” dedi.
Bunun üzerine onlar, iplerini ve değneklerini attılar ve “Firavun’un gücü hakkı için şüphesiz elbette bizler galip olanlarız.” dediler.
Sonra Musa asasını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!
Sonra sihirbazlar secde edenler olarak bırakıldılar: “Biz iman ettik, Âlemlerin Rabbine; Musa ve Harun’un Rabbine” dediler.

Sihirbazların göz boyamalarıyla, attıkları asaların ve iplerin yılan şeklinde üzerine geldiği hissine kapılan Musa peygamberin bu algılama ile korkuya kapılması son derece doğaldır. Çünkü peygamberler de nihayetinde birer insandır ve yüzlerce yılanın üzerine hücum ettiğini zannettiren bir gözbağcılık karşısında kalan insanın korkması şaşılacak bir durum değildir.
68. ayetteki “onların yaptıklarını yutacak” ifadesi; “mucize sonucu gerçekten bir canavar şekline dönüşen asanın, yılan gibi görünen tüm asa ve ipleri yutacağı” şeklinde anlaşılabileceği gibi, bu ifade mecazen; “sihirbazların yaptıkları sihrin etkisini bozacağı” anlamına da gelebilir. Nitekim A’râf suresinin 117. ve Şuara suresinin 45. ayetleri, bize göre mecaz anlama işaret etmektedir.
Karşılaşmanın sonunda sihirbazların hemen tevhidi kabul etmeleri; onların, bu karşılaşmanın Musa peygamberin becerilerinin denendiği bir karşılaşma olmayıp, onun gerçekten Allah’ın elçisi olup olmadığını belirleyecek bir karşılaşma olduğunu bildiklerini göstermektedir. Zaten Musa peygamber de karşılaşma öncesinde bunun, Allah ile yapılan bir karşılaşma olduğunu ilân etmiştir.
Firavun’un yönlendirmesi ile Musa peygamberin gösterdiği mucizeleri sihirle alt ederek onun bir peygamber olmadığını ispatlamak için güçlerini birleştiren ve bütün hünerlerini ortaya koyan sihirbazlar, mucizelerin sihir olmadığını anlayınca derhâl iman etmişlerdir. Sonuçta da, Firavun tarafından Musa peygamberin sihirbazlar karşısındaki muhtemel yenilgisini teşhir etmek için düzenlenmiş bu oyun, sihirbazların imana geldiklerini söylemeleriyle bir anda Firavun’un aleyhine dönmüştür.

71–73. Ayetler:

O (Firavun); “Ben size izin vermezden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihir öğreten büyüğünüzdür. Ant olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama / arka arkaya keseceğim ve muhakkak sizi hurma dallarına asacağım. Ve hangimizin azap bakımından daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu kesinlikle bileceksiniz.” dedi.
Onlar (sihirbazlar); “Bize gelen bu açık mucizeler ve bizi yoktan yaratana karşı, asla seni üstün tutmayız. Ne hüküm vereceksen hadi ver. Sen, ancak bu iğreti hayata hükmedersin. Şüphesiz biz, hatalarımıza ve bizi zorladığın sihre karşı, bizi bağışlasın diye, Rabbimize iman ettik. Ve Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” dediler.

Firavun ile sihirbazlar arasındaki konuşmaları nakleden bu ayetlerden, sihirbazların mucize ile sihir arasındaki farkı çok iyi kavradıkları anlaşılmaktadır. Çünkü sihirbazlar, kendi sihirlerini ortadan kaldıran mucizeyi görünce Musa peygamberin kendilerinden daha becerikli bir sihirbaz olduğunu söylememişler; “Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettik!” demişlerdir. Firavun ise, son ümidi olan sihirbazların bu çabuk teslimiyetlerini hazmedememiş ve onları çok vahşî bir işkence ile tehdit etmiştir.
Firavun’un, bu tehditlerini gerçekleştirip gerçekleştirmediği Kur’an’da bildirilmemiş olmasına karşılık rivayetlerde, tehdit edildikleri cezaların sihirbazlara aynen uygulandığı ileri sürülmüştür.

74–76. Ayetler:

Gerçek şu ki her kim O’na (Rabbine) suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona cehennem vardır. Orada ölmez ve dirilmez.
Ve kim O’na (Rabbine) bir mümin olarak salihatı işlemiş olduğu hâlde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler; altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri kendilerinin olacaktır. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve işte bu, arınan kimselerin karşılığıdır.

Bu ayet gurubu bazı yorumcular tarafından, sihirbazların Firavun’a verdikleri cevabın devamı olarak kabul edilmiştir. Bize göre ise bu ayetler konu akışında bir parantez içi ifade olarak yer alan Rabbimizin genel bir beyanıdır ve bu sözlerin sihirbazlara ait olması mümkün değildir. Zira ancak karşılaşmadan sonra imana gelmiş olan sihirbazların bu ilâhî ilkeleri böyle ayrıntılarıyla bilmeleri ve onu burada tebliğ etmeleri söz konusu olamaz.
Bu ayetlerde bağışlanmanın ve cenneti hak etmenin koşulları açıklanmakta olup, bu genel mesajlar pek çok ayette verilmiştir:

Asr; 1–3: Asra ant olsun ki, iman eden, salihat işleyen, hakkı tavsiyeleşen ve sabrı tavsiyeleşenlerin haricindeki tüm insanlar kesinlikle tam bir hüsran / kayıp-zarar içindedir.

A’la; 10–15: Saygısı olan kişi öğüt alacaktır.
En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır.
O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır.
Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır.
Doğrusu kendini kurtarmıştır: Arınan kimse; Rabbinin adını anıp sosyal destek sağlayan kimse.


77–79. Ayetler:

Ve ant olsun Musa’ya; “Yetişilmekten korkmayarak ve haşyet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de onlara denizde kuru bir yol aç.” diye vahyettik.
Firavun ordularıyla hemen onları takip etti de denizden kendilerini kaplayan şey kaplayıverdi.
Ve Firavun kavmini saptırdı ve doğru yolu göstermedi.

Bu üç ayette bir özet hâlinde verilmiş olan Musa peygamber ile sihirbazların karşılaşmasından sonraki gelişmeler, başka surelerde ayrıntılarıyla anlatılmıştır:

A’râf; 127–138: Firavun kavminden ileri gelenler de; “Seni ve senin ilâhlarını / seni ilâh edinmeyi terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Musa’yı ve kavmini serbest bırakacaksın?” dediler. (Firavun da) Dedi ki: “Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar üzerinde kahredicileriz (ezici bir güce sahibiz).”
Musa, kavmine dedi ki: “Allah’ın yardımını isteyin ve sabır edin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Akıbet (mutlu son) de müttekiler içindir.”
(Kavmi de) Dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra da.” (Musa) Dedi ki: “Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı helâk edecek ve sizi yeryüzünde halife kılacaktır (onların yerine koyacaktır). Böylece de sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır.”
Ve ant olsun ki, Biz, Firavun sülâlesini, senelerle kuraklıklarla / senelerce kıtlık ve ürün noksanlığı ile yakaladık ki belki düşünüp öğüt alırlar!
Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman; “İşte bu bize aittir.” dediler. Eğer kendilerine bir kötülük gelirse, Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu olarak kabul ederler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır. Velâkin onların çoğu bilmezler.
Ve onlar (Firavunun kavmi); “Sen bizi kendisiyle büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, biz de sana inananlar değiliz.” dediler.
Biz de ayrı ayrı ayrılmış (belirli aralıklarla) ayetler olmak üzere üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve bir suçlular kavmi oldular.
Ve ne zaman ki, bu azap üzerlerine çöktü, dediler ki: “Ey Musa! Sana olan ahdi nedeniyle bizim için Rabbine dua et, eğer sen bizden bu cezayı kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve kesinlikle İsrailoğullarını seninle birlikte göndereceğiz.”
Ne zaman ki, ulaşacakları belli bir süreye kadar onlardan cezayı kaldırdık, derhâl sözlerinden cayıveriyorlar.
Biz de, şüphesiz ayetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gafil olmaları (onları umursamamaları) nedeniyle onları cezalandırıp adaleti sağladık. Ve onları denizde boğduk.
O zaafa uğratılagelmiş olan kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına, batılarına (her tarafına) mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrailoğullarına olan o pek güzel sözü, sabırları yüzünden tamam oldu (yerine geldi). Biz de Firavun ile kavminin yapageldikleri sanat eserlerini ve yükseltmekte oldukların şeyleri yerle bir ettik.
Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Derken kendilerine ait putlara tapmakta olan bir kavme rastladılar. Dediler ki: “Ey Musa! Onların nasıl ki tanrıları varsa, sen de bizim için bir tanrı kıl (belirle)!” (Musa da onlara) Dedi ki: “Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz. Onların (şu gördüklerinizin) içinde bulundukları şey (din), yok olmaya mahkûmdur ve bütün yapmakta oldukları da batıldır.”

Şuara; 52–67: Ve Biz, Musa’ya; “Kullarımı geceleyin yola çıkar, Şüphesiz siz takip edilenlersiniz.” diye vahyettik.
Derken Firavun da şehirlere toplayıcıları gönderdi: “Şüphesiz bunlar, sayıları azar azar, bölük pörçük bir topluluktur. Ve onlar bizim için elbette öfkelidirler. Biz ise, elbette tetikte bekleyen bir cemaatiz.”
Sonunda Biz, onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamdan çıkardık. İşte böyle! Ve sonra İsrailoğullarını mirasçı yaptık.
Sonra onlar (Firavun ve adamları) güneş doğarken onların ardına düştüler.
İki topluluk birbirini görünce, Musa’nın ashabı; “Şüphesiz biz, kesinlikle yakalandık!” dediler.
O (Musa); “Hayır... Hayır... Şüphesiz Rabbim benimledir, bana yol gösterecektir.” dedi.
Sonra Musa’ya; “Vur asan ile denize!” diye vahyettik; sonra deniz yarıldı da, her parça koca bir dağ gibi oluverdi, ötekilerini de oraya yaklaştırdık. Ve Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık, sonra da ötekileri suda boğduk.
Şüphesiz bunda bir ayet vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdi.

Yunus; 83–92: Sonra Firavun ve adamlarının kendilerini ateşe atacağı korkusundan dolayı Musa’ya kendi kavminden bir soydan başka kimse iman etmedi. Ve şüphesiz Firavun yeryüzünde çok üstün idi ve o kesinlikle haddi aşanlardandı.
Ve Musa dedi ki: “Ey kavmim! Siz Allah’a iman ettinizse, sadece O’na teslim olan müslümanlardan oldunuzsa, artık sadece O’na güvenin!”
Onlar da; “Biz Allah’a güvendik. Ey Rabbimiz, bizi o zalim kavmin fitnesine uğratma. Bizi rahmetinle o kâfirler kavminden kurtar!” dediler.
Ve Biz Musa ile kardeşine vahyettik: “Kavminiz için Mısır’da birtakım evler hazırlayın ve evlerinizi kıble kılın ve salatı ikame edin ve müminlere müjde verin.”
Ve Musa; “Rabbimiz! Şüphesiz Sen Firavun’a ve ileri gelenlerine basit hayatta ziynet ve mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan saptırıyorlar. Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür ve kalplerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.” dedi.
Ve Allah; “Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Öyleyse siz doğru yolda devam edin. Ve bilmeyen kişilerin yolunu sakın izlemeyin.” dedi.
Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri, düşmanca ve azgınca onları izledi. Ne zaman ki suda boğulma başladı; “Gerçekten de İsrailoğullarının iman ettiğinden başka tanrı olmadığına inandım. Ben de teslim olanlardanım.” dedi.
Şimdi mi? Oysa bundan önce isyan etmiştin ve bozgunculardan idin.
Bu nedenle senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün senin bedenini kurtaracağız. Ama insanlardan birçoğu, hakikaten bizim ayetlerimizden gafildirler.

Zühruf; 46–56: Ve hiç kuşkusuz Biz Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine elçi göndermiştik. O zaman o; “Gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim.” demişti.
Sonra Musa mucizelerimizi onlara getirince onlar hemen onlara (mucizelere) gülüverdiler.
Ve Bizim onlara gösterdiğimiz her bir mucize kardeşinden (önceki mucizeden) daha büyüktür. Belki doğru yola dönerler diye Biz onları azapla yakaladık.
Onlar da; “Ey sihirbaz! Sende olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et. Şüphesiz biz kesinlikle doğru yola gireceğiz.” dediler.
Fakat ne zaman ki azabı kendilerinden kaldırdık, o zaman onlar sözlerinden dönüverirler.
Ve Firavun kavmine seslendi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yahut ben, nerede ise meramını anlatamayan, şu zavallı kişiden daha hayırlı değil miyim? Onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?”
Firavun kendi kavmini hafife aldı. Onlar da ona itaat ettiler. Gerçekten onlar fasık bir kavimdi.
Nihayet bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık (cezalandırarak adaleti sağladık). Hepsini suda boğduk.
Onları sonradan gelecekler için geçmiş ve örnek kıldık.

Duhan; 17–24: Ve ant olsun ki, Biz onlardan önce Firavun kavmini fitnelendirdik. Ve onlara çok saygın bir elçi gelmişti: “Allah’ın kullarını bana geri verin. Şüphesiz ben sizin için gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah’a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ki ben size apaçık bir güç getiriyorum. Ve Şüphesiz ben, beni taşlamanızdan dolayı benim Rabbime, sizin Rabbinize sığındım. Eğer siz bana inanmazsanız hemen yanımdan uzaklaşın.”
O (Musa); “Şüphesiz ki bunlar suçlu bir kavimdir.” diyerek Rabbine yalvardı.
“Kullarımı geceleyin yürüt. Şüphesiz siz izlenenlersiniz. Karşıya geçince denizi olduğu gibi açık bırak. Şüphesiz onlar suda boğulmuş bir ordudur.

Şuara ve Duhan surelerinde anlatılan denizin yarılması olayının, gelgit ile veya rüzgârın etkisiyle meydana geldiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü suların yükselmesi ve çekilmesi şeklinde oluşan gelgit olayı, suların yarılması şeklinde tezahür etmez. Hele hele, yarılan suyun her iki taraftaki yüksekliğinin “dağ gibi” olması, kesinlikle gelgit olayı ile açıklanamaz. Diğer taraftan, derin denizi bıçak gibi yarabilen kuvvette ve özellikte olan bir rüzgârın varlığı da, oradaki bütün insanları öldüreceği için kıssayla uyumlu değildir. Çünkü İsrailoğullarına bu olayda hiçbir şey olmamıştır.
Yine bir karşılaştırma yapılması için, olayın Tevrat’ta geçen şeklini sunuyoruz:


Çıkış, 11

1- RAB Musa`ya, "Firavun`un ve Mısır`ın başına bir felaket daha getireceğim" dedi, "O zaman gitmenize izin verecek, sizi buradan adeta kovacak.
2- Halkına söyle, kadın erkek herkes komşusundan altın, gümüş eşya istesin."
3- RAB İsrail halkının Mısırlılar`ın gözünde lütuf bulmasını sağladı. Musa da Mısır`da, Firavun`un görevlilerinin ve halkın gözünde çok büyüdü.
4- Musa Firavun`a şöyle dedi: "RAB diyor ki, `Gece yarısı Mısır`ı boydan boya geçeceğim.
5- Tahtında oturan Firavun`un ilk çocuğundan, değirmendeki kadın kölenin ilk çocuğuna kadar, hayvanlar da içinde olmak üzere Mısır`daki bütün ilk doğanlar ölecek.
6- Bütün Mısır`da benzeri ne görülmüş, ne de görülecek büyük bir feryat kopacak.
7- İsrailliler`e ya da hayvanlarına bir köpek bile havlamayacak.` O zaman RAB`bin İsrailliler`le Mısırlılar`a nasıl farklı davrandığını anlayacaksınız.
8- Bu görevlilerinin hepsi gelip önümde eğilecek, `Sen ve seni izleyenler, gidin!` diyecekler. Ondan sonra gideceğim." Musa Firavun`un yanından büyük bir öfkeyle ayrıldı.
9- RAB Musa`ya, "Mısır`da şaşılası işlerim çoğalsın diye Firavun sizi dinlemeyecek" demişti.
10- Musa`yla Harun Firavun`un önünde bütün bu şaşılası işleri yaptılar. Ama RAB Firavun`u inatçı yaptı. Firavun İsrailliler`i ülkesinden salıvermedi.

Çıkış; 14

1, 2- RAB Musa`ya, "İsrailliler`e söyle, dönsünler" dedi, "Pi- Hahirot yakınlarında, Migdol ile deniz arasında, Baal-Sefon`un karşısında deniz kıyısında konaklasınlar.
3- Firavun şöyle düşünecek: `İsrailliler ülkede şaşkın şaşkın dolaşıyorlardır, çöl onları kuşatmıştır.`
4- Firavun`u inatçı yapacağım. Onların peşine düşecek. Böylece Firavun`la ordusunu yenerek yücelik kazanacağım. Mısırlılar bilecek ki, ben RAB`bim." İsrailliler söyleneni yaptılar.
5- Halkın kaçtığı Mısır Firavunu`na bildirilince, Firavun`la görevlileri onlara ilişkin düşüncelerini değiştirdiler: "Biz ne yaptık?" dediler, "İsrailliler`i salıvermekle kölelerimizi kaybetmiş olduk!"
6- Firavun savaş arabasını hazırlattı, ordusunu yanına aldı.
7- Seçme altı yüz savaş arabasının yanısıra, Mısır`ın bütün savaş arabalarını sorumlu sürücüleriyle birlikte yanına aldı.
8- RAB Mısır Firavunu`nu inatçı yaptı. Firavun sevinçle ilerleyen İsrailliler`in peşine düştü.
9- Mısırlılar Firavun`un bütün atları, savaş arabaları, atlıları, askerleriyle onların ardına düştüler ve deniz kıyısında, Pi-Hahirot yakınlarında, Baal-Sefon`un karşısında konaklarken onlara yetiştiler.
10- Firavun yaklaşırken, İsrailliler Mısırlılar`ın arkalarından geldiğini görünce dehşete kapılarak RAB`be feryat ettiler.
11- Musa`ya, "Mısır`da mezar mı yoktu da bizi çöle ölmeye getirdin?" dediler, "Bak, Mısır`dan çıkarmakla bize ne yaptın!
12- Mısır`dayken sana, `Bırak bizi, Mısırlılar`a kulluk edelim` demedik mi? Çölde ölmektense Mısırlılar`a kulluk etsek bizim için daha iyi olurdu."
13- Musa, "Korkmayın!" dedi, "Yerinizde durup bekleyin, RAB bugün sizi nasıl kurtaracak görün. Bugün gördüğünüz Mısırlılar`ı bir daha hiç görmeyeceksiniz.
14- RAB sizin için savaşacak, siz sakin olun yeter."
15- RAB Musa`ya, "Niçin bana feryat ediyorsun?" dedi, "İsrailliler`e söyle, ilerlesinler.
16- Sen değneğini kaldır, elini denizin üzerine uzat. Sular yarılacak ve İsrailliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçecekler.
17- Ben Mısırlılar`ı inatçı yapacağım ki, ardlarına düşsünler. Firavun`u, bütün ordusunu, savaş arabalarını, atlılarını yenerek yücelik kazanacağım.
18- Firavun, savaş arabaları ve atlılarından ötürü yücelik kazandığım zaman, Mısırlılar bilecek ki, ben RAB`bim."
19, 20- İsrail ordusunun önünde yürüyen Tanrı`nın meleği yerini değiştirip arkaya geçti. Önlerindeki bulut sütunu da yerini değiştirip arkalarına, Mısır ve İsrail ordularının arasına geldi. Gece boyunca bulut bir yanı karartıyor, öbür yanı aydınlatıyordu. Bu yüzden, bütün gece iki taraf birbirine yaklaşamadı.
21- Musa elini denizin üzerine uzattı. RAB bütün gece güçlü doğu rüzgarıyla suları geri itti, denizi karaya çevirdi. Sular ikiye bölündü,
22- İsrailliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçtiler. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturdu.
23- Mısırlılar ardlarından geliyordu. Firavun`un bütün atları, savaş arabaları, atlıları denizde onları izliyordu.
24- Sabah nöbetinde RAB ateş ve bulut sütunundan Mısır ordusuna baktı ve onları şaşkına çevirdi.
[i]25- Arabalarının tekerleklerini çıkardı; öyle ki, arabalarını zorlukla sürdüler. Mısırlılar, "İsrailliler`den kaçalım!" dediler, "Çünkü RAB onlar için bizimle savaşıyor."
26- RAB Musa`ya, "Elini denizin üzerine uzat" dedi, "Sular Mısırlılar`ın, savaş arabalarının, atlılarının üzerine dönsün."
27- Musa elini denizin üzerine uzattı. Sabaha karşı deniz olağan haline döndü. Mısırlılar sulardan kaçarken RAB onları denizin ortasında silkip attı.
28- Geri dönen sular savaş arabalarını, atlıları, İsrailliler`in peşinden denize dalan Firavun`un bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı.
29- Ama İsrailliler denizi kuru toprakta yürüyerek geçmişlerdi. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturmuştu.
30- RAB o gün İsrailliler`i Mısırlılar`ın elinden kurtardı. İsrailliler deniz kıyısında Mısırlılar`ın ölülerini gördüler.
31- RAB`bin Mısırlılar`a gösterdiği büyük gücünü görünce korkan İsrail halkı, RAB`be ve kulu Musa`ya güvendi.


79. ayetteki “Ve Firavun kavmini saptırdı ve doğru yolu göstermedi.” ifadesi, Firavunun halkına karşı yaptığı bir konuşmaya işaret etmektedir ki bu konuşma Mümin suresinin 29. ayetinde bildirilmiştir:

Mümin; 29: Ey kavmim! Yeryüzünde açığa çıkmış olarak bugün mülk (yönetim) sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Peki, eğer gelecek olursa Allah’ın hışmından bizi kim kurtarır?” dedi. Firavun; “Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve ben sadece size doğru yola kılavuzluk ediyorum.” dedi.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28. September 2008, 12:20 AM   #6
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Görüldüğü gibi Firavun kavmine, kendisinin doğru yola kılavuzladığını söylemiştir ama işin sonunda onları saptırdığı ortaya çıkmıştır.
İsrailoğullarının Kızıldeniz’den geçirilmelerinden, Tur’un eteklerine gelmelerine kadar olan gelişmeler bu surede anlatılmamıştır. Kıssanın bu bölümü hatırlanacak olursa A’râf suresinde yer almaktadır:

A’râf; 138–147: Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Derken kendilerine ait putlara tapmakta olan bir kavme rastladılar. Dediler ki: “Ey Musa! Onların nasıl ki tanrıları varsa, sen de bizim için bir tanrı kıl (belirle)!” (Musa da onlara) Dedi ki: “Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz. Onların (şu gördüklerinizin) içinde bulundukları şey (din), yok olmaya mahkûmdur ve bütün yapmakta oldukları da batıldır.”
(Musa) Dedi ki: “O sizi âlemlere fazlalıklı kılmışken, ben size Allah’tan başka ilâh mı arayayım!”
Hani bir zaman Biz, sizi, size azabın kötüsünü yapan; oğullarınızı öldüren, kızlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinin elinden de kurtarmıştık. Bunda da sizin için Rabbiniz tarafından büyük imtihan vardır.
Ve Musa ile otuz geceye sözleştik ve süreyi bir on gece ile tamamladık (daha ekledik). Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit tam kırk geceye tamamlandı. Ve Musa, kardeşi Harun’a; “Kavmim içinde benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yoluna uyma!” dedi.
Ne zaman ki Musa, tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Rabbi ona konuştu. (Musa) “Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana!” dedi. (Rabbi ona) Dedi ki: “Beni sen asla göremezsin velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin.” Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Musa da baygın olarak yere yığıldı. Ayılıp kendine gelince de; “Seni tenzih ederim, sana döndüm (tövbe ettim) ve ben inananların ilkiyim.” dedi.
(Allah) Dedi ki: “Ey Musa! Mesajlarımla ve kelâmımla seni insanlar üzerine seçtim. Şimdi sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!”
Ve Biz onun için o levhalarda her şeyden, bir nasihat ve her şey için bir detay yazdık. “Haydi, bunları kuvvetle al, kavmine de en güzel şekilde almalarını emret. Yakında size o fasıkların yurdunu göstereceğim. Yeryüzünde, bütün ayetleri görseler de onlara iman etmeyen, doğrunun yolunu görseler de o yolu tutup gitmeyen, eğer sapıklığın yolunu görürlerse onu yol edinen şu haksız yere büyüklük taslayanları, ayetlerimizden uzak tutacağım.” -Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil oluşlarındandır (umursamayışlarındandır).-
Ayetlerimizi ve ahiretteki karşılaşmayı yalanlayanların amelleri hepten boşa gitmiştir. Onlar kendi yaptıklarından başka bir şey ile mi cezalandırılırlar?

80–82. Ayetler:

Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve dağın sağ yanında size söz verdik / dağın sağ yanını size buluşma yeri olarak belirledik. Üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın / bal indirdik. -Sizi rızklandırdığımız şeylerin temizlerinden yiyin ve bunda aşırı gitmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o iner (düşer mahvolur). Ve şüphe yok ki Ben, tövbe eden, iman edip salihi işleyen, sonra da hakk yolu bulan kimse için çok bağışlayıcıyım.-

Kıssanın anlatımı arasına bir parantez olarak girmiş olan bu ayetler, Firavun’un zulmünden kurtarılan İsrailoğulları ile yapılan sözleşmenin özetidir. Dolayısıyla ayetlerin başındaki hitap da, Mekke’deki İsrailoğullarına yönelik bir hitap değildir. Zira bu ayetlerde İsrailoğullarına verildiği söylenen nimetler, Kur’an’ın diğer ayetlerindeki anlatımlardan da anlaşılacağı gibi, denizden geçirilmiş olan İsrailoğullarına verilen nimetlerdir. Hatırlanacağı üzere A’râf suresinin 160. ayetindeki; kendilerine “menne (kudret helvası)” ve “selva (bıldırcın / bal)” bahşedilen, yani bal börekle beslenen, bir eli yağda bir eli balda olan İsrailoğulları, Musa peygamber ile birlikte olan İsrailoğullarıdır.
Burada sözleşme kapsamında olması sebebiyle sadece İsrailoğulları için bahsedilmiş gibi görünen güzel nimetler, aslında herkesin istifadesine sunulmuştur. Çünkü Yüce Allah kullarına her zaman tayyibattan yemelerini ve haramlardan uzak durmalarını emretmiştir:

Bakara; 172: Ey iman etmiş olan kişiler! Sizi rızklandırdığımız şeylerin hoş ve temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin (karşılığını ödeyin), eğer siz yalnızca O’na kulluk ediyorsanız.

82. ayette Rabbimiz, Kur’an’da çokça yer alan ve “Ğaffar”, “Ğafur”, “Ğafir” sözcükleriyle ifade edilen “bağışlayıcılık” sıfatını ön plâna çıkarmış ve tövbe ettikten sonra doğru yoldan ayrılmayan kimseler için bağışlama kapılarını açmıştır.
83–85. Ayetler:

Seni kavminden daha çabuklaştıran nedir Ey Musa?
O (Musa): “Onlar, benim eserim (izim, öğretim) üzerinde olanlardır. Ben de Sen hoşnut olasın diye Sana acele ettim Rabbim.” dedi.
O (Allah): “Şüphesiz işte, Biz senden sonra kavmini fitnelendirdik. Samirî de onları saptırdı.” dedi.

Bu ayetler aslında 79. ayetin devamıdır. Yukarıda da söylediğimiz gibi 80–82. ayetler kıssa anlatımına bir parantez olarak girmiştir. Burada, denizden geçirilen kavmini nimeti bol bir yere iskân eden ve Rabbi ile buluşma hevesiyle vahy mahalli olan dağa giden Musa peygamberin, Allah ile olan konuşması anlatılmaktadır. Anlatılanlara göre; kavminin kendilerine verilen ilâhî öğretilerden vazgeçmeyeceğine güvenen Musa peygamber, onları kardeşi Harun’a emanet ederek Rabbini hoşnut etmek için alelacele ilk vahyi aldığı yere geri dönmüş ama orada durumun hiç de kendi düşündüğü gibi olmadığını, Samirî’nin onları saptırdığını, onların da kendilerini ateşe attığını öğrenmiştir. İsrailoğullarının kendilerini ateşe atması; “Biz onları fitnelendirdik” cümlesi ile ifade edilmiş olup, bu cümlede Rabbimizin fiili kendisine nispet etmesi, “fitneleme” eyleminin yaratıcısı olması sebebiyledir. Yani İsrailoğulları aslında kendi kendilerini ateşe atmışlar ve ne olduklarını, içyüzlerini açığa vurmuşlardır.

Samirî kimdir?

“Samirî” sözcüğü, tıpkı “Ümmi (Anakentli)”, Mekkî (Mekkeli)”, Rumî (Romalı)” sözcükleri gibi; “Samirli” demektir. Buna göre “Samir”, ya bir ülkenin, ya bir kentin, ya da bir kavmin (oymağın) adıdır. Buna dair elimizde kesin bir bilgi bulunmamasına rağmen biz bu sözcüğün, “Sümer” sözcüğünden bozulmuş olduğu kanaatine sahibiz. “Samirî” sözcüğü, Tevrat’ın 1. Krallar bölümünün 16. Bab, 24. Cümlesinde “Samiriye” şeklinde geçmektedir:

Omri, Şemer adlı birinden Samiriye Tepesi`ni iki talant gümüşe satın alıp üstüne bir kent yaptırdı. Tepenin eski sahibi Şemer`in adından dolayı kente Samiriye adını verdi.”

“Samirî” sözcüğünün “Sümer” sözcüğünden bozulmuş olduğu varsayımına dayanarak ve yukarıdaki Tevrat cümlesini dikkate alarak İsrailoğullarını yoldan çıkaran Samirî hakkında şu yorumu yapmak mümkün olabilir: Samirî, İsrailoğulları arasına karışmış olmasına rağmen, aslen Mezopotamya’dan Mısır’a göçmüş ve hâlâ asaletlerini koruyan Sümerli guruplara mensup birisidir.

86, 87. Ayetler:

Bunun üzerine Musa öfkeli ve üzgün olarak hemen kavmine geri döndü: “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaat ile söz vermedi mi? Şimdi size bu uzun mu geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazap inmesini mi arzu ettiniz de bana olan vaadinizden cayıverdiniz?” dedi.
Onlar dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o kavmin ziynetlerinden bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Sonra onları fırlatıp attık. Sonra da işte böylece Samirî ilka etti (kafamıza soktu).”

86. ayette, güvenerek arkasında bıraktığı kavminin yoldan çıktığını öğrenen ve öfke ile kavmine dönen Musa peygamberin sitemi, 87. ayette de Musa peygamberin azarına karşılık suçu Samirî’nin üzerine atmak suretiyle kavmin kendisini savunması anlatılmıştır. Hatırlanacak olursa kıssanın bu bölümü A’râf suresinde bu ayrıntıda değildi:

A’râf; 150, 151: Ve Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde; “Bana arkamdan ne kötü bir halef oldunuz! Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız mı?” dedi. Ve levhaları bıraktı ve kardeşi Harun’u kendine çekerek başından tuttu. (Harun) “Ey anamın oğlu! İnan ki, bu kavim beni güçsüz düşürdü, az daha beni öldüreceklerdi. Onun için bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma. Ve beni bu zalimler kavmi ile bir tutma.” dedi.
(Musa) Dedi ki: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetinin içine al. Ve Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”

Fırlatıp atılan ziynetler


87. ayetteki ifadeler genellikle aşağıdaki nakil esas alınarak yorumlanmış ve Musa peygamberin kavminin fırlatıp attığı ziynetlerin, İsrailoğullarının Mısır’daki komşularını kandırarak onlardan emanet olarak alıp da iade etmedikleri kıymetli eşya ve madenler olduğu ileri sürülmüştür.

Ziynet”ten kasıt, firavun hanedanından aldıkları altın ve gümüşten oluşan süs eşyaları idi. Otuz beş gün sonra Samiri -ki o israiloğullarından idi- onlara dedi ki: “Ey mısır halkı! Musa size geri dönmeyecektir. Siz de şu vizre bakın. O vizr, kadınlarınızı ve çocuklarınız üzerindeki pisliğin ta kendisidir. Bunlar sizin gasb yoluyla firavun hanedanından aldığınız süs eşyalarıdır. Haydi bunlardan temizlenin ve onları ateşe atın” onlar da onun dediğini yaptılar. Altın ve gümüşten oluşan bütün süs eşyalarını toplayıp bir araya getirdiler. Samiri bunları aldı ve 36, 37 ve 38. günlerde -yani, toplam üç günde- işleyerek bir buzağı şekline getirdi. Sonra Cibril’in atının toynağının izinden almış olduğu toprağı ona kattı. Buzağı bir defaya mahsus olmak üzere böğürdü. Fakat bir daha böğürmesini tekrarlamadı. Samiri 39. Gün bu buzağıya tapmalarını emretti. Ertesi günü, yani kırkıncı günde musa onların yanına döndü. İşte Allah’ın şu buyruğu bunu anlatmaktadır: “Onları attık, Samir de böylece (o süs/ ziynet eşyalarını ateşe) attı. (Mukatil)

Yukarıdaki iddiaların Tevrat’taki yanlış anlatımdan başka kaynağı yoktur:


Çıkış, 12; 35, 36:

35- İsrailliler Musa`nın dediğini yapmış, Mısırlılar`dan altın, gümüş eşya ve giysi istemişlerdi.
36- RAB İsrailliler`in Mısırlılar`ın gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mısırlılar onlara istediklerini verdiler. Böylece İsrailliler onları soydular.
Tevrat’taki anlatıma göre; İsrailoğulları Mısır’dan ayrılmadan hemen önceki günlerde Mısırlılardan altın, gümüş eşya ve giysiler istemişler ve almışlar ama bu aldıklarını geri ödeme niyeti taşımadıklarından aslında Mısırlıları soymuşlardır.
87. ayeti yukarıdaki anlayışa malzeme yapmak ve bir takım eklemelerle çevirmek, muharref Tevrat’ı nakletmekten başka bir şey değildir. Aslında ayetteki fiiller ve cümlelerin kurulumu da, Tevrat etkisiyle yapılan bu eklemeli çevirilere uygun düşmemektedir.
Bize göre bu yaklaşım tamamen yanlıştır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken ilk nokta, 87. ayette geçen “ziynetül kavm (kavmin ziyneti)” ile A’râf suresinin 148. ayetinde geçen “hulliyhim (kadınlarının süs eşyaları)” ifadelerinin aynı şeyler olmadığıdır. Dolayısıyla Tevrat’ta ve Mukatil’in iddialarında Mısırlılardan alındığı söylenen süs eşyaları ve kıymetli madenler, A’râf; 148’de geçen “hulliyhim” ifadesi kapsamında olup, bunların konumuz olan 87. ayette geçen “ziynetül kavm” ifadesi kapsamında mütalâa edilmesi mümkün değildir. Bize göre buradaki ziynetler, İsrailoğullarının yüzlerce sene iç içe yaşadıkları Mısırlılardan aldıkları dinî ve ahlâkî değerlerdir. İşte, Musa peygambere mazeret beyan eden kavmi, o kavimden (Mısırlılardan) aldıkları yanlış inançları “ziynetlerden yük” olarak nitelemekte ve bu yükü fırlatıp attıklarını söylemektedirler. Buradaki “fırlatıp atmak” deyimi de; İsrailoğullarının, Musa peygamberin gösterdiği doğru yola uyarak yanlış inançlardan vazgeçtiklerini ve böylece de yükten kurtulduklarını ifade etmektedir.
Samirî ise bu noktadan sonra devreye girmiş ve onların kafasına bazı şeyler sokmuştur. Samirî’nin onların kafasına soktuğu şeyler 88. ayette açıklanmıştır.

88–91. Ayetler:

Samirî onlara bir buzağı; böğürmesi (çekiciliği) olan bir ceset çıkardı da onlar (İsrailoğulları); “İşte bu sizin ilâhınızdır ve de Musa’nın ilâhıdır. Ama o (Musa), onu terk ediverdi.” dediler. -Peki onlar görmüyorlar mıydı ki, o (buzağı), kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara, ve bir yarara güç yetiremiyordu!-
Ve ant olsun ki Harun daha önce onlara; “Ey kavmim! Şüphesiz siz bununla fitnelendiniz (imtihana çekildiniz). Ve şüphesiz sizin Rabbiniz Rahman’dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin.” demişti.
Onlar (Harun’un kavmi); “Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.” dediler.

88, 89. ayetlerde; Harun’un nezaretinde iken İsrailoğullarının, Samirî’nin ortaya çıkardığı, böğürmesi (çekiciliği) olan ama kendisi işe yaramayan (bir ceset olan) buzağıyı kendilerine ilâh yapmak suretiyle sapmaları ve bu yüzden, yani işe yaramaz bir nesneye taparak düşüncesiz bir davranış sergilemeleri sebebiyle Yüce Allah tarafından kınanmaları anlatılmaktadır.

Buzağı; böğürtüsü (çekiciliği) olan ceset neydi?


Hatırlanacak olursa bu konu daha önce A’râf suresinin 148. ayetinde geçmiş ve orada tahlil edilmiştir. Ancak, önemine binaen konu burada tekrar ele alınmış ve aynı paralelde bir daha açıklanmıştır.
Bilindiği gibi buzağı; sığır yavrusuna denir. Ama “buzağı” sözcüğü burada Hakikat anlamıyla, yani yeryüzünde var olan milyonlarca sığır yavrusundan biri kastedilerek kullanılmamıştır. Zaten Rabbimiz de burada “buzağı”yı iki ayrı özellikle nitelemek suretiyle sözcüğün anlamını tevil etmiş ve dolayısıyla da “buzağı” sözcüğünün müteşabih olduğunu göstermiştir. Rabbimizin nitelemelerine göre bu buzağı, böğürmesi (çekiciliği) olan bir buzağıdır ve aynı zamanda bir “ceset” mesabesindedir. “Ceset” ise herkesin bildiği gibi; “ölü vücut” demektir. Fakat “ceset” sözcüğü de müteşabih bir sözcüktür ve bize göre sözcüğün buradaki anlamı da Hakikat anlamı dışındadır. “Ceset” sözcüğünün Hakikat anlamı dışında kullanılışının Kur’an’daki bir diğer örneği de Sad suresinin 34. ayetinde olup sözcük orada kinaye yollu bir anlatımla, Süleyman peygamberin iktidarı sırasında bir dönem iyi işler yapmadığını belirtmek için kullanılmıştır. İşte “ceset” sözcüğü, nasıl Sad suresinde Süleyman peygamberin iyi işler yapmadığını, Arapça deyimi ile “meyyit-i müteharrik (hareketli ölü)” bir tutum sergilediğini anlatmak için kullanıldıysa, burada da söz konusu buzağının hiçbir işe yaramadığını, kendine veya başkalarına yarar veya zarar verebilecek iradeye ve etkinliğe sahip olmadığını belirtmektedir. Nitekim buzağının bu işe yaramaz özellikleri, A’râf; 148’de; “Onun kendilerine bir söz söylemezliğini ve bir yol göstermezliğini görmediler mi?” şeklindeki ifadeyle, bu ayet grubundaki 89. ayette de; “Onlar görmüyorlar mıydı ki, o (buzağı), kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara ve bir yarara güç yetiremiyordu.” şeklindeki ifadeyle vurgulanmıştır. Buzağının bu nitelikleri aslında, insanların Allah’ın astlarından edindikleri sözde ilâhların nitelikleridir. Rabbimiz pek çok ayette tekrarlayarak bu nitelikleri insanlara iyice tanıtmış ve bu nitelikteki şeylerin ilâh edinilmemesini öğütlemiştir: Yunus; 18, 106, Meryem; 42, Enbiya; 66, Maide; 76, Ra’d; 16, Şuara; 73, Furkan; 3, 55, Hacc; 12.

Böğürme: Huvar

“Böğürmesi olan” ifadesindeki “böğürme” sözcüğünün orijinali “huvar” sözcüğüdür. Leys tarafından “boğa sesi” olarak, İbn-i Side tarafından “sığır, koyun, geyik ve havada uçan nesnelerin sesi” olarak açıklanan “huvar” sözcüğü, Lisan ül Arab’ta ise şöyle açıklanmıştır:
“Huvar’ın aslı: Avcı geyik yavrusunu yakalar, onu bir yere bağlar ve onun kulaklarını ovalar. İşte o zaman geyik yavrusu böğürür (bağırır). Bunu duyan yavrusunu kaybetmiş olan ana geyik, yavrusunun yanına koşar ve avcıya yakalanır.” (Lisan ül Arab; c:3 s:245)
Lisan-ül Arab’ın verdiği bu bilgiye göre “huvar”, bir hayvanın normal böğürmesi değil, bir hayvanı tuzağa düşürmek için başka bir hayvana çıkartılan sestir. Nitekim bu, bir yöntem olarak ördek ve keklik avında da yaygın şekilde kullanılmakta, hatta “huvar”, bir nevi boru ile taklit bile edilmektedir.
Konumuza bu bilgiler ışığı altında bakıldığında, ayetlerde “ceset, cansız” olarak nitelenen buzağının, insanları tuzağa düşüren bir özelliğe, cazibeye sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak biz, burada konu edilen buzağının (böğürmesi olan cesedin); “altın” olduğu görüşündeyiz. Nitekim A’râf suresinin 148. ayetindeki; “kendi kadınlarının süs takılarından bir buzağı” ifadesi de, buzağının ziynet olduğunu bildirmek suretiyle bu görüşü doğrulamaktadır. Ayrıca, aynı kıssanın Bakara suresinin 67–71. ayetlerindeki anlatımında, ilâh edinilen sığır için kullanılan “sarı, lekesiz ve bakanlara haz veren” ifadeleri de aynen “altın” özelliklerini yansıtmaktadır. Rabbimizin bu ayetlerde yaptığı “bakara (sığır)” sözcüğü ile ilgili tevil, konuyu daha güzel açıklamaktadır:

Bakara; 67–71: Ve hani bir zamanlar Musa kavmine; “ Şüphesiz ki Allah, size bir inek boğazlamanızı emrediyor.” demişti. Onlar; “Sen bizi alaya mı alıyorsun?” dediler. O (Musa); “Ben cahillerden biri olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.
Onlar; “Bizim için Rabbine dua et, o (inek) her ne ise onu bize iyice açıklasın.” dediler. O (Musa); “Rabbim diyor ki; o (inek), pek yaşlı değil, pek körpe de değil, ikisi arası dinç bir sığırdır. Haydi emrolunduğunuz işi yapınız.” dedi.
Onlar; “Bizim için Rabbine dua et, onun rengi ne ise onu bize iyice açıklasın.” dediler. O (Musa); “Şüphesiz Rabbim diyor ki, o (inek), rengi bakanlara sürur veren, sapsarı bir inektir.” dedi.
Onlar; “Bizim için Rabbine dua et, o nedir bize iyice açıklasın. Şüphesiz ki o sığır, bize müteşabih geldi ve biz şüphesiz Allah dilerse elbette doğru yolu buluruz.” dediler.
O (Musa): “Rabbim diyor ki; o (inek) çifte koşulup tarla sürmeyen, ekin sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.” Onlar; “İşte tam şimdi gerçeği getirdin.” dediler. Sonunda onu boğazladılar. Ama neredeyse yapmayacaklardı.

Görüldüğü gibi Bakara suresinin yukarıdaki ayetlerinde geçen “bakara (sığır)” sözcüğü mecaz anlamda kullanılmıştır. Çünkü Hakikat anlamıyla çifte koşulmayan, tarla sürmeyen, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırın varlığından söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla Bakara suresindeki sığır da, A’râf suresinde ve bu surede konu edilen buzağı da, bilinen sığır ve yavrusu değil, tevilinden anlaşıldığına göre “altın”dır. O hâlde, hem Bakara suresindeki “bakara”, hem de A’râf ve Ta Ha surelerindeki “buzağı” sözcüklerinden “altın” anlaşılmalıdır. Ayrıca, yukarıda 88. ayette geçen “buzağı” sözcüğünün, konu ile ilgili açıklamalarda veya parantez içi ekleme şeklinde de olsa meallerde “altın buzağı” olarak ifade edilmesi yanlıştır. Sözcük sadece “buzağı” olarak ifade dilmeli ama “altın” olarak anlaşılmalıdır.
Konuya, İsrailoğullarının sapmasına yol açması bakımından yaklaşıldığında da buzağının mecazen “altın” anlamında kullanılmış olması, konu ile tam bir uyum göstermektedir. Çünkü “altın”ın insanları nasıl tuzağa düşürdüğü, onları nasıl kendisine köle yaptığı, yani insanların “altın”ı nasıl ilâh edindiği, günlük hayatın içinde hiç çaba sarf etmeden görülebilecek bir olgu durumundadır.

Klâsik kaynakların çoğunda ise, burada konu edilen buzağının canlı buzağı olduğu ve bunun da Samirî’nin kerametiyle gerçekleştirdiğine dair nakiller yer almaktadır. Bunlara göre; güya Samirî, denizden geçerken onlara öncülük eden Cebrail’in atının ayağını bastığı yerden bir avuç toprak alarak o toprağı potada eriyen altınların içine atmış ve sonra da onu kalıba dökmüş, kalıptan da canlı, böğüren bir buzağı çıkıvermiştir. (!)
Kimine göre de buzağı canlı değildir. Samirî, buzağı şeklinde bir heykel yapmış ve bu heykele, rüzgârın gireceği, böylece de buzağı sesine benzer bir ses çıkaracağı bir biçimde delikler, kanalcıklar koymuştur, heykel de bu sebeple böğürmektedir.
Bu konudaki yorumlardan en çok kabul gören iki tanesi Esed ve Razi’ye aittir:

İsrailoğulları`nın bu altın buzağısı, besbelli, yüzyıllarca süren Mısır etkisinin bir ürünüydü. Mısırlılar Menfis`de tanrı Ptah`ın tecessümü olarak gördükleri kutsal boğa`ya, Apis`e tapınırlardı. Boğa yaşlanıp da ölünce, onun yerine hemen yeni bir Apis`in doğduğu düşünülüyor ve eskisinin ruhunun ölüm ülkesinde Osiris`e hulûl ettiğine inanılıyor ve bu iki başlı tanrıya bundan böyle artık Osiris-Apis (Greco-Egyptian dönemde "Serapis") adıyla tapınılıyordu. Altın buzağının çıkardığı "boğuk ses"e (huvâr) gelince, bunun, Mısır tapınaklarında bulunan ve içine açılmış bir takım oyuklar sayesinde ses çıkardığı bilinen putlarda olduğu gibi rüzgarın etkisiyle çıkan bir ses olması muhtemeldir. (ESED)

İkrime, İbn Abbas`ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Harun (a.s), Sâmiri buzağıyı yaptığı bir sırada ona uğrar ve ona, "Ne yapıyorsun?" dediğinde o, "Ben, ne faydası ne de zararı olmayan bir şey yapıyorum. Binâenaleyh, bana dua et" der. Bunun üzerine Hz. Harun (a.s) da, "Allah`ım ona, istediğini ver" der. Hz. Harun (a.s) çekip gidince Sâmiri, Allah`ım, senden onun böğürmesini istiyorum" der, o da böğürür. Böyle olması halinde bu, Harun (a.s)`ın bir mucizesi olmuş olur. "işte sizin de, Musa`nın da tanrısı budur" ifadesine gelince, bu hususta şöyle bir problem bulunmaktadır: "O kavim, eğer, o anda yapılan o buzağının, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğuna inanacak kadar cahil idiyseler onlar deli demektirler ki, dolayısıyla da mükellef olmazlar! Halbuki bu kadar kalabalık bir kitlenin deli ve cahil olması da imkansızdır. Yok, eğer onlar bunun böyle olduğuna inanmıyor idiyseler, daha nasıl, `işte sizin de, Musa`nın da tanrısı budur" diyebilmişlerdir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Onlar, belki de "hulul" inancına sahib idiler. Binâenaleyh, böğürme işi, ulûhiyete münasib düşmediğinden her ne kadar bu da uzak bir şey ise de, ilahın veya onun herhangi bir sıfatının o maddeye hulul ettiğini düşündüler. O topluluk belki de, son derece ahmak ve aptal idiler. (Razi; ilgili ayetlerin açıklamaları)

Netice olarak tekrar söylüyoruz ki İsrailoğulları “altın buzağı”ya değil “altın”a tapmışlardır ve tapmaktadırlar. Samirî onların kafasına altına tapmanın Allah’a tapmaktan daha iyi olduğu fikrini sokmuştur. Ama İsrailoğulları, kendilerinin altına tapmış oldukları yetmezmiş gibi, “İşte bu sizin ilâhınızdır ve de Musa’nın ilâhıdır. Ama o (Musa), onu terk ediverdi.” şeklindeki sözleriyle bir de Musa peygamberin de bir zaman altına taptığını sonra onu terk ettiğini ileri sürmüşlerdir.

92–94. Ayetler:

O (Musa); “Ey Harun! Bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni benim yolumu takip etmekten engelleyen ne oldu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?” dedi.
O (Harun); “Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı tutma. Şüphesiz ben senin ‘İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın ve benim sözüme bakmadın’ demenden korktum.” dedi.

Bu ayetler, İsrailoğulları tarafından Harun’a sürülen karaları temizlemektedir. Çünkü Tevrat’a göre İsrailoğullarını yoldan çıkaran Samirî değil, Harun’dur:


Çıkış 32

1- Halk Musa’nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Harun’un çevresine toplandı. Ona, “Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap” dediler, “Bizi Mısır’dan çıkaran adama, Musa’ya ne oldu bilmiyoruz!”
2- Harun, “Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin” dedi.
3- Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Harun’a getirdi.
4- Harun altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı
sizi Mısır`dan çıkaran Tanrınız budur!" dedi.
5- Harun bunu görünce, buzağının önünde bir sunak yaptı ve “Yarın RAB’bin onuruna bayram olacak” diye ilan etti.
6- Ertesi gün halk erkenden kalkıp yakmalık sunular sundu, esenlik sunuları getirdi. Sonra oturup yediler, içtiler, kalkıp alem yaptılar.
7- RAB Musa’ya, “Aşağı in” dedi, “Mısır’dan çıkardığın halkın baştan çıktı.
8- Buyurduğum yoldan hemen saptılar. Kendilerine dökme bir buzağı yaparak önünde tapındılar, kurban kestiler. ‘Ey İsrailliler, sizi Mısır’dan çıkaran ilahınız budur!’ dediler.”
9- RAB Musa’ya, “Bu halkın ne inatçı olduğunu biliyorum” dedi,
10- “Şimdi bana engel olma, bırak öfkem alevlensin, onları yok edeyim. Sonra seni büyük bir ulus yapacağım.”
11- Musa Tanrısı RAB’be yalvardı: “Ya RAB, niçin kendi halkına karşı öfken alevlensin? Onları Mısır’dan büyük kudretinle, güçlü elinle çıkardın.
12- Neden Mısırlılar, ‘Tanrı kötü amaçla, dağlarda öldürmek, yeryüzünden silmek için onları Mısır’dan çıkardı’ desinler? Öfkelenme, vazgeç halkına yapacağın kötülükten.
13- Kulların İbrahim’i, İshak’ı, İsrail’i anımsa. Onlara kendi üzerine ant içtin, ‘Soyunuzu gökteki yıldızlar kadar çoğaltacağım. Söz verdiğim bu ülkenin tümünü soyunuza vereceğim. Sonsuza dek onlara miras olacak’ dedin.”
14- Böylece RAB halkına yapacağını söylediği kötülükten vazgeçti.
15- Musa döndü, elinde antlaşma koşulları yazılı iki taş levhayla dağdan indi. Levhaların ön ve arka iki yüzü de yazılıydı.
16- Onları Tanrı yapmıştı, üzerlerindeki oyma yazılar O’nun yazısıydı.
17- Yeşu, bağrışan halkın sesini duyunca, Musa’ya, “Ordugahtan savaş sesi geliyor!” dedi.
18- Musa şöyle yanıtladı: “Ne yenenlerin, Ne de yenilenlerin sesidir bu; Ezgiler duyuyorum ben.”
19- Musa ordugaha yaklaşınca, buzağıyı ve oynayan insanları gördü; çok öfkelendi. Elindeki taş levhaları fırlatıp dağın eteğinde parçaladı.
20- Yaptıkları buzağıyı alıp yaktı, toz haline gelinceye dek ezdi, sonra suya serperek İsrailliler’e içirdi.
21- Harun’a, “Bu halk sana ne yaptı ki, onları bu korkunç günaha sürükledin?” dedi.
22- Harun, “Öfkelenme, efendim!” diye karşılık verdi, “Bilirsin, halk kötülüğe eğilimlidir.
23- Bana, ‘Bize öncülük edecek bir ilah yap. Bizi Mısır’dan çıkaran adama, Musa’ya ne oldu bilmiyoruz’ dediler.
24- Ben de, ‘Kimde altın varsa çıkarsın’ dedim. Altınlarını bana verdiler. Ateşe atınca, bu buzağı ortaya çıktı!”
25- Musa halkın başıboş hale geldiğini gördü. Çünkü Harun onları dizginlememiş, düşmanlarına alay konusu olmalarına neden olmuştu.
26- Musa ordugahın girişinde durdu, “RAB’den yana olanlar yanıma gelsin!” dedi. Bütün Levililer çevresine toplandı.
27- Musa şöyle dedi: “İsrail’in Tanrısı RAB diyor ki: ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün.’”
28- Levililer Musa’nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü.
29- Musa, “Bugün kendinizi RAB’be adamış oldunuz” dedi, “Herkes öz oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bugün RAB sizi kutsadı.”
30- Ertesi gün halka, “Korkunç bir günah işlediniz” dedi, “Şimdi RAB’bin huzuruna çıkacağım. Belki günahınızı bağışlatabilirim.”
31- Sonra RAB’be dönerek, “Çok yazık, bu halk korkunç bir günah işledi” dedi, “Kendilerine altın put yaptılar.
32- Lütfen günahlarını bağışla, yoksa yazdığın kitaptan adımı sil.”
33- RAB, “Kim bana karşı günah işlediyse onun adını sileceğim” diye karşılık verdi,
34- “Şimdi git, halkı sana söylediğim yere götür. Meleğim sana öncülük edecek. Ama zamanı gelince günahlarından ötürü onları cezalandıracağım.”
35- RAB halkı cezalandırdı. Çünkü Harun’a buzağı yaptırmışlardı.


Harun şirke göz mü yumdu?

Harun’un 94. ayetteki ifadesi ilk bakışta, sanki onun tefrika çıkarmamak için kavmin altına tapmasına göz yummuş olduğu anlamına geliyor gibi görünse de, A’râf suresinin 150. ayeti, böyle bir anlayışın doğru olmadığını göstermektedir. Zira A’râf suresinin 150. ayetinde bildirildiğine göre Harun, kavmi tarafından zayıf düşürülmüş, eli kolu bağlanmış hatta ölümle tehdit edilmek suretiyle etkisiz hâle getirilmiştir. Yani Harun’un şirke taviz vermiş gibi görünmesi, sadece “tefrikayı önlemek” sebebiyle açıklanamaz. Kavminin baskısıyla karşı karşıya gelen Harun, zaten yoldan çıkmış olan halkın bir de kendi aralarında tefrikaya düşmesinden korkmuş ve Musa peygamberin döndüğünde kendisini, durumu daha da kötüleştirmekle ve kontrolü iyice kaybetmekle suçlamaması için, o gelene kadar sessiz kalmıştır. Nitekim A’râf suresinin 150. ayetinden anlaşıldığına göre, kavmin içinde Musa peygambere ve Harun’a düşman olan ve huzursuzluk çıkmasına yol açacak birçok kimse bulunmaktadır.
Musa peygamberin 93. ayetteki “Benim emrine isyan mı ettin?” ifadesi, onun oradan ayrılırken Harun’a bir şeyler emrettiğini göstermektedir. Harun’un cevabından da bu emrin; “Ne olursa olsun, İsrailoğulları arasında sen bozgunculuğa sebep olma!” mealinde olduğu anlaşılmaktadır.

95–98. Ayetler:

Sonra da o (Musa); “Ey Samirî! Senin bu yaptığın nedir?” dedi.
O (Samirî); “Ben onların anlamadıkları bir şeyi anladım da elçinin eserinden bir avuç almıştım, sonra da onu fırlatıp attım. Ve bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi.” dedi.
O (Musa); “Haydi çekil git. Artık senin için hayat boyunca, ‘Benimle temas yok’ diye söylemen var. Hem senin için asla karşı çıkamayacağın bir buluşma günü daha var. Bir de ibadet edip durduğun ilâhına bak.” dedi. -Elbette Biz onu yakacağız, sonra da kesinlikle onu denizde kökünden yıkacağız. Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. Şüphesiz ki O ilim yönünden her şeyi kuşatmıştır.-

Bu ayet grubunda, bundan önce kardeşi Harun’u sorgulayan Musa peygamber ile Samirî arasındaki; Musa peygamberin Samirî’ye İsrailoğullarını yoldan çıkarma sebebini sormasıyla başlayan konuşmalar yer almaktadır.
Samirî, Musa peygambere gayet açık cevap vermiş ve “Ben onların anlamadıkları bir şeyi anladım da elçinin eserinden bir avuç almıştım, sonra da onu fırlatıp attım. Ve bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi.” diyerek, kendisinin Musa peygamberin dininden vazgeçtiğini, döndüğünü yani mürtedliğini beyan etmiştir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28. September 2008, 12:21 AM   #7
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Ayetteki Elçi


Samirî’nin cevabında sözü edilen “elçi”; Musa peygamberdir.

Elçinin eseri


96. ayette geçen “eser” sözcüğü genellikle “iz” anlamıyla ele alınmış ve bunun “ayak izi” olduğu yönünde yorumlar yapılmıştır. Hâlbuki yukarıda 84. ayette yer alan Musa peygamberin konuşmasına dikkat edilirse bu sözcüğün; “öğreti, risalet, onlara tebliğ edilenler” anlamında olduğu görülmektedir.

Samirî’nin cezasını bildiren Musa peygamberin; “Haydi çek git! Artık senin için hayat boyunca, ‘Benimle temas yok’ diye söylemen var.” şeklindeki ifadesi, onun sadece kavminden sürgün edilmediğini, aynı zamanda hayattan sürgün edildiğini anlatmaktadır. Çünkü verilen ceza ile Samirî, her gittiği yerde bir sürgün olduğunu bildirmek zorunda bırakılmaktadır. Bu konuda Samirî’nin, Allah’tan bir azap olarak cüzam hastalığına uğratıldığı yolunda, Tevrat’ın cüzamlılarla ilgili olarak aşağıdaki cümlelerinden kaynaklanmış olması muhtemel olan iddialar ileri sürülmüştür:


Levililer 13; 45, 46:

45- "Böyle bir hastalığa yakalanan kişinin giysileri yırtık, saçları dağınık olmalı; kişi ağzını örtüp, `Kirliyim! Kirliyim! diye bağırmalı.
46- Hastalığı devam ettiği sürece kirli sayılacaktır, çünkü kirlenmiştir. Halktan uzak, ordugahın dışında yaşamalıdır."


Bize göre burada önemli olan Samirî’nin, gittiği her yerde herkese kendisi ile temas kurulmaması gerektiğini söyleyecek olmasıdır. Bunu, hastalık sebebiyle veya ahlâkî bakımdan mimli, yaftalı olması sebebiyle yapmasının bir önemi yoktur.

98. ayetteki “Elbette Biz onu yakacağız, sonra da kesinlikle onu denizde kökünden yıkacağız. Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. Şüphesiz ki O ilim yönünden her şeyi kuşatmıştır.” ifadesinin yer aldığı bölüm kıssaya ait olmayıp, Rabbimize ait bir genel beyandır ve bir parantez içi cümledir. Bu beyanda bildirilen Allah’ın her şeyi kuşattığı ve küfrün, şirkin kökünün kazınacağı hususu, başka ayetlerde de bildirilmiştir:

Talak; 12: Allah, yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yaratandır. Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın bilgisinin her şeyi kuşattığını bilesiniz diye buyruk bunlar arasında iner durur.

Cinn; 28: Ta ki Rabblerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettikleri ortaya çıksın. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi de sayısı ile saymıştır.

Sebe’; 3: Ve inkâr edenler; “Bize o saat (kıyamet) gelmeyecektir” dediler. De ki: “Ama gaybı bilen Rabbime ant olsun o, size mutlaka gelecektir. O’ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.”

En’âm; 59: Ve gaybın anahtarları yalnızca onun katındadır. Ondan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.

Hud; 6: Ve yeryüzünde hiçbir dabbeh / canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. (Allah) Onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.

99–104. Ayetler:

Biz, sana geçmiş olan şeylerin önemli haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir verdik.
Kim ondan (Bizim verdiğimiz zikirden; Kur’an’dan) yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü; Sura üfürüldüğü gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyamet günü onlar için; bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri göğermiş olarak toplayacağız.
Aralarında fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on’ kaldınız.”
-Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz.- Yolca en üstün olan; “Siz ancak bir gün kaldınız.” diyecektir.

Bu ayet grubunda Yüce Allah, geçmişe ait kıssaları bitirdiğini söyledikten sonra peygamberimizi muhatap alarak ona seslenmektedir. İnsanlara öğüt ve kılavuz olan Kur’an ile ilgili bilgilerin yer aldığı bu seslenişte; Kur’an’dan yüz çevirenlerin kıyamet gününde gözleri göğermiş hâlde toplanacakları, dünyada yüklendikleri sebebiyle ahirette, içinden çıkılmayacak sıkıntılarla, altından kalkılmayacak yüklerle karşılaşacakları bildirilmekte ve insanlardan da, zikir (öğüt) olarak nitelenen Kur’an’dan öğüt, ibret almaları istenmektedir. Hatırlanacak olursa, surenin başında da Kur’an’ın öğüt olma özelliği ön plâna çıkarılmıştı: “Biz Kur’an’ı sana sıkıntıya düşesin / sıkıntı veresin (eşkıyalık yapasın) diye indirmeyip ancak haşyet duyan kimse için bir öğüt olmak üzere; yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik.”
Gözlerin göğermesi

Bu ifade bir deyim olup; “korkudan ve zayıflıktan dolayı gözlerin donup kalması” anlamına gelir. İnkârcıların, yalanlayıcıların, müşriklerin kıyamet günündeki hâlleri, İbrahim suresinde benzer bir ifade ile yer almıştır:

İbrahim; 42: Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gafil (habersiz) olduğunu sanma! Ancak O, onları gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor.

103 ve 104. ayetlerde, mahşerde toplanan insanların kendi aralarında, dünyada yeterli süre kalmadıkları hakkında konuşacakları bildirilmektedir. Bu konuşmalarda yer alan “on” ve “bir” ifadeleri genellikle azlıktan kinaye olarak “birkaç” anlamında kullanılır. Buna karşılık çokluktan yapılan kinaye ise, 7, 70 ve 1000 sayıları ile ifade edilir. Dolayısıyla ayette geçen “on” sayısı “birkaç sene”yi ifade etmektedir.
Kâfirlerin dünyada geçirdikleri sürenin azlığından yakınmaları, eğer daha fazla süre verilse idi, kendilerinin de iman edip salihatı işleyecekleri yolundaki iddialarına dayanak bulabilme çabası sebebiyledir. Kâfirlerin düşeceği bu durumdan Kur’an’da pek çok yerde söz edilmektedir:

Fatır; 37: Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.-

Müminun; 112-114: O (Allah); “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi.
Onlar; “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor.” dediler.
O (Allah); “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi.

Naziat; 46: Sonra onlar onu (kıyameti) görecekleri gün dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamış gibidirler.

Rum; 55, 56: Ve kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı.
Kendilerine ilim ve iman verilenler de diyecekler ki: “Ant olsun ki, Allah’ın kitabında, dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, ölümden sonra dirilme günüdür. Fakat siz bunu bilmiyordunuz.

Müminler için ise böyle bir durum söz konusu değildir. Onlar dünyada geçirdikleri zamandan şikâyet etmeden “öldük ve dirildik” demektedirler.

Zikirden; Allah’ın gönderdiği öğütlerden yüz çevirenler Kur’an’da devamlı uyarılmışlardır:

Hud; 17: (O dünyayı isteyenler) Hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Allah’tan bir şahidin takip ettiği ve de kendinden önce bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse gibi midir? İşte onlar (böyle olanlar), ona (Kur’an’a) inanırlar. Hangi hizipten olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de bundan (Kur’an’dan) şüphe içinde olma. Kesinlikle o Rabbinden bir hakktır / gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar.

İsra; 97: Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah’tan başka hiçbir veliy bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o (cehennem) dindi, onlara ateşi artırırız.

105–109. Ayetler:

Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça usavuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.”
O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahman için sesler kısılmıştır. Artık sadece bir fısıltı duyacaksın.
O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç şefaat fayda vermez.

Surenin bu bölümünde kıyamet ve ahirete ait sahnelere yer verilmiş ve o gün; dünyanın dümdüz hâle geleceği, herkesin ses bile çıkarmadan son derece saygılı biçimde pürüzsüz çağırıcının (Allah’ın) davetine koşacağı ve Allah’ın izin vermediği, razı olmadığı hiç kimsenin yardım görmeyeceği bildirilmiştir.
105. ayetin “Sana dağlardan soruyorlar” diye başlaması, ahireti kabul etmeyenlerin peygamberimize muhtemelen şöyle bir soru yönelttiklerini düşündürmektedir: “Okuduğun ayetlere göre o gün bütün insanlar dümdüz bir alanda toplanacaklarsa, bu yüksek dağlar kıyamet gününde nereye gidecek?” İşte Rabbimiz 105–107. ayetlerde bu sorunun cevabını vermektedir.
Kıyamet gününde yeryüzünün nasıl bir hâl alacağı Kur’an’da pek çok yerde tarif edilmiş ve Rabbimiz o gün kendi güç ve iradesiyle yapacaklarını değişik yönleriyle açıklamıştır:

İnşikak; 3: Ve yeryüzü dümdüz olduğu zaman.

İbrahim; 48: O gün yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek. Gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır.

Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Tekvir; 6, Kehf; 47, Tur; 9, 10, Vakıa, 4–6, Hakkah; 13–15, Mürselat; 10, Mearic; 9, Kariah; 5, Müzzemmil; 73, Nebe’; 20.

108. ayette geçen “pürüzsüz davetçi” ifadesindeki “pürüzsüz” sıfatı, kıyamet gününde yeryüzünün “dümdüz” hâle gelecek olmasıyla sanatsal bir uyum göstermektedir. Tabiî ki sözü edilen Davetçi, Kaf suresinin 41. ayetinin tahlilinde belirttiğimiz gibi Yüce Allah’ın bizzat kendisidir.
109. ayette Rabbimiz, kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç, ahirette şefaatin kimseye fayda sağlamayacağını bildirmiştir. Hatırlanacak olursa bu ayetin bir benzeri de Meryem suresinin 87. ayetidir ve orada da Rabbimiz, Rahman’ın katında bir ahd almış olan kimse hariç, kimsenin şefaate sahip olamayacağını farklı bir üslûpla bildirmiştir. Biz, şefaat kavramı hakkında Necm suresinin tahlilinde (İşte Kur’an; c:1, s:355) verdiğimiz ayrıntının oradan okunmasını öneriyor, burada, kuralın istisnaları ile ilgili olarak Rabbimizin bildirdiği üzerinde bir cümle ile durmak istiyoruz. Nasıl, Meryem; 87’deki istisna (Rahman’ın katında ahd almış olanlar), yüzlerce ayette bildirildiği gibi “iman edenler ve salihatı işleyenler” ise, bu surenin 109. ayetindeki istisna (izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler) da yine yüzlerce ayette bildirildiği gibi “iman edenler ve salihatı işleyenler”dir. Yani Rabbimizin her iki ayetteki istisna cümlelerinden anlaşılan odur ki; “iman eden ve salihatı işleyenler” dışında hiç kimse şefaat beklentisinde olmamalıdır.

110–112. Ayetler:

Allah, onların (yardım görmeyenlerin) önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bilir. Onlar ise O’nu bilgice kuşatamazlar.
Ve yüzler (kişiler), Hayy (Diri) ve Kayyum (bütün yarattıklarını gözetip duran Allah) için baş eğmiştir. Bir zulüm taşıyan kimseler gerçekten zarara uğramıştır.
Ve her kim mümin olarak salihattan işlerse, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.

110 ve 111. ayetlerde, Rahman’ın şefaate izin vermeyeceği kişilerle, yani ahirette yardım görmeyecek olanlarla ilgili açıklamalar yer almaktadır. Yüce Allah, bunların kendi işlediklerini bildiği gibi, eserleri olarak arkalarından yapılanları da bilmektedir ve cezalandırmayı ona göre yapacaktır. O gün herkes çaresiz olarak baş eğecek, zulüm taşıyanlar, yani Allah’ın dininden uzak kalıp O’nun koyduğu ilkelere ters davrananlar ve bu ilkeleri yok sayanlar, mutlaka cezalandırılacaklardır. Buna karşılık iman edip salihatı işleyenler ise, haklarından mahrum bırakılacakları veya suçsuz oldukları hâlde cezalandırılacakları gibi bir korkuya ve şüpheye kapılmayacaklardır.

Cinn; 13: Ve biz o hidayet rehberini dinlediğimizde ona gerçekten iman ettik. Kim Rabbine inanırsa, o hakkının eksik verilmesinden ve kendisine kötülük dilmesinden korkmaz.

Zilzal; 7, 8: Her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek.

Nahl; 95–97: Ve Allah’ın ahdini az bir bedel karşılığında satmayın. Eğer bilirseniz muhakkak ki Allah katındaki; o sizin için daha hayırlıdır.
Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz kesinlikle sabredenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık vereceğiz.
Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız (ödüllendireceğiz).

İman edip salihatı işleyenlerin korku duymayacaklarını bildiren 112. ayette dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Ayetin ifadesinden anlaşıldığına göre amelin yararlı sayılması iman şartına bağlanmıştır ki bu da, imansızların ne yaparlarsa yapsınlar cehennemden kurtulamayacaklarını göstermektedir:

Âl-i Imran; 91: Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın -onu fidye verseler bile- asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

İsra; 19: Kim de ahireti isterse ve mümin olarak ona (ahirete) yaraşır bir çaba ile onun (ahiret) için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.

Enbiya; 94: Öyleyse kim inanmış olarak salihatı işlerse onun emeği için nankörlük edilmeyecektir. Biz hiç şüphesiz onu yazanlarız da.

Kehf; 105: İşte onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız (hiç bir değer vermeyiz).

Hud; 16: İşte onlar, kendiler için, ahirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Sanayi ürünleri de orada boşuna gitmiştir. Bütün yaptıkları şeyler de batıldır.

Bu konuda ayrıca şu ayetlere bakılabilir: Bakara; 217, Âl-i Imran; 23, Maide; 5, 53, En’âm; 88, A’râf; 147, Tövbe; 17, 69, Zümer; 65, Ahzab; 19, Muhammed; 9, 28, 32.

113, 114. Ayetler:

Ve işte böylece Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Onda tehditlerden tekrar tekrar açıklama yaptık. Belki takva sahibi olurlar yahut onlara yeni bir öğüt oluşturur.
İşte hakk olan, biricik hükümdar olan Allah ne yücedir! Onun vahyi sana tamamlanmadan evvel, okumayı acele etme ve “Rabbim, bana bilgiyi artır!” de.

Bu ayetler hakkında esbab-ı nüzul nakillerinde birçok sebep nakledilmiştir. Bunların herhangi bir değeri olmamakla birlikte örnek teşkil etmesi bakımından bir iki tanesini sunuyoruz:
………
c) Dahhâk şöyle demektedir: "Mekkeliler ve Necefin Piskoposu: "Ey Mu-hammed (s.a.s), bize şunu söyle. Biz sana üç gün mühlet tanıyoruz" demişlerdir. Derken, vahiy gecikir. Bunun üzerine etrafta, "Yahudiler, Muhammedi mağlup etti" şayiası yayılır. Bu sebepten dolayı, "... Kur`ân`da acele etme" ayeti nazil oldu, bu "Onun, levh-i mahfuzdan İsrafil`e; İsrafi`Iden Cebrail`e, Cebrail`den sana vahyi tamamlanmazdan önce, onun inmesi hususunda acele etmede, "Ey Rabbim, ilmimi arttır" demektir.
d) Hasan el-Basri: "bir kadın Hz. Peygamber (s.a.s)`e gelerek, "kocam yüzüme tokat attı` dedi. Bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a.s) "Aranızda kısas uygulanır" buyurdu. İşte bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk`ın, "Kur`ân`da acele etme" hitabı nazil oldu da, Hz. Peygamber (s.a.s) kısas uygulamadan vaz geçti, derken Cenâb-ı Hakk`ın, (Nisa,34) ayeti iniverdi" demiştir. Bu uzak bir ihtimaldir. İtimada şayan olanı ise, ilk izahtır.
Cenâb-ı Hakk`ın, "Rabbim, benim ilmimi arttır` de" ifadesinde gelince, bu, "Allah Subhanehû ve Teâtâ, Hz. Peygamber`e, Kur`ân`m tamamlanması veyahutta, kendisine inen vahyin beyânı ile ortaya çıkacak olan ilminin artması hususunda, kendisine, Allah`a sığınmasını emretmiştir..." demiştir. (Razi; 113. Ayet ile ilgili açıklamalar)

Kur’an’ın ön plâna çıkarıldığı bu ayetlerde, insanların takva sahibi olmaları veya yeni bir öğüt almaları için tehditlerin tekrar tekrar açıkladığını bildirildikten sonra peygamberimize de Kur’an ile ilgili olarak nasıl davranması gerektiği söylenmektedir. Buna göre elçi, herhangi bir konuda acele cevap vererek hemen çözüm getirmeye yanaşmamalı, sürekli olarak Allah’tan, kendisine bilginin artırılmasını istemelidir.
114. ayet, Kur’an’ı iyi anlamak ve doğru yaşamak için gerekli olan çok önemli bir ilkeyi daha ortaya koymaktadır. Bu ilke, daha evvel Müzzemmil ve Furkan surelerinde bildirilmiş olan tertil (iniş sırasına göre ayırma, birbirine karıştırmama) ilkesi ile birlikte mütalâa edilecek olursa, bize göre şu sonuç ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ı tam olarak anlamak isteyen kimse, aceleci davranmaktan, yani bir konuya ait ayetlerin tümünü göz önüne almadan o konu hakkında acele ile sonuçlar çıkarmaktan sakınmalı, daima Kur’an’ı bir bütün olarak ele almalıdır.

115–123. Ayetler:

Ve ant olsun Biz bundan önce Âdem’e ahit verdik (ondan söz aldık) de o aklından çıkardı (yapmadı) ve Biz onda bir azim (kararlılık) bulmadık.
Ve Biz bir zaman meleklere; “Âdem için boyun eğin” dedik de İblis hariç hepsi secde ettiler, o dayattı.
Sonra da Biz; “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun, kesinlikle senin acıkmaman ve çıplak kalmaman oradadır (cennettedir). Ve sen orada susamazsın ve güneşin sıcağında kalmazsın.” dedik.
Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana sonsuzluğun ağacı ve eskimez / çökmez mülk / saltanat için rehberlik edeyim mi?
Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen çirkinlikleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve aleyhlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbine asi oldu da şaşırdı / azdı.
Sonra Rabbi, onu seçti de tövbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.
O (Allah), (o ikisine); “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim Benim kılavuzuma uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz.” dedi.

Bu ayet grubu ayrı bir necm olup, mushaf tertibi sırasında Kur’an ile ilgili bir necmin orta yerine konulmuştur.
Bu necmde konu edilen bilgiler ve uyarılar daha evvel Sad ve A’râf surelerinde ayrıntılı olarak tahlil edildiği için, biz burada sadece o ayetlerin mealini sunmak ve Âdem’in içinde yaşadığı cennetle ilgili açıklamamızı tekrar vermekle yetiniyoruz:

Sad; 71–85: Hani Rabbin bir zaman meleklere, “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım. Onu tesviye edip, ruhumdan ona üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın.” demişti.
Bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler, İblis etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden (görmezden gelenlerden) oldu.
(Allah): “Ey İblis! O benim iki elimle / kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?” buyurdu.
(İblis) Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
(Allah): “Hemen çık oradan, artık sen kesinlikle racimsin.” dedi. “Ve elbette lânetim (hayırdan uzak tutmam), karşılık gününe kadar senin üzerindedir.”
(İblis): “Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar beni bakıt (beni karşında tut / mühlet ver).” dedi.
(Allah): “Haydi sen belirli bir vakte kadar bakıtılanlardansın (karşıda duranlardansın / mühlet verilenlerdensin)” buyurdu.
(İblis): “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna” dedi.
(Allah) Buyurdu ki: “Hak budur. Ben de şu hakkı söylüyorum: Ant olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.”

A’râf; 11–27: Ve ant olsun Biz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik; İblis hariç onlar hemen secde ettiler; o secde edenlerden olmadı.
(Allah) “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten ne alıkoydu / seni secde etmemeye götüren şey nedir?” dedi. (İblis de): “Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın.” dedi.
(Allah) “Öyleyse oradan hemen alçal, senin için orada büyüklük taslamak olmaz, hemen çık, sen kesinlikle aşağılıklardansın.” dedi.
(İblis) “Bana yeniden diriltilecekleri güne kadar süre ver.” dedi.
(Allah) “Haydi sen süre verilmişlerdensin.” dedi.
(İblis) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, ant olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine ant olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın.” dedi.
(Allah) “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, ant olsun ki, sizin hepinizden cehennemi dolduracağım.” dedi.
Ve (Allah) “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yiyin ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” (dedi).
Derken o (İblis), onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek / melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti.” dedi.
Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim.” diye onlara yemin etti / kanıtlar ileri sürdü.
Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Ağacı tadınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabbleri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size ‘Bu şeytan kesinlikle sizin için apaçık düşmandır.’ demedim mi?”
(Onlar; her ikisi) “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak zarara uğrayacaklardan oluruz!” dediler.
(Allah) “Birbirinize düşman olarak alçalın, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalmak ve faydalanmak vardır.” dedi.
(Allah) “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız.” dedi.
Ey âdemoğulları, size çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Ve takva elbisesi, o, daha hayırlıdır. İşte bu, Allah`ın ayetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.
Ey âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanlara veliyler (yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar) yaptık.

122. ayette bildirildiği gibi, Âdem’in içinde yaşarken isyan edip azgınlıkta bulunduğu, sonra tövbe ettiği ve tövbesinin kabul edildiği cennetin neresi olduğu hususu, yine A’râf suresindeki açıklamamızda yer almaktadır:

Âdem’in cenneti

Bakara; 30, Ta Ha; 55, Müminun; 79, Sad; 71, Hicr; 26, İsra; 61-65, Secde; 7 gibi Kur’an’ın bir çok ayetinde belirtildiğine göre Âdem ve insanlar topraktan yaratılmışlardır. Âdem ve tüm insanlığın ilk yaratıldığı toprak ise, başka bir âlemde veya cennette değil, bu arzda, yani yeryüzündedir. Dolayısıyla buradaki “cennet” sözcüğünden ahiretteki cennet anlaşılmamalıdır. Zaten “cennet”in esas sözcük anlamı da; “yeşili ve ormanı toprağı örten sulak arazi parçası” demek olup, sözcük Kur’an’da da, Bakara; 265, Sebe’; 15, 16, Kehf; 32-40, Necm; 15, Kalem; 17 ve daha birçok ayetteki gibi, bu anlamda kullanılmıştır.
Diğer taraftan, ahiretteki cennetin birçok niteliği Kur’an’da açıklanmıştır. Kur’an ayetlerinde verilen açıklamalara göre ahiretteki cennet, öncelikle ebedîlik yurdu olup, oradaki nimetler tükenici değildir. Ayrıca, orada boş lâkırdı, günaha girme olmadığı gibi, herhangi bir şeyin yasaklanması da söz konusu değildir. Oysa Âdem’in yerleştirildiği cennette her şey geçicidir ve orada Âdem yasaklanmıştır. (Bakara; 25, Fatır; 33-35, Saffat; 40-49, Duhan; 51-57, Tur; 17-24, Rahman; 46-78, Vakıa; 10-40, Mümtehine; 21-24, İnsan; 5-22, Nebe’; 31-37, Tur; 17-28, Zühruf; 68-73, Ta Ha; 120)
Sonuç olarak, Âdem mükâfat yurdu olan cennette yaratılıp da oradan dünyaya indirilmiş değildir. Bize göre Âdem, yeryüzünün yeşil, ormanlık, sulak bir bölgesinde yaratılmış ve oradan, cennet niteliği olmayan başka bir bölgeye (çöle) düşürülmüştür.

Bu surede 8 ayetten oluşan bir necm ile özetlenmiş Âdem kıssasını, Tevrat’ta anlatılanlarla karşılaştırmak oldukça ilginç olduğu için, Tevrat’ın Âdem’le ilgili bölümlerini aşağıda veriyoruz:

ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28. September 2008, 12:21 AM   #8
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Tekvin; 1–3. Bablar:

Dünyanın Yaratılışı
1- Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
2- Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı`nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.
3- Tanrı, "Işık olsun" diye buyurdu ve ışık oldu.
4- Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
5- Işığa "Gündüz", karanlığa "Gece" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
6- Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu.
7- Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.
8- Tanrı kubbeye "Gök" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.
9- Tanrı, "Göğün altındaki sular bir yere toplansın ve kuru toprak görünsün" diye buyurdu ve öyle oldu.
10- Kuru alana "Kara", toplanan sulara "Deniz" adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
11- Tanrı, "Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar ve türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin" diye buyurdu ve öyle oldu.
12- Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar ve tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
13- Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.
14, 15- Tanrı şöyle buyurdu: "Gökkubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin." Ve öyle oldu.
16- Tanrı büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışığı ve yıldızları yarattı.
17, 18- Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gökkubbeye yerleştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
19- Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu.
20- Tanrı, "Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun" diye buyurdu.
21- Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan bütün canlıları ve uçan varlıkları türlerine göre yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.
22- Tanrı, "Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın" diyerek onları kutsadı.
23- Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu.
24- Tanrı, "Yeryüzü türlü türlü canlı yaratıklar, evcil ve yabanıl hayvanlar, sürüngenler türetsin" diye buyurdu. Ve öyle oldu.
25- Tanrı türlü türlü yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.
26- Tanrı, "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım" dedi, "Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun."
27- Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.
28- Onları kutsadı ve, "Verimli olun, çoğalın" dedi, "Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun.
29- İşte yeryüzünde tohum veren her otu ve tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak.
30- Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere - soluk alıp veren bütün hayvanlara - yiyecek olarak yeşil otları veriyorum." Ve öyle oldu.
31- Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.


1- Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı.
2- Tanrı yapmakta olduğu işi yedinci gün bitirdi. O gün işi bırakıp dinlendi.
3- Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak ayırdı. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, yarattığı bütün işi bitirip dinlendi.

Adem ile Havva
4- Göğün ve yerin yaratılış öyküsü: RAB Tanrı göğü ve yeri yarattığında,
5- yeryüzünde yabanıl bir fidan, bir ot bile bitmemişti. Çünkü RAB Tanrı henüz yeryüzüne yağmur göndermemişti. Toprağı işleyecek insan da yoktu.
6- Yerden yükselen buhar bütün toprakları suluyordu.
7- RAB Tanrı Adem`i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu.
8- RAB Tanrı doğuda, Aden`de bir bahçe dikti. Yarattığı Adem`i oraya koydu.
9- Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacı ile iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı.
10- Aden`den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu.
11- İlk ırmağın adı Pişon`dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar.
12- Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur.
13- İkinci ırmağın adı Gihon`dur. Kûş sınırları boyunca akar.
14- Üçüncü ırmağın adı Dicle`dir. Asur`un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat`tır.
15- RAB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Adem`i oraya koydu.
16- Ve ona, "Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin" diye buyurdu,
17- "Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün."
18- Sonra, "Adem`in yalnız kalması iyi değil" dedi, "Ona uygun bir yardımcı yaratacağım."
19- RAB Tanrı yerdeki hayvanların, gökteki kuşların, hepsini topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Adem`e getirdi. Adem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı.
20- Adem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulunmadı.
21- RAB Tanrı Adem`e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı.
22- Adem`den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem`e getirdi.
23- Adem, "İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir" dedi, "Ona `Kadın` denilecek, Çünkü o adamdan alındı."
24- Bu nedenle adam anasını babasını bırakıp karısına bağlanacak ve ikisi tek beden olacak.
25- Adem de, karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.

İnsanın Günahı
1- RAB Tanrı`nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, "Tanrı gerçekten, `Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin` dedi mi?" diye sordu.
2- Kadın, "Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz" diye yanıtladı,
3- "Ama Tanrı, `Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz` dedi."
4- Yılan, "Kesinlikle ölmezsiniz" dedi,
5- "Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız."
6- Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi. Kocası da yedi.
7- İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar.
8- Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı`nın sesini duydular. O`ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.
9- RAB Tanrı Adem`e, "Nerdesin?" diye seslendi.
10- Adem, "Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim" dedi.
11- RAB Tanrı, "Çıplak olduğunu sana kim söyledi?" diye sordu, "Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?"
12- Adem, "Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim" diye yanıtladı.
13- RAB Tanrı kadına, "Nedir bu yaptığın?" diye sordu. Kadın, "Yılan beni aldattı, o yüzden yedim" diye karşılık verdi.
14- Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, "Bu yaptığından ötürü Bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın" dedi, "Karnın üzerinde sürünecek ve yaşamın boyunca toprak yiyeceksin.
15- Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın."
16- RAB Tanrı kadına, "Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim" dedi, "Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek."
17- RAB Tanrı Adem`e, "Karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için, toprak senin yüzünden lanetlendi" dedi, "Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın.
18- Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin.
19- Yaratılmış olduğun toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin."
20- Adem karısına Havva adını verdi. Çünkü o bütün insanların anasıydı.
21- RAB Tanrı Adem`le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.
22- Sonra şöyle dedi: "Adem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu. Şimdi yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli."
23- Böylece RAB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Adem`i Aden bahçesinden çıkardı.
24- Onu kovdu; yaşam ağacının yolunu denetlemek için Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.


124–127. Ayetler:

Kim Benim zikrimden (Benim anılmamdan / Benim öğüdümden) yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” (Allah) Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bugün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun (cezalandırılıyorsun).”
Ve işte Biz, sınırları aşanları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Ve ahiretin azabı kesinlikle daha şiddetli ve daha süreklidir.

Görüldüğü gibi, 113. ayette başlayan Kur’an ile ilgili necm, 115–123. ayetlerden oluşan Âdem ile ilgili necmin mushaf tertibi sırasında araya sokulmasından sonra, kaldığı yerden devam etmektedir.
Benzer cümlelerle 101, 102. ayetlerde de ifade edilmiş olan bu ayetlerin bildirdiğine göre; Allah’ın zikrinden, yani O’nun anılmasından, öğüdünden, gönderdiği kitaplardan yüz çevirenler, hem dünyada zor ve sıkıntılı bir yaşam sürecekler hem de ahirette daha çetin azap ile cezalandırılacaklardır. Zikirden yüz çevirerek yüzlerce kez kendilerine yapılmış uyarıları görmezden gelen bu şaşkınlar ayrıca da mahşerde kör olarak haşredilmek suretiyle rencide edileceklerdir.
124. ayette geçen “sıkıntılı yaşam” ifadesi, yanlış yorumlarla açıklanmaya çalışılmış ve kimileri bu sıkıntının kabirde yaşanacağını ileri sürerken, kimileri de bu sıkıntılı yaşamın ahirette olacağını iddia etmişlerdir. Ancak, bu görüşlerin her ikisi de doğru değildir. Çünkü Kur’an’a göre “kabir hayatı” diye bir hayat söz konusu değildir ve ahirette yaşanacak sıkıntılar da zaten ayetin devamında yer almaktadır. Burada konu edilen sıkıntılar, dünya hayatındaki sıkıntılar olup, Rabbimiz bunu birçok ayette açıklamıştır:

Bakara; 61: Ve hani bir zamanlar; “Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.” demiştiniz. O (Musa) da size; “O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya inin o vakit istediğiniz elbette olacaktır.” demişti. Ve üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve nihayet Allah’tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, Allah’ın ayetlerini inkâr etmiş olmaları, peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları nedeniyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri nedeniyledir.

Maide; 66: Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rabblerinden indirileni (Kur’an’ı) ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi (besleneceklerdi). Onlardan bir kısmı aşırı olmayan bir ümmettir. Onlardan çoğunun da yapmakta oldukları ne kötüdür!

A’râf; 96: Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve takva sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle (yaptıklarına karşılık) yakalayıverdik.

Nuh; 10–12: Sonra dedim ki: “Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Size Mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın.”

Cinn; 16, 17: İnanan ve salihatı işleyenler ise sıkıntılardan uzak mutlu bir yaşam süreceklerdir.

Nahl; 97: Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız (ödüllendireceğiz).


Rabbimizin 127. ayetteki beyanı da dikkatlerden kaçmamalıdır. Çünkü bu ayette, “ayetlere inanmayanlar” yanında “sınırları aşanlar” da cezalandırılacaklar arasına eklenmiştir.
128, 129. Ayetler:

Meskenlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz bunca nesiller, onlar için kılavuz olmadı mı? Şüphesiz ki bunda akıl sahibi olanlar için nice deliller vardır.
Ve eğer Rabbinden bir Söz ve adı konmuş bir ecel olmasaydı, kesinlikle kaçınılmaz olurdu.

Bu ayetlerin ilk muhatabı peygamberimiz olmakla birlikte, peygamberimize yöneltilen ifadelerle Rabbimiz, dolaylı olarak önce Mekkelilere sonra da tüm zamanlardaki insanlara hitap etmektedir.
Rabbimiz burada geçmişte yok edilmiş nesillerin izlerinin araştırılıp bulunmasını ve bu izlerin gezilip görülerek onlardan ibret alınmasını istemektedir. Aynı şekilde, geçmiş nesillere ait birçok kıssanın Kur’an’da yer alması da yine Rabbimizin, alacakları ibretle insanların tefekküre yönelmelerini ve doğru yolu bulmalarını istemesi sebebiyledir.

Hacc; 46: Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki olanların, kendisiyle akledecekleri kalpleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.

129. ayette; suçlulara hemen ceza verilmeyişinin, hiç ceza verilmeyeceği anlamına gelmediği, bunun cezanın belirlenmiş bir zamana ertelendiği için böyle olduğu bildirilmektedir.

130–132. Ayetler:

Artık onların söylediklerine sabret, Güneş’in doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini tesbih et. Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da tespih et ki, hoşnutluğa erebilesin.
Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere (mal, mülk, evlât ve saltanata) sakın gözlerini dikme (rağbetle bakma). Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir.
Ve ehline salâtı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızk istemiyoruz. Seni Biz rızklandırıyoruz. Akıbet takva içindir.

Bu ayetlerde peygamberimizden;
- müşriklerden gelen sıkıntılar ve görevinin zorluğu karşısında sabırlı olması,
- sürekli olarak, özellikle de Arapların en faal oldukları Güneş’in doğuşundan ve batışından önceki saatlerde onların karşısına çıkıp Rabbini tesbih etmesi,
- kendisi sıkıntılar içinde yüzse de, çevresindeki inançsızların bolluk içinde yaşamalarına özenmemesi,
- ehline (ailesine, yakınlarına) salâtı (namazı / sosyal destekte bulunmalarını) emretmesi ve kendisinin de bu görevi sürekli yapması istenmektedir.

130. ayette konu edilen “tesbih”, çarpıtılarak “namaz” yapılmış ve bu ayet, namazın beş vakit olduğuna kanıt gösterilmiştir. Oysa ayette konu edilen “tesbih”, namazdan önemli ve daha etkin bir ibadettir. Daha önce inmiş surelerde (Kalem, A’la, Kaf) yeri geldikçe açıklandığı gibi “tesbih” kısaca; “Yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak” demektir. Dolayısıyla Yüce Allah’ın tesbihi; “O’nun, müşriklerin, bilgisizlerin yakıştırdıkları noksanlıklardan, iftiralardan tenzih edilmesi ve sıfatları gereğince yüceltilmesi” demektir. İşte peygamberimizden istenen tesbih budur; Allah’ın gerektiği gibi tanıtılması eylemidir.

131 ve 132. ayetleri bize göre şu şekilde takdir etmek mümkündür: “Günahkâr insanların zenginliklerini kıskanmak, sana ve arkadaşlarına yakışmaz. Sizin için en hayırlı şey, az da olsa emeğinizle kazandığınız helâl maldır. Salih ve muttakiler için bu daha hayırlı ve daha süreklidir. Ve çocuklarınıza da helâl nimetlerin, günahkârların haram servetlerinden daha hayırlı olduğunu öğretin. Bu amaçla onlara salâtı ikame etmeyi emredin, çünkü bu onların tutumlarını ve değerler sistemini değiştirecek ve onların günah ve lüks yerine temiz bir hayat ve helâl kazancı seçmelerine neden olacaktır.”
132. ayette salâtın emredilmesinin arkasından gelen “Biz senden bir rızk istemiyoruz. Seni Biz rızklandırıyoruz.” ifadesinden; salâtın Allah’a bir faydası dokunsun diye emredilmediği, aksine salâtın dünya ve ahiret hayatında mutluluk sağlayacak bir takva doğurması sebebiyle sırf insanların iyiliği için emredildiği anlaşılmaktadır.

133–135. Ayetler:

Ve (inkâr edenler); “Rabbinden bize bir ayet (mucize) getirse ya” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi?
Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak; “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin ayetlerine uysaydık” diyeceklerdi
De ki: “Herkes beklemektedir. Siz de bekleyiniz. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolu bulduğunu yakında bileceksiniz.

Sure, yaptıkları itirazlara ve öne sürdükleri bahanelere karşılık müşriklere, hak ettikleri cevabın verilmesiyle sona ermektedir. Yine ince bir uyarının yapıldığı bu son ayetlerde verilen mesaj, birçok ayette değişik ifadelerle yer almaktadır:

Nisa; 166: Fakat Allah, sana indirdiğine -ki onu kendi ilmiyle indirmiştir- şahitlik eder. Melekler de şahitlik ederler. Şahit olarak da Allah yeter.

İsra; 15: Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.

Kasas, 47, 48: Ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde, hemen; “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, ayetlerine uysak ve müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı.
İşte onlara tarafımızdan o hakk gelince de; “Musa’ya verilen (mucizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi?” dediler. Daha evvel Musa’ya verileni inkâr etmemişler miydi? “Birbirine sırt veren (destekleyen) iki sihir” dediler. Ve; “Şüphesiz biz hepsini inkâr edeceğiz.” dediler.

En’âm; 131: İşte bu, Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk edici değildir.

Hicr; 4: Ve Biz hiçbir memleketi bilinen bir kitabı olmaksızın helâk etmedik.

Şuara; 208, 209: Ve Biz sadece kendileri için uyarıcılar olan kenti helâk ettik.
Öğüt! Ve Biz, zulmedenler değiliz.

Furkan; 41, 42: Seni gördükleri zaman da; “Bu mu Allah’ın elçi olarak gönderdiği? Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler!

Kamer; 26: Yarın onlar, çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir.




Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11. October 2008, 06:20 PM   #9
R-0-0-T-3-R
Katılımcı Üye
 
R-0-0-T-3-R - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 60
Tesekkür: 0
1 Mesaja Tesekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 11
R-0-0-T-3-R is on a distinguished road
Standart

Allah Razı Olsun
R-0-0-T-3-R isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
giriş, sûresi’ne


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:00 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam