hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > HADİS ve SÜNNET > Kuran Işığında Sünnet

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 24. January 2010, 05:15 PM   #1
müslümanlardan
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 207
Tesekkür: 30
72 Mesajina 144 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
müslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud of
Standart Sünnetin kaynak değeri

Sünnetin kaynak değeri.

Soru:
Niğde Üniversitesi 3. sınıf edebiyat öğrencisiyim. Akademik hayatımla ilgisi olmayan bir konuda görüşlerinizi istirham edeceğim.
Allah, bize doğru yolu bulmamız için kitabı Kur’an-ı Kerim’i indirmiştir ve Kitabı anlamamız için de Peygamberini bize örnek kılmıştır. Biz dinimizi en güzel bir şekilde O’ndan öğreniriz. O’nun sünnet-i seniyyesi bu dinin yegane açıklayıcısıdır. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberin bize örnek olduğuna dair birçok ayet vardır. Rabbimiz dinini tamamlamıştır ki, bu konuda hiçbir şüphe yoktur.
Hadisler Kur’an-ı Kerim’i açıklamada başvurulan en önemli kaynaklardır. Bu kaynaklar hadislerden sonra icma, kıyas vs. devam eder gider.
Size sorum hadisler ve hadislerin sıhhatiyle ilgilidir.
Bir arkadaşım bana birçok alimin hadisler noktasında eksik olduğunu söyledi. Bu arkadaşıma göre Kur’an-ı Kerim hadislerle açıklanmalıdır ama hadislerle açıklama yapan pek de müfessir yoktur. Onun dediğine göre ayetler ikiye ayrılır:
1- Müteşabih.
2- Muhkem.
Muhkemler de kendi içinde ikiye ayrılır.
1- Hadislerle açıklananlar (Kendi elinizle kendinizi ateşe atmayın.).
2- Hadislerle açıklanma gereği olmayan, insanların üzerinde yorum yapabilecekleri ayetler (Allah bal arısına vahyetti.).
Kendisi, istediğim takdirde bu ayetlerin tasnifini getirebileceğini söyledi.
Ben kendisine hadislerin kimisi şüphelidir, kimisi de yanlıştır dedim, hatta İbrahim (as) ile ilgili sahih bir hadisin -"Üç yerde İbrahim yalan söylemiştir."- Kur’an-ı Kerim’in mantığına ters düştüğünü Tefhimul Kur’an’dan aktararak söyledim. Bu yüzden hadislerin tamamına (bütün hadis kitaplarına ya da bütün hadislere) güvenemeyeceğimizi belirttim.
Kendisi bu hadisin sahih olduğunu, Mevdudi’nin ise hata yaptığını, bunun sadece Mevdudi’yi bağladığını söyledi.
Kimi hadislerin uydurma (İsraliyat) olduğunu anlatarak birçok tutarsız ve birbiriyle çelişen hadis gösterdim.
Kendisi bana hadislerin korunduğunu Hicr sûresi 9. ayeti delil getirerek iddia etti. Yanlış ve uydurma olan hadislerin belli olduğunu sen de biliyorsun işte diyerek bunların bilindiğini ileri sürdü.
Ben de o ayetin Kur’an-ı Kerim için koruma vaat ettiğini, Ali Bulaç’ın vb. mealini göstererek -"Zikir" kelimesiyle Kur’an-ı Kerim’in kastedildiğini- açıkladım.
Kendisi bu sadece onları bağlar dedi. Bu konuda bazı meallerin "Zikir" kelimesini Kur’an ve hadis diye verdiğini iddia etti.
Ona sizin İslam Hukuk Tarihi adlı kitabınızdan mezhep imamlarının hadislerle ilgili görüşlerini gösterdim.
Bana onların hataları da beni bağlamaz dedi.
Bu kadarı konuyu anlamanıza yardımcı olur inşallah.
Bu konuda bana yardımcı olmanızı ve açıklamalarınızda da kaynak göstermenizi istirham ediyorum.
Hadislerle ilgili birkaç sorum daha var:
1- Bütün hadisler toplanmış mıdır, toplanmışsa sayısı kaç?
2- Bütün hadisler korunmuş mudur?
3- Dinin kemale ermesi hadislerin korunmasıyla alakalı mıdır?
4- Sahih-i Buhari ve diğer hadis kitaplarında bulunan şüpheli ve birbiriyle çelişen birkaç hadis gösterir misiniz?
İslam Hukuk Tarihi kitabınızda naklettiğiniz bir hadisin kaynağında yer almadığını söylediler. "Alimlerin ihtilafı bu ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur, hepsi doğru yoldadır ve Allah’ın rızasını istemektedirler." 197. sayfa dipnot numarası 101.
Cevaplarınızı kısa zamanda göndereceğinizi ya da yayınlayacağınızı (Gerçek Hayat dergisi veya Yeni Şafak gazetesi) umut ederim saygılarımla..."

Cevap:
Bu soru mektubu birkaç bakımdan önemli:
a) Dinimizin vazgeçilmez, olmazsa olmaz bilgi ve hüküm kaynaklarının ikincisi olan Sünnet (hadisler ve Siyer) ile ilgili.
b) İslam’ı kuşa çevirmek, başka düşünce, sistem ve dinlere -aslında onlara birçok yönden aykırı olduğu halde- kolayca uygun hale getirmek için, modernizmin İslam âlemini etkilemeye başladığı zamanlardan beri "sünneti inkar etmek ve devreden çıkarmak" için gösterilen yerli ve yabancı gayretlerle ilgili.
Bu önemi dolayısıyla mektubun cevabını biraz uzun tutmak gerekiyor. Önce Sünnet kaynağı ile ilgili genel bilgiler vermek, sonra bu genel bilgiler içinde cevabını bulmuş olan sorular dışında kalan soruları ayrı ayrı cevaplandırmak uygun olacaktır.

a) Hüküm (dini kural ve açıklama kaynağı olma) bakımından yeri ve önemi:
Doğumdan ölüme, ibâdetten hayat nizamına kadar çok geniş bir sâhayı içine alan ve düzenleyen Fıkıh'ın iki ana kaynağından ikincisi Sünnettir. Burada Sünnet'ten maksat, Rasûlullah'ın (s.a.) ümmet için örnek teşkil eden davranışlarının bütünüdür. Ancak bunları bize ileten ifadeler çoğu kere ashâba ve diğer râvilere ait bulunduğu (hadîsi Rasûlullah'ın sözleri ile değil, mânayı ve meali esas alarak naklettikleri) ve hadîslerin çoğunun ilk nesillerde tek râvi tarafından nakledildiği (haber-i vâhid olduğu) için Sünnet -Kur'ân-ı Kerîm'e nisbetle- ikinci kaynak olarak kabul edilmiştir. Bununla beraber hadîs âlimlerinin ortaya koydukları ince ve sağlam güvenilirlik ölçülerine uygun bulunan hadislerin, ister haber-i vâhid olsun, ister meşhur veya mütevatir olsun, bilgi ve hüküm kaynağı olacağı konusunda sünnî mezheblerin ittifakı vardır. Özellikle Fıkıh'ta kesin bilgi yerine zan ve kanâat yeterli bulunduğu için, Rasûlullah'a aidiyyeti ve ifadesi konularında haklı bir şüphe bulunmayan, bu iki bakımdan kişiye kanâat ve itminan veren hadislerin delil (hüküm kaynağı) olarak kullanılması tabîîdir. Hadîslerin ve dolayısıyle Sünnet'in kaynak olmasına karşı eski ve yeni muhalifler tarafından ileri sürülen deliller ve bunlar arasında bulunan: "Hadîslerin ve dolayısıyle Sünnet'in kaynak olmasına karşı eski ve yeni muhalifler tarafından ileri sürülen deliller ve bunlar arasında bulunan: "Hadislerin Kur'ân-ı Kerîm ile karşılaştırılması ve ona uyanların kullanılması, uymayanların atılması" mânasını ifade eden hadîs, Fıkıh usûlü ve Hadîs usûlü kitaplarında ele alınmış, sahih hadislerin Ku'ran'a arzedilerek uymayanların atılmasını caiz görmeyenler bu rivayeti, ilmî tenkit ve tahliller ile çürütmüşlerdir. Hadisi sahih kabul edenler ise, "uymayan" kavramına açıklık getirerek meseleyi klasik usulde bilinen metin tenkidine irca etmişlerdir.
Fıkıh kaynağı olarak Sünnet bir yandan Kur'ân-ı Kerîm'in açıklanmaya (beyâna) muhtaç bulunan âyetlerini açıklarken diğer yandan boşlukları doldurmakta; yani müstakil olarak -Kur'ân-ı Kerîm'de bulunmayan- hükümler koymaktadır. "Onlara indirileni halka açıklaman için sana sözü (Kur'ân'ı) indirdik." (Nahl: 16/44) meâlindeki âyet Rasûlullah'ın ve dolayısıyle Sünnet'in birinci rolüne; "Rasûl size neyi getirirse onu alın, kabul edin, size neyi yasaklarsa ondan da uzak durun." (Haşr: 59/7), "Gerçekten Rasûlullah'ta sizin için güzel bir örneklik vardır." (Ahzâb: 33/21), "De ki, Allah'a ve Rasûlüne itâat edin..." (Âlü-İmrân: 3/32), "...Rasûl onlara güzel şeyleri helal kılar, pis ve çirkin şeyleri de haram kılar..." meâlindeki âyetler ile bunları teyit eden hadîsler de Sünnet'in ikinci rolüne mesnet teşkil etmektedir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de genel çizgileriyle anlatılan iman ve İslâm konularının, namaz, oruç, hac, zekât gibi temel ibâdetlerin ve benzeri hükümlerin geniş açıklamaları, Sünnet'in "açıklama" fonksiyonunun; fıtır sadakası, vitir namazı, evli kişilerin zinalarının cezası, bir kadının üzerine hala ve teyzesini almanın haram olşu, ehlî eşek etinin haram olması, ramazan orucunu kasten ve mazeretsiz bozan kimsenin yerine getireceği keffâret vb. yüzlerce hüküm de "boşlukları doldurma" fonksiyonunun örnekleridir. Sünnet kaynağının Fıkıh açısından önemini göstermesi bakımından İbn Kayyim'in verdiği rakkam da ilgi çekicidir; buna göre Sünnet kaynağında, Fıkıh hükümlerine esas teşkil eden hadîslerin sayısı beşyüz civarındadır; esas ile ilgili bulunan bu hadîsleri açıklayan, tafsîlât veren, kayıt ve şartları bildiren hadîslerin sayısı ise dört bine ulaşmaktadır.(1)

b) Sünnette nesih:
İslâm'ın bünyesinde bulunan kolaylık prensibinin gereklerinden biri de nesihtir (sonra gelen bir hadisin, daha önce gelen bir hadisi (hükmünü, getirdiği kuralı) kısmen veya tamamen yürürlükten kaldırmasıdır); bu sayede ilk Müslümanlar, önemli ve köklü bir kültür değişmini, ârızasız olarak gerçekleştirme imkânı bulmuşlardır. Bu cümleden olarak Kur'ân-ı Kerîm âyetleri arasında olduğu gibi hadîsler arasında, hattâ hadîsler ile âyetler arasında nesih tartışılmış olmakla beraber bazı hadîslerin birbirini neshetmiş olması vâkıası genellikle kabul edilmiş ve bu konuda müstakil eserler kaleme alınmıştır.(2) Sünnet'te nesih olayı da Rasûlullah devri özelliklerinden biri olup, daha sonraki devirlerde Sünnet'in neshi mümkün değildir.

c) Sünnetin yazılması ve toplanması:
Fıkh'ın kaynakları bakımından ilk tedvîni Kur'ân-ı Kerîm'in yazılıp Mushaf haline getirilmesidir, ikinci tedvîni ise Sünnet'in yazılıp ayrı kitaplarda ve farklı tertipler içinde derlenmesidir. Bu son iş yani çeşitli tertipler içinde Sünnet'in kitaplara geçirilmesi, kitaplaştırılması (tasnif) hicrî ikinci asırda gerçekleşmiş olmakla beraber tertipsiz olarak yazılması ve büyük küçük mecmûalarda ve sayfalarda muhâfazası (tedvîn) Rasûlullah (s.a.)'in zamanına kadar uzanmaktadır. Gerçi Rasûlullah (s.a) başlangıçta, Kur'ân âyetleri ile karıştırılmasın diye hadîslerin yazılmasını yasaklamıştır. Ancak yine başlangıçta güvendiği kimselerin yazmalarına izin verdiği gibi, karıştırılma ihtimali ortadan kalktıktan sonra yasağını geri almış ve genel olarak yazmaya izin vermiştir(3). Buhârî'nin Sahîh'i ve Müslim'in Sahîh'inin İlim bölümleri ile benzeri kaynaklarda, Hz. Peygamber'in hayatının sonlarına doğru yazma izni verdiğini gösteren açık ve güçlü ifadeler mevcuttur. Süleyman Nedvî, Prof. M. Hamîdullah, Prof. Fuad Sezgin gibi âlimlerin araştırmaları, hadîsin çok erken bir zamanda yazılmaya başladığını ve Buhârî, Muvatta gibi önemli hadîs kaynaklarının sözlü rivayetler yanında yazılı rivayetlere de dayandığını ortaya koymuştur.
Şüphesiz hadîslerin konularına göre kitaplara geçirilmesi daha sonraki zamanlarda yapılmıştır ve bu yapılırken daha önce yazılmış bulunan Fıkıh kitaplarının tertibinden istifade edilmiş, yahut bunların tesiri altında kalınmıştır. Ancak böyle bir tertiple olmasa bile hadîslerin, Hz. Peygamber zamanından itibaren hâfızlar yanında, yazılarak da muhâfaza edilmesi ve müctehidlerin fıkıh hükümlerini çıkarırken bu hadîslerden istifade etmeleri vâkıası Fıkh'ın oluşması ve tedvîni bakımından büyük önem taşımaktadır.

d) Kitab ve Sünnet'in Fıkıh hükümlerini ifade şekli:
İlmî eserler ve bu arada Fıkıh kitapları belli bir metod ve üslûb ile yazılır; ifade şekli tekdüzedir, aynı hüküm ve fikirler belli cümle şekilleri ve terimler ile anlatılır. Kitâb ve Sünnet ise insan eseri değil, Allah'ın vahyi mahsûlüdür. Bu iki kaynakta insanlara gerekli bulunan bilgiler en güzel ve tesirli ifade şekilleri ile verilmiş, üslûb usanmadan tekrar tekrar okunacak şekilde ayarlanmış, hem konular, hem de ifade şekli bakımından çeşitliliğe yer verilmiştir. Bu sebeple mezkur kaynakların ve özellikle tertibi de ilâhî olan Kur'ân-ı Kerîm'in belli bir bölümünde, Fıkıh hükümleri, "şu haramdır, şu helaldir, şu akit şöyle yapılır, şartları şunlardır..." şeklinde verilmemiştir; bilgi ve hükümler yeri geldikçe değişik kelime ve cümlelerle ifade edilmiş ve çeşitli sûrelere serpiştirilmiştir. Bu cümleden olarak: Helâller ve haramlar, "şu helaldir, size haram kılındı size helâl kılındı" şeklinde; farz kılınan hususlar "farz kıldık, Allah size farz kıldı, Allah hükmetti (kazâ), üzerinize şöyle yazıldı..." tarzında ifade edilmiştir.
Kimisi kesin, kimisi teşvik mahiyetinde olmak üzere istenen şeyler "Allah emretti, emreder, Allah şundan hoşnut ve razı olur, şöyle yapmanızda sakınca, günah ve kınama yoktur (bu üslûb daha ziyade serbest bırakılan davranışlar ve şeyler için kullanılır), şu işte, bu davranışta iyilik vardır, hayır vardır... şeklinde ifade edildiği gibi "şöyle yapın, şunu yapın" şeklinde açık emir kipi de kullanılmıştır.
Kesin veya teşvik mahiyetinde yasaklanan, yapılması istenmeyen hususlar da yukarıda geçenlerin tersi olan ifadelerle anlatılmıştır: "Allah şunu yapmanızı sevmez, şundan hoşnut kalmaz, razı olmaz, şu iyilik değildir, şunda hayır yoktur, şunda günah ve vebal vardır, şunu yapana Allah lânet eder, şu pistir, şeytan işidir, şunu yapmanın cezası cehennemdir, şunu yapmayın, şundan uzak durun..."
Bu ifadeler yanında Hz. Peygamber'in fiilleri, özellikle bir iş ve davranışı devamlı yapması yine hüküm kaynağı olarak değerlendirilmiştir.
Gerek ashâb ve gerekse daha sonra gelen müctehidler Kitâb ve Sünnet üslûbuna alışmış, maksadını anlamış, karîneleri de değerlendirerek gerektiğinde Fıkıh hükümlerini çıkarmış ve uygulamışlardır. Bu arada gerekçesi, dayanağı (illeti) zikredilen hükümlere kıyas yaparak da meselelere çözüm getirmişlerdir. Bununla beraber müctehidler Kitâb ve Sünnet'in açık ve kesin ifadelerine dayanmayan, ictihad ve yorum ile elde edilen bilgileri ve hükümleri için kesin ifadeler kullanmamış, "şu haram, bu helal, şu farz" dememiş, aksine "şunda sakınca yoktur, bu bana hoş gelmiyor, şu geçmişlerin fiillerine uymuyor, bu bana daha sevimli geliyor" gibi ifadeler kullanmayı tercih etmişlerdir.
Buhârî’nin Sahih’ini İngilizceye çeviren mühtedi M.Esed’in, hadisler ve sünnet konusundaki şu sözleri, sünnete yan bakan yerli Müslümanlar için bir ibret levhasıdır (İz Yayınevi’nce yayımlanan "Yolların Ayrılış Noktasında İslam" isimli kitaptan):
Muhaddislerin görüşü şudur: "Sahîh hadîs aynı mânada, çeşitli ve müstakil senedlerle (rivâyet yollarıyla) nakledilendir." Bununla beraber hadîslerin, gerek derece ve gerekse sıhhat bakımlarından Kur'ân-ı Kerîm derecesinde olduğu, hiçbir Müslümanın aklından geçmez. Hadîslerin incelenmediği ve tenkid edilmediği hiçbir devir geçmemiştir. Bazı Avrupalı tenkidçilerin üstünkörü ileri sürdükleri gibi hiçbir yalan hadîs muhaddislere gizli kalmamıştır. Biz, iddiânın tam zıddına kaniyiz. Sahîh hadisleri uydurma olanlarından ayırmaya ihtiyaç duyulduğu anda, hadîs ilmi başlamıştır. İmam Buhârî ve İmam Müslim'in sâhihleri bu ayıklamanın direkt sonuç ve meyvesinden başka bir şey değildir.
Şu halde, uydurma hadîslerin var olması, bütün hâlinde hadis sisteminin zayıf olduğunu göstermez. Nitekim, Binbir Gece Masalları'ndan dolayı, bu masalların ilgili bulunduğu asrın tarih haberlerine dâir rivâyetlerin sıhhat veya za'fına istidlâl ve hükmetmek beklenemez. Bugüne kadar hiçbir tenkitçi, kaidelere dayanan düzenli bir metod ve delille, hadisçilerin kaidelerine göre sahîh olan hadislerin sahîh olmadığını isbat edememiştir. Sahîh hadisleri toptan veya kısmen kabul etmemek -daha önce de söylendiği gibi- bugüne kadar sadece hissî bir hükümden ibaret olmuştur; hissî (sübjektif) duygulardan uzak, sırf ilmî bir etüd ve incelemeden mahrum olan bir hüküm... Muâsır Müslümanlardan çoğunu, şu "hadîslere karşı olma durumuna" sevkeden sebebi, kaynağına kadar takip etmek mümkündür: Bu sebep, Resûlullah (s.a.)'in sünnetinde parıldayan gerçek İslâm ruhu ile gerileyen asrî düşünüş ve yaşayış yolumuzu, bir düzen içinde birleştirmenin imkânsızlığıdır. Hadîsi kıymetten düşürmek isteyen tenkitçiler, kendilerine ve çevrelerine ait kusurları meşrû göstermek için sünnete uymanın kaçınılmaz bir esas olduğunu inkâra yelteniyorlar. Çünkü onlar bunu yapınca, Kur'ân-ı Kerîm'in öğrettiği esasları -her biri kendi meyline ve şahsî düşünüşüne göre- istediği gibi tevil etmek ve anlamak imkânını elde edecektir. Fakat İslâmın, ahlâkî ve amelî, ferdî ve sosyal bir nizam olarak sahip bulunduğu mümtaz durum, o yolu çıkmaz kılmaktadır. İslâm âleminde, Batı medeniyetinin tesirinin arttığı şu günlerde, bu mesele (sünnete uymak) karşısında, aydın adını verdiğimiz kimselerin aldıkları garip durumun yeni bir sebebi daha vardır; bu da onların şu sözlerinde ifadesini bulur: "Aynı zamanda, hem sünnete uymamız hem de Batı'nın hayat yoluna/tarzına ayak uydurmamız mümkün değildir."
Ayrıca bugünün Müslüman nesli, sırf yabancı olduğu, parlak ve maddî bakımdan kuvvetli bulunduğu için Batı’ya ait olan herşeyi büyütmeye ve yabancı her medeniyete tapınmaya hazır bulunmaktadır. İşte bu yabancıya ve Batı’ya özenme, Resûlullah (s.a.)'ın hadislerinin ve onlara bağlı olan sünnet nizamının kabul görmemesinin en kuvvetli sebebi olmaktadır.
Sünnet, Batı medeniyetinin dayandığı fikrî temellere açıktan açığa karşıdır. İkincisinin (Batı medeniyyetinin) câzibesine kapılanlar, bu müşkül durumdan kurtulmak için -mevsûk olmayan hadislere dayanması sebebiyle- Müslümanlara sünnete uymanın gerekli olmadığını söylemekten başka bir çare bulamıyorlar.
İşte bu vecîz (!) muhâkemeden sonra Kur'ân-ı Kerîm esaslarının, Garb medeniyetinin rûhuna uyacak şekilde tahrif edilmesi daha kolay bir hale gelmektedir.

Buraya kadar verdiğimiz genel bilgilerden sonra şimdi tarafların tartışmalarına katılacak ve madde madde sorularına cevap vereceğiz (siyah olanlar soru sahiplerine aittir).
"Bir arkadaşım bana birçok alimin hadisler noktasında eksik olduğunu söyledi."
-Bazı alimlerin hadis ilminde zayıf olması ondan yararlanmaya engel değildir, ayrıca hadis ilminde de zayıf olmayan yeterince alimimiz olmuştur, hala da vardır.

"Bu arkadaşıma göre Kur’an-ı Kerim hadislerle açıklanmalıdır ama hadislerle açıklama yapan pek de müfessir yoktur."
-"Hadislerle açıklama yapmayan bir müfessir yoktur" dense daha doğru olur. Bazı tefsirciler ise ya tamamen hadislere ve rivayetlere dayalı tefsirler yazmışlardır, yahut da bol miktarda hadis kullanarak tefsir yapmışlardır.

"Ben kendisine hadislerin kimisi şüphelidir, kimisi de yanlıştır dedim, hatta İbrahim (as) ile ilgili sahih bir hadisin -"Üç yerde İbrahim yalan söylemiştir."- Kur’an-ı Kerim’in mantığına ters düştüğünü Tefhimul Kur’an’dan aktararak söyledim. Bu yüzden hadislerin tamamına (bütün hadis kitaplarına ya da bütün hadislere) güvenemeyeceğimizi belirttim. Kendisi bu hadisin sahih olduğunu, Mevdudi’nin ise hata yaptığını, bunun sadece Mevdudi’yi bağladığını söyledi."
-Yalan kötüdür, ama bir kimsenin malına, canına, namusuna haksız olarak zarar vermek daha kötüdür; daha kötü olanı önlemek için gerekirse yalan söylenir; bunda ahlaka aykırılık yoktur.
"Hadislerin kimi şüpheli, kimi yanlıştır" ifadesi ilmî bir ifade değil. "Hadis yanlıştır" ne demek? Peygamberimizin dini açıklayan söz ve davranışlarını bize taşıyan ve sahih olan bir hadis için bir ifade kullanılamaz ve böyle böyle (şüpheli ve yanlış olmayan) yüzlerce hadis vardır.
"Kimi şüpheli" ifadesinden de "Hadisin rivayet yolunda bazı arızalar var" veya "Böyle bir sözü Peygamberimiz söylemez" denecek kadar hadis metninde bozukluk var" manası kast ediliyorsa böyle rivayetler vardır, fakat onları kullanan veya sahih olmadığı sonucuna vardığı için kullanmayan alimlerin şüphesi yoktur; onlar önce hadisi inceler, sıhhati konusunda bir sonuca varır, ondan sonra kullanırlar veya "Bu hadis değildir" diyerek bir tarafa koyarlar.

"Kimi hadislerin uydurma (İsraliyat) olduğunu anlatarak birçok tutarsız ve birbiriyle çelişen hadis gösterdim."
-Hadis alimleri "hadis diye uydurulmuş" sözleri ve bunlar arasında bulunan İsrail metinlerinden ve kültüründen aktarılmış ifadeleri tespit etmiş ve kitaplarda toplamışlardır; bunlar bilinmektedir, piyasada sahte para var diye sağlam paralar hakkında şüpheye düşülmez ve bunlar tedavülden kaldırılmaz.

"Ona sizin İslam Hukuk Tarihi adlı kitabınızdan mezhep imamlarının hadislerle ilgili görüşlerini gösterdim. Bana, onların hataları da beni bağlamaz dedi."
-Mezhep imamları birinci sınıf alimler, milyonlarca müslümanın tarih boyunca fetva ve ictihadlarıyla amel ettikleri büyük müctehidlerdir. "Onlar yanlış yaptı, beni bağlamaz" diyebilmek için en az onlar derecesinde ilim sahibi olmak gerekir. Çok kere cesaret cehaletten gelir.

Şimdi sorulara gelelim:
1- Bütün hadisler toplanmış mıdır, toplanmışsa sayısı kaç?
Cevap:
Peygamberimizin bütün söylediklerinin ve yaptıklarının bize nakledildiğini söylemek isabetli olmaz. Dinimizi anlamak ve yaşamak için gerekli olanların nakledildiği de şüphesizdir. Uydurma rivayete yer vermemeye çalışan bir hadisçinin kitabında (Kenzü’l-ummâl) topladığı rivayet sayısı (46624) tür. Bu kitap rivayet sayısı bakımından en zengin olanıdır (veya olanlardan biri) diyebiliriz.

2- Bütün hadisler korunmuş mudur?
Cevap:
Dinimizi anlamak ve yaşamak için ihtiyacımız olan miktardaki hadisler korunmuştur.

3- Dinin kemale ermesi hadislerin korunmasıyla alakalı mıdır?
Cevap:
Dini Kur’an, Sünnet ve ictihad kaynaklarının bütünü tamamlamıştır ve bunların da tamamı vahye dayanmakta; akıl ve ilim vahyi yorumlamada devreye girmektedir; yani akıl bağımsız olarak din kuralı koyamaz, vahyi yorumlayarak din kuralına ulaşır.

4- Sahih-i Buhari ve diğer hadis kitaplarında bulunan şüpheli ve birbiriyle çelişen birkaç hadis gösterir misiniz?
Cevap:
Buhârî’nin, sahih hadislerin önemli bir kısmını toplamak için telif ettiği kitabında merfu hadis sayısı 6397 dir. Bunların tekrarlananları çıkarılınca sayı 2513 e düşmektedir. Onun rivayet ettiği hadislerden 110 kadarı hadis ilmi ve tekniği bakımından tenkit edilmiş, İbn Hacer (Buhârî’nin kitabını şerhedenlerden biridir) gibi alimler bunları teker teker ele almış, incelemiş ve ortada, Buhârî’den şüphe edecek bir durumun bulunmadığı sonucuna varmışlardır.

5- İslam Hukuk Tarihi kitabınızda naklettiğiniz bir hadisin kaynağında yer almadığını söylediler. "Alimlerin ihtilafı bu ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur, hepsi doğru yoldadır ve Allah’ın rızasını istemektedirler." 197.sayfa dipnot numarası 101.
Cevap:
Ben böyle bir hadis nakletmedim, verilen sayfadaki ifade İmam Malik’e aittir ve kaynağı da gösterilmiştir.


Dipnotlar:
1. İbn Kayyim, İ'lâmu'l-muvakki'în, C. II, s. 257.
2. Bu konuda yapılmış önemli bir çalışma Ali Osman Koçkuzu'nun doktorasıdır; Hadîste Nâsîh-Mensûh Meselesi, İstanbul, 1985, tartışmalar için 145-165. sayfalar, örnekler için 175-340. sayfalar.
3. Hadîsin yazılmasını yasaklayan hadîs ile buna izin veren hadîsleri uzlaştırmak için birçok görüş ileri sürülmüştür: Yasaklanan yazılıp Kur'ân sayfaları ile beraber Hz. Peygamber'in evinde bırakılmasıdır, yasaklanan Kur'ân ile aynı sayfaya yazılmasıdır, yasaklama ezber işine sekte vermesin diye bazı şahıslara mahsustur gibi yorumlar bunlar arasındadır. Ancak uzmanların tercihine göre doğrusu, karışma tehlikesinin bulunduğu zaman genel olarak yasaklanmış, bu tehlike ortadan kalkınca da izin verilmiş olmasından ibarettir. İbn Kesîr, İhtisâru Ulûmi'l-hadîs, A. Şâkir neşri, Mısır, 1951, s. 132 vd.
müslümanlardan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24. January 2010, 06:57 PM   #2
canneylesin
Yeni Üye
 
canneylesin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 16
Tesekkür: 15
13 Mesajina 28 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 0
canneylesin has much to be proud ofcanneylesin has much to be proud ofcanneylesin has much to be proud ofcanneylesin has much to be proud ofcanneylesin has much to be proud ofcanneylesin has much to be proud ofcanneylesin has much to be proud ofcanneylesin has much to be proud of
Standart

selam müslümanlardan kardeş, sitemize hoş geldin sefa getirdin,

yazınızın bi bölümünü aşağıya yapıştırdım:

Allah, bize doğru yolu bulmamız için kitabı Kur’an-ı Kerim’i indirmiştir ve Kitabı anlamamız için de Peygamberini bize örnek kılmıştır. Biz dinimizi en güzel bir şekilde O’ndan öğreniriz. O’nun sünnet-i seniyyesi bu dinin yegane açıklayıcısıdır. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberin bize örnek olduğuna dair birçok ayet vardır. Rabbimiz dinini tamamlamıştır ki, bu konuda hiçbir şüphe yoktur.

1.Biz Kitabı okuyarak anlayamaz mıyız? Kitap peygambere mi inmiştir yoksa tüm insanlara mı inmiştir? Kitabı anlamak için Peygamberimizi araya sokmak doğru mudur? Kitabı Peygamberimiz olmadan anlayamayız demek Allah'ın Rab sıfatını inkar etmek olmaz mı? Rabbimiz Kitabıyla bize öğretemiyor ama Peygamber öğretiyor demek doğru mudur? Peygamberimizin yaşadığı dönemlerde etrafındaki insanlara Kur'an'ı anlattığı doğrudur; ancak onun anlattıklarının 1500 sene sonra bugüne değişmeden geldiğinden emin miyiz? Değişmeden gelmiştir diyorsak delilimiz nedir?

Ayetleri tekrar yapıştırmamak için bir link veriyorum.

http://turkceibadet.wordpress.com/

Bu linkin sayfalar bölümünden, Atalarımıza Uyarız, Peygamberin Vahye Uyması ve Kitapta Eksik Yok bölümlerindeki ve alt başlıklarındaki ayetleri okuyalım inşallah.

Sağlıcakla kalın, Allah'a emanet olun. Sevgi saygı ve muhabbetle.
canneylesin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
canneylesin Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
Barış (25. January 2010), Miralay (31. May 2010)
Alt 25. January 2010, 02:01 AM   #3
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.900
Tesekkür: 3.468
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim!

Kur'an'ın gösterdiği 5 temel adres (1)

İlk adres Kur’an’ın kendisidir. Kur’an adreslerin adresi, ışıkların ışığıdır.


1. KUR’AN’IN KENDİSİ


İlk adres Kur’an’ın kendisidir. Kur’an adreslerin adresi, ışıkların ışığıdır. Zaman ve mekân üstü ışık Kur’an’dır.



Türk ilahiyat alanının dahi bilgini Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur’an’la ilgili sohbetlerimizin birinde, hayatıma yön veren söylemlerden biri olan şu müthiş sözü söylemişti:



“Kur’an’ı kim yapmışsa Allah odur. Şöyle de diyebiliriz: Kur’an’a Allah’tan başkası vücut veremez.”





2. AKIL



Adreslerden ikincisi akıldır.



Kur'an’a göre, en büyük peygamber akıldır. Bu gerçek, halk ve din adamları tarafından pek bilinmez. Bilen din adamları ise, bunu pek itiraf etmezler.



Esas peygamber, ilk ve içsel peygamber, akıldır. Diğer peygamberler onun görünen temsilcileridir.



Esas peygamber olan akıldan nasibi olmayanların, öteki peygamberlerden bir hayır görmeleri mümkün değildir.



Hayatın ve insanın komutanı da akıldır.



Ebu Hâmid Gazalî (1058-1111) gibi, aklı mahkûm eden ve İslam’da akılcılık dönemini kapatan bir zat bile, “Akıl ile nakil (kutsal metinler) çeliştiği zaman, aklın söylediğini öne almalıyız” demektedir.



Kur'an işlevsel akıl istediği için, akla yollama yapacağı her yerde, akıl kelimesini değil de taakkul (aklı işletmek) tâbirini kullanır. Kur'an bu konudaki uyarısını çok açık ve sert yapmaktadır:



“Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar.” (Yûnus Suresi, 100).



Kur’an dilinin ölümsüz ustalarından biri olan Isfahanlı Râgıb, anıt eserlerinden biri olan ‘ez-Zerîa ila Mekârimi’ş-Şerîa’da ‘Peygamberlerin ve Aklın İnsanları Gerçeğe ve Tanrı’ya İleten İki Kılavuz Oluşu’ başlığı altında şu muhteşem satırları yazmıştır:



“İzzet ve celal sahibi Allah’ın insanlara iki resulü vardır:



1. İçten dışa olan (bâtın) resul,

2.Dıştan içe olan (zâhir) resul.



Bunların birincisi akıl, ikincisi peygamberdir. Hiçbir insan, bâtın resulden gereğince yararlanmayı öne almadan zâhir resule yol bulamaz. Bâtın resul (akıl), zâhir resulün çağrısının sağlık ve geçerliliğini bilmede esastır. Eğer bâtın resul olmazsa zâhir resulün sözünün kanıtlığı ve bağlayıcılığı olmaz. Akıl komutandır, din asker. Akıl olmasa din geçerli ve kalıcı olmaz. Elbette ki, din olmayınca da akıl şaşkın halde kalır. Bu ikisinin birleşip kucaklaşması ise nûr üzerine nûrdur. Nûr Suresi’ndeki ‘nûr üstüne nûr’(24/35) ifadesi işte bunu göstermektedir.” (Râgıb; ez-Zerî’a, 207)



İslam dünyasında, elbette birçok akıllı insan bulunmaktadır. Ancak aklın mülkiyeti bu insanlarda, intifa hakkı ise başkalarındadır. Kur'an’ın istediği ise bu değil, işlevsel akıldır. O nerede?



İkincisi, işlevsel aklın devrede olması için akıllı adamın, yaşadığı toplum tarafından önünün açılması gerekir. Ürettiği değerler hayata geçirilmeyen büyük ruhların söyleyip yazdıkları, adresine ulaşmamış, açılıp okunmamış mektuplar gibidir. İçinde ölüme çare olsa ne yazar! Açılıp okunmalı, yani hayata geçirilmelidir ki işe yarasın.



İslam dünyasında çok değerli reçetelerin yazıldığı mektuplar var, ama toplum bunları açıp okumuyor yahut da okuyor ama gereğini yapmıyor. Böyle olunca da üretilen değerler üretilmemiş sayılıyor.





3. BİLİM


Kur'an’ın bizi gönderdiği ikinci adres bilimdir.



Bilim, sadece dini değil, Allah'ı da denetler.



Kur'an böyle dediği halde, bunu kabul etmek, özellikle siyaset dincilerine zor gelmektedir.



Bilimin Allah’ı denetlemesinin gerekçesi, soyut bir varlık olan Allah ile bilim kucaklaştırılmaz ise, Allah’ın varlığı hakkında saçmaların egemen kılınması tehlikesidir.



Kur’an, kanıt olma bakımından Allah ile bilimi aynı değerde görmektedir. Yüce Tanrı, kendisinin varlığına şaşmaz kanıt olarak birinci sırada kendisini, ikinci sırada melekleri (ki onun esası da varlık kanunlarıdır ve sonuçta bilimdir), üçüncü sırada ise ‘ilim sahiplerini göstermektedir:



“Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına tanıklık etmiştir. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Azîz ve Hakîm olandan başka hiçbir ilah yoktur.” (Âli İmran, 18)





Evet, bilim dini de Allah’ı da denetler ama unutmayalım ki, Allah da, aklı göndererek, bilimi denetlemektedir.



Kur’an, imana kötülük ve olumsuzluk izafe ettiği halde bilime asla izafe etmez.



Bunun nedeni, imanda öznelliğe yer olması, bilimde ise olmamasıdır. Bu nedenle, iman, sapıklığa araç yapılabilir, ama bilim yapılamaz.



Bilim adamının sapık olması mümkündür, ama bilimin sapık olması mümkün değildir.



Bizatihi bilim, yaratıcı kaynaktan gelen bir ışıktır; asla yanlış yapmaz. Bu nedenle, Kur’an’da şunu görmekteyiz:



Kur'an, kendisini bilimin denetimine verir, bilimi kendisinin denetimine vermez.



Bu, Kilise öğretisinin tam tersi bir anlayıştır. Ve mutlu bir dünyanın kurulmasında kaçınılmaz olan anlayış da işte bu anlayıştır. Ne yazık ki Müslüman dünya, insanlığa bunları anlatıp onun takdirini kazanacak yerde, insanlığı, icat ettiği kıl ve kumaş fetişleriyle uğraştırmakta ve her gün yeni nefret dalgalarının üzerine gelmesine yol açmaktadır.

Kur’an’ın gösterdiği beş temel adres (2)


Kur’an’ın bizi gönderdiği temel adresleri sıralamaya devam edelim:


4. TABİAT KANUNLARI


Kur'an’ın verdiği üçüncü adres, sünnetullah ve kader kelimeleriyle ifade ettiği tabiat kanunlarıdır.



Sünnetullahta, bozulma, değişme, yozlaşma bulunmaz.



Kader, sanıldığı gibi, bizim fiillerimizle ilgili bir kavram değildir. Kur'an'ın anlattığı ‘kader,’ varlıkta egemen olan yasalar yani tabiat kanunları anlamındadır. (Bu konuda geniş bilgiler, yakında yayınlanacak olan ‘Kur’an Açısından Küresel Âfetler’ adlı eserimizde verilmiştir.)



Kur'an’da, insanın fiillerinin önceden belirlenmesi, özgürlüklerinin kısılması anlamında bir kader anlayışı yoktur; bu anlayış İslam'a sonradan sokulmuştur.



‘Kadere iman’ kavramı da İslam’a sonradan sokulmuştur. İman şartlarının Kur’an’da sayılanları içinde ‘Kadere iman’ diye bir şart yoktur. Bu gerçek, asırlar önce, Ebul Muîn en-Nesefî (ölm. 508/1115) tarafından anıt eseri ‘Tabsıratü’l-Edille’de ortaya konmuş ve bu eser Prof. Dr. Hüseyin Atay tarafından Türkiye’de de yayınlanmıştır.



Tabiat kanunlarına, varlığın değişmezlerine karşı gelerek bir yere varmak asla mümkün değildir. Evangelistlerle işbirliği yapan bazı ‘Müslüman’ fırkaların, İsa’nın geri geleceği iddiası, değişmez tabiat kanunlarıyla çelişmektedir. Pavlus Hıristiyanlı’ğından İslam’a aktarılan bu hurafe tezine göre, İsa, beyaz bir minareye inecektir. Bunun gerçekleşmeyeceğini bilen bu ekip, hurafeciliğine bir de küstahlık ekleyerek, beyaz minarenin anlamının, ABD'deki ‘Beyaz Saray’ olabileceğini iddia etmektedir.



Tam bir Haçlı uşağı tevili.



Bu uşaklık tezi, bugünkü ABD’nin kurmayları görüşü ama Hıristiyan söylemle ya da siyasal terimlerle ifade etmektedir. Bu tezi İslamlaştıranlar aslında, Müslümanları Allah ile aldatma konusunda Haçlılar'a yardım etmekten başka bir şey yapmamaktalar.



Bu iddiaya göre, İsa'nın Beyaz Saray’a inişi, oradaki büyük ruhların dünyadaki özgürlük ve barışı kurmadaki gayretlerini sembolize eder. Bazı Müslümanların bu tür inançları benimsemeleri, Hıristiyan kurmaylar için sevindiricidir; bunun içindir ki, bu satılmış kişileri ödüllendirmelerine şaşmamak gerekir.





5. MÂRUF (EVRENSEL İNSANLIK DEĞERLERİ)


Kur'an’ın verdiği beşinci adres ‘mâruf’ olarak ifade edilmiştir. Onlarca ayette vurgulanan mâruf, örf kökünden bir kelimedir. Ortak, evrensel insanlık geleneği, insanlık değerleri anlamına gelir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi tipik bir mâruf örneğidir.



Bir rivayete göre, Hz. Peygamber, “Benim ümmetim şerde ittifak etmez” demiştir. Bunu açıklarken, ümmet kavramını iyi bilmek gerekir. Hz. Peygamber, ümmet kelimesi ile bütün insanlığı kasteder. Peygamberimizin zaman zaman kullandığı, “Benim ümmetimin Hıristiyanları, Yahudileri” ifadeleri bunu gösterir.



Ümmetin sadece kelime-i şehadet getirenler olarak anlaşılması yanlıştır. İslam ilahiyat dilinin Arapça bütün büyük lügatleri (örneğin, İbn Manzûr’un Lisanü’l-Arab’ı), ümmeti, ‘bir peygamberin hitap ettiği insanlık camiası’ olarak tarif eder. Hz. Muhammed'den sonra peygamber gelmeyecek olduğuna göre, onun muhatapları bütün insanlıktır.



Ümmetin itaat edenleri olduğu gibi, isyan edenleri olması ayrı bir meseledir.



Hz. Peygamber, “Benim ümmetim dalalette ittifak etmez,” bir başka deyişle, “Benim ümmetim karanlık ve kötülük üzerinde oybirliği sağlamaz” derken, bütün insanlığı kastetmektedir.



İnsanlık, teoride hiçbir zaman karanlık üzerine oybirliği etmez. Örneğin, Birleşmiş Milletler’in, karanlıkta, şerde, kan dökücülükte ittifak ifade eden bir ilkesi veya kararı yoktur. Birleşmiş Milletler’in kararlarının uygulanmaması başka bir meseledir. ABD’nin, uygulamada, Birleşmiş Milletler’in ilkelerini görmezlikten gelip yeniden hukuksuzluğu egemen kılması ise ayrı bir konudur.



Gerçek şu ki, insanlık, teorik olarak, şerde ittifak etmez. Uygulama şerri öne çıkarabilir ama bunun böyle olması, üzerinde olduğumuz gerçeği değiştirmez.



Kur'an, insanlığın, üzerinde fikir birliğine vardığı konuları takip edin, bunları çiğnemeyin, demektedir. Oysa 1948 yılında imzalanan ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin altında bir tane Müslüman ülkenin imzası bulunmaktadır; o da Atatürk Türkiyesi'dir. Ortadoğu'daki despot, çağdışı ülkeler, bu bildirgeyi imzaladıkları zaman kendilerini inkâr edeceklerinden, bildirgeye imza atamazlar. Atatürk Türkiyesi böyle bir kaygı taşımadığı için bunun altını imzalamıştır.



Ne gariptir ki, AB'ye üyeliğe başvurarak bütünleşmek istediğimiz Batı, bize Atatürk’ten vazgeçmemiz gerektiğini söylemektedir. Bu, yalnızca herhangi birinin önerisi ya da herhangi birinin herhangi bir konferansta söylediği bir söz değil, Avrupa Parlamentosu’nun raportörlük görevi verdiği Arie Oostlander’ın iki raporunda da vurgulanan bir istektir.



Oostlander’ın, birinci raporunda, “Atatürk'ten vazgeçin, sizi içimize alalım”, ikinci raporunda ise “Laiklikten vazgeçin sizi içimize alalım” anlamında sözler söylenmiştir.



İslam dünyası, Mustafa Kemal Atatürk'ü, Müslümanları ve İslam’ı Batı’ya bağladığı için eleştirmiştir. Oysa Atatürk, “Batılılaşacağız” ifadesini hiç kullanmamıştır. Tam tersine, her fırsatta, emperyalizmi, kapitalizmi, sömürgeciliği eleştirmiş; Batı'nın ruhsuzluğunu, ikiyüzlülüğünü, hatta zaman zaman namussuzluğunu en ağır ifadelerle göstermiştir.



Atatürk’ü doğru ve dikkatle okumak gerekmektedir. Atatürk, İslam ülkelerindeki siyaset dincilerinin iddia ettiği gibi, İslam'ı ve Müslümanları Batı’ya teslim etseydi, 2000'li yıllarda Avrupa Parlamentosu, Türkiye’yi kabul etmek için, “Atatürk’ten vazgeçin” demek yerine, bunun tam tersini söylemez miydi?
Kaynak: Yaşar Nuri Öztürk


Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 7 Kisi:
bartsimpson (10. November 2012), Barış (25. January 2010), hiiic (12. June 2010), kamer (25. January 2010), Miralay (31. May 2010), snobyx (28. January 2010), yeşil (9. November 2011)
Alt 25. January 2010, 09:07 AM   #4
müslümanlardan
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 207
Tesekkür: 30
72 Mesajina 144 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
müslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud of
Standart

dost kardeş bakın, KURAN İLK KAYNAKTIR AMA TEK KAYNAK DERSEK KURANIN BİZE VAHYEDİLMESİ LAZIM KANAATİNDEYİM.

şuna açıklık getirirsek,konu biraz daha netleşecek,ŞİMDİ KURAN HZ MUHAMMEDE VAHYEDİLDİ,ve peygamberde kendisiyle aynı dili konuşmalarına rağmen,o beldede yaşayanlara,ALLAH KURANI NEDEN OKU DEĞİLDE,AÇIKLA DEMİŞTİR VE PEYGAMBER aynı dili konuştukları insanlara kuranı okusaydı ki biz sadece bu gün kuran tek kaynaak dersek AÇIKLAMA askıda kalmaz mı.Ayrıca OKUMAK VE AÇIKLMAK AYNIMIDIR,

atatürke gelince atatürk,tahakkümünü kurmuş,evet saltanatı ve bazı yanlış durumları kaldırmıştır.
ve buda doğrudur ama KENDİ TAHAKKÜMÜNÜ KURARAK İNSANLARI BEŞERİYETİN SULTASINA BIRAKMIŞ VE İSLAMIN DEĞİL İNSANIN DİNİNE GİRDİREREK,Saltanattan biraz daha ılımlı bir dine MECBUR ETMİŞTİR BUNUDA HİLE VE CEBREN YAPMIŞTIR. TC ANAYASASINA BAKIN NASIL KIRALLIĞINI KORUMAYA ALMIŞTIR GÖRÜRSÜNÜZ.Bunun en basit örneği ATATÜRK İSMİ DİR VE SADECE ONUN TEKELİNDEDİR.selam ve saygıyla

Konu müslümanlardan tarafından (25. January 2010 Saat 09:14 AM ) değiştirilmiştir.
müslümanlardan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 25. January 2010, 02:40 PM   #5
Apollonius
Katılımcı Üye
 
Üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 57
Tesekkür: 97
34 Mesajina 72 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
Apollonius has much to be proud ofApollonius has much to be proud ofApollonius has much to be proud ofApollonius has much to be proud ofApollonius has much to be proud ofApollonius has much to be proud ofApollonius has much to be proud ofApollonius has much to be proud of
Standart

Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
TC ANAYASASINA BAKIN NASIL KIRALLIĞINI KORUMAYA ALMIŞTIR GÖRÜRSÜNÜZ.
Bunu yazarken "Atatürk'ü koruma kanunu"ndan mı bahsediyorsunuz? O kanun Demokrat Parti/Adnan Menderes hükümeti zamanında konulmadı mı yürürlüğe? Kanunun resmi gazetede yayımlanma tarihi: 31/07/1951
Apollonius isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Apollonius Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 4 Kisi:
bartsimpson (10. November 2012), Barış (7. February 2010), hiiic (12. June 2010), snobyx (28. January 2010)
Alt 25. January 2010, 10:22 PM   #6
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.900
Tesekkür: 3.468
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Selamun Aleykum! Değerli Müslümanlardan Kardeşim!

Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
dost kardeş bakın, KURAN İLK KAYNAKTIR AMA TEK KAYNAK DERSEK KURANIN BİZE VAHYEDİLMESİ LAZIM KANAATİNDEYİM.

şuna açıklık getirirsek,konu biraz daha netleşecek,ŞİMDİ KURAN HZ MUHAMMEDE VAHYEDİLDİ,ve peygamberde kendisiyle aynı dili konuşmalarına rağmen,o beldede yaşayanlara,ALLAH KURANI NEDEN OKU DEĞİLDE,AÇIKLA DEMİŞTİR VE PEYGAMBER aynı dili konuştukları insanlara kuranı okusaydı ki biz sadece bu gün kuran tek kaynaak dersek AÇIKLAMA askıda kalmaz mı.Ayrıca OKUMAK VE AÇIKLMAK AYNIMIDIR,
Alemlerin Rabbi olan Allah’ıma hamdolsun…

Mushaftaki yazılı olan tüm ayetler Allah tarafından vahyedilmiş.

Allah’ın, Resulu ve son Nebisi olarak görevlendirdiği Mekkeli Haşimiler’den

Abdullah oğlu Muhammed tarafından tebliğ edilmiş tüm ayetlere iman ediyorum.

İman ettiğim gibi de yaşıyorum.

Allah’ın dışında hiç kimsenin hüküm koyma yetkisinin olmadığına iman ediyorum.

Değerli Kardeşim!

Rabbimiz Allah’ın otoritesine hiçbir kul ortak kılınamaz. Kılana da Müslüman denilemez. Edindiğimiz bu ilke, hepimizin her müslümanım diyenin ilkesi olmalıdır diye düşünüyorum.

Dinin tek kaynağı vardır. O da Kur’an’dır. Peygamber de Kur’an’daki dini yaşamıştır. Onun dine ilave yapması, çıkarması ve dine bir ilke koyması söz konusu değildir.

İsra;9:Şüpheniz olmasın ki bu Kur'an en kalıcı, en doğru olana kılavuzlar ve müminlere şu yolda müjde verir: Hayra ve barışa yönelik işler yapanlar için büyük bir ödül vardır.

Muhammed ;23-24:İşte bunlardır, Allah'ın kendilerine lanet edip kulaklarını sağır, gözlerini de kör ettiği kimseler... Peki bunlar, Kur'an'ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?

Zuhruf ;43-44Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yol üzerindesin. Gerçek şu: Bu Kur'an sana ve toplumuna elbetteki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.

Ahkaf ;9De ki: "Ben, resuller içinden bir türedi değilim! Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Bana vahyedilenden başkasına da uymam! Ve ben, açıkça uyaran bir elçiden başkası da değilim."

Ali İmran;189Göklerin de yerin de mülk ve yönetimi Allah'ındır. Allah Kadîr'dir, herşeye gücü yeter.

Ta-Ha;124-126Kim benim zikrimden/Kur'anımdan yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli/dar bir geçim vardır; kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: "Rabbim, beni neden kör haşrettin, ben gören biri idim?" Allah buyurur: "Ayetlerimiz sana geldiğinde sen böyle unutmuştun; bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun."

Değerli Kardeşim!

Bununla birlikte Rasülüllah Efendimizin de Kur’an’da’ki dini yaşarken söylediği, davrandığı güzel şeyler bulunursa ve bilinirse- ki,vardır- niye benimsenmesin?

Müslüman kimse her söze kulak vermek ve en güzel olanı benimsemekle yükümlü değil midir?
Rabbimiz olan Allah Zümer suresinin 18. Ayetinde;

“Onlar ki, sözü dinler de en güzeline uyarlar. İşte bunlardır, Allah’ın kılavuzladıkları; işte bunlardır, akıl ve gönül sahipleri.”
diyor.

Güzel söz kimden olursa olsun; ister Rasulüllah’tan, ister sahabeden, ister Buda’dan, ister Konfüçyüs’ten, ister Marks’tan, ister Lenin’den, ister Necip fazıl’dan, ister Mehmed Akif’ten ister Nazım’dan…..

Evet değerli kardeşim!
Biz rivayetlere de değer veririz. Ancak; Kur’an’dan aldığımız emirler doğrultusunda tüm rivayetlere karşı da ihtiyatlı oluruz. Çünkü Kur’an’dan biliyoruz ki Rasülüllah’ın çevresinde bulunanlardan bir kısmı münafık idi. Rasülüllah Efendimiz de bunların kimler olduğunu bilmiyor idi.

Tevbe 101:
“Çevrenizdeki Bedevi Araplardan münafıklar var. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar var. Sen bilmezsin onları. Ama biz biliriz onları . İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler.”

Biz de bilmiyoruz. Ancak; yine Kur’an’dan biliyoruz ki bunlardan bir kısmı “süslü sözler” uydurmuşlardır ve dinin yozlaşmasına gayret göstermişlerdir.

En’am 112, 113 ve 121

“İşte böyle, biz her Nebiyye insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine lafın yaldızlısını fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Bırak onları, düzdükleri iftiralarla baş başa kalsınlar.”

“Ki ahirete inanmayanların gönülleri ona ısınsın, ondan hoşlansınlar, elde ettikleri şeylere sahip olmaya devam etsinler.”

“… şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için gizlice telkinde bulunurlar. Onlara boyun eğerseniz siz de müşriklerden oldunuz demektir.”

Rivayetlerin (hadis) derlemelerinin başladığı günden 150- 200 sene geriye yönelik yapıldığını ve bunun yapılmasının sonucunda da ne kadar sağlıklı bilgi alınabileceğinin insanlarca mutlaka düşünülmesi gerektiğini, La reybe fih olan Kur’an’ın süzgecinden geçmeyen hiçbir rivayetin inanç konusunu olamayacağını 1965 yılından bu güne kadar söyleyen ve ölünceye kadar söylemeye devam edecek olan Allah’ın aciz bir kuluyum.



Elhamdülillah! Rasülüllah Efendimiz’in Kur’an’da tanıtılan kimliğini, kişiliğini örnek alıyorum. Tıpkı İbrahim Peygamberimizi Kur’an’daki yönleriyle örnek aldığım gibi.
Ahzab 21:
“Andolsun Allah resülünde sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenlerle Allah’ı çok ananlara güzel bir örnek vardır.”

Mümtehine 4, 6:
“İbrahim’le beraberinde olanlarla sizin için çok güzel bir örnek vardır.Hani onlar toplumlarına şöyle demişlerdi:”Biz sizden de Allah dışındaki kulluk ettiklerinizden de uzağız. Sizi tanımıyoruz.. Sizinle bizim aramızda, siz Allah’a, yalnız Allah’a inanıncaya kadar, sürekli düşmanlık ve nefret olacaktır.” Ancak İbrahim babasına şöyle demişti:”Senin için hep af dileyeceğim ama Allah’tan sana gelecek şeyi geri çevirme gücüm yoktur.Ey Rabbimiz! Yalnız sana güveniyoruz, yalnız sana yöneliyoruz..Dönüş yalnız sanadır.”

“Andolsun onlarda sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenlere çok güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse şunu bilsin ki, Allah, sınırsız zengindir; tüm övgülerin sahibidir.”

Elhamdülillah! Rasülüllah Efendimiz’in tebliğ ettiği dini yaşayan ve yaşatanlara elimden geldiğince destek oluyorum.

Ahzab 56.
“İnnellahe ve melaiketehu yüsallune alen nebiyy* ya eyyühellezıne amenu sallu aleyhi ve sellimu teslıma “

“Şüphesiz Allah ve melekleri Nebiyyi destekliyorlar/ ona yardım ediyorlar/ onun için gerekeni yapıyorlar. Ey mü’minler! Siz de ona destek olun ona yardım edin/ onun için gerekeni yapın ve onun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayınız!”




Ah! O günlerde yanında olsaydım da adım adım izleseydim Allah’ın Resulünü! Böyle bir şey olamayacağına göre elimde Kur’an , dilimde Kur’an gönlümde Kur’an . Kur’an’dan öğreniyorum O’nu. Resullük ve Nebilik görevini yüklenip bu alemden ayrıldığı son ana kadar yaptığı ve bağlılarından da yapmalarını istediği tek şeyin KUR’AN’a uymak ve KUR’AN’ı yaşamak olduğunu biliyorum.

Allah Resulünün beşer ve nebi niteliklerinin olduğunun gözardı edilmemesi gerektiğini; O’nun, din adına bağlayıcı nitelikteki söz ve fiillerinin; nebi olarak söylediği söz ve fiiller olduğunu, bunun da çerçevesinin Kur’an tarafından çizildiğini biliyor ve inanıyorum. İnancım doğrultusunda da amel ediyorum.

Cenabı Allah Tevbe 24 de:
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kızkardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz/menfaat çevreniz, elde ettiğiniz mallar, kesadından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden konutlar sizin için Allah’tan, Resulunden ve Allah yolunda cihattan daha sevimli ise artık Allah, emrini getirinciye kadar bekleyin. Allah yoldan ayrılmış bir topluluğu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.”

Diyor.
Rabbim olan Allah’ın emrine uyuyorum . Ancak Resulü Muhammed’i (Allah’ın selamı üzerine olsun) asla putlaştırmıyorum. Bugün aramızda olmadığını biliyorum.O’nun Allah adına, Resulu olarak aldığı vahyi tebliğ ettiğini ve Kur’an olarak mushafta topladığını biliyorum. Kendisini Allah’ın Resulu/Nebisi olduğunu kabul ederek bıraktığı Kur’an’ a uyan tüm insanların “Kur’an Ahlakı” ile ahlaklanacaklarını biliyorum. Tüm dualarımı, Alemlere Rahmet olarak gönderilen ve inananlara Rauf ve Rahim olan Peygamber Efendimizin bu misyonunu yürütenler için yapıyorum. Böyle olmayanların da idrak ve basiretlerinin açılması için elimden geldiğince bilgilenme çalışmalarına katkıda bulunmaya çalışıyorum.

Değerli Kardeşim!
Bu sitede bu formlara katılmamın nedeni;farklı bakış açılarını öğrenmek, farklı yorumları anlamak, kendi bakış açılarımı sunmak ve bildiklerimi paylaşmak.
Hiç, ama hiçbir kimseye; “Arkadaşlar bakın! Benim dediğim doğrudur. Benim söylediklerimin dışındakiler yanlıştır.Benim dediğim gibi yapmazsanız Allah’ı kızdırırsınız.” gibi dayatma yapmak niyetinde değilim.
Alemlerin Rabbi olan Allah’ım; Peygamber Efendimizin şahsında tüm insanlığa şöyle seslendiği;
Tahrim1:”Ey Peygamber! Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek neden haramlaştırıyorsun? Allah Gafur’dur, Rahim’dir.
Maide 99:” Resule düşen, tebliğden başka bir şey değildir. Allah sizin açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.”
Nur 54:” De ki “ Allah’a da itaat edin, resule de. Eğer yüz çevirirseniz/yüz çevirirlerse, onun görevi ona yükletilen, sizin göreviniz de size yükletilendir. Eğer ona itaat ederseniz yolu bulursunuz. Resule düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.”
Şura 48: “Yüz çevirirlerse, biz seni onlar üzerine bekçi göndermemişiz. Sana düşen, tebliğden başkası değildir…
halde bizler ne düşünebiliriz?

Söyleyebileceğim tek şey var değerli Kardeşim!
Bir canım var. Bin canım da olsa Allah için, Kur’an için,
Allah’ın Resulu için ve Allah Resulu’nun getirdiklerini yaşayan ve yaşatanlar için feda olsun.

Rabbim olan Allah’ım,
Furkan;30: Ve kaler Rasûlü ya Rabbi inne kavmittehazu hazel Kur’âne mehcura;
Rasûl dedi ki: “Ya Rabb!.. Muhakkak ki benim kavmim şu Kur’an’ı terkedilmiş edindi”.
ayetinin muhatabı eylemesin.
Fecr;27: Ya eyyetühen Nefsül Mutmainneh;
“Ey O Nefs-i Mutmainne!”.
Fecr;28: İrci'ıy ila Rabbiki radıyeten mardıyyeten;
“Radiye/razı olarak, Mardıyye/Rızasını kazanmış olarak Rabbine rücu’ et!”.
Fecr;29: Fedhuliy fiy 'ıbadİy;
“Kullarımın içine dahil ol!”.
Fecr;30:Vedhuliy cennetİy;
“Cennetim’e dahil ol!”.
Denilen kullarından eylesin.

Kusursuzluk sadece Allah’a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah’a emanet olunuz.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 5 Kisi:
Barış (25. January 2010), Miralay (31. May 2010), müslümanlardan (26. January 2010), snobyx (28. January 2010), yeşil (9. November 2011)
Alt 25. January 2010, 10:35 PM   #7
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.900
Tesekkür: 3.468
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Selamun Aleykum! Değerli Müslümanlardan Kardeşim!

Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
...
atatürke gelince atatürk,tahakkümünü kurmuş,evet saltanatı ve bazı yanlış durumları kaldırmıştır.
ve buda doğrudur ama KENDİ TAHAKKÜMÜNÜ KURARAK İNSANLARI BEŞERİYETİN SULTASINA BIRAKMIŞ VE İSLAMIN DEĞİL İNSANIN DİNİNE GİRDİREREK,Saltanattan biraz daha ılımlı bir dine MECBUR ETMİŞTİR BUNUDA HİLE VE CEBREN YAPMIŞTIR. TC ANAYASASINA BAKIN NASIL KIRALLIĞINI KORUMAYA ALMIŞTIR GÖRÜRSÜNÜZ.Bunun en basit örneği ATATÜRK İSMİ DİR VE SADECE ONUN TEKELİNDEDİR.selam ve saygıyla
Mustafa Kemal Zamanında yapılan ve değişikliklerle birlikte 1960 yılına kadar yürürlükte olan 1924 Anayasası ile ilgili bir çalışmayı birlikte değerlendirelim. Bakalım dedikleriniz gerçek mi değil mi?

1924 Anayasası
Prof. Dr. Ahmet Mumcu
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 5, Cilt: II, Mart 1986
________________________________________
I. GENEL OLARAK

Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen ve bundan dolayı 1924 Anayasası diye adlandırılan metin, gerek içeriği gerek uygulanışı bakımından Türk demokrasi tarihinde ilginç ve özel bir yer almıştır.

Bilindiği gibi ilk yazılı Türk Anayasası, 1876 yılında, egemenliği mutlak olarak elinde tutan Osmanlı Padişah’ınca ulusuna verilmiştir. Yapılışı hiçbir demokratik esasa dayanmayan bu Anayasa, kuramsal olarak 1922’ye kadar, yani 46 yıl yürürlükte kalmış ise de tam olarak uygulanması 18 yılı aşmaz.* Bu 18 yıllık sürenin son dört yılında ise Anayasa, bütün ülkede uygulanabilir olma niteliğini de yitirmişti. Gerçekten, 30 Ekim 1918 Mondros Bırakışmasından itibaren ülkenin işgal ve parçalanma sürecine girmesi ardından 23 Nisan 1920’de, ulusal egemenliğe dayanan yepyeni bir Türk Devleti’nin kurulması, 1876 Anayasası’nın nerelerde ve hangi ölçüde uygulanabilir olduğu sorusunu ortaya çıkarmıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yaptığı ilk Anayasa, demokratik bir temele dayandığı ileri sürülebilecek ilk metindir. 1921 Anayasası olarak adlandırılan bu metin, saltanatın kesin olarak kaldırıldığı 1 Kasım 1922’ye kadar ülkedeki tek Anayasa değildi. Hukuksal olarak düşünülürse o tarihe kadar 1876 Anayasası da yürürlükte sayılabiliyordu.2 Öyle ise 1921 Anayasası kesin geçerliliğini ancak 1922 yılının Kasım ayından itibaren kazanmıştır. Ama bu Anayasa, ancak 1924 yılına kadar, yani sadece 3 yıl yürürlükte kaldı. Ardından gelen ve konumuzu oluşturan 1924 Anayasası ise, tam ve kesintisiz bir biçimde, 36 yıl yürürlükte kalmıştır. Bu bakımdan yüz yılı aşmaya başlayan anayasacılık tarihimizin3 en uzun ömürlü metnidir. Kaldı ki bu metin, 27 Mayıs 1960’da büyük ölçüde değiştirilmesine rağmen, kuramsal da olsa, 9 Temmuz 1961’e kadar geçerliliğini sürdürmüştür.4

1924 Anayasası, 1920’de kurulan rejimi sağlamlaştırmış, içeriği de bu amaca uygun olarak düzenlenmiştir. Ayrıca bu Anayasa, hem tek partili hem de çok partili hayatımız sırasında da uygulanmıştır. Başka bir deyişle, tam demokrasiye geçme çabaları bu Anayasa zamanında başlamıştır.

Görülüyor ki, 1924 Anayasası, her bakımdan ilginç bir belgedir. Bu belge, hem uygulandığı zaman hem de yürürlükten kalktıktan sonra, birçok bilim adamınca incelenip değerlendirilmiştir. 5 Biz de bu yazımızda, yeni Türk Devleti’nin en önemli hukuksal metinlerinden olan bu Anayasa’yı çeşitli yönleri ile okuyucuya kısaca tanıtmak istiyoruz.

II. 1924 ANAYASASI’NIN HAZIRLANIŞI
Bilindiği gibi, birinci Türkiye Büyük Millet Meclis’i, “selâhiyet-i fevkalâde”ye malik bir parlamento olarak toplanmıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın amacı, bu Meclis’i bir kurucu güç olarak kullanıp “rejimi” değiştirmek idi. Fakat “kurucu meclis” deyiminin uyandıracağı kuşkulardan çekindiği için, amacı biraz daha değişik bir biçimde ifade etmiştir.6 Normal bir parlamentonun “olağanüstü” yetki ile donatılması da, Mustafa Kemal Paşa’nın isteklerine uygundu. Zira, bir parlamentonun olağanüstü yetkilere sahip olması, her türlü yoruma açıktır. Bu yorum, o parlamentoyu bir kurcu meclis de yapabilir. Nitekim bir süre sonra, biraz aşağıda değineceğimiz gibi bu yorum, bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından dile getirilmiştir.

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, kurulduktan ancak dokuz ay kadar sonra, 20 Ocak 1921’de, Anayasasını yapabildi. Bu Meclis kurulduktan sonra, anayasal nitelikli çok önemli metinler çıkarmışsa da 7 çeşitli sebepler, asıl anayasanın yapılmasını geciktirmiştir. Bu sebeplerin özeti, Meclis’in daha geçici mi kalıcı mı olduğuna karar verememesidir. Sonunda, tereddütler bir ölçüde azalınca, 1921 Anayasası hazırlanmıştır. Büyük oranda daha önce çıkartılan anayasal metinlere dayanan bu belge, “olağanüstü yetkilere sahip” bir Meclis’in kurucu bir güç olduğunu da göstermiş bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa, bunu çok açık bir biçimde belirtiyordu: “...Meclis-i âliniz aynı zamanda bir meclis-i müessesan salâhiyetini haizdir; mevcut Kanun-ı Esasî’yi kaldırır, yerine yenisini koyabilir... Meclis-i âlinizin aynı zamanda bir meclis-i müessesan mahiyetinde olduğunu... 8”, “....işte birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu Anayasa’yı yaparken, kurucu güç olarak kabul edilmiştir. Hele, ulus egemenliği ile büyük bir çelişki içinde olan saltanat kaldırılınca, bu Meclis’in “kuruculuğu”, hiçbir tartışma bırakmaz bir duruma gelmiştir.” Böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1921 Anayasası’nı 29.10.1923’te esaslı olarak değiştirmiş ve cumhuriyeti kurmuştur.9 Ancak bu Meclis, 1 Nisan 1923’te yeniden seçim kararı almıştı. Seçimlerden sonra ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi oluşmuş ve 11 Ağustosta çalışmalarına başlamıştır. 1924 Anayasası’nı yapan bu Meclis’tir. Öyle ise ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de kurucu güç olma niteliği var mıdır? Bu konuyu kısaca tartışmak yararlıdır.

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yaptığı 1921 Anayasası’nda, onun nasıl değiştirileceği hakkında bir hüküm yoktu. Bu eksiklik, iki zıt sebeple açıklanabilir: Bunlardan ilki, Anayasa’nın yapıldığı sıradaki genel görüşe uygundur. Bu Anayasa’da bulunmayan hükümler, ona aykırı olmamak koşulu ile, Kanun-ı Esasî’de bulunabilir. Zaten, pek çok kişiye göre geçici nitelikteki bu Anayasa’nın geçerliliği bitince, Kanun-ı Esasî’ye nasıl olsa dönülecektir; ikinci sebep ise inkılâpçı önderin düşüncelerinde yatmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa’nın nasıl değiştirileceğine dair bir kural koysa idi, kendi kendini sınırlar ve kuruculuk niteliğini yitirirdi. 1921 Anayasası tartışılmaz duruma gelince, cumhuriyetin ilanıyla yapılan değişiklikte de böyle bir ekleme yoktur. Öyle ise birinci Meclis, bir kurucu güç olarak ömrünü tamamladı. Onun yerine gelen ikinci Meclis de, gene 1921 Anayasası’na göre oluşmuştu. O Anayasa’nın nasıl değiştirileceğine dair, yeni Meclisi bağlayan hiçbir hüküm olmadığından ve Meclis’in üzerinde veya ona denk başka bir güç de bulunmadığından, ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de kuruculuk yetkisini taşıdığı çok açıktır. Önemli iki başka sebep, bu Meclis’in 1924 Anayasası’nı yapma yetkisine sahip olduğunu ayrı bakımlardan destekler. Bunlardan biri, 1921 Anayasası’nda ünlü 29 Ekim 1923 değişikliği kabul edilirken, Meclis Genel Kurulu’nun, Anayasa’daki diğer eksikliklerin de giderileceği yolundaki encümen kararını dinlemesi ve buna karşı bir düşünce ileri sürmemesidir.ı0 Öyle ise, Anayasa’yı tamamlamak yolunda üstü örtülü bir Meclis iradesi vardır. Yeni Meclis de -aksine bir karar vermediğine göre- bu iradeyi benimsemiştir ve hukuk açısından bu benimsemeye hiçbir engel yoktur. İkinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu konudaki iradesini ilk önce, halifeliğin kaldırılması ile göstermiştir. Gerçekten “Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun, n 1921 Anayasası’na çok büyük ve önemli bir ek niteliğindedir. Yukarıda son olarak belirtilen diğer iki sebebin ikincisi de bu kanunun içinde yatmaktadır: Saltanatın ilgasından ve hele cumhuriyetin ilânından sonra halifelik makamının hiçbir hukuksal yetkisi kalmamıştı. Buna rağmen pek çok çevrelerin halifeyi siyasal bir güç olarak gösterme yoluna saptıkları iyi bilinir. Böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin karşısına, onunla en aşağı denk bir yeni güç getirme çabası, bu Meclis’in yetkilerini kısma denemesi olarak görülebilir. Halifeliğin kaldırılması ile bu yol da tıkanmıştır. Artık ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, belki bu son engelin de kalkması sebebi ile, ilkinden de tartışmasız bir kurucu meclis niteliğindedir.

Bu kurucu meclis, artık yeni bir anayasal düzenlemeyi zorunlu görüyordu. 1921 Anayasası, hükümleri bakımından son derece yetersiz bir duruma gelmişti. Öyle ki, birinci Meclis’in 1921 Anayasa’sını kabul ettikten sonra, onun eksikliklerini giderme çabalarını, ikinci Meclis de göstermiştir.12 Anayasa taslağını hazırlamakla görevli komisyon yerinde bir görüş benimsemiş, 1921 metnini değiştirip genişleterek insicamsız bir metin yazmak yerine, yeni bir anayasa hazırlanmasını daha doğru bulmuştur.13 Komisyon çalışmalarını sürdürürken Meclis, kurucu güç olduğunu gösteren çok ilginç ve önemli bir karar alarak, Anayasa’nın kabul çoğunluğunu belirlemiştir.14 Böylece kurucu güç, kendini sınırlamaya başlıyordu. Anayasa, mutlak çoğunluğun üçte ikisinin oyu ile kabul edilebilecekti. Artık Anayasa, sıradan bir kanun gibi yasalaşamayacaktı. Meclis, bu konuda yetkisini sınırlamıştı, ama Anayasa’nın da diğer bütün kanunların üzerinde olduğunu, kendi iradesine dayanarak göstermiş bulunuyordu.

Komisyon raporundan ve komisyon sözcüsü Celal Nuri Bey’in 9 Mart 1924 günü başlayan genel kurul görüşmelerinde yaptığı konuşmadan anlaşıldığına göre, anayasa taslağı hazırlanırken özellikle Polonya Anayasa’sından yararlanılmıştır. Diğer anayasalar dururken bu genç devletin Anayasa’sını benimseme, Polonya’da da güçler birliği sisteminin kabul edilmiş olmasıyla açıklanabilir. Ayrıca, parlamenter sistem esasına dayanmış bulunmakla birlikte Fransa’daki üçüncü cumhuriyet Anayasasından da bazı maddelerin alındığı anlaşılmaktadır.15

Anayasa hazırlanırken komisyonda ve Meclis’teki bazı başka çevrelerde, başkanlık hükümetine benzer bir sistemin üzerinde de durulmuşken, daha sonra, güçler birliği esasına dayanma düşüncesi galip gelmiştir.16 Böylece temel yapısı bakımından 1921 Anayasası’nın 1923 değişikliği ile kurulan çatısına sadık kalınmış, ancak tasan evresinde, bu çatıya ters düşebilecek bir hüküm de metinde yer almıştır; bu, tasarının 25. maddesidir. Söz konusu tasarı maddesinde cumhurbaşkanına meclisi dağıtma yetkisi tanınıyordu. Böylece meclis hükümeti yapısından büyük ölçüde uzaklaşılmış oluyordu. Tasarıdaki hüküm, bu konuda cumhurbaşkanına çok geniş yetki tanıyordu; dağıtma hakkı, hiçbir koşula bağlanmamıştı.17 Normal bir parlamenter sistemdeki esaslar dahi bir yana bırakılmıştı. Anayasa’nın gerçek yapısıyla bağdaşmayan bu hüküm, genel kurulda en çok üzerinde durulan konu olmuştur. Milletvekillerinin büyük bir çoğunluğu, cumhurbaşkanının Meclis’i dağıtma hakkına karşı çıkmışlardır. Sonunda komisyon, bu maddeyi geri çekmek istemişse de buna imkân verilmemiş ve genel kurul, kendi müdahalesi ile dağıtma hakkını kesin olarak kaldırmıştır. Milletvekillerinin çoğunluğu dağıtma hakkının güçler birliği ilkesi ile çatıştığını ileri sürmüşler, meclis üstünlüğünün mutlak olması gerektiği görüşünde birleşmişlerdir. 18

Komisyon metninde kadınlara da seçme ve seçilme hakkının verilmesi son derece ilginçtir. Komisyon üyelerinin ileri görüşlü ve inkılâpçı niteliğini yansıtan bu hükümler üzerinde de ateşli görüşmeler yapılmıştır. Sonunda Meclis’in çoğunluğu, “her Türk”ün seçme ve seçilme hakkına sahip olduğunu kabul etmeyerek maddedeki ifadeyi, “her erkek Türk” biçimine sokmuştu.19

Genel kurulda bazı milletvekilleri, ikinci bir meclis kurulmasını önermişlerdir. Çift meclis sisteminin lehinde ve karşısında olanlar, ilginç tartışmalar yapmışlarsa da çoğunluk, bu öneriyi kabul etmemiştir. 20

Genel kurul, belirtilen bu önemli konular dışında, komisyon metnini hemen hemen aynen kabul etmiştir. Özellikle kamu özgürlükleri konusunda Anayasa’nın sakatlığı, o zaman hiçbir milletvekilinin dikkatini çekmemişti. Gene Anayası’nın hiçbir maddesinin savsaklanamayacağı, ihmal edilemeyeceği ve kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağını buyuran 103. maddedeki eksiklik de gözden kaçmıştı. 21 Böylece cumhuriyet döneminde yapılan ilk Anayasa, “ittifaka yakın bir ekseriyetle”22, 20 Nisan 1924 tarihinde kabul edildi.

III. 1924 ANAYASASI’NIN GENEL YAPISI
Artık uygulanmayan ve tarihe malolan 1924 Anayasası’nın bütün hükümlerini ayrıntılı bir biçimde incelemenin bir yararı yoktur. Ancak bu ilginç Anayasa’nın genel görünümünü, temel yapısını kısaca gözden geçirmek de gerekmektedir.

1. Anayasanın Dayandığı Temel İlkeler
1924 Anayasası, yapıldığı sırada başlıca üç ilkeye dayanıyordu: cumhuriyet, milliyetçilik ve güçler birliği. Cumhuriyet ilkesine kıskançlıkla sahip çıkılmıştır; öyle ki devlet şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki madde, değiştirilemeyeceği gibi değiştirilmesi dahi önerilemez (Madde 102). 1924 Anayasası’nın kabulünden bir yılı biraz aşkın bir süre önce ilân edilen cumhuriyetin Türk Devleti’nin temeli olduğu, daha ilk maddesinde belirtilmiştir. Bu cumhuriyetin en önemli niteliği millî olmasıdır. Osmanlı döneminin millî olmayan devlet anlayışı terk edilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulduğu tarihten itibaren hızla gelişen milliyetçilik anlayışı, böylece cumhuriyetin de temeli sayılabilir.

Bilindiği gibi Atatürk, Büyük Millet Meclisi’ni açarken, onun millîlik niteliğini belirtmek için, adının başına “Türkiye” kelimesini koymuş ve böylece Meclis’in kesin biçimini almış adını her fırsatta, sık sık ifade etmişti. 1921 Anayasası’na artık “Türkiye Devleti” ibaresi konulmuştur (Madde 3). Bu, her bakımdan çok ileri bir adımdır. îşte bu adım, 1921 Anayasası’na göre daha tam bir anayasa olan 1924 metninde çok sağlam olarak yerini almıştır.

Millî cumhuriyet, ayrıca siyasal bakımdan temelini güçler birliği ilkesine yaslamıştır. Komisyon sözcüsünün ifadesine göre: “Bu cumhuriyeti meydana getiren, tevhid-i kuvva esasıdır”. 23 tik Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gerçek bir inançla bağlandığı güçler birliği ilkesi, böylece geleneksel bir özelliğe bürünmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın güçler birliğine karşı duyduğu saygı derecesindeki hayranlık, 1924 Anayasası’nı yapanlar tarafından da aynen benimsenmiştir.

Anayasa’ya 1928, 1934 ve 1937 değişikleriyle başka bazı ilkeler de temel olmuştur. Böylece millî cumhuriyet, lâik bir karakter almış, ayrıca siyasal eşitlik de getirilerek modern bir demokrasinin ana esaslarından biri daha sağlanmıştır. Bu konuyu, bir alttaki bölümde kısaca gözden geçireceğiz.

2. Anayasanın İnkılâpçı Karakteri

Anayasa, bir yandan milliyetçilik ve cumhuriyetçilik ilkelerine dayanırken, bir yandan inkılâbı geliştirme özelliğine de sahip görülmektedir.

Gerek komisyon sözcüsü, gerek diğer milletvekillerinin sık sık belirttikleri gibi, bu Anayasa Türk inkılâbının bütün niteliklerini taşımaktadır. Bu bakımdan Osmanlı Anayasası’ndan temelden ayrılmaktadır.

Türk inkılâbının bir bütün olduğunu biliyoruz. Bu bütünü oluşturan öğelerin başında şu gelir: millî egemenliğe dayanan bir cumhuriyet. Gerçekten Anayasa: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” (Madde 3) demekle, temeli 23 Nisan 1920’de atılan ilkeyi tam anlamı ile benimsemektedir. Bu inkılâpçı karakterin yanında milliyetçilik ilkesi de göze çarpmaktadır. Millî Türk Cumhuriyeti, Türklerin devletidir. Öyle ise devlet, milliyetçidir. Atatürk’ün dediği gibi: “Milletin idame-i mevcudiyet için efradı arasında düşündüğü rabıta-i müştereke, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini tebdil etmiş, yani millet dinî ve mezhebî irtibat yerine Türk milliyeti rabıtasıyla efradını toplamıştır.”24 Milliyet esasının belirlenmesinde ise, en insancıl görüş benimsenmiştir. 88. maddeye göre: “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir.” Böylece ırkçı veya dinci bir milliyetçilik anlayışı kökten reddedilmektedir. Öyle ise Anayasa’nın benimsediği milliyetçilik birleştirici, gerçek anlamıyla millî birliği sağlayıcı bir özelliktedir. 1924 yılında Anayasa’nın temelleri bu görüşlerden oluşuyordu. Atatürk Türk inkılâbını geliştirdikçe bu, en güzel ifadesini Anayasa’da buldu. Anayasa’da inkılâpçı düşünceye engel hükümler bulunmadığı için, devleti kuran temel hukuk kuralının niteliğine, inkılâbın bütün özellikleri yansıdı.

Anayasa’nın Türk inkılâbına yön verici en önemli -ve ilk- değişikliği, 1 o Nisan 1928 tarihinde yapılmıştır. 25 Bu değişiklik ile lâiklik ilkesi Anayasa’ya yerleşmiştir. Aslında Anayasa inanç ve vicdan özgürlüğünü kesinlikle tanıdığından, kişilerin lâik bir hayat sürmeleri mümkündü. Öte yandan 4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu da lâiklik ilkesini geliştiren hükümler taşıyordu.26. işte bu gelişmeler, Anayasa’ya yansımalıydı. Yukarıda sözü geçen değişiklikle Anayasa’nın 2. maddesindeki devletin dininin İslam olduğu hükmü ile, 26. maddede Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görevleri arasında -en başta- sayılan “ahkâm-ı şeriyenin tenzifizi” hükmü kaldırıldı. Bu iki önemli değişikliğe paralel olarak 16. ve 38. maddelerde bulunan milletvekilleri ile cumhurbaşkanının göreve başlarken antiçme formüllerindeki “vallahi” sözcüğü de silindi. Böylece hem Türk Devleti’nin resmî bir dinle bağlı olmaması, hem de yasama organının dinsel işlerle bir ilgisinin kalmaması sağlanmış oldu. Görülüyor ki Anayasa’nın 1928 değişikliği, onun inkılâpçılık niteliğini en belirgin düzeye çıkarmıştır.

Anayasa hazırlanırken, komisyon tasarısında kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanındığı, ama bunu genel kurulun kabul etmeyip bu hakları sadece erkeklere verdiğini belirtmiştik. Kişi özgürlüğünü, kanun karşısında eşitliği, millî egemenliği benimsemiş bir Anayasa’da kadınlardan bu hakları esirgemek, Türk inkılâbı için büyük bir çelişki idi. Ulusun yarısının temsil edilmemesi, Türk demokrasisi için eksiklik sayılırdı. İşte 5 Aralık 1934 tarihli değişiklikle kadınlara seçme ve seçilme hakkı tam olarak tanınmıştır.27 Ancak 10. ve 11. maddeler bu yolda değiştirilirken, 10. maddedeki seçme rüşdüne, kadın ve erkek için, 22 yaşın bitirilmesi ile erişileceği hükmü konulmuştur. Halbuki maddenin ilk biçiminde, bu hakkın kazanılması için, 18 yaşın bitirilmesi yeterli görülüyordu. Böylece siyasal hayatımızda bugüne kadar gelen bir tartışma yolu da açılmış oluyordu.

Bu son değişiklik, Anayasa’ya gerçek anlamı ile inkılâpçı yapısını vermiştir. 5 Şubat 1937’de, 2. maddeye Türk inkılâbının niteliklerinin konulması, Anayasa’ya 1934 yılına kadar getirilen yeniliklerin bir özetidir. 28 Bu maddeye göre: “Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır”. Bu ilkelerden cumhuriyetçilik ve milliyetçilik Anayasa’da ilk günden beri vardı. Lâiklik, 1928’de getirildi. Halkçılık, zaten cumhuriyetin eşitlik ilkesinde saklıdır, inkılâpçılık ise, Anayasa’nın ruhunda vardır. Belki, üzerinde çok tartışılan ve niteliği bugüne kadar tam olarak belirlenemeyen “devletçilik” ilkesi, bir yenilik sayılabilir. Ama “bu ilkelerin ikinci maddede Türkiye Devletinin özellikleri olarak sayılması, 1924 Anayasası’nı, Türk inkılâbının tam bir aynası yapmıştır” demek mümkündür.

3. Devletin Temel Düzenlenişi

A. Genel olarak: 1924 Anayasası’nın güçler birliği ilkesini kesin olarak benimsediğini belirtmiştik. Millî egemenliğe dayanan bir cumhuriyette güçler birliği ilkesi tanınırsa bunun sonucu, temsil organının tekliği ve onunla denk veya ondan üstün başka hiçbir makamın bulunmamasıdır. Anayasa, 3. ve 4. maddelerinde bunu en açık biçimde belirtmektedir: Madde 3: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Madde 4: “Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.”

Bu açıklık karşısında, devletin her türlü temel işlevini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yerine getireceği bellidir. Böylece 1924 Anayasası, Meclis üstünlüğünü sarsılmaz bir duruma getirmiştir. Üç temel işlevin ikisi, yani yasama ve yürütme doğrudan doğruya Meclis’çe yerine getirilir. Yargıya gelince, gerçi mahkemeler bağımsızdır ve onlar millet adına yargı hakkını kullanmaktadır, ama unutulmaması gereken, bu ifadenin 4. madde karşısında fazla bir geçerliğinin bulunmamasıdır. Gerçekten milleti ancak Büyük Millet Meclisi temsil ettiğinden, mahkemelerin millet adına karar vermesi de gene Meclis’in rızası ile mümkün olmaktadır. Başka bir deyişle mahkemeler, Meclis adına karar vermektedirler; millet adına değil. Bu konuda yargı bahsinde biraz daha ayrıntılı duracağımızdan şunu söylemekle yetiniyoruz: 1924 Anayasası’nda bütün güçler Meclis’te toplanmıştır.

B. Yasama Gücü: Yukarıdaki açıklamamızda belirttiğimiz gibi, bütün güçleri içinde toplayan Türkiye Büyük Millet Meclisi, yasama işlerinin de tek yetkilisidir. Çift meclis sistemine de gidilmemiştir. Yasama meclisi, 1934 yılına kadar, sadece erkeklerin seçtiği erkek milletvekillerinden oluşurken, o yıldan sonra, 22 yaşını bitiren her Türk seçme, 30 yaşını bitiren her Türk ise seçilme hakkına sahip olmuşlardır.

Anayasa, seçim işlerinin düzenlenmesini ayrı bir kanuna bırakmıştır (Madde 9). Böylece Türk seçim sistemi, zaman zaman değişmiş ve üzerinde tartışma yapılan önemli konulardan biri olmuştur. 29 Seçilen milletvekilleri, seçim bölgelerinin değil bütün milletin vekilidirler. Seçilme hakkına sahip olmayanlar ise, 12. maddede belirtilmiştir. Bunlar, yabancı devlet hizmetinde bulunanlar, vatandaşlık statüleri tartışmalı olanlar, maddede yazılı yüz kızartıcı suçları işleyenler, kamu hizmetinden yasaklılar, kısıtlılar ve türkçe okuyup yazma bilmeyenlerdir. Milletvekillerinin çalışma biçimleri, milletvekilliği sıfatının kalkması konusunda çeşitli hükümler konulmuştur. Seçimler dört yılda bir yapılır. Dört yılın bitiminde seçim yapılamıyorsa yasama dönemi bir yıl daha uzatılabilir. Doğaldır ki Meclis, zamanından önce de kendini dağıtabilir. Anayasa, 9.-30. maddeleri arasında yasama meclisinin nasıl çalışacağını anlatmıştır, ayrıca 26. maddede “meclisin doğrudan doğruya kendisinin yapmak zorunda olduğu” işleri de saymıştır. Bunların bir bölümü yasama etkinliğini de aşan görevlerdir. Maddeye göre her türlü yasama işlerinden başka savaş ilânı; uluslararası anlaşmaların yapılması; para basımı; akçalı yüklenme sözleşmelerinin ve imtiyazların onaylanması; her türlü af; soruşturmaların, cezaların ertelenmesi ve ölüm cezalarının onaylanması Meclis’in başka hiçbir makama bırakmayacağı yetkiler içindedir.

C. Yürütme Gücü: Yürütme gücü de, sistemin gereği, Meclis’e aittir. Ancak bu yetkiyi Meclis, doğrudan doğruya değil, “kendi seçtiği cumhurbaşkanı ve onun tayin edeceği bakanlar kurulu eliyle kullanır” (Madde 7). Bu “kullanmanın” koşulları 31.-52. maddelerde ayrıntılı bir biçimde anlatılmakta, ayrıca 89.-101. maddelerde de malî ve idarî konular düzenlenmektedir.

Yürütme işlerinin başı cumhurbaşkanıdır. O aynı zamanda devlet başkanı olduğundan sorumsuzdur. Cumhurbaşkanını Meclis, kendi üyeleri arasından, özel bir seçim koşulu aranmadan belirler. Bir seçim dönemi için belirlenen cumhurbaşkanı, yeniden seçilebilir. Cumhurbaşkanının yetkili olduğu iki görevi vardır. Bunlardan birincisi başbakanı atamak ve onun seçtiği bankalar kurulu üyelerini onaylamaktır (Madde 44). Bu konuda cumhurbaşkanı kesin yetkilidir. Ama 1924 Anayasası’nın uygulanışında hiçbir cumhurbaşkanı, bakanlar kurulu üyelerini uygun bulmadığını açıkça belirtmemiştir. Cumhurbaşkanının diğer yetkisi, onaylanmak üzere kendisine gönderilen kanunu, on gün içinde tekrar görüşülmek üzere, Meclis’e geri gönderebilmesidir (Madde 35). Ancak, Meclis üstünlüğünü her şeyin üstünde tutan parlamento, kanunu aynen benimseyebilir. Bu durumda cumhurbaşkanına düşen, veto ettiği kanunu onaylamaktır. Cumhurbaşkanının diğer görevleri daha çok devlet protokolü ile ilgilidir.

Hükümetin oluşması ve çalışması hakkında 1921 Anayasası’nın 1923 değişikliğinde benimsenen sistem, onu izleyen Anayasa’da aynen korunmuştur. Bilindiği gibi cumhuriyetin ilânına kadar, bazı önemli sapmalara rağmen, Meclis hükümeti sistemi uygulanmıştı. 30 Bu sistem, 1923’te büyük ölçüde bırakılmış ve parlamento, yürütme yetkisini doğrudan doğruya değil, gene kendi içinden çıkan bir hükümet aracılığı ile kullanma yoluna gitmiştir. Böylece 1924 Anayasası’na göre de hükümete bırakılan yürütme işlerine Meclis, doğrudan doğruya müdahale edemez, ama güçler birliği ilkesinin zorunlu sonucu olarak Meclis, hükümeti her zaman denetleyebilir ve düşürebilir (Madde 7). Bu yetki mutlaktır. Böylece Meclis, doğrudan doğruya kullanmadığı yürütme yetkisini elinde tutan hükümeti, hiçbir koşula bağlı kalmadan, dilediği biçimde denetlemekte ve düşürebilmektedir; öyle ki bu konuda Anayasa’ya bile belli kurallar konulmamış, “Soru, gensoru ve Meclis soruşturması, Meclis’in yetkilerinden olup bunların nasıl uygulanacağı içtüzükte gösterilir” (Madde 22) hükmü ile yetinilmiştir. Böylece Meclis, yürütme yetkisini verdiği hükümeti büyük bir kıskançlıkla gözlemekte ve. gerekirse onu düşürebilmektedir. Buna karşılık, parlamenter sistem söz konusu olmadığından hükümetin elinde Meclis’e karşı kullanılabilecek en küçük bir silâh dahi yoktur. Bu durumda kuramsal açıdan hükümet, son derece güçsüzdür, ama uygulamada bunun tersi olmuştur. Aşağıda bu hususa da kısaca değineceğiz.

Bu kuramsal düzeyde hükümet ve başbakan sadece “sorumludurlar”. Onların yargılanmaları bile normal mahkemelerde yapılmaz (Madde 61). Bir başbakan, dilediği, zorunlu gördüğü bir alan için bakanlık bile kuramamaktadır. “Bakanlıkların kuruluşu, özel kanuna bağlıdır (Madde 48).” Hükümetin en önemli yürütme araçlarından olan tüzüklerin denetemi bile yargı alanına değil, yasama alanına sokulmuştur (Madde 52). Hükümet ayrıca il yönetiminde, memurlarını kullanmada, malî işlerde doğrudan doğruya Meclis’in iradesine bağlıdır. Yani bu konularda anayasa hükmü yoksa kanun yapılacaktır; kanunu da Meclis yapar. Sözü geçen konulardaki Anayasa hükümleri de, gene Meclis’i yetkili kılmaktadır (Madde 89-101).

D. Yargı Gücü: Biraz yukarıda, yargı gücünün de Meclis’te toplandığını belirtmiştik. Bu konu üzerinde biraz daha duralım; Anayasa, 8. maddesinde şöyle demektedir: “Yargı hakkı, millet adına usul ve kanuna göre bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır”. Bu madde, ilk bakışta “yargı hakkının yasama ve yürütmeden ayrı olarak bağımsız mahkemelere verildiği” kanısını uyandırmaktadır, ancak bu görüş geçerli değildir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Anayasa’nın 4. maddesindeki kesin hüküm, Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında hiçbir makama milleti temsil etme yetkisi vermemekte, millet adına da egemenliği ancak ve ancak ona kullandırmaktadır. Bu kesin hüküm karşısında, yargı gücünün bağımsızlığını ileri sürmek zorlaşır, zira hele güçler- birliğini tanıyan sistemlerde egemenlik, hiçbir biçimde parçalanamaz. Yargı hakkı da egemenliğin bir bölümüdür ve 4. maddeye göre Meclis’e ait olması gerektir. Zaten 8. madde, bize bu konuda bir ip ucu veriyor. Yargı hakkını mahkemeler, “kanuna” göre kullanacaklardır. Kanunu ise Meclis yapar ve Anayasa “kanunun” veya “kanunların” nasıl konulacağı hakkında Meclis’e bir şart koşmamıştır. Başka bir deyişle mahkemeler, ancak Meclis’in verdiği yetki ölçüsünde bağımsızdırlar.

Yargı işlerinin güven içinde geçmesi için Anayasa, 54. maddeyi getirmiştir. Burada ilk önce: “Yargıçlar bütün davaların görülmesinde ve hükmünde bağımsızdırlar ve bu işlevine hiçbir türlü karışılmaz” denildikten sonra hemen: “ancak kanun hükmüne bağlıdırlar” ibaresi gelmektedir. Böylece yargıçlar, kanun sınırları içinde denetlenebilir ve 1950-1960 döneminde bu yapılmıştır. Gene ayni madde şöyle diyor: “Mahkemelerin kararlarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar Kurulu hiçbir türlü değiştiremezler, başkalayamazlar, geciktiremezler ve hükümlerinin yerine getirilmesine engel olamazlar.” Bu bir ölçüde adalet işlerine güven sağlayan bir hükümse de mutlak değildir. Zira Büyük Millet Meclisi’nin yetkileri arasında- genel ve özel af dışında- cezaları hafifletmek ve değiştirmek, kanun soruşturmalarını ve kanun cezalarını (tahkikat ve mücazat-ı kanuniyeyi) ertelemek, mahkemelerden çıkıp kesinleşen ölüm cezalarını yerine getirmek sayılmaktadır (Madde 26). Sonuncu yetkiyi tartışma dışı bıraksak bile Meclis, bazı mahkeme kararlarına doğrudan doğruya müdahale edebilmektedir.

Yargı gücünün bağımsız olmadığına dair son kanıt, Anayasa’nın 55.-57. maddeleridir. Bu hükümlere göre, yargıçların görevlerinden çıkarılmaları, nitelikleri, çalışma biçimleri, görevleri “kanunla” düzenlenir. Bu konularda da kanunun ölçüsünü Anayasa koymamıştır. Yani başka bir deyişle “yargıç güvencesi” Anayasa’da yoktur. 1950-1960 döneminde kanunlarla yargıçlar tehdit altına alınabilmişlerdir. Kısaca, Anayasa’nın yargı hakkının bağımsızlığından söz eden 8. maddesi romantik bir hükümdür.

E. Özgürlükler: 1924 Anayasası özgürlükleri, Beşinci Bölüm’de yargı işlerinden sonra düzenlemiştir. Bir anayasada özgürlükler bahsinin bu kadar geriye atılması doğru sayılmayabilir. “Türklerin Kamu Haklan” başlığını taşıyan bu bölüm 68.-88. maddeler arasındadır. İlk bakışta Anayasa bütün siyasal özgürlükleri vatandaşa tanıyor izlenimi doğar. Bu konuda doğal hukuk kuramlarının etkisi de hissediliyor. Gene Fransız insan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin birinci ve dördüncü maddelerinde belirtilen özgürlük anlayışı, 68. maddeye hemen hemen aynen yansımıştır. 31 Böylece özgürlükler sınırlandırılabilir ama bu sınırı ancak kanun çizer. Bu kanunun ne derecede sınır çizeceği konusunda Anayasa’da hiçbir “sınır” olmadığı için özgürlüklerin güvencesi, yasama organının insafına kalmaktadır. Gerçekten özgürlükleri kısma yolunda sıkıyönetimden söz eden 86. madde dışında Anayasa’ya, yasama organı ile özgürlükler arasındaki ilişkiyi gösterecek hiçbir hüküm konulmamıştır. Meclis’in özgürlükleri kısma özgürlüğü sınırsızdır. Böylece zamanın koşullarına göre Türk siyasal hayatı, çeşitli özgürlük uygulamalarına sahne olmuştur. Bu konuda söylenecek son söz, Anayasa’nın klâsik özgürlüklerin yanında ekonomik ve sosyal haklara hemen hemen hiç yer vermemesidir. 32

IV. 1924 ANAYASASI’NIN DEMOKRASİ YOLUNDA UYGULANMASI
Kesin bir Meclis üstünlüğüne dayanan 1924 Anayasası, görünüşte bu özelliğini korumuşsa da aslında güçlü liderlerin yönettiği siyasal partilerin egemenliği altında uygulanmıştır. Bu bakımdan Meclis’in hükümeti “dilediği gibi denetleyip düşürmesi” hiçbir zaman serbestçe ve demokratik olarak kullanılan bir hak biçiminde göze çarpmamıştır.

1924 Anayasası’nda siyasal parti kurmak için herhangi bir yasaklama yoktu. Bu bakımdan Anayasa kabul edildiği yıl, 17 Kasım 1924, tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulabilmiştir. Bu partinin Meclis içinde bir gücü yoktu, ancak bir süre sonra inkılâp yolunda bir engel olduğu acıklı bazı olaylar sonunda anlaşıldı. 33 Bunun üzerine gene Anayasa’ya dayanılarak çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanunu34 ile hükümet, bütün özgürlüklere müdahale etme yetkisini almış, muhalefet partisi de kapatılmıştır. 12 Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası da Anayasa’nın tanıdığı imkânlar içinde açıldı, ama aynı yıl kurucusu eliyle kapatıldı. Zira inkılâp gene tehlikeye düşüyordu. Bundan sonra Anayasa izin vermesine rağmen 18 Temmuz 1945’te, Millî Kalkınma Partisi’nin doğumuna kadar çoğulcu demokrasiye geçilemedi. 1945-1950 arası, muhalefet partileri ile iktidar partisi arasında Anayasa’nın tam uygulanması, eksikliklerin giderilmesi konusundaki tartışmalarla geçti. 14 Mayıs 1950’den sonra da taraflar değişti, ama Anayasa üzerindeki ayni tartışmaların sonu gelmedi.

Uygulanışı sırasında yukarıda gördüğümüz temel ideolojik değişiklikler dışında Anayasa’da önemli başka değişiklikler yapılmamıştır. 35 Ancak iki biçimsel değişiklik üzerinde kısaca durmakta yarar vardır. Anayasa’nın dili 10 Ocak 1945’de değiştirildi.36 Bu, dil inkılâbının amaçlarına son derece uygun düşen güzel bir hareket idi. Eskimiş ve ağırlaşmış eski metnin yerine düzgün ve hiç de aşın olmayan akıcı bir metin konuldu, fakat inkılâplara tepki dönemini açan siyasal akımların etkisi ile, 24 Aralık 1952’de, tekrar eski metin kabul edildi. 37 ibret verici bu olay üzerinde Türk inkılâbı ve demokrasisi açısından ayrı çalışmalar yapılabilir. Anayasa’nın eski dili, hele 1952’de, öylesine eski ve anlaşılmaz duruma gelmişti ki hiçbir kesimce benimsenmedi, ama resmen yürürlükten kalktığı 1961 yılına kadar bu metin kullanılmak zorunda idi ve kullanıldı.

V. 1924 ANAYASASI ÜZERİNDE DEĞER YARGISI
1924 Anayasası ile Türkiye Büyük Millet Meclisi kurucu güç olma niteliğini bitirmiştir. Olağanüstü koşullar gereği kurucu meclis olarak çalışmak zorunda kalan Türkiye Büyük Millet Meclisi, artık normal bir parlamento durumunu almıştır. Bu parlamento, Anayasa’yı çeşitli hükümleri açısından değiştirebilir, ama yeni bir Anayasa yapamaz. 38

Böylece 1924 Anayasası ile rejim, sağlam bir biçimde yerini almış sayılmalıdır. Bu özelliği ile Anayasa, Türk siyasal hayatında olumlu bir rol oynamıştır.

1924 Anayasası’nın içeriği bakımından olumlu yanları ise şöyle açıklanabilir: Bu Anayasa inkılâpçı bir Meclis’çe yapıldı. Bundan dolayı inkılâp adımlarını kısıcı hükümler içermez. Meclis iradesi, -doğaldır ki ulus iradesinden sonra- en üstün ve tek güçtür. Onu sınırlayacak başka bir makam yoktur. Meclis’in kararları derhal yerine getirilir. Bu bakımdan da inkılâpçıların amacına uygundur. Anayasa’da ayrıntılı hükümlerin bulunmaması onu, açık ve pratik bir öze sahip kılmıştır.

Tek parti döneminde yapıldığı halde bu Anayasa kesinlikle demokrasiye açıktır. Siyasal parti kurulmasını yasaklamaz, hatta}bu konuda siyasal partiler hakkında ayrı ve ayrıntılı hükümler taşıyan 1961 ve 1982 Anayasalarından da ileridir; çünkü dernek kurma özgürlüğü içinde düşünülen (Madde 70) siyasal parti açma hakkı, Türklerin doğal haklarından kabul edilmiştir. Şu veya bu yönde bir partiyi yasaklayan hüküm dahi taşımaz.
Bu olumlu yanlarına rağmen 1924 Anayasası, demokratik düzenin işleyişini sağlam bir güvence altına alacak hükümlerden yoksundur. Her şeyden önce, biraz yukarıda da belirttiğimiz gibi, özgürlüklerin sınırını kanunun çizmesi ve bu alanda Meclis iradesine hiçbir kısıtlama getirilmemesi, büyük bir aksaklıktır. Vatandaşın bütün özgürlükleri ve bu arada siyasal parti kurma hakkı, Meclis çoğunluğunun görüşüne ve anlayışına bırakılmıştır.

Anayasa’ya aykırı kanun çıkarılamayacağını buyuran Anayasa (Madde 103), bu hükmüne de hiçbir güvence getirmemiştir. Anayasa yargısı, 1924’lü yıllarda henüz pek belirmediği için bu yol bilinmiyordu, ama kanunların Anayasa’ya aykırı olmasını önleyecek başka mekanizmalar da bulunabilirdi. Meclis’i denetleyecek hiçbir organın bulunmaması, Meclis üstünlüğü ilkesini çok katılaştırmış, bu sayede siyasal iktidarı elinde tutanların yetkileri sonsuzlaşmıştır. İyi niyetli, idealist kadrolarla bu yetki, olumlu yönde kullanılabilir. Gerçekten dev inkılâp kanunları ve uygulanmaları bunu açıkça göstermektedir. Ama siyasal kadroların başka kuşkuları olursa, bu yetki, hemen Meclis çoğunluğu diktatoryasına yol açabilir ve bu, ne yazıktır ki bazı dönemlerde gerçekleşebilmiştir.

Bütün olarak 1924 Anayasası’nı son kez değerlendirirsek şunu söyleyeceğiz: Bütün aksaklıklarına rağmen bu Anayasa, Türk siyasal hayatının gelişmesine yardımcı olmuştur. Bu Anayasa’dan alınan dersler, 1961 ve 1982 Anayasalarının ortaya çıkmasına sebep oldu. Kaldı ki cumhuriyet yönetimi ve millî egemenlik kavramları ile çağdaş uygarlığa ulaşma arzusu sonucu beliren hükümler, son Anayasamıza 1924 Anayasası’nın etkisiyle girmiştir. Denilebilir ki, genel olarak bu Anayasa Türk demokrasisinde geleneksel kurumların yerleşmesini sağlamıştır. 39
________________________________________

1 Bu Anayasa’yı işler durumda tutabilecek Meclis-i Umumî, 1878 yılında Padişahça dağıtıldı ve 1908 yılına kadar toplatılmadı. Otuz yıllık istibdat dönemi, kimi hukukçularımıza göre Anayasa’ya uygundur. Zira meclisleri açıp kapamak, bunun süresini tayin etmek, Padişah’ın yaptığı Anayasa’da, ona kayıtsız-şartsız tanınmış bir hakti. II. Abdülhamit böylece kendi görüşüne göre Anayasa’yı yürürlükte tutmuş, ama sadece Meclis-i Umumî ile ilgili hükümünü -gene Anayasa’ya uygun olarak- 30 yıl uygulamamıştır. Biçimsel hukuk mantığı açısından doğru sayılacak bu düşünceye uyulursa, 1876’da ilân edilen Anayasa’nın, Osmanlı Devleti’nin kesin olarak sona eriş tarihi olan 1922 yılma kadar, tam 46 yıl uygulandığı kabul edilebilir. Ancak bir anayasa, temel hükümlerindeki işlerlik ile geçerli bir uygulama görmüş sayılabilir. Bu açıdan bakılırsa, 1876 Anayasası’na 18 yıl uygulanmıştır demek, amaca daha elverişli olacaktır.
2 1876 Anayasası’nın 1921 Anayasası ile çatışmayan hükümlerinin yürürlükte olduğu kabul ediliyordu (Bk. Nutuk, c. II, 1952, s. 563. Mustafa Kemal Paşa’nın Tevfik Paşa’ya çektiği telgraf; ayrıca bk. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, İstanbul 1945,5. 151.) Büyük Dahi’nin o günün koşulları gereği, ödün verme zorunluluğundan çıkan bu durum, dünya anayasa hukuku tarihinde eşi görülmemiş bir sorun doğurmuştur: “Bir ülkede iki anayasa olur mu?” sorunu. Bu sorun, 1 Kasım 1922’ye kadar, salt hukuk açısından çözülmemiştir. 1921 yılı ortalarından itibaren artık TBMM’nin otoritesi tartışılamazdı, fakat hukuksal alanda sorun, olduğu gibi duruyordu.
3 Anayasacılık tarihimizi, dar anlamı ile, yani ilk yazılı anayasanın kabul edildiği 1876 yılı ile başlatıyoruz. Bu görüş, biçimsel hukuka uygunsa da, geniş anlamı ile anayasa hukukumuzun başlangıç tarihini, 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilânına kadar götürmek gerektir.
4 27 Mayıs 1960’da Anayasa, Türk Silâhlı Kuvvetleri’nce askıya alındı. Oluşan Millî Birlik Komitesi, 12 Haziran 1960’da kabul ettiği 1. Numaralı Kanun’la 1924 Anayasası’nı –çok büyük ölçüde, adeta tanınmayacak biçimde- değiştirerek tekrar yürürlüğe koydu.
5 Seçilmiş bibliyografya: İlhan Arsel, Türk Anayasa Hukuku, İstanbul 1959; Orhan Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul 1982, s. 86-123; AK Fuat Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, c. I Türkiye Siyasî Rejimi ve Anayasa Prensipleri, Fasikül I-II, İstanbul 1960; Bülent Nuri Esen, Anayasa Hukuku, Üçüncü Basım, Ankara 1948; Hüseyin Nail Kübalı, Türk Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, İstanbul 1960; Özkan Tikve, Teorik ve Pratik Anayasa Hukuku, İzmir 1982, s. 146-151; Osman Nuri Uman, Teşkilât-ı Esasiye Hukuku, Ankara 1939
6 Nutuk, c. I, 1950, s. 121.
7 Bu metinleri sırasıyla şöyle sayabiliriz: “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Suret-i Teşekkülü Hakkında Heyet-i Umumiye Kararı, Karar No. I, 23 Nisan 1920”, “Kuvve-i İcraiye Teşkiline Dair Heyet-i Umumiye Kararı, Karar No. 5, 25 Nisan 1920”, “Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Suret-i intihabına Dair Kanun, Kanun No. 3, 2 Mayıs 1920,” “Nisab- 1 Müzakere Kanunu, Kanun No. 18, 5 Eylül 1920”, “İcra Vekillerinin Suret-i intihabına dair Kanun, Kanun No. 3, 2 Mayıs 1920”, “İcra Vekilleri Kanunu’nun İkinci Maddesini Muadil Kanun, Kanun No. 47, 4 Kasım 1920”.
8 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 152.
9 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun, No. 364, 29 Ekim 1923
10 “Teşkilât-ı Esasiye Hakkında Kanun-u Esasi Encümeni Mazbatası ve Teklif-i Kanunîsi” A. Şeref Gözübüyük, Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 1.
11 Kanun No. 431, 3 Mart 1924
12 Anayasa’daki eksiklikler, Büyük Millet Meclisi’nin yeniden anayasal metinler kabul etmesini gerektirmiştir. Gerçekten “İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Kanun (Kanun No. 244, 8 Temmuz 1922)” ile “Heyet-i Vekile Reisinin Vazife ve Mesuliyetleri Hakkında Heyet-i Umumiye Kararı (Karar No. 384, 14 Nisan 1923)” bu eksikliklerin sonucu çıkarılmışlardır. İkinci Meclis ise, toplanır toplanmaz “Tahlif Sureti Hakkında Heyet-i Umumiye Kararı (Karar No. 1, 11 Ağustos 1923)” almak zorunda kalmıştır.
13 A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasa’sı Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 1.
14 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun Ekseriyet-i Mutlakanın Sülüsan Ekseriyeti ile Kabul Edilmesine Dair Heyet-i Umumiye Karan (Karar No. 83, 11 Mart 1924)
15 A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 1 vd., 27 vd.
16 Tahsin Bekir Balta, Rapport du Legislativ et de I’Executif en Turquie, Ankara 1958, s. 5.
17 Tasarıdaki 25. madde hükmü: “Meclis kendiliğinden intihabatın tecdidine karar verebileceği gibi, reisicumhur da hükümetin mütalâasını aldıktan sonra, esbab-ı mucibesini Meclis’e ve millete bildirmek şartıyla buna karar verebilir”. Bu ifadeden anlaşılacağı gibi, cumhurbaşkanını ne hükümetin mütalâası ne de başka bir kayıt bağlamaktadır. Cumhurbaşkanına tanınmak istenen dağıtma yetkisi, mutlaktır.
18 A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 40 vd., 179 vd.
19 Bu konudaki genel kurul görüşmeleri ilginçtir. Seçme hakkını içeren 10. madde aynen kabul edilmişti ve bu durumda kadınlara oy hakkı verilmesi de kararlaştırılmış oluyordu. Madde üzerinde hiçbir tartışma da yapılmamıştı. Milletvekilleri, seçilme hakkını içeren 11. maddeye gelince “uyandılar”. Kadınlarla ilgili tartışma başladı. Garip olan durum şudur: Ateşli tartışmalardan sonra 11. maddedeki “her Türk” ibaresi, “her erkek Türk” yapılmış, başkan maddeyi böylece oylamış, ama 10. maddeyi tekrar oylamamıştır. Böylece kadınlara seçme hakkı tanınmış oluyordu. Bu “yanlışlığın” ne zaman düzeltildiğini mevcut yayınlarda bulamadık. Bk. A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 109 vd.
20 A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 7 82 vd.
21 Yalnız Saruhan Mebusu Reşat Bey, maddedeki eksikliği sezmiş ve şu ilginç öneriyi yapmıştı: “Efendim, encümenden bir şey sormak isterim. Maddenin birinci fıkrası ‘Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun hiçbir maddesi, hiçbir sebep ve bahane ile ihmal veya tatil olunamaz’ şeklindedir. Halbuki şimdiye kadar bilhassa eski hükümetler zamanında (bu hükme uyulmadığını) pek çok gördük. Sonra demin burada bir madde kabul ettik: ‘İşkence, eziyet, müsadere ve angarya memnudur.’ Bu maddeyi herhangi birisi ihmal ederse ne olacaktır? Bendeniz o kanaattayım ki ‘tatil olunamaz, tatil olunursa hiyanet-i vataniye addolunur’ gibi bir cümle lâzımdır.” 1924 Anayasası’nın ileride pek çok aksaklığa yol açacak bu güvence eksikliğini sezen Reşat Bey’in önerisi, “O sesleri ile” hafife alınmış, üzerinde hiç durulmamıştır. A. Şeref Gözübüyük- Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957. s. 465-
22 A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 468.
23 a.g.e, s. 30 vd.
24 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, Ankara 1959, s. 237. (5 Kasım 1925’te Ankara Adliye Hukuk Mektebi’ni açarken yaptığı konuşmadan.)
25 1222 Sayılı Kanun
26 Anayasa’daki din ve vicdan özgürlüğünün somut bir belirtisi, Medeni Kanun’un 266’ncı maddesinde bulunur: “... reşit dinini intihapta hürdür”. Bu konudaki diğer bilgiler için bk. Ahmet Mumcu, Cumhuriyetin ilk Dönemlerinde Lâiklik, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. I, sayı: 2, Mart 1985, s. 513-526.
27 2599 Sayılı Kanun.
28 3115 Sayılı Kanun.
29 Seçim kanunlarının hepsinde, milletvekili sayısını nüfusa göre saptayan esas vardı. Her kırk bin Türk’e bir milletvekili seçiliyor ve böylece milletvekili sayısı sürekli olarak artıyordu. 1946 yılına kadar seçimler çift dereceli olarak yapılırdı. Oy vermenin gizliliği, oy ayrımının açıklığı, seçimlerin yargı denetiminde yapılması ise ancak 1950 yılında gerçekleşebilmiştir.
30 1923’e kadar meclis hükümeti sisteminin çok katı biçimde uygulandığı ileri sürülegelmiştir. Ancak bu sistemin pratikte tam olarak uygulanamadığı, bazı önemli sapmalara gidildiği, Özbudun tarafından kanıtlanmıştır. Bk. Ergun Özbudun, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin Hukukî Niteliği, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. I, sayı: 2, Mart 1985, s. 475-503.
31 Bildirinin 1. maddesi: “İnsanlar özgür ve hukuk bakımından eşit doğar ve öyle kalırlar....”, 4. maddesi: “Özgürlük başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilme gücüdür, bundan ötürü her insanın doğal haklarının kullanılmasının sınırı, toplumun diğer üyelerine aynı haktan faydalanmayı sağlayan sınırdır; bu sınırlar ancak kanunla belirtilebilir.” Bk. Coşkun Üçok, Siyasal Tarih, (İkinci Bası), Ankara 1978, s. 19.
32 Sadece çiftçiyi toprak sahibi yapmak konusundaki 74. maddesinin 2 fıkrası hükmü ile parasız ilköğretim zorunluluğunu getiren 87. madde bu konudaki cılız iki hükümdür.
33 Şeyh Sait ayaklanması gibi.
34 Kanun No. 575, 4 Mart 1925
35 Yukarıda sözü geçen temel değişiklikler sırasında bazı maddelerde önemsiz eklemeler yapılmış, 10 Aralık 1931’de ise 1883 Sayılı Kanun’la bütçe esaslarına (madde 95) önemsiz değişiklikler getirilmiştir. Bk. A. Şeref Gözübüyük-Suna Kili, Türk Anayasa Metinleri (1839-1980), 2. Bası, Ankara 1982, s. 111 vd.
36 Kanun No. 4695
37 Kanun No. 5997
38 Doğaldır ki 102. maddeye göre devlet şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm değiştirilemez. Bunun dışındaki hükümler değiştirilebilir.
39 1961 Anayasası’nın bazı temel hükümleri işlemez bir duruma gelince bilim çevrelerinde 1924 Anayasası’na dönme isteği gösterenler de oldu. Onlara göre 1924 Anayasası’nda bir iki önemli eksik -Anayasa yargısı ile sosyal ve ekonomik haklar gibi- giderilse idi, tutarlı, sağlam bir düzenlemeye kavuşulur, ulusal irade parçalanmaz ve bunalımlar doğmazdı. Bu da yabana atılmayacak bir görüştür. Bk. Turhan Tufan Yüce, Anayasa Değişikliği Dolayısı ile 1924 Anayasası ile 1961 Anayasası Arasında Temel Yapıları Yönünden Bir Karşılaştırma ve Özellikle Danıştay Meselesi, Erzurum 1971, VI + 58 s.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
müslümanlardan (26. January 2010), snobyx (28. January 2010), yeşil (9. November 2011)
Alt 26. January 2010, 08:56 AM   #8
müslümanlardan
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 207
Tesekkür: 30
72 Mesajina 144 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 19
müslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud ofmüslümanlardan has much to be proud of
Standart

tamamda kardeş diye bilirmisin atatürkün kurduğu bu sistem ve kanunlar kurana uyuyor.

kuran kendinden başka bütün beşeri sistemleri red eden ve tehdid eden bir yapıya sahiptir. vereceğim ayet sadece bir örnektir.
Yoksa Cahiliye devri hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah'ın hükmünden güzel olabilir? (Mâide 5/49,50)

36. Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.

KUR'AN'A UYGUN MÜSLÜMANLIK

22. İslam Allah'ın dini, Hz. Muhammed de Allah'ın son elçisidir. Kur'an-ı Kerim, hem Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğu*nun belgesi, hem de Allah'ın insanlardan neler istediğini açıkça ortaya koyan ve güvenli yollarla bize ulaşmış olan ilahî kitap*tır. Bu sebeple Kur'an'ı iyi anlamak gerekir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Bunlar Kur’an üzerinde akıl yormazlar mı? Yoksa kalp*ler üzerinde kilitler mi vardır?(Muhammed 47/24)

And olsun ki, biz Kuran'ı, üzerinde dü*şünülsün diye kolaylaştırdık; ama hani dü*şü*nen? (Kamer 54/17, 22, 32 ve 40)


23. Müslümanlar Kur’an üze*rinde düşün*meyi asır*larca unuttular. Kur’an üzerinde akıl yorma gereği unutulunca o, ulaşıla*maz, erişile*mez bir kutsal sayıldı ve onu anla*yamayacağımız şeklinde bir ka*naat oluştu. Sonra eskile*rin her şeyi hallettiği savu*nuldu ve yeniliklere kapılar kapandı. Nihayet Kur'an, se*vap kazanmak için oku*nan bir kitap haline dönüştü.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا (9)

9-"Bu Kur'an, gerçekten en doğruya ve en sağlama ulaştırır ve iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.." (İsra 17/9
Kur'an, gerçekten en doğru ve en sağlam olana ulaştırır. Fakat o, anlamak için değil de sadece sevap olsun diye oku*nursa onunla bir yere ulaşılamaz. Böyle bir şey, tıpkı kaliteli bir balın, sırf görüntüsü ve ko*kusu ile yetin*meye benzer. Yenmeyen balın vücuda ne faydası olur. Müslümanlar asırlardır böyle yapmışlar ve Kur'an ile yeterince bes*lenememişlerdir. Geleneksel kültür kalıpları ile hurafeler iç içe girmiş, halkı hurafeler sar*mıştır. Ama artık Kur'an'ı an*lamak için okuyanlar ve Kur'an üzerinde akıl yoranlar vardır. Bunlar kendilerini ve toplumu sorgula*mak*tadırlar. Bu hareket geçmişle de he*sap*laşmaktadır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنْ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمْ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (16)

16-İnanmış kimseler için Allah'ı gönülden hatırlama ve ondan inen gerçeğe içten bağ*lanma zamanı hâlâ gel*medi mi? Sakın daha önce kendilerine Kitap verilen*ler gibi olmayalar. Onların üze*rinden uzun za*man geçmişti de kalpleri katılaşmıştı. On*lardan çoğu yoldan çıkmış durumdadır. (Hadid 57/16)

24. Türkiye'de kendini müslü*man sayma*yan azdır. Kendini müslüman sayanlar iki kesimdir. Birinci kesim kendini inanç bo*yutunda müslüman sayar. Onların içinde oruç tutan, kurban ke*sen, bayram na*mazı kılan ve zaman zaman Cuma na*mazına gidenler vardır. Onlar Batı me*deniyetini he*deflemişlerdir. Kolaylık olsun diye onlara "Batıcılar" diyelim. Diğer kesim ise dinin emirle*rini yerine getirme arzu ve kararlılığı içindedirler. Onlara da "dindarlar" diyelim.
Batıcılar dindarları gerici ve tutucu sa*yar, dindarlar da onları dinin dışında kal*makla suçlarlar.

25. Son yıllarda gösterilen gayretler her iki kesimi de Kur'an'ın etrafında toplamış*tır. Kur'an'a yönelen Batıcılar, dindarlardan bir kısmının ya*şadığı dinin hurafelerle dolu olduğunu görmüşler ve böyle bir din anlayışı ve uy*gulamasından uzak oldukları için kendi*lerini şanslı saymış*lardır. Bu durum, böyle din*darları fena halde sarsmıştır. Bu sar*sıntı karşısında onlar kendilerini savunmak için Kur'an'a yönelince yapılan tenkitlerin ço*ğunun haklı ol*duğunu görmüşlerdir. Bu yö*neliş, hurafeye bulaşmış ol*sun olmasın, bütün dindarları ve Batıcıları derinden etki*lemiştir. Artık bunların hepsi, Kur'an'ın etra*fında tek vücut olma nokta*sına yaklaş*mış*lardır.

26. Bu sarsıntı, bazı kimselerin kendilerini tamamen dinin dışında görmelerine sebep olmuştur. Allah'ın Kitabına yönelmenin olduğu her yerde bu süreç kaçınılmaz olarak yaşanır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurur:

Onlara bu işte (din işinde) apaçık belgeler verdik. Birbirlerine düşmeleri ancak, kendilerine bu bilgi geldikten sonra, aralarındaki çeke*mezlikten dolayı oldu. İşte senin Rabbin kıyamet günü, onların ayrılığa düştükleri konularda aralarında hük*medecektir. (Casiye 45/17)

Ehl-i Kitap’tan ve müşrik*lerden olan o tanımazlar, kendilerine apaçık bir kanıt ge*linceye dek çözülecek değillerdi.

O (kanıt) Allah’ın elçisidir ki, tertemiz sayfalar okur.

Onlarda dosdoğru hüküm*ler bulunur.

Kendilerine Kitap verilen*lerin bölük bölük bölünmeleri, ancak bu apaçık belgenin (Kur'an'ın) onlara gelmesin*den sonra olmuştur.(Beyyine 98/1-3)


De ki: "Haq geldi, Batıl yok oldu. Çünkü Batıl hep yok olagelmiştir.
İnananları esirgeyen ve iyileştiren ne varsa, biz Kuran ile onu indiririz. Ama bu, zalimlerin sadece yıkı*mını artırır. (İsra 17/81-82)

27. Kur'an'a yönelmenin güçlü olduğu her yerde çözülen gruplar, ellerindekini kay*betme korkusuyla harekete geçerler. Duygusal davran*dıkları için tozu dumana ka*tarlar. Kendilerine hiç bir şey anlata*mazsınız. Onlara karşı sabırlı olmak gerekir.

Allah Teâlâ bu konuda şöyle bu*yurur:
"Sizde bir iyilik görülse bu onları tasa*landırır. Başınıza bir kötülük gelse ona da se*vinirler. Eğer sabırlı olur ve koru*nursanız onların kurduk*ları düzen size bir zarar vermez. Çünkü onlar ne yapsalar Allah, onu çepe*çevre kuşatır." (Al-i İmran 3/120)

Bu çalkantılar faydalıdır. Bu sayede kimileri sevap kazanır, kimilerinin de gerçek kimliği ortaya çıkar. Sonunda sağlam bir din anlayışı elde etmek mümkün olur.

28. Kur'an'a yönelme bir fan*tazi ya da bir moda değildir; evrensel ve kalıcı boyut*ları olan ciddi bir iştir. Kur'an'a yönelme sloganı ile çıkan*lardan kimileri, Kur'an'a uyma yerine Kur'an'ı kendilerine uydurma çabasına girebil*mektedirler. Bunlar başkala*rını tenkit ederken kendileri*nin ne duruma düştüklerinin farkına bile varamıyorlar. Bu sebeple Kur'an'a yönelen herkes kendini bu açıdan sık sık sorgulamalıdır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarı*lın; birbirinizden ayrılma*yın. (Al-i İm*ran 3/103)

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا (59)

59-Ey İnananlar! Allah’a bo*yun eğin, el*çisine boyun eğin, sizden olan yetkililere de. Bir konu üzerinde çeki*şince, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu hemen Allah’a ve Resulüne götürün. Bu hem daha hayır*lıdır, hem de sonu daha iyi olur. (Nisa 4/59)

Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Sakın onların heveslerine uyma. Onlardan kaçın ki Allah'ın sana indirdiği*nin bir kısmın*dan seni saptır*masınlar. Eğer yüz çevirirlerse bilesin ki, Allah bir takım günahla*rına karşılık başlarına bir kötülük gelmesini istiyordur. Zaten insan*lardan çoğu ger*çekten yol*dan çıkmıştır.

Yoksa Cahiliye devri hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah'ın hükmünden güzel olabilir? (Mâide 5/49,50)

Konu müslümanlardan tarafından (26. January 2010 Saat 09:42 AM ) değiştirilmiştir.
müslümanlardan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. January 2010, 03:23 AM   #9
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.900
Tesekkür: 3.468
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
tamamda kardeş diye bilirmisin atatürkün kurduğu bu sistem ve kanunlar kurana uyuyor.
Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyette Millet meclisi vardır ve yasaları yapanlar da milletin seçtiği vekillerdir. Millet Kur’an’ı bilir ve yaşamına geçirmek isterse ona uygun yasalar yapar.
Mustafa Kemal’in döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisinde çıkan yasalardan Kur’an’a aykırı olan yasalar nelerdir?
Dünyada bugüne kadar kurulmuş olan halkı Müslüman olan devletlerde -adı din devleti veya değil-Kur’an’ aykırı olan yasalar nelerdir?
Kur’an’a uygun çıkan yasalar Mustafa Kemal’in liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyetinde mi değil mi? Lütfen araştırınız.


Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
kuran kendinden başka bütün beşeri sistemleri red eden ve tehdid eden bir yapıya sahiptir. vereceğim ayet sadece bir örnektir.
Yoksa Cahiliye devri hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah'ın hükmünden güzel olabilir? (Mâide 5/49,50)
Bu gerçekten dediğiniz gibi midir ? Verdiğiniz ayeti daha iyi anlayabilmek için geçtiği pasaj içerisinde değerlendirelim. İnşaallah.

Maide41: Ya eyyüher Rasûlü la yahzünkelleziyne yüsariune fiyl küfri minelleziyne kalu amenna bi efvahihim ve lem tü'min kulubühüm* ve minelleziyne hadu semmaune lil kezibi semmaune li kavmin ahariyne lem ye'tuk* yuharrifunel kelime min ba'di mevadııh* yekulune in utiytüm haza fehuzuhu ve in lem tü'tevhu fahzeru* ve men yüriydillahu fitnetehu felen temlike lehu minAllahi şey'a* ülaikelleziyne lem yüriydillahu en yutahhire kulubehüm* lehüm fiyd dünya hızyün ve lehüm fiyl ahireti azabün azîym;
Ey O Rasûl! Kalbleriyle iman etmedikleri /güvenmedikleri halde ağızlarıyla “iman ettik” /güvendik diyenlerden küfürde koşuşanlar seni mahzun etmesin. Yahudi olanlardan öylesi var ki sürekli yalan/yalan için dinleyen ve sana gelmemiş bir kavmi/bir kavim için dinleyenlerdir... Mevzilerine konulduktan sonra Kelimeleri tahrif ederler. “Size şu verilirse alın, eğer o verilmez ise sakının” derler. Allah bir kimsenin fitnesini dilerse, artık onun için sen Allah’dan bir şeye malik olamazsın. İşte onlar Allah’ın kalblerini arındırmak dilemediği kimselerdir... Dünyada onlar için rezillik vardır. Ve ahirette de onlar için aziym azab vardır.

Maide;42: Semmaune lil kezibi ekkâlune lissuht* fein cauke fahküm beynehüm ev a'rıd anhüm* ve in tu'rıd anhüm felen yedurruke şey'a* ve in hakemte fahküm beynehüm bil kıst* innAllahe yuhıbbul muksitıyn;
… alabildiğine yalan dinleyenler, ziyadesiyle haram yiyenlerdir.Eğer sana gelirler ise aralarında hükmet yahut onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirir isen, sana hiç bir şekilde zarar veremezler... Şayet hükmedersen onların arasında Bil-KIST /uluhiyyet hükümlerine göre, hükmet. Muhakkak ki Allah muksitleri sever.

Maide;43: Ve keyfe yuhakkimuneke ve ındehümüt Tevratu fiyha hukmullahi sümme yetevellevne min ba'di zâlik* ve ma ülaike bil mu’miniyn;
İçinde Allah hükmü bulunan Tevrat yanlarında iken, nasıl seni hakem yapıyorlar? Sonra bunun ardından yüz çevirirler? Onlar mü’min/güvenen değillerdir.

Maide;44: İnna enzelnet Tevrate fiyha hüden ve nur* yahkümü bihen Nebîyyunelleziyne eslemu lilleziyne hadu ver Rabbaniyyune vel ‘ahbaru bimestuhfizu min Kitabillahi ve kânu aleyhi şüheda'* fela tahşevünNase vahşevni ve la teşteru bi ayatiy semenen kaliyla* ve men lem yahküm bi ma enzelAllahu feülaike hümül kafirun;
Tevrat’ı biz inzal ettik . Onda Huda ve Nur vardır. Teslim/İslam olmuş Nebîler Onunla (Tevrat’la), Rabbaniyler ve Ahbar da Onun üzerine şahidler olarak Kitabullahdan korumakla görevli oldukları ile Yahudi olanlara hükmeder. O halde insanlardan korkup ürpermeyin, benden ürperin. Benim ayetlerimi az bir bahaya satmayın. Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmez ise, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.

Maide;45: Ve ketebna aleyhim fiyha ennen nefse Bin nefsi vel ayne bil ayni vel ‘enfe bil’ enfi vel’üzüne bil’üzüni vessinne bissinni velcüruha kısas* femen tesaddeka bihi fe huve keffaretün leh* ve men lem yahküm bima enzelAllahu feülaike hümüz zalimun;
Onda (Tevrat’ta), onlar üzerine yazdık: “Nefs’e nefs, göze göz, buruna burun, kulağa kulak ve dişe diş . Yaralar da kısastır”. Ama kim onu tasadduk eder ise, o onun için bir keffarettir. Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmez ise, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

Maide;46: Ve kaffeyna alâ asarihim bi Iysebni Meryeme musaddikan lima beyne yedeyhi minetTevrati ve ateynahul İnciyle fiyhi hüden ve nurun, ve musaddikan lima beyne yedeyhi minet Tevrati ve hüden ve mev'ızaten lil müttekıyn;
Ardlarından onların izleri üzere, Tevrat’tan yanında/önünde olanı tasdik edici olarak MeryemOğlu İsa’yı gönderdik. O’na, içinde Huda ve Nur bulunan ve Tevrat’tan önünde olanı tasdikleyici, muttekiler için bir hidayet rehberi ve mev’ıze olmak üzere İncil’i verdik.

Maide;47: Vel yahküm ehlül İnciyli bi ma enzelAllahu fiyh* ve men lem yahküm bi ma enzelAllahu feülaike hümülfasikun;
Ehl-i İncil, onda Allah’ın inzal ettiği ile hükmetsin. Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmez ise, işte onlar fasıkların ta kendileridir.

Maide;48:Ve enzelna ileykel Kitabe bil Hakkı musaddikan lima beyne yedeyhi minel Kitabi ve Müheyminen aleyhi fahküm beynehüm bima enzelAllahu ve la tettebı' ehvaehüm amma caeke minel Hakkı, li küllin cealna minküm şir’aten ve minhaca* ve lev şaAllahu lecealeküm ümmeten vahideten ve lâkin liyeblüveküm fiyma ataküm festebikul hayrat* ilellahi merciuküm cemiy’an feyünebbiüküm bi ma küntüm fiyhi tahtelifun;
Sana da, Kitab’tan önünde olanı tasdikleyici ve O’nun üzerine Muheymin olmak üzere, Hakk Kitab’ı inzal ettik.O halde onların aralarında Allah’ın inzal ettiği ile hükmet. Hak’dan sana geleni bırakıp onların hevalarına tabi olma.Sizden her biriniz için bir şir’at / yol ve bir minhac oluşturduk. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi bir tek ümmet yapardı. Fakat size verdiğinde sizi denemek için . O halde hayratta yarışın . Cemian/toptan merciniz/dönüşünüz Allah’adır.Hakkında ihtilaf edip tartıştığınız şeyleri size haber verecektir.

Maide;49: Ve enıhküm beynehüm bi ma enzelAllahu ve la tettebı' ehvaehüm vahzerhüm en yeftinuke an ba'dı ma enzelAllahu ileyk* fein tevellev fa'lem ennema yüriydullahu en yusıybehüm bi ba'dı zünubihim* ve inne kesiyren minen Nasi lefasikun;
Aralarında Allah’ın inzal ettiği ile hükmet... Onların hevalarına tabi olma. Allah’ın sana inzal ettiğinin bazısından seni fitneye düşürmelerinden sakın. Eğer yüz çevirirler ise iyi bil ki, bazı günahlarından dolayı Allah onları yalnızca musibetlendirmek diliyor. Muhakkak ki, insanların çoğu gerçekten fasıktırlar .

Maide;50:Efe hukmel cahiliyyeti yebğun* ve men ahsenü minAllahi hukmen likavmin yukınun;
cahiliyye hükmünü mü istiyorlar? İkan sahibi bir kavim için, Allah’dan daha güzel hüküm veren kimdir?.


Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
36. Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.
Ve ma kâne li mu’minin ve la mu'minetin iza kadAllahu ve RasûluHu emren en yekûne lehümül hıyeretü min emrihim* ve men ya'sıllahe ve RasûleHu fekad dalle dalalen mübiyna;
Allah ve O’nun Rasûlü bir işi hükmettiklerinde, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadının, o işlerinde kendileri için tercih-seçim hakkı yoktur. Kim Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne isyan ederse, gerçekten apaçık bir dalaletle sapmıştır
Ahzab suresinden olan bu ayeti de pasajı içinde değerlendirmek gerekir. Allah ve Onun Resulu demek Allah adına iş yapan demektir. Allah’ın Resulu Allah’dan aldığı vahiy doğrultusunda yapabilir kendinden bir şeyler katamaz.

Hakka;40: İnnehu lekavlu Rasûlin keriym;
Muhakkak ki O (Kur’an), Keriym bir Rasûl’ün kavlidir /sözüdür.
Hakka;41: Ve ma huve bikavli şa'ır* kaliylen ma tu'minun;
O bir şairin kavli /sözü değildir. Ne kadar da az iman ediyorsunuz!.
Hakka;42: Ve la bilkavli kâhin* kaliylen ma tezekkerun;
Bir kahinin kavli/sözü de değildir. Ne kadar da az tezekkür ediyorsunuz!.
Hakka;43: Tenziylun min Rabbil'alemiyn;
Rabb’ül Alemiyn’den bir tenziyldir.
Hakka;44: Velev tekavvele 'aleyna ba'dal'ekaviyl;
Eğer bazı uydurma sözleri bizim üzerimize iftira etseydi,
Hakka;45: Leehazna minhu bilyemiyn;
Elbette Ondan sağ elini alırdık.
Hakka;46: Sümme lekata'na minhulvetiyn;
Sonra, elbette Onun vetiynini/can damarını keserdik.
Hakka;47: Fema minküm min ehadin 'anhu haciziyn;
Sizden hiçbir kimse buna engel de olamazdınız.
Hakka;48:Ve innehu letezkiretun lilmüttekıyn;
Muhakkak ki O (Kur’an), muttekıyler için bir hatıtlatma
Hakka;49:Ve inna lena'lemu enne minküm mükezzibiyn;
Ve muhakkak ki biz sizden yalanlayanları elbette biliyoruz.
Hakka;50: Ve innehu lehasretun 'alelkafiriyn;
Ve muhakkak ki O, kafirler için elbette bir hasrettir (büyük pişmanlık, sonsuz özlem).
Hakka;51: Ve innehu leHakkulyakıyn;
Ve muhakkak ki O (Kur’an), elbette Hakkel Yakıyn’dir.
Hakka;52: Fesebbih Bismi Rabbikel'Azıym;
Öyleyse Rabbinin İsm-i A’zamı ile tesbih et
La ilahe illa Allah diyerek bütün ilahları atarak ilahım sadece Allah diyenin Allah’ın vahyine karşı gelmesi mümkün müdür?

Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
KUR'AN'A UYGUN MÜSLÜMANLIK)
Müslüman, her türlü olumsuzluklardan… güvenli ve barış yurdu olan İslama kaçan kişinin adıdır. Kaçtığı islamın kitabına uyarak mü’min olacaktır. Kur’an’a uygun olmayan Müslümanlık olsa olsa münafıklıktır,müşrikliktir.

Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
22. İslam Allah'ın dini, Hz. Muhammed de Allah'ın son elçisidir. Kur'an-ı Kerim, hem Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğu*nun belgesi, hem de Allah'ın insanlardan neler istediğini açıkça ortaya koyan ve güvenli yollarla bize ulaşmış olan ilahî kitap*tır. Bu sebeple Kur'an'ı iyi anlamak gerekir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Bunlar Kur’an üzerinde akıl yormazlar mı? Yoksa kalp*ler üzerinde kilitler mi vardır?(Muhammed 47/24)

And olsun ki, biz Kuran'ı, üzerinde dü*şünülsün diye kolaylaştırdık; ama hani dü*şü*nen? (Kamer 54/17, 22, 32 ve 40))
Allah razı olsun. Bizim de yapmaya çalıştığımız yaşam kitabımız olan Kur’an’ı okumak anlamak ve yaşamak.

Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
23. Müslümanlar Kur’an üze*rinde düşün*meyi asır*larca unuttular. Kur’an üzerinde akıl yorma gereği unutulunca o, ulaşıla*maz, erişile*mez bir kutsal sayıldı ve onu anla*yamayacağımız şeklinde bir ka*naat oluştu. Sonra eskile*rin her şeyi hallettiği savu*nuldu ve yeniliklere kapılar kapandı. Nihayet Kur'an, se*vap kazanmak için oku*nan bir kitap haline dönüştü. )
Ne yazık ki böyle oldu.Bu gün bile Kur’an okuyanlar “Kur’an’cılar” “mealciler” olarak nitelendirilerek akılları sıra Allah’ın mü’minlere yasakladığı alaya alma işini yapıyorlar.


Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا (9)

9-"Bu Kur'an, gerçekten en doğruya ve en sağlama ulaştırır ve iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.." (İsra 17/9
Kur'an, gerçekten en doğru ve en sağlam olana ulaştırır. Fakat o, anlamak için değil de sadece sevap olsun diye oku*nursa onunla bir yere ulaşılamaz. Böyle bir şey, tıpkı kaliteli bir balın, sırf görüntüsü ve ko*kusu ile yetin*meye benzer. Yenmeyen balın vücuda ne faydası olur. Müslümanlar asırlardır böyle yapmışlar ve Kur'an ile yeterince bes*lenememişlerdir. Geleneksel kültür kalıpları ile hurafeler iç içe girmiş, halkı hurafeler sar*mıştır. Ama artık Kur'an'ı an*lamak için okuyanlar ve Kur'an üzerinde akıl yoranlar vardır. Bunlar kendilerini ve toplumu sorgula*mak*tadırlar. Bu hareket geçmişle de he*sap*laşmaktadır.)
Allah razı olsun. Rabbim cümlemizi de Kur’an’ı anlamak ve kendisi için yaşam kitabı edinmek için okuyanlardan eylesin.



Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Allah Teâlâ şöyle buyurur:

أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنْ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمْ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (16)

16-İnanmış kimseler için Allah'ı gönülden hatırlama ve ondan inen gerçeğe içten bağ*lanma zamanı hâlâ gel*medi mi? Sakın daha önce kendilerine Kitap verilen*ler gibi olmayalar. Onların üze*rinden uzun za*man geçmişti de kalpleri katılaşmıştı. On*lardan çoğu yoldan çıkmış durumdadır. (Hadid 57/16)

24. Türkiye'de kendini müslü*man sayma*yan azdır. Kendini müslüman sayanlar iki kesimdir. Birinci kesim kendini inanç bo*yutunda müslüman sayar. Onların içinde oruç tutan, kurban ke*sen, bayram na*mazı kılan ve zaman zaman Cuma na*mazına gidenler vardır. Onlar Batı me*deniyetini he*deflemişlerdir. Kolaylık olsun diye onlara "Batıcılar" diyelim. Diğer kesim ise dinin emirle*rini yerine getirme arzu ve kararlılığı içindedirler. Onlara da "dindarlar" diyelim.
Batıcılar dindarları gerici ve tutucu sa*yar, dindarlar da onları dinin dışında kal*makla suçlarlar. )
Niçin “batıcılar” ve “dindarlar” ya da “dindarlar” ve “dinciler” diyelim? Niçin mezheplere ayıralım ?

Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
25. Son yıllarda gösterilen gayretler her iki kesimi de Kur'an'ın etrafında toplamış*tır. Kur'an'a yönelen Batıcılar, dindarlardan bir kısmının ya*şadığı dinin hurafelerle dolu olduğunu görmüşler ve böyle bir din anlayışı ve uy*gulamasından uzak oldukları için kendi*lerini şanslı saymış*lardır. Bu durum, böyle din*darları fena halde sarsmıştır. Bu sar*sıntı karşısında onlar kendilerini savunmak için Kur'an'a yönelince yapılan tenkitlerin ço*ğunun haklı ol*duğunu görmüşlerdir. Bu yö*neliş, hurafeye bulaşmış ol*sun olmasın, bütün dindarları ve Batıcıları derinden etki*lemiştir. Artık bunların hepsi, Kur'an'ın etra*fında tek vücut olma nokta*sına yaklaş*mış*lardır. )
İnşaAllah dediğiniz gibidir. Olması gerektiği gibi olur da Allahın vahyine sıkı sıkıya sarılınır.

Alıntı:
müslümanlardan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
26. Bu sarsıntı, bazı kimselerin kendilerini tamamen dinin dışında görmelerine sebep olmuştur. Allah'ın Kitabına yönelmenin olduğu her yerde bu süreç kaçınılmaz olarak yaşanır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurur:

Onlara bu işte (din işinde) apaçık belgeler verdik. Birbirlerine düşmeleri ancak, kendilerine bu bilgi geldikten sonra, aralarındaki çeke*mezlikten dolayı oldu. İşte senin Rabbin kıyamet günü, onların ayrılığa düştükleri konularda aralarında hük*medecektir. (Casiye 45/17)

Ehl-i Kitap’tan ve müşrik*lerden olan o tanımazlar, kendilerine apaçık bir kanıt ge*linceye dek çözülecek değillerdi.

O (kanıt) Allah’ın elçisidir ki, tertemiz sayfalar okur.

Onlarda dosdoğru hüküm*ler bulunur.

Kendilerine Kitap verilen*lerin bölük bölük bölünmeleri, ancak bu apaçık belgenin (Kur'an'ın) onlara gelmesin*den sonra olmuştur.(Beyyine 98/1-3)


De ki: "Haq geldi, Batıl yok oldu. Çünkü Batıl hep yok olagelmiştir.
İnananları esirgeyen ve iyileştiren ne varsa, biz Kuran ile onu indiririz. Ama bu, zalimlerin sadece yıkı*mını artırır. (İsra 17/81-82)

27. Kur'an'a yönelmenin güçlü olduğu her yerde çözülen gruplar, ellerindekini kay*betme korkusuyla harekete geçerler. Duygusal davran*dıkları için tozu dumana ka*tarlar. Kendilerine hiç bir şey anlata*mazsınız. Onlara karşı sabırlı olmak gerekir.

Allah Teâlâ bu konuda şöyle bu*yurur:
"Sizde bir iyilik görülse bu onları tasa*landırır. Başınıza bir kötülük gelse ona da se*vinirler. Eğer sabırlı olur ve koru*nursanız onların kurduk*ları düzen size bir zarar vermez. Çünkü onlar ne yapsalar Allah, onu çepe*çevre kuşatır." (Al-i İmran 3/120)

Bu çalkantılar faydalıdır. Bu sayede kimileri sevap kazanır, kimilerinin de gerçek kimliği ortaya çıkar. Sonunda sağlam bir din anlayışı elde etmek mümkün olur.

28. Kur'an'a yönelme bir fan*tazi ya da bir moda değildir; evrensel ve kalıcı boyut*ları olan ciddi bir iştir. Kur'an'a yönelme sloganı ile çıkan*lardan kimileri, Kur'an'a uyma yerine Kur'an'ı kendilerine uydurma çabasına girebil*mektedirler. Bunlar başkala*rını tenkit ederken kendileri*nin ne duruma düştüklerinin farkına bile varamıyorlar. Bu sebeple Kur'an'a yönelen herkes kendini bu açıdan sık sık sorgulamalıdır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarı*lın; birbirinizden ayrılma*yın. (Al-i İm*ran 3/103)

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا (59)

59-Ey İnananlar! Allah’a bo*yun eğin, el*çisine boyun eğin, sizden olan yetkililere de. Bir konu üzerinde çeki*şince, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu hemen Allah’a ve Resulüne götürün. Bu hem daha hayır*lıdır, hem de sonu daha iyi olur. (Nisa 4/59)

Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Sakın onların heveslerine uyma. Onlardan kaçın ki Allah'ın sana indirdiği*nin bir kısmın*dan seni saptır*masınlar. Eğer yüz çevirirlerse bilesin ki, Allah bir takım günahla*rına karşılık başlarına bir kötülük gelmesini istiyordur. Zaten insan*lardan çoğu ger*çekten yol*dan çıkmıştır.

Yoksa Cahiliye devri hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah'ın hükmünden güzel olabilir? (Mâide 5/49,50)
Amenna Saddakna. Allahın vahyi karşısında ancak boyun bükülür ve secde edilir.

Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
dost1 Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 4 Kisi:
Barış (27. January 2010), Miralay (31. May 2010), snobyx (28. January 2010), yeşil (9. November 2011)
Alt 27. January 2010, 09:06 AM   #10
Ali Rıza Borazan
Uzman Üye
 
Ali Rıza Borazan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2009
Mesajlar: 399
Tesekkür: 59
244 Mesajina 485 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 11
Ali Rıza Borazan will become famous soon enoughAli Rıza Borazan will become famous soon enough
Standart

KUR'AN VE SÜNNET
KURAN VE SÜNNET ANLAYIŞI
Kur’an ve sünnet anlayışı tarih boyunca insanların kafalarını kurcalamış,ve yanlış algılama nedeniyle de tevhit dininin bozulmasına yol açmıştır. Ve bu sebeple de bir olan o din yüzlerce binlerce tarikat mezhep,meşreplere ayrılmıştır. Allah Bir tane olduğuna göre Emir komuta da o bir tane Allah a aittir. Şimdi bunları ayrı ayrı izah ederek Allah’ın Tanımladığı dini yerine oturtturmaya çalışalım
KUR’AN
Allah’ın İnsan oğlunun Var oluşu ile İnsanlar içerisinden duyarlı olanlardan peygamber olarak seçtiği ardı ardına dizilen elçilerle İnsanların nerde ne yapması gerektiğini en güzel bir biçimde tasarlanmış hayat projesinin adıdır.Allah bir taraftan kainatı yaratmış. Kainata bir yasa koymuş , bir taraftan da. Peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu vahiylerle bu Kainatın, esrarını genelleme ile bildirerek, halife olan adem oğluna, yorumlamasını istemiştir. İnsan oğlunun var oluşunun yeni yürümeye başladığı, dönemlerinde helal ve haramları peygamberlik aracılığı ile bildirirken. Kendi dinini tamamlayarak peygamberlik hayatını da noktalayıp. Hayatlarında kılavuz olacak olan her örnekten ,bir örnek verdiği,, hiçbir eksiğin bırakılmadığı insanların elleriyle koruttuğu bir kitapla yeni bir döneme girilmiştir. Artık bir daha Allah'tan peygamber gelmeyecek.
33/40- “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.
Allah bu Kainat kitabını yazarken hem kendi içerisindeki çelişkisizliği,hem de göndermiş olduğu vahiylerin çelişkisizliğini halife olarak yaratılan insanın yakalayıp.fıtratına uygun olarak inanıp yaşamasını istemiştir. Allah katında makbul olan dinin o olduğunu ve düşünen ve aklı olup da kullananların mutlaka o dini bulabileceklerini vurgulamıştı.
30/30- Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.
Bütün insanları Allah böyle bir dine yönlendirmek istemiştir. Örnek olarak da Hazreti İbrahim i göstererek Çevresi hep putlara taparlarken o yerlerin ve göklerin yaratılışının sırlarını keşfederek çevresinde bulunan insanların düştüğü yanılgıyı kavrayıp ben sizin taptığınız putlara tapmam diyerek kimliğini ortaya koymuştur.
6/74- Hani İbrahim, babası Azer'e (şöyle) demişti: "Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum."
6/75- Böylece İbrahim'e, -kesin bilgiyle inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.
6/76- Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: "Bu benim Rabbimdir." Fakat (yıldız) kayboluverince: "Ben kaybolup-gidenleri sevmem" demişti.
6/77- Ardından Ay'ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: "Bu benim Rabbim" demiş, fakat o da kayboluverince: "Andolsun" demişti, "Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum."
6/78- Sonra Güneş’i (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: "İşte bu benim Rabbim, bu en büyük" demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım."
/679- "Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim."
İşte Hz. İbrahim peygamberdeki bu haslet insanların hepsinde vardır.düşünerek yapmış olduğu her iş olumsuzluklar tekrar gözden geçirilerek. Israrla üzerinde durulduğunda olumsuzlukların bir bir çözüldüğü görülecektir. Soruyorum düşünüp de tevhid dinini yakalayamayan insanların hangisi tatmin oluyor. Çelişkiler içerisinde olan din akleden ve düşünenleri rahatsız eder durur ve doğruyu buluncaya kadar.aramaya devam eder.
2/144- Biz, senin yüzünü çok defa göğe doğru çevirip-durduğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursanız, yüzünüzü onun yönüne çevirin. Şüphesiz, kendilerine kitap verilenler, tartışmasız bunun Rablerinden bir gerçek (hak) olduğunu elbette bilirler. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Düşünen ve akleden nereye gideceğini bilmeyen ve Allah’ın yol göstericiliğine inanan birisi seyirci kalmaz. hemen onunla diyaloga geçer. İşte Allah ın dua eden birisinin duasına icap etmesinin anlamı budur. Dua Kişilerin istedikleri yöndeki arzularının fiiliyatıyla buluşmasının adıdır. Bahçesini sulamak isteyen bir adamın Allah’a duası Allah'tan yağmur istemesi değil.Allah ın yeryüzünde verdiği sularla sulamak için yönelmesidir. Doğru bir dinin duası da Allah’ım beni doğru yola götür dediği zaman o tarafa yönelmesidir.
İşte Hz. İbrahim peygamberin İnandığı ve yaşadığı hayatın adı mesci-di haram yani haramlardan uzaklaştırılmış örnek bir yaşam biçiminin sembolize edildiği yerdir. Allah son peygambere böyle bir dinin örnekliğini vererek oraya yönlendireceğini bildiriyor.
İşte Peygamberlerdeki temel özellik vahiylerin kontrolünde yol Almalarıdır.Hiç bir peygamber kendi keyfine göre hareket edemez. O Allah’ın tabiri caiz ise kumandasıdır Şimdi Peygamberin emirleri ve yaşadığı hayatı anlamındaki sünnet anlayışını kuran ile ölçerek değerlendirmeye çalışalım.
SÜNNET KAVRAMI
Allah’ın Göndermiş olduğu vahiylerin O çağda bulunan şartlarda olan teknoloji ile yaşanmasının bir peygamber örnekliğinde pratik hayata götürülmesidir.Hiç Bir peygamber vahyin dışına çıkamaz, ve vahyin dışında bir şey söyleyemez. Onların Yaşadıkları Hayat Kur’an’ın o toplum ve şartlarda Allah ın emirlerinin örnek verilerek yaşamasıdır. Yani Sünnet Eğer peygamberin söyledikleri ve yaptıkları anlamında kullanıyorlarsa Söylediği Kur’an ve yaşadığı ise Kur’an ın emirlerinin o çağa ait bölümüdür
69/44Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı.
69/45- Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.
69/46- Sonra onun can damarını elbette keserdik
Bilindiği gibi kültür ve medeniyet. Teknoloji gün değil, ay değil,yıl değil, asır değil , Saat ve dakikada bile değişmektedir. Bir öncekine göre daha güzeli daha iyisi oluşmaktadır.
İnsan yaşamında kültürler.devamlı gelişmekte. Çağlar ilerledikçe. Eşyanın sırları çözülmekte, çözüldükçe de yaşam değişmekte ve kolaylaşmaktadır. Ama Tevhit esasları hiçbir peygamber de farklı değildir Allah’ın birine helal ettiğini diğerlerine de helal birine haram ettiğini diğerlerine de haram etmiştir.
16/118- Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
İnanç be ibadet esaslarında değişme olmadan devam edip gelmiştir. Ama ilk insanlar. yaratıldığı zaman kültür sıfır idi ilk insan topluluğu hayatlarını sürdürebilmek için,Allah’ın Yarattığı tabiata yönelerek deneme yanılma yoluyla kedi ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Yemek istediklerinde kendileri için hazırlanmış elverişli bir ortamda meyvelerden sebzelerden hayvanlardan bulup yiyerek hayatlarını idame ettirirken. Bir taraftan da üzerlerini yaprak ve otlarla örtmeye çalışıyorlardı.
7/22- Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"
İlk insanlar yaşadıkları Hayat içerisinde bir kültür edinerek kendilerinden sonra gelecek olanlara yaşadıkları kültürü, miras olarak devretmişlerdir. Onlarda o kültürler üzerine bir kültür ekleyerek kendilerinden sonra kilere daha güzel bir hayat bırakmışladır. bu olay bu güne kadar devam edip gelmiş ve devam edecektir..ta… eşyanın esrarı çözülüp insanoğlunun ömrünün bitişine kadar
Bunu somutlaştırarak anlatacak olursak, İlk insanlar doğdukları zaman çırılçıplak idi, ilk olarak doğada bulabildiklerini iklim şartlarına göre, Ağaç yaprakları ve otlarla örtünüyorlardı. Gün Gelmiş Hayvan derileriyle örtünmeyi keşfederek onlarla örtünmüşler. Gün Gelmiş Hayvan kıllarını eğirerek kendilerine elbiseler yaparak örtmeye başlamışlar. Gün gelmiş onların yerlerini dokuma tezgahları ve fabrikalar keşfederek daha modern elbiseler imal edip giyinmişlerdir. Bu Örtünüş biçimini Allah ın gönderdiği peygamberlerle. Ve kitaplarla da tarif edilerek, örtünmesi gereken yerler..tarif edilmiştir.
Aynen onun gibi, Orijinal olan kitapla korunmuş olan vahiy çerçeve olarak peygamberlerin kitapla hayatlarını bütünleştirdikleri gibi, Günün koşullarında, Allah'tan gelen hangi bir emirin, hangi malzemelerle, ve aletlerle, nasıl yapılacağının örneğini pratik hayatta örnek olarak bizzat göstermiştir. Devlet başkanlarının da üfürüldükçe genişleyen balonun çevresini taşmadan, global kültürde,yerini alması sünnetlerdendir. Bunu Bir ayetle biraz daha genişletmeye çalışalım.
8/60- Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.”
Dikkat edilirse, Kur’an da bahsedilen( kuvvet ve besili atlar,) ifadesi sözü edilmektedir. Buradaki hitap devlet başkanı ve ona tabi olanlaradır. Günün Şartlarına göre değişken bir emirdir. Yani Kültür ve medeniyet ilerledikçe, bir önceki kültürün yerini bir sonraki daha da güzelleşerek, yerini alacaktır
Peygamberimiz döneminde, O Günün şartlarında, savaş aracı olarak, en önde geleni besili atlar imiş.ki, düşman güçleri onlarla püskürtülüyormuş. Ama şimdi savaş aracı olarak sünnet diye at beslemeye kalkışılırsa, Hem gülünç olur. Hem de bu yanlışlığın bedelini öldürülmek ve köleleştirilmekle öderiz. Rahmetli babam sağ iken Köyde,Evin yük taşıma ihtiyaçlarını, At ile temin ediyorduk, O Dönemlerde Traktörler cipler arabalar daha yeni yeni kullanılmaya başlamış idi Bazı traktör alanlar da ücretle yüklerimizi taşıyorlardı. Ona Verdiğimiz ücret ile at beslediğimiz ücreti hesapladığımız zaman, Traktöre kira olarak verilen ücret yem samana verilen ücrete göre çok komik kalıyordu. Ben Dedim ki Baba Bu Atı Satalım bize masraflı geliyor. Biz Her işimizi arabalarla yapıyoruz at bomboş yem yiyecekten başka yük getirmiyor. En Sonunda Babam bunu iki sene bekledikten sonra anlayabildi. Ve atı sattık. Aynen onun gibi ayette değişiklik kavramı Çağlar üstü bir kavram ifade etmektedir. Balonun içerisine hava üfürüldükçe, büyüyen balonun içerisinde yer almaya devam etmektedir. Asıl Sünnet olan Yirmi birinci asrın şu anda muhtaç olduğu teknoloji ne ise önemli olanı onu hazırlamaktır.
İşte Kur’an’ın anlaşılmasını engelleyen zihniyet bu zihniyettir. Şeytan İslam toplumunun sağ tarafından yaklaşarak Hadis kılığına bürünerek, sünnet diye peygamber misyonuna yakışmayan, ve söz ve davranış biçimleriyle uyuşmayan, zihniyeti getirmişler. Peygamberin sünneti diye lanse etmişlerdir.
Yine güncel bir örnekle söylediklerimizi daha da pekiştirmeye çalışalım. Hiç Laboratuar kelimesinin duyulmadığı bir zamanda,, Suyun Temiz olup olmadığının bilinmesi O Günün şartlarına göre anlaşılmaya çalışılıyordu. Saman çöpünün götürüp götürememesi suyun temiz olup olmamasının bir ölçüsü idi, Veya kuyudaki bir suya düşen ölü bir hayvanın çeşidine ve büyüklüğüne göre kuyudan ne kadar teneke ve kova su çekileceği tartışılıp duruluyordu..
Şimdi Allah İnsanlar aracılığı ile teknolojiyi geliştirdi suyun temiz olup olmadığı birkaç damla suyu laboratuara götürüp tahlil neticesinde belli olmaktadır.
İşte Günümüzde peygamber olsa, Suyun temiz olup olmadığını saman çöpünün, götürüp götürmediği ile değil laboratuarla inceletir öyle karar verirdi.
3/159- Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
Devlet başkanının yapacağı da odur. Eğer peygamber olayının bitişiyle beraber. İnsanlık yolunu kaybedecekse, elinde bir kılavuz yoksa haksızlık olur ve imtihan adaletsiz bir ortamda yapılmış olurdu
Halbuki öyle değil, Kuranın yol göstericiliği altında, Müspet bilimlerin gelişmesiyle,İnsanlara faydalı ve zararlı olanlar tespit edilerek,Haram ve helaller ortaya konmalıdır. Onların vermiş oldukları kararlar devlet başkanlarının uyacağı kararlardır.
Daha öncede bu konuda vermiş olduğum bilgilerde olduğu gibi Peygamber tıp alanında uzman değilse tıp ile bilgileri tıp uzmanlarından alıyordu, bu Tabi ki vahiy bilgisinin dışında olursa.
10/94- Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan, senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun, Rabbinden sana gerçek gelmiştir, şu halde kuşkuya kapılanlardan olma
21/7- Biz senden önce de kendilerine vahiy ettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun.
Zikir ehli bir şeyin uzmanı bilgi sahibi kişilerdir Peygambere gönderilen vahiyler Eşyanın yapısında zikir ehlinin bulduğu bulgularla çatışmaz. Kuran Herhangi bir konuda bir şey söylemişse o konu ile ilgili bilime eğer ulaşabilmişse Çelişkiye düşmez. Bakınız İlim ve teknolojinin ulaşamadığı dönemlerde Gök Yüzü ile ilgili bilgiler. Bu gün çözülüp ortaya çıkınca Kur’an ın söylediklerinin doğruluğunu görenlerin imanları daha da artmaktadır..
36/37- Gece de kendileri için bir ayettir. Gündüzü ondan sıyırıp yüzeriz, hemen artık karanlıkta kalıvermişlerdir.
36/38- Güneş de, kendisi için (tespit edilmiş) olan bir müstakarra doğru akıp gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)ın takdiridir.
36/39- Ay'a gelince, Biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).
36/40- Ne Güneş'in Ay'a erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler
Dikkat edilirse Kur’an’ın yirmi üç yıllık dönemi içerisinde, Zaman ve şartlara göre değişme ve gelişme olmuştur. Müslümanların kesin bir zafer kazanıncaya kadar, esir alınmasını yasaklayan ayet olduğu gibi Müslümanlar kesin zafer kazandıktan sonra esir alınmasını emretmiştir.
8/67- Hiçbir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir
Görüldüğü gibi peygambere yön veren vahiydir, Nerde nasıl davranacağını Allah bildiriyor. Bakınız şartlar değişince aynı esir alma konusunda bunun tamamen tersini söylüyor
8/70- Ey peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: "Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
İşte sünnet de Kur’an’da, Farzda Kur’an da dır. Allah ile peygamberi ayır maya kalkmak, peygamber kavramını kavrayamamak demektir.
Allah Kur’an da Müslümanların zayıf olduğu zamanlarda esir almayın güçlü olduğunuz zaman esir alın diyor. bir peygamber kalkıp da esiri zayıf olduğunda alıp güçlü olduğunda almayabilir mi? Eğer bir peygamber öyle davranmış olsa Allah onu peygamberlikten azleder,
Ben Çocuklara şöyle bir soru soruyordum. Allah bir emir verse, Peygamber de bir emir verse ikisi çelişkiye düşse hangisi doğru olur dediğim zaman Kafası çalışanlar veya peygamber kavramını bilenler Allah ile peygamberin verdiği emirler çelişmez diyor. Doğru olanı da odur. Peygamberler Allah'tan gelen emirleri Bir örnek olarak yaşar ve söyler. Diğer onu takip eden Müslümanlar bulunmuş olduğu dönemde onun yaptığı gibi yaparlar.
Kurandaki Bütün emirler peygambere ait olan dönemde yapılması gereken emirleri bizzat kendisi yapar diğerlerini de kendinden sonra gelecek olan elçilere bırakırlar.
Her Müslüman olan şunu iyi bilmelidir ki Peygamberlik hayatı devam etmiş olsaydı, ki devam etmeyecek, Eksiksiz ve her örnekten bir örnek verilen Kuran dururken, Bir olay karşısında ne yapardı.? Sorusuna cevap bulabiliyorsak, problemi çözmüşüz demektir. Kur’an’ı Çelişkisiz bir anlayışla kavrayıp, Önüne çıkan problemleri onun örnekliğinde çözülmesi gerekmektedir. Veya bunu Kendilerinde bir ilim haline getiremeyenler, Aklını Kullanarak O Konu İle ilgili uzman olanlara danışarak Akıl Ve takvadan gelen sese uyduğu zaman doğru olan bir davranış şeklini yakalar kanaatindeyim.
Şu Bir gerçek ki herkes her konuda uzman olamaz. Her bilgi sahibin üstünde bir bilgi sahibi vardır.

12/76- Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kaplarını (yoklamaya) başladı, sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte Biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır
Hiç Olmazsa her Müslüman kendi yaşamında helal ve haramları bilip öğrenmesi gerekmektedir.uğraş verdiği hayat ile ilgili. Ticaret ile uğraşan birinin o konu ile ilgili bilgileri,öğrenerek,ticaret hayatında haram ve helal ölçüleri içerisinde mesleğini icra etmesi gerekmektedir. Ziraatte,siyasette, tıpta,çobanlıkta,v.s. her meslek dalında. Yaptıkları her davranışı helal ve haram ölçülerine dikkat ederek yaşaması gerekmektedir.
Kuranı kerim, dikkat edildiği zaman,Günün şartlarına göre değişen problemlerin çözümünü kesin bir emirle bildirip mecbur tutmamıştır. Bunlardan bir örnek verecek olursak, zekat Müslümanların İslam devletine ödedikleri verginin adıdır. Vergi günün şartlarına göre devletin halktan kırkta bir,on da bir. Gün gelir yarısı veya hepsi insanlardan talep edilebilir. Bu şartlara göre değişken bir olaydır. Bunu O günün İslam otoritesi. Günün şartlarına göre belirler.. Kırkta bir zekat verilecek diye kuranda bir ayet yoktur. Bu kuranda yok diye. Klasik din alimleri bunu peygamberimizin sünnetinden öğreniyoruz diye kuranın dışına çıkıp yol aramaya malzeme olarak kullanmışlardı.
Bakınız evrensel olan Kur’an ceza ve diyet bedelinden bahsederken, örfe göre tabirini kullanmıştır. Mesela, oruç tutmaya takati yetmeyenlerin, Her gün bir acı doyuracak kadar diyet ödemesi kişinin durumuna göre ve günün şartlarına göre değişken bir olaydır.
4/92- Bir mü'mine, -hata sonucu olması dışında- bir başka mü'mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü’mini 'hata sonucu' öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü'min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü'min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkanı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah'tan bir tevbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir
Ayette görüldüğü gibi altmış yoksulu doyurmaya gücü yetmeyenlerin altmış gün oruç tutmasından söz edilmektedir. Diğer bir ayette de.
2/184- (Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun). Zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır). Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır.
Bakınız ülkemizde,bile paraya çevrilebilen hapis cezalarının, Aradan on beş yirmi sene geçmesine rağmen, kanunun çıkışı anında gayet güzel ve mantıklı olan, fakat aradan kısa bir süre geçmesine rağmen, demode olup evrenselliğini kaybederek gülünç duruma düşmektedir. Bir örnek verecek olursak, Kanun çıktığı zaman, ağır para cezası olarak verilen, yirmi bin lira, o günün şartlarında o verilen para cezası bir apartman alırken, aradan on beş yirmi sene geçtiğinde para alım gücünü kaybederek sakız bile alacak değeri kalmıyor. Şimdi Hakim ceza verirken sakız parası dahi etmeyen yirmi bin lirayı, ağır para cezası diye tanımlarsa ne kadar gülünç olur.
İşte çağ dışı diye ilan ettikleri kuran böle bir gafa düşmemiştir. Çağa göre değişebilecek ayetlerin yorumunu. Çağların kendisine bırakmıştır.
Kur’an’ın diğer zamanın şartlarına göre değişken olan ayetlerden biri de, örf ile ilgilidir. Bu yorumu da o konuda ilim sahipleri yapar,
2/233- Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği bilinen (örf)e uygun olarak, çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Kimseye güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumluluk) teklif edilmez. Anne, çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da çocuğu dolayısıyla zarara uğratılmasın; mirasçı üzerinde(ki sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan) sütten ayırmayı isterlerse, ikisi için de bir güçlük yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun olarak ödedikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir
Bakınız bu ayette de bir örften söz etmektedir. Örf olayı da toplumdan topluma değiştiği gibi zaman ve şartlara göre de değişmektedir. Daha önceki toplumlarda, anne babaya ait çocuğu emzirmek istemez, veya kadın boşandığı zaman iki yıla kadar emzirirse, günün şartlarına göre bir süt anneye ödenecek bedel kadar. Kendine ait olan çocuğun babası ödemesi gerekmektedir.
Günümüz şartlarında süt annesi diye bir olay yoktur bunun yerine anne sütü kadar besin değeri olmasa da, hazır mamalar üretilmektedir.., eğer boşanmış olan kadın, çocuğa belirli zaman bakmak zorunda kalırsa, çocuğun bakım masrafları artı, çocuk için günün şartlarına göre gereksinimler boşadığı kadına ödenmesi gerekmektedir.
Sonuç Olarak diyebiliriz ki peygamberimiz dönemindeki şartlarla , günümüz dönemindeki ve daha sonra değişerek gelecek olan şartlar bir değildir. Kur’an bunun formülünü verip, kültür ve medeniyet değiştikçe.ilerledikçe, balonun içerisine üfürülen Hava çeperlerine doğru genişlemektedir.
2/228- Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç 'ay hali ve temizlenme süresi' beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var. Allah Azizdir. Hakimdir.
Buradaki illet, “ başkalarına ait çocuğun saklamaları onlara helal olmaz.” Çocuğun kime ait olduğu bilinmesi ile ilgilidir, O dönemlerde laboratuar diye bir olay yoktu, kadında çocuk olup olmadığı, kadındaki fiziksel bir değişme ile bilinebiliyordu, Şimdi ise bir idrar tahlili ile çocuğun olup olmaması hemen belli oluyor.
2106- Biz, daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye (kadar) hiçbir ayeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz) veya unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, gerçekten herşeye güç yetirendir.
İşte Allah burada çocuğun olup olmamasını ilim ve teknoloji geliştiği zaman üç ay yerine bir tahlil ile bildirerek. Daha güzeli ile üç ay beklemeden çocuğun olup olmaması belli olabiliyor. Ayet devam ediyor.” Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidir ler” işte kuranın bahsettiği bu süre içinde barışıp barışmayacaklarını Allah'tan başka kimse bilmez. Bu değişken olmayan yönüdür. Çünkü bu dönem kadın ve erkek için düşünme ve ders alma dönemidir. Evli olan dönemle evli olunmayan bir dönemin mukayesesinin yapıldığı bir dönemdir. Kurandaki bu ayet,hem sünnetteki bir uygulamayı,hem de evrensel olan ikinci bölümdeki,” Kocaları başka kocalardan barışmak isterlerse daha çok almaya hak sahibi oluşu güncelliğini korumuş ve ilelebet koruyacaktı
/
İlim ve teknoloji ilerledikçe,insan yaşamı da o oranda kolaylaşmıştır, yenı yeni keşifler icatlar, bir öncekinin hükmünü yürürlükten kaldırarak.daha iyisi ve moderni hayata geçmektedir.Elektrik icat edilince, gaz lambasının hükmünün kalktığı, petrolün icat edilmesiyle, kömürle çalışan trenlerin, yerini mazotla çalışan trenlerin alması gibi.
Çatal ve kaşık yokken peygamberimizin sünneti deyip avuçla yemek yemek, Arabalar uçaklar icat edildiği halde onlara binmeyip sünnet diye ata deveye binilirse.yanlış bir sünnet anlayışının örnekleridir. Asıl Sünnet olan, Daha güzeli varken daha az güzelini terk etmektir.
Söylediklerimizi ve anlattıklarımızı toparlayacak, olursak, İnsan yaşamı ile ilgili Kur’an her örnekten bir örnek verip, ve hiçbir eksik bırakmadan, yol gösterici bir rehberdir. O Kur’an’ı bulunmuş olduğu çağda İnsan toplumlarındaki ilelebet değişmeyen yasallar aynı kalmak koşulu ile, şartlara göre değişebilen ayetlerin elçiler aracılığı ile çağlarda hayatla yorumlanmasıdır.
İşte sünnet bazılarının söylediği gibi Peygamberimizin kuranın dışında söyledikleri ve yaptıkları değil, Sünnet peygamberimizin kuranın emirlerini hayata günün şartlarına göre yaşamasının adıdır.
6/91- Onlar: "Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kağıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir." De ki: "Allah." Sonra onları bırak, içine 'daldıkları saçma uğraşılarında' oyalanıp-dursunlar.
Bakınız Ayette İnsan kültürleri ilerledikçe Açıklanabilecekler anlamında olan,”Bir kısmını açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi” ifadesi, gelecek olan çağlarda açıklanabilecek olan ayetlerdir. Şimdi peygamber ortada yok, peki ileriki zamana bırakılan ayetleri. O zaman kim açıklayacak.
Evrensel olan kuran elbette yirmi üç yıl gibi kısa bir zamana sıkıştırılamaz. O kitap insan oğlu var oldukça evrenselliğini koruyacak ve korumaya devam edecektir.
3/159- Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
Allah ve resulüne iman eden her devlet başkanının üzerine düşen yükümlülük, Kur’an a uygun olarak. Yapmak istediği bir icraatı o konunun uzmanlarını toplayarak,istişare yaptıktan sonra uygun olan kararı verir ve uygular. Şimdi peygamberlik devam etseydi onun yapacağı da o idi.
O Zaman fıkıh kitaplarında aktarılıp durulan. Edilleyi şeriye dörttür Kitap ,Sünnet. İcmai ümmet, ve kıyası fukaha. Diye söylemeleri eksik bırakılmayan her örnekten verilen kuran anlayışına ters düşmez mi
Peygamber Allah’ın bir kulu ve elçisidir, Kuran bir kanun peygamberin yaptıkları ve yaşadıkları da bu kanunun pratik hayata uygulanmasının adıdır.. peygamber kanun koyamaz hüküm koyan kanun koyucu Allah tır. Eğer O Kuranın dışında bir davranışta bulunsaydı, başına şunlar gelir.
69/44- Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı.
69/45- Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.
69/46- Sonra onun can damarını elbette keserdik
Öyleyse Kur’an artı sünnet eşittir İslam değil. İslam Allah’ın gönderdiği kur’an’ın öğütlediği hayatın adıdır. O zaman Müslüman'ım diyenlerin Allah’ı Bir tanedir. İnsanlar arasından Allah’ın peygamber olarak seçtiği Muahammet SAV. İman edenlere güzel bir örnektir. Onun Yaşadığı Hayat Kuran’ın ta kendisidir. Bize hadis diye aktarılan sözlerin büyük bir çoğunluğu. Yahudi ve Hıristiyanların uydurduğu hikayelerdir. Hicri yüz yüzeli sene sonra kaleme alınmaya başlamı.ştır. insanların ağızdan ağza aktardıkları unutma, yanılma ve kasıtlı olabilme sebepleriyle doğru olarak bu güne kadar gelebilme şansı çok azdır. Bu Sebeple hadis ilmi diye bir ilim olmaz İlim Belge gerektirir İnananlar için.farz sünnet diye bir olay yoktur Bu Allah’a ortak koşmak olur. Emirin tek kaynağı Allah tır.Onun Resulü de o emre uymakla , diğer iman edenlerde o emire uymakla yükümlüdürler.. İşte Kuran ve sünnet hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Eleştirilerinizi bekler sevgiler sunarım.
kuranianlamametodu.blogspot.com
[email protected]
Ali Rıza Borazan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Ali Rıza Borazan Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 5 Kisi:
Barış (27. January 2010), dost1 (27. January 2010), Miralay (31. May 2010), snobyx (28. January 2010), yeşil (9. November 2011)
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
değeri, kaynak, sünnetin


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 06:47 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam