hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE NECM NECM KUR'AN'IN TÜRKÇE MEALİ Hakkı YILMAZ > MEDİNE DÖNEMİ > BAKARA SÛRESİ

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 11. December 2013, 09:15 AM   #11
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.410
Tesekkür: 104
552 Mesajina 929 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart Eyyamün Ma'dudat.

BAKARA–80 EYYAMÜN MA’DUDAT

Bakara–80. ayette geçen bu deyime verilen mânâ, “sayılı günler” olarak kayıtlara geçmiştir. Bu deyimin cehennemde kalma olgusuna giden anlam olarak Kur'an semantiğinde kullanıldığı özel bir ayettir. Kur'an'da cehennemlikler için "kalma suresi" olarak iki esas verilmiştir.

Birisi ebedi(ilelebet) kalmadır.

Diğeri ise müebbed olmayıp, muvakkat kalma. Bu kalmanın süresi Allah Tarafından bilinmekte( çünkü takdiri Allah tarafından yapılmakta) olup bizim tarafımızdan bilinmeyen ama muhakkak bir gün sona erecek bir zaman aralığıdır ki eyyamun ma'dudat diye ifede edilen de budur.

Bu ayette zanda bulunan münafık (Mülkperest) ve bu şehvetten dolayı yorumları çarpıtıp, lafızlar üzerinde oynayarak keyfince din sosyo ekonomi politiği(Minhac) oluşturan bir takım İsrail oğulları bu deyimi kullanıyorlar, onun için Kur'an'da kullanılan terminolojiye uymayabilir denebilir. Öyle ise önce cehennemde azab içinde tutulan mücrimlerin(suçlu) ebedi ve ebedi olmayan, yani süresi Allah’ça malum ama bizce bilinmeyen süre ama her halde sonsuz olmayan konumları bildiren iki örnek ayet sunalım. Açıklamanın uzamaması için bu konuda araştırmasını internette insanlığın hizmetine sunan Cemal Ergün’ün cennet Ve cehenneme ilişkin ayetler sunan ilmi çalışmasından,“Kur'an’da Cehennem” başlığını taşıyan bölümden alıntı yapalım. Hem de Adad kavramının geçtiği yerden başlamış olalım.

CEHENNEMDE CEZALARI EBEDİ VE AHKAB OLDUĞU KURAN İLE BİLDİRİLEN AĞIR SUÇLAR.

“(-İnsanları) diliyle çekiştiren, kas ve göz işareti yapıp alay eden herkesin vay haline! O ki mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. O malının kendisini ebedi kılacağını zanneder, Hayır, andolsun ki o, hutameye atılacaktır. Hutamenin ne olduğunu bilir misin? Yandıkça gönüllere (yüreklere) isleyen, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. Hutame onların üzerine kapatılıp, kilitlenecektir…” (el-Hümeze 104/1–8)

“Kendilerine, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiği zaman, ‘hayır, biz, Babalarımızı üzerinde bulduğumuz seye uyarız!’ derler. Seytan kendilerini cehennem azabına (azâbi’s-saîr) çağırıyor olsa da mı?” (Lokman 31/21)

“Seytan hakkında söyle yazılmıştır: ‘Kim onu dost edinirse, muhakkak Seytan o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına (azâbi’s-saîr)sürükler.” (el-Hac 22/4)

“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, kuskusuz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar çılgın ateşe (saîran) gireceklerdir.” (en-Nisâ 4/10)

“Allah kâfirlere lanet etmiş ve onlara çılgın bir ateş (sa’îran) hazırlamıştır.” (el-Ahzâb 33/64)

“İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise ateş (cehennem) halkıdır (eshâbu’nnâr), onlar orada ebedî kalacaklardır.”(el-Bakara 2/39)

“Hâla sunu anlayıp öğrenmediler mi ki, kim Allah’a ve Resûlüne karsı çıkıp düşmanlık ederse, ona muhakkak cehennem ateşi (nâru cehennem) var…” (et-Tevbe 9/63)

MUVAKKAT VE MÜEBBED CEZA

“Ebed” kelimesinin geçtiği ayetlerde de bu sözcük cehennem ve onun azabının devamlılığını belirtmektedir. Cehennem ve onun azabının sürekliliğini ifade eden bir diğer kelime de “ahkâb” kelimesidir.

“Ahkâb” sözcüğü, “zaman, seksen yıl veya müddeti bilinmeyen bir zaman dilimi, anlamında “hukb-hukub” kelimesinin çoğuludur (el-Fîruzabâdî, 1987: 97; er-Râgıb,

1986:s. 180; ibn Manzur, 1994: I, 326). Bu anlamda “ahkâb” sözcüğü, ard arda gelen günler, seneler ve asırlardan (_ibn Manzur, 1994: I, 326) oluşan çok uzun bir zaman dilimini ifade etmektedir. Kur’an’da bu kelime bir ayette geçmektedir:

“Şüphesiz azgınların barınağı olacak cehennem pusuda beklemektedir. Azgınlar orada çağlar boyu kalırlar (ahkâben), orada bir serinlik ya da bir içerecek tatmazlar. Ancak dünyada yaptıklarına uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar”( en-Nebe’ 78/21–26). 28 ayetin tamamı incelendiğinde bu sözcüğün cehennem ve onun azabının sürekliliğini ve ebediliğini ifade etmek için kullanıldığı görülecektir. Hatta bu sonsuzlugu kuvvetlendirmek için “huld” kelimesi üç ayette de aynı anlama gelen “ebed” kelimesiyle birlikte kullanılmıştır (en-Nisâ 4/169; el-Ahzâb 33/65; el-Cin 72/23).

Cehennem ve onun azabının sonsuzlugunu vurgulayan ikinci kelime ise “ebed” sözcüğü dür.

“Ebed”, Dehr ile es anlamlı olarak “mutlak zaman” anlamına gelir (Kılavuz, 1994: X, 72). “Her zaman, hiç, asla, daima,” gibi geleceği ifade etmek üzere olumlu veya olumsuz olarak da kullanılır (ibn Manzur, 1994: III, 66). Kelime “devamlılık ve süreklilik” anlamında da kullanılmaktadır (el-Fîruzabâdî, 1987: 337). “Ebed” ile “zaman” arasında fark olduğu, zamanın parçalanabilir olmasına karsılık ebed kelimesinin süreklilik anlamı taşıdığı belirtilmiştir (Kılavuz, 1994: X, 72).

Kur’an-ı Kerim’de olumlu ve olumsuz olmak üzere her iki anlamda “ebed” Kelimesi 28 yerde geçmektedir (Abdulbaki, 1988: s. 2).

Kur’an’da “ebed” kelimesi cehennemdeki azabın sürekliliği anlamında üç ayette zikredilmektedir:

“İnkâr edip zulmedenleri Allah asla bağışlayacak degildir. Onları (baska) bir yola iletecek de degildir. Ancak orada sürekli kalmak üzere (hâlidîne fîhâ ebeden) cehennem onları yoluna (iletecektir). Bu da Allah’a çok kolaydır”( en-Nisa 4/168, 169).

“Şu muhakkak ki, Allah kâfirleri rahmetinden kovmuş ve onlara çılgın bir ates hazırlamıştır. Onlar orada sürekli kalacaklar (hâlidîne fîhâ ebeden), kendilerini koruyacak ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklardır” (el-Ahzâb 33/64, 65).

“(Benim yaptıgım) ancak Allah katından olanı, onun gönderdiklerini tebliğdir. Artık kim Allah ve Resulüne karsı gelirse, bilsin ki ona içinde ebedî kalacağı (hâlidînefîhâ ebeden) cehennem vardır” (el-Cin 72/23).

“Şüphesiz azgınların barınağı olacak cehennem pusuda beklemektedir. Azgınlar orada çağlar boyu kalırlar (ahkâben), orada bir serinlik ya da bir içerecek tatmazlar. Ancak dünyada yaptıklarına uygun karsılık olarak kaynar su ve irin tadarlar”( en-Nebe’ 78/21–26).

Nitekim kullarına hiçbir zaman zulmetmediğini haber veren (Âl-i imran, 3/182; el-Enfâl 8/51; el-Hac 22/10; Fussillet 41/46; Kâf 50/29), rahmetinin her seyi Kerim’de olumlu ve olumsuz olmak üzere her iki anlamda “ebed” kelimesi 28 yerde geçmektedir (Abdulbâki, 1988: s. 2).

Kur’an’da “ebed” kelimesi cehennemdeki azabın sürekliliği anlamında üç ayette zikredilmektedir:

8.5. Cehennemin Yeri Ve Ebedîliği

Kur’an’da Allah’a eş koşan, O’nun gönderdiği elçiyi inkâr eden ve gönderdiği mesajları kabul etmeyen, bu mesajlar karsısında duyarsız kalan, dirilişi inkâr eden günâhkârlar için cehennemin ebedi olduğu belirtilmiştir (el-Bakara 2/39; en-Nisa 4.14.169; el-Ahzâb 33/65; el-Cin 72/23; el-Beyyine 98/6). Diğer küçük günahlar için ise cehennem bir arınma yeridir.”””

CEHENNEMDE KALIŞ SURELERİ “AHKAB” VE “EBED” KELİMELERİYLE İFADE EDİLMİŞTİR.

Kuran cehennemde kalış surelerini mademki bu iki kavramla belirtmiş, Ma’dudat kelimesini Bakara–80 de niçin ve ne için kullanmıştır? Müfessirleri bu ayetin değerlendirilmesine geçmeden önce bu soruya cevaplar arayalım.

1-Ma’dudat konusunda hüküm, Allah’ın değil, bir kısın İsrail oğullarının hüsnü kuruntusu, zanni yargısıdır. Kitabı elle yazıp, sonra da bu hak dinin hak şeriatı veya minhacı diye adaletsiz ve çirkin şeyleri vahi ve Allah indinde olana mal etmek, bütün müşrik ve münafıkların haktan ve vahi kitabından ayrılanların iftira ve yalanlarıdır. Bu beyan ve iftiradır. Bunun için Kuran semantiğindeki “ahkab” ve “ebed” kesin ilkeleriyle çelişmez.

2- Ma’dudat Adad ile ilgili olup, geleneklerini dinleştirmeyle ilgili haber vermek için de seçilmiş özel amaçlıdır. Örf dinde yeri olan bir kavramdır. Çünkü onda arifçe ve maruf olan(Aklın makulleriyle çelişmeyen) bir doğruluk payı vardır.

Ama Adad(Adetler) öyle değildir. Örf nihayet vahiden çıkartılması gereken anlamı ve kıyas kullanılarak akılın devreye girdiği meşru bir kural koyma alanıdır. Adet ise, ne mantığı, ne de meşruluğu olan bir şeydir. Taklit edilerek, sorup araştırılmayarak uyulandır. Add kavminin niteliği böyleydi, Allah elçilerinin delil sunmalarına rağmen onlar atalar dinine öz eleştiri dahi yapmadan uymakta inat ettikleri, atalar dini ise şerri mevzuat yaptığı için, gaflet dalalet ve hıyanet içinde günah çamuruna saplandılar. Bu bakımdan ayet bize şu mesajı da veriri. Onlar Hakk’al yakîn(Kur'an) yerine hadis haberler üzerinden hak din dışında ve onun ilkelerinden kopuk bir din edindiler. Kitabı elle yazmak, dine karşı din icad ederek hak dini büyük ölçüde hükümden düşürmek bencilliğidir.

3- Öyle ise onun tanımını sözlükten alalım.

Âdet(adat): Görenek, usul, tabiat, alışkanlık.

Öyle ise burada Ahkab yerine ümmetin geleneksel inancını da bize haber veren ve onların zanni şeraitlerini ortaya koyarak, tezekkür, tedebbür, taakkul edecekler için çok mufassal bilgi, alınacak verginin azaltılarak infak hükmünü ihlal etmek. Servet ve sermayeye eklemek için infakı devreden çıkarmak için dilimsiz ve tek oranlı “sayıya, âdete bağlı” haksız ve uyduruk bir oranla farz olan ve iffet olandan kaytarıp, “borcu savuşturduklarının” geniş izahı için kullanılmıştır. Yani, ahiret azabına giden haberin dışında ve yanında vermeyi azaltan her türlü hiledir. Bu ayette bize, anlamın ahdi bozmaya yönelik olduğunu ayetin dünyadaki dalalete sapmayı da anlatmak için vaad değil, ahid kavramının kullanılması boşuna değildir. Her ne kadar müfessirler ahid kavramına vaad anlamı vermişlerse de ahid kullanılması özel amaçlıdır. O zaman Bakara–92 Bakara–93 ayetlere kadar uzanıp, bu iki ayete yüzeysel anlam vermemek gerekir. Bakara–92. ayetin buzağı heykeli yapıp, ona secde etmek değil, hak şeraitin minhacını terk ederek ferdiyetçiliğe geçerek, Birr de değil, şerde yarışan rekabetçi düzene geçmek olduğunu müfessirler artık açmalıdır (açık açık anlatmalıdır).

Yine Bakara–93 ayette anlatılan ahid almanın “tur dağını üzerinize kaldırarak sizden ahid aldım” gibi gerçekle alakası olmayan şekilde tefsirden vazgeçilmelidir. Onun doğru anlamı, Allah’ın ümmetlerden aldığı(Musa, İsa ve Muhammed ümmetinden) İNSANLARIN EŞİTLİĞİ üzere ahiddir ki "İster muttakilerin mülkte iştirak türünü kurup, sözün ek güzel ve borcun en kolay ödenmesini tercih edersiniz; İsterseniz, komşuluk hukuku içinde ama gelenekteki uyduruk zekat ve infakın değil, vereni itidal seviyesine indiren, alanı da itidal seviyesine çıkartan ve kavamda eşitleyen şeklini uygularsınız."
Ama “Adad”(sayı) ile değil, en sağlam oran olan ve her vermesi gerekenin en adil oranı olan, “İhtiyaç fazlasının tamamını kamuya iade edersiniz”; işte Münafıklıktan kurtulmanı yolu budur. Bu ise sizin, kâr ve kazancı sermayeye ekleyerek serveti artırmanızın imkânsız hale gelmesidir. Akıllar başa gelir ve kamu işletmelerini satan iki yüzlülerin pabucu dama atılır, fitne kalkar ve din Allah’ın olur.Bu ayetin haşır öncesi dünyaya ilişkin ve her dönem münafığının uygulaya geldiği, Nahl-71 ve Bakara-219 ayette kesin olarak tanımlanan hak din gerçek ekonomi politiğine isyan ve buna rağmen kendilerini mütedeyyin sayan kesim de insan haklarına aldırmaz ve hatta "Haklıya infak" suretiyle ve de "İhtiyaç fazlasının tamamını kamuya iade" suretiyle tam ödememenin cezası bile olsa, onu kabahat cinsinden hafif görüp, üç-beş gün şöyle bir cehenneme bir uğrayıp çıkmak kadar çok hafif olduğunu iddia etmeleridir.

Onların bu savları iki büyük gerçeğe aykırıdır.

A- Her suçun niteliği ayrı ve herbirine verilecek ceza da suca uygun olmalıdır. Şu kadar ömür sürdün, öyle ise bu ömür misli kadar cehenneme gir diye “sayılı güne, sayılı gün" sayısı kadar ceza, ancak ahmakların mantıksızlığıdır. Diyelim ki öyle. Suç amme cezası olarak böyle kabul etsek bile, aynı fiil kul haklarını da ihlal ettiğinde, bu hakların ihlalinin karşılığının çekilecek cezası hapis yatmakla biter mi? Bir katile kamu düzeninin bozulmasından ceza versek de, mağdur ayrıca tazminat istemez mi? Ahirette para pul olmadığına göre, sevabından verecek, o da kâfi gelmeyince alacaklının günahları varsa onun yerine cehenneme o girecektir. Görüldüğü gibi, Adeden ceza ödemekle kurtulmak dinden kaynaklanmayan hukuk da bile öyle değilken, hakların titizlikle teslim edileceği büyük mahkemede hiç böyle saçma bir şey olur mu? “Şüphesiz azgınların barınağı olacak cehennem pusuda beklemektedir. Azgınlar orada çağlar boyu kalırlar (ahkâben), orada bir serinlik ya da bir içecek tatmazlar. Ancak dünyada yaptıklarına uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar”( en-Nebe’ 78/21–26).

B- Bakara–93 ayetin gerçek haberi olan eşitlik üzere alınan ahde ihanet ederek sınıflı toplumu meşrulaştırarak, dinin halkçılık ilkesine ihanetleridir. Allah vahilerinin eşitlik üzere olduğunun delillerinden birisi Şeraitin türevleri arasında “müsavat=eşitlik” anlamının olması. Bakara–93 ayette geçen “Tur” kavramının dağ ile alakası olmadığı bir gerçektir. Bu kavrama Tur suresinde verilen anlamında, tin suresinde verilen anlamında gerçeğin çarpıtılması olduğunu bilelim artık. Yapılan ahit eşitlik üzeredir. İster mülkde iştirakı başta kur, istersen, kazananın her kazancından sonra eşitlenene kadar vermesini(Nahl–71) yasaya koy. Ama bil ki, Bakara–93 de geçen kavramın anlamını tekrar verelim ve bunu hak bil.

Ettevarü-Etteviru: Yaya kaldırımı. EŞİT, MÜSAVİ, sınıf. Had(Sınır)

İlerde zaman bulduğumuzda Tin ve Tuvar'ın gerçek manasını ortaya koyacağız. Ne incir, nede zeytin değildir asıl konu. Vefa ve vefasızlıktır anlatılan. Dostları terk edenler ve onu terk etmeyip, “Ettevarü"/eşit ve birlikte" yaşayanlar anlatılır. Tene, tenin incire sonradan isim olmuş olabilir. Kavramın asıl oluşum mantığı, köy ağasının olduğu sistemler, olmadığı eşitlikçi sistemlerin mukayesesini yapar ve bize “Ettevarü(Eşitlik, müsavat)" sünnetinden bahseder. Zeytuni diye kıraat edilen ise aynen Ziy-Berr telaffuzu gibi valslı okumadır. Yine tene, tentene v.s okunuşudur. Yani Ziy-Tenin, tenne v.g. Sınıfsız toplum olan “Halkçılık” ile sınıflı toplumlar mukayese edilir, eşitlikçi toplum düzeninin tercihi ise “emin belde" tercihidir. Bunları görmezden gelmek, şeriat kitabını vahiden değil, elle yazılandan(alakasız yorumdan) almaktır.

MÜFESSİRLER EYYAM-I MA’DUDAT HAKKINDA NE DEMİŞLER? TEFSİR-İ KEBİR. FAHRİDDUN ER-RÂZÎ.
Sayılı Günlerin Şümulü:

“Âlimler "sayılı günler" hususunda iki görüş belirtmişlerdir:

a) (gün|er) |âfzı ancak on ve daha aşağı sayıda günü gösterir. On günden fazlası için kullanılmaz. Buna göre (beş gün), (on gün) denilir (onbir gün) denmez. Ne var ki bu kaide, Cenab-ı Hakk'ın, "Sizden Öncekilere farz kılındığı gibi size de muttakilerden olasınız diye sayı*lı günlerde oruç tutmak farz kılındı" (Bakara, 183–184)ayeti ile bir müşkillik arzeder. Bu ayetteki sayılı günler bir ayın bütün günleridir. Bir ayın günleri ise on günden daha fazladır. Bir de Kâdî şöyle demiştir: lâfzının on veya daha aşağı bir sayıya hamledildiği sabit olunca, en uygun olan, bu kelimenin en azını veya en ço*ğunu ifâde ettiğini söylemektir. Çünkü bunun üç gün olduğunu söyleyen, "Bu*nu en azına hamlediyorum" diyebilir. Bu, izahı mümkün bir sözdür. Yine o lâfzın on günü ifade ettiğini söyleyen de, "Onu en çoğuna hamlediyorum" di*yebilir. Bu sözün de izahı mümkündür. Ama o lâfzın "on"dan az, üçten çok bir sayıya hamledilmesinin izahı mümkün değildir. Çünkü ikisi arasındaki sa*yıların herhangi birinin diğerlerine bir üstünlüğü yoktur. Meğerki bunu belir*leyen sahih bir rivayet varid olsun. İşte o zaman o rivayete göre hüküm verilir.

Müfessirlerden bir grup, lâfzını, yedi gün diye tefsir etmişlerdir. Bu hususta Mücâhid şöyle der: Yahudiler dünyanın ömrünün yedi bin sene olduğunu söylüyorlar. Buna göre Cenab-ı Hak, her bin yıla karşılık onlara bir gün azab edecek demektir. Bu sebeple onlar, "Allah bize yedi gün azab edecektir'' demişlerdir. Esâm bazı yahûdilerden, buzağıya sadece yedi gün tapmış olduklarını, bundan dolayı "Allah bize yedi gün azab edecek ' dedikle*rini nakletmiştir. Her iki görüş de zayıftır. İlkinin zayıf olmasına gelince, dün*yanın Ömrünün yedi bin sene oluşu ile, onların azabının yedi gün olması arasında kesinlikle birbirini gerektirecek bir alâka yoktur. İkinci görüşe gelin*ce, yedi gün isyan etmiş olmalarından dolayı azablarının da yedi gün olması gerekmez.

Biz ise şöyle diyoruz: Herşeyin mâliki ve sahibi Allah olduğu için, O'nun yaptığı her şey güzeldir. Mutezileye göre, günahkâr tevbe etmediği veya affolunmadığı müddetçe, isyanından Ötürü ebedî cezaya hak kazanır. Buna göre şayet: "Cenab-ı Allah bir günaha karşılık daha fazla ceza vermeyi menederek: "Kötülüğün cezası, misli ile kötülüktür" (şûra,40) buyurmuştur. Bu sebeple cezanın suçtan fazla olmaması gerekir" denilir ise biz deriz ki: Günahın cezası, nimete göre artar. Allah'ın kullarına olan nimeti sayısız ve sınırsız olunca, onların günahları da son derece büyük olur.

b) İbn Abbas (r.a)'ın; lâfzını, Yahudilerin buzağıya taptıkları günlerin sayısı olan "kırk gün" ile tefsir ettiği rivayet edilmiştir. "Yedi gün" tefsiri için söylenenler bu hususta da söylenir.

Bir üçüncü görüş de şudur: Ayetteki "sayılı" lâfzının tıpkı, "O (Yusuf’u) az bir fiyata, sayılı bir kaç dirheme sattılar" {Yusuf, 20) ayetinde de olduğu gibi, "az" manasına geldiği söylenmiştir.
İkinci Mesele:

Hanefiler, hayızın en az müddetinin üç, en çoğunun ise on gün olduğuna zâhib olmuşlar ve buna Hz. Peygamber (s.a.s)'in: "Hayızlı olduğun günlerde namazı bırak" hadisini delil getirmişlerdir. Buna göre hayzın müddeti, lâfzı ile ifâde edilen günler sayısıncadır. Lâfzı ile ifâde edilen günlerin en azı üç, en çoğu ondur. Bu sebeple hayız müddetinin en azının üç, en çoğunun ise on gün olması gerekir. Bu husustaki müşkillik yukarıda geçmişti. “

BAKARA–80. AYETTEKİ SÖZLERİ İNFAKI RET VE ZEKÂTIN(ARTANIN) KAMUYA İADESİNDE VERMEYİ ÇOK AZA İNDİRMEYE YORARSAK

Şimdi bu yorumları doğrulayacak delillere, kavramların sözlük anlamlarına geçiyoruz. Öncelikle üç din mensuplarının bir değerlendirmesini yaparken son din mensuplarının da tenkidini yaptık gerekçe göstermedik. Önce bu sözü sonlandıralım. Bunun için de bizde ki “sayma-yerine koyma”dan bizim ne anladığımız şu kavramla kabul görmüş.

Burada öyle addetmek önemli bir ayrılık, ayrı düşünme halidir. Oranlı ve düşük oranlı infak veya artanın sayıya dökülerek verilmesi hak yoldan sapmanın bir başka önemli niteliğidir. Yukarıda açıkladığımız gibi medeni bir vergi hukukunda, tek bir dilim ve tek bir oran adaletsiz bulunduğu için dilimleme şarttır. Ama Hak din sayısal bir ikince indirime müsait değildir. Çünkü Allah artana ayrıca tekrar bir indirim getirilmesine uygun bir infaktan bahsetmemiştir. Onun için saymak ve sayısal bir uygulama mümkün değildir. Böyle bir mantık şu emre aykırıdır. İhtiyaç fazlasının verilmesi emri varsa, artık yüzde bilmem kaç diye sayısal bir oran getirilemez. Çünkü elde tutulacak belli olduğuna(Bakara–219)göre, ihtiyaç ve kavam miktarı sana helâldır, üzerini aynen infak edeceksin emri, eldekine tekrar oran koymaya uygun bir emir değildir. Ölçü ve tartıları hatırlayalım. Hacimle satma veya vermede keyl kullanılır. Bu hacim doldurulup verilir. Ağırlıkta ise tartarak veririz. Bir de tane işi verilenler vardır. Mesela yumurta ne tartarak, nede hacim ölçüsüyle verilir. Onu tane tane sayarak veririz. Mesela, bir müşteri gelip, yarım yumurta ver dese, bunu vermemiz mümkün değildir. A’dad olgusu da tane sayısı verilen şeylerle ilgilidir. Bir toplumda “ihtiyaç miktarı” bellidir. Belli değilse, belli etmek her zaman mümkündür. Her yıl geçim standartları istisnasız herkes için belirlenebilir. İşte bu belirlendiğinde, bunun dışındaki her kuruş fazla demektir. Artana ayrıca oran getirmek, sayı ile hesabı yapılan yumurtadan bir parça koparıp bunu zekât vermeye esas almak mümkün değildir. İşte bunu üç bin yıl öncenin mülk-perestleri de, günümüzdekiler de asla kabul etmezler. Kitabı elle yazanlar da bunlardır. Bu kavram, kurban bayramının son üç gününü ifade ederken de böyle kullanılır. Burada da, sayı, tane ile ifade edilen şeylerle ilintili anlamı devam etmektedir.

“El Eyyam ül ma’dudat” ; Kurban da teşrîk günleri (Kurban gününden sonra üç gündür.)

Dinin bu hak ekonomi politiğini Anlamazlıktan gelmişler. Sonra da onun yerine geçecek öyle addedilecek, sanki bu görev başka bir ifa yoluna benzer ve denkmiş gibi bir yola sapmışlar. Bu da bunun gibi sayılır, biz böyle addediyoruz deyip sorumluluktan kurtulmuşlar. Bu sorumluluğu sınırlı günlere, sınırlı ve maktu zekât ve öşre çevirmişler. Vergi veriyoruz ya bu da teşriki mesai yerine geçer demişler. Malın övünmek için biriktirilmesi günahtır. Biz böyle yapmıyoruz ya demişler. Adalet, kıst ve Nısfet isteyenlere de bu HAYAL dir, hangi zamanda yaşıyoruz demişler. Yani idealizm bir ütopyadır demişler(Tuvar–1, 2, 3, 4) Böylece de cahiliye sosyo ekonomi özlemi nüksetmiş ki, kavramın içeriğine itirazları, “Ağrının belli bir müddet sonra tekrar nüksetmesi” kavramı ile durumları özetlenmiş. Şimdi kavramın tahlilin de bunları tek tek görelim.

“Adden” ; Saymak.

—Fülanü sadıkan; Birini dost zannetmek.

Bu anlamı ile de zanla hareket olduğu açıktır.

“Idaten eşşeyü” ; Gerekli şeyleri hazırlamak. Bu anlam daha ziyade “Sebt” uygulamaları ile ilgili olabilir.

“Tadiden el malü ev ğayrıhü; Mal vesaire yi bir şeye hazırlamak.

—Eşşeyü; saymak. SAYILI KILMAK

Kavramın açılımı için Hümeze süresinden bir alıntı ile bu gurubun ruh halini anlayalım. Şöyle ki, “ Cemea malen ve addedehü”;Mal toplayarak onu tekrar tekrar saymak.

“Adde, muadeten, ıdaden” ; Sayıda övünmek.

Sözlük yazarı kişi bir hadisten şöyle bir örnek almış. “ Fil hadisi; Mazelet üklehü hayren tuaddiniy”.Bir şeyi araların da eşit paylaşmak. Demek ki kavram, eşit paylaşmamak için ihdas edilmiş. Şeriattaki ilkelerin yerini bu da tutar denilmiştir.

“I’tidaden”; Sayılmak

—bişşeyi; Hesaba katmak, saymak, önem vermek. Sanmak… Zannetmek. Kabul etmek.

“Teadduden; Adedi çok olmak.

“Teadden” ; Adedi çok olmak. Sayışmak.

Şimdi geldik çok anlama gelen ve bize çok çok fikir veren “El Idadü” kavramının kapsamına,

“El Idadü” ; 1- ölüm vakti.2-hediye ata.3-benzer.4-VERGİ 5-ağrının belirli bir müddet sonra tekrar nüksetmesi.(nedir o ağrı ? sıra ve nöbet sistemine dönmek) 6-Sıra. Nöbet.7-Delilik emaresi.8-aşüftelik alameti. 9-HAYAL.10- yay kirişi tıngırtısı.

İşte bu kadar zengin bir kavram sadece ateşe, ateş de cehenneme atfedilerek geçiştirilemez. Diğer anlamları da yerine bulup koymak gerekir.Kaldı ki yaşayanlara ve dünya sınavındakilere dünyaya ilişkin İnzar ve müjdeleri açıklamak gerekir. Hak dine ve onun Birr'u takva ilkelerine itiraz edenlerin, peygamberleri öldürmeye kadar varan çileden çıkmaların asıl sebebinin; rahatlarını düşünen, refah içinde yaşayıp, çile çekenleri düşünmeden yaşamak isteyenlerin, Şeriata isyanlarının hazin hikayesidir bu ayetler. Ve karşı din oluşturup işi savuşturmak.

BAKARA–80 AYETTE GEÇEN “NAR” KAVRAMININ AÇIKLAMASINI DA TAMAMLAYALIM Kİ “NUR” KAVRAMI BİLİNSİN.

Amacımız, dinlerin sosyo ekonomi politiğini, neden, niçin ve nasılları ile vermesi açısından İncil’den çok daha kapsamlı bir ilim deryası olan Kuran hakkında akıl ederek içindekilerden bir kısmını meydana çıkarmaktır. Asla bir tefsir çalışması değildir. Bu bakımdan savlarımızın bir delili olan 91. ayete geçmeden önce, bir olasılığı daha değerlendirmek istiyoruz. 79 ayette değinilmesi gereken bir husus daha var. Anlaşıldığına göre tartışmanın konusu “İkamet üs salâvat” hayat tarzına uymayan, çerçi gibi dolaşan, hayatını alışverişle kazanan “bezirgân” hayatı yaşayan bir çoğunluk gurubu var. Manastır yerleşik düzenini ilk reddedenlerden olan mısır/mısri(anakent) ülkesi olduğu için, sonradan kapitalist anlamını oluşturacak insan tipi “Kıptı” olarak isimlendirilmişti. Yani idealistlerin “Çingene” tabir ettikleri insanlar mısır/mısri kapitalist hayatını yaşayanlar anlamına kullanılmıştır. Çünkü idealist felsefe kazancın kazanma sınırları içindekilerle paylaşılması ilkesine dayanır. Manastır sınırı dışında, ülke sınırı dışında ve uluslar arası iş yapıp kazanmaktan kaçınılırdı..Çünkü böyle yapmak, uzanılan alan içindeki herkesle bu karı paylaşmayı gerektiriyordu.Bu şartlara uymayan Kapitalist yaşam ve kazanç tarzına, gerekleri olan yerleşik düzene sadık kalmadıkları, kâr için dolaştıkları, cimri ve adeta zorla mal satmaları, değer değişiminde zebun değil, arsız yüzsüz davrandıkları için Kıpti denilmiştir. Ayrıca kaptan anlamıyla da ilişkilidir. Kaputla ve yine bu tür tüccarların kaputlarını atarak “malları kapatma” 'emri vaki'sini de kapsar. Yani kapitalist algılamanın ismi geçmişte bu idi. Bu gurup muttakiler tarafından suçlanıyor ve bunlar “Hırsızlık” olarak değerlendiriliyor. Çünkü az bir zekât vermek/ vergiyle borcu savuşturup sermeye ve servetlerini arttırmaya dair fetvalar almışlardı.

Savunmada olanlar kendilerinin öyle olmadığı ifade edip,”İlla” kavramı gerekçelerini izah ediyorlar.

Şimdi “Temesse” çekimine mesnet olarak “İmse” fiilini mesnet alalım. Bunun manası “bozma” yani ifsad etmedir. “Ennar” kavramını “Ennevaru” diye alalım. Onun anlamını da kayıt edelim. “Hırsızlıkla geçinen bir kavim adı. Çingenelerin künyesi”. Bu kavram yukarı da anlatılan kapitalizm gibi gezerek bir yere sabit kalmadan hayat kazanmak(çerçilik), kar için değer değişimi yapmanın yanında sefahatle israf hayatı yaşamayı da kapsamaktadır. Zaten bu anlamı Osmanlıca sözlük de görmüştük.

Bu anlamı ile de Ayette bezirgânlar diyor ki, biz eyyamı ma’dudat yaptıktan sonra niçin hırsız çingene olalım ki. Bunun bize yakıştıramazsınız diyorlar. İmsak yaparız, bayramlar da el öptürür, el de öperiz, çocukların başlarını okşarız v.s diyorlar. Kırkta bir vergimizi verdikten sonra niçin sefih bozucular, hırsız bozucular olalım, diyorlar.

Sonraki ümmetler ibret alsın diye İsrail oğullarından verilen örneklerin amacı, onları günah keçisi ilan etmek için değildir Kuran’ın amacı. İbret aldılar mı?.:... denirse, ...... hayır deriz. Zamanımız ümmetlerinden hangisine zekâtın=artma, onun miktarının da Bakara–219 da tanımlanan ihtiyaçtan artanın hepsi desek, acaba kaç kişi bunu ciddiye alır. Ama Allah, liberalist-kapitalist ve yine sistemi onların lehine daha da değiştiren ve vergileri zenginlerden fakirlere değil, aksine fakirlerden toplayarak ve gittikçe yoksul, yoksun, mağdur ve mahrumlar yarattığı için hayat onlar yönünden çekilmez olacaktır. İşte o zaman tek yaşama şanslarının hak dinin eşitlikçi sosyo ekonomi politiğinde olduğunu belki idrak edecekler, ama mutlaka tek çareleri, referanslarını oradan almasalar da ona dönmek olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü Sünnetullah böyledir.

“Bir memleketi helâk etmek murad ettiğimiz vakıt ise onun devletlerine (itaat) emrederiz, onlar itaat etmez de orada fısk yaparlar, bunun üzerine o memleket aleyhine hüküm, hakk olur artık onu tedmir eder de ederiz.(Isra–16)

“Hem Nuhtan sonra ne kadar kavrnler helâk ettik, kullarının günahlarına rabbının habîr basîr olması yeter.(Isra–17)

“Her kim peşin istiyorsa ona Dünyada peşin veririz, dilediğimiz kadar istediğimize, sonra da ona Cehennemi tahsis ederiz,(Isra–18)

Dikkat edilirse Isra–18 bize Icl ittihazından (kapitalist olmaktan) bahsediyor. Bunu yapanlar ise, değil üç beş gün cehennemde kalmak, bu huy zalimliktir ve kesinlikle ebedi cehennemliklerin arasındadırlar. Üstelik gazaba uğratılacaklar da onlardır. Şimdi sıra ahır zaman ümmetine geldi. İşte mütreflerin lehine ve mazlumların aleyhine vergiler koyan, onların geçimlerini daralttıkça daraltan ve sureti haktan görünen ve yine de cehenneme şöyle bir uğrayıp geçeceklerini zanneden, adalette çok ilerde olanlara meymenetsiz diyecek kadar gaflet ve dalalet içersinde ne yaptıklarının farkında olmayan kadrolar iş başına getirilmiş. Helak sürecine girilmiş korkunç sona doğru hızla gidilmektedir. Çünkü ilmi Kurandan değil, elle yazılmış kitaplardan zanni bilgilerle dopdoludurlar…

Pek bilinmneyen bir konu olduğundan faydalanmak isteyenler için Adalet ve Rahmet Sitesinden aktarılmıştır.

Saygılarımla.
Galip Yetkin.

Konu galipyetkin tarafından (17. April 2016 Saat 11:26 AM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
orhan veli (8. January 2014)
Alt 15. June 2014, 10:20 PM   #12
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.906
Tesekkür: 3.474
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Selamun aleyküm,

Hasan Akçay kardeşimizin soruları ve cevapları

Sizden rica etsek su sorulari Bakara sûresi bölümünde cevaplar misiniz:

1.Nas ve Felak sûrelerinin aslinda vahy olmadigi dahi tefsirlerde ciddi ciddi öne sürülüp dururken ve bir katip Bakara 247'de بسطة seklinde (بس ile) yazilmis olan kelimeyi A'râf 69'da ص ile yazabilmis iken... Bakara 197'deki "اشهر"un önüne her nedense الا koymadi ve marife olmasini saglamadi diye komplo teorileri üretmek ne derece dogrudur?


Şu an elimizdeki Mushafta bulunan surelerin varlığı ve yokluğu üzerindeki rivayetlerden çok mevcut "Mushaf'a" göre "Mushaf" 'taki bulunan âyetler üzerinde müzakere edebiliriz. Nisa 82’i bu konuda en büyük uyaranımız olacaktır.
Mushafta A’raf 69 ” بَصْطَةً “ şeklinde sad ile yazılan sözcük Bakara 247 de sin ile yazılmıştır. Bilinen bir gerçek vardır ki, Arapça’da “ be-sad-tı” ile ilgili bir kök yoktur. Kök olmayınca bu kökten türetilmiş sözcük de yoktur. Katip hatası olduğu açıktır ki, bu durum, Mushaflarda A’raf 69 daki ” بَصْطَةً “ "sad" harfinin altında bunun "sin" olduğu yazılarak belirtilmiştir.
Bakara 197 ile paylaştığım Hakkı Yılmaz’ın bu âyetle ilgili açıklamaları da komplo teorileri değildir. Bir sözcüğün nekre ve marife olması farklı bir olaydır.


2.Haccin ne oldugunu Allah belirtmis. Örnegin Neml 27'de belirttigi üzere PANAYIRDIR ve Hac sûresinde belirttigi üzere IBADETTIR. Arti, haccin vaktini de belirtmis. Örnegin Kureys 2'de belirttigi üzere ilkbahar ve kisin DISINDAKİ mevsimlerdedir. Tefsirlerdeki beserî sözler yerine ayetlerdeki ilahî sözlere bakilmasi gerekmiyor mu?

Neml suresinin belirttiğiniz âyetinde haccın ne olduğu ile ilgili bir bilgi sözkonusu değil. Sanırım yanlış belirttiniz. Haccın vakti Kur’an’da nekre olarak Bakara 197 de belirtilmiştir. Beşeri sözlere değil de âyetteki ilahi sözlere bakalım inşaAllah.

3.Hacdan kasit bir "egitim ve ögetim programi"dir diye bosuna iddia ediliyor olamaz; elbette ayetlere dayaniyordur. Hangi ayetlere?

Hacc konusu burada detaylı olarak belirtilmiştir.

4.Hac Arapça gibi yalnizca bir dili degil dünyanin her dilini konusan insanlar içindir; eger bir egitim ve ögretim programi ise hangi dil kullanilacak o egitim ve ögretim etkinliginde?
Birleşmiş milletlerde konular üzerindeki müzakereler nasıl farklı dilleri bilenlerce gerçekleştirilebiliyorsa Haccda da gerçekleştirilebilir.

5.Bir egitim ve ögretim programi olan haccin nerede yapilacagini dile getiren ayetler hangileridir?

3. sorunuzun altında belirtilen linkde belirtilmiştir.

Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12. July 2014, 01:30 PM   #13
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 214 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 18
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

Bir sözcüğün nekre ve marife olması farklı bir olaydır.

Sanırım soru yanlış anlaşılmış. "Bir sözcüğün nekre ya da marife olması fark etmez" demedim; eşhurun ma'lûmât ifadesindeki nekreliğin kâtip hatasından kaynaklanıyor olup olamıyacağını sordum. Kanıt olarak benzer katip hatalarına atıfta bulundum.

Nisa 82’i bu konuda en büyük uyaranımız olacaktır.

Nisâ 82'de "Kuran Allah tarafından indirildi, Kuran'da çelişki o yüzden bulunamaz" denerek hata yapmayanın Allah olduğu belirtiliyor. Oysa katipler beşerdir. Beşer şaşar, hata yapar.

Neml suresinin belirttiğiniz âyetinde haccın ne olduğu ile ilgili bir bilgi sözkonusu değil.

Doğru ayet, Kasas 27. Benim gördüğüm, gerekli bilgi orda var. Ayette geçen hıcec PANAYIR anlamındaki "hac"cın çoğuludur. Hz Şuayb ile genç Musa kendi aralarında bir iş sözleşmesi yapıyorlar orda, ibadet sözleşmesi değil. Yani Kasas 28'deki HAC "büyük halk pazarı"dır, ibadet değil.

Hacc konusu burada detaylı olarak belirtilmiştir.

Haccın ibadet değil bir eğitim ve öğretim programı olduğunu dile getiren ayetleri yazar mısınız. Beşerî görüşleri yansıtan beşerin sözlerini değil ilahî buyrukları dile getiren Allah'ın ayetlerini yazar mısınız. Hatta ayetleri yazmanız bile şart değil. Şu surenin şu ayeti demeniz yeter. Lütfen.

Birleşmiş milletlerde konular üzerindeki müzakereler nasıl farklı dilleri bilenlerce gerçekleştirilebiliyorsa Haccda da gerçekleştirilebilir.

Hacda kendi dilinde bile meramını anlatamayan, sık sık yolunu yitiren ve yolunu yitirdiğinde olduğu yere çöküp beklemekten başka elinden bir şey gelmeyen sıradan insanlar ile yabancı dil bilen, tezini mükemmel anlatan profesyonel BM diplomatları bir midir yani? Lütfen ayağımızı yere basalım. Yoksa uçuk kaçık yorumlar yapıp komplo teorileri kurgularız.

Konu Hasan Akçay tarafından (13. July 2014 Saat 12:11 PM ) değiştirilmiştir.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
bakara, suresi


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 02:12 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam