hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > YARATILIŞ > Yaratılış > Mülk

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 16. May 2012, 07:08 AM   #1
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.458
Tesekkür: 105
574 Mesajina 958 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 24
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart Mülk

Bu konu için Sitenin Ekonomi bölümü, Ticaret ve Geçim Yolları Kısmından ''MAL'' başlığı altında Sayın Barış'ın yazısı mutlaka okunmalıdır.(tıklayın):
http://www.hanifler.com/showthread.php?t=659

Saygılarımla
Galip Yetkin.

Konu galipyetkin tarafından (16. May 2012 Saat 04:09 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17. May 2012, 11:38 AM   #2
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.458
Tesekkür: 105
574 Mesajina 958 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 24
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

FERDİ MÜLKLEŞME

(Okumaya başlamadan önce muhakkak yukarıdaki kısım ve 3 bölümden oluşan
http://www.hanifler.com/showthread.p...1493#post11493
okunmalıdır)

''Bazı kavram ve kurumlara basit tanımlar getirerek, konumuz olan mülkleşme ve mülkleşme tutkusuna öyle girelim. Bunun için de önce sözlük anlamlarını vererek, kısa açıklamalar yapalım.

İyi bir Ansiklopedik sözlük olan Büyük Larousse'a bir göz atalım.
Liberal:
1-Kişi özgürlükleri, düşünce özgürlüğü ve siyasal özgürlük yanlısı bir kimse için kullanılır.
2-EKONOMİK LİBERALİZMDEN YANA OLAN BİR KİMSE İÇİN KULLANILIR.

Birinci şıkta açıklanan anlamlar açıklamakta olduğumuz sema’i dinlerin anti-liberalist olduğu savına doğrudan ilişkili olmamakla birlikte, birkaç şey söyleyelim ki, boşlukta kalmasın.

Aceleci ve etraflı düşünce üretmeyen birisi zannetmesin ki, hak din ve ona bağlı olanlar bireyleşmeye karşı çıkarlar.
Hayır, ''bireycilikle/bireysellikle'', “Bireyleşme” tamamen ayrı şeylerdir.
''Bireyleşme'' kavramının oluşum mantığında bulunan esas içerisinde liberalizm yoktur. "Bireyleşme" nin özünde yatan en önemli şey, köleler gibi düşünmemektir. Bunu Kur'an ilmiyle ifade edersek, köleci eğitimden geçmemek ve siyasi, sosyal, ekonomik ve dini alanda “Benim çobanımsın, ben de senin sürünüm beni güt” dememektir(Bakara-104). Bunu Mustafa Kemal: ”Fikri hür vicdanı hür” diye kısmen tanımlamıştır.

Biz ise, fikrin ve vicdanın hürlüğüne "birey olma", "bireyleşme" diyoruz. Ama, burada kalınmamasını, bireyin bireyleşmesi önündeki her engelin kaldırılarak, siyasi, ekonomik ve sosyal hürriyetinin de bir bütün halinde sağlanmasının yolunun açılmasını özgürlük olarak kabul ediyoruz. Böyle geniş bir perspektif ise, Bakara-104. ayete daha uygundur. Bunun için de, “Her bireyin fiilen özgür olmasının” önünde engel olarak gücü elinde tutan birey, grup ve sınıfların olmaması gerektiğini savunuyoruz. Çünkü, nasıl fazlaca bireyleşen ve toplumun mülkte tahakkümünü tek başına elinde tutan Kral, bunu bireycilik adına meşru gösteremezse, fazlaca hürleşen ve toplumun diğer fertlerinin sahasını istila eden ve onların ekonomik özgürlüklerini kısıtlayıp, sınırlayan bir komprador burjuvayı, derebeyi v.s. ........ yi de bireyselleşme adına mazur göremeyiz.

Öyle ise geldiğimiz noktada kavramın ilave edilen yukarıdakı tanımın ikinci şıkkındaki “Ekonomik Liberalizm” denilen ikinci anlamına şiddetle itirazımız vardır. Sema’i dinler de burada itiraz ederler. Çünkü bireyleşme özgürlüğü, ferdiyetçilik yolunda genişletilmiş, diğer bireyler için ''Ekonomik Krallar'' ihdas edilmiştir(ortaya çıkartılmıştır.).

Nasıl yetkisi halkın sahasına taşmış(Siyasi müstevli/siyasi etkisi altına alan) zirvedeki bireyin bireyselleşmesine karşı isek, nasıl Kral, kendi makamını muhafaza ederken Hürriyet ve Demokrasiden bahsetmek mümkün değilse, ekonominin fazlaca bireyselleşerek ekonominin kralları(Ekonomik müstevliler) durumuna geçmiş özel girişimler ortada iken, herkesin özgür olduğunu söylemek saçmalamaktır. Ne demişti: Gölge etme.....

Sema’i dinlerin özgürlük tanımıyla, sofist paganların özgürlük tanımları arasında dağlar kadar fark vardır. Pagan kültürler özgürlük derler. Ama dikkat edin "herkese" demezler. Kim güçlü ise o yaşasın dercesine, kim güçlüyse gerçekten onlar özgürdür.

Ama hak ve içi boşaltılarak, Sosyal ve Ekonomi sistemi paganlarınkiyle özdeşleşmemiş Sema’i din böyle demez. Herkese özgürlük der ve bunun gerçekleşme yolunu da gösterir.
Bunun gerçekleşme yolu ise, elinde sermaye ve üretim araçları bulunanların, herkesin özgürlüğü için en büyük engel olduğunu söyler. Bunun çözümünü de gösterir. İstisnasız herkesin hür olabilmesi için, fazlaca hürleşip topluma fark atan ve onları mahrum ve mağdur eden siyasi, sosyal ve ekonomik güç odaklarının toplumun genel seviyesine çekilmesini emreder(Nahl-71). Bunu yapmayanlara nimete nankörlük(Kafirlik) edenler demektedir.

Bunda kolaylık/yol-yordam ise, Leyl suresinde bize gösterilen yoldur. Bu ise, Yüsra’dır; ki anlamı ise: "itidal/kavam üzere birey" ve "çok güçlü kamu". Yani kavram sosyalizm ve kolektivizmi tanımlarken, aynı zamanda kolaylık anlamına gelir. Zorluk ise devlet kurulmamışsa, ''Nahl-71''deki uygulamadır. Her gün kazanılandan akşam eve gitmeden eşitliği bozan gelir fazlasını devlet hazinesine teslim ederek uykuya çekilmek ve yine (sosyal devlet kurulmadan önce, fıkh'ın kuralı olarak kırkardan doğu-batı, kuzey-güney cihetlerinde seçilmiş)) 160 komşuyu sabaha kadar dolaşıp, fazlayla onları infak etmek ve ertesi gün uyumadan tekrar kazanç kapısına koşmak. Bu gerçekten zor olduğu için hak din sosyalizme,kolektivizme kolaylık ismini takmıştır.

Demek ki, paganların liberalizm dedikleri kurum asla hürriyetçi değildir. Güçlüyü daha güçlü kılarak ve bunu mazur ve meşru göstererek, toplumun kahir ekseriyetinin bu güçlüler tarafından köleleştirilmesine bireycilik der.
Ama doğru ilkeyi hak din koymuştur; hakiki bireyleşmeye varacak doğru yol, toplumculuktan geçer. Çünkü istisnasız herkesi fiilen, siyasi, sosyal, ekonomik güç odakları ortadan kaldırılarak özgürleştirmek en akılcı ve doğru yoldur. Demek ki, bireyleşmenin yolu, sosyalizmden, kolektivizmden (cem, cemaiyyundan)geçer.

Hak din bireyin özgürleşmesinin karşısında değil, aksine herkesin özgürleşmesi için özgürlükte fark atan güç odaklarının toplumculukla ortadan kaldırılmasıyla özgürlüğü herkesin tatmasının mümkün olacağını ortaya koymakla ilimsel ve akli bir yol oltaya koymuştur. Çok sık rastladığımız lafazan kesim çoğu kez, ''İslam Sosyalizmi'' diyenlere bile karşı çıkar. Bunlar ya çok cahil, ya da safsatacıdırlar. İşte hak dinin gerçek bireyleşmeyi gerçekleştirecek yolu kendi mantığı içinde icad ettiğini ortaya koyduk. Din sosyalizmi demek, dini küçültmez, bilakis onun adalet ve rahmet kapısı olduğunu gösterir. Kaldı ki, sosyalizmi ve Kolektivizmi insanlığa tanıtanlar Sema’ı din vahileridir. Kendi kurumuna sahip çıkmak niçin kötü olsun.

Cahiller bunu bilmez ve ''İslam'ın zekatı vardır, o sosyalizme muhtaç değildir'' diye akıldışı bir şeyler homurdanıp durur. İşte bu da cehalettir. Çünkü, ne liberalizm ve ne de sosyalizm üretim sonrası ilişki ve gelirin paylaşılmasını tanımlayan kavram ve kurumlar değillerdir. Yani sosyalizm, üretim sonrası ilişkinin değil, üretim ve onun ilişkisini ortaya koyan kavram ve kurumdur. Yani, üretim araçları mülkiyetini özel teşebbüse devretmiş her sistem liberal kapitalist; üretim araçları mülkiyeti toplumun müşterek mülkiyetinde ise bu üretim tarzı sosyalist-kolektivisttir.

Oysa bir sistem ya sosyalist, ya kapitalisttir. Kapitalist, ticari ve sınai faaliyetin ne olduğunu bilmediği, zekatın artanın tümünü topluma iade zorunluluğu getirdiğini bilmezden geldiği için böyle yapar. Kaldı ki, ''İnfak'' diye bir kurum vardır ki, Kuran daha ilk suresi, Bakara suresinin başında infaktan bahseder ve kurtuluşun infakta olduğunu bildirir. İnfak ise, kazananların, kazanamayanların veya az kazanıp itidal seviyesinin altında bulunanların, barınma, giyinme, beslenme, eğitim v.s gibi bütün masraflarını üzerlerine almaları ve kendileriyle aynı seviyede bir hayat standardı sunmalarının emredilmesi demektir. Sosyalizmi madem ki ret ediyorsun, bunu yap ve toplumda kendi seviyenden aşağıda bir kişi bırakma. Çünkü bunu yapmazsan, vatandaşlarını en az kendin kadar sevme şartını yerine getirmemiş, getirmediğin için de iman etmemiş sayılırsın.

Bunun için ahirete insan haklarından(kul hakkı) tamamen temizlenmiş olarak gitmenin en kolay yolu, Yüsra sistemidir(işlerin birleştirilmesi ve Mülkte iştirak). Hak din pagan bir kurumu almıyor ki, zaten kendisinin ilk uygulamalarını Manastır, havra(Salavat) ve Mescid El Haram kurumlarında tarihe tanıttığı, derebeylerin, aristokratların ve liberal kapitalistlerin gizleyip sakladıkları kendi öz kurumuna sahip çıkıyorsun. Doğru bilgi ve doğru davranış ancak kavramları doğru tanımak ve doğruluğu içine sindirerek doğru davranışı alışkanlık haline getirilmekle başarılır.
Madem ki, Sema’i dinler ve bilhassa hem Sema’i ve hem de Allah indinde hak ve doğru din İslam’dır, öyle ise, İslam niçin anti-kapitalisttir, bunu delilleriyle ortaya koyalım. Çünkü bu bilinmeden söylenecek her ''anti-kapitalistim'' söz ve iddiası havada kalır. Nitekim, bazı milli görüşçüler bir müddet önce kapitalizme ve emperyalizme karşıt olduklarını söylerlerdi. Aynı seçmen kitlesinin büyük bir kısmı kapitalizme yandaş olan siyasetleri şimdilerde hararetle savunur oldular. Çünkü Kapitalist üretim ve ticari faaliyetin ne olduğunu, Kur'an’ın hangi ayetlerine aykırı olduğunu bilmeden bir slogan halinde dillerine dolamışlardı.

Kapitalizm ve Kapitalist ticari, sınai ve tarımsal faaliyetleri neye denilir?

Bilindiği gibi Kapital’in Türkçe karşılığı “Ana mal”, Kapitalizm de "anamalcılık"tır. Kapitalin Farsçası ise, sermaye ve emek yerine sermaye ile faaliyet göstermek, sermayedarlıktır. Şunu hemen belirtelim ki, Hak din, emek ve say ile bedenen çalışmayı makbul sayar ve helal kazancın bu olduğunu gerek hadisler ve gerekse Kuran ayetleriyle bize bildirmiştir. Kapitalle kazanmak haram olarak ilan edilmemişse de, hatta mubah bile olsa, muttakiler bundan kaçınması gerekir. Çünkü bu Kitabın muttakilere geldiğini daha Bakara-2 ayette bize Kuran kendisi bildirir. Öyle ise Kapitalle kazanmak ve kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu ailesinin geçimliğinin çok üzerinde iş tutanlara kazandıklarının ne kadarı helaldir sorusunu sorup cevap aramak en doğru yoldur. Bunun cevabı ise aşağıda yine değineceğimiz ayet olan, Nahl Surasinin 71. ayetidir. Gelir eşitliğini bozan fazla eğer topluma, kazancın meydana geldiği günün akşamı Beyt El Mal’a( Devlet hazinesine) tamamen teslim edilirse, kazancın iffet miktarı(Bakmakla yükümlü olduklarının infakı miktarı) helaldir. Öyle ise, bir de kapitalizme ve onun tanımına bakalım da öyle karar verelim.

Kapitalist sistem:
Sınai, tarımsal ve ticari faaliyet sırasında kazanılan maddi değerlerinden edilen karın ihtiyaç fazlası infak edilmeyip veya infak edilmek üzere hazineye tamamen teslim edilmeyip sermayeye(anamala) eklenerek tekrar üretime sokulmasına, Sosyo-ekonomi politik yapılmasına denilir.

İşte, yukarda belirttiğimiz gibi ''Sema’i dinlerin Sosyo ekonomi politiklerine'' aykırı olarak infak etmemek, bunun yerine bakmakla yükümlü olduklarının ihtiyacından artan her kör kuruşu toplumuna iade etmemek suretiyle, bireysel ve sınıfsal maddi varlığını çoğalttığı için hak ve içi boşaltılmamış bir dine aykırıdır. Bunu tasvip eden dinlere ise genel bir isimle ''pagan dinler'' denir.

Gerçi pagan ve paganizm Avrupa’da oluşmuş bir kavramdır. Anlamı da köylü demektir. Kırsal yöre insanı demektir, ama biz bunu tüm adalet ve merhametten kaçınan vahşileşen ve ''doğal mücadele''yi yaşamlarına ilke yapan(Rekabeti serbest eden) topluluklar için kullandık. Zaten Hristiyanların da kırsal alan insanına Pagan demelerinin sebebi, Hristiyanlığa karşı direnme ve atavist tavırlarını sürdürmelerinden dolayı bu isim verilmiştir. Bunun Kuransal terminoloji karşılığı ise ''bedevi''dir. Yani geleneklerine bağlı, toplumculuk karşıtı, ancak şövenist duygular ve galebe/alt etme kültürüyle birlik haline gelen ve asıl yaşam tercihi bireysellik/bireycilik olan adaletsiz ve merhametsiz kesimi anlatmak için kullanılmıştır. Bu mizaçtaki insan, ister şehirde(Medine’nin zıttı), ister kırda otursun, egoist ve toplumculuk karşıtı, kıst üzere borç ödemeyi ret eden mizacıyla pagandır. Mesela Liberalizm ve Kapitalizm insanı böyledir. Bunun için de kapitalizme “Vahşi” lakabını takanlar haklıdır. ''Vahşi batı'' da bu anlamdadır. Yani Medine insanı olmayan, Ensâriyet(Karşılıklı yardımlaşma) ve îsâr(Kendi ihtiyaç içindeyken, başkasını kendi nefsine tercih edecek kadar üstün ahlak sahibi) olmayan kesimin genel ismi pagan veya bedevidir.

Bilindiği gibi Kuran, Hristiyan alemine "Nasrani" der. Bu ise, selam ona İsa tarafından getirilen dinin medeni insanına “Yardımlaşma” özelliklerinden dolayı verilmiş bir isimdir. Bunun için, paganlar Nasrani'liğe çok direnmişlerdir. Onların liberalist tavırları medenileşmelerine mâni olmuştur. Paganlar ferdiyetçidirler. Bunun için müşrik ve putperesttirler. Yani hanif değillerdir. Yani maddi şeyleri Allah’ı sever gibi severler, eşyayı, parayı, güç ve kuvveti taparcasına sevdikleri için putperest diye isimlendirilmişlerdir. Liberalist ve Kapitalist mizaç bundan başkası değildir. Allah ''artanın tamamını verin'' demesine rağmen, onlar az bir vergi veya zekat ile durumu geçiştirip, toplumun tümünü kendileriyle aynı düzeyde yapana kadar vermekten kaçınarak nimete nankörlük etmişlerdir(Nahl-71). Bu ayete uyarak kârı sermayeye eklemeyenler ve müktesepleri dahi servet edinmeyip infak edenler ise hanif müminlerdir. Yüzdelik ve çok az zekatla durumu geçiştirenler, infaktan kaçınanlar, özel teşebbüsten çok az vergi alarak üste teşvikler verenler ise hanif olamamışlar, pagan kalmışlardır. Bunun için kapitalizm hak dinle taban tabana zıt bir Sosyo ekonomi politiktir.

Burada zekat müessesine de göz atarsak, fıkhın ''kırkta bir''de kalması bedeviliktir. Zorunlu ihtiyaçtan artanın/mizanda vezin dışının tamamının verilerek Nahl-71. ayetine uyulması anlamında zekat vermeye Ali(r.a) “bizim zekat verme tarzımız” der. İki buçukta kalanlara ise cimriler(Kapitalistler gibi) der. Yine sizin Mevlana dediğiniz, benim mevlam Allah olduğu için, benim merhum Celalettin Rumi dediğim, hakkıyla fakih insan, eserlerinin birinde(Mesnevi veya Divanında) Zekatı bihakkın tanımlar. Örneğini ise tarımdan, yani öşür Tarımsal faaliyetten alınan vergiden verir. Tarımsal faaliyetin bitip hasatta gayri safiden yüzde on hesap eder. Aynı ürünün değirmende un haline getirildikten sora kazandığı değer nedeniyle bir yüzde on daha alınacaktır der. Sonra aynı undan ekmek yapılarak katma değer kazandığında yine yekûn üzerinden bir yüzde on daha alınacaktır der. Yine Ekmek haline getirildiğinde aynı ürüne katılan yeni katma değer üzerinden bu kez ekmeğin yüzde onunun zekat olarak verileceğini söyler. Yine geriye kalan ekmek satılıp paraya çevrildiğinde bir yüzde on daha alınacaktır der. Bu yorum fıkhın kısır yorumundan çok daha ileri ve bunu buğdaya nispet ederseniz de yüzde altmışın üzerinde bir vergi alınmış demektir. Hem de kapitalist sistem gibi kârdan değil, gayrı safi hasıladan bu vergiler alınmaktadır ki, masraflar düşülmemiş olduğundan neredeyse yüzde doksanın üzerinde bir vergidir. Doğru olan budur.

Bu işine gelmiyorsa, sana yeşilbaşlı mum göndermedik ya, devlete maişet karşılığında çalış; bu senin için en helal kazançtır. Kapitalist sistem vergiyi azalttığı ve zengine iltimas yaptığı için Arapça sözlük buna ''Yemin-i Bânus'' der. Bunun manası: “Günah batağına batmaktır''. Şimdi durum böyle olduğu halde, bazı vatandaşlarımız, ''Müslüman yönetici'' teraneleri okurlar. Liberalizme balıklama dalan, kapitalizmden(Yemin-i Bânus’tan) rahatsız olmayanları sen dindar mı sayıyorsun. Evet onlar dinsiz değildirler, paganların da bir dini vardır ama, Allah’ın indinde geçerli din değildir.

Şimdi Liberal kavramının kirli mazisini de ortaya koyalım da, neyi muhafaza etmeye çalıştığını, Avrupalının muhafazakarlık dediği liberalizmi/kapitalizmi iyi tanıyıp da kendimizi bu isimle tanımlamaktan kaçınalım.Yine Ansiklopediye diyalektik mantıkla bakalım.Yani kavramların kesik kesik olmadığını, birbirleriyle zincirleme bağlı bulunduklarını hatırlayalım.

Liberal kavramının bir üzerinde oluşmuş kavram “Libera” dır. Bunun anlamı şöyledir.

LİBERA: Roma. Mit.Liber Pater’e bağlı tanrıça. Genellikle Ceres ile özdeşleştirilir.

Şimdi ise Liber Pater’e bakalım.

Liber Pater: İtalik şarap tanrısı. Kısa surede Dionysos’la özdeşleştirildi. Onuruna Liberalle şenlikleri düzenlendi.

Bu kültür eski ve öteki Yunan’da Bakchos şenlikleriyle aynı amaç için yapılır. Niçin Arapça sözlük tâğut kavramının içersine Rum(Roma) kralları manasını dahil etmiştir? Çünkü günümüz Avrupa’sı, Roma-Yunan pagan dininin Sosyo ekonomi politiğini tekrar yürürlüğe koymuştur da ondan.

İşte görüldüğü gibi, liberal masum bir kavram değildir. O nefsin hevasına tapmada istisna tanımayan bir zihniyettir. Onun tanımı için Casiye 23. ayet yeterlidir. Bunları bilip de, ''biz liberalizme geçeriz, bu hürriyettir, ama Casiye 23.ayetteki halden kendimizi koruruz'' mantıksızlığını yapmayalım. (Su'da yürüyüp de ayakkabısı ıslanmayan yoktur.). Çünkü Sosyo ekonomi politik bir bütündür, bütünüyle kabul görürse ve cinsel ve mülksel şehvetin her ikisi de sonuna kadar teşvik edilirse ancak liberallikte başarılı olunur; yoksa bunun duayenlerine uşaklıktan ileri geçilemez.

Bunları bilen eski ümmetlerden bir azınlık muttaki, sosyalizmi ve bilhassa mülkte iştirak içinde herkesi hür birey yapmak ve insan haklarına zerre kadar tecavüz etmemek için kollektivizmi icad etmişler ve bunu vera ve takva sahipleri pozitif züht olarak ortaya koymuşlardır. Çünkü pasifist züht zillet sebebidir. Onunla devlet aylakta durmaz. Doğru ve pozitif olanı ise, birey itidal ve kavam sınırında iken, "Beyt El Mal" ise güçlü kuvvetli olursa Enfal-60. ayette Müslüman’a emredilen görev (onlar için gücünüz yettiğince kuvvet toplayın ve...) yerine getirilebilir. Demek ki mütedeyyinler kolektivizminin bir ismi de “Pozitif zühd"dür(değer üretip mülkleşmemek, ihtiyacı kadarda kalmak). Bunu iyi bilerek ve bize; ''kollektivizm dine yabancı'' diyen yalancılara yüz vermeyelim. Şu bir gerçek ki, eğer sema’i dinler ve onun vera sahibi(para/mülk şehvetinde olmayan) insanları olmasaydı, insanlık sosyal hakların ve bilhassa kolektivizmin K’sını bile bilemezlerdi. Bu müslümanın öz malı; bunu al ve... Tâğut’u terk et ve zamanın mücahidi sen ol. Bu birr’de yarışmaktır. Sana bu emri Maide suresinin 2.ayeti(...Bir ve takva üzere yardımlaşın......) vermedi mi?. Basiretini kullan. Körlükten kurtul. Çünkü A’verlik deccal’ın ve onun avanelerinin mizacıdır.

Şimdi Mülk ve mülkleşme tutkusuna(Mülk ve onun fitnesine) geçebiliriz.

MÜLK ve MÜLKLEŞME TUTKUSU

İnsan Bakara Suresi 30. ayete göre 'halife', yani yeryüzünde "memur"dur, ve de Allah "hiç bir şeye ihtiyacı olmayan" olduğundan dolayısı ile insan bu görevle görevlendirilmiştir.Allah mülkün mülkiyetini değil, kullanımını/intifa hakkını/faydanılmasını ''kıst'' esasları dahilinde canlılara bırakmış, ama başı boş bırakılmış değillerdir. İnsanlar yönünden de bu görev Uluhiyette, İnsanlar arası münasebetlerde ve Hayvanlar (canlılar ve tabiat) arasında adaletli davranmaktır.(Aşağıda "mülkün kullanımı" bahsi)

http://www.hanifler.com/showthread.php?t=2788
Alıntı:
pramid Nickli Üyeden Alıntı
Hiç kuşkusuz evrende bulunan her şeyin hükmü ve hikmeti Allah’a mahsustur. O ki, yarattığı her şeyi insanların hizmetine sunmuş ve onlara emanet etmiştir. Emanet, gündelik dildeki en genel anlamıyla güvenilen kimseye veya kuruma bırakılan şeye denir. Geldiği “emn” köküne bağlı olarak esas anlamı ise güven, korkusuzluk ve korumak demektir. Bu anlamda pratiğe yansıması; güvenilir ve güvende olmak, inanmak ve onaylamak(mümin olmak), bir şeyi korumayı üzerine almak, insan benliğinin/nefsin itminana kavuşması ve anlayarak hakka boyun eğmek(iman), korkunun ortadan kalkması şeklinde olmaktadır.

Allah, insanların birbirlerine adaletli davranmaları, eşitlik, özgürlük, mutluluk ve güvenlik içinde yaşamaları için, onlara en büyük emaneti olan Vahyine uymalarını buyurmuştur. Rızkınıda insanlar için genişçe yaymıştır. Bu rızıklardan(nimet/her türlü geçimlik) insanlar üretim, ticaret, takas ve başka yöntemlerle ihtiyaçlarını gidermek için yararlanmaktadırlar. Söz konusu yararlanmada rızkı verenin yaptırım hakkının olması doğal ve gereklidir.
İnsanlar da diğer canlılar gibi, yaşamlarını sürdürebilmek için ihtiyaç duydukları şeyleri bulundukları çevreden karşılar, hayatlarını böylece devam ettirirler. Birey olarak gereksinim duyduğu şeylere, diğer canlılar da gereksinim duydukları için, elini çabuk tutmak ve hâkimiyet kurmak zorundadır. Hâkimiyet, genellikle ''alan hâkimiyeti''dir. Alan hâkimiyeti ise, hem şeyler üzerindeki, hem de bu şeylere talip olan diğer şahıslar üzerindeki hâkimiyeti kapsamaktadır. Bu olgunun adı mülktür. Alan hâkimiyeti mülke konu olan şey üzerinde kişiye tasarruf etme yetkisi verirken, başkalarının bu yere veya şeye müdahale etmelerine mani olma yetkisi verir.

Bu yetki, doğal mücadeleyi benimseyip vahşete özenenlerde güce; hakka inanan Medeni toplumlarda ise, kanuna dayanır. Bu kanunları evrensel hukukla(melekutla) örtüşenini bulup uygulayanlar, adil, rahim, kıst uygulayan gerçekten medeni ve kâmil manada erdemli toplumlardır. Ne yazık ki böyleleri o kadar az ki.

Eğer şey üzerindeki sahipliğiniz, salt sizin güç kullanma ve başkalarının da bu güce zorla boyun eğdirilmesinden ileri geliyorsa, hem eşyaya, hem çevreye, hem de çevredekilere tahakküm etmiş sayılırsınız.
Tanımaya dayalı mülkleşmede ise şey üzerinde yine tahakkümünüz vardır, ancak hak sahipliğiniz kabul gördüğünden başkaları üzerinde baskı kurmanıza gerek kalmaz. Sizin hakkınız ya anlaşmaya, ya geleneğe, ya da yasaya göre kabul görmüştür.

Gerek zora dayalı, gerekse bunun dışındaki halde bir şeyin birine aidiyetinin şayi/biliniyor olması mülkle anılmadır. Bu anılma, ZORUNLU İHTİYACIN ve ZORUNLU SAHİPLİĞİN SINIRLARINI AŞMIYORSA meşrudur. Yok, eğer, ŞAN-ŞÖHRET İÇERİYORSA haddi aşan mülkleşme'dir. Yani mülk şehveti ile ilintili olup, mülkün kötü anılma nedenlerindendir. Bu kötülük ise, hak din nazarında, zorunlu ihtiyaç kriterinin aşılması ile oluşur.

Nitekim zorunlu ihtiyaç sınırını aşmayanlar hak dinin İFFETLİ dedikleridir. Bunun onlarca örneğinden bir tanesi de Mu'minun Suresinin 5. ayetidir (Ve onlar ki iffetlerini korurlar).

(Hadis meraklılarına da iki hadis metnini örnek olarak vereceğiz ve maişet ve ihtiyaçla yetinmenin erdemlerini anlatan bir hadis, bir de kendisinin ve bakmakla yükümlü olduklarının ihtiyacı ile sınırlı varlığı olmanın ve bunun aşılmamasının tavsiyesine dair iki hadis not edeceğiz. Resulullah(a.s) şöyle demektedir. “İslam hidayeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup buna kanaat edene ne mutlu”(Kütüb-ü sitte Cilt 14. s. 45)

Diğer bir hadiste de şöyle denilmektedir.
“Ey âdemoğlu eğer fazla malı(lüzumlu ihtiyaçtan artanın hepsini) Allah yolunda harcarsan, bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Bakımları üzerinde olanlar için olan başka.( yani Kifaf biriktirmek sayılmaz)Kifaf sebebiyle kınanmazsın. Veren el, alan elden daha hayırlıdır”(Kütüb-ü sitte c. 14. S. 48.))

Ahlak ve dinin kerih gördüğü mülkleşme, içi doldurulmuş bir kavramdır. İçeriğini şöyle özetleyebiliriz:

Birinci öğe, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduklarının zorunlu gereksinimlerinin karşılanmasını aşan servet ve sermayeye malik veya zilyet olması halidir.

Mülkleşmede ikinci kerih öğe, elinde bulundurduğu ihtiyaç fazlası-hırsızlıkla edinilmiş mal- mülkten dolayı şan şeref saikı ile makam ve mevki hırsı içinde bulunmak.

Üçüncü öğe ise, elinde bulundurduğu ihtiyaç fazlası-hırsızlıkla edinilmiş mal- mülkten dolayı, kendi kendini yönetme erki dışında ve üzerinde bir güç, heves ve hırs ile güç, kuvvet ve tahakkümünü başkaları üzerine yayıp genişletmektir.

İşte, vahiye dayanan hak dinin sosyo-ekonomi politiği, “mülk” kavramıyla yukarıdaki üç öğenin oluşumunu kastetmiş ve buna mülkleşme demiş, onun da itidal seviyesinin üzerinde hususileştirilmesini çirkin bulmuştur. İslam coğrafyası ve bilhassa Arap dili sözlüklerinde, kavramların birbirini takip eden sıralı içsel mantığı ile sunulan kolaylık gereği, bunu saptamak olanaklıdır. Batı dillerinde de olan sözlük tarama, kavramların alfabetik dizilişi ve buna göre birbirini açıklaması Allah’ın bu nimetini fark edenler tarafından büyük bir hayranlıkla keşfedilecektir. Diğer dillerde de böyle olması gerekir. Gerçek bilgi, seslerin matematiğinde korunmuştur. Bu İse, Allah’ın rahmetidir( Kuran, Rahman Suresi ayet 1–3 arası). Vahiler de bu emniyet sistemi ile korunmuştur. Gerek kelime ve heceleri, gerekse anlamlarını bozanları ele verir.

Hal böyle iken, gerek batıda, gerekse doğuda, mülkleşmenin adaletsizlik yarattığı tezini kabul edip savunan birçok düşünür, mülkleşmeye karşı çıkarken, hak dinin mülk kavramı ile neyi kastettiğini tam bilemediklerinden, mülkün sadece özel servet ve sermaye öğesi ile meşgul olmuşlardır. Bunun için de, sağlıklı bir kollektivist görüş oluşturamamışlardır. Çünkü bu, insanın mülkü ihtiyacının üzerinde hususileştirmekten vazgeçen bir ahlaka sahip olmasıyla mümkündür. Bu ise, mütevazı bir mizaca sahip olmak demektir ki; şan, şeref, şişinme, ihtişam ve kibirlenmeden arınma ile mümkündür.

Böyle bir mizaçta ve amaçta olmayan insan, zaten ne "zorunlu ihtiyaç fazlası"/"eşitliği bozan gelir fazlası" mülke talip olur, ne de, eğer toplumun ona şiddetli ihtiyacı yoksa bir makam ve mevkiye kendisi için, ikbal için, itibar için istek duyar. Ne de Mülk’ün, servet-sermaye ve tahakküm kısmının kendine yeterinden fazlasına talip olur. Bu güzel ahlaktandır. Bu mizaçtaki bir insanın, kendine yetecek kadar özgürlük dışında, bir kişisel özgürlüğe istekli olmasına olanak bulunmadığı gibi, kendi otonom yönetimi dışında, bir başka kişi veya toplumun otonom bölgesine taşması da mümkün değildir.

Bir başka deyişle mülkleşme şehvetini bastırmış, olgun bir insan olma yolunda karar kılmıştır. Başkasını yönetme veya sahasına taşma hastalığından kurtulmuştur. İnsan yaşamında ve insanlık tarihinde, sulh ve barışın önündeki en büyük engel şehvetler (tutkular)dir. Şehvetten anlaşılması gereken ise, bizatihi değerli olmayan, ancak bilgisiz insan nezrinde değerli olduğu zannedilen gelip geçici şeylere karsı aşırı tutku ile bağlanmaktır. Kısa tanımı ise arzu ve isteklerdir. Bu bakımdan aşk, ihtiras, tamah, hırs gibi (cesetsel)tutkuların insanın basiretini bağlaması; adalet, merhamet ve sevgi gibi şeylerin mutlak değer olduğunu unutması, kalbinin katılaşması ile sonuçlanan bir mizaca bürünme ile görünür hale gelir.

Bunun dışa yansıması adaletsizlik, haksızlık ve kalp katılığı olarak kendini gösterirken; mizaç olarak da, aklın zevklerinden tat alma yerine, ten zevklerine yöneliş karakterine bürünür. Ten zevkleri birer dipsiz kuyudur. Tatminler doyurup kanıksatıcı değil, bilakis daha da acıktırıcıdır. Tıpkı tuzlu suyu içen insanın daha da susuzluğunun artması gibidir. Doyuruldu zannedilirken, kendisine sunulan kişiyi daha da acıktırır. Böylece, gerçek değer ve aklın zevkleriyle tanışmadığı için, görgücü ve görsel değerlerle tatmin olma çabasıyla boşu boşuna zaman kaybederken, hem kendisini aşırı derecede yorar, hem de başkaları için hayatı zehir eder. İşte bu zülümdür. Başkalarına gölge etmektir.

Aklın zevkleri öyle midir? Asla öyle değildir. Örneğin; bir Allah sevgisi insanı mutmain eder. Yine bir adaletsizliği yok etme, birinin sıkıntısını giderme, bir insanı karşılıksız sevme, muhtaçların sıkıntı ve dertlerini giderme ve yine kendinde bulunan her imkânın, aynısının başkalarında da bulunması istemek ve bununla mutlu olmak, egosunu tatmin etme yolundaki gayretten aldığınız zevkle bir midir? Tabii ki bunu ancak akıl sahipleri idrak ederler. Yani doğru bağı kurarlar. Emir ve komutayı aklından değil de, akıl zannettiği ten zevkleri merkezi, ilkel libidosundan alan bir kimse, aklın zevklerini idrak edemediği gibi, kendisine böyle bir zevkten bahsedilse, ya ütopya der güler geçer, ya da bundan nefret ettiği için duymak bile istemez. Ten zevklerinden başka zevk tanımamış ve tanımak da istemeyenler gafil’dir. Aklın zevklerini ön plana alıp tercih edenlere münevver ismi daha çok yaraşmaktadır. Öyle ise Gafletten çıkıp kurtulma nedir? Aydın nitelendirmesi, münevver ile aynı ağırlığı taşır mı? Sorusuna cevap bulmak gerekir.''
İlhami Çetin'de alıntıdır.

Saygılarımla.
Galip Yetkin.

Konu galipyetkin tarafından (15. January 2021 Saat 02:09 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
Barış (5. September 2013), dost1 (13. June 2012)
Alt 19. May 2012, 09:38 AM   #3
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.458
Tesekkür: 105
574 Mesajina 958 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 24
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

GAFLET

''Önceki makalemizde gerekçeli açıklamamızı yaptığımız gibi, kapitalizmle hak din ilkesel bazda taban tabana zıttır. Hak dinin içi boşaltılmamış hak şeraiti, ''zorunlu ihtiyaç fazlasını servet ve sermayeye katmadan derhal ve günlük olarak tamamen infak edin'' emrini verirken, kapitalizm bunun aksine, kârın/zorunlu ihtiyaç fazlasının sermayeye eklenerek yeniden girişime sokularak bunun da üzerinden kazaç elde etmeyi devam ettirilip, bakmakla yükümlü olunan aile fertlerinden artanın ahara(başkalarını) infak farzının devamlı ertelenip ihmal edilmesini tanımlayan bir kavram ve kurum olduğunu ekonomi ilminden öğrendik. Öyle ise, kapitalizme devam gaflet(bildiği halde bilmezden gelerek) olduğu açıktır. Aynı zamanda bu ve benzeri tutumlarla geniş dirlikli olmayı tercih etmenin gaflet olduğunu, kendisiyle Kur'an’ın anlaşılmasının kolaylaştırıldığını bizzat Kuran’ının bize haber verdiği Arapça sözlüğe sorup onay alalım. Öyleyse kapitalizm, hak dine hakkıyla inanan, GAFLET VE DALALET İÇİNDE OLMAYAN BİR İSLAM toplumuna asla “MİNHAÇ=METOT”, (Sosyal ve Ekonomi Yöntemi) OLAMAZ.

GAFİL KİM?

Gafil kavramının anlamı bilinmeden, aydın ve aydınlanmanın anlamı bilinemez. Aydınlanma ise, sebep, saik ve verilen tepkiye göre nitelik kazanır. Aydın gibi erdem içermeyen her hangi bir uyanıklık hali ile Münevver niteliğini kazanmış vefalı ve vasıflı uyanma arasında önemli farklar vardır. Öyle ise, Gaflet nasıl bir uyku halidir?

Bilmemekten mi kaynaklanmıştır? Yoksa unutmadığı halde, halen bildiği halde gereğini ihmal etmekten mi kaynaklanır?

Bunun için kavramın anlamını vermek gerekir. Bunu da seslerin matematiği detaylı bilgisine sapmadan, kullanım sözlükleri anlamı ile vermekle yetinelim. Şöyle ki;

GAFİL: Dikkatsiz, iyi düşünmeyen uyanık olmayan. Haberi olmayan, ihtiyatsız, başına geleceği önceden düşünmeyen Allah’ı unutan, kendi gayrı meşru zevkine dalan.

Arapça sözlükte ilave bir anlam daha vardır. “UNUTMAKSIZIN TERK ETMEK”. Sehiv ve terk etmek.

Ve daha da önemli bir uyku hali ise, insan haklarından gafil olmak, zulmü zülüm saymamaktır. Bu ise “El Gafelü” kavramı ile ifade edilen haldir ki, “BOL DİRLİKLİ YAŞAM” anlamıdır. Gafil kavramı ile aynı kotlar içersinde oluşmuştur.

Demek ki gafletin temeli bilgisizlik değil, daha ziyade unutmadığı, bildiği halde işine gelmediğinden veya nefsine uyduğundan doğru davranışı yerine getirmemekle ilgilidir. Ulu bir çınarın gölgesinde hiçbir fidanın gelişmeyeceğini insan nasıl bilmez ki? Gölge etmekten büyük bir haksızlık olabilir mi?

Demek ki özü itibariyle gaflet, başkalarının hakları aleyhine olarak(gasp ederek) “Bol Dirlik içinde yaşamak” tır. Bunu zülüm saymayanlara Liberalist dendiği de bilinir. Bunun sosyo ekonomik açıdan başkalarının sınırları içersine taşan bir müstevlilik(işgalcilik) olduğunu bildiği halde, mülk ve tahakkümünü sınırlamayı yerine getirmemek olduğu apaçık ortadadır.

Bilindiği gibi bol dirlik öncelikle varsıllık ifade eder. Varsıllık miras gibi kazanmadan hazır mülke konmak şeklinde olabileceği gibi bol kazançlı işler tutup, lüks içinde yaşamak, servet ve sermaye biriktirmek şeklinde kesbe(sonradan kazanılıp biriktirmeye) de dayanabilir.

Bu hususta eskiler (han-hamam, çift-çubuk) Çiftlik sahipliğini misal verirler.

Çiftlik sahipliği diye ifade edilen kavram Day’a(Zay’a) dır. Sözlük anlamı Bağ-Bahçe, ekim tarlası(üretim yeri, arazi, fabrika, ticari işletme v.s) köy; kişinin geçimini sağladığı san’at ticaret, ziraat; Akar ve işletmeler, yani kişinin kendisinin ve ailesinin geçimliğin üzerinde iş ve kazanç kapısı edinmesidir. Yani üretim yerleri ve üretim vasıtalarını elinde tutarak, gerek başkalarını istihdam ederek, gerek fabrika tesis, ticaret şirketleri kurarak geçimliğinin üzerinde kar ve kazanç için işletme kurmasıdır.

İşte bu hal dünyevilik Sekuler mizaç olarak dinin değerlendirdiği şeydir.
Meşru olabilmesi için ise:sadece geçimliğin alıkonulması ve gerisinin topluma iade edilmesiyle meşrulaşabilir. Bunu hem niyet etmek, hem de böyle hareket etmek gerekir. Asla karı sermayeye ekleyerek yeniden üretime sokup, kapitalist üretim tarzına geçmeyecek; iğvaya sapmayacak; bol kazancı elinde tutmayacak, servet ve sermaye yapmayacak, derhal toplumun infakında kullanılmak üzere hazineye bırakacak.

İlkel ve sosyal siyaseti teşekkül etmemiş bir toplumda ise artanla zorunlu ihtiyacını karşılayacak kaç kişi belirlenmişse onları kendi yediğinden yedirecek, giydiğinden giydirecek, barındığıyla barındıracak, sağlık, eğitim v.s kendisine neyi reva görüyorsa, aynıyla eşit bir şekilde yettiği kadar insanı kendisiyle eşit seviyede devamlı infak etmek için kullanacak. ÇÜNKÜ MÜLK ALLAH'ın. Ama medeni bir topluma ve onun insanına bu minnet altında bırakarak yaşatmak değil, derhal her günkü kazancından bir günlük zorunlu ihtiyacını ayırarak gerisini olduğu gibi akşam maliye hazinesine yatırmaktır.
“Mülk” kavramının kapsamında olan iki unsurdan da(Servetten ve şöhretten) kaçınma vardır. Zaten böyle bir insan Nüfuz kullanmadığı için üçüncü unsur olan hükmetme tutkusundan da kaçınmış olur.

Üstelik poligami evliliği yapmadığı için kendisini hem mülk, hem şehvetinden kendisini korumuş olur. ''Ardından ağlayan kadını az olmak'' poligamiye yeltenmeyen, tek eşli olan, evliliği cinsel hazlara dalıp gitmek için değil, ihtiyacı kadarla yetinen demektir. Nisa suresi 3. ayette Allah onu tek eşli olmaya davet etmiş, o da buna baş üstüne demiş ve nefsin hevasına uymamıştır. Adalet ve rahmet ehli olup, adaleti kıst üzere yerine getiren azimet sahipleridir Rahman’ın has kulları.

Bir kimse bir çiftlik, bir akar, bir sınai, ticari işletme işletir ve kavam üzere geçimliğin üzerinde bir kazanç sağlıyorsa, artanın hepsiyle kaç kişiyi kendi seviyesinde infak edebilecekse onun sayısını belirler ve çalışabilenlere(yetimlere) iş sağlar, çalışamayacak olan yetimlerin ise geçimlerini üzerine alır. Yani kendi ailesi için ne harcıyorsa, onlara da o miktarda maaş bağlar. İşletme açan herkesin bu yükümlülüğü vardır. Hak din bu insanı böyle bir taahhüde girmiş kabul eder. İşte bu kimse, ilkel bir toplumda bunlara şahsen maaş bağlar.

Medeni toplumlarda ise, günlük kazancın zorunlu ihtiyaç üzerindeki her kör kuruşu akşamleyin Beyt El Mal’e(Devlet hazinesine) yatırır. Sorumluluğu üzerinden atar. Bu kez yöneticiler bu vebali yüklenmiş olurlar. Kendi geçimliğinin üzerinde iş tutup bol kazanç sağlayanlar toplumun geri kalanını itidal ve kavam seviyesinde geçimlerini ihmal ederlerse, büyük günahlardan işlemiş sayılırlar.

Kazanç sahipleri kazanamayan veya kazancı geçimine yetmeyen bütün insanları kendi kazanç durumlarına göre aralarında ikişer, üçer, dörder.... paylaşıp kendi sosyo ekonomik masraflarının aynısıyla infak etmek zorundadırlar (Nisa:3).

Bu zahmetten kurtulmanın yolu ise Mülkü Beyt el Mal’e mal edip, onda iştirak halinde malik olmalarıdır. O zaman bunun eşitlik ilkesine göre dağıtımı yönetici kadronun sırtına vebal olarak yüklenir. Kişi,''beyt-ül mal''den(hazineden) maişetini alır, dilerse bundan tasadduk eder(harcamalarından arta kalan olursa bunu sadaka olarak dağıtır), ama öyle bir mecburiyeti yoktur. Zaten maişet geçimlik demektir.

Hak dinde infakı ihmal edip, cimrilerin Zekâtı olan oran 1/40 dâhilinde vermek mali sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Mülkten hesaba çekilecektir.'' Çünkü gafildir. Üzerinde kul hakkı vardır.
Adalet ve Rahmet Sitesinden)

Saygılarımla.
Galip Yetkin.

Konu galipyetkin tarafından (11. April 2017 Saat 08:24 AM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
Barış (5. September 2013), dost1 (19. May 2012)
Alt 21. May 2012, 09:19 PM   #4
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.458
Tesekkür: 105
574 Mesajina 958 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 24
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

AYDIN-MÜNEVVER.


''Aydın ismi, daha ziyade uyanık, uyanmış anlamı ile kullanılır. Bir müşteri kazıklayan bir satıcı da uyanıktır. Halkı halk yardakçısı politikalarla aldatan da uyanıktır. Fazla açıkgöz insana da bu isim verilmektedir.

Ahdi Yakîn(Kuran) Nurla-akılla aydınlanmayı önemsemiş ve onların Münevver olduğunu vurgulamıştır. Rönesans bir aydınlanmadır denilmektedir. Bu kısmen doğrudur. Akılcılık ve aklı kullanma yönü ile öyledir. Ama görgücülük bir karanlıktır. .Görgücü akıl karanlıktır. Çünkü Nurla aydınlanma gibi, gerçek iyinin, gerçek güzelin farkına varmak için bir gayret değil, aksine özel için iyinin, faydalının farkına vardığını açığa çıkartmak için bencilleşmek uyanıklık olarak ortaya konulmuştur. Aydınlanmanın “Uyanıklığın” temelinde yatan,evrensel güzel değil, hevasına uyarak yaşamaktır. ''Çok uyanık'' deriz ya!.

Aristokrasin biçim değiştirip, oligarşi ve plütokrasinin ağırlık kazanması gafletin terki değildir. Çünkü Gaflet kavramının kapsamında “Bol dirlik” vardır. Yani refah içinde yaşamak, müstevli olmak(el koymak) v.b tavırlar vardır. Görgücülüğün etkisine girmiş Rönesans aydını ise, bundan gafildir. Ten zevklerinin tatmini kültürünü entelektüellik zannedenler, aklın anlamını ve işlevini bilmezler. Tensel dürtüler üzerine oluşmuş yüzeysel bilgilerini ilim zannederler.

Oysa ilim, doğru bilimi de içeren hakikatin bilgisidir. Pratik ve yararcı, yüzeysel sonuç bilgisinin ötesinde, onu önceleyen, ama ilk sebeplere de uzanan sağlam bilgidir. Bir başka anlatımla, münevver, nurla aydınlanan insanın niteliğidir ki, bir başka isimlendirilmesi de Nuri’dir(nur ile aydınlanmış-aklını ilimle çalıştırandır).

Sözde aydınlanmada, ten(ceset) zevkleriyle aydınlanan ve buna taraftar olanlar, kendilerine pay çıkarmak için, kendilerini aydın olarak isimlendirmişlerdir. Analizimizin aydın ve aydınlığa karşıtlıkmış gibi anlaşılmaması için, bu kimliği taşıyan kimselerin doğru isimlendirilmeleri de karşıtlarına uygun olarak Nârî ismiyle anılabilirler. Böyle anılmaları, terminoloji açısından daha uygundur. Çünkü ateşle, ihtirasla hararetlenmedir durum ve konumları.

Nûr'îler, ilimle, gerçekle aydınlananlardır ki, yeni Ahit’in(incil'in) isimlendirmesiyle, bunlara nur oğulları denilir. Bunlar, ne, neye yararın ötesinde, ne nedir, ne içindir ve nasıldır sorularına cevap arayan, hakikati öğrenmeye çalışanlardır.

Nârî’ler ise, ne faydama-çıkarımadır der ve gerçeği ile meşgul olmaz, tek bir bilimde derinleşir. Deneylerle ulaştığı yüzeysel sonuçları yasalaştırmakla yetinir ve bununla öğünürler. Faydacılık mizacına göre ve üstelik ''herkese'' şartını da getirmeden “bana faydalı” kriteri ile yetinir. Belki, en geniş ufku da biz diye tanımladığı klik içinde, evrensel biz değil, bölgesel, sınıfsal yada ırksal tarafgirliktir. Yine iki uyanmış tip arasındaki bir diğer bariz fark ise; Nuri, bilimde kalandır.

Nâri’den farklı olarak, Nurî, evrensel aklın yüksek kapasitesi ile herkes için iyi olanı düşünürken, akıl etmeye malzeme olacak bütünün tam bilgisi olan ilimle bezenmiş bir aklı ve şeylerin parça bilgisi diye tanımlayacağımız parçanın bilimini kullanarak, ufuk ötesini algılar ve aklın zevklerini tatmin için düşünür. Bu nedenle idealisttir. Buna erdem ve faziletin bilimi, yani bütünün bilimi, ilim deriz. Bu Kur'an'dır

Gerçekten akıl etme, eldeki mevcut bilgiler arasında bağ kurarak yükselmedir. İsabet etmek ise akıllı olmaktır. Bu, aklın yasalarını bilmek kadar önemli olan, gerçeğin bilgisine vakıf-ermiş olmakla mümkündür. Gerçeğin bilgisinin kaynağı ise, ''Gerçek Âlim''in ilmidir. Bu kavramı bihakkın taşıyan ise, ilim kendisine isim olan Allah’tır. O Hak’tır. Yani gerçektir. Gerçek(Hakikat) ise, O’nun kendisidir. İşte aklın evrensel seviyede isabet kaydedebilmesi için, Hakk’ın öğretmenliğine ihtiyaç vardır. Bunun din literatüründeki ismi ise, Rabb’i Rabb bilmektir.

İşte evren, Rabb’ın nuru ”gerçeğin ilmi” ile aydınlanmıştır. Bu nur haktır, hakikattir. Tabi ki, idrak edenler için bu aklın ışığıdır.

Yakın gökte ışık kaynakları vardır ama bunlar aynı zamanda ısı, hararet, hatta yakıcı ateş kaynaklarıdır. Bunlar nur değil, nardır. Yani hararettirler, hararete sebep olurlar. Bunlarla aydınlanmayı biz, narla aydınlanmaya benzetebiliriz. Çünkü nur gibi serin ferahlık verici ve latif değil, hararet vericidirler. Bir çok faydalar sağlarız ama, ışınsal zararları da o nispette çoktur.

İşte nurdan ışık alamayanlara da “aydın” denir. Ancak, bu hararettir, kızgınlıktır, ihtirastır, kindir, öfkedir, hased’dir, şehvettir, aç gözlülüktür. Prometheus’un mitolojide ateşi çalma masalı ile simgelenen şey budur işte. Aşkla, ihtirasla, şehvetle aydınlanma. Bunun mitleştirilerek gerçek yüzünün örtülmesidir. Yani insanın bu yakıcı his, duygu, mizaç ve karakterinin farkına varmasıdır. Bu ise nurdan mahrum olmak, algılarını nara çevirip ona konsantre olmaktır.

Bu aslında yeni bir şey keşfetmek değil, insandaki ilkel libidoyu daha fazla hisseder olmaktır. Yani aklın değil, bedenin ihtiyaçlarının açlığını duyup, tatmin etmeye çalışmaktır. Bu ne yenidir, ne ileridir, ne de ilericiliktir. İnsanlık tarihinde çok eski bir fikir ve hayat tarzının yeni ambalajı ile yürürlüğe konulmasıdır. İlgi toplaması ise, insan egosuna hitap etmesi, nefsin hevâsının tatmininin teşvik edilmesidir.

İşte bu, mülk ve cinsel şehvetin teşvik ve ödüllendirilmesiyle insanın insan için kurt haline getirilmesidir. Bu gerçeğin bilgisine vâkıf olmayan veya olup ta egolarının baskın çıkması ile gerçeğe kulaklarını, gözlerini tıkama yolunu tercih eden eski Bâbil, Mısır ve öteki Yunan tarafından çok eski tarihlerde uygulanan eski bir düşünce ve hayat tarzıdır. Epiküros’un öteki Yunan’da ideoloji haline getirdiği ve Rönesans sonrası Epiküros’la aynı değerleri paylaşan sosyologların, yeniden sahneye koyduğu, felsefi yönünü materyalistlerin yüzeye çıkardığı, son asırlarda Freud’un psikolojisiyle yeniden yapılandırıp pekiştirdiği zevkçilik (hedonizm), eski mi eski, geri mi geri, aşağı düzeyde bir akıl etme yöntemidir. Daha doğrusu ilkel libido isteklerini his etmesidir. Kendisinde hayvani zevklerin olduğunun iyice bilinç üzerine çıkması ve bunun tatminini öncelikli gaye edinmesidir

İşte bu eski yırtık-pırtık, yamalı bohça gibi şeyin ambalajına, yeni yaftasının iliştirilmesi, ona ilericilik denmesi, onun pespayelik niteliğine en ufak bir olumlu nitelik kazandırmaz. Bunun yeni olarak sunulması, gerçek ve üst düzeyde akıl etmesini beceremeyen ve aklın tanımını bilmeyenleri aldatmaktır. İnsanın, aklın ve ilmin kendisine değil, sadece akıl etme yetisine sahip olduğunun farkında olmayanlara, cin fikirlilerin yutturdukları bir avcı tuzağı yemidir.

Saygılarımla
Galip Yetkin.
(İlhami Çetin'en)

Konu galipyetkin tarafından (1. September 2012 Saat 01:03 AM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
Barış (5. September 2013), dost1 (21. May 2012)
Alt 24. May 2012, 11:53 AM   #5
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.458
Tesekkür: 105
574 Mesajina 958 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 24
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

ULUHİYETTE KIST, İNSANLAR ARASINDAKİ MÜNASEBETLERDE KIST.

Selam ona İbrahim ''itidal ve kavam üzere bir hayatı sürdürecek bir Beyt ehli(Mescid el haram, Manastır, Havra tam dayanışmalı sistemi içinde,ona bağlı) olarak yaşamayı nasip et, çocuklarıma da bunu sağla ki, putperestler gibi olmasınlar'' diye talepte bulunmuştu.(İbrahim:35-37).

Beyt ehli(nitelikli yaşam) ile Bina ehli(maddiyatçı) arasında ki fark ve zıttiyetin özelliği, ''Ebna-i Ahrar'' diye isimlendirilen Mason(Liberal/kapitalist/maddiyatçı) kavramın özelliği, insana değer veren medeniyetten ziyade, Bina ehli, ''yapımcılık''(lüks yaşam-maddiyat) ve elindekini anında vermeyip ertesi güne bırakıp(vermeyi geciktirip biriktirerek) kokutan olmasıdır. Zahire, servet, sermaye biriktirenler böyledir. Ehl-i Beyt ise, tazeden verendir. Yani akşamdan sabaha bile ihtiyaç maddesi sayılan hiç bir şeyi geri bırakmayan/elinde tutmayan, “ertesi gün Allah yine verir” Hasbünâ Allah diyen ve sözü dilinde kalmayan insanlardır. Bu güvenceyi duymak için de Allah onlara tam dayanışmalı sistemi, yani ''mülkte iştiraki'' seçtirmiş ve sevdirmiştir(Hucurrat–7).

İşte, Allah’ın hikmetle hidayet verdiği selam ona İbrahim, maddi ve deni/değersiz varlıkları, Allah sevgisiyle eşitleyen kimselerden olmamayı, çocuklarının da materyalistler gibi istifçi, biriktirici cimrilerden olmamasını, paylaşarak yaşayanlar olup, mülk sevgisini Allah sevgisi seviyesine çıkarmayan cömertlerden olmasını istiyor.

“Hani İbrahim şöyle demişti: "Bu beldeyi güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara(fani, oluşum ve bozuşum yasalarına tâbi kokmuş şeylere, infak edilmeyip biriktirilen şeylere) kulluk etmekten uzak tut." (İbrahim–35)


Beyt dışındaki (artanı infak etmeyip bayatlatan-kapitalist) hayat, gerek azgınlar, gerekse onların teşvik ve mecbur ettiği mülk tutkusu, onları baştan çıkartır. Serbest piyasa ekonomisi ve meta dünyasında mümin kalmak, haramdan kaçınmak, cimrileşip, haset ve kinle dolmamak mümkün değildir. Bu ise cennetten mahrum olmaktır. Öyle ise onları, dünyada açlık ve korkudan uzak olan Rab'bin beytinde, yani açlıktan ve korkudan uzak olunan yerde yaşayacak basireti ver( Kureyş suresine bu gözle bakın çünkü yanlış mânâ verilmiştir).

"Rabbim, gerçekten onlar insanlardan birçoğunu şaşırtıp-saptırdı. Bundan böyle kim bana uyarsa, artık o bendendir, kim bana isyan ederse elbette Sen, bağışlayansın, esirgeyensin." (İbrahim–36)


Aşağıdaki ayet de,İbrahim Peygamber'in dileğini tam olarak açıkladığı gibi, Maun suresinde kınananlara da “Namazı dosdoğru kılmak”ın ne anlama geldiğini çok güzel açıklar. Bu Salât’ı/karşılıklı yardımlaşmayı salâvatta (havrada, manastırda, mescid i haramda devlet ve kamu kurum ve kuruluşlarında) eda etmektir. Yani "Devletçilik"/Haramlardan tam kaçınarak üzerinde insan hakkı bulundurmadan tertemiz ahirete gitmenin emin yöntemidir. İbrahim Peygamber her meslekten insanın bulunduğu ve Tâğut sistemlerine iş yapmakta muhtaç olmayacak sayıda olmadıklarını ve ''Sen orayı tam teşekkülü bir manastır-havra-mescit olacak şekilde düzenlemelerini sağla , hidayet verdiğin başka insanları da oraya yönelt ki, kapalı ekonomilerini kurabilecek sayı ve güce sahip olsunlar'' diye dua ediyor

"Rab'bimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında , ekini olmayan- ekin bitmeyen bir vadiye/bekke'ye yerleştirdim; Rab'bimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızklandır. Umulur ki şükrederler." (İbrahim–37)


Aşağıdaki ayeti, bilhassa açlık ve korkudan emin olunan yerin Beytü'l haram sosyo ekonomi politiği/kurumu olduğunu hatırlarsak, bereketin/üretimin içeride değil de çevreden getirilerek paylaştırıldığı ''Mescid el Aksa'' üzere nimet paylaşımının Havra-manastır-mescit sosyo ekonomi politiği düzeyinde adil olmadığını, zamanla mülkü ellerinde tutanların cimrileşip, tâğutlaşacaklarının muhakkak olduğunu bilirsek ayeti iyice kavramış olur, İbrahim Peygamber'in, İbrahim Suresinin yukarıda gördüğümüz 36. ayetindeki korkusunun sebebini daha iyi anlarız.

Demek ki, nimete hakkıyla şükretmek/emeğiyle üretmek, nankör sayılmamak için, kazanç ve kârın dışardan getirilip paylaşıldığı liberalist sistemlerden(mescid'i aksa) vaz geçilip, müşterek üretilen ve müşterek maişetlenilen Beyt-ül Haram üzere iştirak halinde mülkiyette mümkün olduğunu anlarız (Kureyş suresinin anlamı burada).

Liberalist sistemlerin, mülkü belli ellerde toplayıp da elleri altındakilere de Nahl suresi 71. ayetteki bollukta eşitliği sağlayacak kadar vermemelerinin, nimete nankörlük olduğunu anlatmaktadır aşağıdaki ayet. Yine, bu sistemde yoksul ve yoksunların, mağdur ve mahrumların açlıkları devam eder. Çünkü güçlü bir sosyal devlet olmadığı için gelecek korkusu zenginde bile vardır. Onun için ihtiyacın çok üzerinde biriktirerek, hem muhtaçları ve mağdur ettiklerini muztazaaf durumuna düşürür, hem de infak kısılıp sermaye ve servet yapıldığı için zulüm yapılmış, nimete de nankörlük edilmiş olur

“Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük etti, böylece Allah yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı.” (Nahl–112)

Hâlbuki Allah elçisi onlara, ''nimete şükrün icra yerinin Mescid El haram üzere sistemleşmekte olduğunu, liberalist sistemlerde eşit paylaşımı sürdürmeniz mümkün değildir'' demesine rağmen buna uymadılar; sonunda kapitalist üretim tarzının, gelir dağılımındaki dengeyi azami derecede bozduğunu; toplumun birlik ve beraberliğinin kaybedilip dağıldığını veya Allah'ın gazabına uğradığını, nimeti geldiği miktarda bol dağıtıp kendisini eşitliğe çekmeyen her kazanç sahibinin nimete nankörlük ettiğini, bu sistemlerin zulüm ürettiğini anlıyoruz.

“Ant olsun, onlara kendi içlerinden bir elçi gelmişti, fakat onu yalanladılar; böylece onlar, zulümlerine devam etmekteyken azap onları yakalayıverdi.” (Nahl–113)

Nimete nankörlük edenler temiz rızk aramayanlardır. İnsana kazancının ne kadarının helal olduğu önceki yazdıklarımızda vermiş idik. İşte zorunlu ihtiyaç fazlasının elde tutulmaması vacip olduğuna göre, fazlasına tasarruf etmek, zimmette tutmak kişiye haramdır. Aşağıdaki ayeti bu merkezde anlamak gerekir.

“Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız Allah'ın nimetine şükredin. (Nahl–114)

İyinin kötünün bilgisine gerçekten erişenler hak anlamında millettir. Rahmet babası olarak milletleşme itidal ve kavam üzere olmaktır ki işte buna ümmet denilir. Haramları helal yapmayan İbrahim itidal üzere yaşamı seçmişti. İbrahim’in yine tetkik ederek dinin inceliklerini öğrenerek din edinilmesini ''bilgelikle-şuurluca'' milletleşmek olduğu açıklanmıştır. İşte Bakara-219 ayetiyle Kur'an bize Helal ve Haram'ı tesbit imkanını ve tesbitini vermiştir. Yüzde 2,5 veya kırkta 1 verip üstünü de helal deyip zimmette tutma milletleşme değil,küfürdür. Bu ayet zimmette tutmayın diye de bir ikazdır.

“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler”. (Nahl–116)

Ümmet kavramının ideal milletleşmekle benzer anlama geldiğini bu ayetten anlıyoruz. İbrahim niçin ümmet sayıldı. Fikir, düşünce, güzel ahlak açısından erdemde örnek olan insan tipi ümmettir. Fasıkların, facirlerin, Tâğut’ların v.s'nin milleti, şer veya ehveni şer millet sahibi olmaktır. Öyle ise hangi ilkelere göre millet(hayat görüşü) sahibi olana ümmet denir. Öncelikle fraksiyonel cemaatlere mensup olmayıp, kamucu ve üniter cemaatten yana olmak, ümmet sahibi olmaktır. Bütün hayırları üzerinde toplayan insan kimdir? sorusunun cevabı ise öncelikle mülk tutuksundan kurtulmuş, ihtiyaç fazlasına talip olmayan insandır; milleti itidal ve kavam üzerine olandır.

Öyle ise burada ki ümmet diye okuduğumuz ibareyi onun bir üst sırasında bulunan El Ememü: ''Kolay şey, belli ve ayan olan, İtidal'' anlamını verir. Şimdi buradan hareketle kolay şey “Yüsra” dır. Bu ise itidal ve kavam üzere kavgasız ve gürültüsüz bir toplumsal modeldir. Biz buna muttakiler kollektivizmi dedik. Beyt-ül Haram üzere mülkte iştirak içinde yaşamak hem kolaylığı apaçık olan şeydir, hem de haklar ve haramlardan temizlenmenin en kolay ve sade yoludur. Maişetle kamuya çalışarak zaten geçimliği miktarında bir maaş aldığı için ayrıca zekât vermesi gerekmez, çünkü ürettiği 'artık değeri' ''sadaka'' adıyla sebil olarak beyt-ül mal'a terk etmiştir. Devlet bu ödenmeyen ''artık bedellerini'' yoksul ve yoksunun gelirini artırmak için kullandığı ve hayır tek elden yapıldığından bu yolla muhtaç olmayana verilmeyip de muhtaca verildiğinden, muhtaç olanın hakkı yenmemiş olur.

“Gerçek şu ki, İbrahim bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi. (Nahl–120)

Yine bu ilkeli ve hak ile ideal ve erdemli milletleşmek, Allah nimetlerini zimmetinde tutup haram yenilmediğinden, Allah’ın verdiği nitelik ve nicelikten, içinden sadece geçimlik alınarak tümü kamuya iade etmek olduğundan nimete şükretmenin en ideal yoludur. Bunun için sonraki ayet, öncekine bu açıdan açıklık getirerek, mülkleşmeyi tercih etmeyerek, itidal ve kavam üzere yaşamı tercih eden selam ona İbrahim’i nimete şükreden olarak tanımlamaktadır.

“O'nun nimetlerine şükrediciydi. (Allah)Onu seçti ve doğru yola iletti. (Nahl–121)

“Ve biz ona dünyada bir güzellik verdik; şüphesiz o, ahirette de salih olanlardandır”.(Nahl–122)

Aşağıdaki ayette yine önce Haniflik, sonra müşrik olmamak zikrediliyor. Hanif’in teknik anlamı, putperestlikten hak dine dönmektir. Bu mülk şehvetinden kurtulmaktan başka bir şey değildir. En çok dikkat çekilen insan zaafı da budur. Mülkün, tahakkümünden, şan şerefinden veya servet ve sermayesinden bir pay alan insanın bununla şad olması (Bakara-219/1) malı-mülkü putlaştırmış olmak için yeterlidir. Nimetin şükrü, onu olmayanlarla, elinde nimet sahibininkinden daha az olanlarla, eşitleşinceye kadar paylaşmaktır. Paylaşmamak ve paylaşsan bile,bu paydan artırıp bunu semaye ve servet yapmak (ki zimmet suçunu oluşturur ve Maide-38'e tabidir) mülkü putlaştırmak,nankörlük, hayasızlık ve iffetsizliktir. Şu halde hanif olmak kavramına kısaca iffetli olmak diyebiliriz(Mu'minun:5). Yani kazanç ne kadar çok olursa olsun, elinde ihtiyaç fazlasını tutmamaktır iffetli olmak. Aksini yapmak, Allah sevgisini ve onun emrine harfiyen riayet etmeyi ihmal ederek, Allah sevgisini mülk şehvetine terk ederek, cimrilik yapmaktır. İşte, İbrahim imanında birinci sıradaki ilke iffettir.

"Gerçek şu ki, ben bir Hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim." (Enam–79)

Resulullah’a emredilen ve İslam milletinin harfiyen uyması gereken din(millet), işte yukarda tanımlanan ilkeli bir bilinçlenmedir. Bunun özü de, mülk tutkusunu, mülkü iştirak halinde kullanarak asgariye, yani itidal ve kavam seviyesine çevirmek, Allah dışında hiçbir zatı gökte ve yerde(hem de cesette ve ruhta-canda) rableştirmemektir. İşte bu hasletler ''insanlar arasında kıst'' ve ''uluhiyette kıst''tır. Yani:

“Sonra sana vahyettik: "Hanif olan İbrahim'in dinine uy. O, müşriklerden değildi." (Nahl–123).

Saygılarımla.
Galip Yetkin.
(Av.İlhami Çetin'den)

Konu galipyetkin tarafından (24. April 2017 Saat 02:42 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
Barış (5. September 2013), dost1 (24. May 2012)
Alt 27. May 2012, 04:15 AM   #6
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.458
Tesekkür: 105
574 Mesajina 958 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 24
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

NAMAZI DOSDOĞRU KILMAK

Şunu önemle belirtelim ki “Salla” kavramını ele aldığımızda, bunun anlamı “Başkasının iyiliğini dilemek-temenni etmek”, bunun ötesinde ona ulaşabilmesi için ücret talep etmeden/kerşılıksız fiilen yardım etmek, sorunlarına destek ve omuz vermek olduğunu anlarız. Salat’ın mastarı da olan Salavat böyle yüce bir kavramdır. Salla kavramı da başkalarına iyilik dilemekte en güzel kavramdır. Allah ve Melekleri onun için Nebiye “iyilik temenni ederler” der ayet. Biz de Nebi'ye salavat(İyilikler) dileriz. Allah ve Melekleri ise ondan razı olduklarını açıklama niteliğinde ''Salla'' derler.

''Namazı dosdoğru kılma'' deyiminin Sosyo ekonomik anlamı ise, temennide kalmayıp, başkalarının en az bizim kadar halli vakitli olması için ne yapılması gerekirse onu derhal yapmaktır. Bu da bizim için bilinmeyen şeylerden değildir. Hayırda yarışan eski ümmetler, İbrahim Peygamber'in Beyt'ine uygun mülkte iştirak halinde yaşanan sistemleri kurmuşlardır. Bazı kültürler buna Mescid El Haram, bazıları Havra, bazıları da Manastır demişlerdir. İşte namazı dosdoğru kılmak/salâtı gereği gibi yerine getirmek/ikame etmek, mülkte iştiraki de devreye sokarak, başkasının iyiliğini düşündüğünü kanıtlayarak sıddıklardan olmaktır.

“Ekame”; (bir şeyi) Doğrultmak, düzenlemek.(bir şeyi) ayağa kaldırmak.(bir şeyi yeniden) diriltmek. Uygulamak. Mesul sorumlu atamak. İkamet etmek, oturmak yaşamak...
“Ekame evadehü” (birinin) İhtiyaçlarını karşılamak, geçimini sağlamak..

Demek ki, bu kavramlarla, ihtiyaçların karşısında panikleyip veya doymazlık gösterip bedenlerinin emrine girmeyenlerin doktrinleştirdikleri görüş ve buna uygun hayat tarzları ile idealistlerin erdemli fikir ve hayat tarzlarının ve, adalet ve merhamete dayalı olarak gelişen güzel ahlaklarının gereği olarak, karşılıklı dayanışmanın yeterli görüldüğü, saldırgan olmayan ve kâr/kazanç için dünyayı dolaşmayan, sâkin/yerleşik ve vakur hayat tarzı tercihlerini karşılayanlar anlatılmaktadır. (Kureyş suresi'nin doğru anlatımı budur.)

“Ekamessalat” (namazı dosdoğru kılmak) salâtı layıkiyle yerine getirmek. Yani ; “Ekamel Adlü” ;
Adalete yönelmek.

Yani eşitlik istemek, eşitliğe itirazı olmamak; olanlarla da mücadele etmek.

Meallerde birçok yerde “Namazı kıl veya namazı kıl zekâtı ver”; Kur'an'da ise ''Salatı ikâme-Zekâtı ita'' şeklinde geçen bu kavram, öyle seccade namazıyla bitmiyor. Öyle olsaydı, Maun Suresi'nde seccade namazı kılanlar kınanıp, ikiyüzlü ilan edilmezlerdi. Demek ki, namazı dosdoğru kılmak, Havra, Manastır, Beyt-ül haram üzere/istikâmetinde yaşamak, yani "bulunduğun toplumun, yurttaşının geçimini, sorunlarını üzerine al ve sağla" emrini içermektedir. ''Zorunlu ihtiyaç fazlasını ver, yerine getir'' emri de ''en sağlıklı ve kolay olarak beden ile kamuya çalışarak, artık değerin zorunlu geçimlik haricindeki fazlasını kamuya bırak, sosyal devlet onu muhtaca ulaştırır, bu kolaylıktır'' demektir. Çünkü yüz milyonla komşu(Yurttaş) olup, misak yaptığın farzedilen bu yurttaşlarına, kazandığından, aynı günün gecesi nasıl ulaşır da, fazlayı vererek kendini eşitlersin?

Bu zordur, kolay olan Yüsr üzere olmaktır. Zekâtla birlikte geçen salatın, ayrı ayrı değil, bir yaşam biçimi içersinde birlikte ifa etmek ve bunun en kolay yolunun havra, manastır, mescid el haram, Sosyal Devlet üzere mülkte iştirak(kollektivizm) halinde yerine getirileceğini iyice idrak edelim.

Bu emir şudur:” Ekumussalat’e ve atüzzekat”.

Bu kavramdan anlamamız gereken manaların en önemlisi, “Beyt kollektivizmini(mescid-i haram, havra, manastır, sosyal devlet ekonomik ve sosyal eşitlik sistemini) ayağa dikip eşitlikçi sistemi kurarak fazlayı anında verin”. İşte Beyt-i Haram nezdinde/istikâmetinde yerleşmek ve namazı dosdoğru kılmanın/salatı layıkıyla ikâme etmenin asıl anlamı budur. Dosdoğru kılmamak ise, seccade secdesini yapıp, sosyo ekonomi politiği Tâğut’unkinden farksız olmaktır. Mülkü putlaştırmaktan vaz geçip hanif sıfatını kazanmış insanlar, ''başta Allah olmak üzerine, ikinci sırada birbirlerini veli edinerek dayanışmalı dostluk ve sadakat sistemini kurar'' misaklarına uyarlar. İşte örnek ayetler.

“Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler(salatı ikâme ve zekatı ita) ve Allah'a ve Resulü’ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir". (Tevbe–71)

Dosdoğru namaz ise, ancak "Haram/iştirak" üzere yaşamak, yani Beytullah(Allah yolundaki topluluk/ev halkının) sosyo ekonomi politiği üzere/istikametinde, onun nezdinde topluca yaşamaktır. Şöyle ki:

"Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram(iştirak halinde yaşanan toplumun/evin) yanında/istikâmetinde ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalblerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler." (İbrahim–37)

“Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namazı(Havra, manastır, Mescid El haram ehli olarak mülkte ortaklık içinde yaşayanlar olmayı) kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp, uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.( Meryem–59).
Sonra devam ettiler ama sosyo ekonomi politiklerini Tâğutla uyumlu hale getirdiler. İşte başta mülk şehveti olan putperestlik olmak üzere ten-beden-ceset zevklerine göre yaşadılar demektir. Çünkü azgınlık Tâğut kavramının anlamları içersindedir.

Saygılarımla.
Galip Yetkin.
(İlhami Çetin'den)

Konu galipyetkin tarafından (15. January 2021 Saat 02:41 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
dost1 (28. May 2012)
Alt 28. May 2012, 05:44 PM   #7
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.458
Tesekkür: 105
574 Mesajina 958 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 24
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

MARKSİZM-LENİNİZM, DİYALEKTİK MATERYALİZM.

Marks ve onun gibi düşünen “diyalektik” ve tarihi materyalistlerin doğal mücadele ve seleksiyon temeli üzerine oturttukları, sevgi yerine kine dayanan, merhamet yerine kıskançlıktan beslenen ve en önemlisi de, mülkü kaldırdıkları aldatmacası ile merkeze işçi diktatörlüğünde mülkü koyup şan şeref niteliği taşıyan bir takım insanlar adına verilen nişanlarla, maddi promosyonla (Özendirme) onurlanan insanların, İNSANA YATIRIM ve HİZMET yerine, onların başına despot gibi dikilerek, mülkün tahakküm şehvetini daha da artırarak sürdürmek, mülkün kaldırılması değildir. Ne de Mülkte iştiraktir. Belki kötü bir taklididir. Ayrıca devlet nişanı ile teşvik ve promosyonla motive etmektir ki, bu yöntem Liberalist- Kapitalistlerin teşvik yöntemdir.

Kavramlar özgün içerikleriyle iş görürler. Zaten hakikat de buradadır. İnsanları doğru yola iletmekte sağlam ve sadık olanlar, içleri boşaltılmış kavramları asıllarına yükseltirler. Bunlar ıslah edicidirler.

Akıl çeliciler, fesat çıkarıcılar ise, kavramların içini boşaltır, kimini tersine çevirir, kiminin en açık ve bariz anlamı yerine, en uzak anlamını tercih ederek bozarlar. Buna “Levt” deriz. Belki en masum bozucular gibi görünseler de, gerçeği gizlemeyi iyi başarmışlardır. Suya sabuna dokunmayan, tâbi olanına da pek faydası olmayan bir yolun hazırlayıcılarıdır. Çünkü insanların bozulmasının en kestirme yolu, kavramların bozulmasından geçer. Bozucular bunu çok iyi bilirler. Bu silahı kullanırlar.

Marksistler de öyle yapmışlardır. Mülk ve mülk şehvetini tanımlamadan, özel mülkiyeti kaldırma yuvarlak lafı ile ''servetin özel olmaktan çıkartılması''nı, ''özel mülkün kaldırılması'' ile özdeşleştirip, mülkün mülk şehveti (tutkusu) sayılan diğer iki önemli unsurunu dışarıda bırakarak, bir demagoji yapmakla yetinmişlerdir. Halbuki servet ve sermaye işçi sınıfı ve onun diktatörlüğünde sahip olmak iştahı ile, şan-şeref sahibi olmak, ayrıcalıklı olmak, eşraftan olmak ve yine tahakküm etmek arzu ve şehvetleri mülk cinsindendir ve kavramın diğer ayaklarıdır. Kapitalizmle halftaym yapıp, paranın yönetimini ele geçirmektir.

Nitekim kapitalist yaşam ve üretim biçiminin sonunda, kendi zıttı olan komünizmi yaratacağını ısrarla ileri sürerken, deneyle sabit olmuştur ki, sosyalist bir üretim biçimi ve buna uyum sağladığı zannedilen bir koca devlet ve onun toplumu yetmiş yıl gibi kısa bir zaman sonra kapitalizme geçmiştir. Bunun sebebi bu kez de komünizmin kendi zıttını yaratmasından değil, materyalizmin, doğal mücadelenin, seleksiyonun liberal kapitalist alemin öz malı ve hayat felsefesi olmasından kaynaklanmaktadır.

Aynı felsefenin Kollektivizme dayanak yapılması imkânsızdır. Yapılırsa sosyalist değil, kapitalist şuur altları oluşturulur. Tarihi materyalizm tarihi boyunca, paylaşanların değil, paylaşmaya direnenlerin, işçi diktatörlüğünün felsefesidir. Bu felsefeyi benimseyen her toplum, sonunda liberal kapitalist olmak zorundadır. Sovyet Rusya bu gerçeğin kurbanı olarak kapitalizme geri dönmüş, dönüş yapmıştır. Zihinsel alt yapısında Kapitalizmin ilkesi olan Materyalizm, onu kendi toprağına, Kapitalizme çekip almıştır. Çünkü doğal mücadele onun malıdır. Zayıfların temizlenip ayıklanması ve en güçlülerin ayakta kalması sadizmi yine Liberalist-Kapitalist sistemin ideolojisidir. Maddi şeylere ulûhiyet verip kendisini yarattığını iddia etmek de Tarihi Ferdiyetçilerin ideolojisidir. Onlara göre, kazancın kaynağı doğa ise, doğa kendiliğinden oluşmuşsa, peygamberlerin bunu eşit paylaşın demeye ne hakkı vardı?

Marks, Truva atı gibi, belli bir zaman sonra kapitalizmi savunacak insanlar yetiştirmek için, tersten kapitalist düşünen, yani kalp katılığı ile bencil olacak insanları karşı cephe adı altında oluşturarak, bu alanın gerçek kollektivistler, yani Allah ve insan sevgisi yönelimi ile hareket edenlere kapatılmasını sağlamıştır.

Tarih, deliller ve geçen yüzyılın deneyimi göstermiştir ki, kollektivizm materyalistlerin değil, vera ve takva sahibi melâk-ı-sıdk(kollektivist) ehli idealist, erdemlilerin öz malıdır.

Peki, dinler tarafından bu öz malları ve ekonomi politikleri kendilerine müslüman diyenlerce niçin terkedilmiştir? Niçin zamanımız dindarları bunu başaramamaktadırlar? Sorusu sorulabilir.

Çünkü din sahnesinde ki Sekuler belamlar (dinciler) dindeki ve bilimlerdeki kavramların, hem içlerini boşaltmış, hem de ıstılahlarla kavramları karma karışık etmişlerdir. Sanki dillerdeki kelimelerden yepyeni kavramlar türetmek mümkün değilmiş gibi, kavramları alıp, keyfi veya teknik manalar vererek bozmuşlardır.

Bundan başka, insan kolaycıdır. Eğer küçük eylemlerle kendisini kurtardığı kanısına varırsa, daha çok kafa yorarak, başkaları için zahmete girerek, daha doğru yolu tutmaktan hoşlanmaz. Takva ve vera sahibi erdemliler hariç. Ahd-i atik(tevrat) uyarıcılarının elimizdeki ikaz metinlerinden anladığımıza göre, Belam tipli Ahbarlar’ın halka, Salah-felah diyerek, çoğu boş, bir kısmı eksik, diğer kısmı da faydasız amellerini güzel gösterip, bunlar sizi dini sorumluluktan kurtarmaya kâfidir telkinleriyle, onları aldatıp oyaladıklarını öğrenmekteyiz. Böylece adaleti ve merhameti önemsemeyen, dua-ayin-kurbanla kurtulmaya çalışan inananlar yetiştirmişlerdir. Yahut ta, kendilerinde keramet olduğunu zannettiklerinin peşlerine takılarak cennete uçacaklarını telkin eden yalancı peygamberlerin(Sofistler) etkisinde kalmışlardır.

İş böyle ise, daha eğlenceli bir takım heva ve oyunlar, eğer din açısından kurtuluşa yetiyorsa ve insanlar buna inandırılmış iseler, onlara İdealizmi, ''vera ve takvayı'' kabul ettirip, ''Bunlar boş amellerdir, sizi kurtarmaya asla yetmez, siz vera ve takva üzere yaşayın ki, kurtuluş umudunuz olsun'' gerçeğini öğretip kabul ettirmek doğaldır ki, mümkün olmaz. Onun için, dinden bid’atların temizlenmesi, dinde kabul görmektedir. Bunun anlamı, yeni bir din icadı değil, mademki kavram ve kurumlar üzerinde oynanmış, bunlar bozulmuştur, öyle ise bu ikisinin aslına döndürülüp, içlerinin doldurulmasıyla ilgili bir taleptir. Buna Resulullah tecdit (yenileme) demiştir.

Gel gör ki, Belamlar ve onları Rableştirenlerin kutsalı muhafazakârlıktır(tecdit isteyen ve sözün en güzelini araştırıp ona uymayı öneren bir dinde neyi muhafaza ederler onu da bilmezler ya; ama biz biliyoruz). Yani, atavizme dokundurmazlar.

Tarihi ''dini kollektivizmi'' başaranlar, ancak vera sahipleri olmuştur. Çünkü onlar işe öncelikle, seküler ahlaka karşı durmakla başlamışlar ve buna ''masivadan kaçınma'' demişlerdir. Bu ise, erdemin birinci ve öncelikli değer olarak alınması, insana, insanlık öğretisi konusunda yatırım yapılması, maddi imarın, asla erdemin önüne geçen bir değer olarak kabul edilmemesi anlayışıdır. Hadarat ve inşaiyye(Harukulâde makine, gemi-yat yapımı, devasa bina inşası-tüketime dayalı ekonomi vs., yani Beyt ehil değil de Bina ehli olmak) asla medeniyet değildir.

Demek ki kollektivizm, insanda var olan aklın zevkleri (sevgi ve sevinçleri) yetisi ve bunun zıttı ten-ceset zevkleri temayülü arasında bir seçim yapıp, ateşlenmenin verdiği Nârî’likten, aklın zevklerini özümseyerek Nûrî olmaya bir geçiştir. Bunun için seçme yeteneğini kullanması ve zevk alma, beğenme ihtiyaç ve alışkanlığını, gerçek güzel, gerçek iyi ile değiştirip, tahvil etmesinden ibarettir. Çünkü tutkular insanlık tarihi kadar eskidir. Ve insanda var olan şeylerdir. Onların köklerinin kazınması mümkün değildir. Hayat varsa, istek ve arzular da vardır. Öyle ise doğru hareket tahvildir. Onları daha iyisi, erdemlisi, herkes için yararlısı ile değiştirilmesi yolunda çaba sarf edilmesi, en akıllı bir davranıştır. Merkeze ''işçi diktatörlüğü''nü alıp diğerlerini yok etmek değil, merkeze ''O''nu ve insanı almaktır aslolan.

Saygılarımla.
Galip Yetkin.
(İlhami Çetin'den)

Konu galipyetkin tarafından (15. January 2021 Saat 03:01 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
dost1 (28. May 2012)
Alt 30. May 2012, 11:22 AM   #8
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.458
Tesekkür: 105
574 Mesajina 958 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 24
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

KÂME-KIYAM-MİLLETLEŞME

Na-maz'ın, etimolojik ve tarihi anlamı devamlı ikâmet için kurulmuş Manastır-Havra- Mescid El haram üzere erdemli hayat demektir. Göstergesi ise, ''kavam''ın üzerine çıkan her şahsi kazancı, tamamen mülkten çıkartarak eşitlik seviyesine inmek, bunu toplum hayatına uygulamak, toplumsal kalkınmanın temelini bunun üzerine oturtmak; kalkınma modeli olarak bunu seçmek ve toplum olarak ömür boyu sürdürmek/yani ''umre yapmak''. İşte Salât-Salâvat Kuran’sal emrinin ''Sosyo ekonomi politik'' anlamı budur. Yani kırkta bir vererek savuşturmak değil, bir kimsenin kendisi ve i’yal’inin(bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin) geçimliği üzerinde bulunan her türlü farklılığın devamlı törpülenmesidir.

Zaten Farsça anlamı “Na-Maz”(maz kelimesine lütfen Arapça lugatlardan araştırın) olan bu kavramın manası da buna paraleldir. Sadece i’yal’i için kazanmaktan vaz geçip, mutlak ekonomik eşitlik üzere hayatın kurulup yeniden tesis edilme ve fazlalığın bu şekilde kişisel mülkten çıkartılmasıdır ''na-maz''. Zahire biriktirmemektir.

''Maz'' biriktirmek, putlaştırmak ve kokuturcasına bekletip, ihtiyaç sahibine hakkı olanı vermeyecek kadar maddi şeylere düşkünleşmektir. Kapitalist yaşamı belirtir. ''Na'' eki olumsuzluk bildirir; "na-maz"=''kapitalist olmayan''. "namaz kılmak"="kapitalist olmamak"="kollektivist olmak"

Cesetler ve ''ruhlar'' dünyası arasındaki insanın yapacağı en güzel seçim ''kavam'' üzere yaşamaktır.
Hak din adalet anlayışı ile çelişen sistemler ise ''itidâlin'' aşılmasına izin verir ve muhtaçları melelerin(para babalarının) insafına terk eder.

''Dini Kayyime'' sisteminde ise, itidal altında hiç kimseyi bırakmamak için, itidalin üzerine kimsenin çıkmasına izin vermeyecek şekilde “Kavam” üzerindeki kazanç ve servetler itidale indirecek şekilde geri alınır. Bu liberal sistem içersinde sıkı bir vergilendirme ile yerine getirilir ki bu zor bir uygulamadır. Asr suresinde bunun hüsran olduğu belirtilir. Çünkü zekâtı (vergi kaçağını) denetlemek zor ve meşakkatli iştir. Veya Kureyş suresinde belirtildiği gibi Beyt ehli olarak ubudiyet yürürlüğe konularak mülkte iştirak içersinde yaşanır. İşte Beyt el haram bunun için açlık ve korkudan emin olunan yerdir. Bu rekabet ve yarıştan geri durmaktır. İhramlı olmaktır.

İhramlı olmak da iştirak halinde mülkte karşılıklı yardımlaşmadır, kollektif yaşamaktır. Bu ise Usr(çete) değil “Yüsr” üzere ubudiyettir. İşte, İslam namazı, yani ''Salât'' budur. Dinin şeraiti denilen sosyo ekonomi politiği de budur. Onun için Kuran, ''Salât'' geçen birçok ayette ''Kâme'' fiilinin türevlerini kullanılmıştır.

Kişi hayatta kalabilmek, güvenli bir ortamda yaşamını sürdürmek için, öncelikle yer kürede bir mekâna ve mekânlaşmaya ihtiyacı vardır. Bu mekânda, daha güçlü olabilmek, bağımsız yaşamak için de, bir topluma mensup ve bir arada yaşama iradesi niyeti veya zorunluluğu içinde bulunulmak gerekmektedir. Bunlar, taa başında beri mevcutsa, öncelikle bunu korumak için tedbirler almak, yoksa kendisine hükmeden güçlere isyan etmek, statüsünü(islamı) korumak için başkalarını hükmü altında tutuyorsa onların baş kaldırısını bastırmak gibi. Bulunduğu statünün gereklerine göre tavır almak ve bu tür ilişkileri ön palana tutmak zorundadır.

Bir açıdan bakıldığında, hayatta kalmanın ön şartlarından birisi de “Alan” mücadelesi vermektir. Fasıklar bunu,”yaşam alanı” bahanesi ile her yeri kendileri için kapatarak hükmetmek-sömürmek isterlerken, muttakiler, yerleşik düzende sâkin olarak, ihtiyatlı ve karşılıklı yardımlaşarak, değer üreterek ve insanlara ve insanlığa saygılı olarak yaşamayı tercih ederler.
Diğer bir mesele ise, bir arada olma olgusu, ya doğum sebebi ile o toprağın üzerinde bulunan neslinin çoğalması sonucunda var olunmuştur. Yani sadece doğmakla vatan ve toprak içinde kendisini bulmuştur. Bundan dayanışma umulmuş, ayrıca serbest irade ile Ahit ve ondan daha da ideal olan Misak (Yeminli beraberlik) oluşturmaya gerek duyulmamıştır. Veya göçler nedeni ile daha iyi hayat şartları sunan bir bölge, ya boş bulunup korumaya alınarak vatan edinilmiş, ya da mücadele ile oraya yerleşilmiştir. Bunun için bu tür hayata gelmekle yurt ve toplumu hazır bulmak doğal olduğu, yani ''karın ve batın'' nedeni ile olduğu için “kabile” kavramı ile daha çok ilişkili olan bu haller, Kavim için de, kavramın içeriğine dâhil edilmiştir. Doğarak mensubu olduğu toplum ve üzerinde yaşadıkları toprak parçası üzerinde, ırkı veya kültürü başka bir güçlü toplumun baskısı altında yaşayan azınlık durumunda bir topluluk varsa veya kendi toplumunun ileri gelenleri toplumlarını köleleştirmişlerse, başkaldırı gerektiğin de, buna baş kaldırmanın ismi “kıyam” olmuştur.

İnsanlar her zaman haksızlığa baş kaldırmak için kıyam yapmazlar. Bazen salt başka ırktan olmaları veya kendilerini azınlık saymaları, haklarının yenildiği yanılgısına düştükleri için de, baş kaldırabilirler. Bu ise, rekabetten doğmuş veya kendi etnisitesini tahakküm etmek saiki ile kullanmasıdır ki, bu tasvip edilecek şeylerden değildir.

Bunun için de başkaldırının dayandığı nedenlere göre ve toplumun hak anlayışına göre, başkaldırı meşru veya gayrı meşru olabilir. Onun için, kavramın ağırlıklı mânâsı, zulme boyun eğmemek anlamında dik durmaktır. Dik durmanın diğer önemli anlamı ise, Vakarlı olmak, zillete katlanmamaktır. Kavram bu yönü ile kişilikli ve kimlikli olma anlamına gelir.

Kıyamın en haklısı, yüksek ahlâk değerleri, erdemli dini ve idealist değerler için, yani medeniyet için yapılanıdır. Burada başkaldırı, baş kaldıranın cesetle ilgili gereksinme kavgası değil, vicdanının huzuru için yapılan bir başkaldırıdır. Değer olarak saygı görenler maddi şeyler değil, erdemli ilkelerdir. Kavgayı veren kendisinin hükmetmesi için, hükmetmede haftayım için değil, gerçek değerlerin izafi ve indi olan ve adaleti sağlamaya yetmeyen değerlerin, gerçekleri ile ve adil olanları ile değişimi mücadelesi vermektedir. Aktif mücadele verme yerine, bazen pasif direniş, hem daha az riskli, hem de daha iyi sonuç vericidir. Budizm’in din geleneğinde var olan sabırla sorunları aşma geleneği gereği Gandi’nin Emperyalistlere karşı verdiği mücadele bu cinstendir.

Gerçek değerlere inanma, mutedil olmayı gerektirir. Mutedil olmak ise, “geçimlikle yetinmektir.” Bu durum “Kavam” kavramı ile ifade edilmiştir. Hak din şeraiti budur:''. İşte hem kıst’a dayalı adaleti, hem de Enfal suresinin 60. ayetinde ki toplum ve Allah düşmanlarıyla eşit güce sahip olmak için yapılacak tam iş, ulusal gücün özel teşebbüsle değil, Beyt el mal'de iştirak halinde bulunularak yerine getirilmesinin ideal yolu Beyt El Haram ehli olarak yaşamak, açlık ve Havf(korku çekinme-Allah korkusu) olgusundan emin olarak yaşamaktır.

Zaten Yüsr, yani ekonomik açıdan solda olmak da budur. Leyl suresinde Allah, Usru isteyene onu, Yüsr’ü isteyene de bunu kolaylaştıracağını söylemektir. Yüsr yaşam biçimini seçenler nefsin cimriliğinden korunanlardır. Allah da onların yardımcısıdır. Usr’u seçene böyle bir vaadi yoktur. Onları kendi nefislerinin isteğinde muvaffak etmiştir. Fasık ve fâcir bir toplum olmuş çıkmışlar. Tâğutlaşmak da budur. Nimete nankörlük ederek küfrü seçmişlerdir.

Maun suresinde tanımlanan, Ensariyet türü dayanışmaya mani olan Liberalist-Kapitalizmi seçenler, seccade Salât’ını ikame ettikleri halde, ikiyüzlü sayılanlar da bu Liberalist-kapitalist muhafazakâr kesimdir. Çünkü muhafaza ettiklerini söyledikleri şeyin aslı “Yüsr” üzere hak din karşıtı sosyo ekonomi politiktir. Bunun için Usr’a uyanlardır. Yani haramdan, insan haklarını ödemede titizlik göstermeyen sistemleri tercih etmeleridir.

Hak din kendilerine Mu'minun:-4 ve 5. ayetiyle ''iffetli olun ve zorunlu ihtiyacınızın falasını sermayenize ekleyerek tekrar üretime sokmak suretiyle kapitalist üretime devam etmeyin. Aksine ihtiyaç fazlasını ya doğrudan bütün topluma elden aynı gün veya üzerinden gece geçirmeden dağıtın veya devletçe paylaştırılmak üzere, devlet hazinesine hemen yatırın'' der(Hud-114). Veya üretim araçlarının mülkiyetini kamuya vererek, kamuya maişet karşılığı çalışarak, artık değeri peşinen kamuya bırakarak zekâttan muaf olun. İşte en kolay olan bu haldir ki, onun için Hak din buna kolaylık der. Aynı zamanda solda olmaktır. Yani birey olarak zayıf olmak, kamu olarak güçlük olmak anlamıyla, kolaylık anlamını yanında taşıyan bir kavramdır Yüsr. Zaten kolaylık olarak verilen ikinci anlamı buradan gelmektedir.

Değerler arasındaki farkı bilmek ve değerlerleri ile yaşamak ve onun mücadelesini vermek ise, “Milletleşmedir”. Millet kavramının özü yorumdur, hayatı algılamadır, kişilik kimlik sahibi olarak özel ve özgün fikir sahibi olmaktır.

Kendi kişilik ve kimliğini oluşturmuşların, gönüllü ve samimi dostluk içinde bir araya gelip erdemli toplum oluşturmaları ise Türkçe kavramlaştırılması ile Milletleşme, bir yönüyle de Ümmetleşmedir. İdeal anlamda ümmet ise itidal ve kavamdan yana milletleşmektir. Onun için tanımında din ve mezhep geçmektedir. Çünkü din, görev ve sorumluluklarını ihmal etmeyip ödemek, nakit ödemek, peşin ödemekle ilintilidir. Peşin ödemenin en sağlam yolu Salât-Salâvat, onun diğer anlamı hacc, yani Beyt üzere sosyo ekonomik hal üzerinde bulunmak, onun diğer anlamı ''umre'', yani hayat boyu Usr yaşam biçiminden kaçınarak, Yüsr hayat biçimi içersinde bir ömür geçirmek. Bunun imsi de ''umran''dır(Al'i Umran suresinin adı da buradan gelir ki havra-manastır-mescidi haram yaşamını yaşayanlar demektir). İnsanlık ve insaniyeti yeniden inşa etmektir. Umre kurumu da hayat boyu hacı statüsünde Beyt-ül Haram üzere kavam içinde yaşamaktır.

Kavramları, şeyleri, olayları ve yaşamı yorumlamak, kavramın mezhep anlamını oluştururken, sonuçta edinilen fikir ve bu fikre olan inancı ''Din''(Farukluk)-doğru bilgiye dayanan fikriniz varsa, Milletiniz doğrudur. Yani yorumunuz (mezhebiniz) doğru ve sonunda ulaştığınız çıkarım(fikriniz) doğrudur.

Ümmetleşme de öyledir. Doğrusu ve hatalısı vardır. Modernizmin göreceli değerlerinin takipçisi olarak ümmetleşme, sadece önceki kuşağın taklit, tâbi ve takibi ile sorgulamadan ümmetleşme, yani atavizm gibi hatalı türü olabileceği gibi, işin köküne inip üstün ahlak ve evrensel ilkelere uyan Resulullah’ı örnek alarak yaşamak ise doğru ümmetleşmedir. Çünkü hayatında itidal ve kavam üzerinde yaşadığı gibi, ölürken de miras bırakmamıştır.

İşte ümmet kavramı madem ki itidal ile, itidal de, kavam ile, kavam ise bir insanın ihtiyacı anlamıyla açıklanıyorsa, işte sünnet budur ve Muhammed'e de ümmet olmak budur. Burada dikkat edilecek şey, Resul’ü atalardan değil Kuran’dan dinlemek. Çünkü onun üstün ahlakı Kur'ân ahlakıdır. Bunu Kur'ân bize haber vermiştir. Çünkü Kuran, iyi ahlakı da, kötü ahlakı da gerekçeli olarak ortaya koyandır. Hayr'ın ve şer'rin bilgisini de vermiştir. Dikkat edilecek husus budur. Diğeri atavizmdir. Yani pozitif Zühd’ü(üretip mal sahibi olup da ''kavam'' içinde kalmak) Resulullah hayatından alıp uygulayamıyorsan, onun değil, atalarının sünnetini uyguladığın için, atalarına ümmet olmuşsundur.
Buna Kur'an Atavizm der.

Bu yazıları verdiğim link ile okuyun lütfen. Birbirinin tamamlayıcısıdır. Tıklayın
http://www.hanifler.com/showthread.p...1493#post11493

Saygılarımla.
Galip Yetkin
Av.İlhami Çetin'den.

Konu galipyetkin tarafından (24. April 2017 Saat 11:22 AM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
dost1 (30. May 2012), khaos (1. June 2012)
Alt 13. June 2012, 09:50 AM   #9
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.458
Tesekkür: 105
574 Mesajina 958 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 24
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

MÜLKÜN KULLANIMI.

Yaratıcısı olduğundan mülk Allah'ındır.

Allah mülkün mülkiyetini değil, kullanımını/intifa hakkını/faydanılmasını ''kıst'' esasları dahilinde canlılara bırakmış, ama başı boş bırakılmış değillerdir. İnsanlar yönünden de bu Uluhiyette, İnsanlar arası münasebetlerde ve Hayvanlar (canlılar ve tabiat) arasında adaletli davranmaktır. Meselâ HES'lere izin verilmemeli, ''bitek'' araziler kapattırılarak imtiyazlar- ayrıcalıklar sağlanmamalıdır.

İlk insanların mülkü nasıl kullandıklarını Kur'an'dan öğreniyoruz. Kur'an diyor ki: ''İnsanlar tek bir ümmetti.'' Buradan anlıyoruz ki ilk insan topluluklarının kıst-adalet-haklara rükû, secde ve isar temelleri üzerine kollektif bir şekilde mülke tasarruf ediyorlar.

Fakat bir gün aralarından biri, Adem, bir hırsız, bir gasıp-gaspçı, zimmetçi, toplumun ortak mülkünden, diğerlerine fark atmak ve toplumuna hükmetmek için ortak malları çalıp özelleştirerek, yığıp diğerlerini kendine muhtaç etmek için ayrımcılığa gitmiş olduğunu görüyoruz.

Bu düzen bozucu, fasih, aykırı fiil ve eylemlerinden dolayı toplumundan atılıyor: Afaroz.

Allah Rahim ve Rahman'lığı ve Rezzak'lığı ve Rab'lığı kendine yazdığından O'na bazı tavsiyelerde bulunuyor. Buradan da anlıyoruz ki Kur'an'ın ve cehennemin muhatapları Adem ve adem yaşamını benimsemiş olan o günkü ve bu günkü şürekâsı.

Dolayısı ile Adem ve şürekâsı tarafından kabul gören ise bunların kabul etmediği "Kollektif sosyal ve ekonomik sistem"in dışında kalandır. "Kollektif sosyal ve ekonomik sistem"in hayata geçirilmesi ise, Kur'an'dan öğrendiğimize göre Nuh ve İbrahim Peygamberlerin kurmaya çalıştığı ''Beyt'', Yahudilerde Havra, Hristiyanlarda Manastır, Müslümanlarda Mescid-el haram, Medine medeniyeti üretime dayalı kollektif sosyal ve ekonomik sistemleri iledir, ki içlerinden çıkan Peygamberler ve ayetler bunları doğru olan bu yola iletsin. Şu halde Adem ve şürekasının uyduğu liberal sistem olan liberalizm-kapitalizm makbul değildir. Bir şartla: Eğer ''Muminun:4,5 ve Nahl:71'' deki şartlara uyarsan. Sermaye/mülk ''devlet/hükmetme aracı'' olmamalı..

Fakat ''Mu'minun:-5-Fissulet-7 ve Nahl:71'' ile verilen ''zekat'' diğerlerinin-verilenlerin yan gelip yatması için değildir. Amaç ''maunet''in sahibi veya ortak edilip üretime teşvik ile kendi nafakasının kendisi tarafından sağlanması. Bunun iyi anlaşılabilmesi için de Bakara 177 ve Bakara 269 dan 279'a kadar iyice tetkik edilmelidir.

Bu kısmı burada bitirirken bir alıntı yapmak istiyorum.

*************************

''KAPİTALİZM VE HAMMADDE

Dünyada hiçbir din kapitalizme yetişemedi. Kuranı terk eden islam zihni de tekasür hastalığına çözüm üretmedi, üretmek için çabalamadı. Batıda aydınlanma ile din safdışı edildi. Katolikliğin canı okundu ve içinden çıkan Protestanlık sermaye birikimine onay vermesi için adeta üretildi. Müslümanlar " Kapitalizm nedir?" diye soruları nerdeyse yeni yeni sormaya başladılar. Şu son 10 yılda vicdanlı bir kısım Müslüman da :

-"Ya biz kemalizmin bazı yönlerini törpüledik, bir çok alanda da onları gerilettik ama sanki bişeyler yanlış gidiyor. Hani birilerimiz çok zengin oluyor da diğerleri yerinde sayıyor. bu pek şık durmuyor galiba" dercesine bir homurdanma içerisinde.

Bu paradoksu daha evvel farkedenler, Kur'an'a bir kez daha bu sefer ezilenlerin gözüyle baktılar ve gördüler ki, " Din nerde, Müslümanlar nerde. Bunlar infak etmiyorlar, sadece kendileri için kazanıyorlar ve hiç kimseyi düşünmüyorlar. Yetimi doyurmuyor, öksüzü korumuyorlar."

Çok haklı eleştiriler olmasına karşın, bazı soruları da akla getirmiyor değil. Hep sermaye sahipleri çok kazanacak ve geniş halk kesimleri onların infak edişleri, hayırları ve yardımlarıyla mı ayakta kalacaklar. Gerçekten böylesi bir paylaşım eşitlemek için yeterli mi? Yoksa bu konumlanış tam tersi mevcut sınıfsal yapıyı güçlendiren bir durum mu?

Bağımlılık ilişkisi ile eşitlik mümkün mü? ‘İhtiyacından arta kalanı vericeksin kardeşim’ diyerek çok radikal hayır kurumu/anlayışının temsilcilerinden öte bir şey oluyor muyuz?

Paylaşıma endekslenmiş dini yorumun mutlak suretle üretim ilişkilerine dair de esaslı çözümlemeleri olması gerekir. Paylaşımın salt artı değer üzerinden elde edilen birikimin paylaşılmasını kapsamadığını tam tersi artı değere sebebiyet veren üretim ilişkilerinin eşitlenmesinde yattığını görmemiz gerekir. Üretim kavramı elbette üretim ilişkileri her daim üstyapının konusudur ve üst yapı üzerine konuşmanın en büyük handikapı da sivil toplumculuktan, devrimci bir niteliğe bürünmesinde yatmaktadır.

Oysa kapitalizm, bireylerin emek vasıtasıyla edindikleri sermaye gücünü kullanarak egemenliğini kabul ettirdiği bir anlayıştır. Tek tek bireyler/ şirketler bir araya gelir kendi iktisadi güçlerini birleştirirler ve aynı zamanda bütün insanlığa karşı otorite oluştururlar. Sermaye bunu yaparken de insan emeğini metalaştırmaktan başka çaresi yoktur.

Yani bir bakıma sermayenin ontolojisi emektir. Ama emeğin ontolojisi sermaye değildir. Emek insan yaratılışıyla kaim fıtri bir niteliğe sahiptir. Kapitalizm gelişirken iki unsur üzerine büyüdü. Hammadde -ateş, hava ,toprak, su-‘dan oluşan altyapısı ve insan emeği…

SERMAYE-EMEK İLİŞKİSİ…

Sermaye varlığını yaratılmış olana borçlu. Aldatma ve tahakküm üzerine kendi varlığını idame ettirebiliyor. Uzak ülkelerdeki yerlileri kandırıp, hammaddelerini çaldılar, sonra da o hammaddeleri işlemek için insan emeğine ihtiyaç duydular ve insanları köleleştirdiler.

Sermaye Allah’ın bahşettiklerinin bir sonucu. Ondan dolayı hak Allah’ın yani tüm insanların. Vakıa Suresi'nde Allah 'anasır’ı erbaa' da denen dört öğeye atıfta bulunarak, üretilen herşeyin menşeinin kendisi olduğunu gösteriyor :

58. Attığınız meniyi gördünüz mü?

59. Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

60. Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.

61. Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).

62. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

63. yine toprağa ektiğiniz tohumu gördünüz mü?

64. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

65. Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.

66. "Doğrusu borç altına girdik."

67. "Doğrusu, biz yoksul bırakıldık" (derdiniz).

68. İçtiğiniz suya baktınız mı?

69. Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

70. Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!

71. O yaktığınız ateşi gördünüz mü?

72. Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

73. Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.

74. Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.

Ayetlerde de görüldüğü üzere, bir sermayenin oluşumunu sağlayacak ne varsa, insan gücünden toprağa, suya ateşe kadar, herşeyin sahibi olarak Allah kendine var kılıyor. Böylelikle toplumsal düzlemde bu ögelere sahiplik oluşturacak her güce karşı da meydan okumuş oluyor. Allah’ın varlığı bir otorite kurmaktan ziyade, varolan ya da olabilecek otoritelere karşı deyim yerindeyse bir kalkan işlevi görüyor.

Yukarıdaki ayetlerde de sık sık dileseydik tabiri geçer. Yani bir bakıma biz yeryüzünde otorite kurmak isteseydik, hükmetmek isteseydik anlamı çıkar ki, Allah'a iman etmek bir otorite kurmak değil, varolan otoriteleri ortadan kaldırmaktır.

Bu ayetlerle birlikte sermayenin ontolojisinin şifreleri çözülmüş oluyor. Allah böylece İnsanoğlunun salt kendi bilgisiyle ya da akli donanımıyla mülk edinebileceği varsayımını meşrulaştırma kapısını kapatmış oluyor :

Karun :Bu serveti üstün deham sayesinde kazandım dedi... ( Kasas 78)

Emek hiçbir aracıya gereksinim duymadan Allah tarafından insanoğluna bahşedilmiştir. Materyalist bakış açısıyla insanın kendi doğallığında olan bir gerçekliktir de denebilir. Tartışma konusu bu değil. Yıllarca burayı tartışmaktan ana unsuru göremedik . Mesele dünyada gözümüzle gördüklerimiz üzerinden eşitlikçi bir yapıyı kurabilmek. Gördüğümüz şeyler Allah’ındır ya da doğanındır. Hangisine inanırsan inan ,görünen şeyleri kendi çıkarına alet edemezsin ve emeğin (ve ihtiyacın) dışında bir unsuru kişisel kazanım ve iktidarın haline dönüştüremezsin. Necm suresi de tam olarak bunu ifade etmektedir :

İnsan için emeğinden başkası yoktur. (Necm-39)

Burada açıkça emek salt kazanım aracı olarak görülüyor ve onun dışındaki bütün üretim ilişkileri kökten reddediliyor. Yani sermayeye bağımlı ölçülebilir bir emekten (ücret) ziyade, sermayeyi oluşturan ölçülemez emekten (sınıfsız toplum – üretim ilişkisi ) bahsediyor. O yüzden üretim dendiği zaman akla sadece bir fabrika gelmemeli. Toplumsal bir mekanizma düşünülmeli.

Çünkü bir insan ücret aldığı zaman bütün yaşamsal kodları belirlenmiş oluyor. Artık ne zaman çalışacağı ve dinleneceği, ne kadara ne şekilde yaşayabileceği bir şekilde dizayn edilmiş oluyor ve insan toplumsal olarak bağımlı bir varlık halini alıyor.

Onun üzerinde güç sahibi olan ilişkiye girdiği üretim biçimi yani sermaye sınıfı oluyor ki bu da Kur'an'da sıklıkla ifade edilen şirk anlayışının temelini oluşturuyor. Sermaye de bu hegomanyasını kalıcı kılabilmek için iktidar araçlarını kullanıyor.

Bu iktidar araçlarını reddetmemiz gerektiği için tevhid inancını çok önemsiyor ve Allah'tan başka otorite yok diyoruz.

"Sermaye üretken midir sorusu budalacadır. Sermayenin üretimin temelini oluşturduğu , dolayısıyla kapitalistin de üretime kumanda etme konumunda olduğu yerde, emek ancak sermaye tarafından özümsendiği ölçüde üretken olabilir." (Grundrisse s. 398)

Sermayenin emek üzerinden elde ettiği üretkenlik artı değere denk düşmekte böylelikle şirk toplumunun da parametrelerini açığa çıkarmaktadır.

Emeği tek kazanım aracı olarak gören İslam, biriken sermayenin/gücün belirli ellerde toplanmasını yasaklıyor.

"Allah'ın peygamberlerine sağladiği o fey (malları), içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlete dönüşmesin. Allah'a, peygamberine, savaşta ölenlerin yakınlarına, yoksullara ve yolu kesilmişlere aittir. (Haşr-7)

Bu ayette dikkat çeken şey, üretim ilişkisinin dışında kalan, fe’y (malları) üzerinden sermayenin toplum içinde nasıl dolaşım sağlaması gerektiğini belirtmesidir. Fe’y malları ki savaşmadan elde edilen ganimettir. Yani bir nevi elde biriken sermayedir. Kur'an, üretim ilişkisi olmadan biriken bu sermayenin toplumun geneline yayılacak şekilde dağıtımını öngermekte. Bugün tekelci kapitalizmin en önemli unsurlarından biri olan oligarkların durumunu apaçık bir şekilde deşifre etmekte. Ayetteki devletten kasıtta bir avuç sermaye sınıfı…
Sermayenin bir şekilde yığılı halde bulunmasını dağıtan Kur'an'ı Kerim zaten üretim ilişkisine dayalı önermesinde kazanımı sadece emek üzerinden meşru görüp geri kalan sermaye hareketlerini anlamsızlaştırmaktadır. Böylece emeği öngörülemeyen bir değer olarak görmektedir. Yani ücret konusuna değinmemektedir. Ragıp El-İsfahani Kur'an'da ‘ecr’ olarak geçen ve genelde ücret olarak çevrilen kavramın, ‘dünyevi mükafat’ anlamına geldiğini ve Kur'an'da anladığımız manasıyla ücret kavramının geçmediğini belirtmektedir.

Ücret, kapitalizmin sınıflı toplumuna özgüdür. Grev gibi haklar da gene sınıflı toplum anlayışında yer bulabilir. Bu yönüyle ücretli emek, emeğin sermayeleştirilmiş bir halidir ve emeğin yaptırım gücü , sermayenin yapma gücüne dönüşmüştür. Böylece emek sermaye gibi üretime katkı sunan değerlerden biri olarak görünür.

Oysa emek bu açıdan değer değil, değer üreten değerdir. Ku'ran'daki halife kavramı da burada anlam kazanmaktadır. Yapan, bozan, düzelten anlamlarına karşılık gelen halife, emeğin fonksiyonlarını kapsamakta ve insanı emek sahibi varlık olarak nitelendirmektedir. Aynı şekilde Mülk Allah’ındır ve bundan ötürü ekonominin iktidarla olan ilişkisi de ortadan kaldırılır ve insanlar ekonomik güçleri sayesinde toplumda otorite kuramazlar.

Emeği sömüren kitlelere , "Fazlalıklarınızdan kurtulun, onu yoksullarla paylaşın" gibi vicdani dili tek argüman olarak kullanmaktan kaçınıp, emeği araçsallaştıran sermaye birikimine karşı sınıfsız toplumun müdafaasını yapabilmelidir.

Çünkü sorun sadece biriken sermaye değildir, bu sermayenin hükmetme ve toplumu dizayn etme gücüdür.

Üretim araçları üretim araçlarına sahip olanların değil de onu kullananların olursa , insanlıkla din de barışacak ve put gibi aracılık yapan sermaye sınıfı kul ile Allah’ın arasına girememiş olacaktır.

Bu karşı koyuş, mücadeleyi devrimci bir niteliğe büründürme halini alacaktır ki bu hareket ; Kapitalizmin arka sokaklarına itilen kayboluşları, şehrin görünen meydanlarına taşıyarak, kapitalizmi yerle bir edecek bir oluşuma ön ayak olmalıdır.
***

DEVLET/BEYT VE TAPINAK EKONOMİSİ

Dünyada ortaya çıkan bu ilk devletlerin egemen sınıfı saray-tapınak merkezli ruhban aristokrasisidir. Kuranda bu oluşum firavun örneklemesi ile verilir. Firavunun iki ayağı vardır. Karun ve haman. Sermayenin elinde bulunduğu sınıf ve dini tekelinde bulunduran sınıf. İkisi de firavuna hizmet eder.

KUREYŞ DÖNEMİ DEVLET, TAPINAK EKONOMİSİ VE TÜRKİYE

Kureyş’e imkan sağlandığı için, kışın ve yazın yolculuk etme imkanı sağlandığı için, işte bu nedenle bu Ev’in rabbi için çalışıp, ona ibadet etsinler; onları açlıktan doyurmuş ve korkudan emin kılmıştı. (Kureyş 1-4) (biz bu tercümeye katılmıyoruz. Gerekçesi de Kureyş Suresinin açıklamalarında var.)

Devlet ilk önceleri, özellikle Mezopotamya bölgesinde temel amacın tanrıları beslemek olduğu ‘tapınak ekonomisi’ olarak örgütlenmişti.

Bu gerçeklik Kureyşi de tanımlamaktadır. Hicaz bölgesinde bulunan Mekke de aynı şekilde tapınak ekonomisi ile ayakta durabilmekteydi. Mekke halkı, toprakları verimsiz ve suları az olduğundan tarım yapamadılar. Bunun yerine ticaret ile uğraşıyorlardı. Malların taşınması ve takas edilmesi için aracı oluyorlardı. Yani bir nevi lojistik destek sağlayan sigorta ya da güvenlik şirketi gibi. Bu aracı kurum sınıfsal farklılığı bariz bir şekilde üretemezdi. Bu işi sadece zenginler değil orta kesim de yapıyordu. O açıdan aralarında çok fazla statü farkı da oluşmuyordu. Bu fark ancak kabeyi elinde bulunduran oligarşinin ‘tapınak ekonomisi’ ile oluşabilirdi.

Kabe’nin dinsel hüviyeti, ekonomik ilişkilerin üretilmesi için bir sebep teşkil ediyordu. Burada da gene üretim ilişkisi dışında var olan bir ticaret ekonomisi mevcuttu. Yani bir şekilde AVM kültürüydü. Aralarında tek fark seri üretim ile birlikte dinsel kimliğin ayartıcılığına gerek kalmayarak, Beytin tanrıyla kul arasındaki araçlar (put) değil, popüler kültürün ikonları(put) tüketim endeksini belirlemektedir.

Kureyşte Tapınak ekonomisinin zarar görmemesi için bütün önlemler de alınmıştı. Hac mevsimini haram aylar kabul ederek savaşmanın ekonomik çıkarları zedelemesini önlemiş oluyorlardı. Hac günlerinden önce ve sonra dinlenme yerlerine ve Mekke yakınında bulunan suların yakınlarına ticaret panayırları kuruluyordu. Tam bir uluslararası ticaret organizasyonuydu. Her türlü ticari faaliyetin yapıldığı şenlik havasında geçen bir dönem. Elbette eğlence kültürü ve kadının metalaştırılması da günümüz hakim kültür paradigmalarıyla uyuşmaktaydı. Günümüz hac organizasyonları da dönemin ekonomik algısı ile bütünleşmektedir. Artık hac ezilen halkların uluslararası kongresi olmaktan çok uzaktır.
Şimdi Türkiye’nin üretim gücü olmadan kapitalizme üretim yataklarını ve kamu kaynaklarını aktarma ya da kapitalizmin hammaddeye ulaşmak için yaptığı savaşları ve hamleleri güvenilir kılmak adına Ortadoğu ya ‘rol model’ olma ile Kureyş’in ‘tapınak ekonomisi’ birbirine fazlasıyla benzemektedir. Mekke’de Şam, Yemen, Irak, Fas, Mısır, Habeşistan gibi bölgelerin üretimlerinin koruyucu ve taşıyıcısıdır. Peki Türkiye’deki Tapınak ekonomisinin ayağı nedir?

Tabi ki on yıldır Müslümanlar eliyle bir kez daha yeniden üretilen geleneksel din. Nasıl ki Kureyş oligarşisi tanrıya ibadet ve onu mutlu etme adına, hediyeleri, karşılıksız harcamaları kabul etmiştir.

Şimdi de Yeşil sermayenin otel, eğlence, avm gibi uygulamaları; Hammaddesiz, fabrikasız, üretimsiz büyümenin adı tapınak ekonomisidir.

Ve günümüz İslami sanılan ekonomi modeli de budur. İhale kültürü de kabeye adanılan hediyelerin panayırlarda satılmasıdır. İhaleler de bir nevi yandaşlara hediye değil midir?

İktidar Müslüman kimliğini kullanarak kamu otoritesini ele geçirir ve bu otoritenin nimetlerini de kendi siyasal ve ekonomik geleceği için yakın çevre ile paylaşır. Geniş halk kesimlerine karşı kullanılan genel amaç ’dinsizlerden intikam almaktır’ bu intikam alınana kadar yani ‘tanrı hediyeleri kabul edene kadar’ halk desteğe devam etmektedir :

Devletin varlık nedenleri her ne ise, önemli olan kurumsal yapıya hakim olanların vereceği görüntüdür. Buradan görüntümüze bakınca, anlatılarımızda yerden yere vurduğumuz cahiliye kültürüne ne kadar da çok benzemekteyiz…'' "Sedat Doğan" (Kur'an Üzerine Yazılar sitesinden)
Teşekkürler sayın Sedat Doğan.

*****************************

Saygılarımla
Galip Yetkin.

Konu galipyetkin tarafından (24. April 2017 Saat 02:46 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 4. September 2013, 07:13 PM   #10
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.458
Tesekkür: 105
574 Mesajina 958 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 24
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

NİSA–136 ALLAH VE RESULÜNE İNANMAK, RESULE İNDİRİLENE(Kitab'a) İNANMAK.

Kitap nimetin var edilişinin insandan olmadığını, her şeyin hazinesinin Allah katında olduğu hatırlatıldıktan sonra, Mümin’e, "Kıst kavram ve kurumunu tekrar birinci öncelikli değer yap ve yaşamının içinde devamlı ayakta tut" diyor. Sonra, adalet kavramını kullanıyor ki, Kıst dışında bir adaletin olmadığını burada vurguluyor. Bunun evvelki vahyi ve vahilerde de, böyle olduğunu, yani tebliğ edilen dinin “Kıst” olduğunu vurguladıktan sonra, Allah inancı ve onun emirlerine uymanın da bir kıst olduğunu Nisa suresinin 136. ayetinde şöyle açıklar:

“Ey İman edenler, Allah’a, onun Resulüne, Resulüne indirmiş olduğu kitap’a, Daha önce indirilmiş olana inanın; Kim Allah’ı, Melekleri, onun Resullerini ve Ahiret gününü inkâr ederse, geri dönüşü olmayan bir sapıklığa gömülmüş olur.”

Böylece, iki alanda kıst ve iki alanda küfrün ne anlama geldiği tarif ve tanımlanır. Allah bu iki hususu ezelden beri din olarak tebliğ ve yeniden tebliğ ettiğini bildirir. Bir farkla ki, İnsan ve insanlığın gelişmesi oranında, daha az hayırlı veya zamanında hayırlı ama ilmin teknolojinin v.s’nin değişimi ile değişen iktisap biçimleri ve değişen ilişkilerde de Kıstı sağlayacak daha hayırlı hükümlerle değiştirdiğini bize Kuran’da bildirir. Buda çok büyük bir lütuf ve yardımdır.

Hal böyle olunca, Kıst yapmayanlar inkârcılar olarak nitelendirilmektedir. Hem evrensel hakikat olan Allah’ın varlık ve birliğini, onun Rabbü’l Âlemin olup, Mülkünde tek sahip olduğunu, her şeyi onun halk ettiğini, hiçbir şeyin ve kimsenin ona ne ortak, ne de Rab’lik sıfatından payı olmadığını bilmek ve Allah Hakkını noksansız vermek ulûhiyette Kıst’tır. Allah Hakkını Allah’a teslim etmenin adaletin en mükemmeli olan Kıst olduğu bize bildirilir. Ayrıca Allah’ın Rabb ismi ile İnsanı eğitmek ve yönetmek hakkı bulunduğu, bunun için de vahyi göndererek üstün hukuk normlarını bildirdiği, bunlara da harfiyen uymak gerektiği bildirilir.

Eski İlahiyat ve bilhassa Hıristiyan ilahiyatında buna, Allah’ın Melekûtu denilir. Allah, görünür bir şekilde gelip bir makama oturmaktan münezzehtir. Onun üstün hukuk normlarını kabul ederek, “Başım üstüne “ deyip titizlikle uygulamaktır Allah Melekût’unu istemek. Allah Kural koyucu olduğuna göre, hesap sorucu olduğunu da bilip, ona göre davranmak ise Ahiret inancıdır. Kamil bir Mümin, bunları kabul ve gereğini yerine getirmesi, ulûhiyette Kıst etmesidir. Allah varlığının teklik, bütünlük arz edip, bir şeyden meydana gelmediğini, bölünmez bir bütün olup, kendisinden de bir şeyin bölünüp ayrılmadığını, her şeyi ilim ve iradesi ile yarattığını bilip kabul etmeye de, yine Vahdaniyet denilir. İman bunu da kapsamalıdır. Aksi davranışların her biri küfürdür. Çünkü adaletsizlik zülümdür. Bunun aksi, imanda Kıst olacak “Hakkını eksiksiz teslim etme”de bir noksanlık, hata, inkâr zulmü varsa, bunun failine Kâfir dendiği hatırlatılır. İşte Ulûhiyet alanında Kıst yapmak yukarıda izah edilendir. Allah hakkını yalnız Allah’a noksansız teslim etmektir. Bunu yapanlar mümindir. Muttakidir, vera(din bakımından yasaklanmış şeyleri yapmaktan sakınma, haramlardan kaçınma, para ve mülk şehvetinde olmama) sahibidir, Allah’a hakkı ile kulluk edenlerdir. Bunları veya bunlardan birini inkâr etmek küfürdür, failine “el Kâfir” denilir. Ulûhiyette Kıst bunun için çok önemlidir. “Eskiden inene iman" da budur. Birinci sıradaki kıst budur.

Burada hata yapan çoğunlukla, İnsanlar arasında Kıst’ta da hata yapar. Bu ikincisi ise, nimete nankörlük anlamında küfürdür. Buna da sadece kâfir(örtücü) veya münker denilir. Nimete nankörlük ederek maruf olmayan bir iş işlemiştir. Çünkü kendisine verilen nimete şükür edip, onu insanlara, kendisine revâ gördüğü nispette dağıtıp, onları itidâl seviyesine çıkartırken, kendisi itidâl seviyesine inen ve orada kalmayı kararlı hale getiren insan Mümin’dir. Yaptığı şey de Kıst’tır.

Nefsinin isteklerini doyurmak için bundan çekinmesi, mülkleşip zorbalaşması ise Küfürdür. Çünkü Kıst yapmamıştır. Nimetin üzerini örtmüştür. Kıst yine, infirattan(tek kalmaktan), tefrikadan(ayrılıktan) çekinip, bireycilik ve bencillik yapmayıp, insanların Birlik ve beraberliğini savunmak ve bunun için işlerin birlikteliğini savunup onu istemektir. Toplum ve toplumculuktan kopmaya karşı duran ve birlik, kardeşlik ve eşitliği savunandır Mümin. Bu eşitlik ise, bütün insanların itidâl ( İhtiyaçlarının karşılanması), Kavam üzere birlik, eşitlik ve kopmaz bütünlüğüdür. Mümin olan kimse, hem Ulûhiyette vahdet(birleştiricilik), hem de insanlığın birlik ve eşitliğini isteyen ve savunanlarla birlikte olmak, Allah’tan sonra ancak, samimi dostluk anlayışıyla karşılıklılık şartı ile veli ve vekil edinmek zorundadır. Karşılıklılık şartı ile yani ensariyet ve iysar üzere yaşamaktır. Bu anlayışta hiyerarşi yoktur. Yardımlaşma karşılıklıdır. Onun en güzeli ise iştirak halindeki mülk statüsünde yardımlaşmaktır. Bu şarta uymayıp, kıst yapmayan, Allah hakkında ve yukarıdaki şartlarla insani ilişkilerde Kıst yapanları terk edip, kıst yapmayanlarla dostluk kurmaya, onları vekil ve veli edinmeye kalkışması ise, Münafıklık statüsünde olmaktır. Bunu adet ve sistem haline getirmek ise, fasıklık ve Tâğutluktur.

Allah dini her yeniden tebliğ edişinden sonra, artık eski dini usuller yürürlükten kalkmış, yeni yasa yürürlüğe girmiştir. Hâlâ eski, tahrif olmuş, çeşitli şekillerde yorumları bozulmuş ve salim bir imanı oluşturmaya yetmeyen, Kıst’ta uygun olmayan durumdaki, kitaplara devam etmek, ona göre inanıp, amel etmek küfürde ısrardır. Hem de Allah Hakkını vermemek, Kıst yapmamaktır. Tahrifat ve eksiklik bile olmasa, mademki âlemlerin rabbi o yasayı değiştirmiştir, artık insana yeni yasaya uymak düşer. "Allah’tan gelen başım üzerine" demesi gerekir.

Çünkü insanlar için dini Allah seçer. Allah seçimini yapmış, hak dinini yine Kıst şartlarına uygun olarak yeniden tebliğ etmiş ise, İnsana, buna baş üstüne demekten başka yapacak şey kalmaz. Çünkü Allah, İnsanlar için kötü bir şey irade etmez. Yeniden tebliğ mutlaka insanlar için daha çok hayırdır. Kist’i bırakıp ta, küfürde ısrar eden bu kesim, artık müminin veli ve vekili olamaz, münafıklar hariç. Allah vahyi göndermiştir, ezelden beri uygulaması budur. Allah insanın rızkını verir, ulûhiyette ve insanların Allah’ın verdiğiyle rızıklanmasında kıstın terki, inkâr ve küfürdür. Eski kitaplarda dikkat edilip araştırılacak hususlar bu ikisidir. Ulûhiyette kıst var mı? İnsanlar arası hukukta kıst var mı? Kıst’tır son din mensuplarının ezeli olduğuna inanmaları gereken husus… "Allah daha öncede kıstı indirmiştir" gerçeğini bilip, buna inanmaktır. Önceki kitapları tasdik budur. Bununla sınırlıdır. Ulûhiyette kıst, insani ilişkilerde kıst. Öyle ise Nisa–136 ayetin inceliklerine bu anlatımları uyarlayalım.

Ayet hak dinin amentüsü gibidir. Allah’a, resullerine kitaplarına ve Ahirete inanmayı da kapsamına almıştır. Daha da önemlisi ancak sorumluluk duygusuyla hareket edecek bir insanın gerçek anlamda ahiret inancı vardır. Bu ayet öyle güzel bir sıralama yapmıştır ki, benzerleri içinde özgün bir ayettir. Bununla demek istediğimiz şudur. Din amentüsü hakkında çokça ayet vardır, fakat burada ilave bir özellik vardır. Şöyle ki;

1-İster ümmi milletlerden, ister ehli kitaptan olsun Allah ve onun en son gelen elçisine inanacak ve itimat edecek.

2-O peygamberle gelen vahiye inanacak.

Yani Resullüğüne inanması ayrı şey, ona izafe edilebilecek bir kitapla gelmesi ayrı şeydir. Bu ayetin özelliklerinden birisi de budur. Bunu da yine ikiye ayırarak izah edelim.
Önce ümmi ve ehli kitabın yeni gelen Resule ve yeniden vahyedilen kitaba ayrı ayrı inanması gerekecektir. Kuran ve onu getiren Muhammed söz konusu olduğunda, “Allahtan gelen başım üstüne” demesi gereken bir ehli kitap inanmaya meyletti. Bu arada öyle bir iman türü benimsedi ki, “Ben Muhammed’in resul olduğuna inandım, ama Kuran diye bir kitap var ya elden el dolaşan, bunun vahiy olduğuna inanmıyorum dedi. Veya Kuran diye bir kitap varmış ona da inanıyorum dedi. Her iki beyanda da sağlam bir imandan bahsedilemez. İster Kitabı kabul, isterse ret etsin, bir şeyi kabul etmiş veya ret etmiş değildir. Çünkü o kitapla tanışmamış, onu tetkik ederek makul ve maruf olduğu hakkında bir fikri oluşmadığı gibi aksine de bir fikri oluşmamıştır. Demek ki Allah kitaplarına inanmak öyle “falan peygamber kitap getirmiş diyorlar. Ben onun kitap getirdiğine inanıyorum. Öyle demişlerse doğrudur; dememişlerse doğru değildir" gibi bir kabul veya reddin “İnanma” kavramıyla alakası yoktur. Kitaba inanmak onu mutlaka tetkik ederek, en azından indiği söylenen kitap bu olabilir mi merak ve titizliğiyle tefekkür ve tedebbür edilerek beşer yapısı olmadığı konusunda tam bir vicdani kanaat oluşmasıdır inanma olayı. İşte bu ayetin özgünlüğü de bu inceliğe dikkat çekişidir.

Şimdi Kuran ve onu getiren Allah elçisi Muhammed’e gereğini yerine getirerek tahkiki bir imanla inanan kimseyi ele alalım. Bu inanç da gerçeklik tespitinde aklın makulleri bağından kopmamak gerekir. Bununla şunu demek istiyoruz. Allah elçileri zamanında yaşamış ve vahyinin inişine de şahit olmuş birisin inanmasıyla, bu çağdan sonraki çağda inanmalar arasında elbetteki farklı şeylere bakılarak kanaat sahibi olunur. Ama bir şey var ki, illa da kanaat sahibi olmak gerekir. İşte burada insanda bunu oluşturacak şeyin ilk sırasında vahi içeriğinde adalet ve rahmet ilkesi başat değer mi? İşte Allah’ın benim halifem dediği kişilik ve kimlik sahibi insanın inanma yöntemi, önce fikir sahibi olmak için bilgi sahibi olmayı, sonra da iman sahibi olmak için fikir sahibi olmayı ön şartlar yapan bir tahkiki iman la dolmaktır.

Yine ayete döndüğümüz de karşımızda, Allah ve onun resulüne hakkıyla inanan, ahiret gününde hesaba çekileceğini bilerek ölçülü hareket eden birisi var şimdi karşımızda. Bu durumda dahi iman için bütün şartlar oluşmamıştır. Bir şey daha var ki, öncekilerden hem peygamberlerin şahısları tasdik edilecek ve hem de onlara izafe edilen kitaplar eğer gerçekten onlara ait olduğu kanaati oluşmuşsa bu da imanı tamamlayan şartlardandır. Yine burada da, neyi kabul ettiğini bilmeden “İncil İsa’ya gelmiştir” ben bunu kabul ediyorum demek yeterli değildir. Kuran bu kadarlık bilgiyi bize verir tabiî ki. Yani “Biz İsa’ya da İncili indirdik" der. Kuran incelenerek tam bir vicdani kanaatle, bunun Allah kelamı olduğu kabul edilmişse denebilir ki, “İncil İsa’ya indi” diyorsa sizde bunu Kuran'dan öğrenip kabul etmişseniz bu yeterlidir denebilir. Dikkat edilirse burada İncile inanmak değil Kuran’a inanmak olayı söz konusudur. Yani Kuran İncil İsa’ya indi dediği için ve sizde Kuran’a inandığınız için buna inandınız. Ama ayet Kuran’a inanmayı yeterli bulmuyor, İncili de bilerek, ona da inanmayı Nisa–136. ayette ayrıca getirmiştir.

Öyle ise Önceki kitapların Allah kitabı olup olamayacağını da yine bir ümminin veya ehli kitabın Kuran'a inanmak söz konusu olduğunda yaptığı tetkik gibi ciddi bir tetkikten geçirip iki kritere bakması gerekir:
Birincisi ulûhiyette kıst var mı?
İkincisi de insani ilişkilerde adalet ve rahmet ve kıst var mı?
Bu iki kıstas açısından incelenir ve Maide–48 ayetin emri gereği Kuran, daha önce iyice özümsendiği için onun denetiminde önceki kitap bir temiz elemeden geçirilerek katıp karıştırılan doğru olmayan kapsamdan atılarak bilgi arındırılır ve ona inanılır. Çünkü tam bir vicdani kanaat oluşmuştur. Yoksa selam ona İsa vahisi olduğu söylenen metinlerden birisine kapağını dahi açmadan “bunu İsa getirmiştir” diye inanmak maruf değildir. Neye inandığını ve inanman gerektiğini ciddi bir bilimsel araştırma belirleyecektir. Mücerret bir eski kitap diye size ismen bildirilene inanmak Nisa–136 ayette emredilenle alakası yoktur. Üstelik buna Müslüman mecburdur. Çünkü onun “Ümmet-i Vâsıt” olarak ehli kitaba uymak değil, Ehli kitabı hak, adalete davet etmek ve uydurmak sorumluluğu vardır. Çünkü bu ümmetin ve onu yönetenlerin başkalarına uymak ve hele Allah dışında veli edinmek salahiyetleri yokken, aksine başkalarına yol göstermek ve erdem ihraç etmek görevi varken aksini işlemek dalalettendir…

Hal böyle iken, Münafıklar sureti haktan görünerek, Uluhiyette Kıst yapmayanlara eğilim gösterirse, imanın ve şeraitin ikinci sırasında bulunan insani ilişkilerde kıst yapmayanlar ile ( Aristokrasiyi, Oligarşiyi, liberal- Kapitalizmi savunup yaşayanlar) veli ve vekil ilişkisine girer ise, işte bunun niteliği Münafıklıktır, zalimliktir, inkardır, adaletsizliktir..Çünkü iki alanda Kıst yapmayanların(Hem uluhiyette ve hem de insani ilişkilerde kıst üzere hakları teslim etmemek) evrensel hukuktaki karşılığı “El Kafir” ve “Kafir”dir. İşte, “Öncekine iman” konusu ince ayrıntılarına göre açıklanmıştır. Nisa Suresinin 137. ayeti imanla inkâr arasında gelip gitmeyi hatırlattıktan sonra,138 ve 139 ayetlerinde bu kesimi şöyle tanımlar. Nisa suresi Ayet 138, 139

Ikıyüzlülere şunu muştula, kendileri için korkunç bir azap öngörülmüştür”.

Bunlar Maun suresinde tanımlanan herkesin muadil/eşit konumda maunet sahibi olmasına mani oldukları halde yine de kendilerini musalli olarak pazarlayanlardır. Birçok ayette de münafık diye tanımlanan ve ana karakterleri mülk kendilerine fitne yapılmış olan ferdiyetçi mülkperestlerdir... Nisa–139 ayet metnini de vererek bu güruhu teşhir edelim.

“Öyle kişiler ki onlar, Müminleri bırakıp, “ Kâfirleri” Veliler ediniyorlar. Onların yanında izzet mi arıyorlar. İzzetin tümü Allah’ındır.”

Ayet çok açıktır. El Kâfirler, Allah’ın hak dini yeniden tebliği ve davetine rağmen, inat ve ısrarla taassup içinde direnen her insan ve toplumdur. Kıst yapmadıkları ve Allah hakkını Allah’a teslim etmedikleri için El Kâfir olmuşlardır.

Allah, Kâfir olanları da ne veciz bir şekilde El Kâfir kavramı ve onun kapsamında nimeti inkâr anlamında, cimrilik yapma anlamında “Kâfir”(Nimetlerin üzerine kapak koyan, örterek özelleştiren) içeriği de vermiş; zenginleşmek ve zenginler nezdinde İzzet aramak amaç ve niyeti var olduğunu ortaya koymuştur. Onur ve yüceliği insanlar nezdinde arayıp, izzeti yalnız Allah’a özgü kılmayan mülk şehveti yanlılarını ki onlar, insanlara da kıst yapmazlar, bu nitelikleri de birlikte zikredilmiştir. Zamanımızda bu eğilimde olanlar, Globalleşmeye ( Müstebit Kralın (sömürücü kaiıtalist Amerika'nın) yetki alanını (sömürü alanını)bütün dünya olduğunu kabul etmek ve ona tazim ve hürmet etmek) yolunda Müminleri bırakarak, Allah hakkını Kıst esaslarına göre vermeyenlere yâr olmaya çalışanlar. Böylece El Kâfir sıfatını, insanların eşitlik ve kardeşliğini ret ederek, ferdiyetçilik, yani firak yoluna saparak, insanlara kıst yapmayıp, zülüm yapan bir şer akımın peşine takılanlara uyarak Nimete nankörlük yapanlara bir hatırlatmadır. Tarihte ise Firavun’a uyanlar böyledir. Şehvetlerinin peşinden gidenler, Hamanlar. Bu gün ise .......

Üzerinde durduğumuz konu “önceki kitaplara inanmak” gibi Kuran ehlinin bir iman şartı vardır. Öyle ise sözü buraya getirip bağlamamız gerekir. Yani sadece sözde Müslümanların sosyo ekonomi politikte ehli kitaptan kâfir olanlara uymakla hataları sınırlı değildir. Allah değil de bu kâfir ve fasıkların veli ve vekil edinilmesi ve iç hukukun oluşmasında dahi hakem ve hâkim yapılmaları elbetteki hayâ edilecek çirkin işlerdendir. Hatta Maide–48 ayete göre onların ülkelerinde akademiler açarak onlara Kur'an'la denetlenmiş İncili biz öğretmemiz gerekirken çok vahim işlerden medet umduk. Kuran'ı anlayacak aklı olmayan direksiyondaki bir kısım zevat, belki yeni ahit öğretirler diye kilise evleri açılmasından ve dini ehli kitaptan öğrenmeyi plan ve projelerine alarak bizim dinimizi önemsiz addettiler. Oysa şunu önemine binaen vurgulayalım ki, ehli kitaba İncili dahi bizim öğretmemiz gerekmekteydi. Ama biz onlara ne Kuran ve nede Kuran denetiminden geçmiş İncili öğretme görevini yerine getirdik. Aksine kilise evlerini teşvik ettik. Demek ki, önceki kitapları Müslüman’ın öğrenme zorunluluğu sadece imanın şartlarından değil, başka ayetlerle de yüklenen Vâsıt ümmet görevini yerine getirme mecburiyetinden doğan sorumluluğunun da icabıdır.

Av.İlhami Çetin'den
Saygılarımla.
Galip Yetkin.

Konu galipyetkin tarafından (20. August 2015 Saat 08:39 AM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
mülk

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 06:00 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2024, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam