hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > TARİH > Diğer Milletler > Uhdud Kavmi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 1. November 2008, 09:27 AM   #1
PİLOT
Uzman Üye
 
PİLOT - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Bulunduğu yer: BURSA
Mesajlar: 228
Tesekkür: 17
40 Mesajina 62 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 14
PİLOT is on a distinguished road
Cool Ashab-ı uhdud kıssası

BURUÇ SURESİ IŞIĞINDA ASHAB-I UHDUD KISSASI

Buruç Suresi, resmi tertipte seksen beşinci, nüzul sırasına göre yirmi yedinci sırada yer alır. Şems Suresi'nden sonra inmiştir. Yirmi iki ayettir. Konusu, inananlara yapılan işkenceleri, bunlara işkence edenleri ve uğrunda işkence görülen vahyi kapsar.
Cenab-ı Allah, Buruç süresi içersinde yer alan, geçmişte işkencelere uğrayan "Ashab-ı Uhdud" kıssasında geçen müminleri örnek vererek, Müslümanlara eziyet yapan Mekkeli müşrikleri uyarır. Baskı ve işkencelere uğrayan müminleri de bu çektikleri eziyetlerin karşılığı olarak cennetle müjdeler.
Buruç suresi ve Ashab- Uhdud kıssasındaki, Allah'ın uyarı ve müjdelemeleri yalnızca Mekkeli müşrikler ve inananlar için değildir. Kıyamete kadar hükümleri baki olan Kur’an’ın, muhatapları olan ve aynı halleri yaşayabilecek tüm insanları kapsamaktadır.
Buruç Suresi'ni üç bölümde inceleyeceğiz.
1. Bir ve üçüncü ayetleri kapsayan "yeminler".
2. Dört ve yirminci ayetleri kapsayan "işkence edenler ve edilenler"
3. Yirmi bir ve yirmi ikinci ayetleri kapsayan "Vahy'in savunulması".

Bir./ Yeminler

1. Burçlara sahip göğe andolsun.
2. Vadedilen güne andolsun.
3. Tanıklık edene ve tanıklık edilene andolsun."
Sureye, Mekkî surelerin özelliklerinden biri olan "yeminlerle başlanıyor.
Allah, Kur'an'ı apaçık, anlaşılır ve muhataplarını çarpıcı bir biçimde sunar. Bunu da Araplar'ın konuştuğu dilin öğelerini kullanarak yapar.
Arapça konuşan bir topluma, anlaşılması için onların anladığı bir dille inen Kur'an-ı Kerim, Arapların dilini kullanması dolayısıyla, o günün lisanının anlatım özelliklerinden biri olan "yeminleri de doğal olarak kullanır.
Kur'an-ı Kerim'de yeminler; yeminlerin ardından anlatılacak olayların önemine şahitlik etmesi için kullanılmıştır. Böylece yemin edilen şeyler şahit gösterilerek daha sonra anlatılacak olanların önemine dikkat çekilmek istenmiştir.
1. Burçlara sahip göğe andolsun."
Ayette burçlarla donanmış gökyüzüne yemin ediliyor.
Buruç, burc'un çoğuludur. Burç, aşikâr olan şeyleri ifade eder. Göze çarpacak yüksek bir yerde bulunan köşk'e, kalenin en yüksek yerine burç denilir. Gökte görülen yıldızlara ve insanlar tarafından bunların kümelendirilmesi ile oluşturulan gruplara da burç denilmiştir. Bu hususa Kur'an'da şöyle değinilir.
"Gökte Burçlar var eden, orada ışık saçan güneş ve aydınlatan ay'ı yaratan Allah yücelerin yücesidir." (25/61)
"Andolsun ki gökte burçlar var ettik." (15/16)
Kur'an-ı Kerim'de doğadan örneklemeler yapılırken gökyüzünün sıkça örnek verildiğini görmekteyiz. İnsanların üzerinde gece ve gündüz her an asılı duran gökyüzünün azameti içinde yer alan güneş, ay ve yıldızların yaratılışına dikkat çekilir. İnsanların ışık ve daha nice değişik nimetler olarak istifade ettiği gökyüzünün yaratanına kulluk etmeleri istenir.
Dolayısıyla içinde türlü nesnelerin ve aynı zamanda burçlarında bulunduğu göğe yemin eden Allah, yarattığı bu büyük nimeti şahit göstererek, evrenin tek sahibi olduğunu ve ona kulluk edilmesi gerektiğini kullarına anlatmış olur.
"Va'dedilen güne andolsun."
Kur'an'ın inişiyle beraber Allah, insanları kendisine kulluk etmeye çağırır. Allah, emirlerini yerine getirenleri cennete, karşı gelenleri cehenneme atacağını beyan eder.
Bu yüzden evrenin yok olup, insanların yeniden diriltilerek yaptıklarının hesaba çekileceğini bildirir.
"Kıyametin koptuğu o gün, yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar yumuşak kum yığını haline gelir." (73/14)
"O insan, kabirlerde bulunanların çıkarılacağı ve kalplerde olanların ortaya konulacağı bir zamanın geleceğini bilmez mi?" (100/9–10)
"Canlar bedenlerle birleştiği zaman." (81/7)
İşte Allah, daha önce inen surelerde beyan ettiği, insanların hesaba çekileceğini haber verdiği ahireti yani vadettiği günü şahit gösteriyor. Ona yemin ederek inananlara işkence edenlerin bunların hesabını o günde vereceğine dikkat çekip işkence etmekten vazgeçmelerini, tek ve affedici olan Allah'a kulluk etmelerini istiyor.
"Tanıklık edene ve edilene andolsun."
Daha önceki ayette yemin edilen ahiret günü geldiğinde insanlar yaptıklarının hesabını bir bir vereceklerdir. İnsanların bu hesabı verirken aynı zamanda kendi kendinin tanığı da olacaktır.
"Ey insan! O gün sen, Rabbinin huzuruna varıp durursun. O gün, insanoğluna önde ve sonda yaptığı ne varsa bildirilir. Özürlerini sayıp dökse de, insanoğlu artık kendi kendinin tanığıdır." (75/12 -15)
"Her can, kendisiyle beraber bir sürücü ve tanık bulunduğu halde gelir." (50/21)
Ahiret gününde tanıklık eden daha nice şeyler vardır. Allah, resuller, amel defterleri... v.s.
Bütün bu tanıklar vadolunan günde inananlara işkence yapanları ve yaptıkları zulümleri tek tek bütün detaylarıyla sayıp dökeceklerdir.
Görülüyor ki tanık ve tanık olunana yapılan yemin, daha sonra anlatılacak işkencecileri hesap günü ile uyarmaktadır.

İki./ İşkence Eden ve Edilenler

Surenin yeminlerden sonra gelen bu bölümün de geçmişte işkence görmüş bir topluluğun başına gelenler, Ashab-ı Uhdud adı verilen kıssada vazedilir.
4. Katledildi, hendeğin adamları
(Kutile Ashabu’l uhdud) ayetinin Motamot tercümesi; “Katledildi, hendeğin ashabı” olsa bile bu şekilde meallendirilmesinde sorun olabileceği, bu mealin ayetin asıl kastını tam yansıtmayacağı hususunda görüşler bulunmaktadır.

Merhum, Muhammed Esed; “Kur’an mesaj”ı isimli meal-tefsir eserinde bu hususta şunları kaydetmektedir. “Kutile ifadesi, lâfzen, “öldürüldü” yahut bir beddua olarak “öldürülse” anlamına gelir. Bu ifadenin lâfzî çevirisi –ister bir durum tasviri, isterse temenni olarak alınsın- burada anlamsız olurdu. Bu nedenle birçok müfessir (ki Taberî de onlardan biridir) onu, “Allah’ın rahmetinden kovulmuş” olmak, (lu’ine) yani, kendi fiili veya davranışı yüzünden ruhsal olarak “öldürülmüş” olmak şeklinde anlarlar. Benim “kendini mahveder” şeklindeki çevirimin nedeni budur.” Şeklinde konuya izah getirmektedir.

Prof. Dr. Süleyman Ateş ise “Yüce Kur’an’ın tefsiri”nde konu hakkında; “ (Kutile) öldürüldü demek ise de burada kahroldu, lanetlendi anlamını vermektedir.” Demektedir.

Ayetteki “mahvoldu/lanetlendi/kahroldu hendeğin adamları” ifadesinden, daha sonra anlatılacak olumsuz fiillerinden dolayı Ashab-u Uhdud’un iflah olamadıklarını / olmayacaklarını belirtmek istediğini anlamamız gerekmektedir.

Beşinci ayetten itibaren hendek sahiplerinin ve sahip oldukları hendeğin mahiyeti anlatılmaya başlanmaktadır
5. O tutuşturucu ateşin sahibi,
6. Onlar o zaman onun kenarına oturmuşlar,
7. Müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı.
8. Onlardan, sırf, Aziz ve Hamîd olan Allah'a iman ettikleri için intikam aldılar.
9. O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü kendisine aittir ve Allah her şeye şahittir.
Kur'an-ı Kerim'de geçmiş kavimler içinde yaşamış olan bir taifeyi anlatan Ashab-ı Uhdud kıssası; öncelikle Kur’an’ın iniş döneminde, ilk Müslümanlar ve karşıtları sonrasında ise kıyamete kadar Kur’an’a muhatap tüm insanlar için öğüt ve ibret olması için veriliyor.
Tefsirlerde her ne kadar ashab-ı Uhdud’un mahiyeti hakkında bilgi verilmeye çalışılıyorsa da, onlar hakkında kesin bir bilgi yalnızca Kur'an'da Ashab-ı Uhdud kıssasında mücmel olarak verilmektedir.
Kur’an’da yer alan Ashab-ı Uhdud kıssasının, öğüt ve ibret yönü ön planda olan mücmel vasfı, müfessirler tarafından, kıssa hakkında tevatür ve çeşitli kaynaklar yoluyla edinilen, tarihsel, coğrafik, biyografik malûmat ile mufassallaştırılarak anlatılmaya gayret edildiğini müşahede etmekteyiz. Bu gayretler olumsuzluk taşımamış olsa da mufassallaştırma çabalarındaki uç tavırların (İsrailiyat, lüzumsuz mitolojik eklentiler, v.s) kıssaları asıl gayesinden saptırdığını ya da vermek istediği mesajları örtebildiğini söylemek de mümkündür.
Oysa Kur'an'da anlatılan kıssalarda mühim olan; yer, zaman ve şahıslar değildir. Anlatılan kıssaların öğüt ve ibret verici yanıdır ve bu her zaman mücmel olarak gerçekleşmiştir. Bunun bir nedeni de Kur’an öncesi inen Tevrat, İncil gibi kutsal kitapların yazılı ve sözlü kalıntılarına ait birikimler ve bu kalıntılar ile birlikte oluşmuş tevatüre dayalı olan cahiliyye Arap kültürel bilgi birikimidir.
Kur’an, Arap arka planına ait bu bilgi birikimleri üzerine, kendi mücmel doğrularını bildirmiştir. Buna binaen Kur’an’daki kıssaların mücmelliği, Arap cahiliyye ve Ehl-i Kitap arka planındaki bilgi birikimleri ile Kur’an perspektifinde müşahhaslaştırılabilir kanaatindeyiz.
Ashab-ı Uhdud kıssasının anlatıldığı Buruç suresindeki ayetlerde; sırf Allah'a inançlarından dolayı ateşe atılmak gibi çok ağır bir işkenceye maruz kalan insanlar olduğu beyan edilir. İsim, yer ve zaman verilmeyen bu ayetlerde geçen yer olgusu tefsirlerde; Arabistan’ın güney batısında kalan Yemen, ve Habeşistan’ın Necran toprakları olarak verilmektedir. Kıssada geçen şahıs olarak, bu topraklarda hakimiyet süren Yahudi kral Zü-Nüvas olduğu belirtilmektedir. Müfessirler, Zü-Nüvas’ın, Hıristiyanlığı seçen toplulukları, ateşli hendeklerde işkence ile katlettiği rivayetlerine yer vermektedirler. Zaman olarak, Kur’an’ın iniş sürecine yakın bir zamanda bu olayın yaşandığı rivayetleri yer almaktadır.

Nerede yaşamış, kim tarafından, ne zaman, işkence ve katliama uğramış olurlarsa olsunlar; Ashab-ı Uhdud kıssasında anlatılan insanların; Mekke'de yaşayan Müslümanlardan, inanış olarak bir farklarının bulunmadığı; “Onlardan, sırf, Aziz ve Hamîd olan Allah'a iman ettikleri için intikam aldılar.” “ O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü kendisine aittir ve Allah her şeye şahittir.” Ayetlerindeki anlatımlarla belirtilmiş olur.

Kıssanın anlatılış amacı da geçmişte yaşanmış bu olay örnek gösterilerek, Vahiy’e muhatap toplumların, bu yaşananlar veçhesinde öğüt ve ibret almaları isteğidir.
Mekke müşrikleri tarafından işkence edilen Müslümanların başına gelenler, Ashab-ı Uhdud kıssasındaki inananlara göre daha hafif kalmaktadır. Nitekim sırf Allah'a iman ettikleri için, Mekkeli Müslümanlara; karşılarında olan Mekkeli müşrikler tarafından, belki de Ashab-ı Uhdud kıssasında inananlara yapıldığı gibi de işkence edilebilir, mesajı verilir. Bu inkârcı müşrik zalimlerin tarihin her devrinde olduğu gibi alçaklıklarını bu boyutlara çıkaracak kadar gafil oldukları gözler önüne serilmiş olur.
Verilen Ashab-ı Uhdud kıssasındaki müminlere işkence vahşeti örneği; işkencecilerin yaptıkları ve işkence edilenlerin başına gelenler, kıyamete kadar Kur'an'a iman edecek ve etmiş olan tüm inananların başından geçebilecek safhalardan biri olduğu böylece ifade edilmiş olur. İnananlara, müşriklerin bu gibi işkencelerine hazırlıklı olmaları hatırlatılır.
10. “İnanmış erkek ve kadınlara işkence edip sonra tevbe etmeyenler, onlar için Cehennem azabı vardır. Ve onlar için yangın azabı vardır."
İnananlara işkence eden inkârcıların gidecekleri yer onlara hatırlatılır. Cehennem... Ne kötü bir azab... Oradaki ateşler, müminleri attıkları ateşten çok daha farklı ve daha şiddetlidir.
“O kimse en büyük ateşe girer. Sonra onun içinde ne ölür, ne de yaşar." (87/12–13)
11. “İnanan ve Salih ameller işleyen kimseler için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur."
Bu ayette Cenab-ı Allah, müşriklerin baskı ve işkencelerine karşı direnip, vahyi insanlara iletmeye devam etmelerine karşılık inananları, mükâfatın en büyüğü altlarından ırmaklar akan cennetle müjdelemektedir.
12. “Kuşkusuz Rabbinin tutuşu şiddetlidir."
İnananlara işkence edenlerin ise sapasağlam durduklarını gören Müslümanlara Allah şu gerçeği beyan ediyor. Merak etmeyin! Allah, zamanı geldiğinde onları yerle bir edecek, onlara gerekli azabı verecektir. Çünkü Allah zalimlerin en büyük rakibidir. "Allah'ın tutuşu şiddetlidir." Bunun en bariz örneklerini ise on yedinci ayetten itibaren verecektir.
13. “Önce yaratıp sonra bunu tekrar eden O'dur.”
14. “O bağışlayandır, sevendir.”
15. “Arşın sahibidir, yücedir.”
16. “Her dilediğini mutlaka yapandır."
Allah tevhidi gerçekleri açıklamaktadır. İnsanları yaratanın ve ahirette tekrar diriltecek olanın kendisi olduğunu bildirir. O halde ey işkenceciler! Kendinize gelin, Allah'a iman edin. Tevbe eder küfürden vazgeçerseniz bilin ki Allah, affeder. Çünkü O yarattıklarını sever, insanları ille de cezalandırma gibi bir amacı yoktur. O arşın hâkimidir. İstediğini yapmakta ona karşı koyacak kimse yoktur.
17. “Orduların haberi sana geldi mi?”
18. “Firavun ve Semud'un.”
19. “Doğrusu, inkârcılar hep yalanlaya gelmişlerdir.”
20. “Oysa Allah onları arkalarından çevirmiştir."
On ikinci ayette "Kuşkusuz Allah'ın tutuşu şiddetlidir." diye beyan edilmişti. Bu ayetlerde ise on ikinci ayetteki Allah'ın tutuşunun açıklaması yapılmaktadır. Firavun ve Semud'un halkı da Allah'ı inkâr edip onun peygamberini yalanlamışlardır. Onlar da inananlara işkenceler edip baskı yapmışlardı. Lakin sonlarının ne kadar kötü olduğunu ticaret kervanlarının seferleri esnasında cahiliye Arapları da görüyorlardı. Atalarında gelen tevatürler sayesinde de bu kavimlerin kötü sonlarını duymuşlardı. İşte Allah; Mekke müşrikleri tarafından işkence edilen, baskı altında tutulan ve Allah'tan yardım bekleyen İnananlara acele etmemelerini yeri ve zamanı geldiğinde nasıl Firavun ve Semud ordularını cezalandırdı ise Mekke müşriklerinin de cezasız kalmayacağını böylece açıklamış olur.
"Oysa Allah onları arkalarından çevirmiştir." ayetindeki ifade Mekke inananlarına ipuçları vermektedir.
Mekke müşrikleri elde ettikleri sınırsız zenginlik ve otoriteden dolayı kendilerini kavimlerinin hâkimi olarak kabul ettirdikleri için, Allah'ın inkâr edip inananlara da inançlarından dolayı işkenceler yapıyorlardı.
Bunun benzeri tavrı; Firavun ve Semud'un inkârcıları da uygulamıştı. Ancak, Allah zaman içinde onları güçsüz ve kımıldayamayacak hale getirmiş ve onları cezalandırmıştı. Ama onlar bunun farkına varamamışlardı.

Üç./ Vahiy’in Savunulması

21. Doğrusu O, şerefli bir Kur'an'dır.
22. Korunan bir levhadadır."
Kur'an'ın iniş süreci içerisinde müşriklerin gerek peygamber, gerek vahiy ve gerekse vahy'i ileten Cebrail (a) hakkında yer yer itham ve iftiralarına rastlanır. Bu hususta nüzul sırasına göre Buruç suresinden önce inen Tekvir süresindeki müşriklerin itham ve iftiralarını anlatan ayetleri verelim.
"O değerli bir elçinin (Cebrail'in) sözüdür."
"Arkadaşınız cinli değildir."
"O kovulmuş şeytanın sözü değildir." (81/20, 22, 25)
Ayrıca yine nüzul sırasına göre Buruç suresinden önce inen Necm Suresi'nde de Cebrail ve Hz. Peygamber arasındaki bağlantı anlatılır, müşriklerin vahiy hususundaki ithamlarına cevap verilir.
Buruç suresinin yirmi bir ve yirmi ikinci ayetlerine kadar inançlarından dolayı işkence edilen Müslümanlar ve onlara yapılan işkenceler anlatılmış ve işkenceciler -Ashab-ı Uhdud, Firavun, Semud- kınanmıştır.
Yirmi bir ve yirmi ikinci ayetlerde ise özelde müşriklerin genelde geçmiş -Firavun, Semud, v.s- gelecekte diğer tüm “Allah-Vahiy-Resul” bağlamını reddeden yanlış inanışlar reddedilir ve “Allah-Vahiy-Resul” bağlamının müşahhas aracı olan vahyin (Diğer sözlü ve yazılı –Kitap, Suhuf – şeklindeki vahiylerin tamamı) hakkında doğru bilgiler açıklanır. Onların kesin doğrular olduğu vurgulanır.
Kur'an'ın (Vahy) her türlü iftiradan, karıştırmalardan uzak, tertemiz bir kitap olduğu vurgulanır. Kur'an'ı, "Korunan levhadadır." diye beyan eden Allah, vahyin yalnızca kendi bilgi ve tasarrufunda olduğunu ve hiç bir şeyin onu karıştırmaya gücünün yetmeyeceğini bildirir. Müşriklerin, Kur'an hakkındaki suçlamalarını tenzih eder.

Sonuç

Buruç Suresi vahyin inmeye başlaması ile birlikte cahiliye toplumunda başlayan hak ve batıl mücadelesinde Müslümanlar aleyhinde oluşan küfür hareketinin vardığı saflardan bir tanesini anlatır.
Kur'an'ın inmesi ile beraber başlayan iftira kampanyası, Müslüman olanların azalması yerine daha da artmasını teşvik edince ya da hâkim düzen unsurlarının çıkarlarını tehdit etme boyutuna varınca; inanları inandıkları yoldan men etmek için baskı ve işkenceler işleme konur.
İşkencenin amaçları; inananları sindirmek, onları inançlı ve tavizsiz, yılmaz hale getiren ve inkârcıların sistemlerini, maddi ve manevi çıkarlarını tehlikeye sokan asıl unsur resul’ü susturmak ve ona ve inananlara yol gösteren vahyi söndürmektir.
Müşriklerin gayeleri budur, ancak sonuç hiç de umdukları gibi olmayacaktır. Yapılan işkenceler hem inananları, müşriklere ve düzenlerine karşı bileyecek ve hem de toplumda İslam'a karşı sempatiyi artıracaktır.
Müslümanlar çektikleri işkencelere mukabil dünya hayatında vahyin hâkimiyetini sağlamışlar veya sağlamaya çalışmışlardır. Ahiret’te ise kendilerine mükâfat olarak cennetleri satın almışlardır. Çektiklerinin karşılığını mutlaka almışlardır.
İnananlar, işkenceciler karşısında taviz vermemelidirler. Onlar, işkenceciler karşısındaki taviz vermeyen, sabır ve sebatlı tutumlarının karşılığını, bu dünyada olmasa bile ahiret’te mutlaka alacaklardır.
Bu dünyada, İnananlara işkence edenlerin, öncelikle Firavun ve Semud örneğinde olduğu gibi hem bu dünyada ve hem de ahirette yaptıklarının karşılığını görecekleri ihtar edilerek; müminlere işkenceden vazgeçmeleri istenmektedir.
İşkencecilerin; ahirete inanmıyorlarsa bile! Ahiret’ten önce başlarına gelecek olan ve kaçınamayacakları dünya azabına duçar olacakları işaret edilmektedir.
Allah, her an zalimleri ve işkence edilenleri gözlemektedir ve bu yaptıklarının karşılıklarını mutlaka alacaklardır.
Buruç Suresi, İçinde barındırdığı Ashab-ı Uhdud kıssası vesilesi ile inananların yaşayacakları işkence ve baskı safhalarının onlar için zillet değil, bu dünya ve ahiret’te şeref olacağının mesajını bizlere bildirmektedir.
"Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi zannettiniz?..." (2/214)
"Allah inananlardan mallarını ve canlarını Cennet karşılığında satın atmıştır." (9/11)
"Elif, Lam, Ra. İnsanlar sadece 'iman ettik' demekle, hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?" (29/1–3)


Cengiz Duman
Araştırmacı-Yazar
__________________
aydemir.
PİLOT isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13. November 2011, 08:37 PM   #2
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.449
Tesekkür: 105
569 Mesajina 951 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 22
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

Değişik bir bakış. (Adalet ve Rahmet sitesinden)


''HİZMETTE ÖNDE OLAN KİŞİ MİLLETİN EFENDİSİDİR
2384. [4.122, Hadîs No: 4753]
Sehl bin Sa'd (r.a.) rivayet ediyor:

“Sefere çıkıldığında topluluğun efendisi ona hizmet edendir. Hiz*mette önde olan kişiyi o topluluk Şehid olma durumu hariç hiçbir amelle geçemez.”(Suyuti-Camius sagir)

1012- Ebu Hüreyre(r.a) naklediyor. Allah Resulü buyurdular ki:
“Eğer Ensar bir vadiye, bir yola yönelse, bende Ensar’ın yöneldiği vadiye yönelirim. Eğer hicret olmasaydı, ben tamamen Ensar’dan olurdum.”(Ömer. Z. Dağıstani- Zübdetü’l Buhari)


TOPLUMCULUĞU VE TOPLUMCU İNSANI ANCAK MÜMİN SEVER:
1913- Bera (r.a) diyor ki; Allah resulü şöyle buyurdu.

“Ensar’ı ancak Mümin sever ve Ensara ancak münafık buğz ve düşmanlık yapar. Her kim ki Ensar’a muhabbet ederse, yüce Allah o kimseye muhabbet eder. Her kim ki Ensar’a buğz ve düşmanlık ederse, Yüce Allah da o kimseye buğz eder.”(Ömer Z. Dağıstani-Zübdetü’l Buhari)

Ensar burada kavramsal anlamıyla ortaya konulmuştur. Havra ve Manastır ehli demektir. Havari nasıl yardımcılar anlamına geliyorsa Ensar da o anlama gelir. Yardımlaşma toplumudur. Buna lanet okuyanlar ise, ferdiyetçilerdir. İşte, din mensuplarının bu kesiminin münafık olduğunu hadis bize haber verir. Zaten Maun suresinde de böylelerine riyakâr, ikiyüzlü denilmektedir. Onlar ki namazı seccade namazıyla sınırlı sanırlar, Salât’ın Salâvat- Salâvatın havra-manastır muttakiler kollektivizmine giden diğer anlamını kabul etmezler ve uygulamazlar. Bunun için de yetim ve miskinlerin perişan olmalarına göz yumar, yeterli ilgiyi göstermezler. Çünkü Liberalisttirler. Bunun için de, İslam’ın namazını iki önemli anlamını da ifa ederek kılmazlar. Yani dua anlamına geleni ifa eder, namaz bundan ibarettir derler. Salâvat(Havra) havarilerinin yaptığı gibi mülkte iştirak içinde yaşamayı, değil kabul etmek; yanından bile geçmezler. Yani sosyal devlete duyarsızdırlar.


ENSARI TAVSİYE, HAŞR SURESİ 9. AYETİ TAVSİYEDİR.
1019-Ebu Hüreyre(r.a) Naklediyor.

Bu hadiste anlatıldığına göre Ensar bir misafiri ağırladıklarından sonra Haşr suresinin 9. ayetinin onlar için indiğini söyler……………. Sonra bunun üzerine Yüce Allah “Kendileri muhtaç oldukları halde, onlar ki kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler.” mealindeki ayeti kerimesini indirdi. Yani Medine’deki Ensar, kendileri muhtaç oldukları halde muhacirleri kendi nefislerine tercih ederler. O kimseler ki mal sevgisinden ve cimrilikten nefislerini men ederler, işte dünya ve ahirette kurtuluşa erenler demektedir.(Ömer Z.. Dağıstani-Zübdetü’l Buhari)

Mülk tutkusundan arınmadan cennete gitmek çok zordur. Bunun için toplumcu bir örgütlenme ile ancak kurtuluşa erişilebilir.

1020- Enes(r.a) Naklediyor
“Size Ensar’ı tavsiye ediyorum. Çünkü onlar benim cemaatim ve sırdaşlarımdır. Hakikaten onlar kendilerine düşen Ahid ve vazifelerini tamamiyle yerine getirdiler. Geriye onların hakkını yerine getirmek kaldı. Onların iyilerini kabul edin ve kötülerini bağışlayın”(Ömer. Z. Dağıstani-Zübdetü’l Buhari)

Ensariyet ve bilhassa îsâr yapmak, yani suyu(Rızkı) kendi ihtiyacını erteleyerek ahara sunmak güzel ahlakın, sevginin gerçek göstergesidir. Allah Resulü(a.s) güzel ahlakı tamamlamaya gelmiş, mizana ilk konulacak şey ise güzel ahlaktır demiştir:


İMAN MADDİ VE MANEVİ FEDAKÂRLIKTIR
1680. [3.186, Hadîs No: 3099]
Cabir'den (r.a.) rivayetle Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle bu*yurmuşlardır:

“iman sabır ve maddî ve manevî fedakârlıktır.”(Suyuti-Camius sagir)


MÜMİNİN EN İYİSİ KANAATKÂR OLANLARDIR. KÖTÜSÜ AÇ GÖZLÜLER
2077. [3.460, Hadîs No: 3972]
Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

“Müminlerin en hayırlıları kanaatkâr olanlar, en şerlileri ise aç gözlü olanlardır.”(Suyuti-Camius sagir)

Yukarda sayılan bütün ilkelere uyulması ise Güzel ahlaklı olmaktır. Zaten Resulullah güzel ahlakı tamamlamak için gelmiştir. Salih ameller bu ve benzerleridir.

GÜZEL AHLAK SEVAP KEFESİNE İLK KONULACAKTIR
1527. [3.88, Hadîs No: 2823 1507]
Ümmi Derdâ (r.a.) rivayet ediyor:

“Sevap kefesine ilk konulacak olan şey güzel ahlâktır.”(Suyuti-Camius sagir)

Şimdi ise, muttakiler kollektivistlerinin eski çağlardan beri Nemman firavunlardan-Deccal’lardan ve onların yardakçılarından çektiklerini anlatan bir kıssa ile anlatımlarımızı sürdürelim. Sanayi devrimi sonrası Deccal’iyetin ortaya koyduğu oyunla insanlara eski muttakilerin bu temizlenme yaşam biçimini ve onların manastırlarına çamur atarak yaptıkları menfi propagandaları gözler önüne seren bir kıssadır. Deccal’ın iyi tanınması ve muttakiler kollektivizmi nasıl yeryüzünden kaldırdığını bilmemiz gerekmektedir. O yaşam tarzını cehennem diye tanıtmanın da ötesine geçen Deccal selefleri olan Firavn hanedanlarının havra-manastır muttakilerinin namuslarına leke sürecek tertip ve iftiralarla düşmanca savaş açtıklarını bilelim. Maalesef kıssadaki önemli hak din sosyo ekonomi politiğine dikkat etmek yerine, (bunu işaret eden parmağın gösterdiği yön yerine parmaktaki) yüzüğün taşına bakanlar bu hadisi beşikte konuşan çocuk mucizesinin selam ona İsa öncesi de örneklerinin bulunduğunun ispatı penceresinden bakarak hadisi ziyan etmişlerdir. Oysa ondandan da önemlisi manastır, havra ve Mescid el haram muttakilerinin leyli(yatılı) kaldıkları bu karyelerin(Komün) sonunu getirmek için, bu temiz insanlara zina iftirası atarak kurumların kapatılması için acımasız iftira kampanyalarının ibretlik kıssaları olduğunu sonuç olarak çıkartmaları gerekirdi. Biz de bunun için parmağın işaret ettiği yere değil, yüzüğün taşına bakanlara uygun bir isimlendirmeyle bir başlık koyarak devam edelim.


SALÂT-SALÂVAT SAVMADIR. ASIL MESAJI BIRAKIP YÜZÜĞÜN TAŞINA BAKANLAR.
924- Ebu Hüreyre(r.a) naklediyor(Ömer. Z.Dağıstani-Zübdetü’l Buhari)

Resulullah tarafından anlatılan hadis konusu beşikteki çocuğun konuşmasının sadece Selam ona İsa ile sınırlı olmadığı yolunda açıklama vesilesiyledir. Konu İsrail oğullarından Cüreye isimli bir manastır(Havra) ehlinin başına gelen zina iftirasıyla alakalıdır. Kadın tarafından yapılan, kendisiyle zina yapıp çocuk kazandığı iftirasıyla alakalıdır. Ama hikâye öyle anlatılır ki, asıl ders alınması gereken şeyler gözden kaçırılır. Yani vera sahibi olduklarından tam temizlenmek için muttaki Kollektivistlere yapılan Zinakâr iftirasının kökeninin çok eski çağlara dayandığının hikâyesini gözler önüne sermezler. Şöyle ki;

Manastır ehli olan bu zat, seccade namazını (dua anlamında Salât) ikame ederken, annesi seslenir, o da namazını bozmaz, annesi ona kırılır ve fahişelerin iftirasına uğraması yolunda dilekte bulunur. Bunun üzerine bir gayrı meşru çocuk doğuran kadın, ''bu çocuğun babası Cüreye'' diye iftira eder. İdamına karar verirler, Cüreye abdest’ini alıp, namaz kılar ve çocuğun yanına vararak ona sorar. “ ey bir iki günlük çocuk senin baban kimdir? Çocuk cevap verir; çocuk Allah’ın izniyle dile gelip, benim babam falanca çobandır” dedi.

Yine İsrail oğullarından bir kadın kendi çocuğunu emziriyordu. Gayet şan ve şöhretli (ihtişamlı), gayet güzel giyimli bir atlı o kadının yanından geçti. O kadın: ''Ya Rabbi benim bu oğlumu da şu şanlı süvari gibi eyle'' diye dua etti. O çocuk hemen annesinin memesini bıraktı ve Allah’ın izniyle dile gelerek ve giden süvariye doğru dönerek.''Ya Rabbi beni şu süvari gibi yapma'' dedi. Sonra yine dönerek annesinin memesini ağzına alarak emmeye başladı.

Bir müddet sonra kadının yanına bir cariye geldi. Yani herkesin hakir gördüğü kimselerden.

Sonra o çocuğun annesi: ''Ya rabbi benim oğlumu bu cariye gibi hor ve hakir eyleme'' diye dua etti. Çocuk tekrar annesinin memesini bırakıp: ''Ya rabbi beni bu cariye gibi eyle'' dedi ve tekrar annesinin memesini emmeye başladı.

Anne çocuğa bunun sebebini sorar, çocuk gerekçesini açıklar. Derki

“ O senin hoşuna giden atlı zalimlerden bir zalimdir. Bu cariye ise, herkes ona: 'sen çaldın, sen zina ettin' diye bühtan ve iftira ederler. Hâlbuki o cariye, ne hırsız, ne de fahişedir. Yani salih bir kadındır. Allah katında makbul biridir. İşte bundan dolayı böyle dua ettim” dedi. Yine kitap şöyle devam eder:

“Peygamberimiz Muhammed Mustafa, İbrahim (a.s.) Musa(a.s) İsa(a.s.) Yahya(a.s) Hz. Meryem, bu hadiste Cüreye’nin suçsuzluğuna şahitlik eden çocuk, yine bu hadiste açıklanan kadının oğlu, yine annesi “Uhdud” ateşine atılırken kucağında: “Korkma anne biz hak üzereyiz, cennete gideceğiz” diye konuşan bir çocuk, yine firavunun kızının dadısı Maşite hanım ateşe atılırken Maşite’nin çocuğu da beşikte konuşanlardandır”.

Açıklama ve saptamalarımız:

Hak dinin sosyo ekonomi politiğinin hak bir kurumu vardır. Hakiki ve samimi dostlar yaşam biçimidir. İşler birleştirilir, Mülk iştirak halinde kullanılır. Bu kurumun İslam’daki İsmi Haram üzerine secde etmek anlamında ki Mescid El Haram(Beytullah), Hıristiyanlıkta ki ismi Manastır (Savm’a),Yahudilikte ki bu takva kurumu ise Havra(Salâvat) olarak isimlendirilir.

Hadiste ki Cüreye Yahudi olarak takdim edildiğine göre onun takva ve vera üzere yaşam alanı ve kurumunun ismi Havra veya Salâvat olması gerekir( Hac suresi ayet 40). Ama Selam ona Zekeriya döneminde ve sonrasında ismi Manastır diye anılmış olacak ki, Selam ona İsa’ya ''Nasaralı İsa'' namı ile anılan ismi verilmiştir. Öyle ise Manastır ehli denilmesinde de bir sakınca yoktur. Resulullah Yahudi’nin Vera kurumunu Savm’a(Manastır) diye takdim ettiğine göre, demek ki, Havra, Salâvat, Manastır ve Mescid El haram yaşam biçiminin, hatta Medine medeniyeti Ensariyet'in aynı şey olduğunu vurgulamış olmalıdır.

İkinci önemli mesele ise; Arapça metinde kullanılan ve cariye olarak anlamlandırılan kavram “Meri- bi-emete” dir(Site'mizin ''Adak'' başlığı adı altındaki yazıya bakılmalı). Her ne kadar Arap konuşma dilinde buna “Cariye” denilmişse de, asıl etimolojik anlamı bambaşkadır. Öncelikle şunu belirtelim ki, cariye kavramı özü itibariyle, geçen, çeken seyreden anlamlarından ileri gelmektedir. Daha da derininde yatan saik ise, komşu, “Medet eden. Yardımcı” anlamlarına da gelir. Kadın hizmetçiye de iyi hizmet ettiği için bu isim verilmiştir. Gemi de akıp gittiği, seyrettiği için bu isimle anılır. Dikkat edilirse, “Yardımcı” anlamıyla Ensar ve havariyle de anlam benzerlikleri vardır.

Şimdi Merre – bi –eme veya emate kavramına gelince, bunun asıl anlamı, manastır rahibesidir. Yani Süryanice ''meryem'' kavramının Arapça ifade edilişidir. Bunu bilmeden, Kıyamet hadislerinden “ibn Meryem” tabiriyle neyin kasd edildiğini bilemeyiz. Eme kavramına Osmanlıca sözlükten bakalım.

Eme : (c.İmâ-İmât) : Cariye, kadın köle.

Eme: 1- Unutmak, Nisyan.2- İkrar etmek.

Osmanlı toplumunda alınıp büyütülen ve ismine besleme denilen kızları, o evin kızından ayırmak için o evin çocukları bu beslemeye “Eme” diye hitap ederler. Bu hadisteki anlam ve kavramın işlevi ise, manastır rahibesi diye meşhur olmuş anlamıdır. Eski Liberalistlerin de bu günküler gibi, muttakiler kollektivizminden nefret ettikleri ve onları ateş hendeklerine attıklarını(Ashab-ı Uhdud) bu hadis bize öğretir. Bu da, bizim “Buruç” suresindeki mesajı daha iyi anlamamıza yardımcı olur

İkinci sıradaki kavrama gelince, kadınla aynı alama gelmekte, ama iki zıt anlam ifade etmektir. Birisi unutmak, diğeri ikrar etmektir. Yani unutulan sınıfsız toplumda mütevazi hayat tarzının, ''meryemler'' tarafından unutulmayıp ikrar edilmesidir. Hadis bunu Merre-bi- emate olarak vermiştir. Öyle ise burada Eme’ye sadece unutulanı ikrar eden, yaşantısıyla da bunu ortaya koyan, hacc kavramının anlamlarından birisi olan “Delille kanıtlama” anlamını veremiz yeterlidir. Bizzat yaşamaktan daha iyi bir delil mi olur? Başta ki Merre ise “El meratü” anlamındadır. Aslı ise “İmrüü” dür. Bu kadın anlamına gelir. Demek ki, bu kadın Manastır, Havra veya Beyt-el haram üzere yaşamayı unutmayıp ikrar eden ve burada leyli(yatılı) yaşayan toplumun bir üyesidir. Bunun için iftiralara uğramaktadır. İftira edenler ise, sureti haktan görünen münafıklardır. Sözde dindar olup, dinin şeraitini ve onun mülkte iştirak halinde yaşama(Harim), takva ve verasını inkâr eden ve buradaki erkek ve kadınlara her fırsatta fuhuş iftirası atanlardır. Bu iftiracılar mülk tutkularını yenemediklerinden, bu kurum ve yaşam biçimine düşmandırlar. Hadis de zaten bunu ortaya koyar. Zaten çocukların konuşması hep bu temayı işler.

Buna göre:

Ey münafık Liberalistler der çocuk. Siz manastır Meryemlerine, Mescid el haram üzere hayatı inkar etmeyip, ikrar edenlere fuhuş iftirası atarsınız ya, bu kadınlar hırsız ve zani değillerdir! Aksine Allah nazarında çok değerli muttakilerdir. Hırsızlık, getirim ve faizle geçinen toplumların işidir.

Diğer önemli mesele ise, ağa ve patron olarak bol ticari kârlarla lüks içinde yaşamak için kadınların evlere kapatılması ve hazırdan bakılan ve kazanç sağlayan kocalarının çok i’yal’i olduğunu bahane ederek, toplumun tam dayanışmalı samimi dostlar dini yaşam biçiminden kurtulmak için kadın mahremiyetini ifrat derecesinde gündeme getirenlerin ve tam tersi olarak yine hicaptan uzak ama kocasının kendi lüksü için çalışması ve eşitliği ret etmesini isteyen kadınların durumu Kuran Bürûc suresi ayet 4 de anlatılmaktadır. Burada çok müstehcen kılıklı kadınlarla, çok tesettür edenler de itidalden uzak kadının, toplum içindeki yerinde hata yapanların, birbirine ters görünseler de, ikisini de müşterek yönlerinin anti liberalist sistemlerden kaçış yönündedir. Onların kocalarının cömertlikten kaçınmak ve gelirlerinin önemli bir kısmını kendi i’yal’lerine harcamak amacında olan bu iki kesim dile getirilir Buruç suresinde. İki kesimde Liberalist, maddeci, egoisttir. Köleci toplumlardır. Dinler tarihinde bunun özel ismi Ba’al ve Zeus tapımı kültürüdür. Havra, manastır ve Mescid-el haram'ın üreten mütevazı kadının tam tersi tiplerdir. Birer hazır yiyicilerdir; kocaları ise ''bakmak mecburiyetinde olduğum çok i’yal’im var'' diye toplumu artanla infakta azaltma bahanesi yapar.

Oysa Meryem ahlaklılar öyle değildir. Kavramın süryanca anlamı da, Arapça anlamı da ne güzeldir. Süryanca anlamı hazır beslek ve üstelik insanlara hizmet etmediği gibi kendisi hizmetçiler kullanan kadınların aksine insanlığa hizmeti görev bilmiş muttaki kadınlardır. Arapça ise, Reym kökünden kavramlaşmıştır. Fedakâr muttaki kadınların savunulması üzerine güzel bir manası vardır. Der ki: ''Ey müfteriler, kadınlar erkekler gibi üretmeye ve insanları emekleriyle beslemeye erkeklerle birlikte değer üretmeye çıkmışsa, bunda ne vardır, niçin bu kadınları namussuz sayarsınız?'' Kadın namus ve iffetini koruyarak erkeklerle teşriki mesai yapamaz mı mantığından hareketle bu kavrama: Namusuyla erkeklerle konuşabilen kadın demişlerdir. Gerisi Isr terkide adalet vaadiyle oyalamaktır. Kız kardeşlerin miras hissesini kesenler de bu sebebe sığınmazlar mı? Eski kavimlerin “Ba’al tapımı da bu türdendi. İşte bu iki tarihi suçlu(Egoist-Ferdiyetçi) kesim, Ashab-ı Uhdud diye geçer. Bu hadis ise bunun gerçek anlamını anlatır. Manastır hayatında salt Allah rızası için kendilerini nezreden ve leyli kalan, beyti Beytullah bilen “Bina- Bayat” ( Ebna-i Ahrar) hayat tarzına önem vermeyen kadınlara zina iftirası yapılıp, bu kadınların ateşe atılması olayının anlatıldığı bu hadis olmasaydı bir çok insan Buruç süresinden istinbat edemezdi. Allah’ın hidayet ettikleri ve Deccal tehlikesinin farkında olan kör olmayanlar müstesna.

İşte böyle bir ''meryem'' ve onun masum evladını anti kollektivistler ateşe atarlarken, çocuk çok önemli şeyler söylemektedir. “Anne nasılsa bizim içimiz rahat, ne sen fahişesin, ne de ben zina çocuğuyum, bunu ikimizde biliyoruz, sonumuz zaten ölümdür. Önemli olan ahireti kazanmaktır. Sen ise bunu Allah rızası için yaşadığın manastır hayatıyla ortaya koydun, biz burada yansak ta, ebedi ateş azabından kurtulmuş bulunuyoruz, bizi atanlar ebedi cehenneme Ateşe maruz kalacaklar, biz ise ateşten ebediyen kurtulacağız” diyerek teselli etmektedir…

Bu dini anlayıştan geri adım atarak, ferdiyetçilerde görülen zaafları göstermek, liberal kapitalizmde kalacağım diye faizi meşrulaştırmak ise bedeviliğe dönmektir. Şöyle ki:

LİBERALİZM- KAPİTALİZM TEKRAR BEDEVİLİĞE DÖNMEKTİR
3065. [5.60, Hadîs No: 6450]
Ebû Said (r.a.) rivayet ediyor:

“Büyük günahlar yedi tanedir: "Allah'a ortak koşmak, Allah'ın ha*ram kıldığı canı haksız yere öldürmek, namuslu kimseye zina isnad etmek, savaştan kaçmak, faiz yemek, yetim malı yemek, hicret ettik*ten sonra bedevîliğe geri dönmek."(Suyuti-Camius sagir)

Gerek Ensar toplumu, gerekse Ehli Beyt( Mescid el haram sosyo ekonomi politiğini benimseyerek iğvadan kaçınanlar), gerek havra, gerekse manastır ehli ki, hepsi aynı şeyin başka kavramlarla anlatımıdır ki Vera sahipleridirler. Onlar dünya malına o kadar tok gözlüdürler ki, bu günden yarına kalacak olanını bile istemezler. Bu meyanda vera timsali selam ona İsa duası halen eldeki ahdi cedit sayfalarında İncil’den kalma az sayıdaki ayetlerden birisidir(Matta kitabı Bab 6. ayet 10,11,12,13) Resulullah da bu duayı yapmıştır. Ne mutlu sünneti böyle algılayıp da nimete şükrü böyle eda edenlere ki, yukarda iftiraya uğrayan Cüreye isimli manastır ehli bu guruptandır.''

Saygılarımla.
Galip Yetkin.

Konu galipyetkin tarafından (2. October 2019 Saat 05:24 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
hiiic (14. November 2011)
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
ashab-ı uhdud, ashabı, buruç, işkence, kıssası, müşrikler, uhdud


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 04:32 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2022, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam