SÖZ SAVUNMANIN
Önce toplu savunma yapıldı.
21 Mayıs 1963'e yaklaşan günlerde gazeteler neler yazmış, bir
avukat onları okudu. Yazılanlardan anlaşıldığına göre darbe ge-
liyorum demiş.
Gazete yazılarının okunması o kadar uzun sürdü ki yargıca gı-
na geldi. "Tamam tamam, anlaşıldı" dedi. "Bu kadar yeter."
Ethem Baykara:
(albay, oğlu sanık)
Bir tabur komutanı ki kendisini selamlayan öğrencilerini
korktum diye emrine almaz,
bir alay komutanı ki hareket başlar başlamaz
gider genel kurmaya sığınır,
bir okul komutanı ki yıl içinde öğrencilere yaptığı
konuşmaları delil olsun diye kasede aldırır,
nöbetçi heyetinin o geceki kavuk sallayıcılığı malum...
Sonra da kalkar öğrencileri muhakeme edersiniz. Bu
masum öğrenciler kimlere paravan yapılıyor? Sanık
sandalyelerinde okul idaresini görmek isterdim ben,
öğrencilerin komutanlarını görmek isterdim.
Ben muhabere okulu komutanıyım, emrimde beş bin
asker var. Hükümet olayı önceden bildiği halde beni haber-
dar etmedi.
Yine de askerlerimi sabaha kadar sıkı kontrol altında tut-
tum, hiçbir olaya mahal vermedim. Peki benim askerlerim
de harp okulu öğrencileri gibi bir kör dövüşüne atılsaydı
ülkenin hali ne olurdu?
Haydar Demiraslan:
(avukat)
Bu öğrencilere ceza vermek hiçbir yarar sağlamaz. Ders ol-
sun, bir daha ihtilale kalkışılmasın mı denecek? Eğer devletin
başındakiler ehliyetsiz olursa...
Yargıç: Sadede gelin efendim! Sadede gelin!
Avukat: Müsade edin efendim, söyleyeceğim. Biz buraya ger-
çekleri söylemeye geldik. Gerçekleri söylemekte daima yarar
vardır.
Eğer devletin başındakiler ehliyetsiz ve çıkarcı olursa ve ülke-
de ihtilal ortamı yaratılırsa... ihtilal yine olur!
Sıra bireysel savunmalara geldi.
İsteyen her arkadaşa konuşma hakkı verildi. Çok duy-
gusal şeyler de söylendi. Bir tanesi örneğin şöyleydi:
Biz o gece sanki kaçırılan bir gemide tutsaktık,
uğradığımız hiçbir limana sokulmadık
gemide veba varmış ta bulaşırmış gibi.
Genel kurmaya yöneldik,
ateş ettiler.
Jandarmaya sığınmak istedik,
geri püskürttüler.
Koruya saklandık,
bombaladılar.
Elimiz bağrımızda
muhafız alayına yanaştık,
dayak attılar.
Birden hain ilan ettiler.
"Ulan sen katilsin!"
Hayır, değilim!
"Katilsin katilsiiin!"
Bu duygusal savunma mahkemenin kararını ne kadar etki-
lemiştir bilinmez ama salondakileri müthiş etkiledi. Herkes
ağladı. Kimi hıçkıra hıçkıra kimi için için.
Galiba ben hariç. Çünkü ağlayamıyan biriydim, "Ya bir ya-
kınım ölür de ağlayamazsam!" diye endişe edecek kadar.
Benim içinde bulunduğum grubun
bireysel savunmasını üstlenen avukat ise
suyuna tirit bir konuşma yaptı,
her birimiz hakkında kırık plak gibi döne döne
aynı şeyi söyledi:
Müvekkilim
o gece bir silah gibi kullanıldı
ama suç silahta olamaz,
suç silahı kullanandadır.
Bana göre bu benzetme savunma değil suç itirafıydı. Yargıçlar
bu tür "bayramlık" laflara her halde kanıvermezler, şöyle düşü-
nürler:
Silahın aklı, bilinci yoktur ama harbiyelinin var. Müvekkilin ak-
lını kullansaydı, bilinçli davransaydı.
Neyse.
Ben savunmamı kendim de yaptım
ve kısa tuttum:
Efendim esas hakkındaki mütalâda benim mermi sandığı
taşıdığım Bircan Sevgör'den naklen öne sürülüyor. Ben
bunun isim benzerliği yüzünden, yanlışlık eseri olduğunu
Hasan Şenerbay'ın duruşmadaki sorgusu esnasında belirttim.
İkincisi bizim
o gece
bir çete gibi
vuruşa vuruşa teslim alındığımız öne sürülüyor, de-
lil olarak ta muhafız alayında düzenlenen bir tutanaktan söz edili-
yor.
Oysa Muhafız Alayı komutanı kurmay albay İsmail Hakkı Bayındır
öğrencilerin nasıl teslim alındığıyla ilgili sizin sorunuza şu cevabı
verdi:
Onu ben bilemem, onları getirenler bilir. Esasen ben vuruşmadan
söz eden bir tutanak imzalamadım. Zaten o bir "serlevha"dır, ser-
levha diye her şey yazılabilir.
Öteki tanıkların söylediklerini de
hatırlatayım.
Kurmay albay Orhan Çokdeğer:
Tarım Bakanlığının önünde 15-20 öğrenci
kendiliklerinden gelip bize teslim oldular. Yalnız içlerinden biri
silahını vermek istemedi. Zaten bence de bir askerin silahını teslim
edivermesi şerefli bir hareket sayılmaz. Bunların arasında silahını
yanlış tutanlar da vardı, biri cemseye binerken kazayla ateş etti.
Yarbay Ziya Karahan:
Tarım bakanlığının önünde 50-60 öğrenci
kendiliklerinden gelip bize teslim oldular. Yalnız içlerinden bazıları
silahlarının alınmasına tepki gösterdiler. Bunları gruplar halinde
muhafız alayına ve başka yerlere sevkettik.
Efendim beratımı talep ediyorum.
Ardımdan Bircan Sevgör söz aldı, mermi sandığı konusunda benim
doğruyu söylediğimi belirtti, "Yanılmışım, özür dilerim" dedi.
Beni askerî ortaokuldan beri tanıyan bir öğretmenim
bu savunmamdan sonra okulun avlusunda şunu söylemiş:
"Artık durumu en iyi olan grup Hasan ve yanındakiler."
Duyan bir arkadaş söyledi.
Savcının
esas hakkındaki görüşünü hazırlaması için 8 gün ara verildi.
ALDATILDIK EY HALKIM
Başbakan İsmet İnönü
harp okulu komutanı Aydemir'in 22 Şubat 1962'deki darbe girişimine
harbiyelilerin katılmasıyla ilgili olarak "Harbiyeliler
aldatılmıştır" der.
Bunun üzerine
aralarında asteğmenlerin de bulunduğu bazı harbiyeliler İstanbul Tak-
sim'deki Atatürk anıtına üzerinde "harbiyeli
aldanmaz" yazan bir çe-
lenk koyup tepkilerini gösterirler.
https://www.youtube.com/watch?v=_xO6CGE0gRc Çelenk koyma
olayı bu videoda anlatılırken "Biz aldanmadık, aldanmadığımızı da is-
pat ederiz" deniyor.
Biz aldandık ve bunu sanık olarak oturduğumuz sandalyelerin arka-
larına büyük büyük harflerle yazdık:
İBNE TALAT
1459 MASUM HARBİYELİ
O kadar aldandık ki
halaskar diye parlatılan Talat Aydemir'in
ibne talat olduğunu bile farkedemedik.
"vatan dedik hain olduk"
"millet dedik sanık olduk"
"hürriyet dedik mevkuf olduk"
"adalet dedik..."
Öldük ölümden birşeyler umarak
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
Nasıl hatırlamazsın o türküyü,
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
Alıştığımız bir şeydi yaşamak...
(Cahit Sıtkı Tarancı, ÖLÜMDEN SONRA)
Bizim
ölümümüz okuldan alınıp götürülmemizdi,
sonrası: acımasız gerçeklerin dünyası.
Darbe dahil, darbeyi meslek edinmek dahil
her şeyin büyüsü orda bozuldu.
Hiç kimseye
"Ölmek ister misin?" diye sormazlar,
bize de sormadılar.
Kendimizi o boşluğun içinde bulduk.
Yine de safiyane bir şekilde
iyi şeyler olmasını bekledik.
Yalnızca kötü şeyler oldu:
Komutanlarımız bizi terketti,
komutanımız olmayan üstlerimiz
o geceyi
yelken açmak için
uygun rüzgarı beklemekle geçirdiler.
Ve gün ağarınca bizi suçladılar:
Ulan sen katilsin!
"Hayır, değilim!"
Katilsin katilsiiin.
Eşşek döver gibi dövdüler.
Aldandık kardeşim,
harbiyeli aldanmaz diye göğsümüzü şişire şişire aldandık.
Aldanmanın bedeli varmış... ödedik.
ÖLÜ KİMDİ ŞEHİD KİM?
Bazı gazetelere göre
olayda yer alan harbiyeliler hain,
canını veren harbiyeliler
ölü,
ama başkaları
şehid imiş.
Terazinin ağır gelen kefesine
bir ağırlık daha koymaktı bu.
Yaralı kalblerimiz daha bir acıdı.
Tepki
duruşmada gösterildi:
Biz harbiyeliler aşağıya vatan için indik.
Canını verenler şehid mi oldu, öldüler mi
o hükmü Allah verir, insanlar veremez.
Gerçeği ise
hukuğu konuşturarak
yargıç açıkladı:
Size hiçkimse hain diyemez.
Duruşmalar devam ediyor,
mahkemenin kararını kimse bilemez.
Ve onlardan ne zaman söz etse
şehid dedi,
ve son kararda şehid denildi.
SAVCININ ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
Sekiz gün sona erdi,
savcı mahkemeye
"esas hakkındaki görüş"ünü sunuyor.
Özetle talepleri:
-320 sanığın aklanması
-1139 sanığın 5 yıldan 15 yıla kadar ağır hapsi
ve kamu haklarından yasaklanması.
Savcı görüşünü okurken
yargıç tavanı seyretti,
sonunda "Tamam mı?" dedi,
alıp dosyaya koydu.
İlginç olan
en başta okunan iddianamede ne varsa
"esas hakkındaki görüş"te
nerdeyse aynen o vardı.
Tanıkların sanıklar lehindeki ifadeleri
hiçbir şeyi değiştirmemişti.
Örneğin bizim grubun vuruşa vuruşa teslim alındığı iddiası
"esas hakkındaki görüş"te aynen duruyordu
tanıkların iddiayı çürüten beyanlarına inat.
Yargılamanın en başından sonuna kadar
savcılar hep bu vurdum duymaz tavrı sergilediler.
Bunu ben de savunmamda kendimce dile getirdim.
Yüzümü savcıya çevirdim, savcıya baktım
ama "sayın savcı" demedim, "sayın savcıLIK" dedim.
Saygım makamaydı.
Duruşma yargıcı
başını eğdi,
gözleriyle anlıyorum dedi.
O andaki sezgim bu idi.
Tabi
disiplin de toz duman oldu.
Bağıra çağıra protesto edenler,
sandalyeleri tekmeleyenler,
birbirinin omuzunda ağlayanlar,
dışarı çıkanlar,
içeri girenler...
Displinden sorumlu subay
umut vermeye,
teselli etmeye çalışıyordu:
Arkadaşlar! Kendinizi bırakmayın.
O savcıdır,
şeker de verir çikolata da.
Onun dediği olacak değildir.
Salona okulun yeni komutanı tuğgeneral Burhan Ercan girdi,
herkes kediye yakalanmış fare oluverdi. Disiplin sağlandı.
.