hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > DEVLET VE İDARE > Mevki makam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 8. November 2012, 05:46 AM   #1
sevginur
Uzman Üye
 
sevginur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2012
Mesajlar: 300
Tesekkür: 477
198 Mesajina 386 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 17
sevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud ofsevginur has much to be proud of
Standart Dünyada Makam Mevki Hırsını Amaç Edinenler

Dünya hayatının süslerinden biri mevki makam hırsı..
İnsanların yaratıldığından bu güne değin yaşanmış bir çok örneklerini Kur'anda yaşadığımız cevrede gördüklerimizle buna çok kez şahit olmuşuzdur..
Benim acizane fikrim ;cevremizdeki gördüğümüz olayları Kur'an'a uygun olsada olmasada birer ayettirler..Savaşlar,Halkı yöneten zümreler, hak adalet,Makam mevki , kurumlar,inançlar.aile,.vb sayabiliriz..
Yukarıda saydıklarımız ve bir çok konularda Kuranda hudutu aşanların aşmayanların durumunu anlatan olaylar anlayarak okuduğumuzda cevremizdeki olaylarıda okuyabiliyoruz..
İnsanların sadece Allah’ın rızasını gözeterek ahireti için samimi çaba sarf etmelerini engelleyen yanlışlardan biri , dünya hayatında makam, mevki, şöhret gibi değerlere olan düşkünlükleridir. . Allah Kuran’da, insanlar arasındaki üstünlüğün bulundukları makama ya da mevkiye göre değil, yalnızca takvaya göre olduğunu anlatır..

Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13)


Allah'ın sık sık vurguladığı bu gerçeği görmemezlikten gelirler.
Bu makam mevki hırsı neler kaybettiriyor nasıl zarara ugratıyor.
Makam sahibi olmayı isteyen insanların tek hedefleri vardır. Dünyada güç sahibi olmak, herkes tarafından tanınmak ve saygı görmek,sahip oldugu imkanları da yine kendi nefsinin isteklerini tatmin etmek için kullanır.
Bu ahlakta olan kişiler kendilerine göre bir inanç sistemi geliştirirler ..Nefislerini ilahlaştırarak Allahın yasakladığı bir çok günahı işlemekten çekinmezler.Allahın koyduğu hudutları çigner onlara hayatlarının gerçek amacını unutturur..
Allah, bu kişilerin içine düştükleri durumun kendilerine yarar sağlamayacak boş bir hedef olduğunu şöyle bildirir:

"Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir." (Hicr Suresi, 3)


Firavun’un tavrı ve konuşmaları, makam ve mevkileri sebebiyle nasıl ilahlaştırdıklarına çok güzel bir örnek

Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı: "Dedi ki: "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz? Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki, o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir. Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi?" (Zuhruf Suresi, 51-53)
Makam, mevki hırsına kapılan insanlar hiç ölmeyecekmiş gibi ahiretinide unuttururlar. Bu şuur kaybından Allah rızasından çok uzak dünyadaki geçici mevkileri elde etmek için çaba sarf ederler.
Allah makam dünya için harcanacak çabanın boş ve gereksiz olduğunu; burada elde edilen mal, mülk ve makamın ahirette insana hiçbir fayda sağlamayacağını anlatır.

"Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)' Bize geldiniz ve size lütfettiklerimizi arkanızda bıraktınız..." (Enam Suresi, 94)
vaktim yettiğince yazabildim alel acale kusurumuz oldugsa Allah afetsin
selametle kalın
__________________
De ki: “Ey kâfirler!
Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibâdeti yapmam.
Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibâdeti yapmazsınız.
Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibâdeti yapıcı değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibâdeti yapıcı değilsiniz.
Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.”
Kâfirûn Sûresi

Konu sevginur tarafından (8. November 2012 Saat 05:49 AM ) değiştirilmiştir.
sevginur isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. November 2012, 05:58 AM   #2
pramid
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2010
Mesajlar: 764
Tesekkür: 191
506 Mesajina 1.125 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
pramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud ofpramid has much to be proud of
Standart

Paraya sahip olana İktidar ve nufuz sahibi deriz.

Yönetime sahip olana iktidar oldu deriz

Cinsel problemi olana iktidarsız deriz.

İnsanın yaklaşmaması ve ihitiyacı ile yetinmesi gerekenlere SECER denmektedir.

İnsan yönetimin Allahın olduğunu ve ona göre hareket etmesini,

Mal ve mülkte ihtiyacının fazlasını vermesini,

Zina yaklaşmamsını, elindekiler ve eşi ile yetinmesini sembolize eden bir husus vardır.

Bu husus ise Ademden beri var olagelen ve yaklaşılmaması gereken bir husustur.

SECERE yaklaşma.

Eğer bu toplanan ve göz kamaştıran şatafata yaklaşırsak yoldan çıkar ve zalim oluruz.

İnsan ise kan dökücü, cahil ve aceleyi seven bir tabiattadır.

Aşağıya bir yazı asıyorum.

Alıntı:
YASAK AĞAÇ(MAL HIRSI)
“Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama
şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz. Şeytan, kendilerinden
'örtülüp gizlenen çirkinliklerini açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve
dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek
olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir." Ve: "Gerçekten
ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak
düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, çirkinlikleri kendilerine beliriverdi ve
üzerlerini cennet varaklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri
kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın
sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"
Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan
ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız."(ALLAH) Dedi ki:
"Kiminiz kiminize düşman olarak inin(ihbitu). Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin
için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır." Dedi ki: "Orda yaşayacak, orda
ölecek ve ordan çıkarılacaksınız." Ey Ademoğulları, biz sizin çirkinliklerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik(inzal)
(varettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, ALLAH'ın
ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. Ey Ademoğulları, şeytan,
anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini
sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın.
Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir.
Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.” 7/19-20-21-22-23-
24-25-26-27
Konunun içinden seçtiğimiz kelimelere gelince;
1. Cennet
2. Agaç (Şecere)
3. Tatmak (Zevg)
4. Çirkinlikler (Sevatühuma)
5. Ortaya Çıkma (Beda)
6. Cennet Yaprağı (Varak)
7. Oradan çık (İhbitu)
8. Elbise (Libas)
9. İndirme (İnzal)

CENNET
Ve onların iki bahçesini (cennet) , buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey
de sedir ağacı olan iki bahçeye (cennet) dönüştürdük.” 34/16

ÂDEM’İN CENNETİ: Bakara/30, Tâ-Hâ/55, Müminûn/79, Sâd/71, Hicr/26, İsrâ/61–65, Secde/7 gibi Kur’ân’ın birçok âyetinde belirtildiğine göre, Âdem ve insanlar topraktan yaratılmışlardır. Âdem ve tüm insanlığın ilk yaratıldığı toprak başka bir âlemde veya cennette değil, yeryüzündedir. Dolayısıyla buradaki cennet sözcüğünden âhiretteki cennet anlaşılmamalıdır. Zaten cennet‘in esas sözcük anlamı “yeşili ve ormanı toprağı örten sulak arazi parçası” demek olup Bakara/265, Sebe/15-16, Kehf/32-40, Necm/15, Kalem/17 ve daha birçok âyette de bu anlamda kullanılmıştır.
Diğer taraftan, âhiretteki cennetin birçok niteliği Kur’ân’da açıklanmıştır. Âyetlerdeki açıklamalara göre, âhiretteki cennet ebedîlik yurdu olup nimetleri bitmez ve tükenmez. Ayrıca orada günaha girme, boş lâkırdı olmadığı gibi, herhangi bir şeyin yasaklanması da söz konusu değildir. Oysa Âdem’in yerleştirildiği cennette her şey geçicidir ve orada Âdem’e bir yasak konmuştur. (Bakara/25, Fâtır/33-35, Sâffat/40-49, Duhân/51-57, Tûr/17-24, Rahmân/46-78, Vâkıa/10-40, Mümtehine/21-24, İnsan/5-22, Nebe/31-37, Tûr/17-28, Zuhruf/68-73, Tâ-Hâ/120)
ŞECER
“yasaklanan ağaç” konusunu tam olarak açıklığa kavuşturabilmek için, âyette geçen الشّجر [şecer] ve مال [mâl] sözcüklerinin kökenine inilmelidir.
الشّجر [şecer] , “bitki cinsindendir. Gövdesi üzerinde desteksiz duran bitkidir; kış mevsiminde varlığını koruyan bitki”dir. Hicazlılar, buğday, arpa ve hurmaya şecer derler. Şecer sözcüğü, “ihtilâf” (Nisâ/65) ve “sarf etme” anlamlarında da kullanılır. Çünkü ihtilâfların ekserisi “mal” yüzündendir, en çok harcaması yapılan da “mal”dır.
يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilâf ettikleri şeylerde seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.
Dikkat edilirse, âyetlerdeki şecer sözcüğü ile 22. âyetteki ورق الجنّة [varaku’l-cennet] ifadesi aynı anlama gelmektedir ve her ikisi de kısaca “mal, altın, gümüş, deve, arpa buğday ve hurma” demektir. Kehf/19. ayette ise varak para anlamında kullanılmış.
أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَٰذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ “içinizden birini şu paranızla şehre gönderin de”
وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْآنِ Vaktiyle sana şöyle vahyettiğimizi hatırla: "Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır." Sana açıkça gösterdiğimiz o temâşâyı ve Kur'ân'da lanet edilen şeceri de, yalnız insanlara bir imtihan için yapmışızdır. Biz onları, korkutuyoruz, fakat bu onlara ancak büyük bir taşkınlıktan başka bir sonuç vermiyor.
MAL: المال [mal] sözcüğü Türkçeye Arapçadan gelmiş bir sözcüktür. Konunun iyi anlaşılabilmesi için bu sözcüğün de Arapça da ki gerçek manasını tespit etmek gerekmektedir.

Mal, “tüm eşyadan sahip olunan şeyler” demektir. Mal aslında “altın ve gümüşten sahip olunan” demektir. Sonradan kazanılan, elde tutulan ve ayniyattan sahip olunan şeylere ıtlak olunur oldu. Arab’ın mal dediği şey, ekseriyetle “deve”dir.
Kıssayı anlatan âyetlerdeki ifadeler ve sözcüklerin gerçek manaları göstermektedir ki, Allah insanın mal tutkusundan uzak olmasını istediği için Âdem ve eşini mal düşkünü olmaktan menetmekte, İblis de Âdem ve eşini mal ile aldatmaktadır.
Nitekim Tâ-Hâ/120‘de İblis, Âdem’i ebedîleştirmek için onu شجرة الخلد [şeceretü’l-huld] ‘a; mala [altına, gümüşe, deveye, arpaya, buğdaya, hurmaya …] yönlendirmiştir. Aslında “şeceretü’l-huld”a yönlendirme, İblis’in üçüncü iğvasıdır. Aşağıda, 20. âyette görüleceği gibi İblis’in ilk iğvaları, melek [melik] yapılma ve خالد [hâlid] olma [hiç değişmeden aynı kalma] üzerine olmuştur.

İblis’in Âdem’i yoldan çıkartmak için başvurduğu bu son iğva, akla hemen Hümeze/2-3 âyetlerini getirmektedir:
O ki malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır. (Hümeze/2-3)
Netice olarak; bize göre gerçekte ne böyle bir olay cereyan etmiştir, ne de ortada herhangi bir ağaç vardır. Çünkü âyetlerde temsil tekniği kullanılmış olup her şey temsili olarak anlatılmıştır. Yüce Allah mesajını Âdem, Âdem’in eşi ve İblis arasında geçen temsili bir olay üzerinden iletmiştir. Bu temsilin sahnesi cennet [yeşil bir bölge] ; sahne dekoru ise şecer [mal; altın, gümüş, arpa, buğday, hurma, deve] ’dir.
TAHA/118-119–120. Ayetler:

Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana sonsuzluğun ağacı ve eskimez / çökmez mülk / saltanat için rehberlik edeyim mi?
Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen çirkinlikleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve aleyhlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbine asi oldu da şaşırdı / azdı.
Sonra Rabbi, onu seçti de tövbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.
O (Allah), (o ikisine); “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim Benim kılavuzuma uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz.” dedi.
Bu âyette İblis’in derhâl harekete geçtiği görülmektedir. Onu harekete geçiren husus, Âdem’e “şu ağaca yaklaşma” emrinin verilmesidir. Âdem’e konulan yasak anında tepki getirmiş, İblis vesvese üretimine geçerek bu yasak hakkında bahaneler, gerekçeler aramaya ve ileri geri fikir yürütmeye başlamıştır: Rabbiniz başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti.
Âyetteki ملكين [melekeyni=iki melek] sözcüğünün, melikeyni [iki kral] olarak okunması da mümkündür. Nitekim İbn-i Abbâs, Dahhâk ve Yahyâ b. Ebî Kesîr sözcüğü melikeyni [iki kral] olarak okumuşlardır. Bu kıraatı, yukarıda verdiğimiz Tâ-Hâ/120‘deki, eskimez/çökmez mülk/saltanat ifadesi de desteklemektedir. Bu kıraate ve bu anlama göre Âdem ve eşi, İblis’in etkisiyle özgürlüğü krallığa tercih etmiş olmaktadırlar.
VESVESE: Nâs sûresi‘nde ve bu âyetten başka Nâs/5, Kaf/16 ve Tâ-Hâ/120‘de de geçen وسوسة [vesvese] sözcüğü, “alçak bir sesle, fısıltıyla gizli bir düşünce aşılamak, bir işe, eyleme yöneltmek” demektir.
SEV’ETE: سوأة [sev’ete] sözcüğü, “çirkinlikler” demektir ve سؤ [sue] sözcüğünden türemiştir. “Her türlü kötü, çirkin şeyi yapmak” anlamındaki sue sözcüğünün, bu anlam ekseninde daha birçok türevi vardır. Meselâ, سيّئة [seyyie=kötülük, çirkinlik] sözcüğü, حسنة [hasene=iyilik, güzellik] sözcüğünün karşıt anlamı olarak kullanılır. Dolayısıyla bu kökten türemiş olan sev’ete sözcüğü de her türlü çirkin iş, söz ve durumu ifade eder. Arapların bu sözcüğü cinsel organlar için kullanmaları, yaşadıkları toplumda çoklukla bu organların kötülüğe sebep olması sebebiyledir. Sev’ete sözcüğü ayrıca “ceset” için de kullanılır. Zira ruh bedenden çıkınca, beden çürüyüp kokmakta, yani çirkinleşmektedir.

Nitekim Mâide sûresi’nde geçen sev’ete sözcüğü, “ceset” için kullanılmıştır:
Derken Allah hemen ona kardeşinin kötülüklerini/cesedini [sev’ete ahîhi] nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. O, “Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin kötülüklerini/cesedini [sev’ete ahî] gömmekten âciz miyim ben?” dedi. Sonra da pişman olanlardan oldu. (Mâide/31)
Konumuz olan âyette sev’ete sözcüğü “çirkinlikler” anlamında olup “cinsel organlar” olarak çevrilmesi yanlıştır. Çünkü Allah, insanı en güzel bir biçimde yaratmış olduğundan, cinsel organlar için “çirkin” nitelemesi yapılamaz. Buradaki sev’ete sözcüğüyle, insana ilham edilmiş olup çeşitli etkilerle dışa vuran kötü huylar [fücûr] kastedilmiştir:
–ki O, ona fücûrunu ve takvâsını ilham etti– (and olsun ki,) (Şems/8)
ÇİRKİNLİKLERİN KENDİLERİNDEN GİZLİ KALIŞI: Çirkinlikler sözcüğü “insana ilham edilmiş fücûr”u; çirkinliklerin kendilerinden gizli kalması ifadesi ise bu fücûrun durağan bir özellikte olduğunu ve bir etkiye tepki olarak dışa vuruluncaya kadar insanın kendisinden bile gizli kaldığını ifade etmektedir. Nitekim 22. âyette görüleceği gibi, Âdem de, yasağı dinlemeyerek verdiği tepkiden sonra, içinde saklı olan fücûrun dışa vurması sonucu bencil, haris birisi olup çıkacaktır.
21. Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti/kanıtlar ileri sürdü.
Burada İblis’in Âdem ve eşine karşı hangi kanıtları kullanıldığı açıklanmamıştır. Ancak kıssanın başlangıcında İblis’in Âdem’den üstün olduğu yönündeki iddiasından hareketle, İblis’in kendisinin enerjiden Âdem’in ise maddeden yaratıldığı hususunu kullandığı ve “Olanı biteni ben sizden daha iyi bilirim, çünkü ben sizden üstünüm!” demiş olabileceği düşünülebilir.
22. Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Onlar ağacın tadına varınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabb’leri onlara [o ikisine] seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size, ‘Bu şeytân kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?”
Âyetin bildirdiğine göre Âdem ve eşi, İblis’in vesvesesini, iğvasını, ölçüp biçmeden [tefekkür etmeden] uygulamış ve içlerinde gizli olan çirkinlikleri, yani istenmeyen, sevilmeyen huyları ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan ilk çirkinlik ise “istifçilik”tir.
CENNET YAPRAKLARI (AĞAÇ YAPRAKLARI DEĞİL): “Ağaç yaprağı” ve/veya “kitap yaprağı” olarak meşhurlaşmış olan الورق [varak] sözcüğü; Arap dilbilimcilerinden Cevherî’ye göre, “gümüşlerden yapılma ve develerden meydana gelme mal varlığı”; İbn-i Sîde’ye göre, “koyun ve develerden meydana gelen mal varlığı”;Râgıb’a göre, “kitap ve ağaç yaprağından başka, ağaçtaki yaprağın çokluğuna benzetilerek ‘çok mal’ için de varak tabiri kullanılır.Ebû Ubeyde’ye göre, “gümüş ve her türlü canlı hayvan”; Ebû Sa‘îd’e göre, “basılmış gümüş” [gümüş para] anlamlarına gelmektedir.
Bu açıklamalara göre, âyetteki ورق الجنّة [varaku’l-cennet=cennet yaprağı] ifadesi, “insana haz veren para, mal, mülk ve çeşitli nimetler” anlamına gelmektedir ki Rabbimiz bunların neler olduğunu başka bir âyette bildirmiştir:
Kehf/19. ayette ise varak para anlamında kullanılmış.
أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَٰذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ “içinizden birini şu paranızla şehre gönderin de”

İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler süslü gösterilmiştir. Bunlar iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa Allah, varılacak yerin bütün güzellikleri yanında olandır. (Âl-i İmrân/14)
Âdem ve eşi, Kur’ân’da varaku’l-cennet olarak adlandırılmış olan “iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeyler”e dadanmışlar ve bu tarz süsleri üst üste koyarak [bütün süsleri bir araya toplayarak] üzerlerine almışlardır [yaşamlarının ayrılmaz parçası hâline getirmişlerdir] .
ZEVK: الذّوق [zevk] , “lezzet alma, hoşa gitme; bir şeyin tadını almak, tadına varmak, bir şeyin müptelâsı olmak” demektir. Bu şey, iyi bir şey olabileceği gibi, çirkin bir şey de olabilir. Bir şeyin tadını almak ağız yoluyla olabileceği gibi başka yollarla da olabilir. Nitekim Kur’ân’ın birçok âyetinde azabın-belanın tam içerisine düşme de zevk sözcüğüyle ifade edilir.

Esas anlamı bu olmasına rağmen sözcük genellikle “dil ucuyla tatma” anlamında anlaşılmaktadır. Hâlbuki esas anlamı “iliklere işleyecek ölçüde hissetmek” demektir. Bu sözcük, türevleriyle birlikte Kur’ân’da 60 kez yer almış ve “nimetlerin veya cezanın azıcık dokunup geçivermesi” olarak değil de “gerçekten, iyice yaşanması” anlamında kullanılmıştır.
Burada da Âdem ve eşinin konu edilen ağaçtan [altından, gümüşten, deveden, arpadan, buğdaydan ve hurmadan] basitçe tatmayıp onun iyice tadına vardıkları, müptelâsı [tutkunu] oldukları anlaşılmaktadır. Zaten Tâ-Hâ/121‘de bu durum, zâka [tadına vardılar] sözcüğü yerine, ekele [yediler] sözcüğü ile dile getirilmiştir.
Görüldüğü gibi, âyetteki ifadeler tam anlamıyla hayatın gerçeklerini yansıtmaktadır. Âdem ve eşinin, nimetlerin tadına varınca onların esiri olmaları ve tutkuyla bağlandıkları bu nimetlerden ayrılmamak için onlara sımsıkı sarılmaları, bugün de karşılaşılabilecek manzaralardır. İğreti dünya hayatının süslerinden bir tanesini bile dışarıda bırakmadan hepsine sahip olan veya olmak isteyen, faydalandığı süsleri âdeta üzerine yapıştırıp tam anlamıyla bir süs istifçisi hâline gelen insanlar hiç de az değildir. O hâlde, Rabbimizin sözleri kesinlikle bir masal gibi algılanmamalı ve bilinmelidir ki, “kendisine ilham edilmiş fücûrun İblis’in etkisiyle dışa vurması” şeklinde ortaya çıkan çirkin insan davranışları, Âdem ve eşine kadar dayanmaktadır.
Tekâsür sûresi’nde bu hastalığın dünyayı cehenneme çevirdiğini bildiren Rabbimiz, Âdem ve eşinin davranışlarıyla dünyanın cehenneme dönüşmeye başlaması karşısında, âyetin son cümlesi ile duruma müdahale etmiştir: Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size ‘bu şeytân kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?
Klâsik eserlerde ileri sürülen “yasak ağaçtan yedi de avret yerleri açığa çıktı, avret yerleri açığa çıkınca da incir yapraklarıyla onları örtmeye çalıştı” anlayışı, Kur’ân’ın ifadelerine aykırıdır. Çünkü âyetin teknik yapısı buna izin vermez. Âyete göre, Âdem ve eşi ağaçtan/maldan tadınca iki olay meydana gelmiştir: Önce çirkinlikleri [kötülükleri] ortaya çıkmış, sonra da tekasür hastalığına yakalanarak biriktirmeye başlamışlar, tadını aldıkları bütün süslerin kendilerinin olmasını istemişlerdir.
İşinin ehli uzmanların burada dikkat etmeleri gereken önemli bir nokta daha vardır: Âyetteki وطفقا [ve tafikâ] diye başlayan cümlenin önündeki bağlaç, ف [fe] değil, و [vav] dır ve vav bağlacı بدت [bedet=belli oldu] fillinin üzerine atfedilmiştir. Dolayısıyla Arap dilini bilen kişilerin âyetin bu yapısına itibar ederek safsata anlamlara kulak asmamaları gerekir.
mülk/saltanat ifadesi de desteklemektedir. Bu kıraate ve bu anlama göre Âdem ve eşi, İblis’in etkisiyle özgürlüğü krallığa tercih etmiş olmaktadırlar.

BEDA
Bu fiil kuranda ortaya çıkarmak olarak kullanılıyor. 6/28, 39/47, 45/33, 60/4, 12/35
“Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı(beda)...” 6/28
“Onların yaptıkları şeylerin kötülüğü kendileri için açığa çıktı (beda)... “
45/33
Bu “ortaya çıkma” fiili de fiziki bir organın ortaya çıkma anlamında Kuran’da
geçmediğini görüyoruz.
IHBITU

Bu kelime konu içinde Allah tarafından Adem ve esinin cennetten çıkarılması için kullanılan kelimedir.Fakat ne gariptir ki bu kelime kuranda 2/74 ayetinde;

Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır (yehbitu).Allah yaptıklarınızdan gafil (habersiz) değildir.” 2/74

... (Mûsâ): "İyi olanı, daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin (ihbitu), orada size istediğiniz var," demişti...2/61

"Ey Nuh" denildi. "Sana ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in (ihbit) ..11/48

Bu fiil gökten bir şeyin indirmek anlaminda değil, yeryüzünde yatay hareket eden şeyler anlamında kullanılıyor.

“Ayette geçen ihbitû sözcüğü meal ve tefsirlerde “ininiz” diye çevrildiği için, doğal olarak akla hemen “nereden” ve “nereye” inileceği soruları gelmektedir. Her ne kadar Yüce Allah, Sizi yeryüzünde yarattık, Sizi topraktan yarattık dese de, Rabbimizin verdiği bu bilgileri değerlendirmede yeterli dikkati göstermeyen müfessirler, Âdem’in cennette yaratıldığı ve yeryüzüne de oradan indirildiği yorumunu benimsemişlerdir.
Rabbimizin bildirdiklerine ters olan bu yorumları aşabilmek için ihbitû sözcüğünün gerçek anlamının ortaya çıkarılması gerekmektedir:
İhbitû sözcüğü, هبط [hbt] kökünden türemiş çoğul emir kipidir. Hbt sözcüğü “alçalış, eksiliş, züll, zillete düşüş, sefillik” [gözden düşme, çaptan düşme, değer kaybetme, rütbede eksiliş] demektir. Bu anlam ekseninde صعود [su‘ûd] ve ارتفاء [irtifâ] sözcüklerinin karşıtı olarak kullanılan sözcük, şerr içinde olan kişinin durumunu ifade etmek için kullanıldığı gibi, sağlığını yitirmiş hasta için de kullanılır.
Bize göre burada sözcüğün asıl manasına bağlı kalınmalı ve ihbitû sözcüğü “alçalın/alçalınız” olarak çevrilmelidir.
Sözcüğün bu asıl anlamına göre âyetin takdiri şöyle yapılabilir: “Bu dünya süslerinin esiri olur ve istifçilik yapan bir tekasür hastası gibi [Âdem gibi] yaşarsanız, şu geçici dünyada birbirinize düşmanlar hâlinde ve alçalmışlar olarak yaşarsınız!”
BİRBİRİNİZE DÜŞMAN OLARAK: Birbirinize düşman olarak ifadesi, kıssanın anlatıldığı diğer âyetlerin hepsinde de yer almıştır. Bize göre bu ifade, Âdem soyunun çoğaltma yarışına kapılma, istifçilik sevdasına düşme gibi çirkinlikleri işlemesi hâlinde birbirine düşmanca davranışlar içine gireceğini bildiren bir uyarıdır. Yoksa bazı kişiler tarafından ileri sürüldüğü gibi, hataları sebebiyle Âdem ve eşine verilmiş bir ceza değildir.

LIBAS

Örtü (elbise) anlamına gelir. Kuran’da ise 2/42, 3/71, 25/47, 78/10, 16/112, 2/187

ayetlerinde bu örtünme kelimesi manevi bir örtü anlamına gelmektedir. Çünkü bu örtü Adem ile eşine inzal edilen bir örtüdür.
“Hakkı batıl ile örtmeyin (libas)ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz.” 2/42

“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz (libas), siz de onlara örtüsünüz (libas)... “ 2/187

INZAL

Bu indirme fiili Kuran’da 2/176, 3/3, 4/136, 2/23, 2/97 ayetlerinde “kitap”, 17/106, 26/198, 3/11 ayetlerinde “ayetler”, 15/8, 3/124’te “melekler” , 6/37 ayetinde “mucizeler” , 15/9 ayetinde “ez zikir” olarak geçmektedir.Bu indirme fiili yeryüzüne gökyüzünden (semadan) birşey indirildiğinde, Allah tarafından kullanılır.57/25 ayetınde Allah hadid (demir madenini) başka bir galaksiden indirdiğini ifade ediyor.8. maddedeki libas (örtü) elbisesinin de gökyüzünden inzal ettiğini (indirdiğini) söylüyor. Demek ki bu örtü mecazi anlamda bir örtüdür ve Allah tarafından indirilmiştir. Yoksa Allah’ın bildiğimiz tekstil elbiseleri de yukarıdan indirdiği gibi komik bir anlayışa düşmüş oluruz.

HULD

Bu kelime 21/34, 25/15, 32/14, 41/28 ayetlerinde uzun, sürekli,devamlı anlamlarına gelmektedir.

“Öyleyse bu (azab) gününüzle karşılaşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın.Biz de sizi gerçekten unuttuk; yaptıklarınıza karşılık uzun süreli (huld) azabı tadın.” 32/14

“Bu, Allah'ın düşmanlarının cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkar etmeleri dolayısıyla bir ceza olarak, orada onlar için uzun süreli (huld) kalış yeri vardır.” 41/28

Şeytan Adem ile eşini kandırmak için onlara sarsılmaz bir mülkü tavsiye ediyor. Yani ŞECERETUL-HULD’u. Yukarıda şecere kelimesini yarım bırakmıştık, şimdi burada huld ile birleştirdiğimiz zaman ağaç anlamına gelmediğini, mal mülk anlamına
geldiğini anlıyoruz.

.Allah, Adem ve eşini cennet denen çok verimli bir bahçeye yerleştirip onlara burada yaşamalarını tavsiye edip, bazı uyarılarda bulunuyor. Şeytan konusunda onları sakındırıyor ve şeytan’ın onlar için apaçık bir düşman olduğunu bildiriyor. Verimli olan bu bahçeden yiyin için ama dünya malına tamah etmeyin.Ben Allah olarak rızkınızı burada vereceğim, eğer buna uyarsanız (Allah’ın Rezzak sıfatına güvenirsiniz) acıkmanız (yani eksiklik) olmayacak. Ama şeytan onları açlık, fakirlik duyguları ile vesveselendiriyor. 2/268. Bahçe mallarından ihtiyaç fazlasını biriktirip istif etmeye yönlendiriyor.

O zaman insanda bulunan bu mal ve dünya hayatına düşkünlük ihtirası ortaya çıkıyor ve Allah onlara benim emrimi neden tutmadınız,Bana niye güvenmediniz, Ben sizi rızıklandıracağım dememiş miydim? diyerek onları cennet denilen bu bahçeden çıkartıp başka bir mekana yolluyor.kurak bir bozkıra) ve onlara bu bahçeden kovulmanıza neden olan hatalarınız için size bu çirkinliklerinizi örtecek libas indirdim diyor. Bu libaslarda Kuran’da indirilen infak, sadaka ve zekat ayetleri olup ademoğlunun bu ihtirasını törpülemek için uyması gereken ve tavsiye edilen amellerdir.

Bugunkü dünyanın sosyal ve ekonomik pozisyonuna baktığımızda insanoğlunun aslında sıfır noktasından fazla ileri gidemediği ve birçok noktada aynı yerde kaldığını gösteriyor. Allah yeryüzüne rızıkları eşit olarak göndermesine rağmen bazı ademoğulları öyle bir biriktirme ve istif hastalığına tutulmuşlar ki Avrupa’daki ademoğlunun yıllık geliri yirmibin dollar iken Afrikadaki ademoğlu açlıktan ölmektedir.
pramid isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
pramid Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
dost1 (8. November 2012), merdem (17. June 2013)
Alt 18. November 2014, 12:31 PM   #3
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.413
Tesekkür: 104
553 Mesajina 931 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart Iktidar ve yandaşlık asabiyeti

Bölüm-1.

Hak dinde mülk emanettir ve ancak kendisine gönül rızası ile teslim edilene helaldir. Emanetin asıl sahibi Allah, onu kullanan da halife olan insanın(bireyin) kendisidir. Emanetin geri verilmesi zamanında ise emanet kimde olursa olsun onu iade etmek zorunluluğu vardır. Bunun için hak din asla hükümranlıkta verasete ve seçimlerin iptal edilmesine izin vermez. Bir validen ötede bir sıfatı bulunmayan Muaviye ve onun iktidarında mülkleşme imkânı bulmayı uman hizbi hak dinin veraset yasağını ihlal etme yoluna sapınca Ali oğlu Hasan, kendisine ümmetin yarısının verdiği halifelik unvanını geri iade etti. Çünkü ümmet bir valinin kendisini halife ilan etmesiyle iki başlı hale gelmiş ve araya iktidar kavgası cinayetler ve zorbalık girmişti.

Burada; yine, halife Ali’den sonra bir gurup tarafından ısrarla Halife yapılan, ancak Mülkleşip saltanata (Büyük Sultan) dönüşen yönetim karşısında “hizmet için” görevde bulunma anlamına gelen “Meryemiyet” yani, halkın efendiliğine değil hizmetçiliğine soyunmak, toplumu birer kardeş olarak gören Manastır-Medine-tül Fazıla statüsüne döndürme çabasını, babası gibi sürdürme şansını bir daha deneme niyetiyle, bu anlamdaki Halifeliği kabul eden halife Hasan Rahmetullah, daha ilk karşılaşmada halkın Mülkleşen iktidardan yana olduğunu, dalkavukluk yaparak Mülk şehvetlerini tatmin etmek isteyenlerin çoğunlukta olup, kırılmanın artık dönüşü olmayan bir noktaya vardığını görerek, Halifeliği bıraktı. Bu isabetli bir karardı. Gerisi halka kalmıştır. Hak Teâlâ, insanın kendisine halife dediğine göre, Halifeliğe lâyık görülen insanların mülke sahip çıkıp onun iştirak halinde kullanılmasını ve Kuran’da belirtilen “Halife sensin ey birey” sözünü iyi algılayıp aristokrasiye bütün biçimleri ile son verip Mülkte iştirak halinde yardımlaşmayı uygulayan Ensariyete geçme safhasını başlatması gerekir.

Ama halk bunu yapmadı ve mülk devlete razı oldu. Çünkü milletleşememiş, aristokrasinin kuyrukçuluğundan kurtulamamıştı. Ganimet sonuçlu savaşlardan da memnundu. Böylece de Kuran’dan çıkartılacak doğru sonuçları ve herkesi bağlayıp, Aristokrasiyi tasfiye edecek hukuk devletinin kurulması için gerekli hukuksal dokümanın kaynağı olan vahiy’nin üzeri kapatılarak, din dışı geleneklere “dinidir” damgası vurularak yürürlüğe konulmuştur. Bu ise, dinin yıkmak istediği sosyo ekonomi politiğin, din kılıfına sarılarak yutturulması idi. Çünkü Hasan kendisi de babası gibi vera sahibi mütedeyyin bir insandı.
Vera terk edilmiş ve toplum, birliği değil, ayrılığını tercih etmiş, ferdiyetçi benciller olarak dünya hayatında epik ve dini hayatta lirik mizaca bürünmüştü. Bu toplum mülk devlet harislerinin eline düşmekle layığını bulmuştu. Artık onları Allah’tan başkası adil ve rahim bir hidayet yoluna çeviremezdi. Bilhassa mülk şehvetine kul olmayı tutku ile istemiş, Allah da o toplumu istediklerine ulaştırmıştı. Yani yularlarını üzerlerine atmıştı. Zaten dünyayı istemek de bundan başkası değildir.

Bu bazı yorumcuların yüzeysel değerlendirmeleri gibi, mesele Muaviye’nin sadece meşru bir yönetime baş kaldırışı değil, Kuran’ın "Siyasi, Sosyal ve Ekonomik sitemine" baş kaldırmak, Kuran sosyo–Ekonomi-politiğine itiraz ve isyandı. Onu bu isyana sevk eden sebeplerde tüm tarihçiler müttefiktirler. Hâkim Ali’nin mücadelesi de Kur'an yorumlarının bozulup, takva dininin fetva dinine çevrilmesine karşı durmaktı. Karşısındakiler ise tulu(geniş ve yüzeysel) emel sahiplerinden oluşmuş nefsin isteğine uygun çokça şeyler ihtiva eden başka bir dindendi, dense hata edilmiş olmaz. Çünkü her din ekonomi politiğiyle hak veya batıl niteliği kazanır. Bunu tayin edecek olan da, adil mi, yoksa imtiyaz ve iltimaslara açık mı diye bakılır. Ayrıca ortada savaşacak Kur'ansal şartlar yoksa savaşı günlük olaymış gibi yaşam biçimi ve hatta geçim biçimi ve hatta iktidara yakın olanların semirme yolu yapmak, değil hak dinle, insanlıkla bile kolayca bağdaşamaz. Mülke gark olmak azmanın sebebi mi, sonucu mudur diye bir alt ayrıma girmeden konuya girersek;

Sebep:
Fetihlerin artmasıyla Mal ve Mülke gark olmak. Buna Kuran ”servetle şımarmış Meleler, Terefler” dediği de sabittir. Hatta bunlara(Fazla varlıkla kibre kapılanlar) uğursuz anlamında solcu denildiğinden vakıa süresinin 45. ayetinden bahsetmiştik. Yani servete gark olmak ve haraçla, ganimetle, feyle,(az emekle çok kazanmak) geçimi iktisadi model kabul etmek ve getirisinden de itidalin çok üzerinde bir birikim yapmaktır. Bu şom (Uğursuz) bir ekonomi modelidir. "Allah'ın kitabı" bu komprador burjuvaya uğursuzlar anlamında solcular der. Yani feodalizm, liberalizm, oligarşi ve benzeri ferdiyetçi sistemleri şom sayan dini yorumlar Kuran dini ve Resulullah zühd hayatıyla bağdaşan dini yorum, bin dereden bin su getirerek bu yozlaşmaya bir kılıf bulmak Kuran’ı nefsin hevasına göre yorumlamaktır. İşte ihtilafın asıl nedeni de budur. Ali, hakkı hâkim kılmaya çalışırken, diğerleri nefsin arzularını ve kişisel menfaatlerini hâkim kılmak istemektedirler. Bunu görüp bilmek gerekir. Yani Ali'nin mücadelesi ne şahsidir ve ne de maddidir. Diğerlerinin mücadelesinden ve çarpık yorumlarından farkı buradadır.

İşte, Ekonomik alt yapının(bencilliğin), kültürel üst yapıyı(dini) paramparça etmesinin açık bir örneği yaşanmışken, bu ekonomik gerçekler anlatıldığında, bazı Muaviye mezhebinden olan kimseler düşünüp kendilerine çeki düzen vereceklerine, çok defa tepkileri şu olmaktadır:
”Sen getirip dini ekonomiye oturtturdun” derler.
Bu tepkileriyle hak dindeki cehaletlerini ortaya koyarlar. Çünkü ekonomik bakış açısını ihmal ettiğinizde adalet ve zulümat arasında tercihinizi kullanmamış olursunuz. Oysa Allah adaleti ayağa kaldırmak ve öylece tutmak için resuller ve kitaplar gönderir(bkz. Hadid–25). Eğer minhaç(sistem) düzeyinde bir halkçı ve toplumcu ekonomi politiğiniz yoksa zulme onay vermiş olursunuz. Hak din toplumsal bazda yaşanmak ve ilişkilerde adil olmak için indirilmiş bir vahi dinidir. Bunu yorumda çarpıtmak bir yana, bunu örtmek bile Kur'an’a karşı O'nu kullanarak mücadele etmektir. "Ağacı içinden çürüten kurtluk yapmak" da bundur zaten.

İşte tarihçiler ittifakla, bozulmanın servet ve üne kavuştuktan sonra olduğunu gözler önüne sermişken, hâlâ bilgisizlikte ve “söz dinlememekte, öğüt almamakta direnmek” hidayetsizlik değildir de, nedir? Bunları görmemek körlük değil de nedir?
Zuhruf 66 ayet de bunu söylemekte iken niçin akıl yürütülmez. Sebep aslında açıktır. Faziletten uzak olmak, erdemi içine sindirememektir. Riyâkârın cömertliği göstermeliktir. Çünkü makam ve mevkiyi önemser, farklı olma tutkusunu bırakamaz. Bunun için de “ihtiyaç fazlasını infak et” ayetlerini tercih etmez de, onların ya üzerlerini kapayarak bilinmesini önler, ya da aldırmazlık ederler. Sonra da Kur'an’da geçen “artanı zekata ver” hükümlerini çarpıtır, hiçbir dinde bu kadar az ve eksik olmayan "en az miktarı" da “zekât “ diye etiketleyerek yutturduğunu zannederler.
-Peki, onu emlak ve varlık vergisi olarak zekât olarak kabul ettik.
-Peki, "ihtiyaç fazlasını infak et" diyen emirlere uydun mu?
-Peki, "eşitlenene kadar ver" diyen ayeti niçin dikkate almadın?
İşte bu taife Kuran’ın indirilişine karşı mücadeleyi kaybetseler de, onun yorumla etkisinin azaltılmasını bir “tüccar dini-mezhebi” haline gelmesini ne yazık ki büyük ölçüde gerçekleştirmiştir. Zamanımızda tâğutu hakem yapacak kadar işi ileri götüren yeşil kuşak mensuplarının böyle bir dini anlayışa sahip olmasının bu eski yorumların etkisi altında kalmaktan doğan sonuçları da vardır. Ama Allah kitabını korumuştur; bir ayet bunların aykırı yorumlarıyla haber veremez hale getirilmişse, Allah’ın bir başka ayeti onları ele verir.

Değerlendirmemize biraz ara verip, yine yukarda bahsettiğimiz sayfalardan alıntı ile tarihi kanıtları sunmaya devam edelim.

Sagılarımla.
Galip Yetkin

Konu galipyetkin tarafından (21. September 2015 Saat 12:28 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
dost1 (19. November 2014)
Alt 19. November 2014, 07:30 AM   #4
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.413
Tesekkür: 104
553 Mesajina 931 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

Bolüm-2.

“Halife Hasan’ın halifeliği bırakması ve Ebu Vakkas oğlu Sa’d gibi ümmetin büyük bir adamının biat etmesi, onun(Maviye) hükümetini meşru bir hale getirdi. Fakat hükümeti zor ve kuvvet ile kurulmuş Mülk ve Saltanat çeşidinden olduğu için, Ebu Vakkas oğlu Sa’d ona, ”Ey Melik” diye hitap etmiş ve kendisi böyle bir emirliğe gelmek istemediğini söylemiştir.” Aynı sayfanın “özet” başlığı ile tertip edilmiş kısmında da;

”Cahilliye zamanında Arap kabile ve aşiretlerinin toplanma, birlik, anlaşmazlık ve ayrılıkları sırf kavim ve akrabalık üzerine kurulu iken, Hz.Muhammed’in Peygamberlik nuru iç ve dışı aydınlatınca, halkın kalpleri İslam nuru ile doldu. Cahilliye gelenek ve görenekleri unutuldu. Irkçılığın (Kabilecliğin ve asabiyetin) yerini İslam kardeşliği aldı. O zaman herkesin zikri ve fikri Allah idi. Müslümanlar hep kardeştiler, şeriat gözünde hepsi eşitti.

Fakat İslam'da ilerleme, güzel işler, üstün hizmetler aralarında fazilet ve üstünlük sebepleri idi.” Yani erdem haricinde hiçbir şey insanı farklı kılmıyordu.

Yukarıdaki paragrafta çıkartılan sonuca aynen katılıyorum. Yine yaşam ve üretim biçim ve alışkanlıklarının üst yapıyı etkilemesi çıkarımını da destekler niteliktedir. Bu da bize, dine uygun ve kitapla gönderilmiş sosyo-ekonomi-politik terk edilirse, hak dinin hiçbir doğru ilkesi korunamaz gerçeğini hatırlatır. Şimdi, sosyo ekonomik sapma ve yozlaşma ile İslam öncesi yaşama irtica ya iltica edilince, kitabın da ona uydurulması gerekiyordu. Bunu harfler ve kelimelerin yeri değiştirilerek yapma imkânı yoktu. Çünkü Kuran halkın hafızasında ezberlenmiş idi. Yani hahamların çok eskiden yaptıkları gibi dini metinlerin aslı halktan uzak ve kendi aralarında sır değildi. Onlar da bunu yapmadılar zaten. Ama delilleri iğdiş ettiler. Vera ve Takvayı hatta infakı nafile ibadet olarak gösterip, yaşanması ve tam temizlenme için çok önemli olduğunu unutturdular. Bunun için de kitabın zor anlaşılır hale gelmesi, tekleştirdikleri kıraatin suya sabuna dokunmaz halde olmasını yeğlediler. Bunun için de noktalanması ve harekelenmesi gerekiyordu, çünkü harekesiz ve noktasız orijinal metin insanları düşündürüyor, arka palanı araştırır hale getiriyor ve işi kaynaktan öğrenmeye teşvik ediyordu. Zaten ilmin sebebi meraktır. Çok anlamlı kelimelerden hangi anlam ve mânânın "daha yakın ve uygundur" araştırması merak kaynağı oluşturur. Yani ayette geçen kavramlar oluşum koordinatları içersinde kişileri derin bir incelemeye tabi tutmaya zorluyordu.

Yani feraiz yapılması ve ayetin ve geçen kavramların sebep ve sonuçları ile öğrenilip, tam özümsenmesine götürüyordu. Kur'an herkese gelmişti ve ne onun Şarii, ne de Resulü, dinin müçtehitlerden öğrenilmesini mecbur kılmamıştı. Apaçık bir kitap, herkes tarafından anlaşılır ve yine çeşitli lehçelere göre incelenen her eski metin, daha iyi anlaşılırdı. Bunun için ipliğin uçları yakılmamalı, kökler budanmamalıdır ki, yeni filizler salsın. Fiilleri bir nevi mastar halinde gibi düşünülerek çeşitli ihtimali anlamlar düşünülür, fiiller tüm çekimlerine göre akıl edilerek, gerçek her yönü ile anlaşılır ve toplumu aldatmak zorlaşırdı.

Yine eski metinlerde, ta milattan önce de bu böyle olduğu için felsefede çeşitli tartışmalar olmuştur. Lehçelerin tümünün göz önünde tutulması, fillerin çeşitli zamanlara göre çekimlerinin yapılması ve hem aynının, hem benzerinin hem de zıttının da bilinip göz önüne alınarak, düşünülüp anlaşılması gerekenin en güzel kavranma yolu olarak düşünmüş buna diyalektik denilmişti.

Ta ki bunun anlamını kısırlaştırıp niteliğini zedeleyen Hegel ve onu tamamen içeriğinden çıkartıp ters çeviren Karl Marks'a kadar bu böyle idi. Gerçektende DİE(diye) kavramının kırılma tarihinden geriye doğru gidildiğinde yine bir Hint-Avrupa kökenli bir dil olan Pers dili(Farsça-Pehlevice) bize bir tarihi kolaylık sunar. Bu dilde “Dia” şahadet parmağı anlamındadır. Bu parmağın parmaklar içindeki konumu ise en uzun olan orta parmağın tam bitişiğinde ve uzunlukça da ona en yakınıdır. Orta parmağın, serçe parmak ve başparmaktan uzun olduğu hemen fark edilecek bir durumdadır. Onlar da mukayese edilmeye gerek bile yoktur.

Demek ki, insan birbirine yakın kavram ve mânâlar arasında mütereddit ise, bir kararsızlık ve şüphe durumu devam eder. Kesin veya makul bir sonuca varmak için, bu birbirine çok yakın durum, konum, mâna v.s arasında iç rahatlatıcı;”Hah işte bu daha güzel oturdu” sonucana varabilmek için, dilin bütün şivelerinden o cümleye en çok oturan mânâyı bütünleyen, onun daha iyi idrak edilmesini sağlayan en uygun ve en yakın kavram ve anlamını bulup oturtmak, ikinci derecede kalanların tümünü reddedip “geri çevirmek” işinin adıdır diyalektik. Ama nokta ve harekelerle bu metni bağlamak, bu imkânı ve bilinçlenmeyi dumura uğratır. Düşünen düşünmüş, onu kalıplaştırmıştır. İnsanlara feraiz yapacak bir şey kalmamıştır. İnsan bu kanıya varınca da her şey donar kalır. Bu ise Hak din vahisini gönderen iradenin maksadı dâhilinde olamaz. Hayat hareket, değişim ve dönüşüm üzerine olunca, onun ilkeleri aynı kalmak şartıyla değişip dönüşmesi kadar doğal ne olabilir. Tıpkı ağaçların doğadaki uydukları yasa gibi. Baharda çıkan yapraklar sadece bir mevsimliktir. Sonbaharda dökülür. İlkbaharda tekrar benzeri çıkar ortaya. Vahi yorumları da öyle olmalıdır. İlim arttıkça yeni yapraklar çıkmalıdır. Ama gelenek bunun aksini iddia etmiş ve yorumları dahi dondurup Resulullah’ın tecdit edin emrine dahi aldırmamıştır…

Devam edecek.
Saygılarımla.
Galip Yetkin

Konu galipyetkin tarafından (21. September 2015 Saat 12:49 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
dost1 (19. November 2014)
Alt 19. November 2014, 07:15 PM   #5
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.413
Tesekkür: 104
553 Mesajina 931 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

Bölüm-3.-Son.

Diyalektik kavramının “Dia-Diya” kelimesine bu anlamı verdikten sonra "lektik" kısmına da bir anlam verelim. Zaten laktik asit de kızıl ötesi ışınları doksan derece kırarak geri çevirdiği için bu ismi almış olması düşünülebilir. Yine “ diyalekt” dil biliminde bir dilin lehçeleri demektir. Örneğin Arapça'da ki: Rahmet kavramının mânâsı bir diyalektde “acıma” anlamına gelirken, bir başka lehçede “Sevme” anlamına gelmektedir. Kuran hakkıyla açıklanacaksa, cümlenin gelişine göre bazen merhamet(acıma), bazen sevgi olarak açıklanması en uygunudur. Kavramın zıttı anlamının da göz önüne alınması, o kavramın ne olduğunun anlaşılmasında, ne olmadığının bilinmesi çok önemlidir. Böylece kavram iyice özümsenmiş olur. Zaten Arapça dil oluşumunda ve Kur'an’ın Arapça indirilişindeki kolaylık da buradadır. Ses değişimlerine gayet duyarlı olan bu dilde, bir fiilin bütün zamanlara göre çekilişinde, aynı ve zıttı anlamlarını fiil kökü ve bundan yapılan türetmeler sona erip başka bir kök kavrama geçene kadar hem aynı hem zıttı ile birçok tanımlamaya ulaşır, anlatımı iyice kavrarız. Hal ve hakikat bu iken, Kıraatleri dondurmak, bununla da yetinmeyerek araştırmacıya bile icazet saçmalığıyla kısıtlama getirmek Vahi maksadıyla uyuşabilir mi?

İşte, eski idealist Yunan ve belki de daha önceki kavimlerden beri bu dikkat edilen ve üzerinde en çok ihtilaf edilen bir husustu. Homeros ve diğer destanlar tek kıraat üzerine bestelendiği için, birçok dini bilgi tersine çevrilebiliyor veya önemli ilkeler hasıraltı edilebiliyordu. Bunun için, gerçeği arayanlar bunun farkında olup diyalektik bir analiz teklif ettiklerinde, buna yanaşmayan sofistlerdi. Yani, tek kıraate bağlayıp, metni anlaşılmaz hale getirme çok eskiden beri sorumluluktan kurtulma ve dini ayine hurafeye (Boş şeylere) ve dolayısıyla boş amellerle oyalanmaya bağlamak ve böylece şehvetlerine göre yaşam sürmek, paylaşmamak, şeyleri şahsileştirmek isteyen ferdiyetçi cimri bencillerin başvurdukları sıradan hilelerdendi.

Okunuşun tek bir kıraate hapsedilmesine sebep olarak ta güya, karma kabile ve kavimlerden oluşmuş orduda, farklı kıraatlerden dolayı fitne çıkmışmış da… Sanki Kuran, okunmak ve anlaşılmak için değil de, kıraat için gelmiş bir kitapmış gibi. Onun farklı kıraat edilmesi elbette ki onun anlaşılması için olumlu bir şeydir. Hem de, yönetime katılacak olanlar, onun her devirdeki daha güzel, yani tam isabetli anlamlarını meclise getirip müzakere ederler, böylece hem en güzel sosyal nizam kurulur, hem de din eskimekten kurtulurdu. Ta başından bu yapılmadığı için, epik ve epikürosçu anlayış mutedilliğin önüne geçti. Her alanda itidal gerekli iken, buna uyulmadı. Aristokrasiye devam etmeyi ve belli bir mezhebi(Yorumu) devam ettirmeyi yeğlediler. Çünkü sistem monarşi, oligarşi, aristokrasi olarak sürdürülmek isteniyordu. Oysa Kuran, ilim arttıkça meyve veren ve bunu devam ettiren bir güzellikte yaratılmıştır. Kalıba dökmek ve bunu derin düşünceye ve feraize kapatmak iyilik değildir. O din adamları sınıfına değil, bütün fertlere gelmiştir(Bkz.Zuhruf–44). Ama hiçbir şeyi, hiç kimse ile paylaşmak istemeyenler için bu çokta önemli değildi. Hatta mahsurlu idi. Çünkü her şey yalan yanlış yorumlarla hüküm haline getirilmişse, halkın katılımına ne lüzum vardı. Böylece Kur'an’ı By-Pass eden bir din anlayışı günümüze kadar çoğunluğun dini haline geldi. Çünkü Kur'an’ın kendisi bu ümmetin Kur'an dinini arkaya atacağını bildirmiştir. Orada yazılı olan gerçekleşti. Çokça kıraat ama anlamaya çalışmamak ve hatta uygulamamak üzere sadece göz gezdirmek veya ses çıkartarak orada kalmak(Bkz. Furkan–30)

Bu şartlarda ne bilim, ne hukuk ve ne de insanın kendi halifeliğini bizzat kendisinin kullanması nasıl gerçekleşebilir? İşte bir sultan, kanunlar da hazır, yasa yapılacak değil ya, ülkenin yasaları hazır ve dondurulduğuna göre, yönetimde bir kişi bile fazladır sonucunu çıkarmak için bu böyle yapılmıştır. Hele bu Monark’a bir de dini sıfat verir de eleştirilmezlik ve dokunulmazlık tanıyınca ortada vahyi dininden eser kalmaz. Ancak taklidi bir dinin hâkimiyeti hakikisinin yerini almıştır da adaletten eser kalmamıştır.

Hem de, ilkeler yeteri kadar çıkartılmadan yapılan yasalar, ancak kanun düzeyindedir. Hukuk olmadığı, anayasa bulunmadığı için derme çatma ve birbiri ile çelişen baştan savma hükümlerdir çoğunlukla. Oysa Allah’ın muradı, "Hukuk ve Adalet Devleti"dir. Bu ise, kanunla değil hukukla mümkündür. Hukuk ise kuralların dondurulmamasının ismidir.

Adalet ve Rahmet Sitesinden.
Saygılarımla.
Galip Yetkin

Konu galipyetkin tarafından (12. April 2015 Saat 05:18 AM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
dost1 (19. November 2014)
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
amaç, dünyada, edinenler, hırsını, makam, mevki


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:57 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam