hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > DEVLET VE İDARE > Devlet idaresi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 13. September 2011, 11:55 PM   #1
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.920
Tesekkür: 3.483
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart Kur’ân ışığında SİYÂSETNÂME

Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim! Hakkı Yılmaz Kardeşimizin yaptığı bu değerli çalışmayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

•İSLÂM DİNİNDE DEVLET, DEVLETİN GEREKLİLİĞİ VE DEVLETİN OLUŞUMU..
•DEVLET.
•Din.
•İslâm dini
•“İSLÂM” NE DEMEKTİR?.
•Müslüman ne demektir?.
•Müslümanlar, devletlerini “Hâkimiyet, mülk, Allah’ındır” esasına göre kurarlar. Devletin oluşumunda ırk, renk, kabile, soy, sosyal sınıf etkin olmaz.
•Mülk ve idare; hâkimiyet Allah’a aittir.
•Yeryüzü de Allah’ındır
•Rabbimiz, Kur’an’da yer alan ana ilkelerde de kullar içi herhangi bir serbestlik tanımaz.
•Allah koyduğu ana ilkeleri tabulaştırmıştır; bunların uygulamalarını ve uygulama şekillerini insanların istişare ederek alacakları karara bırakmıştır.
•Yüce Allah, koyduğu kuralları uygulamayan sözde inanmış geçinenleri de tehdit eder.
•Müslümanlar bölünemezler
•Müslümanların Devleti İçinde Müslüman Olmayanlar
•Müslümanların devletinin unsurları
•Ülülemr (emir/iş/plan program sahipleri)
•Ülülemr’in oluşması
•Ülülemr’in oluşturulması
•İslâm dini ehliyeti ön plana çıkarmış, yönetimin irsen intikaline izin vermemiştir.
•Velâyet - vekâlet – bey’at
•Vekâlet
•Veli
•البيعةBEY'AT.
•Ülülemr’in görevleri:
•Devletin korunması
•Ülülemr’i desteklemek ve itaat Müslümanların görevidir.
•Seçmen ve Seçim..
•Partili seçim..
•İslâm dini ile Demokrasi arasındaki fark.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 4 Kisi:
40tr40 (11. February 2013), Bilgi (22. December 2012), hiiic (14. September 2011), merdem (3. July 2013)
Alt 13. September 2011, 11:56 PM   #2
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.920
Tesekkür: 3.483
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

İSLÂM DİNİNDE DEVLET, DEVLETİN GEREKLİLİĞİ VE DEVLETİN OLUŞUMU

Şüphesiz ki insan sosyal bir varlıktır. Bu özellik onun çok sayıdaki ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacak şekilde yaratılmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, istese de toplu hâlde yaşamaktan vazgeçemez. Yüce Allah insanı, değişik ihtiyaçlarını toplum içinde farklı meslekler icra ederek ve aralarında iş bölümü yaparak gidermelerini sağlayacak beceri ve yeteneklerle donatmıştır. Her insan kendi beceri ve yeteneği doğrultusunda sosyal hayata katılmakta ve diğer insanlarla her alanda ve her düzeyde çeşitli ilişkiler kurmaktadır. Sonuçta insanların maddî ve manevî ihtiyaçları birbirleriyle kurdukları bu ilişkiler sayesinde giderilmiş olmaktadır. Ancak toplum içindeki bu alma-verme ilişkisi âdil bir düzen içinde gerçekleşmelidir ki, insanlar barış içinde yaşayabilsinler, hayırlarda yarışabilsinler.

Bu düzenin sağlanabilmesi ve insanlar arasında çıkabilecek anlaşmazlıkların giderilebilmesi için herkesin tartışmasız olarak kabul edeceği, itaat edeceği bir otoriteye ihtiyaç vardır. Sosyal bünye de aynı insan bünyesine benzemektedir. İnsan vücudundaki tüm organların ve sistemlerin sağlıklı işleyebilmesinin bir beyine ihtiyaç duyması gibi toplumlardaki görev bölümlerinin sağlıklı işleyebilmesi, merkezi bir otoriteye; yöneticiye ihtiyaç duyar. Bu otorite bugün ki anlamıyla “Devlet”tir.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
40tr40 (11. February 2013), hiiic (14. September 2011), merdem (3. July 2013)
Alt 13. September 2011, 11:57 PM   #3
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.920
Tesekkür: 3.483
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

DEVLET

"Devlet" kavramı, ideolojik, politik nedenlerle çok çeşitli şekillerde tarif edilmektedir.

Yunan filozoflarından Eflatun[1], devletin, “İnsanın tek başına kendi kendisine yetmemesi sebebiyle, ihtiyaçlarını karşılamak üzere meydana getirdiği bir topluluk” olduğunu söyler. Aristo[2] ise devletin, "Kendi kendisine yetmek iddiasında olan ve yaşayabilmek için ihtiyacı bulunan her şeyi genellikle kendisi sağlayabilen bir vatandaşlar topluluğu” olarak tanımlar. Machiavelli[3] de, devleti, “Örgütlenmiş bir kuvvet olarak kendi bölgesinde üstün ve diğer devletlerle bağlantısında bilinçli bir büyüme siyaseti izleyen bir kurum” olarak tanımlar.

İdeolojik ve politik boyutlarını bir tarafa bırakırsak “Devlet”, özetle, “Manevî kişiliği ve belirli bir anayasal düzeni olan egemenlik sahibi, sınırları belli bir ülkeye sahip, bir hükümete ve ortak kanunlara bağlı teşkilatlı millet veya milletler topluluğunu meydana getiren siyâsi teşekkül”dür diye tanımlanır.

“ دولةDevlet” sözcüğü (Dûlet olarak da okunabilir), Arapça bir sözcük olup esas anlamı “dolaşmak, dönüp durmak, sıkıntılı bir halden kurtulup rahata; huzura, genişliğe, bolluğa kavuşma; refah” demek olan “ د و لdvl” kökündendir.[4] Bu sözcüğün türevlerinden olan “Tedavül” sözcüğü de Türkçemizde yaygın olarak kullanılmaktadır.

Sözcük, Kur'an’da şu âyetlerde yer alır.

Eğer size bir yara değmişse, o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, Kendisinin ilâhlığını, rabliğini örtenleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah şirk koşarak yanlış yapanları sevmez.( Âli İmrân/140)

Allah'ın, o kent halkından, Elçisi'ne verdiği fey'ler [savaşmadan zahmetsizce elde edilen gelirler], içinizden yalnız zenginler arasında dolaşmasın; devlet (gücün getirdiği refah) olmasın diye Allah'a, Elçi'ye, yakınlık sahiplerine; göç eden fakirlere –ki onlar, Allah'ın armağan ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah'a ve Elçisi'ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir–, yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah'ın koruması altına da girin. Şüphesiz Allah, kovuşturması/azabı çok çetin olandır. (Haşr/ 7, 8)

Bu otoritenin “Devlet” diye adlandırılmasının nedeni, “iktidarın, elden ele, aileden aileye, partiden partiye dolaşıp durması ve iktidar sahiplerini veya yönetilenleri sıkıntıdan kurtarıp rahata kavuşturması” olsa gerektir.

Tarihi belgelere göre hem Rasülüllah döneminde hem halîfeler döneminde hem de Emevîler döneminde yönetime devlet denildiğine rastlamıyoruz. Yönetime “devlet” denilmesi ilk defa Abbasiler ile başlamaktadır. Ki bunun nedeni Emevî hâkimiyetinde iken sıkıntı çekip iktidarı ele aldıklarında rahata kavuşmuş olmaları olsa gerektir. O günden bu güne Arap kültürü etkisiyle bu kullanım devam edip gitmektedir.

Sosyologların, psikologların tespitleri ve de Kur’an’da Allah’ın ifade ettiği üzere insan bir takım zaaflara ve tutkulara yani negatif özelliklere sahiptir. Bunlar:

Bencillik, zalimlik, nankörlük, ümitsizlik, sevinç delisi, kendini beğenmişlik, cimrilik, kafa tutuş, tahammülsüzlük, acelecilik, sabırsızlık, şehvetperestlik ve servet düşkünlüğüdür.

İslam dininin salt bir inançlar manzumesi olmayıp, Rabbimiz rahmeti gereği toplumu ve bireyleri, bencil, zalim, nankör, ümitsiz, sevinç delisi, kendini beğenmiş, cimri, kafa tutan, tahammülsüz, aceleci, sabırsız, şehvetperest, cahil ve servet düşkünü insanların eline bırakmayıp insanların yemelerinden içmelerine, kazanmalarından harcamalarına, giyim kuşamlarına, evlenmelerine- boşanmalarına dair bir takım ilkeler koyduğu gibi, insanlığı insanın eline bırakmamış insanlığa adalet ve barışı getirmek, kargaşayı ortadan kaldırmak; anlamsız hayatı anlamlı, hoş bir hale getirmek için de ilkeler koymuştur. İnsanlığın siyasal yönü de bu ilkeler çerçevesindedir. Yani siyasî yönetim ve yönetilme de İslam dininin müdahale ettiği alanlardandır.

Konunun doğru anlaşılması, “Din” ve “İslâm dini” tanımlarının doğru tanınmasına bağlıdır.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
40tr40 (11. February 2013), hiiic (14. September 2011), merdem (3. July 2013)
Alt 13. September 2011, 11:58 PM   #4
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.920
Tesekkür: 3.483
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Din

Din, "toplum nizamı, yaşam kurallarının bütünü, yani şeriat" demektir. Bu sözcük ile kastedilen düzen, sadece Allah'ın koyduğu ilkeleri kapsayan Hakk Düzen'den ibaret olmayıp insanlar tarafından kurulan beşeri düzenleri de kapsar. Bu anlamda din, “ister Hakk ister bâtıl olsun, ister Allah ister insanlar tarafından kurulmuş olsun, her türlü toplum nizamı, yaşam kurallarının bütünü” demektir.

Kurallarını Allah'ın koyduğu Hakk Dîn Kur'ân'da; "Allah'a ait din, e'd-Dînü'l-Hanif, e'd-Dînü'l-Kayyim, Muhlisine lehü'd-Dîn, E'd-Dînü'l-Hâlis ve İslâm adlarıyla yer almıştır.

Kelâm bilginleri "Hakk Din"î şöyle tarif etmişlerdir:

Hakk Dîn, “Yüce Allah'ın kullarını hakka ulaştırmak üzere peygamberleri aracılığı ile akıl sahibi insanlara tebliğ ettiği, onları kendi iradeleriyle dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşturan sistem, Allah'ın koyduğu hükümler”dir.

Hakk Din ile diğer beşeri dinler, yasama ve yürütme açısından birbirlerinden farklıdırlar, birbirinden ayrıdırlar; birleşemezler, kesişemezler, bir sentez oluşturamazlar. Zaten birleşmemeli ve kesişmemelidirler.

Hakk Dîn'in Allah tarafından belirlenmiş, siyasî, iktisadî, hukukî ana ilkeleri vardır. Doğal olarak beşerî dinlerin de bu konularda ilkeleri vardır. Bu noktada Müslüman kendi dinini, Müslüman olmayan da kendi dinini/düzenini yaşamalıdır. Kimse bir diğerininkine karışmamalıdır. Fitne olmadığı sürece Müslüman, Müslüman olmayana zor kullanmamalıdır. Müslüman da İslâm'ın ilkelerinin tamamını kabullenmeli, saf dinine yapay dinlerin ilkelerinden karıştırmamalıdır. Hak Din'deki herhangi bir ilkenin yerine yapay dinlerden bir ilke benimsenmesi, Rabbimizin Bakara; 85’deki beyanı gereği, kâfirliktir. Herkesin mertçe, sonucuna katlanmak kaydıyla mümin veya kâfir olma özgürlüğü vardır.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
40tr40 (11. February 2013), hiiic (14. September 2011), merdem (3. July 2013)
Alt 14. September 2011, 12:00 AM   #5
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.920
Tesekkür: 3.483
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

İslâm dini

İSLÂM” NE DEMEKTİR?

الإسلام[islâm] sözcüğü, س ل م [silm] kökünden türemiş if‘âl kalıbında mastar bir sözcük olup isim ve mastar olarak kullanılır. Silm sözcüğü, “berâet/uzak tutma; korkudan, kuşkudan, beladan, huzursuzluktan, mutsuzluktan, kavgadan savaştan, ağrıdan, sızıdan, maddî ve manevî sıkıntılardan, zayıflıktan çürüklükten… tüm olumsuzluklardan uzak olma” demektir. Bu sözcük, sâlim, selâm, teslim, islâm vs. sözcüklerinin de köküdür. Sözcüğün “islâm” kalıbı, “sağlamlaştırma” [dertten, tasadan, korkudan, mutsuzluktan, kavgadan, savaştan ve benzeri olumsuz şeylerden uzaklaştırma] demektir. Öyleyse İslâm dini de, “insanları sağlamlaştıran din [dert, tasa, savaş, zayıflık, manevî hastalık, mutsuzluk ve benzeri şeylerden uzaklaştırıp sağlama, güvenceye alan ilkeler bütünü] demektir.

Dinin ilkeleri Kur’an’da “Hikmet” olarak ifade edilmiştir. Hikmet de “zulüm ve fesadı engellemek; adaleti sağlamak için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler” demektir. Ki İslam dinin ilkeleridir.

Müslüman ne demektir?

Bu sözcüğün anlamı ise “Kendini, toplumunu dertten, tasadan, korkudan, mutsuzluktan, kavgadan, savaştan ve benzeri tüm olumsuz şeylerden uzaklaştıran kimse” demektir.

Bu anlama göre Müslüman sürekli faaliyet halinde bulunan, pasiflikten uzak kimsedir.

Bir Müslüman için bu tanımlar bir mihenk taşı; kalite kontrol malzemesi olmalıdır. Din adına duyduğu her şeyi bu ölçüler ile sağlama yapmalıdır. Bu tanımlar çerçevesine girmeyen uygulamaların Hak din ile ilgisinin olmadığını bilmelidir.

Müslümanlar, kurdukları devleti Sadaka [Zekât (vergi), infak] ve diğer kamu gelirleriyle ayakta tutarlar.

Ey iman etmiş kişiler! Elçi ile fısıldaşacağınız [başbaşa konuşacağınız, özel hizmet alacağınız] zaman, bu fısıldaşmanızdan önce hemen bir sadaka veriniz. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Böyle olmasına rağmen eğer birşey bulamazsanız, artık şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

Başbaşa konuşmanızdan önce sadakalar vermekten korktunuz mu? İşte, yapmadınız. Ve Allah, sizin bilinçle hatadan dönüşünüzü kabul etti. Artık salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma kurumları oluşturun, ayakta tutun], zekâtı/verginizi verin, Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. Ve Allah, yaptıklarınıza en çok haberi olandır. (Mücadele/ 12, 13)

Ve yüzlerce zekât ve infak ayetleri dikkate alınmalıdır.



Kur’an’a baktığımızda İbrahim peygamberden itibaren Rabbimizin sosyal, siyasal ilkeleri koyduğu Müslümanların da özgür bir vatan edinerek ve devletleşerek İslâm’ı yaşamaya çalıştıkları görülür. Sosyal devlet olmanın ana şiarı olan Salât’ın İbrahim peygambere (İbrahim/35- 41), İsa peygambere (Meryem/33-35, 36), Musa peygambere (Ta Ha/ 11-15, Yunus/ 87), İshak ve Ya’kub peygambere (Enbiya/ 72, 73) Zekeriyya peygambere (Al-i Imran/ 39), İsmail peygambere (Meryem/55), Lokman’a (Lokman/ 13, 16- 19), Şuayb peygambere (Hud/87), israiloğullarına (Bakara/ 83), tüm insanlığa (Nur/56, Rum/31, 32, Bakara/ 110) ile olmazsa olmaz bir görev olarak verilmiştir. Salih peygamber- Semud kavmi kıssalarında konu edilen “Allah’ın devesi” de “salât”tır.

Gerçek iman, salâtın ikamesi ve zekâtın verilmesi gerçek dinin temelidir.

Oysa ki onlara sadece, dini yalnız Allah için arındıran kişiler hâlinde sadece Allah'a kulluk etmeleri, salâtı ikame etmeleri [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma kurumları oluşturmaları, ayakta tutmaları], zekâtı/vergiyi vermeleri emredilmişti. Ve işte bu, doğru/eksiksiz/aşınmaz dindir. (Beyyine/5)

Rasülüllah, Mekke’den Medine hicret ettikten sonra Medine’de Rabbimiz Müslümanların kıblesini nasihat ve uyarı boyutundan çıkarıp devlet organizasyonuna yükseltmiştir. Böylece Müslümanlar, O güne kadar nazil olmuş İslâm dini esaslarına dayalı bir devleti Medine’de oluşturdular. O günkü mevcut İslâm ilkelerine dayalı ilk İslâmî anayasa hazırlandı ve yürürlüğe kondu. Daha sonra Rabbimizden birçok ilke daha geldi ve İslam dini tamamlandı. Dolayısıyla İslam devleti ana ilkeleri de tamamlandı. Medine şehri sınırları da Müslümanların ülkesi oldu.

İslâm dini, her zaman ve yer için uygulanabilecek özellikteki ilkeler içerir. O nedenle, devlet, devlet yapısına yönelik olan ve diğer tüm ilkeler her zaman uygulanabilir ilkelerdir. İslâm dininde, devlet işleri ve din işleri diye bir iş ayırımı yoktur. Devlet işlerinin tümü, A’dan z’ye hepsi din işleridir.



Konumuz olan merkezi otorite (Manevî kişiliği ve belirli bir anayasal düzeni olan egemenlik sahibi, sınırları belli bir ülkeye sahip, bir hükümete ve ortak kanunlara bağlı teşkilatlı millet veya milletler topluluğunu meydana getiren siyâsi teşekkül”), Kur’an’da “ تمكينtemkîn[5]” ifadesiyle yer alır.

Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri haksızlığa uğramaları; onlar, başka değil sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle savaşmalarına izin verildi.

Ve şüphesiz ki Allah, onları zafere ulaştırmaya en iyi gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi.

Allah, Kendisine yardım edenlere –kendilerini yurtlandırıp/özgür vatan sahibi yapıp güçlendirirsek salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma kurumları oluşturan, ayakta tutan], zekâtı/vergilerini veren, örfe uygun/herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden ve vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü, çirkinliği kabul edilen şeylerden alıkoyan kimselere– kesinlikle yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, çok güçlüdür, mutlak galiptir. İşlerin sonucu da sadece Allah'a âittir. (Hacc 39-41)

Ve Allah, sizlerden iman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapmış olan kimselere, kendilerinden öncekileri başkalarının yerine getirdiği gibi, yeryüzünde onları da başkalarının yerine geçireceğini, onlar için beğenip seçtiği dini onlar için kesinlikle tutunduracağını; yurtlandırıp özgür vatan sahibi yapacağını ve korkularından sonra, onları kesinlikle güvene değiştireceğini vaat etti. Onlar Bana kulluk ederler, Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra da kim Benim ilâhlığımı ve rabliğimi örterse/inanmazsa, artık işte onlar, yoldan çıkanların ta kendileridir. (Nûr, 55)

Müslümanların İslâm dini ilkelerini yaşayabilmeleri bağımsız, özgür bir ülke; vatan sahibi olmalarına bağlıdır. Müslümanların ülkelerini savunmaları zorunlu bir görevdir. Müslümanlar, yurtlarına; ülkelerine göz diken, onları yurtlarından çıkarmak, onları vatansız hale getirmek isteyenlere karşı savaşmak zorundadırlar.

Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri haksızlığa uğramaları; onlar, başka değil sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından/vatanlarından çıkarılmaları nedeniyle savaşmalarına izin verildi. …… (Hacc/ 39-41)

Yeminlerini bozan, Elçi'yi yurdundan çıkarmaya azmeden ve üstelik ilk önce size karşı savaşa kendileri başlayan bir toplumla savaşmaz mısınız? Yoksa onlara saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti mi duyuyorsunuz? Artık, eğer mü’min iseniz, Allah, Kendisine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duymaya daha layık olandır.

Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın ve onları rezil-rüsva etsin. Sizi de, onlara karşı muzaffer kılsın ve mü’min bir toplumun göğüslerine şifa versin, göğüslerinin kinini gidersin. Allah dilediğinin tevbesini de kabul eder. Ve Allah, çok iyi bilendir, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır. (Tevbe/ 13, 14)


Allah, Müslümanların müstaz’aflığına; başkasının hâkimiyetinde yaşayarak dinlerini doğru dürüst yaşayamamalarına izin vermez:

Kesinlikle görevli güçlerin, kendilerine haksızlık ederlerken, geçmişte yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırdıkları şu kimselerin durumuna gelince; görevli güçler, “Ne işte idiniz?” derler. Onlar: “Biz yeryüzünde güçsüzleştirilmiş kimselerdik” derler. Görevli güçler: “Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz orada hicret etseydiniz ya?” derler. Artık, –erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan göçe güç yetiremeyen, kılavuzlandıkları doğru yolu bulamayan kimseler hariç– işte bunların varacakları yer cehennemdir. Ve o ne kötü gidiş yeridir! (Nisa 97, 98)

Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı kendi benliklerine haksızlık eden kimseler olan bu memleketten çıkar, nezdinden bize bir koruyucu, yol gösterici yakın, nezdinden iyi bir yardımcı kıl” diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?

İman etmiş kimseler, Allah yolunda savaşırlar. Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örtmüş kişiler de tâğut yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın yakınları, yardımcıları ile savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı çok zayıftır. (Nisa 75, 76)

Bu âyetler ışığında, Müslümanların devleti için “Müminlerin İslâm'a göre teşkilatlandıkları, İslâm dini ilkeleri çerçevesinde oluşturdukları, yeryüzünde (her yerinde veya herhangi bir bölgede) İslâm'ı bütünüyle yaşamak üzere kurdukları organizasyon”dur denilebilir. Ve Müslümanlar bu organizasyonu gerçekleştirmek zorundadırlar. Ama devlet, İslâm’ın bir gayesi değil, İslâm dinin eksiksiz uygulanması ve özgürce yaşanması için bir araçtır. “İslâm devleti” diye bir tanım olmaz, “Müslümanların devleti” olur.

Müslümanlar, devletlerini “Hâkimiyet, mülk, Allah’ındır” esasına göre kurarlar. Devletin oluşumunda ırk, renk, kabile, soy, sosyal sınıf etkin olmaz.

Ve zindana o'nunla birlikte iki delikanlı girdi. Onlardan birisi: “Şüphesiz ben, kendimi şarap sıkarken gördüm” dedi. Öteki de: “Şüphesiz ben başımın üstünde ekmek taşıdığımı, kuşların da ondan yediğini gördüm. Bize bunun te’vîlini haber ver. Şüphesiz biz seni iyilik/güzellik üretenlerden görüyoruz” dedi.

Yûsuf: “Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun te’vîlini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Şüphesiz ben Allah'a inanmayan bir toplumun –ki onlar âhireti örtenlerin; inanmayanların ta kendileridir– dinini, yaşam tarzını terk ettim. Ve atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya‘kûb'un dinine, yaşam ilkesine uydum. Bizim, Allah'a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, Allah'ın bize ve insanlara bir armağanıdır. Velâkin insanların çoğu kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödemiyorlar. Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok rabbler mi daha hayırlı, yoksa her şeye hâkim ve galip olan bir tek Allah mı? Sizin, O'nun astlarından o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka birşey değildir. Bunlara tapmanız konusuna Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah'a aittir: O, size, Kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte bu dosdoğru/koruyan dindir. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. (Yusuf 36- 40)

Kesin olarak, inanmamakla emrolundukları tâğutu[6] aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Şeytan da onları uzak/geri dönülmez bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor. (Nisa/ 60)

Şüphesiz sana bağlılık yemini eden şu kimseler, gerçekte Allah'a bağlılık yemini etmektedirler. Allah'ın gücü; nimetleri, yardımları onların güçlerinin; yardımlarının, hizmetlerinin üzerindedir. O nedenle kim sözünden dönerse, artık sadece kendisi aleyhine olmak üzere dönmüştür. Kim de Allah'a verdiği söze vefa gösterirse, Allah ona hemen büyük bir ödül verecektir. (Fetih/ 10)
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 4 Kisi:
40tr40 (11. February 2013), Bilgi (25. December 2012), hiiic (14. September 2011), merdem (3. July 2013)
Alt 14. September 2011, 12:00 AM   #6
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.920
Tesekkür: 3.483
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Mülk ve idare; hâkimiyet Allah’a aittir.

Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olan, onunla tatmin bulan şu kimseler ve kendileri Bizim âyetlerimize/ alâmetlerimize/ göstergelerimize duyarsız, ilgisiz olan kimseler; işte bunlar, kendi elleriyle ettikleri yüzünden varacakları yer ateş olanlardır.

Hiç şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan şu kimseler; imanlarından dolayı Rableri kendilerine kılavuz olur. Bol nimetli cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar durur. (Yunus/ 7, 8)

Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? (Kıyamet/36)

Sizin, O'nun astlarından o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka birşey değildir. Bunlara tapmanız konusuna Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah'a aittir: O, size, Kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte bu dosdoğru/koruyan dindir. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. (Yusuf/ 40)
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 4 Kisi:
40tr40 (11. February 2013), Bilgi (25. December 2012), hiiic (14. September 2011), merdem (3. July 2013)
Alt 14. September 2011, 12:03 AM   #7
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.920
Tesekkür: 3.483
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Yeryüzü de Allah’ındır

Yeryüzü, parsellenip insanların Allah’ın nimetlerinden yararlanması engellenemez. Herkes, rahat bir hayat geçirebilmek için dünyanın her yerine gidebilir. Bakara; 58 ve Nisa; 154’ün hükmüne göre gidilen yerin otoritesine bilgi verilir, gelindiği yerin hukukuna uyulacağı, orada kargaşaya sebep olunmayacağı da taahhüt edilir.

Kesinlikle görevli güçlerin, kendilerine haksızlık ederlerken, geçmişte yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırdıkları şu kimselerin durumuna gelince; görevli güçler, “Ne işte idiniz?” derler. Onlar: “Biz yeryüzünde güçsüzleştirilmiş kimselerdik” derler. Görevli güçler: “Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz orada hicret etseydiniz ya?” derler. Artık, –erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan göçe güç yetiremeyen, kılavuzlandıkları doğru yolu bulamayan kimseler hariç– işte bunların varacakları yer cehennemdir. Ve o ne kötü gidiş yeridir! (Nisa/ 97)

Ey iman etmiş kullarım! Şüphesiz Benim yeryüzüm geniştir. O hâlde yalnız Bana kulluk edin. (Ankebut/ 56)

Ve Nisa; 126, 131, 132, 170, 171 ve Maide; 17.

Kur'ân'a göre, mülk, hâkimiyet yalnızca Allah'ındır, yani yeryüzünde Allah hükmeder. (İslâm dini genel hükümler ifade eder. Genel hükümlerin hepsi de evrenselliğin göstergesidir.)

Bu bakımdan Kur'ân'ın şu âyetleri anlamlıdır:

De ki: “Ey hükümranlığın hükümranı Allah'ım! Sen hükümranlığı dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de hükümranlığı çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü yaparsın, dilediğin kimseyi de alçak, rezil edersin. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” (Al-i İmran/ 26, 27)

Göklerin ve yeryüzünün yönetimi Allah'ındır. Ve Allah her şeye en iyi güç yetirendir. (Al-i İmran/ 189)

Göklerde ve yerde olan şeyler sadece Allah'ındır. Şüphesiz Allah, zengindir/ hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övülmeye lâyıktır. (Lokmân/ 26)

İnsanlar kendilerinden güçlü olan Allah’ın otoritesinden ayrılarak hayat sürdürürlerse dünyada hak hukuk, düzen kalmaz. Allah ise insanları Dârusselâm’a (esenlik, güvenlik, mutluluk yurduna) çağırır.

Sonra kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder ve düzeltirse, bilsin ki şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Göklerin ve yerin sahipliğinin, yönetiminin Allah'a ait olduğunu bilmedin mi? O, dilediğine azap eder, dilediğini de bağışlar? Ve Allah her şeye en iyi güç yetirendir. (Maide/ 40)

Dediler ki: “Allah, çocuk edindi.” O, bundan arınıktır. O, zengindir/ hiçbir şeye muhtaç değildir. Göklerde ve yerde olan şeyler O'nundur. Buna dair yanınızda hiçbir delil yoktur. Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? (Yunus/ 68)

Ve Allah, selâmet [esenlik, mutluluk] yurduna çağırıyor ve O, dilediği/dileyen kimseye kılavuz olur. “Yunus/ 25”

Hiç şüphesiz Allah, göklerin ve yeryüzünün mülkü yalnızca Kendisinin olandır. O, diriltir ve öldürür. Sizin için O'nun astlarından bir yol gösterici, koruyucu yakın ve bir yardımcı yoktur. (Tevbe/ 116)

De ki: “Allah, yazıt ashâbının ne kadar kaldıklarını en iyi bilendir.” Göklerin ve yerin görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği yalnızca O'nun içindir. O, ne güzel görür, O ne güzel işitir! Onlar için, O'nun astlarından bir yardım eden, yol gösteren, koruyan bir yakın kişi yoktur. Allah, Kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez. (Kehf/ 26)

Allah, “Rabbülâlemîn”dir. Rabb, “terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak birtakım hedeflere götüren, gelişmeyi programlayıp yöneten” demektir. Her mü’min Allah’ın Rabbliğini; dünya hayatına müdahale edişini kabul eder. Kabul etmeyenlerin Mekke müşriklerinden farkı kalmaz. Mekke müşrikleri de Allah’a inanırlar ama Allah’ın Rabbliğini; dünya hayatına müdahale edip yasalar, ilkeler gönderdiğini kabul etmez, dünyadaki yasaları kendi çıkarları doğrultusunda oluştururlardı.

Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, evrende Allah'ın hükümleri uygulanmalıdır. Çünkü evren onun mülküdür. Kimsenin babasının malı değildir.

“Hâkimiyet (egemenlik)”; “kendi üstünde bir başka güç ve irade olmama durumu” demektir. “Hükmün,/ hâkimiyetin Allah’ın olması, “Allah’ın kulları arasına inip de onları tek otorite olarak yöneteceği” şeklinde anlaşılmamalıdır. Bunun anlamı, “insanların, yönetimde Allah’ın gönderdiği fıtrata uygun evrensel ilkelerden başkasına uymamaları” demektir. Allah elçiler aracılığı ile yasalar, ilkeler içeren kitapları gönderir kullar da bunlara uyarlar. Aynı zamanda bu uyuma ibadet (kulluk) denir.

İnsanlar tek bir önderli toplum idi de Allah müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve anlaşmazlık ettikleri konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o Kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi bilgisi gereği, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar. (87/2, Bakara/213)



Şüphesiz Biz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmedesin diye Kitab'ı hak olarak indirdik. Sen de hainler için savunucu olma! Ve Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir. Kendilerine hainlik edenleri de savunma. Şüphesiz Allah, aşırı derecede hainlik eden günahkârları sevmez. (Nisa: 105- 107)

Sana da Tevrât'ın bir bölümünden kendisinin içinde konu edilenleri doğrulayan ve onları kollayıp koruyan olarak hak ile Kitab'ı/Kur’ân'ı indirdik. Öyleyse onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen haktan saparak onların arzu ve heveslerine uyma. Ve Biz, sizden hepiniz için bir yol haritası/ toplu yaşam ilkeleri ve yol belirledik. Ve eğer Allah dileseydi sizi tek bir önderli toplum yapardı, fakat size verdiklerinde sizi yıpratmak/ denemek için böyle yapmadı. Öyleyse iyiliklere yarışın. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah'adır. Sonra O, kendisi hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. (Maide/ 48)

Ayrıca A’raf/ 3, Lokman/ 21, En’am/ 150-153, Şûra/ 115, Casiye/ 18-20’e de bakılmalıdır.

İslâm dini, bazılarının iddia ettiği gibi bir inançlar manzumesi değildir. Herkesin Dinin ne demek olduğunu iyi bilmesi gerekir. Hakk Dîn, “Yüce Allah'ın kullarını hakka ulaştırmak üzere peygamberleri aracılığı ile akıl sahibi insanlara tebliğ ettiği, onları kendi iradeleriyle dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşturan sistem, Allah'ın koyduğu hükümler”dir.

Burada şunu tekrar hatırlatıyoruz: Allah, merhameti gereği insanların kişisel davranışlarından; yemelerinden içmelerinden, giyinmelerinden, kazanma şekillerinden harcamalarına, savaşmalarına, evlenmelerine, boşanmalarına, doğayla olan ilişkilerine, yönetim biçimlerine kadar her şeylerine müdahale edip, toplumdan zulüm ve fesattan kurtarıp adaletin sağlanması için bir takım ilkeleri kullarına elçileri aracılığı ile bir kitap ile göndermiştir. Kısacası Rabbimiz insanları ve evreni cahil ve zalim insanların eline bırakmamıştır. İnsanların dünya ve ahirette esenliğini, mutluluğunu sağlayacak ilkeleri göndermiş ve bunların tamamına uyulmasını istemiş, bazılarının kabulüne bazılarının reddine razı olmamıştır.

Ve hani Biz, sizin mîsâkınızı almıştık: “Kanlarınızı dökmeyeceksiniz, kendilerinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.” Sonra siz tanıklık ederek ikrar verdiniz. Sonra, siz, işte o kimselersiniz; kendi kendinizi öldürüyorsunuz ve sizden bir grubu yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onların aleyhinde günah ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Eğer onlar size esir olarak gelirlerse de onlar için fidye/kurtarmalık almaya çalışırsınız. Hâlbuki o; onların çıkarılmaları, size harâmlaştırılmıştır. Peki, siz Kitab'ın bir bölümüne inanıp da bir bölümüne inanmıyor musunuz? Şu hâlde içinizden böyle yapanların alacağı karşılık dünya hayatında bir rüsvâlıktan başka nedir? Kıyâmet günü de azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan bilgisiz, duyarsız değildir.

İşte onlar, âhiret karşılığında basit dünya yaşamını satın almış kimselerdir. Artık bunlardan azap hafifletilmez, onlar yardım da olunmazlar. (Bakara/ 84-86)



Allah'a ve elçilerine inanmayarak Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örten, “Biz, bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ve Elçisi'nin arasını ayırmayı isteyen ve böylece imanla Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örtme arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler; işte onlar gerçek Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örtenlerin ta kendileridir. Ve Biz, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örten o kimselere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. (Nisa/ 150, 151)



Ve kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve İslâm'dan başka din arayan kimse, âhirette zarar edenlerden olacaktır. Al-i Imran/ 85



O hâlde sen yüzünü, eski inançlarını terk eden biri olarak dine, insanları üzerine ilk olarak yaratmış olduğu Allah'ın fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik söz konusu değildir. Dosdoğru/ ayakta tutan din, budur. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar.

Kalben O'na yönelenler olarak, Allah'ın koruması altına girin, salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma kurumları oluşturun-ayakta tutun], ortak koşanlardan; dinlerini parça parça bölmüş, ayrılıkçı gruplara ayrılmış kimselerden de olmayın. –Her ayrılıkçı grup kendi yanlarındaki şeylerle böbürlenmektedir.– (84/30, Rûm/30-32)



Rabbimiz, Kur’an’da yer alan ana ilkelerde de kullar içi herhangi bir serbestlik tanımaz.

Ve Allah ve Elçisi bir işte hüküm verdiklerinde, hiçbir mü’min erkek ve mü’min kadın için kendiişlerinde serbestlik yoktur. Ve kim Allah'a ve Elçisi'ne isyan ederse o, açık bir sapıklıkla sapmıştır. (Ahzab/ 36)



Allah koyduğu ana ilkeleri tabulaştırmıştır; bunların uygulamalarını ve uygulama şekillerini insanların istişare ederek alacakları karara bırakmıştır.

De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri tabulaştırdığını; dokunulmaz kıldığını okuyayım:

‘Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanızı,

ana babaya iyilik yapmanızı- güzel davranmanızı,

fakirlik endişesiyle / fakirleştiriliriz korkusuyla çocuklarınızı öldürmemenizi, - Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz.-

kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmamanızı,

haksız yere, Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmemenizi, -İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.-

Yetimin malına da yaklaşmamanızı, -Yalnız erginlik çağına erişinceye kadar en güzel biçimde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz.-

ölçüyü, tartıyı hakkaniyetle tastamam yapmanızı, -Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile; kapasitesi dışındaki bir şeyle yükümlü tutmayız.-

söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olmanızı

ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutmanızı.’ -İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye Allah’ın size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.-”

Ve şüphesiz ki, bu, dosdoğru olarak Benim yolumdur. Hemen ona uyun. Ve başka yollara uymayın da sizi O’nun yolundan ayırmasın. İşte bunlar, Allah’ın koruması altına girersiniz diye Allah’ın size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır. (En’am/ 151- 153)



Yüce Allah, koyduğu kuralları uygulamayan sözde inanmış geçinenleri de tehdit eder.

İçinde doğru yol rehberi ve ışık bulunan Tevrât'ı, şüphesiz Biz indirdik. Müslümanlaşmış kişiler olan peygamberler onunla Yahudilere hükmederler, kendilerini Allah'a adamış kişiler ve hahamlar da, Allah'ın kitabından kendilerinden korumaları istenilen ve kendilerinin de üzerine tanıklık ettikleri şeylerle hükmederler. İnsanlara saygı duyup ürpermeyin Bana saygı duyup ürperin. Benim âyetlerimi de az bir paraya satmayın. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örten kimselerin ta kendileridir.

Ve Biz Tevrât'ta onlara, zata zat, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş yazdık. Yaralara kısas vardır. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için kefaret olur. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar yanlış iş yapanların ta kendileridir.

Ve Biz o peygamberlerin izleri üzerine, yanlarındaki Tevrât'tan içinde konu edilenleri doğrulayıcı olarak Meryem oğlu Îsâ'nın gelmesini sağladık. Ve o'na Tevrât'tan içinde konu edilenleri doğrulamak, Allah'ın koruması altına girmiş kişilere yol gösterme ve öğüt olmak üzere içinde yol gösterme olan İncîl'i verdik.

İncîl ehli de Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim, Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, artık işte onlar, hak yoldan çıkanların ta kendileridir.

Sana da Tevrât'ın bir bölümünden kendisinin içinde konu edilenleri doğrulayan ve onları kollayıp koruyan olarak hak ile Kitab'ı/Kur’ân'ı indirdik. Öyleyse onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen haktan saparak onların arzu ve heveslerine uyma. Ve Biz, sizden hepiniz için bir yol haritası/ toplu yaşam ilkeleri ve yol belirledik. Ve eğer Allah dileseydi sizi tek bir önderli toplum yapardı, fakat size verdiklerinde sizi yıpratmak/ denemek için böyle yapmadı. Öyleyse iyiliklere yarışın. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah'adır. Sonra O, kendisi hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.

Sen yine aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların tutkularına uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni davandan vazgeçirerek ateşe atmalarından sakın. Artık sırt çevirirlerse, artık bil ki şüphesiz Allah, bir kısım günahları sebebiyle/ günahlarının acısıyla onları musibete uğratmak istiyor. Ve şüphesiz insanlardan pek çoğu kesinlikle hak yoldan çıkan kimselerdir.

Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesinlikle bilen bir toplum için, hüküm yönünden Allah'tan daha güzel kim olabilir? (112/5, Mâide/41- 50)

Şüphesiz Biz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmedesin diye Kitab'ı hak olarak indirdik. Sen de hainler için savunucu olma! Ve Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir. Kendilerine hainlik edenleri de savunma. Şüphesiz Allah, aşırı derecede hainlik eden günahkârları sevmez. (92/4, Nisâ/105- 107)
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 4 Kisi:
40tr40 (11. February 2013), Bilgi (25. December 2012), hiiic (14. September 2011), merdem (3. July 2013)
Alt 14. September 2011, 12:03 AM   #8
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.920
Tesekkür: 3.483
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Müslümanlar bölünemezler

Allah’ın Kur’an’da bildirdiği ilkelere göre Müslümanlar, ırk, coğrafi ve etnik bir temele dayanan devlet kuramazlar. Renk, dil, şube, kabile ne olursa olsun, Müminler kardeştirler, bir bütündürler ve birbirlerine karşı imtiyazlı değildirler. Bu ilke sınıf, zümre ve şahıs tahakkümünün ortadan kaldırılması, toplumsal eşitliğin ve adaletin sağlanması açısından temel bir ilkedir.

Birbirine coğrafi olarak bitişik bulunan Müslümanlar birden fazla da devlet kuramazlar. Ancak birbirine mesafeli bölgelerde ayrı devlet kursalar da bunlar kardeş olup her alanda bir bütün olarak hareket ederler. Bir tek “Ülülemr”e bağlı bulunurlar. Önce ulus devletin oluşturulup sonra “İttihad-ı İslâm’ı (Müslümanların birliğini) oluşturma hedefini gerçekleştirme tezi bir züğürt tesellisinden başka bir şey değildir. Bu anlayış, Müslümanların İslâm dinini yeterince özümsemeyişlerinden kaynaklanır. Şimdiye kadar bu birliğin küçük çapta da olsa sağlandığı görülmemiştir.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
hiiic (14. September 2011), merdem (3. July 2013)
Alt 14. September 2011, 12:04 AM   #9
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.920
Tesekkür: 3.483
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Müslümanların Devleti İçinde Müslüman Olmayanlar

Allah, insanlara irâde ve seçme hakkı tanımıştır. İnanç bir gönül işi olduğundan insanların kalplerine nüfuz etmek ve beyinlerini kontrol etmek mümkün değildir. İnanç konusunda insanları zorlamanın, ikiyüzlü kimseler üretmekten başka bir işe yaramadığı tecrübeyle sabittir. Ayrıca cebir/zorlama ve baskı, imtihan esprisine de aykırıdır. O nedenle Yüce Allah insanları bu konuda özgür bırakmıştır.

Ve de ki: “O gerçek, Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen örtsün/ inanmasın.” Şüphesiz Biz şirk koşarak yanlış yapanlar için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/ sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/ 29)

Şüphesiz alâmetlerimiz/ göstergelerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler Bize gizli kalmazlar. O hâlde ateşe atılacak olan kişi mi daha hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü güven içinde gelecek kişi mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeyleri en iyi görendir. (Fussılet/ 40)

Şüphesiz Biz, insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu yıpratacağız/ yükümlülükler vereceğiz. Bu nedenle onu çok iyi işitici, çok iyi görücü yaptık; iyiyi kötüyü ayıracak bilgileri yollayarak bilgilendirdik. Şüphesiz Biz, ona yolu gösterdik, ister kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyen biri olsun, ister nankör. (İnsan/2, 3)

Dinde zorlamak/tiksindirmek yoktur; iman Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örtmekten, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan kesinlikle iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûtu örter/ tanımaz Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Bakara/156))

Ve de En'âm Sûresinin 35, 104–107, 149; Ra'd Sûresinin 31; Şu'arâ Sûresinin 3–4; Hûd Sûresinin 15, 28; Kâfirûn Sûresinin 6; Yûnus Sûresinin 99, 108; Teğâbün Sûresinin 2; Zümer Sûresinin 7, 15; Nahl Sûresinin 9, 36, 93, 99; Secde Sûresinin 13; Mâide Sûresinin 48; İsrâ Sûresinin 15, 18; Şûrâ Sûresinin 20, 48; Ğâşiye Sûresinin 21–22; Nisâ Sûresinin 80; Beled Sûresinin 10. âyetleri .

Bu durumda Müslümanların devleti içinde tabii olarak Müslüman olmayanlar da bulunabilir; dünya kimsenin babasının malı değildir. -Dünya, taşıyla toprağıyla, yer üstü ve yer altı kaynaklarıyla üzerindeki şayan tüm varlıklarındır. Kimse Allah’a ait nimetleri başkasından saklayamaz, kıskanamaz.- Bunlara “Zimmi” denir. Zimmîler, Tevbe; 29. âyetin hükmü gereği “Cizye (mükellef olan erkeklerinden can ve mallarını koruma bedeli olarak yılda bir defa alınan vergi)” verir. Herkesin Müslüman olmadığı ve olamayacağı bir gerçektir. Zimmiler Müslümanların devleti bünyesinde kendi dinlerini, hukuklarını özgürce yaşarlar.

Bunun üzerine Yûsuf, kardeşinin kabından önce onların kaplarını aramaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin kabının içinden çıkardı. İşte Yûsuf'a Biz böyle bir oyun öğrettik. Melikin dininde/ülkenin yasalarında, kardeşini alıkoymasına imkân yoktu. –Ancak Allah dilerse o başka. Biz dilediğimiz kişileri derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir daha iyi bilen vardır.– (Yusuf/ 76)

Ve Mâide; 41-50. âyetlerden oluşan pasajda da aynı mesajlar verilmiştir.

Bu bakımdan Müslümanların devleti, Müslüman olmayan vatandaşlarına karşı da adaletle davranır hatta Müslümanlar için verdiği teminattan ayrı ve ek olarak, inanç hürriyetini mal ve can güvenliklerini bir anlaşmayla belirler, onlara inanç, ibadet, can, mal, ticaret güvenliği getirir. Onlara İslâm dinin tanıtımı ve sevdirilmesi için ayrıca da özen gösterilir. Bu kural, fitneye (Müslümanları dinden çıkarmaya, Yeryüzünde kargaşaya) teşebbüs etmedikleri sürece bozulmaz.

Bu hükümler çerçevesinde Medine’de Müslümanların oluşturduğu devlette Müslüman olmayanların kendi dinlerini yaşayacakları sözleşmeye konuldu.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
40tr40 (11. February 2013), hiiic (14. September 2011), merdem (3. July 2013)
Alt 14. September 2011, 12:11 AM   #10
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.920
Tesekkür: 3.483
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Müslümanların devletinin unsurları

Kur’an’a baktığımızda Müslümanların devletinin Din ve halk; sivil oluşumdan; çift yapılı bir sistemden meydana geleceği anlaşılmaktadır; bu iki yapı, hâkimiyet olarak Hakk; Allah, uygulama olarak da halktır. Yönetim, yasallığını “Şura” prensibi gereği halktan, İslâm ilkelerine bağlılıktan dolayı da Hakk’tan alır.

Kur’an’da Rabbimiz Kendisine ve elçisine itaatten sonra “Ülülemr”e (emir/iş/plan program sahiplerine) itaat edilmesini emir buyurmuştur.

Ülülemr (emir/iş/plan program sahipleri)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye ve kendinizden olan emir (emir/iş/plan program) sahiplerine; kendi palementonuza itaat edin. Sonra, eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin. Bu, daha iyidir ve en uygun çözümü bulmak bakımından daha güzeldir. (Nisa/ 59)

Burada konu edilen “Ülülemr” Müslümanların kendilerinden oluşturduğu “Şûra Meclisi”dir. Buna ister “Parlamento”, ister “Halk meclisi”, ister “Millet meclisi” ister “Konsey” denilsin, isminin hiç önemi yoktur. “Şûra “ ilkesi ile hem ehil olan herkesin yönetime katılımı sağlanır hem de diktatörlük engellenir. Meclis, Müslümanların tümünün meclisi durumundadır.

İşte, verilen herhangi bir şey basit dünya hayatının kazanımıdır. Sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar [nimetler, ödüller] ise;

iman etmiş ve sadece Rablerine işin sonucunu havale eden kimseler için,

günahın büyüklerinden ve hayâsızlıktan kaçınan ve öfkelendikleri zaman bağışlayan kimseler için,

Rablerinin çağrısına cevap veren, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı oluşturan-ayakta tutan], işleri de kendi aralarında görüşme, danışma olan, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden harcamada bulunan kimseler için

ve kendilerine bir haksızlık ve saldırı isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan/ intikam alan kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. (Şura/ 36- 39)

İşte sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için bağışlanma dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a işin sonucunu havale et. Şüphesiz Allah, işin sonucunu Kendisine havale edenleri sever. (Ali-i Imran/ 159)

İslâm “Ülülemr”lik kurumunu hiçbir zaman bir kişiye uygun görmemiştir. Bunun kurumsallığını istemiştir.

Ve içinizden hayra çağıran, herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden, vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü-çirkinliği kabul edilen şeyleri engelleyen bir önderli toplum bulunsun. Ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (Al-i Imran/ 104)
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
40tr40 (11. February 2013), hiiic (14. September 2011), merdem (3. July 2013)
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
demokrası, devlet, din, ilke, islam, kur’an, mülk, müslüman, sıyâsetnâme, tabu, yeryüzü, ışığında


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 06:59 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam