hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > Hanifler Forum'a Hoşgeldiniz > Öneri - istek

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 10. March 2011, 01:03 AM   #1
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.897
Tesekkür: 3.465
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart Nüzül Sırasına Göre Necm Necm Kur'an'ın Türkçe Meali

Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim.

Nüzül Sırasına Göre Necm Necm Kur'an'ın Türkçe Meali çıkmıştır.(İşaret Yayınlarından)
Eklenen Resim Ön İzlemesi
Dosya tipi: jpg Kuranıntürkçemeali.jpg (95,1 KB (Kilobyte), 21x kez indirilmiştir)
__________________
Halil Ay

Konu kamer tarafından (10. March 2011 Saat 08:12 AM ) değiştirilmiştir.
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 8 Kisi:
Anonymous (11. March 2011), Barış (10. March 2011), Derin Düşünce (11. March 2011), erol5109 (8. May 2011), hiiic (11. March 2011), kamer (10. March 2011), Miralay (10. March 2011), snobyx (10. March 2011)
Alt 11. March 2011, 06:44 AM   #2
hiiic
Uzman Üye
 
hiiic - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2010
Mesajlar: 1.979
Tesekkür: 1.908
1.298 Mesajina 2.732 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 20
hiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud of
Standart

Çooooook güzel çoooook sabırsızlanıyorum kapağını açmak, yaratan rabbi anarak mesajı nüzulüne uygun anlamaya çalışmak, Allah la direk konuşmak için.

Hayırlara vesile olur inşallah
hiiic isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
hiiic Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 6 Kisi:
Anonymous (19. March 2011), Barış (11. March 2011), dost1 (13. March 2011), erol5109 (8. May 2011), Miralay (11. March 2011), snobyx (28. March 2011)
Alt 11. March 2011, 08:14 AM   #3
Miralay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: May 2010
Mesajlar: 568
Tesekkür: 4.080
276 Mesajina 635 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
Miralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud ofMiralay has much to be proud of
Standart

Benim de uzun süredir tamamlanmasını beklediğim bir eserdi.
Emek sarfedenlerden Allah razı olsun
Miralay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Miralay Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 6 Kisi:
Anonymous (19. March 2011), Barış (11. March 2011), dost1 (13. March 2011), erol5109 (8. May 2011), gölge (12. August 2011), snobyx (28. March 2011)
Alt 11. March 2011, 12:46 PM   #4
Derin Düşünce
Uzman Üye
 
Derin Düşünce - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2011
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 120
Tesekkür: 413
79 Mesajina 268 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 18
Derin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud of
Standart

Guzel bir haber. ^_^ Faydalanmak istedigim bir meal.
__________________
Rabbim! ilmimizi, anlayışımızı, imanımızi ve sıdk üzere yakinimizi çoğalt! Rabbim! gerçeğe erdirdikten sonra kalplerimizi o gerçekten saptırma; bize indinden rahmet bağışla; kesinlikle sen sonsuz bağışlarda bulunansın. Rabbim! Dünyada ve ahirette sen bizim velimizsin. Bizim canımızi müslüman olarak al ve bizi iyilere kat. Rabbim! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında en iyi sen hükmedersin. Rabbimiz bizi, suan üzerinde bulundugumuzdan daha doğru olana ulaştır.
Derin Düşünce isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Derin Düşünce Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 6 Kisi:
Anonymous (19. March 2011), Barış (11. March 2011), dost1 (13. March 2011), erol5109 (8. May 2011), Miralay (11. March 2011), snobyx (28. March 2011)
Alt 28. March 2011, 07:12 AM   #5
Derin Düşünce
Uzman Üye
 
Derin Düşünce - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2011
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 120
Tesekkür: 413
79 Mesajina 268 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 18
Derin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud ofDerin Düşünce has much to be proud of
Standart

Dostlar meal elime gecen hafta ulastı. Gercekten guzel hazırlanmıs, anlasılması kolay cumlerle cevirisi yapılmıs. 1 hamur kagıt ve güzel bir cilt kapagı. Elinizin altında mutlaka bulunması gerek. Kuranın daha iyi anlasılması icin farklı bir okuma bicimi sunuyor bizlere. Belli ki sayın Hakkı Yılmaz'ın meallandirmeyi yaparken Tebyinul kuran adlı eserininde goz önunde bulundurdugunu gorebiliyoruz. Orjinal arapca metinler kitaba dahil edilmememis. Dipnot bolumu ise baslıbasına bir kitap.

Söyle olsaydı dedigim kısım ise; dipnotların kitabın en sonuna degilde hemen sayfanın altına daha kucuk puntolarla yerlestirlimis olmasını tercih ederdim. Velakin, bu haliylede gayet kullanıslı. Ben her vatandasımızın elinin altında olması gereken bir meal olarak buldum. Emekleri icin sayın Yılmaz'a tesekkur ederim. Allah ömrünüzü, ilminizle ve bereketinizle arttırsın, cumlemizede feyizlenmeyi nasip etsin.

Selam ve muhabbetle
__________________
Rabbim! ilmimizi, anlayışımızı, imanımızi ve sıdk üzere yakinimizi çoğalt! Rabbim! gerçeğe erdirdikten sonra kalplerimizi o gerçekten saptırma; bize indinden rahmet bağışla; kesinlikle sen sonsuz bağışlarda bulunansın. Rabbim! Dünyada ve ahirette sen bizim velimizsin. Bizim canımızi müslüman olarak al ve bizi iyilere kat. Rabbim! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında en iyi sen hükmedersin. Rabbimiz bizi, suan üzerinde bulundugumuzdan daha doğru olana ulaştır.

Konu Derin Düşünce tarafından (29. March 2011 Saat 05:46 AM ) değiştirilmiştir.
Derin Düşünce isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Derin Düşünce Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 5 Kisi:
dost1 (3. April 2011), erol5109 (8. May 2011), hiiic (28. March 2011), Miralay (28. March 2011), snobyx (28. March 2011)
Alt 28. March 2011, 05:48 PM   #6
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.897
Tesekkür: 3.465
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Selamun Aleykum Değerli Kardeşlerim!
Sizlerle paylaşmak istedim.

NÜZUL SIRASINA GÖRE NECM NECM
KUR’ȂN’IN TÜRKÇE MEȂLİ


Daha önce Sayın Hakkı Yılmaz Beyi Tebyînül- Kur’an / İşte Kur’an adlı, Kur’an-ı Kur’an’dan Kur’anca doğru anlamayı ve “indirilen dini”, “uydurulan din”den arındırarak/saflaştırarak ayırmayı bilimsel anlamda gerçekleştiren çok önemli Kur’an tebyîni çalışmasından tanımaktayız. Kendileri bu kez dilimizdeki tüm Kur’an çevirilerinden, ayrıcalıklı bir konumda yer alacak nitelikteki yeni çalışması, “Nüzul Sırasına Göre NECM NECM KUR’ȂN’IN TÜRKÇE MEȂLİ” adlı eseriyle, kavramları hurafe elbiselerinden soyutlaması, sözcüklerin anlamlarını vahyin ilk arılığına/duruluğuna kavuşturması ve “ezberleri bozması” nedeniyle Kur’an Tarihi’ndeki öncü, örnek, önder olarak haklı yerini alacaktır.

Daha “Tebyînü’l-Kur’an/İşte Kur’an”ın ilk cildinin önsözünde Hakkı Yılmaz, “Bu kitap ‘tefsîr” değil, “tebyîn” dir, ifadesiyle yapılan çalışmanın farklılığını ve diğer çalışmalar arasındaki konumunu tespit etmiştir. Yazar, ifadesindeki iki sözcüğü (tefsir ve tebyîn) ele alarak çalışmasının özelliklerinden birincisini uygulamalı olarak gösteriyor. Buna göre ,Kur’an’daki kavramların kök anlamlarını ve Allah’ın bu kelime için yaptığı bir tanımlama varsa önce onu esas almalı, bu sözcük tüm kitapta kaç yerde geçiyorsa hepsini gözden geçirmeli, ayrıca ilgili sözcüğün bağlı olduğu konu ve Kur’an bütünlüğü çerçevesinde “vahyin ışığında sözcüğü anlam eksenine” oturtmalıdır. Yapılması gereken ilk iş, ele alınan kavramı günlük şirk ortamındaki anlam elbisesinden kurtararak kazandığı yeni Kur’ansal tanım ve anlamını saptamaktır. Bu doğru yapılırsa işlem, sonuç, hüküm doğru çıkar.

“Tefsir sözcüğü filolojik olarak şu anlamlara gelir: “Anlaşılamamış, kapalı, müşkül, müphem bir sözü, konuyu, ya da meseleyi anlaşılır hâle getirmek” . ( 1 ) Bu bilgilere göre “Kur’an Tefsiri” diye yazılan eserler, yazarları böyle düşünmeseler de, “Kur’an’ın kapalı, müphem ve örtülü olduğunu” peşinen kabul etmiş olmaktadırlar.” Bundan sonra eserinin neden “tefsir” olmadığının açıklamasını Sayın Hakkı Yılmaz şöyle açıklıyor: [Bu nedenle, elinizdeki bu çalışmanın (Tebyînü’l-Kur’an/İşte Kur’an) bir Kur’an tefsiri olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Bizim anlayışımıza göre Kur’an’ın insanlar tarafından tefsirine ihtiyacı yoktur. Çünkü Kur’an’ın bizzat kendisi yüceler yücesi Rabbimiz tarafından yapılmış en güzel tefsirdir. Nitekim Furkân 25/33. ayetinde “Onların sana getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, sana hakkı (doğrusunu) ve en güzel açıklamayı getirmeyelim.” denilerek Kur’an’ın en iyi tefsir olduğu, ele aldığı meseleleri en güzel şekilde açıkladığı ve problemleri tamamen çözdüğü bildirilmektedir. Ayrıca Kur’an’da “âyâtün beyyinâtün”, “kitabün mübîn”, “beyyenehü”, “mübeyyinât”, “tibyân”, ve “beyân” gibi aynı kökten türetilmiş kavramlarla Kur’an ayetlerinin apaçık olduğu bildirilmiş, Kur’an’ın kapalı, müşkil, anlaşılmaz olmadığı yüzlerce kez vurgulanmıştır. Yüce Allah, kitabındaki mesajlarının açıkça anlaşılabilmesini sağlamak için her türlü anlatım tekniğini kullanmış, bir anlatım aracı olarak sivrisinek gibi en basit şeyleri bile örnek vermekten çekinmemiştir. Böylece ilâhî mesajlar üniversitedeki akademisyenden dağdaki çobana kadar herkes tarafından anlaşılabilecek bir açıklığa kavuşturulmuştur..] ( 2 )

“Kur’an’ın her hangi bir tefsire gerek duyulmayacak kadar açık ve anlaşılır olduğunu gösteren bu gerçekler ortada iken Kur’an’ı tefsir etme iddiasıyla yola çıkmak, en hafifinden cüretkârlık olarak nitelendirilecek bir yaklaşım olsa gerektir.” diyen yazar, daha sonra “tebyîn” sözcüğünü şöyle açıklamaktadır:
[ Tebyîn ‘açığa koyma’ demektir. Ancak bu, iyi anlaşılmamış bir şeyi açıklama anlamında değil, var olan bir şeyi ortaya koyma, gözler önüne serme anlamında bir açığa koymadır. Bir benzetme yaparak anlatmak gerekirse; Tebyîn, ‘buzdolabında, kilerde veya her hangi bir yerde durmakta olan yiyeceklerin yenmek üzere masanın üzerinde hazır duruma getirilmesi’ yani ‘zaten var olan yiyeceklerin bulundukları yerden alınıp ortaya konulmasıdır’… Kur’an konteksti içinde ‘Tebyîn’ “her biri gayet açık ve seçik olan Kur’an ayetlerinin ortaya konularak gözler önüne serilmesi” anlamına gelmektedir. Bu ortaya koyuş, Kur’an’ı vahyeden ve onu açıklamayı kendi üzerine borç alan Rabbimizin yaptığı bir iştir. Peygamberlerin Allah’tan aldıkları vahyi kendi toplumlarına aktarmalarına “teblîğ” denmekle birlikte, sonraki yinelemeleri de mahiyeti bakımından birer “tebyîn” faaliyetine dönüşmektedir. (Nahl 16/39, 44, 64; Zuhruf 43/63; Mâide 5/15, 19; İbrahim 14/4). Kavram bu bağlamda ele alındığında, müminlere ait görevlerin sadece “tebyîn” olduğu anlaşılmaktadır. Bizim yapmaya çalıştığımız da budur. Kur’an’ı kapalı, anlaşılmaz olmaktan tenzih eder, “onu tefsir ettik” deme cüretinden Rabbimize sığınırız. ] ( 3 )

Önce tüm Kur’an’ı bu şekilde başından sonuna değin indiriliş sırasına göre, “tebyîn” çalışmasını tamamladıktan sonra, yine indiriliş sırasına göre ancak bu kez NECM NECM KUR’ȂN’IN TÜRKÇE MEȂLİNİ hazırlamak, “Türkçe Meâlin” baştan sona iki kez kontrolden geçtiği ve Kur’anca sağlamasının yapıldığı anlamına gelir. Ki hazırlanan Türkçe Meâlin, diğer çevirilerden önemli farkı da budur. Bu ise “Kur’an’ı Arapça aslından okuyup anlamak ve anladıklarımı Türkçe anlatmak üzere yaptığım bu çalışma” diyen müellifin hem amacına ulaştığının, hem de yaptığı işi ne kadar doğru yaptığının kanıtı olmuştur.

Bu “Türkçe Meâl” ile, bu güne değin dilimizde indiriliş sırasına göre ancak ilk kez Peygamberimize (a.s) Allah’ın indirdiği özgünlükteki şekli olan “Kur’an’ın Necm Necm” dizilişindeki bir çevirisi gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın üzerinde çok konuşulacak önemli bir özellikdir bu… O halde ne demektir “Necm Necm” ?.. Bunu da Hakkı Yılmaz Bey açıklıyor:

“Necm”, bir kerede inen âyet gurubu demektir. Necm bir âyetten ibaret olabileceği gibi, onlarca yüzlerce âyetten de oluşmuş olabilir.
Kur’ân topluca bir defada ve konulara ayrılmış olarak inmemiştir. Kur’ân 23 sene gibi uzun bir zaman diliminde, toplumdaki olaylara, gelişmelere, sorunlara ve sorulara göre necm necm inmiştir. Bir konuya ait âyetlerin hepsi bir arada değildir.
Bu fakir kul tarafından Allah’ın izni ile anlam bilgisi ve teknik özellikler gereği necmler oluşturulmuş ayrıca resmi mushaftaki hatalı tertipler; birçok paragrafın âyetleri yeniden düzenlenmiş ve bu düzenleme hem dipnotta hem de necmin altında gösterilmiştir. Bizim bu düzenlememizin, nihai bir tertip olması söz konusu değildir. Ehl-i ilim tarafından tüm dünya Müslümanlarının elbirliğiyle nihai tertibin sağlanması gerekmektedir. Biz bu konuda ilk adımı atmış ve meseleyi tüm ehl-i insaf, ehl-i vicdan ve ehl-i imanın dikkatine sunmuş bulunuyoruz.” ( 4 )

Eldeki bu “Türkçe Meâl”in nasıl oluştuğunu ve diğerlerinden kendisini ayıran farklılıklarından birkaç özelliğini daha onu hazırlayan kişinin dilinden aktaralım:

“Kur’ân, insanların anlayacağı ölçülerde açık, ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır. Kur’an âyetlerini okur- yazar olmayan kimselerden en ileri derecedeki bilginlere kadar herkes anlar. Bunun için aracıya; hocaya, şeyhe ihtiyaç olmadığı gibi tefsire de ihtiyaç yoktur. Çünkü Kur'ân'ın bizzat kendisi yüceler yücesi Rabbimiz tarafından yapılmış en güzel tefsirdir.
Neticede de köleler ve kimi üst düzey yöneticiler Kur’ân’ı anlamış hemen imana gelmiş; Ebû Cehil, Ebû Lehep gibi niceleri de iyi anlamış olmalarına rağmen işlerine gelmediği için, bile bile gerçeği örtmüşlerdir.
Kur’an’ın aslı bu olmasına rağmen, bugün Kur’an’ı, elimizdeki Mushaflardan ve onların çevirilerinden, ilk dönemdeki gibi kolay ve rahat anlama imkânı yoktur. Zira Kur’an’ın tertibi ve tertili, inişine göre yapılmamış; necmler, paragraflar, bölümler karıştırlmış, bir takım istinsah hataları yapılmış, Arap dilinde bir yandan gelişmeler olurken, diğer yandan da yozlaşmalar olmuş ve ayrıca din adına binlerce kitap yazılarak Kur’an ile insan arasına engel konmuştur.
İşte bu engelleri aşabilmemiz için yıllarca âyetler ve âyetlerin içindeki sözcükler üzerinde duruldu. Bu çalışma sonucunda ortaya çıkan çalışma, “Tebyînü’l-Kur’an /İşte Kur’an” adıyla tüm insanlık ile paylaşıldı. Burada okuyacağınız meâlin nasıl oluştuğu, neden o anlamın seçildiği Tebyînü’l-Kur’an’da ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. O nedenle özellikle insanlığın elinde mevcut olan daha önce yazılmış tefsir ve meâller ile olan farklılıkların gerekçeleri hem ayrıntılı olarak verilmiş hem de hepsi sağlam kaynaklar ile delillendirilmiştir. Kısacası bu kısa meâle ulaşabilmek için, on bir ciltte, on binlerce sayfalık bir çalışma yapılmıştır.” ( 5 )

Nüzul Sırasına Göre NECM NECM KUR’ȂN’IN TÜRKÇE MEȂL’inin, Türk Milleti’nin İslâm Dini’ni kabul ettiği X. yüz yılın ilk yarısından günümüze kadar hazırlanan Uygur, Arap ve Lâtin harfleri ile yapılan Kur’an çeviri, meâl ve tefsirler arasındaki yerini, doğru bir şekilde ve hakkaniyet ölçüleri içerisinde tayin etmek gerekir. Bu eser, yani “Nüzul Sırasına Göre NECM NECM KUR’ȂN’IN TÜRKÇE MEȂL” ‘i bu önemde olup buna da fazlasıyla lâyıktır. Bize göre bu tarih sürecini üç döneme ayırmak mümkündür. Şöyle ki:
1. Kur’an’ın, Allah tarafından kendisine vahyedilen Hz. Muhammed’den (a.s) Hz. Ali’ye kadar olan dönem. Kur’an’ın bireysel ve toplumsal anlamda insan tarafından doğru anlaşılabilir ve iyi uygulanabilir olduğunun Allah Elçisi öncülüğündeki bu süre, Kur’an İslam’ının yani indirilen dinin, inanç ve yaşam biçimi edinildiği dönemdir.
2. Hz. Ali ile Muaviye arasındaki Sıffin savaşından sonraki ve hilâfetin babadan oğula geçtiği saltanat ve kıblenin (amaç ve stratejinin) ganimete çevrildiği dönem. Bu dönemde amaç ve strateji ganimete yönelmiş, iç ve dış dinamiklerin etkileriyle “indirilen Kur’an dini”nden sapmaların başladığı, giderek farklı yeni bir dinin yani “uydurulan din” in inanç ve yaşam biçimi edinildiği siyasal İslâm dönemi. Türk Milleti bu oluşumlardan çok sonra ancak Abbasiler döneminde İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam Matüridi gibi din bilginlerinin açtığı çığırda gelişen İslâm inancına göre Müslüman olmuşlardır. Buna bilindiği üzere Sünni-Hanefi İslâmlık denilmektedir. Türkler için Karahanlılar ile başlayan Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemine kadarki bu süreci 1925 yılına kadar getiriyoruz. Bu dönemde Türkçe’ye yapılan Kur’an çeviri ve tefsirlerinde Kur’an’a aykırı İsraili aktarımlar, rivayetler ve konular hayli çoktur. Çünkü bu alıntılarda, Kur’an bütünlüğü dikkate alınmamış ve vahyin ışığında sağlaması yapılmamıştır. Aktarımlara eleştirel bir yöntemle de yaklaşılmamış, sadece otorite veya üstat oldukları peşinen kabul edilenlere güven esası yeterli ölçü sayılmıştır.
3. 1925 yılından günümüze değin olan dönemi ise, üç alt başlık altında ele almayı daha doğru buluyoruz.

a.) 1925-1938 M. KEMAL ATATÜRK’ÜN CUMHURİYET DÖNEMİ :

Bu döneme damgasını vuran İstiklal Savaşı’nı vererek “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen, millet iradesini hakim kılarak Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, kuruluş, kurtuluştan sonra “çağdaş uygarlık düzeyini” hedef alan bir kalkınmayı “yurtta barış dünyada barış” ilkesiyle başarıya ulaştıran, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah ve devlet adamı olan arkadaşlarıdır. Bu dönemde İslâmiyet, pratiğe Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile geçmeğe başlamıştır. Çünkü O’nun bu konuda yaptıkları, şeytanî uygulamaların iptali ve rahmanî uygulamaların bekası yönünde olmuştur.
Artık insanlığın, Allah’ın son vahiy dini İslâm’ı son kitabından aracısız, BİR ve BÜYÜK ALLAH’IN KUR’AN’ından Tanrı elçisi Muhammed’in (a.s) kılavuzluğunda öğrenmeye başlama zamanı gelmiştir.
“Mustafa Kemal” Türk Ulusal Kurtuluşunu fiilen tamamladığı 9. Eylül.1922 de, yerini “Atatürk”e bıraktı. O gün Mustafa Kemal BELKAHVE sırtlarından İzmir’e akan muzaffer ordularını seyrederken altın saçlı başında kurşuni renkli kalpağı olduğu halde gözleri gök gök açılmış, gök kubbe gibi bütün bir evreni kaplamıştı. 9. Eylül günü Mustafa Kemal, 15 günde 550 Km.yi bir tufan gibi aşıp, geride bıraktığı Afyon yaylasında 150 bin Yunan palikaryasının leşini atlayarak Ak Denize ulaşan ordularını seyrettikten sonra üniformasını çıkarmış ve ondan sonraki dönemde “Atatürk” olarak bir seri devrimlere girişmiştir.” ( 6 )
Önceliği olan “ulusal bağımsızlık” elde edilince sıra, vicdan ve zihinlerdeki yanlış inançların işgalinden insanımızın kurtarılmasına geliyordu. Bu çok önemli fakat önemli olduğu kadar da çok zordu. Çünkü bu konuda içeriden, dışarıdan kuşatılmışlık vardı ve yüzyıllardır çoğu insan bunun farkında bile değildi. Atatürk, bu konuda insanların dikkatini, “uydurulan din”, inanç ve geleneklerinden, gerçek din olan Kur’an İslâmı’na doğru yönlendirdi. Bu konuda 7 Şubat.1923 tarihinde Balıkesir ZAĞNOS Paşa Camii minberinden okuduğu Türkçe hutbe konunun köşe taşlarını oluşturan söylevlerindendir:

“Millet! ALLAH Bir’dir, Şanı Büyük’tür. Tanrı’nın selâmeti, karşılıksız sevgisi ve hayrı üzerinize olsun. “
“Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara gerçekleri bildirmekle görevlendirilmiş ve elçi olmuştur. İnsan yaşayışını düzenleyen temel kurallar hepimizce bildirildiği üzere yüce KUR’AN’ daki yazılı buyruklardır. İnsanlara bolluk ve ilim (feyz) ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. Kusursuz (ekmel) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uygun geliyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uygun olmamış olsaydı, bununla diğer Tanrısal doğal yasalar (tabii ilâhî kanunlar) arasında zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün evren kanunlarını yapan CENAB-I HAK’dır. “ ( 7 )
Demek ki doğru olan ve dinin tek kaynağı olan ALLAH’IN KİTABI KUR’AN’dır. Kur’an’a giderek dini yeniden tanımak gerekiyor. Din adına tek hüküm koyucu ALLAH’dır. Allah tek yetkili olarak iletilerini/ mesajlarını Kur’an ile insanlığa eksiksiz, çelişkisiz, ayrıntılı, tam ve açık bir biçimde göndermiştir. Bu durumda tek gerçek olan KUR’AN İslâm’ın benimsemek/kabul etmek/onaylamak ve Allah dışında hiçbir kimsenin hüküm koymaya yetkisinin bulunmadığını kesin olarak bilmek gerekir.

“Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre muhalif değiliz. “ ( 8 )

“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.’’ ( 9 ) diyen Atatürk, insanın aklını işletmesinin gerekliliğine, dinle ilgili doğru, yanlışı elindeki Kur’an’a başvurarak bulabileceğine de işaret etmiştir. ( 10 )


“Özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir değer ölçüsü (miyar) vardır. Bu değer ölçüsüyle hangi şey DİNE UYGUNDUR, HANGİSİ UYGUN DEĞİLDİR kolayca takdir edebilirsiniz.”
“Hangi şey akla, mantığa, halkın faydasına uygundur, biliniz ki O BİZİM DİNİMİZE DE UYGUNDUR. Bir şey akıl ve mantığa, milletin faydasına, İslâm’ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyum sağladığı bir din olmasaydı eksiksiz (ekmel) olmazdı, son din olmazdı. Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor.”
“Bazı kimseler çağdaş/uygar olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür, onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların amacı, İslâm’ların, kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir?! Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.” (11)

“ Din lüzumlu bir kurumdur. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. “ ( 12 )
Atatürk bütün bu konuşmalarında tüm içtenliğiyle muhataplarını aklını kullanmaya yönlendiriyor. İnsanı yaratan Allah, aklını veren Allah, evreni ve onun işleyişini sağlayan yasaları koyan Allah, inanç düzeni olarak dini, insanlığa gönderen Allah olduğuna göre; bunların hepsi akla, mantığa, doğanın yasalarına uyar, aralarında ancak uyum olur, zıtlaşma/çatışma olmaz, diyor ve bu konudaki düşüncelerini sıkça tekrarlayarak söylüyor.

Son din olan İslâm ve onun kitabı KUR’AN, öncelikle AKLI İŞLETMEYİ, KULLANMAYI yapılması zorunlu olan bir ibadet, diğer bir deyişle FARZ olarak emrediyor:

“Ant olsun size anımsatıcı/hatırlatıcı bir kitap indirdik. Yine de AKLINIZI KULLANMAYACAK MISINIZ? “ (Enbiyâ 21/10)
Bir nimet olarak Allah’ın her insana verdiği AKIL, kalp ve ruhun cevherinde, beynin ışığında bulunan manevi bir nurdur ki insan bununla, duyu organlarıyla, hissedilemeyen şeyleri hissedip anlar. ( 13 )

“İşte AKILLARINIZ ERSİN diye ALLAH, size ayetlerini böyle açıklıyor. “ (Bakara 2/242)

Yani Allah, insanlara akılları ersin, anlayış sahibi olsunlar diye hükümlerine delil olan ayetleri böyle açıklıyor.
Aslında DİN; Allah’ın insanlara, aklını kullanmasını, dostunu düşmanını tanımasını insanlık şeref ve haysiyetini kavramasını, yaratılışındaki Allah’a karşı aczini idrak ve yalnızca/sadece O’nu RAB, İlâh (Tanrı) tanımasını öğütler. Ayrıca her alanda her türlü zulüm ve sömürüye karşı çıkılması, yurt içi ve dışında barışın hâkim olduğu bir dünya egemenliğinin kurulması; gerçek uygarlık, ilim ve irfan kurumlarının sağlanması; özetle Allah’ın istediği düzenin kurulması için hakkında insanlara kılavuzluk eder.

“TANRI BİR’DİR VE BÜYÜK’TÜR.” ( 14 )

diyen ATATÜRK, Tanrısal inançların belirtilerine bakarak dinin kaynağını ve insanlığı iki önemli dönemde özetlemişlerdir:

“ Ey Arkadaşlar! Allah BİR’DİR. Büyük’tür. Tanrısal inançların belirtilerine bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde ele alınabilir. “

“İlk Devir: İnsanlığın çocukluk (sabâvet) ve gençlik (şebâbet) DEVRİDİR.”

“İkinci Devir: İnsanlığın erginlik (rüşd) ve olgunluk (kemal)devridir.“

“İnsanlık, birinci devrede tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddi araçlarla kendisiyle ilgilenilmesini gerektirir. ALLAH, kulları gereken olgunluk noktasına erişinceye kadar içlerinden seçtiği aracılarla bile kullarıyla ilgilenmeyi Tanrı olmanın gereği saymıştır. Onlara Hz. Âdem’den (a.s) itibaren bilinen veya bilinmeyen sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve elçiler göndermiştir. Fakat PEYGAMBERİMİZ aracılığı ile EN SON DİNİ HAKİKATLERİ ve UYGARLIĞI verdikten sonra, ARTIK İNSANLIKLA BİR TAKIM ARACILAR KOYARAK İLİŞKİ KURMAYI GEREKLİ GÖRMEMİŞTİR.
İNSANLIĞIN KAVRAMA DÜZEYİ, AYDINLANMASI VE OLGUNLAŞMASI; HER KULUN DOĞRUDAN DOĞRUYA TANRISAL/İLAHİ İLHAMLARLA İLİŞKİ KURMA YETENEĞİNE ULAŞTIĞINI KABUL BUYURMUŞTUR.
Ve bu nedenledir ki, CENAB-I PEYGAMBER, PEYGAMBERLERİN SONUNCUSU OLMUŞTUR VE KUR’AN EN EKSİKSİZ/EKMEL KİTAPTIR.” ( 15 )

Atatürk’ün bu sözlerinden anlıyoruz ki din, Allah’ın toplum içinden seçtiği bir insanı elçi olarak görevlendirip onunla ilettiği bir düzendir/sistemdir. Hz.Muhammed (a.s) peygamberlerin sonuncusudur. Ona iletilen düzeni ve bu düzenle ilgili kanunları içeren kitap KUR’AN’dır.
Bu KUR’AN insanlığı inanç konusunda olgunluğa/kemale ulaştıracak olan en eksiksiz/ ekmel kitaptır. Ve her kul bu Tanrısal/İlâhî ilhamlarla doğrudan doğruya ilişki kurma yeteneğine sahiptir. Dolayısıyla, kişi DİNİNİ, bizzat kendisi, uydurulan dinden arındırılmış ve ana diline uzmanlarınca doğru çevirisi yapılmış Kur’an’dan öğrenmek durumundadır.

ATATÜRK’ÜN TESPİT ETTİĞİ
UYDURULAN DİN


Dört Halifeden Sonraki Dönemde İslâm Âlemi

Atatürk, gerçek din bilginiyle dine zarar verenlerin birbiriyle karıştırılmasına Emeviler döneminde (661 -750) başladığını söyler.

Dini değerler ve simgeler/semboller, dindar toplumlar üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Onların duygu, düşünce ve davranışlarını kolaylıkla yönlendirirler. Tarih boyunca kutsal değerlerin bu özelliğinden yararlanarak haksız yere çıkar ve hâkimiyet elde etmek isteyen pek çok kişi ve grup ortaya çıkmıştır.

SIFFİN Savaşında Hz. Ali’nin ordusu üstünlüğü ele geçirip Muaviye ordusunu yenilgiye uğratınca, Muaviye ordusundan bir grup asker, mızraklarının ucuna Kur’an sahifesi takarak, karşı tarafa “sizi Allah’ın Kitabı’na davet ediyoruz” diye bağırmışlardır. Bunun üzerine Hz. Ali’nin ordusu, Kur’an’ı öne süren Muaviye askerlerine karşı yaptıkları savaşı durdurmuştur. Muaviye ordusunun bu davranışı, yenilgiye uğramaktan kurtulmak için yapılan tamamıyla bir hiledir. ( 16 )
Hz. Ali ile arasındaki çekişmede, savaşta, üstün konuma geçebilmek için Kutsal Kur’an’ı araç olarak kullanan Muaviye’nin yaptıkları, Atatürk tarafından şu şekilde eleştirilmiştir:

“Ne zaman ki Muaviye ile Hazreti Ali karşı karşıya geldiler, SIFFİN olayında Muaviye’nin Askerleri, mızraklarını Kur’an-ı Kerim’e saplayıp havaya kaldırdılar ve Hazreti Ali’nin ordusunda böylelikle bir duraksama ve gevşeme yarattılar. İşte o zaman DİNE FESAT KARIŞTI. Müslümanlar arasına nefret duyguları girdi, o zaman, Hak olan KUR’AN, haksızlığı kabule araç yapıldı.” ( 17 )

“Görevi İslâm âleminde Kur’an’ın hükümlerini uygulamaktan ibaret olan halife, mızraklarına MUSHAF-I ŞERİFLER geçirilmiş Emevi ordusunun karşısında savaşı kesmeğe mecbur oldu. İki tarafın arabulucularının vereceği karara uymağa söz verildi.”
( 18 )
Her iki taraftan birer hakem tayinine karar verildi. Muaviye’nin adamı önceden Mısır Valiliği sözünü almış olan AMR İBNİ AS idi. Hz. Ali’nin adamı, ordusunun seçtiği ve Ali’yi sevmeyen EBU MUSA el-EŞ’ARİ idi. Hazreti Ali, EBU MUSA’dan başka bir temsilci, başka bir hakem tayin etmeye çalıştı, fakat başarılı olamadı. Hilekâr AMR, aptal EBU MUSA’yı aldattı, Hz. Ali’yi hilafet makamından azlettirdi. Sonra da Muaviye’yi halifeliğe seçti. ( 19 )

Muaviye: “Ali’ye söyleyiniz, ona ispat edeceğim ki baş kola galip gelir.” demişti. Sözünü tuttu. Hile ve şeytanlıkla (şeytanet) süslenmiş olan deha, fazilet ve adaleti yere vurdu…

Ve böylece İslâm Tarihinde Hz. Ebu Bekir ile başlayan hilafet, hakem olayı ve nihayet bir haricinin zehirli kılıçla Hz. Ali’yi şehit etmesi ile sona ermiş ve Emeviler dönemi başlamıştır. Bu dönemde de hilafet, tamamen saltanata dönüştürülmüştür. Bu duruma dinden meşruiyet kazandırılması için her tür rüşvet yöntemi ve iktidar gücü kullanılarak uydurmacılar göreve getirilmişdir. Ortaya çıkan “uydurulan dine esas olacak değişiklik ve sapmalar” şiddet ve güç yöntemleriyle dayatılarak, halkın bunları kabul etmesi istenmiş, karşı çıkanlar ise zindanlara ve türlü işkence ve ölümlere muhatap kılınarak sindirilmeye, ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Böylece oluşturulan makas değişimi veya eksen kaydırılmasıyla “Kur’an İslâmı” dönemi sona ermiş, yerine uydurulan din egemen kılınmıştır.

KUR’AN’IN DİLİMİZE ÇEVİRİSİ KARARI

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 29.Ekim.1923 yani, Cumhuriyetin ilân edildiği ilk gün, Fransız Yazarı Maurice Pernot’ya Türk Milleti’nin din konusundaki konumu ve olması gereken durumu hakkında sorduğu bir soruya verdiği cevapta bu konudaki düşünce ve kararını şöyle açıklıyor:
“Siyasetimizi dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz. Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Bilince aykırı, ilerlemeye engel hiçbir şey içermiyor. Oysa, Türkiye’ye bağımsızlığını veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, yapmaca, batıl inançlardan ibaret bir din daha vardır. Ancak bu cahiller, bu âcizler, sırası gelince aydınlanacaklardır. Onlar ışığa yaklaşmazlarsa, kendilerini mahv ve mahkum etmişler demektir. Onları kurtaracağız.” ( Dr. Doğu PERİNÇEK, Atatürk Din ve Laiklik Üzerine, s. 80.
Atatürk, din konusunda yapılacakları ifade ederken “uydurulan din”in varlığını tespit ile “indirilen Kur’an dini”nin esas kılınacağının işaretini altını çizerek böyle veriyordu. İslâm’ın her tür siyasal emel ve ihtiras uğruna istismar edilmesine son verileceğine de dikkat çekiyordu:
“Bağlanarak inandığımız ve mesut bulunduğumuz İslâmî diyaneti, yüz yıllardan beri olageldiği üzere bir siyaset aracı konumundan kurtararak yüceltmenin zorunlu olduğu gerçeğini gözlemliyoruz (bravo sesleri, alkışlar). Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdanımızı, karışık ve renkli olan ve her türlü çıkar ve ihtirasların ortaya çıkmasına sahne olan siyasetten ve siyasetin bütün uzuvlarından bir an önce ve kesinlikle kurtarmak, milletin bu dünyaya ve öbür dünyaya ait mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur (alkışlar). Ancak bu şekilde İslâmî diyanetin anlamı belirir (çok doğru söylediniz sesleri).” Dr. Doğu PERİNÇEK, a.g.e, s. 83; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 330-331.
Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, din konusunda ne yapılması gerektiği hususunda öncelikle çok önemli ve doğru bir tespiti var. Buna göre ortada “siyasallaşan bir İslâm var”, “bu kutsal ve tanrısal olan inancı”, “her türlü çıkar ve ihtirasların ortaya çıkmasına sahne olan siyasetten ve siyasetin bütün uzuvlarından bir an önce ve kesinlikle kurtarmak” zorunludur. Ayrıca bunlar kadar önemli olan bir diğer konu da “milletin içinde daha karışık, yapmaca, batıl inançlardan ibaret bir din daha var” . Yani vahyin özgünlüğünden saptırılmış, “indirilen din” den ayrı “yapmaca, batıl inançlardan ibaret din” ki bunu da “uydurulan din”, “judaize edilmiş bir din” diye nitelendiriyoruz. Kur’an’da her kişi dinini bizzat kendisi Kur’an’dan öğrenmek durumunda olduğuna göre, işe önce Türkçe’ye vahyin orijinalinde Kur’an çevirisini kazandırmakla başlamak gerekiyordu. Bu da “devlet politikası” ile her türlü istismardan korunarak yapılmalıydı. Bunlar yapılırken de var olan durum ve hassasiyetlerine de gereken özen gösterilmiştir. Yapılacak olan “batıl inançları” iptal “gerçek İslâm”ı ibkadır (geçerli ve kalıcı kılmaktır).
“İslâm toplumuna dahil olan bir takım kavimler, İslâm oldukları halde çökmeye, yokluk ve gerilemeye maruz kaldılar. Geçmişlerinin yanlış ve batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslâmiyeti karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslâmiyetten uzaklaştıkları için kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar.” ( Dr. Doğu PERİNÇEK, a.g.e, s. 77.
Cumhuriyet döneminde eğitim ve öğretim birliği esasını gerçekleştirmek ve hurafe merkezi durumundaki işlevleriyle varlıklarının devamı söz konusu olamayacak derecede çağlar gerisinde kalmış ve bu nedenle de kapatılan kurumlar dinsel görünümlü kurumlar olduğu için halk üzerinde etkileri büyüktü. Halk tabanında okuma yazma oranı sıfıra yakındı. Ve halkın din olarak bildiği, genelde bu kurumların öğrettikleriydi. Dinine içtenlikle bağlı Türk halkı bu kurumlar kapatılınca, aydınlardan çoğu ve halk, dinin ortadan kaldırıldığı kuşkusuna kapıldılar. Doğal olarak, kendilerini bir anda derin bir boşlukta hissettiler. Üstelik içten ve dıştan sürekli "dinin ortadan kaldırıldığı" şeklinde yapılan olumsuz/menfi propaganda aydın kesiminde olduğu kadar, halk kesimi üzerinde de etkili oluyordu
Atatürk kapatılan bu kurumlarla ve İslam dini ile ilgili devamlı sorularla karşılaşıyor ve onlara gerekli açıklamaları yapıyor.
Cumhuriyete karşı olan özde aynı ama görünüşte ayrı iki grup, tutum ve davranışları ile Cumhuriyet ve Atatürk aleyhine sürekli olumsuz propaganda yapıyorlardı. Halk bunlardan etkileniyor kafası karışıyordu. Atatürk de bu olumsuz propagandalara karşı sürekli halkı aydınlatıyordu.
"Bizde en çok göze çarpan bir nokta vardır ki, o da herkesin bu gibi sorunlara değinmekten kaçınmasıdır. Medreseler ne olacak? Vakıflar ne olacak, dediğinizde hemen bir direnmeyle karşılaşırsınız. Bu direnmeyi yapanların ne hak ve yetkiyle yaptıklarını sormak gerekir. Bizim dinimiz akla en uygun ve en doğal bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, tekniğe, bilime ve mantığa uygun düşmesi gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamıyla uygundur, İslam toplumsal yaşamında hiç kimsenin bir özel sınıf durumunda varlığını sürdürme hakkı yoktur.” ( 20 ) diyordu.
İslam "akla en uygun ve en doğal bir din" olduğuna göre, bu dinin mesajı, aklın ve bilimin rehberliğinde, bir toplumu çağdaş bir toplum haline getirebilir. Fakat kendilerini dince yetkili gören cahillerin elinde, insanları yanlış yönlere sevk eden, siyasal çıkar sağlayan güçlerin elinde, bireyleri sömüren bir araç da olabilir. Öyleyse bu mesaj nasıl, aklın ve bilimin rehberi olabilir?
İslam, akıl ve aydınlık dini ise, anlamı bilinmeyen sözlerle yaşanan bir din, nasıl akla seslenebilir? Ancak aracıların tekeli altındaki bir anlama ile yaşayan bir dinde, Müslümanlar bunları manevi yaşantının doğal bir biçimi sanıyorlar. Bu tür manevi bir yaşantı içerisinde olan bir toplum, nasıl çağdaş bir toplum olabilirdi? Öyleyse yapılacak en acil şey, toplumun her bireyini, doğrudan Kur'an ile tanıştırmak olmalıdır. Bu da doğal olarak, onun kutsal kitabının, herkesin anlayabileceği şekilde Türk diline çevrilmesiyle mümkün olabilirdi. Türk halkı, Kur'an'a inanıyor fakat ne dediğini anlamadığı için,dinsel söylemlere kanabiliyordu… Her şeyden önce, o kadar bağlı olduğu bu kitabı, kendi diliyle anlayabilmelidir ki, dinini daha doğru yaşayabilsin.
Kur’an tarafından inanan kişiye, dini tebliğ ve beyan etme işi bir sorumluluk ve görev olarak da verilmiştir:
“…Sana indirileni tebliğ et…” (Mâide 5/62)
“İnsanlara gönderileni açıklayasın diye sana Kur’an’ı indirdik. Umulur ki düşünürler.” (Nahl 16/44)
“Bu Kur’an insanlara bir tebliğdir, takva sahiplerine yol gösterme ve öğüttür.” (Ȃl-i İmrân 3/18)
ALLAH; “kendilerine apaçık bir beyanda bulunsun diye her Peygamberi kendi milletinin dili ile” göndermiştir. (İbrahim 14/4)
Bu ayetlerde geçen beyan ve tebliğ görevi için, her kişinin Kur’an’ı doğrudan okuyarak öğrenmesi/anlaması gerekir. Bunun için de Kur’an’ın her ulusun kendi diline çevrilmesine ihtiyaç vardır. Ancak tahsil derecesi söz konusu olmadan, herkesin KUR’AN’ı doğru anlamak şartıyla aslından veya kendi dilindeki çevirisinden okumaya, anlamaya, öğrenmeye ve üzerinde düşünmeye çalışması farzdır. Çünkü Allah tarafından yeryüzüne egemen olmak doğanın yasalarını keşfetmek anlamındaki halifelik ile görevlendirilen (Bakara 2/30) kendisine KUR’AN emaneti (Ahzâb 33/72) ve ahirette hesaba çekileceği sorumluluğu (Zuhruf 43/43-44) bulunan insan, onu okuyup anlamadan bu görevlerini nasıl yerine getirecek; neyi, niçin ve nasıl yapacağını nereden bilecektir? Bunun için insana “KUR’AN’ı DOĞRU ANLAMAK ve İYİ UYGULAMAK FARZ kılınmıştır. (Kasas 28/85)
“And olsun ki, Kur’an’ı öğüt olsun diye KOLAYLAŞTIRDIK. Öğüt alan yok mudur?” (Kamer 54/17)
“İşte Biz, onu (KUR’AN’ı), onlar öğüt alsınlar diye senin dilinle KOLAYLAŞTIRDIK.” (Duhan 44/58)
Kur’an, manasını anlamayanları, üzerinde düşünüp beynini işletmeyenleri tenkit / muaheze eder:
“Onlar Kur’an’ı DÜŞÜNMEZLER Mİ? Yoksa kalpleri kilitli midir?” (Muhammed 47/24)
İşte Kur’an’ı anlamak ve anlatmak tebliğ etmek, yaymak ve sevdirmek için KUR’AN’ın TÜRKÇEYE ÇEVRİLMESİ gerekiyordu. Bu çeviri işi hem ALLAH’IN emri, hem dinî hem de millî bir görevdi. Hanefi önderlerine göre Kur’an’ı tercüme farz-ı kifayedir. “Öğrenmek ve öğretmek, anlamak ve anlatmak, uyarmak ve tebliğ etmek için Kur’an’ı tercüme etmeyi Hanefîler, Şâfiîler, Hanbelîler câiz görmüşlerdir. Hatta Hanbelîler bunu iyi görmüşler, müstahsen saymışlardır. Kitap, Sünnet bunun câiz olduğuna delâlet etmektedir.” ( 21 ) Kur’an’ın anlamını tahriften/aslından saptırılmasından korumak, doğru olmayan çevirilere meydan vermemek, yanlışları düzeltmek için de her milletin ana diline dosdoğru çeviri yapılmasına ihtiyaç vardır.
Atatürk Kur'an çevirisi ile ilgili durumu T.B.M.M.'ye taşıdı. Kur'an çevirisi konusunun yanlışlara ve kazanç sömürüsüne yol açmaması düşüncesiyle, bizzat TBMM'nin kontrolü altında olmasını, ayrıca çevirinin hem din, hem dil açısından yeterli olmasını istiyordu. Kur’an çevirisi çalışmaları için harcanacak ödeneğin de bütçeden karşılanmasını sağladı. Atatürk durumu şöyle anlatır.
"Sonuncu olarak KUR'AN'IN TERCÜME EDİLMESİNİ EMRETTİM. Bu da (Türk Tarihi’nde) ilk defa (Devlet politikası) olarak Türkçe’ye tercüme ediliyor. Hz. Muhammed'in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim.'' ( 22 )
Atatürk'ün bu en büyük çabası ve Türk ulusuna olan en büyük hizmeti, adeta Türk halkından gizlenir. Atatürk'ün, bu çabasından hiç bir dini kuruluş söz etmediği gibi; Diyanet İşleri Başkanlığı da, sanki Kur'an çevirisi işlerini Atatürk'ten habersiz, tek basına Diyanet İşleri tarafından yapıldığı izlenimini vermektedir. Üstelik bu hizmetin başkaları tarafından, örneğin Buhari'nin çevirisini yapan Prof. Kamil Miras'ın çabasıyla olduğunu yazarlar. Şöyle ki, ".. Merhum Prof Kamil Miras'ın Türk Milletine en büyük hizmeti, hiç şüphesiz T.B.M.M. 'de ikinci intihap/seçim devresinde Kur'an-ı Kerim'in dilimize tercüme ve tefsir edilmesi hususunda, "Meclis'e vermiş olduğu kanun teklifidir. Nitekim T.B.M.M. BU TEKLİFİ OY BİRLİĞİ İLE KABUL ETMİŞ ve bu suretle zamanın büyük ulemasından olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tarafından "Hak Dini Kuran Dili" adıyla hazırlanan dokuz ciltlik tefsir Diyanet İşleri tarafından bastırılmıştır.” ( 23 )
Bir başka sunuş da şöyle : "...Türk milleti Kutsal kitabını anlamayı, onun buyruklarını öğrenmeyi içten arzulamaktadır. Bu samimi arzulara cevap vermek için, Cumhuriyet'in daha ilk devrinde, TBMM'nin aldığı bir karar gereğince Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur'an-ı Kerim'in hem tercümesini, hem tefsirini yaptırmaya başlamıştı. Tercüme/çeviri, rahmetli Şair Mehmet Akif Ersoy'a, tefsir de, M. Hamdi Yazır'a havale buyrulmuştu.” ( 24 )
En iyimserleri böyle söz eder. Sanki o gün TBMM'de Atatürk yoktu. Ve Atatürk'ten habersiz Meclis kendisi karar verdi. Diyanet İşleri Başkanlığı da kendiliğinden bu tercüme işine girişti. Öyle olduğunu kabul etsek bile, Diyanet İşleri Başkanlığı, neden birçok din uleması varken, Kur'an tercümesi işini din adamı olmayan Mehmet Akif Ersoy'a versin? Açıktır ki, Atatürk'ün adı ve çabası bilinçli olarak Müslümanlardan gizlenir.
Aslında Kur’an tercümesi konusu 21.Şubat 1925 günü T.B.M. Meclisi’nin gündemine Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifiyle gelmişti. O gün T.B.M.M’nde Diyanet İşleri Reisliği’nin bütçe görüşmeleri yapılırken, Eskişehir Mebusu ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti eski vekili, ilmiyeden Abdullah Azmi Efendi (Tolun, öl. 1937), Meclis Başkanlığı’na 53 imzalı bir önerge (takrir) sunmak suretiyle, “gerek Kur’an’ın, gerekse bazı İslâmî eserlerin Türkçe’ye çevrilmesi amacıyla 214. fasıla 8. madde olarak yirmi bin liranın zam ve tahsisini” teklif eder. ( 25 )

Türkçeye çevirisinin yapılıp yayınlanması önerisine, Meclis içerisinden bir tek aykırı/muhalif ses çıkmaz. Nitekim Hükümet adına konuşan Başvekil Ali Fethi Bey’in (Okyar, öl. 1943) “Kur’an’ın tercüme ve tefsiri için çeşitli konuşmacılar tarafından ileri sürülen fikirlere bendeniz de katılırım.” Ve “Herhalde Kur’an’ın tercüme ve tefsiri için ve Kur’an’da içkin/mündemiç olan dini hakikatleri anlaşılabilecek bir dille halka yayma ve genelleştirmek için girişimde bulunmak başarılı olur fikrindeyim” şeklindeki sözleri alkışlarla karşılanır Başvekil’in bu konuşmasının (salt bir iyi niyet gösterisi olmaktan çok) T.C. Hükümeti’nin bu konudaki kararlılığını ve bir “Devlet politikası” olduğunu yansıttığı kuşkusuzdur, çünkü Başvekil sözlerine devamla şöyle demiştir.
[“Kur’an’ın yanlış tercümeleri hakkında ne tedbir aldınız?” diye bir soru sordular. Zannederim buna karşı alınacak biricik tedbir, Kur’an’ın bir bilimsel kurul tarafından, yani alanında uzmanlaşmış kişilerden oluşan bir kurul tarafından gerçek/doğru bir şekilde tercüme ve yayımlanmasından ibarettir.]

ATATÜRK, KUR'AN TERCÜMESİ İÇİN NEDEN MEHMET ȂKİF'İ SEÇTİ?

Atatürk, birçok din adamı varken, neden Kur’an tercümesini din adamı olmayan Mehmet Akif Ersoy'un yapmasını istedi? Neden onu seçti? Aşağıdaki vereceğim örnekleri dikkatlice okursak, sanırım Atatürk'ün Akif'i neden seçtiğini anlamış oluruz.
Çoğu Kuran tefsircilerinin örnek olarak aldıkları ve yüzyıllarca din diye anlattıkları ve bugün dahi değerli bir yapıt olarak Müslümanlara önerilen İbni Kesir Tefsirinin "Kalem Suresi" 1.ayetinin tefsirine bakalım. Şöyle diyor İbni Kesir Tefsirinde:
"Yeri balığın üzerinde yarattı ki, balık Allah Teala' nın Kalem Suresinde, "Nun ve Kaleme and olsun ki" diye söz konusu edilen Nun balığıdır. Balık sudadır. Su ise, kayalığın üzerindedir. Kayalık ise, hiçbir bitki bitirmeyen büyük bir taşın üzerindedir. Taş ise, bir meleğin sırtındadır, melek de bir kayanın üzerindedir. Kaya rüzgârdır, işte Hz. Lokman'ın "Ne gök vardı, ne yeryüzü, balık hareket etti ve kımıldadı, yeryüzü sarsıldı ve üzerine dağlar çekilerek durduruldu. Bunun için dağlar yeryüzünün üzerine oturtulmuştur" diye söz ettiği kaya budur." (26 )
İşte böyle diyor İbni Kesir Tefsiri. Kur'an'ın anlamı bütünüyle verilemez. Kur'an tercümesinden Kur'an anlaşılmaz diye, Kur'an çevirisine karşı çıkanlar, bu çeşit tefsirleri Müslümanlara önemle önerirler.
Buna benzer açıklamalardan rahatsız olan Mehmet Ȃkif, rahatsızlığını şöyle dile getirir:
"Hani vaaz diye geçinen maskara şeyler var ya
Der ki, bir tanesi peş tahtayı yumruklayarak
Dinle, dünya neyin üstünde duruyor hey avanak!
Yerin altında ÖKÜZ var, onun altında BALIK
Onun altında da bir zorlu deniz var kayalık,
Öteden kürt atılır, doğru mu dersin be hoca?
Ne demek doğru mu dersin? Gidi cahil amuca!
Sözlerim basma değil, yazma kitaptan tekmil
Kim inanmazsa kızıl kafir olur böylece bil."
İşte Akif böyle isyan ediyor. Bunların yanlış olduğunu söyleyenlere de hemen bunlar kitapta vardır yani, hadislerde vardır diye karşısına dikilirler. Mehmet Ȃkif in bunlara da cevabı çok serttir:
''Nebiye atfile binlerce herze uydurdun
Yıktın da din-i mübin-i yeni bir din kurdun, ''
(Peygamber adına binlerce yalan uydurdun. Kur'an dinini yok ettin, yerine o yalanlarla uydurma bir din kurdun.)
Mehmet Ȃkif, bu din adamı tiplerine böyle çok sert ve ödünsüz cevaplar verirken, ne yapılması gerekliğini de söylüyor:
''Doğrudan doğruya Kur'an ‘dan alarak ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı..''
Sanırım Atatürk'ün, birçok din uleması varken Kur’an’ın çevirisi için M. Akif’i neden seçtiğini anlaşılmıştır. Atatürk kendi din anlayışı ile örtüşen ve Kur’an çevirisini de böylesi bir anlayışla yapması için günün yaşayan Kur’an’ı Mehmet Akif’i seçmiştir. Genelde profesyonel din adamları, geleneksel ve tekelci düşünmeyi seçerler. Geçmişte yazılanları aklın ve bilimin ışığında sorgulayarak değil, yukarıda İbni Kesir Tefsiri’nden örneğini verdiğimiz uydurma rivayetler ve mezhepsel yorumları olduğu gibi naklederler, sorgulamazlar, sorgulayanlara da hoş bakmazlar. ( 27 )
ATATÜRK’ÜN KUR’AN ÇEVİRİSİ İÇİN YEDİ ŞARTI VARDI

Cumhuriyet Tarihi ile ilgili kronolojilere bakarsanız, 21.Şubat.1925 tarihinin karşısında şöyle bir ifade görürsünüz: “Eskişehir mebusu Abdullah Azmi Efendi’nin (Tolun) Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesi önerisi Meclis’te ittifakla kabul edildi. Önerge doğrultusunda Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesi için Diyanet İşleri bütçesine 20 bin lira ödenek konuldu.”
Önerinin asıl sahibi Mustafa Kemal Paşa’dır. Camalettin Aytemur’un araştırmasına göre ( 28 ) Mustafa Kemal, nasıl bir Kur’an çeviri ve tefsiri istediğini yedi madde ile özetlemiştir.
1.) Ayetler arasında münasebetler gösterilecek.
2.) Ayetlerin indiriliş (nüzûl) nedenleri yazılacak.
3.) On okuma biçimini (kırâat-i aşere’yi) geçmemek üzere (Kur’an) okunuşları hakkında bilgi verilecek
4.) Gerektiği yerlerde kelime (sözcük/kavram) ve terkiplerin (tamlamaların) dil yönünden yeterli açıklamaları yapılacak.
5.) İtikatta (inançta) Ehli Sünnet, amelde (fıkıhta) Hanefi mezhebine bağlı kalınmak üzere ayetlerin ihtiva ettiği (içerdiği/kapsadığı) dinî, şer’i, hukuki ve ahlâki hükümler açıklanacak. Ayetlerin ima ve işarette bulunduğu ilmi ve felsefi konularda ilgili bilgiler verilecek. Özellikle tevhid (sadece bir ve tek Allah’a şirksiz iman) konusunu kapsayan ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetler genişçe açıklanacak. Konuyla doğrudan ya da dolaylı ilgisi/bağlantısı bulunan İslâm Tarihi olayları anlatılacak.
6.) Batılı yazarların yanlış yaptığı noktalarda okuyucunun dikkatini çekecek gerekli açıklamalar yapılacak.
7.) Eserin başına Kur’an hakikatini açıklayan ve Kur’an’la ilgili bazı önemli konuları izah eden bir önsöz yazılacak. ( 29 )
İslâmiyet pratiğe Gazi Mustafa Kemal ile Cumhuriyet devrimleriyle geçmeğe başlamıştır. Bunların başında Kur’an’ın Türkçe’ye Devlet politikası olarak Türk Tarihi’nde ilk ve tek kez gereken önem ve hassasiyetler gözetilerek T.B.M.Meclisi’nin kararıyla yapılan çevirisi gelir. Bu yapılan Rahmânî işlemle Kur’an çevirisi tarihte önemli bir çığır açılmıştır. Açılan bu çığırda katkısı azımsanmayacak olan Atatürk’ün öne sürdüğü yukarıdaki şartlar, tefsiri hazırlayan M. Hamdi Yazır tarafından dikkate alınmıştır. Bunun uygulamaları eserinde görülmektedir. Burada çok önemli bir noktanın altının çizilmesi gerekir. Kur’an’ı tanımayan, bilmeyen ve ona inanmayan bu şartları öne süremez Buradan bu yedi şartı öneren Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de Kur’an’ı ne ölçüde tanıdığını, ona inandığını ve bunun hangi esaslar çerçevesinde dilimize kazandırılırsa beklenen/istenen amaç ve yararın sağlanabileceğinin göstergesi olarak kanıtlandığı açıkça görülür. Çünkü Kur’an’ı bu derecede tanıyamayan nice Kur’an tefsiri ve çevirisi yapanların var olduğunun delili bizzat kendilerinin yazmış oldukları eserleridir.
Yazar Arslan Bulut, bir sohbet sırasında, Kur’an’daki İslâm’ı anlatmaya ömrünü adamış bu uğurda sayısız eserler vermiş olan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e, Atatürk’ün tefsir için koyduğu şartları hatırlatır. Cevap olarak Y. Nuri ÖZTÜRK Hoca’nın söyledikleri şudur: “Görüyor musunuz, böyle bir adamı (Mustafa Kemal Atatürk’ü) nasıl tanıtıyorlar? Ben bir Kur’an tercümesi yapmış kişi olarak söylüyorum. Hiç kimse, Atatürk’ün, Elmalılı M. Hamdi Yazır’a yaptırdığı tefsiri aşamadı. Biz, bugün bir tefsir yaptırmaya kalkışsak, Atatürk’ün şartlarını koyardık.” ( 30 )
Çeviri işinden vazgeçen M. Ȃkif, Diyanet İşleri ile arasındaki sözleşmeyi 1931’de feshetme kararını verdi ve aldığı avansı iade etti. Bunun üzerine daha önce kendisine Kur’an’ın tefsiri görevi verilen M. Hamdi Yazır’a bu kez ek olarak Kur’an’ın çevirisini yapma işi de verildi. Kur’an’ın hem çeviri hem de tefsirini kapsayan bu çalışmalar M. Hamdi Yazır tarafından tamamlanarak, eser “Hak Dini Kur’an Dili” adıyla 1935-1938 yılları arasında dokuz cilt olarak Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından (her cildi) on bin adet olarak basıldı, sekiz bin takımı, kamu oyunun önde gelen kişilerine ve din görevlilerine ücretsiz olarak dağıtıldı.

b.) 1938-2010 DÖNEMİ : İSRȂİLȊYȂTDAN ARINMA / SAFLAŞMA DÖNEMİ

M. Hamdi Yazır tarafından yazılan Hak Dini Kur’an Dili, bir çığır açmış, bu konuda eser vermek isteyenlerce bir örnek, öncü, önder, imam kabul edilmiş, bir ekol olmuş, o çalışma esas alınarak günümüze değin yaklaşık iki yüzü aşkın yayınlanan Kur’an çevirisine/meâline önderlik etmiştir. Hatta bir çoğu tıpkı basım denecek kadar Hak Dini Kur’an Dili’nin aynısıdır. Sadece farklılık olarak yapılanlar dilde sadeleştirme, kurallı cümle devrik cümleye veya aksi uygulanmış, bunun dışında sözcüklerin günümüzde kullanılan Türkçe karşılıkları verilmiş, veya bazen adların yerine zamir, bazen de zamir yerine onun ait olduğu ad verilmesi şeklinde veya parantez içi eklemeler suretiyle olmuştur. Bir ayetin dilimize çevirisini Hak Dini Kur’an Dili’nden alıp onun altına diğer çevirilerden örnekler sıralanınca bu durum çok açık olarak görülebilir (Örnek Şems Suresi, 91/15) :
“Öyle ya O sonundan korkacak değil ki. “ M. Hamdi YAZIR ( 31 )
“Allah, bu işin sonucundan korkacak değildir.” M. Hamdi YAZIR ( 32 )
“Öyle ya, Allah bu işin sonunda korkacak değil ki.” M. Hamdi YAZIR ( 33 )
“Allah, bu işin sonundan korkmaz” Prof. Dr. Süleyman ATEŞ (Eski Diyanet İşleri Bşk) ( 34 )
“Ve - Allah-ü Teâlâ - onların bu ihlâk-i akıbetinden korkacak değildir.” Ömer Nasuhi BİLMEN (Emekli Diyanet İşleri Reisi) ( 35 )
“Bu işin sonundan Onun korkusu yoktur.” Dr. Hüseyin ATAY – Dr. Yaşar KUTLUAY ( 36 )
“Allah (yaptığı bu azabın) akıbetinden korkacak değildir.” A. Fikri YAVUZ (Eski İstanbul Müftüsü) (37 )
“Bunun (Semud kavmini helâk edişinin “Beyzâvî”) sonundan (hiçbir vech ile) korkmayarak!” Balıkesir’li Hasan Basri ÇANTAY ( 38 )
“Allah, işin sonundan korkacak değildi ya!” Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK ( 39 )
“O, bu işin sonundan korkacak değildir.” Ahmed DAVUDOĞLU ( 40 )
“(Allah, asla) bunun sonucundan korkmaz.” Ali BULAÇ ( 41 )
“O, yaptığının sonucundan korkmaz.” Prof. Dr. Ömer DUMLU (İzmir D.E.Ü. İlâhiyat Fak. Dekanı) – Prof. Dr. Hüseyin ELMALI ( 42 )
“(Allah, bu şekilde azap etmenin) âkıbetinden korkacak değil ya!” Prof. Dr. Ali ÖZEK, Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN, Doç. Dr. Ali TURGUT, Doç. Dr. Mustafa ÇAĞIRICI, Prof. Dr. İbrahim Kâfi DÖNMEZ, Doç. Dr. Sadrettin GÜMÜŞ ( 43 )
“ (Allah) bu işin sonucundan korkacak değildi!” Prof. Dr. Hamdi DÖNDÜREN ( 44 )
“Allah onları cezalandırmaktan çekinecek değildir.” İhsan ATASOY, Ümit ŞİMŞEK, Mehmed PAKSU, Cemal UŞŞAK ( 45 )

Bu örneklerde görüldüğü üzere yazarlar tarafından Elmalılı M. Hamdi YAZIR önder kabul edilmiş eseri Hak Dini Kur’an Dili ise örnek olarak esas alınmıştır. Ancak bu ayet dilimize doğru aktarılmış mıdır? Bu konuda yani, “Öyle ya O sonundan korkacak değildi ya!” Şems 91/15. ayetin Hak Dini Kur’an Dili’ndeki çevirisine hiçbir şekilde eleştirel olarak bakılmamıştır. Çünkü örnek alınan “en doğru” peşin ve ön kabulüyle ele alınmıştır. Dil açısından veya Kur’an’ın bütünlüğü açısından doğruluğu yargılanmamıştır. Oysaki ayette geçen “korkmak“ (olumlu veya olumsuz şekliyle) yaratık insana has bir duygudur. Her şeyi yoktan var eden, yaratan Allah için korkmak (olumlu veya olumsuz şekliyle) söz konusu olabilir mi? İşte bu örnekten hareketle altı çizilerek söylenmesi gereken şudur. Merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır da İslâm dünyasında kendisinden önce Kur’an tefsiri hazırlayanlardan otorite, imam, öncü, örnek, önder kabul ettiklerine dayanarak eserine aldıkları içinde bulunan “yanlışlar” mutlaka olmuştur ve bunlar da kendisinden alıntı yapanlara aynen geçmiştir. Halbuki Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın zamanında eseriyle açtığı çığırdan sonra, yukarıdaki örneklerdeki gibi olmayan, Hak Dini Kur’an Dili’ni aşan, önceki eserleri de eleştirel bir yaklaşımla gözden geçiren, ancak dil yönünden yanlış yapmaksızın, ayrıca “Kur’an bütünlüğünü” esas alan, Kur’an’ı Kur’an’dan Kur’anca anlayan/anlatan niteliklerle Kur’an’ı, dilimize kazandıran yeni, özgün bir çığıra ihtiyaç vardır. İşte Cumhuriyet döneminin 1925‘den sonraki sürecinin ikinci aşamasında bu tür hazırlanan ilk eser, öncekilerden farklı, kendisinin önünde şu doğrudur diye peşin fikir ve ön kabulle dayanılan bir örnek, önder eser veya kişi bulunmayan, yeni, özgün çalışma Hakkı Yılmaz’ın Tebyînü’l-Kur’an/İşte Kur’an’ıdır. On bir cilt halinde 2007-2010’da İstanbul’da işaret yayınları tarafından yayınlanmıştır. Bu eserin (Tebyînü’l-Kur’an/İşte Kuran) diğerlerinde olmayan ve vahyin, Kur’an’ın isrâiliyâtdan arındırılmış, saflaştırılmış niteliğinin yanında, bir başka özelliği de yazarının, çalışmasından ötürü hiçbir “te’lif ücreti almamasıdır”. Çünkü tüm Allah elçileri yaptıkları dini tebliğ ve tebliğ işinin bedeli/ücreti olarak ortak söylemleri şu olmuştur: “Benim ücretim/karşılık olarak beklentim ancak Allah’tan” olmalıdır. Peygamberleri bu konuda da kendisine örnek alan Hakkı Yılmaz, eserine karşılığı ancak Allah’tan beklediğini fiilen göstermiştir. Bu geniş kapsamlı on bir ciltlik Kur’an çalışması sona erdikten sonra ise, yine Hakkı Yılmaz tarafından büyük bir özenle, dikkatle hazırlanan “Nüzul Sırasına Göre Necm Necm Kur’ân’ın Türkçe Meâli” adlı tek ciltlik çevirisi de bu özelliğiyle yayınlanmıştır. Hakkı Yılmaz tarafından yazılan bu iki eser, 950’li yıllarda büyük kitleler halinde Müslüman olan Türklerin, günümüze değin gelen Kur’an çevirileri, çalışmaları arasında Emevi Muaviye döneminden itibaren o günün iç ve dış dinamiklerinin el birliğiyle judaize ettikleri İslâm’ın, her tür hurafe, bâtıl ve isrâilîyatdan arındırılması, saflaştırılması yolunda çığır açacak özellikte ve niteliktedir. Bu döneme bu nitelikleriyle damgasını vuracak ilk eserdir. Bu açılan çığırı takip edecek nice yeni çalışmaların gerçekleşeceği doğaldır. Günümüz insanı Kur’an’ı yeni yeni doğru anlamaya başladığının farkına varmıştır.

Örneklediğimiz çevirilerde Şems 91/15. ayetteki zamiri, yazarlar yanlış özneye aktarınca, Yaratan Allah, beşerileştirilmiştir. Aslında hiç birinin böyle bir niyet ve amacı olmamasına karşın, ortaya çıkan sonuç, âlemlerin Rabbi, her şeyi yoktan var eden/yaratan Allah, insani özelliklere sahip beşerileşen bir tanrı durumuna dönüştürülmüştür. Kur’an’n Allah’ı asla bu değildir. Bunun için şimdi doğru çeviriyi Hakkı Yılmaz’ın “Nüzul Sırasına Göre NECM NECM KUR’ȂN’ın TÜRKÇE MEȂLİ”den verelim ( 46 ) :
“Fakat onlar (Semud kavmi) onu (Peygamber Salih’i) yalanladılar, bunun sonucundan korkmayarak da Allah’ın devesini, inciklerini kesip öldürdüler.”
“Rableri de günahları dolayısıyla onları yerle bir ediverdi.” (Şems 91/14-15)
İnsanlık tarihi boyunca görülen en belirgin şirk şekli, ya tanrı beşerileştirilir, veya peygamber, din adamı/yönetici/iktidar sahibi tanrılaştırılır. Fakat bu genellikle bilinçli olarak, kasıtlı, planlı ve gerçek vahiy dinini, beşeri şirk dinine dönüştürmek için yapılır. Fakat bizim ele aldığımız örneklerde böylesi bir kasıt ve niyet söz konusu değil. Ancak karşılaşılan sadece dil yanlışıdır. İşte Kur’an, bu tür yanlışlardan da arındırılmak durumundadır. Bu konuda (Nüzul Sırasına Göre Necm Necm Kur’ân’ın Türkçe Meâli”inden bir örnek verdik. Bir başka örnek olarak aslında Mushaf yazım hatasından kaynaklanmakla birlikte çevirenler bu konuda da durumu dikkatlerinden kaçırdığı için bu kez, peygamber tanrılaştırılmış oluyor. Örnek ayet; Zümer 39/53 :
“De ki: -yani Allah tarafından şu hitabı tebliğ et- ey nefisleri aleyhine israf etmiş kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidi kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları mağfiret buyurur, şüphesiz ki O öyle gafûr öyle rahîm.” M. Hamdi YAZIR ( 47 )
De ki. “Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, …” Prof. Dr. Süleyman ATEŞ ( 48 )
Ey Muhammed! De ki : “Ey kendilerine karşı tutumsuz davranan kullarım! …” Dr. Hüseyin ATAY-Dr. Yaşar KUTLUAY ( 49 )
De ki : “Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!...” Hazırlayanlar: Prof. Dr. Ali ÖZEK-Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN-Doç. Dr. Ali TURGUT-Doç. Dr. Mustafa ÇAĞIRICI-Prof. Dr. İbrahim Kâfi DÖNMEZ-Doç. Dr. Sadrettin GÜMÜŞ ( 50 )
De ki : “Ey kendileri aleyhine sınırı aşan kullarım! …” Prof. Dr. Hamdi DÖNDÜREN ( 51 )
De ki : “Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş olan kullarım!...” İhsan ATASOY-Ümit ŞİMŞEK-Mehmed PAKSU-Cemal UŞŞAK ( 52 )
Örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak bu kadarı maksadı anlatmaya yeterli olduğu için bununla yetinebiliriz. Zümer Suresi’nin 39/10 ve 53. ayetlerindeki söylemde lafzî anlama göre, “kullarım” nidasındaki “kullar”, “Peygamber’in kulları” olmaktadır. Yani “Ey….. kullarım!” diyen ya da diyecek olan, emrin muhatabı olan Peygamber’dir. Bu durumda Peygamber’in muhatabı olan insanlar Peygamber’e kul olmaktadır. Yani, Peygamber’e insanlar için “Ey kullarım!” (Peygamber’in kendi kulları, Allah’ın kulları değil) dedirtilmektedir. Durum böyle olunca, böyle bir anlam tüm İslâm ilkelerine, fıtrata ters düşmektedir.
Gerçek bu iken Kur’ân meâli yapanlar ve sözde tefsir yazanlar bu gerçeği örtbas edip geçmektedirler ya da farkına varamamaktadırlar. Farkında olanların bazısı da araya “(Benim adıma) de ki” tarzında bir parantez sokuşturarak konuyu çözmeyi yeğlemektedirler. Bu tavır, çelişkinin, tutarsızlığın itirafından başka bir şey değildir. ( 53 ) Şimdi de Hakkı Yılmaz’ın çevirisini görelim:
De ki : “Ey nefislerine karşı sınırı aşmış olan kullar! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Zümer 39/53) ( 54 )
Hakkı Yılmaz, bu ayetin açıklamasına şu notu eklemiş: “Zümer 39/10 ve 53. ayetlerinin yazılış ve okunuşunda kopyalama hatası yapılmıştır. “Kullar” diye çevirdiğimiz sözcük, Mushaf’taki yazıma göre “kullarım” şeklindedir. Mushaf’taki bu kâtip hatası, yüz yıllardan beri görmezden gelinmiştir. İnsanları Muhammed’e (a.s) kul yapan, İslâm inançlarıyla çelişen bu kusurun mutlaka giderilmesi gerekir. ( 55 )
“Nüzul Sırasına Göre Necm Necm Kur’ân’ın Türkçe Meâli” adlı bu çalışmanın, kendinden önceki çeviri, meâl, tefsir çalışmalarından farklılıklarını anlatan, örnekleyen ayrı bir yazıyı daha sonra yazmağı düşünüyorum. Şimdilik bu yönleriyle eseri, Türkçe’deki tüm çalışmalar arasındaki yerini ve ayrıcalığını belirtmeyi esas alarak tespit etmiş olalım. “Ezber Bozacak Örnekler”’i ise ikinci bir yazıya bırakalım.
c.) 2010’dan SONRAKİ DÖNEM : KUR’AN YAŞAM BİLGİSİ ve ANSİKLOPEDİK KUR’AN SÖZLÜĞÜ SÜRECİ
Bu nitelikteki eserler hazırlayıcılarını bekliyor. Cumhuriyet döneminde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile 1925’de başlayan “uydurulan din”den “indirilen din”’e yani Kur’an İslâmı’na, yani ikinci aşamadan sonra ekseni yörüngesine oturtmanın üçüncü aşaması, Hakkı Yılmaz Bey’in çalışmaları esas alınarak “Kur’an Yaşam Bilgisi” ve “Ansiklopedik Kur’an Sözlüğü” hazırlama süreci olmalıdır. İlkini yani ”Kur’an Yaşam Bilgisi”ni Hakkı Yılmaz Bey’den bekliyoruz. “Ansiklopedik Kur’an Sözlüğü” konusunda ise benim çok uzun yıllardan beri süren çalışmalarım basım aşamasına gelmiş durumda. Bu hazırlığım “Kur’an’ı Kur’an’dan Kur’anca Anlamak” yöntemi ve “Kur’an bütünlüğünü oluşturan kelime, konu ve sistem bütünlüklerini” dikkate alan özgün, çok farklı bir çalışmadır. Ancak günümüze değin “Kur’an’ın Temel Kavramları” şeklinde yapılan çalışmaları gerçekleştiren değerli bilim ve düşün insanlarımızın da bu vadide kıymetli çalışmalarının olacağı umudunu taşıyorum.
Nüzul Sırasına Göre Necm Necm Kur’ân’ın Türkçe Meâli ile ilgili ilk tespitlerimi, eseri hazırlayan başta Hakkı Yılmaz Bey’e ve basımından okuyucusuna ulaşana dek maddî-manevî emeği geçenleri kutlamak, teşekkür etmek, çalışmanın insanların Kur’an’ı doğru anlamasından doğacak ecri, emek sahiplerine Yüce Allah’dan dilemeği insani bir görev olarak görüyorum. Kitabın insanlar arasında sevgi, barış ve kardeşliğe; yeni bir insanî uygarlığa doğru çığır açarak vesile olmasını ümit ediyorum.
Doğal olarak eseri hazırlayan Sayın Hakkı YILMAZ Bey’e de “uydurulan dinde tüm ezberleri bozan” ancak ilâhî vahiyle dolu bir kalbin, aklın ilim, iman coşkusu ve cesaretiyle yazılabilecek, Kur’an Tarihi’nde çığır açacak böylesine bir eseri, karşılığını/ecrini sadece Allah’tan bekleyen bir anlayışla din, bilim ve kültür dünyamıza kazandırdığı için kutluyor, takdir ve saygılar sunuyorum.
İslâm Dini, Kur’an’ın Dini’dir. İslâm’ı kaynağından öğrenmek isteyen kişi, Kur’an’ı, İlâhî Mantığı ve Kendi Bütünlüğü içinde tam ve doğru anlamak ve iyi uygulamakla görevlidir. Ayrıca insanın yaratılış amacı olan Allah’a kul, yeryüzüne egemen olma görev ve sorumluluğu da yine Kur’an’ı doğru anlamak ve iyi uygulamakla mümkündür.
Kur’an, baştan sona bütünüyle, her mekân ve zamandaki tüm insanlar tarafından ANLAŞILIR bir KİTAPTIR. ALLAH, HER İNSANI, KUR’AN’I ANLAYABİLİR AKIL/İDRAK/BEYİN GÜCÜNDE YARATMIŞTIR. İşte “Nüzul sırasına Göre NECM NECM KUR’ȂN’IN TÜRKÇE MEȂLİ” ve daha önce yayınlanan on bir ciltlik “TEBYȊNÜ’L-KUR’AN/İŞTE KUR’AN”, tüm insanlara kutsal görevlerini gerçekleştirebilmesi için, Peygamberimiz Muhammed’e (saygı ve selam o’na), Yüce Allah’ dan vahyedilen asliyet ve safiyetinde anlaşılır bir çalışma olarak kazandırılan böylesine çok önemli ve gerekli özgün eserlerdir.
“Milletin efendisi, ulusuna hizmet sunandır”. “İnsanların en hayırlısı, insanlara Kur’an’ı, bilimsel olarak öğreten” kişilerdir. Bunlardan daha hayırlı insanlar var mıdır? Vardır. Onlar da bilimsel olarak öğrendikleri Kur’an’ı başkalarına öğreten kişilerdir. Bu iki eseri, bu kutsal amaçları, bu gerçek yararları gerçekleştirecek “Pınarın Kaynağı”ndan “Lübbü’l-Lüb” çalışmalar olarak tanıyor ve her kese öneriyorum.
Aklı, “Kalb-i Selîm”e eriştirerek reşit kılacak böyle daha nice eserleri ümitle yazarından beklediğimizi ifade etmek isterim.
SEDAT ŞENERMEN
İZMİR, 25.Mart.2011
Dip Notlar

1. Hakkı YILMAZ, Tebyînü’l-Kur’an/İşte Kur’an, c. 1, s. 10, İstanbul, 2007, işaret yayınları.
2. Tebyînü’l-Kur’an/İşte Kur’an, c. 1, s. 10-11.
3. Tebyînü’l-Kur’an/İşte Kur’an, c. 1, s. 12.
4. Hakkı YILMAZ, Nüzul Sırasına Göre Necm Necm Kur’ân’ın Türkçe Meâli, İstanbul, 2011, işaret yayınları, 1. baskı, s. 13.
5. Hakkı YILMAZ, Nüzul Sırasına Göre Necm Necm Kur’ân’ın Türkçe Meâli, s. 23-24.
6. E. Tümgeneral Turhan OLCAYTU, Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk Ne Yaptı, İnkılâbımız İlkelerimiz, İstanbul-1973, OKAT Yayınevi, s.15.
7. Prof. Dr. Enver Ziya KARAL, Atatürk’ten Düşünceler, 3. Baskı, Türkiye İş Bankası yay., Ankara, 1969, s. 65-66.; Sadi BORAK, Atatürk ve Din, İstanbul, 1962, s. 29-30; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 98; Dr. Doğu PERİNÇEK, Atatürk Din ve Laiklik Üzerine, İstanbul, 1999, 3. Baskı; Kaynak yayınları, s. 65, 3. Baskı; Prof. Dr. Utkan KOCATÜRK, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1971, s. 211; Prof. Dr. Ali SARIKOYUNCU, Atatürk Din ve Din Adamları, Ankara, 2007, 9. baskı, s.10, TDV yay.; Dr. Bekir BİÇER, Modernist Müslüman Mustafa Kemal, Ebabil Yay. Ankara-2008. s. 210; Hamza ZÜLFİKAR, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Balıkesir Hutbesi”, Atatürk Düşüncesinde Din ve Laiklik, AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi yayınları, Ankara, 1999, s. 20-21.
8. Sadi BORAK, a.g.e, s. 81-82; Utkan KOCATÜRK, a.g.e., s. 206.
9. Utkan KOCATÜRK, a.g.e., s. 197; Ahmet GÜRTAŞ, Atatürk ve Din Eğitimi, Ankara, 1997, s. 35, DİB Yayınları.
10. Atatürk’ün Bursa Şark Sinemasında halkla konuşmasından. 22. Ocak.1923.
11. Atatürk’ün Söylev ve demeçleri, c. II, s. 127; 16. Mart.1923. Bursa Şark Sinemasında Atatürk’ün halkla konuşmasından. Sadi BORAK, a.g.e., s. 33; Dr. Doğu PERİNÇEK, Atatürk Din ve Laiklik Üzerine, s. 71, İstanbul, 1999, Kaynak Yayınları; Utkan KOCATÜRK, a.g.e., s. 66-71; Bekir BİÇER, a.g.e., s. 257-261; Hakimiyet-i Milliye, 1.Mart.1923.
12. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 128; Dr. Doğu PERİNÇEK, Atatürk Din ve Laiklik Üzerine, s. 71; Utkan KOCATÜRK, a.g.e., s. 206;
13. M. Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, c. 1, s. 567, Eser Dağıtım.
14. 9. Mart.1922. Ali Mithat İnan, Atatürk’ün Not Defterleri, Gün Doğan Yayınları, Ankara, 1966, 1996, s.105.
15. Mustafa Kemal Atatürk’ün Hilafetin kaldırılması sırasında T.B.M.M. de yaptığı konuşma. 1. Kasım. 1922. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 228; Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk (Vesikalar), AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1991, s. 931; Prof. Dr. Utkan KOCATÜRK, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1999, s. 228-229; Prof. Dr. Ali SARIKOYUNCU, Atatürk Din ve Din Adamları, T.D.V. Yay., Ankara, 2007, s. 9; Necdet ÖKLEM, Hilafetin Sonu, Ege Üniversitesi Yayını, İzmir, 1998; Enver BEHNAN ŞAPOLYO, Atatürk’ün Hayatı, Güneş T.A.O. Matbaası, Ankara, 1954, s. 338; Fazıl ÖZMANAV, Atatürk ve Din ( Işık Lisesi’nden Atatürk’ün Anısına), 1981, s.127-128; Atatürkçülük, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1983, s. 455; Mustafa SAĞ, Dini Atatürk Gibi Anlamak, İstanbul, 2006, s. 33; Ahmet GÜRTAŞ, Atatürk ve Din Eğitimi, D.İ.B. Yayını, Ankara, 1983, s. 38-39.
16. Mahmut ŞAKİR, Hz. Âdemden Bu Güne İslâm Tarihi, (Çeviren: Fikret Aydın), Kahraman Yayınları, İstanbul, 1993, c. II, s. 41.
17. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 149.
18. Durmuş KORAY, Neden Atatürk-Niçin Laiklik, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2003, s. 478.
19. Ahmet HİLMİ (Eski Dârulfünun Felsefe Müderrisi), İslâm Tarihi Hz. Peygamberden Zamanımıza Kadar, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1974. c. II, s. 259.
20. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. 2, s. 89.
21. Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı (Meâl), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 90, Ankara, 1973, s. XX.
22. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. 3, s. 85.
23. Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi, Çeviren Prof. Dr. Kamil Miras, Ankara, 1968, c. 4, s. 49.
24. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Meal), Doç. Dr. Yaşar KUTLUAY - Doç. Dr. Hüseyin ATAY, Ankara, 1973, Diyanet İşleri Bşk. Yay.: 90, s. XXIII.
25. Bu önerinin özgün metni için bkz. Dücane CÜNDİOĞLU, Bir Kur’an Şairi Mehmed Akif ve Kur’an Meâli, İstanbul, 2007, s. 108, 110, Etkileşim yayınları.
26. Ebu’l-Fidâ İsmail b. Ömer İbni KESİR, (1301-1372), Tefsiru İbn Kesir, Kalem Suresi 1. ayetin yorumu.
27. Mustafa SAĞ, Dini Atatürk Gibi Anlamak, İstanbul, 2006, s. 105-107.
28. Aktaran: Arslan BULUT, Yeni Çağ gazetesi, 5.Kasım.2008.
29. Arslan BULUT, Atatürk’ün Kur’an Tefsiri için 7 şartı vardı! Yeni Çağ, 5.Kasım.2008.
30. Arslan BULUT, Atatürk’ün Kur’an tefsiri için 7 şartı vardı!, Yeni Çağ, 5.Kasım.2008.
31. Hak Dini Kur’an Dili, c. 8, s. 5847, Eser Neşriyat.
32. Hak Dini Kur’an Dili, (Hazırlayanlar: Selahattin Kaya (İstanbul Müftüsü) – (Prof) Dr. Cahid Baltacı - Kerim Aytekin - Durali Yılmaz – Muhtar Yazır, s. 594, İstanbul, Eser Neşriyat.
33. Hak Dini Kur’an Dili, c. 9, s. 233 (Sadeleştirenler: Doç Dr. İsmail Karaçam, Yrd. Doç. Dr. Emin Işık, Dr. Nusrettin Bolelli, Abdullah Yücel, Dr. Nedim Yılmaz), Feza Yayın. İstanbul, (Zaman gazetesi hediye olarak dağıtmıştır).
34. Prof. Dr. Süleyman ATEŞ (Eski Diyanet İşleri Başkanı), Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1991, yeni ufuklar neşriyat, c.10, s. 490.
35. Ömer Nasuhi BİLMEN (Emekli Diyanet İşleri Reisi), Kur’anı Kerim’in Türkçe Meâli Ȃlisi ve Tefsiri, İstanbul, Bilmen Basım ve Yayınevi, c. 8, s. 4043.
36. (Prof) Dr. Hüseyin ATAY – (Doç) Dr. Yaşar KUTLUAY (1961 tarihli birinci baskıda Türkçe Anlam ‘Meâl’, Diyanet İşleri Başkanı Hasan Hüsnü Erdem ve Müşavere ve Dinî Eserler İnceleme Kurulu’ndan Yusuf Ziyaeddin Ersal’ın nezareti altında, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden adı geçen ikili (ATAY-KUTLUAY) tarafından hazırlanmış; ayrıca İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü öğretim üyelerinden Mahir İz’in başkanlığı altında, Müşavere ve dinî eserler İnceleme kurulu üyesi Osman Keskioğlu, Dersiâmdan Ödemiş Müftüsü M. Ziya Bilgin ve Ankara Müftüsü Mahmut Öğütçü’den kurulan redaksiyon komitesinin tetkikinden geçmiştir), Ankara, 1973, s. 594.
37. A. Fikri YAVUZ (Eski İstanbul Müftüsü), Kur’an-ı Kerîm ve Meâl-i Ȃlisi, İstanbul, Sönmez Neşriyat, s. 596.
38. Balıkesir’li Hasan Basri ÇANTAY, Kur’an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, İstanbul, 1962, 4. baskı, c. 3, s. 1185.
39. Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK (İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Eski dekanı), Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe çeviri), İstanbul, 2007, (127. baskı), s. 563, Yeni boyut yay.
40. Ahmed DAVUDOĞLU (Câmiu’l-Ezher Şeriat Fak mezunu, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü eski müdürü ve Arap dili ve edebiyatı muallimi), İstanbul, s. 596, Çile yayınevi.
41. Ali BULAÇ, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, İstanbul, s. 360, Birim yayınları.
42. Prof. Dr. Ömer DUMLU (İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanı) – Prof. Dr. Hüseyin ELMALI, Ayet Ayet Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Meal), İzmir, 2003, s. 642, İzmir İlahiyat Fakültesi Vakfı yayınlarından.
43. Prof. Dr. Ali ÖZEK, Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN, Doç. Dr. Ali TURGUT, Doç. Dr. Mustafa ÇAĞIRICI, Prof. Dr. İbrahim Kâfi DÖNMEZ, Doç. Dr. Sadrettin GÜMÜŞ, Kur’an-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, Ankara, 1993, 2. baskı, s. 594, Türkiye Diyanet Vakfı yayınlarından.
44. Prof. Dr. Hamdi DÖNDÜREN, İnsanlığa Son Çağrı Kur’ân-ı Kerîm (Meal, Tefsir, Ansiklopedik İndeks), Ankara, 2003, c. II, s. 942, Yeni Şafak gazetesinin kültür hizmeti armağanı.
45. İhsan ATASOY, Ümit ŞİMŞEK, Mehmed PAKSU, Cemal UŞŞAK, Kur’an-ı Kerim ve açıklamalı meâli, İstanbul, 1989, Yeni Asya yayınları, s. 594.
46. Hakkı YILMAZ, Nüzul Sırasına Göre Necm Necm Kur’ân’ın Türkçe Meâli, s. 61.
47. M. Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur’an Dili, c. 6, s. 4132.
48. Prof. Dr. Süleyman ATEŞ, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 8, s. 26.
49. (Prof.) Dr. Hüseyin ATAY- (Doç.) Dr. Yaşar KUTLUAY, Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı (meâl) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çevirisi, s. 463
50. Hazırlayanlar: Prof. Dr. Ali ÖZEK-Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN-Doç. Dr. Ali TURGUT-Doç. Dr. Mustafa ÇAĞIRICI-Prof. Dr. İbrahim Kâfi DÖNMEZ-Doç. Dr. Sadrettin GÜMÜŞ, Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, s. 463.
51. Prof. Dr. Hamdi DÖNDÜREN, İnsanlığa Son Çağrı Kur’ân-ı Kerîm (Meâl,Tefsir,Ansiklopedik İndeks), s. 727.
52. İhsan ATASOY-Ümit ŞİMŞEK-Mehmed PAKSU-Cemal UŞŞAK, Kur’ân-ı Kerim ve açıklamalı meâli, s. 463, Yeni Asya yayınları.
53. Bu sorunun iki yönlü çözümü için bkz. Hakkı YILMAZ, Tebyînü’l-Kur’an/İşte Kur’an, c. 6, s. 159-160.
54. Hakkı YILMAZ, Nüzul Sırasına Göre Necm Necm Kur’ân’ın Türkçe Meâli, s. 260.
55. Nüzul Sırasına Göre Necm Necm Kur’ân’ın Türkçe Meâli, s. 635.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
Miralay (29. March 2011), snobyx (29. March 2011)
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
göre, kuranın, meali, necm, nüzül, sırasına, türkçe


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 01:18 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam