hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE TEBYîNÜ'L -KUR'AN İŞTE KUR'AN ve VİDEOLARI Hakkı Yılmaz > İniş Sırası ile Sureler > 67.Zariyat Suresi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 15. August 2009, 01:27 PM   #1
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart Zariyat sûresine giriş

GİRİŞ:
Zariyat suresi Mekke’de 67. sırada inmiş olup adını 1. ayetindeki “ الذّارياتez-Zariyat [Tozutanlar] sözcüğünden almıştır.
Vaat edilenlerin doğruluğu ve kıyametin kesinlikle vuku bulacağını vurgulayarak başlayan surede, ahıret konuları ve ahırete ait sahneler; öldükten sonra dirilme, hesap, inkârcıların cezalandırılışı, muttakilerin büyük nimetlere kavuşması gibi değişik konular ele alınmaktadır. Ayrıca afak ve enfüsteki harikalıklara dikkat çekilerek göklerde, yeryüzünde, dağlarda, vadilerde ve insanın en güzel yaratılışla yaratılmasın*da Allah'ın birliğini ve gücünü gösteren delillere işaret edilmektedir.
Tarihî kıssalara da yer verilen surede özellikle tutumları Resulullah’a benzeyen İbrahim, Lut ve Musa peygamberler ile Resulullah’ın muhataplarına benzeyen Âd, Semud ve Nuh kavimlerine de kısaca değinilmektedir. Bu kıssalar üzerinden verilen mesajla Resulullah’a güven ve sebat aşılanmakta, insanlar ise inanmaya ve tevhide davet edilmektedir.

https://youtu.be/BuUwo96d3FM Hakkı Yılmaz Kuran ve İslam 378. Bölüm Zariyat suresi 1. Bölüm
https://youtu.be/_6lvICq1hms Hakkı Yılmaz Kuran ve İslam 379. Bölüm Zariyat Suresi 2. Bölüm.

MEAL:
RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA
1- 6 - O tozuttukça tozutanlara, arkasından ağırlığı taşıyanlara, sonra kolaylıkla akanlara, sonra da bir emri paylaştıranlara kasem olsun ki, şüphesiz tehdit olunduğunuz o şey, kesinlikle doğrudur. Şüphesiz “Din [yapılanların karşılıklandırılması]” de kesinlikle gerçekleşecektir.
7, 9 – Güzel yollara sahip semaya kasem olsun ki, şüphesiz siz kesinlikle değişik söz [karar] içindesiniz. Ondan [değişik sözden] çevrilen kişi, çevrilir.
10- 12 – Mahvoldu o, bir sarhoşluk ve bilinçsizlik içindeki “Din Günü ne zaman?” diyen aşırı yalancılar!
13, 14 - O gün, onlar ateş üzerinde fitnelendirilirler: “Tadın kendi fitnenizi! İşte bu, sizin kendisini acele istediğiniz şeydir!”
15- 19 - Şüphesiz takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri almış olarak cennetlerde [bahçelerde] ve pınarlardadırlar. Şüphesiz onlar, bundan önce Muhsinler [iyilik güzellik üretenler] idiler. Onlar geceleyin pek az uyurlardı. Onlar, seherlerde bağışlanma dilerlerdi ve onların mallarında isteyen ve mahrum [isteyemeyen] için bir hak vardı.
20- 22 – Ve yakiyn olarak inanacaklar için, yeryüzünde ve kendi içinizde nice ayetler vardır. Ve sizin rızkınız/sizin rızk vereniniz, sizin vaat olunduğunuz şeyler göktedir. Hala görmüyor musunuz?
23 – Öyleyse gök ve yeryüzünün Rabbine kasem olsun ki, o [size edilen o vaat], kesinlikle, tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.
24 – İbrahim’in saygınlaştırılmış misafirlerinin haberi sana geldi mi?
25 - Hani onlar, onun [İbrahim'in] üzerine girmişlerdi de "Selâm!" demişlerdi. O [İbrahim]: “Selâm, tanınmamış topluluk!” dedi.
26 - O [İbrahim], sonra ehline gitti de semin [güç veren] buzağı ile geldi.
27 – Sonra onu [güç veren buzağıyı] onlara yaklaştırdı: “Nasiplenmez misiniz?” dedi.
28 – Sonra onlardan çekindi. Onlar: “Korkma!” dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.
29 - Bunun üzerine karısı bağırarak öne geldi de elini yüzüne vurarak: “Bir bahtsız, bir kısır!” dedi.
30 - Onlar [Misafirler]: “Rabbin işte böyle buyurdu. Şüphesiz O [Rabbin], hikmet sahibidir. En iyi bilenin ta kendisidir” dediler.
31 – Bunun üzerine o [İbrahim], “Sizin önemli işiniz nedir ey elçiler?” dedi.
32 -34- Onlar [elçiler]: “Şüphesiz biz, Rabbin katından aşırı gidenler için işaretlenmiş, çamurdan pişirilmiş sert taşları üzerlerine yağdırmamız için günahkâr bir kavime gönderildik” dediler.
35 – Bunun üzerine Biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.
36 - Fakat Biz orada müslümanlardan bir evden başkasını bulmadık.
37- Ve Biz orada acı bir azaptan korkan kimseler için bir ayet bıraktık.
38, 39 – Musa’da da [ayetler; ibretler vardır]. Bir zaman Biz, onu apaçık bir delille Firavun’a gönderdik de o [Firavun], rüknü [ordusu, tüm güç kaynakları] ile birlikte yüz çevirdi. Ve “Bu, bir sihirbazdır, hatta bir mecnundur” dedi.
40 – Sonra da Biz, onu ve ordularını yakalayıverdik de onları denizde atıverdik. O ise ayıplanan/kınayan biridir.
41, 42 – Âd’da da (ayetler; ibretler vardır). Bir zaman Biz onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayan, sadece onu kül gibi kılan, sonsuz bırakan bir rüzgâr gönderdik.
43, 44 – Semud’da da (ayetler; ibretler vardır). Bir zaman onlara: “Belirli bir süreye kadar yararlanın!” denmişti. Sonra onlar Rablerinin emrinden çıktılar da kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıverdi.
45 - Artık onlar, herhangi bir dikilişten güce sahip olmadılar. Yardım görenler de olmadılar.
46 - Daha önce de Nuh kavmini (helâk etmiştik). Şüphesiz onlar, fasıklar toplumu idiler.
47 – Ve sema; Biz onu kudretle/ sağlamca bina ettik. Hiç şüphesiz Biz, genişleticileriz.
48- Ve yeryüzü; onu Biz döşedik. İşte, ne güzel döşeyenleriz!
49 – Ve Biz, siz, iyice düşünürsünüz/ öğüt alırsınız diye her şeyden iki eş yarattık.
50 - Öyleyse Allah’a kaçın. Şüphesiz ki ben, sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım.
51 – Ve Allah ile beraber başka bir tanrı kılmayın [oluşturmayın]. Şüphesiz ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım.
52 – İşte böyle, onlardan öncekilere herhangi bir elçi gelince, onun hakkında da mutlaka onlar: “Bir sihirbazdır!” veya “Bir mecnundur!” dediler.
53 – Onlar, bunu tavsiyeleştiler mi? Bilakis onlar, azgın bir toplumdur.
54, 55 – Artık sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin. Ve sen öğüt ver/ hatırlat. Çünkü şüphesiz öğüt/hatırlatmak, müminlere fayda verir.
56, 57 Ben, cinn ve insi [herkesi] yalnızca, Bana ibadet/ kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan herhangi bir rızk istemiyorum. Ben, onların Beni yedirmelerini de istemiyorum.
58 - Şüphesiz Allah, çok rızk verenin ta kendisidir, çok çetin kuvvetin sahibidir.
59 – Artık şüphesiz, zulmeden kimseler için arkadaşlarının payı gibi, bir pay vardır. Artık acele etmesinler.
60 – Artık kendilerine vaat edilen günlerinden dolayı vay inkâr etmiş kişilere!
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 01:28 PM   #2
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

TAHLİL:
1- 6 - O tozuttukça tozutanlara, arkasından ağırlığı taşıyanlara, sonra kolaylıkla akanlara, sonra da bir emri paylaştıranlara kasem olsun ki, şüphesiz tehdit olunduğunuz o şey, kesinlikle doğrudur. Şüphesiz “Din [yapılanların karşılıklandırılması]” de kesinlikle gerçekleşecektir.
Sure kasem cümlesi ile başlamıştır. Altı ayetten oluşan pasajda ardı ardına getirilen bir takım olgulara kasem edilmiş; böylece bu olgular referans gösterilmek suretiyle vaat olunanların [yeniden yaradılış, dirilme, haşir ve hesap görme tehdidinin] doğru olduğu kanıtlanmıştır. Buna göre, kesinlikle kıyamet kopacak, herkes ettiğini bulacak ve amellerinin karşılığını alacaktır.
Pasajda arka arkaya gelen ifadelerin Allah’ın evrendeki ayetlerini mi yoksa Kur’an ayetlerini mi nitelediği konusundaki kanaatimiz, her ikisinin de kast olunmuş olabileceği yönündedir. Bu nedenle, söz konusu ifadelerin iki açıdan da değerlendirilmesinin doğru olacağı görüşündeyiz:
1- Niteleyici İfadelerin Evrendeki Olaylarla İlişkisi:
Rabbimiz, suyun tabiattaki her zaman hayranlıkla izlenen döngüsüne dikkat çekmektedir. Deniz, göl, akarsu ve en büyüğünden en küçüğüne kadar tüm su birikintilerinden ısı nedeniyle kalkan buharlar, rüzgârlar vasıtasıyla sürüklenip milyonlarca tonluk yük [yağmur bulutu] haline gelmekte, sonra da değişik yerlere paylaştırılarak yeryüzüne indirtilmektedir. Yağmur olarak yeryüzüne inen bu suyla da ölü toprak yeniden canlandırılmaktadır. Bu döngünün ölü tabiata sağladığı “yeniden canlanma” olgusu, ölen insanların da yeniden dirilmelerinin mümkün olduğunu gösteren en büyük kanıtlardandır.
Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi, size rahmetinden tattırması, emriyle gemilerin akıp gitmesi ve lütfundan rızk isteyip kazanmanız da O’nun âyetlerindendir. Umulur ki şükredesiniz.
Ve ant olsun ki Biz, senden önce birtakım elçileri kavimlerine gönderdik de, onlar, onlara, apaçık delilleri getirdiler. Sonra Biz, günah işleyen kimselerden intikam aldık. Müminlere yardım da, Bizim üzerimize bir hak oldu.
Allah, rüzgârları gönderendir. Sonra bunlar, bir bulutu savururlar. Sonra O [Allah], onu gökyüzünde nasıl dilerse öyle yayar ve onu parça parça kılar. Sonra da sen, onun derinliklerinde yağmur çıkar görürsün. İşte O [Allah], onu kullarından dilediği kimselere isabet ettirdiği vakit, onlar, müjdelenirler [mutlu olurlar].
Hâlbuki onlar, önceden; daha önce üzerlerine indirilmeden evvel kesinlikle ümit kesenler idiler.
Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir ve O her şeye gücü yetendir. (Rum/46- 50)

Şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman onun titreşmesi ve kabarması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir. (Fussılet/39)

Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra onlar da bir bulutu harekete geçirip yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek. (Fatır/9)
Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, her dabbeden [deprenen canlılardan] yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır. (Bakara/164)
Ve O, hatırlarsınız/öğütlenirsiniz diye, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/dağıtıcılar [yayıcılar] olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. (A’raf/57)
Ve Biz rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderdik de gökten bir su indirip sizi onunla suladık. Onu [suyu] hazinelerde tutanlar [biriktirenler] da siz değilsiniz.
Ve yalnızca Biz, elbette diriltiriz ve Biz öldürürüz! Ve Biz vâris olacaklarız. (Hıcr/22, 23)
2- Niteleyici İfadelerin Kur’an Ayetleriyle İlişkisi:
Pasajdaki niteleyici sözcüklerle Kur’an ayetlerinin kast edilmiş olması da mümkündür. Buna göre, ayetteki “tozutanlar” ve onun arkasından gelen niteleyici ifadelerden kasıt Kur’an ayetleridir. Çünkü Kur’an ayetleri, önüne ne gelirse hepsini bertaraf etmekte, önünde hiçbir batıl fikir ve eylem barınamamakta, içerdiği mesajlar gayet ağır sözlerden oluşmakta; elden ele, dilden dile, gönülden gönüle yağ gibi akmakta, herkesin her işini görmekte ve problemlerini çözmektedir. Kur’an’ın bir adı da “Ruh” olup ölü mesabesindeki kâfirlere ve tüm toplumlara hayat vermektedir.
Kur’an, bu surede de olduğu gibi, kendini birçok kez sure başlarında mecazî ifadeler ile tanıtmıştır:
‘Urf hâlinde [yığın yığın, öbek öbek, küme küme] gönderilmişlere kasem olsun ki, –dolayısıyla da büküp devirenlere– canlandırdıkça canlandıranlara da [kasem olsun ki], –dolayısıyla ayırdıkça ayıranlara– ve bir öğüt bırakanlara da [kasem olsun ki], –gerek özür, gerek uyarı olmak üzere– kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir. (Mürselat/17)
O saflar halinde dizilenlere/ dizenlere, sonra da haykırıp sürükleyenlere, sonra da [haykırıp sürükleyince de] öğüt okuyanlara kasem olsun ki, [bunlar, o saflar halinde dizilenler kanıttır ki,] sizin İlâhınız kesinlikle Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. (Saffat/1- 5)
Şiddetle söküp çıkaranlara, yumuşaklıkla çekenlere, Yüzüp yüzüp giderek, öne geçtikçe geçip sonradan da bir iş çevirenlere kasem olsun ki, şüphesiz bunda, haşyet [saygı] duyan kimseler için bir ibret vardır. (Naziat/1- 3, 26)
Kur’an’daki mucize, dağlarda, taşlarda, rüzgârlarda olan mucizelerden daha yücedir. O öyle bir mucizedir ki, her an el altında ve göz önündedir. Her gün yeni bir mucizesi tespit edilmektedir. Dolayısıyla da mucizeleri kıyamete kadar tükenmeyecek bir kitaptır.
Ben, cinn ve insi [herkesi] yalnızca, Bana ibadet/ kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Ben, onların Beni yedirmelerini de istemiyorum.
Şüphesiz Allah, çok rızık verenin ta kendisidir, çok çetin kuvvetin sahibidir.
Artık şüphesiz, zulmeden kimseler için arkadaşlarının payı gibi, bir pay vardır. Artık acele etmesinler.
Artık kendilerine vaad edilen günlerinden dolayı vay inkâr etmiş kişilere! (Zariyat/57- 60)

7, 9 – Güzel yollara sahip semaya kasem olsun ki, şüphesiz siz kesinlikle değişik söz [karar] içindesiniz. Ondan [değişik sözden] çevrilen kişi, çevrilir.
Bu ayetlerde de yine kasem cümlesi kullanılmış ve “güzel yollar sahibi sema”, müşriklerin tutarsızlığının kanıtı olarak gösterilmiştir. Gökyüzü, büyüklüğü ve haşmetiyle onu yaratan Allah’ı gereği gibi takdir edemeyen müşriklerin tutarsızlığını gösteren başlı başına bir kanıttır. Ancak “sema” sözcüğü hakikat anlamından mecaz anlamına taşındığında da yine “gökyüzünü”nün müşriklerin tutarsızlığına kanıt olduğu anlamına ulaşılabilir. Şöyle ki:
Daha evvel Büruç suresinde incelediğimiz gibi, Kur’an’da “sema” sözcüğü mecaz olarak “Bilginler” anlamında da kullanılmıştır. Semâ sözcüğü, ‘yükseklik, yücelik' anlamındaki السّموّ - es-sümüvvsözcüğünün türevlerindendir. Her yüksek ve yüce şeye es-semâ denilir. Gökyüzüne semâdenilmesinin sebebi, yeryüzünden yukarıda olmasındandır. Her bir şeyin üstüne ve üstününe de semâ denilir. Meselâ hesaba [matematiğe] da semâdenilir. Çünkü matematik üstün bir ilimdir. Herhangi bir şeyin üst kısmına da semâdenir. Ayakkabının üstü de, evin tavanı da birer semâ'dır. Hatta bulutlara ve yağmura da semâdenmiştir. Es-semâ 'nın fiili olan semâfiili, حسيب - hasîp=ince hesap bilen, muhasebeci ve شريف - şerîf=onurlu, erdemli kimseler'in işleri için kullanılır. Bu demektir ki, iyi hesap [matematik] bilen kimseler de semâ'dır.
Bu, “bilginler” zümresinin Mekkeli müşriklerin tutarsız, karmaşık sözlerini, kanaat ve iddialarını bin bir metotla en iyi anlayan ve bilen kimseler olduğu anlamına gelmektedir.
Kıst ile kaim olan [objektif davranan; bilgisinin gereğiyle davranan, etki altında olmayan] her bilgin Allah’a tanık olur:
Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah’tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, Azîz, Halîm’den başka ilah diye bir şey yoktur. (Al-i Imran/19)
Müşriklerin tutarsız, çelişik sözleri ise: Peygamber için “mecnun”, “sihirbaz”, “şair”; Kur’an için “düzmece”, “sihir”, “eskilerin masalları”; ahıret için de “öyle bir gün gelmeyecek” demeleridir.
Ayrıca bir başka çelişkileri de kıyamete ve ahırete inanmayışlarını atalarının dinine mal etmeleridir. Kendi akıllarına göre inkâr etmeyip “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk” şeklindeki mantıksız bir mazedetle işin içinden sıyrılmaya çalışmışlardır. Hâlbuki akıllı adam başkalarının geçmişteki hatalarını sürdürmez, onları sorgular.
Ayetin sonundaki “Ondan [değişik sözden] çevrilen kişi, çevrilir” ifadesi, “Ondan kendi isteğiyle, çıkarı için dönenler, dünyayı tercih edenler çevrilir. Akıllı davranıp daha iyiyi, güzeli tercih edenler çevrilmez” demektir. Nitekim şu ayetler bunu açıkça ifade etmektedir.
Artık siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, O’na [Allah'a] karşı fitneye sürükleyemezsiniz [ateşe atamazsınız]. (Sâffât/161- 163)
Aslında o insan, önünü fücurla geçirmek istiyor:
Soruyor: “Kıyamet günü ne zamanmış?” (Kıyamet/5, 6)

10- 12 – Mahvoldu o, bir sarhoşluk ve bilinçsizlik içindeki “din günü ne zaman?” diyen aşırı yalancılar!
Bu ayetlerde, tutarsız kanaat sahibi olan, hiçbir bilgi ve belgeye dayanmadan inanç sahibi olan aşırı yalancılar kınanarak onlara sonlarının hiç de iyi olmayacağı mesajı verilmektedir.Ayette mealen “aşırı yalancılar” diye çevirdiğimiz ifadenin orijinali “خرّاص harras” sözcüğüdür. Bu sözcük, aşırı yalancı, bir şeyi iyice araştırmadan, hakikatine ermeden inanç sahibi olan ve iş yapan” demektir. (Lisanü’l Arab, c.3 , s. 62, “hrs” mad.)
13, 14 - O gün, onlar ateş üzerinde fitnelendirilirler: “Tadın kendi fitnenizi! İşte bu, sizin kendisini acele istediğiniz şeydir!”
Bu ayetlerde, bir önceki ayet grubunda “bilgi ve belgesiz, yanlış inanan ve yaşayan zavallılar” olarak kınanan kimselerle ilgili bir mahşer sahnesi canlandırılmaktadır. Bu ayetler aynı zamanda 12. ayette konu edilen o aşırı yalancıların “din günü ne zaman?” şeklindeki sorularına da cevap mahiyetindedir: “Tadın kendi fitnenizi! İşte bu, sizin kendisini acele istediğiniz şeydir!
Ayetteki “kendi fitnenizi” ifadesinden anlaşıldığına göre, bu zavallılar masum insanları hak yoldan çıkarmak için çaba harcamış, işkence yapmış, baskı uygulamışlardır.
Şüphesiz ki inanan erkek ve kadınları ateşlere salıp [işkence edip] sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir. (Büruç/10)
Daha evvel birçok kez açıkladığımız gibi, “fitne” sözcüğü “ateşte yakmak” demektir. (Bu konu ile ilgili detay: Tebyinü’l Kur’an; c.2, s. 452- 456) İnkârcılar, mahşerde bizzat kendi yaptıklarının doğal sonucu ile karşılaşmakta, dünyadayken insanlara ne yapmışlarsa kendilerine de ahirette aynı şey yapılmaktadır.
15- 19 - Şüphesiz takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri almış olarak cennetlerde [bahçelerde] ve pınarlardadırlar. Şüphesiz onlar, bundan önce Muhsinler [iyilik güzellik üretenler] idiler. Onlar geceleyin pek az uyurlardı. Onlar, seherlerde bağışlanma dilerlerdi ve onların mallarında isteyen ve mahrum [isteyemeyen] için bir hak vardı.
Bilinçsiz davrananların kötü akıbete ulaşacakları beyan edildikten sonra, bu ayetlerde de onların karşıtları olan muttakilerin durumu ve nitelikleri sergilenmektedir
Muttakiler dünyada yaptıkları güzel amellere karşılık cennetlerde ve pınar başlarında safa sürmektedirler.
Rabbimiz bu paragrafta dikkati “muttakilik” sıfatı üzerine çekmiş ve insanları bu sıfatı kazanmaya özendirmiştir.
“Muttaki”, takvalı davranan, takva sahibi olan” demektir. Takvâ; iman etmek, şirkten uzak durmak, Allah'ı unutmamak, Allah ve elçilerine boyun eğmek, inkârcılarla mücâdele etmek, bollukta ve darlıkta mallardan bağışta bulunmak, namaz kılmak, zekât vermek, verilmiş sözleri yerine getirmek, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, ana-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tövbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkeye sahip olmamak, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmektir.
Bütün bu tariflere dayanarak takvâ'nın “iman ve onun yansıması” olduğu da söylenebilir.
Yukarıdaki nitelikleri taşıyanlara da “Muttaki” denir. Çoğulu, “Muttekûn/muttekîn” formlarıyla ifade edilir. Konu daha evvel A’râf suresinde “Takva” (Tebyinü’l Kur’an; c.2, s.544-556) başlığı altında ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Konumuz olan paragrafta muttakiler şu nitelikleriyle tanıtılmaktadır:
* Onlar, bundan önce Muhsinler [iyilik güzellik üretenler] idiler.
* Onlar geceleyin pek az uyurlardı.
* Onlar, seherlerde bağışlanma dilerlerdi.
* Onların mallarında isteyen ve mahrum [isteyemeyen] için bir hak vardı.
Muttakiler, Meariç suresinde de “Musallîn [destekçiler]” olarak nitelenmişlerdir:
Ancak destekçiler bunun dışındadır.
Onlar [Destekçiler] ki salanlarını sürdürenlerdir.
Ve onlar [o musalliler [destekçiler]], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olan kimselerdir.
Ve onlar ceza gününü tasdik ederler.
ve onlar Rablerinin azabından korkanlardır.
- Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunmaz.-
Ve onlar ırzlarını koruyanlardır. -Ancak eşlerine ve sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.-
Ve onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.
Ve onlar, şahitliklerini yerine getirirler.
Ve onlar, salâtları üzerine korumacıdırlar.
İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar. (Meariç/22 35)
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer kendi katında olandır.
De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takva sahibi olan kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Allah kulları en iyi görendir.”
O kişiler ki, “Rabbimiz! Biz inandık, iman getirdik, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!” derler.
O sabredenleri, o doğru olanları, o kunut yapanları, o infakta bulunanları ve seherlerde istiğfar edip yalvaranları ... (görür). (Al-i İmran/14- 17)
Kur’an’da gerek muttakiler ve gerekse bu kavramla anlamdaş olan “Ebrar” ile ilgili ayetler insanları iyi kul olmaya yöneltmektedir.
Bu ayetlerden birkaçı şunlardır:
Kesinlikle muttakiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahman’dan bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekânları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar [çiçek bahçeleri], dolu dolu su kapları vardır. Onlar, orada boş bir söz ve yalan duymazlar. -Onlar, O’nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.- (Nebe’/31- 37)
“Hayır, Hayır! Ebrarın/ İyilerin/ Yardımseverlerin kitabı kesinlikle Yüksek’tedir [ Cennettedir].
Yüksek’in -Cennet’in- ne olduğunu sana ne bildirdi?
O, yazılmış bir kitaptır!
Yaklaştırılmışlar, ona tanıklık ederler.
Şüphesiz ki, Ebrar/ İyiler/ Yardımseverler, elbette, Naim’in [Mutluluk cennetinin] içindedirler, tahtlar üzerinde nazar edicidirler [Rablerinin nimetleriyle yüz yüzedirler]. Yüzlerinde nimetin [mutluluğun] aydınlığını görürsün. (Mutaffifin/18- 24)
Şüphesiz, ebrar/ iyiler/ yardımseverler, kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki, ondan, verdikleri sözleri yerine getiriren ve kötülüğü yayılan bir günden korkan ve “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabb’imizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için yiyeceği yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah’ın kulları içerler. Allah da, bu yüzden onları o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak, sabretmelerine karşılık onlara Cennet’i ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve onların koparılması son derece kolaylaştırılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, Kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir. Ve orada, onlara karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, Orada, Selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir krallık [mülk ve yönetim] göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rabbleri, onlara tertemiz bir içecek içirecek. Şüphesiz ki bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da meşkûrdur [karşılık ödenecek niteliktedir]. (İnsan/5- 22)
Şüphesiz ki Ebrar/ İyiler/ Yardımseverler, elbette Naim’in [Mutluluk Cennetinin] içindedirler. (İnfitar/13)
Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz Birr değildir. Ama Birr, Allah’a, Âhiret Günü’ne/Son Gün’e, meleklere, Kitap’a, peygamberlere inanmak; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], Allah sevgisi için vermek ve namazı ikame etmek, zekâtı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. Ve işte onlar takvalı olanların ta kendileridir. (Bakara/177)
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 01:28 PM   #3
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Şüphesiz takvalı davrananlar, Rablerinin kendilerine verdiği ile sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak, zevkusefa sürerek cennetlerdedirler, nimetler içindedirler. Ve Rableri onları cehennem azabından korumuştur. Biz onları iri gözlülerle eşleştirdik de. - “Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için!”- (Tur/17- 20)

Kuşkusuz muttakiler [takva sahipleri] gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler.
–“işlemiş olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin, için!”–
İşte Biz güzel davrananları böyle karşılıklandırırız [ödüllendiririz]. (Mürselat/41- 44)
Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete [kavuşmak için] yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar [daki hakların]dan bağışlama ile [vaz] geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.
Ve çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları [kötü şeylerde] bile bile ısrar etmeyenlerdir.
İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. [Böyle] Yapıp-edenlerin karşılığı/ödülü ne güzeldir. (Ali Imran/133- 136)
Rablerine karşı takvalı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihayet oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: "Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman;Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" dediler [denilecek]. (Zümer/73)
Yakınlık sahibine, yoksula ve yolda kalmışa da hakkını ver. Ve saçıp savurma. -Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.- (İsra/26, 27)
Öyleyse, yakınlık sahibine, miskine ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah'ın yüzünü [rızasını] dileyenler için daha hayırlıdır. Ve bunlar felah bulanların ta kendileridir. (Rum/38)
Allah'a ve Elçi’sine inanın. Sizi, kendisine sonradan sahip kıldığı şeylerden harcayın. Artık sizden, inanan ve harcayan kimseler; kendileri için çok büyük karşılık vardır. (Hadid/7)
Konumuz olan pasajda geçen “… onların mallarında isteyen ve mahrum [isteyemeyen] için bir hak vardı” cümlesindeki “isteyen” sözcüğü, “ihtiyacını söyleyebilen” demektir. Bu da yoksul olup dilenen kimse anlamındadır.
Mahrum” u da iki şekilde anlamak mümkündür:
1- Zorunlu olarak isteyemeyen; doğadaki insan dışı, bakıma muhtaç canlılar:
İnsan bu canlılar için de hak olduğunu bilmeli ve onların haklarını ödemelidir
.
O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir.” dedi. —İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice ayetler vardır! Biz sizi ondan [yeryüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.- (Ta Ha/54)
2- İffetinden dolayı isteyemeyen, kimseye derdini açamayan, ihtiyaçlarını gizleyen kimseler:
Büyükbaş hayvanları da; Biz onları sizin için Allah'ın nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. O nedenle ön ayaklarının biri bağlı halde keserken/ saf halindeler iken üzerlerine Allah’ın adını anın. Sonra yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, ihtiyacını gizleyene ve isteyene de yedirin. Böylece Biz onları şükredesiniz diye size boyun eğdirdik. (Hacc/36)
Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz o size tastamam ödenecektir. Ve siz zulmedilmeyeceksiniz.
Yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremeyen kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirler için … Utangaçlıktan, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. -Sen onları işaretlerinden tanırsın.- Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Ve siz, hayırdan neyi harcarsanız, biliniz ki, şüphesiz Allah, onu çok iyi bilir. (Bakara/272, 273)
Müminler, iffetlerinden dolayı isteyemeyen, kimseye dertlerini açamayan, ihtiyaçlarını gizleyen böylesi kimseleri de arayıp bulmalı ve onların da haklarını vermelidir.
20- 22 – Ve yakiyn olarak inanacaklar için, yeryüzünde ve kendi içinizde nice ayetler vardır. Ve sizin rızkınız/sizin rızk vereniniz, sizin vaat olunduğunuz şeyler göktedir. Hala görmüyor musunuz?
Bu ayetlerde Rabbimiz, insanların körü körüne inanmamalarını, mutlaka çevrelerindeki ayetleri de dikkate alarak bir kanaat sahibi olmalarını istemektedir. Bilindiği üzere, Kur’an hem afak hem de enfüsteki binlerce ayete, kanıta dikkat çekmektedir. Biz bunları Fussılet suresinde, imkânlar ölçüsünde saymaya çalışmıştık.
Afaktaki [Dış Dünyadaki, Görünen Evrendeki] Ayetler:
Evrenin sürekli genişlemesi, yokluktan yaratılma, evrenin gaz aşaması, gök cisimlerinin mükemmel yörüngeleri, güneşin akıp gitmesi, güneş ve ayın farkı, ayın yörüngesi, gökyüzünün tabakaları, yeryüzünün tabakaları, gökyüzünün korunmuşluğu, göğün geri çevirdikleri, gökyüzünün direksiz yükselişi, dünyanın geoit şekli, dünyanın ve uzayın çapları, dünyanın dönüşü, döndükçe kutupların basıklaşması, aşılayıcı rüzgârlar, yağmurdaki ölçü, suyun çevrimi, kazık şeklindeki dağlar, petrolün oluşumu, solunum ve fotosentez, gökyüzüne yükselmenin zorluğu, bitkilerdeki erkeklik ve dişilik...
Enfüsteki [İnsanın Biyolojik ve Psikolojik Yapısındaki] Ayetler:
Üreme sistemi, sindirim sistemi, dolaşım sistemi, sinir sistemi, bağışıklık sistemi, duyular, eşler halinde yaratılma, meninin bir karışım olduğu, cinsiyetin belirlenmesi, rahim duvarında asılı olma, ceninin bir çiğnemlik et parçası olma durumu, kemiklerin oluşumu ve etle kaplanması, üç karanlıkta yaratılma…
Surenin başında kasemle dikkat çekilen “vaat edilenin kesinlikle doğru olduğu, dinin kesinlikle gerçekleşeceği” hususuna tekrar değinilmektedir. Afak ve enfüsteki tüm ayetler, kıyameti, yeniden dirilmeyi ispat etmektedir:
Ve ölü toprak onlara [duyarsız kavme] bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar. (Ya Sin/33)
Şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman onun titreşmesi ve kabarması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir. (Fussılet/39)
Ayetteki “Ve sizin rızkınız/sizin rızk vereniniz, sizin vaat olunduğunuz şeyler göktedir” ifadesiyle göklerden gelen buluta, yağmura dikkat çekilmiştir. Eğer sema olmasaydı, yeryüzünde yenilecek, içilecek, teneffüs edilecek şeylerin hiç birisi olmazdı. Dolayısıyla yaşam da olmazdı. Vaat edilen şey ile de cennet kastedilmiştir.
Ayetteki “رزقكم rızkuküm [rızkınız]” sözcüğünü, İbn Muhaysın ve Mücahid 58. ayetteki gibi “ رزّاقكمrazzakuküm [rızık vereniniz] şeklinde okumuşlardır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l Kur’an)
23 – Öyleyse gök ve yeryüzünün Rabbine kasem olsun ki, o [size edilen o vaat], kesinlikle tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.
Afak ve enfüsteki ayetlere dikkat edilmesi gerektiği vurgulandıktan sonra, Rabbimizin tüm evrene koyduğu plan ve programa, düzen ve intizama dikkat eden herkesin kıyametin hak olduğunu anlayabileceği vurgulanmaktadır. Bu ayet, surenin giriş ayetlerinin bir açılımıdır.
Ayette Allah’ın gök ve yeryüzünün tek rabbi olması gerçeğine dikkat çekildiğine göre, “rabb” sözcüğünün ne anlama geldiğinin tam olarak hatırlanılmasında yarar vardır. “Rabb”, “terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa göre uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü [gelişmeyi] programlayıp yöneten” demektir. Bu durumda, yer ve göklerdeki plan ve programı, evrenin işleyişini sağlayan sistemleri iyi gözlemleyen herkes mutlaka kıyametin kopacağı gerçeğine ulaşır.
24 – İbrahim’in saygınlaştırılmış misafirlerinin haberi sana geldi mi?
25 - Hani onlar, onun [İbrahim'in] üzerine girmişlerdi de "Selam!" demişlerdi. O [İbrahim]: “Selam, tanınmamış topluluk!” dedi.
26 - O [İbrahim], sonra ehline gitti de semin [güç veren] buzağı ile geldi.
27 – Sonra onu [güç veren buzağıyı] onlara yaklaştırdı: “Nasiplenmez misiniz?” dedi.
28 – Sonra onlardan çekindi. Onlar: “Korkma!” dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.
29 - Bunun üzerine karısı bağırarak öne geldi de elini yüzüne vurarak: “Bir bahtsız, bir kısır!” dedi.
30 - Onlar [Misafirler]: “Rabbin işte böyle buyurdu. Şüphesiz O [Rabbin], hikmet sahibidir. En iyi bilenin ta kendisidir” dediler.
31 – Bunun üzerine o [İbrahim]: “Sizin önemli işiniz nedir ey elçiler?” dedi.
32 -34- Onlar [elçiler]: “Şüphesiz biz, Rabbin katından aşırı gidenler için işaretlenmiş, çamurdan pişirilmiş sert taşları üzerlerine yağdırmamız için günahkâr bir kavime gönderildik” dediler.
35 – Bunun üzerine Biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.
36 - Fakat Biz orada müslümanlardan bir evden başkasını bulmadık.
37- Ve Biz orada acı bir azaptan korkan kimseler için bir ayet bıraktık.
Bu ayet gurubunda, İbrahim’i ziyaret eden elçiler, elçilerin İbrahim’e çocuk müjdelemeleri, İbrahim’in ailevi hayatı ve İbrahim’in akrabası Lut peygamberin kavminin helaki nakledilmektedir.
Bu pasajın detayı daha evvel Hud ve Hıcr surelerinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 70-80) yer almıştı. Bu nedenle konuyu kısaca özetlemekle yetiniyoruz:
Ve ant olsun ki, İbrahim'e de elçilerimiz müjde ile geldiler; “Selâm!” dediler. O: “Selâm!” dedi, sonra da saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi.(Hud/69)
Elde herhangi bir kanıt bulunmamasına rağmen klâsik kaynaklarda İbrahim’e (as) gelen elçilerin “melek” olduğu ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre ise; bu elçiler İbrahim peygamberin o güne kadar tanımadığı, varlıklarından haberdar olmadığı, o yöredeki beşer elçilerdir [peygamberlerdir]. Sayılarının “bir”den fazla olması bu konuda tereddüde mahal vermemelidir; çünkü Ya Sin suresinde de bir kente art arda üç elçi gönderildiği bildirilmiştir.
Elçilerin getirdiği müjde hakkında:
* Lut kavminin helâkinin müjdesi,
* Kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarının müjdesi,
* İbrahim peygamber için korkulacak bir şey olmadığının müjdesi gibi yorumlar yapılmışsa da, Rabbimiz bu müjdeyi 71. ayette açıklamıştır: “Sonra ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub'u müjdeledik.”
İbrahim peygamberin misafirlerine sunduğu buzağı, ayette “haniyz” sözcüğüyle, Zariyat/26’da ise “semiyn” sözcüğüyle nitelenmiştir. Gelenekçiler bu iki nitelemeyi -sırasıyla- “kızartılmış” ve “semiz” olarak aktarmışlardır. Ne var ki, koskoca buzağının kızartılamayacağını ve aynı buzağıyı niteleyen “kızartılmış” ifadesi ile ancak canlı bir hayvan için kullanılan “semiz” ifadesi arasındaki çelişkiyi hiç dikkate almayarak bariz bir hata içine düşmüşlerdir. Çünkü misafire tavuk hatta kuzu kızartılıp ikram edilmesi makul olmakla beraber bir buzağının kızartılıp bütünüyle ikram edilmesi akıllardan uzak bir durumdur. Ayrıca gelenekçilerin nitelemelerine göre, konumuz olan ayetteki buzağı “kızartılmış” yani ölü bir buzağıdır. Zariyat/26’da ise aynı buzağı “semiz” yani canlı bir buzağıdır. Bu durumda iki ayet arasında bir çelişki söz konusu olmaktadır ki, bu asla mümkün değildir.
Bize göre, bu olaydaki “buzağı” ile kastedilen anlamın teviline o buzağının sıfatları olarak bildirilen “haniyz” ve “semiyn” sözcüklerinin gerçek anlamlarından yola çıkarak ulaşmak gerekmektedir.
الحنيذ Haniyz” sözcüğü “arıtılmış, içindeki fazlalıklar atılmış” demektir. Sözcük ilk olarak “atı terletme” anlamında kullanılmış, daha sonra Araplar hem “Güneş’in insanı terletmesi”ni hem de “etin sıcak taşlara sıkıştırılarak suyunun giderilmesi, akışkanlığının kaybettirilmesi” işlemini bu sözcükle ifade etmişlerdir. (Lisanü’l-Arab, 2/624, 625; El-Müfredat, Hnz mad.)
Buna göre “الحنيذ haniyz”, “bir nesnenin içindeki fazlalıkların, özellikle de nesneyi bozacak şeylerin atılması” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, ayetteki “haniyz” sözcüğü, meful anlamıyla, “arıtılmış, içinde zararlı maddeler bulunmayan, saf hâle getirilmiş” demek olmaktadır. Ancak klâsik eserlerde sözcüğün esas anlamı dikkate alınmadığı gibi, “kurutulmuş” anlamına bile itibar edilmemiş, sözcük “ateşte kızartılmış” anlamında kullanılmıştır.
Zariyat/26’da geçen “ السّمينSemiyn” sözcüğü ise “zayıf”lığın karşıtı olup “güç veren” anlamına gelmektedir. Güç kaynağı olması sebebiyle “yağ”a da “ سمنsemen” denir. (Lisanü’l-Arab, 4/692, 693; el-Müfredat/243)
Buzağının sıfatları olarak verilen her iki sözcüğün yukarıda belirttiğimiz anlamları birleştirildiğinde, buradaki buzağının “saf hâlde bulunan” ve “güç veren” bir buzağı olduğu anlamına ulaşılmaktadır. Bundan dolayıdır ki, biz bu buzağının A’raf suresindeki “aldatıcı sesi olan ceset buzağı” gibi “altın” olduğu kanaatini taşımaktayız. Bu tevilimize göre, İbrahim peygamber müjdeci elçilere müjdelik olarak “altın” vermek istemiş, elçiler ise görevleri karşılığında herhangi bir ücret almamaları gerektiğinden bu altını kabul etmemişlerdir.
Verilen hediyeyi almamaları üzerine İbrahim peygamberin korkuya kapılmasından, verilen hediyenin veya yapılan ikramın reddedilmesinin o günün geleneğinde husumet ve düşmanlık belirtisi sayıldığı anlaşılmaktadır. İbrahim peygamber gaybı bilmediği, kendileri açıklayıncaya kadar misafirlerin elçi olduğunu anlamadığı için geleneğe göre düşmanca sayılan bu davranıştan dolayı korkuya kapılmıştır.
İbrahim peygambere gelen elçilerin kimlikleri ve aslî görevleri, yani esas olarak nereye ve ne için gittikleri belli olunca İbrahim peygamberin artık kendi adına bir korkusu kalmamış, ancak bu kez de Lût kavminin helâk edileceğini öğrendiğinden, helâk edilmemeleri için bu elçilerle mücadeleye girişmiştir:
Ve elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde; “Biz bu kentin halkını helâk edeceğiz.” dediler. -Şüphesiz oranın halkı zalimler idiler.-
O [İbrahim]; “Şüphesiz orada Lut var!” dedi. Onlar; “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve geride kalanlardan olan karısı dışındaki ailesini elbette kurtaracağız” dediler. (Ankebut/31, 32)
Hûd/75’te açıkça belirtildiği gibi, İbrahim peygamber yumuşak huylu, yufka yürekli birisidir. Bu sebepledir ki, helâk edileceklere acıdığı için elçilerle mücadeleye girmiştir:
-“Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.- (Hûd/75)
Nitekim Lût’un kavmi büyük bir felaketle helak edilmiş, ancak Allah’ın vaat ettikleri kurtarılmıştır. Bu olaylar daha önce Hud suresinde de dile getirilmiştir:
Ve ant olsun ki, İbrahim`e de elçilerimiz müjde ile geldiler, “Selâm!” dediler. O; “Selâm!” dedi de saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi.
Sonra da onların ona uzanmadığını görünce, onları yadırgadı ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar; “Korkma, şüphesiz biz Lut’un kavmine gönderildik” dediler.
Ve onun [İbrahim`in] karısı ayaklanmıştı, gülüverdi. Sonra ona İshak`ı, İshak`ın arkasından da Yakub`u müjdeledik.
O [İbrahim’in karısı] dedi ki: “Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben bir “acuz”um [kocası işe yaramaz bir zavallıyım, bahtsız bir karıyım]. Şu kocam da yaşlı bir adam iken! Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!”
Onlar [elçiler]; “Sen Allah`ın işinden dolayı mı şaşıyorsun? Allah`ın rahmeti ve bollukları üzerinizdedir. Ey ev halkı! Şüphesiz ki O, Hamid’dir [övülmeye lâyıktır], Mecid’dir [cömertliği boldur]” dediler.
Sonra İbrahim’den korku iyice geçip gidince ve kendisine müjde gelince, Bizimle Lut kavmi hakkında mücadeleye başladı.
Şüphesiz İbrahim, çok yumuşak huylu, çok ah vah eden [yufka yürekli], yönelen biriydi.
-“Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.- (Hud/69-76)
Lut’un (as) karısı hariç, Lut kavminden sadece Lut’un (as) ailesinin kurtarıldığının bildirilmesi, Lut peygambere inananların azlığını göstermektedir. Bu durum bir başka ayette şöyle açıklanmıştır:
Fakat Biz orada Müslümanlardan, bir evden başka bulmadık. (Zariyat/36)

Rabbimizin nezdinde herkes işlediği suçlardan ve haksız fiillerden dolayı, sosyal statüsü dikkate alınmadan sorumlu tutulmaktadır. Yüce Allah hiç kimseyi statüsünden dolayı sorumluluktan istisna edip cezadan muaf tutmamaktadır. Çünkü sorumluluk statüye göre değil, işlenen fiillere göredir.
37. ayetteki “Ve Biz orada acı bir azaptan korkan kimseler için bir ayet bıraktık” ifadesiyle, helak olup giden Lut kavminin kalıntılarının bugün dahi görülebilir bir durumda olduğu mesajı verilmektedir.
Sözü edilen kavim tarihte “Sodomlular” olarak bilinmektedir. Hud/76’da “Ve şüphesiz o [Lut kavminin bulunduğu şehir harabesi], kesinlikle bir yol üzerinde durmaktadır” denilmektedir. Bu ifade, Sodom şehrinin kalıntılarının gözler önünde dur­duğu, araştırma yapanlar için de hâlâ tazeliğini koruduğu anlamına gelmektedir. Nitekim kalıntıların işaretlerini Hicaz [Arabistan] - Mısır - Suriye yolu üzerindeki Ölü Deniz’in [Lut Gölü] güneydoğusunda görmek mümkündür. Kur’an’ın indiği dönemde de Lut kavminin kalıntıları Araplarca çok iyi bilinmekteydi. Öyle ki, helak edilen bu kavmin öyküsü destanlaşmış bir halde herkesin dilindeydi.
Bu konu daha evvel Hicr suresinde ele alındığından, Lût peygamber ve kavmiyle ilgili detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 273- 279) okunmasını öneriyoruz.
38, 39 – Musa’da da [ayetler; ibretler vardır]. Bir zaman Biz, onu apaçık bir delille Firavun’a gönderdik de o [Firavun], rüknü [ordusu, tüm güç kaynakları] ile birlikte yüz çevirdi. Ve “Bu, bir sihirbazdır, hatta bir mecnundur” dedi.
40 – Sonra da Biz, onu ve ordularını yakalayıverdik de onları denizde atıverdik. O ise ayıplanan/kınayan biridir.
Bu ayet grubunda, tarihsel gerçekliği dünyanın neredeyse tamamı tarafından bilinen Musa peygamber ve Firavun arasındaki mücadeleye kısaca değinilerek gerek o günün Mekkelilerine, gerekse tüm zamanların insanlarına şöyle bir hatırlatma yapılmaktadır:
“Musa açık kanıtlarla Firavuna gönderilmiş, ancak Firavun bu kanıtlar eşliğinde gönderilen ilahî mesaja bütün gücüyle; yakınlarıyla, askerleriyle karşı koymuştur. Musa’yı (as) “sihirbaz” ve “mecnun” olmakla itham etmiş, halkının etkisine gireceği endişesiyle Musa’ya (as) ve halkına yapmadığı zulüm bırakmamıştır. Yaptığı bu düşmanlığa karşılık, sonunda ordusuyla birlikte cezalandırılmıştır. Ölüm anında yaptıklarına pişman olmuş, kendi kendini kınamış, ancak bu pişmanlık ve imanı ona hiçbir fayda sağlamamıştır. Bu hatalı davranışı nedeniyle asırlardır bütün dünyada kınanıp durmaktadır.”Firavun’un pişmanlık sahnesi Yunus suresinde yer almaktadır. Duhan suresinde ise, ona ve avenesine matem tutan, yazık oldu diyen, onları iyilikle anan kimsenin olmadığı bildirilmektedir:
Ve İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihayet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrailoğulları’nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. -Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun.- Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız. Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim ayetlerimizden gafildirler. (Yunus/90- 92)
İşte, gök ve yeryüzü onların üzerine ağlamadı. Onlar, mühlet verilenler de olmadı. (Duhan/29)

41, 42 – Âd’da da [ayetler; ibretler vardır]. Bir zaman Biz onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayan, sadece onu kül gibi kılan, sonsuz bırakan bir rüzgâr gönderdik.
43, 44 – Semud’da da [ayetler; ibretler vardır]. Bir zaman onlara: “Belirli bir süreye kadar yararlanın!” denmişti. Sonra onlar Rablerinin emrinden çıktılar da kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıverdi.
45 - Artık onlar, herhangi bir dikilişten güce sahip olmadılar. Yardım görenler de olmadılar.
46 - Daha önce de Nuh kavmini [helâk etmiştik]. Şüphesiz onlar, fasıklar toplumu idiler.
Bu ayet gurubunda da Âd, Semud ve Nuh kavmi hatırlatılmıştır. Bu kısa hatırlatmalarda bu iki toplum ve Nuh kavmi ile ilgili daha evvel verilmiş olan detaylı bilgilerin hepsine telmihte bulunulmaktadır. Bilindiği gibi, daha evvelki surelerde bu kavimler ile ilgili birçok detay verilmişti.
41, 42. ayetlerde “uğradığı her şeyi bırakmayan, sadece onu kül gibi kılan, sonsuz bırakan bir rüzgâr” olarak tanıtılan helak edici tabiî afet hakkında başka surelerde detay verilmiştir:
Artık eğer onlar, yine yüz çevirirlerse hemen de ki: “Ben sizi Âd veSemud'un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyardım.”
Hani onlara, “Allah’tan başkasına ibadet/ kulluk etmeyin!” diye önlerinden-arkalarından [her yanlarından] elçiler gelmişti. Onlar: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri kesinlikle inkâr ediyoruz.” dediler.
Âd’a gelince de onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: “Güççe bizden daha çetin kim vardır?” dediler. Onlar şüphesiz kendilerini yaratan Allah’ın güçce kendilerinden daha çetin olduğunu görmediler mi? Ve onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Bu yüzden Biz de onlara bu en basit hayatta rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlar yardım da olunmazlar.
Semûd’a gelince; işte, Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yol üzerine sevdiler [tercih ettiler]. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.
Ve Biz iman etmiş kimseleri ve takvalı davranmış olan kimseleri kurtardık. (Fussılet/13- 18)
Âd’ın kardeşini [Hud’u] de an! Hani o, Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. -Kesinlikle onun önünde ve ardında, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum." diyen uyarıcılar geçmişti.-
Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir" dediler.
O [Ad’in kardeşi; Hud]: “ Şüphesiz Bilgi [o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi] Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir kavim olarak görüyorum” dedi.
Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler, Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr. Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız.
Ve ant olsun ki, Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık [size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik]. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik]. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi.
Kesinlikle, Biz kendi kıyınızda bulunan memleketleri helâk ettik. Ayetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkaf/21- 28)
Ad’a da kardeşleri Hud’u [gönderdik]... O, dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. Siz uydurmacılardan başka bir şey değilsiniz. Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak beni yaratan üzerinedir. Hâlâ akıllanmayacak mısınız? Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O'na tövbe edin ki, üzerinize gökten bol bol göndersin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın. Ve günahkârlar olarak sırt çevirmeyin.”
Onlar dediler ki: “Ey Hud! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar da değiliz. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” O [Hud] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir dabbeh [hareket eden canlı] yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi halife yapar. Ve siz O’na hiçbir şeyce zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.”
Ve ne zaman ki emrimiz geldi, Hud'u ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, Biz onları çok ağır bir azaptan da kurtardık.
Ve işte bu, Rabblerinin ayetlerine kafa tutan, O’nun elçilerine isyan eden ve her inatçı zorbanın emrine uyan Ad’dır. Bu dünyada ve kıyamet günü arkalarına lânet takıldı. Haberiniz olsun! Ad, Rabblerini inkâr ettiler. Haberiniz olsun! Hud’un kavmi olan Ad’a uzaklık verildi.
Semud’a da kardeşleri Salih’i [gönderdik]... O, dedi ki: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. O, sizi yeryüzünden oluşturan ve size orada ömür geçirtendir. Artık O’ndan mağfiret isteyin. Sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim Karîb'dir [çok yakındır], Mucîb'dir [cevap verendir].” Dediler ki: “Ey Salih! Sen, bundan önce aramızda aranan/ ümit beslenen bir kişi idin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiklerine kulluk etmemizi mi yasaklıyorsun? Ve hiç şüphesiz biz, bizi çağırdığın şey hakkında kafaları karıştıran bir kuşku içindeyiz.”
O [Salih] dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet vermişse… Bu durum karşısında O’na asi olursam beni Allah’tan kim korur? O zaman sizin de bana zarardan başka katkınız olmaz. Ve ey kavmim! İşte size ayet olarak Allah’ın nâkası [beş yaşında, yavrulu, bol sütlü dişi devesi]. Artık onu bırakın, Allah’ın yeryüzünde yesin. Ve ona kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalayıverir.
Derken, onlar, onu [nâkayı/ dişi deveyi] inciklerinden keserek öldürdüler. Bunun üzerine o [Salih] dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. İşte bu, yalanlanmayacak bir vaattir.”
Artık ne zaman ki emrimiz geldi, Salih’i ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. O günün perişanlığından da kurtardık. Hiç şüphesiz ki senin Rabbin, O güçlü, mutlak üstün olandır.
Ve o zalimleri korkunç bir gürültü yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
Sanki orada hiç zengince yaşamamışlardı. Haberiniz olsun! Hiç şüphesiz Semûd kavmi gerçekten Rablerini inkâr ettiler. Haberiniz olsun! Semûd için uzaklık verildi. (Hud/50- 68)
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 01:29 PM   #4
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Şüphesiz takvalı davrananlar, Rablerinin kendilerine verdiği ile sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak, zevkusefa sürerek cennetlerdedirler, nimetler içindedirler. Ve Rableri onları cehennem azabından korumuştur. Biz onları iri gözlülerle eşleştirdik de. - “Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için!”- (Tur/17- 20)

Kuşkusuz muttakiler [takva sahipleri] gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler.
–“işlemiş olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin, için!”–
İşte Biz güzel davrananları böyle karşılıklandırırız [ödüllendiririz]. (Mürselat/41- 44)
Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete [kavuşmak için] yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar [daki hakların]dan bağışlama ile [vaz] geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.
Ve çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları [kötü şeylerde] bile bile ısrar etmeyenlerdir.
İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. [Böyle] Yapıp-edenlerin karşılığı/ödülü ne güzeldir. (Ali Imran/133- 136)
Rablerine karşı takvalı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihayet oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: "Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman;Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" dediler [denilecek]. (Zümer/73)
Yakınlık sahibine, yoksula ve yolda kalmışa da hakkını ver. Ve saçıp savurma. -Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.- (İsra/26, 27)
Öyleyse, yakınlık sahibine, miskine ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah'ın yüzünü [rızasını] dileyenler için daha hayırlıdır. Ve bunlar felah bulanların ta kendileridir. (Rum/38)
Allah'a ve Elçi’sine inanın. Sizi, kendisine sonradan sahip kıldığı şeylerden harcayın. Artık sizden, inanan ve harcayan kimseler; kendileri için çok büyük karşılık vardır. (Hadid/7)
Konumuz olan pasajda geçen “… onların mallarında isteyen ve mahrum [isteyemeyen] için bir hak vardı” cümlesindeki “isteyen” sözcüğü, “ihtiyacını söyleyebilen” demektir. Bu da yoksul olup dilenen kimse anlamındadır.
Mahrum” u da iki şekilde anlamak mümkündür:
1- Zorunlu olarak isteyemeyen; doğadaki insan dışı, bakıma muhtaç canlılar:
İnsan bu canlılar için de hak olduğunu bilmeli ve onların haklarını ödemelidir
.
O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir.” dedi. —İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice ayetler vardır! Biz sizi ondan [yeryüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.- (Ta Ha/54)
2- İffetinden dolayı isteyemeyen, kimseye derdini açamayan, ihtiyaçlarını gizleyen kimseler:
Büyükbaş hayvanları da; Biz onları sizin için Allah'ın nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. O nedenle ön ayaklarının biri bağlı halde keserken/ saf halindeler iken üzerlerine Allah’ın adını anın. Sonra yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, ihtiyacını gizleyene ve isteyene de yedirin. Böylece Biz onları şükredesiniz diye size boyun eğdirdik. (Hacc/36)
Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz o size tastamam ödenecektir. Ve siz zulmedilmeyeceksiniz.
Yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremeyen kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirler için … Utangaçlıktan, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. -Sen onları işaretlerinden tanırsın.- Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Ve siz, hayırdan neyi harcarsanız, biliniz ki, şüphesiz Allah, onu çok iyi bilir. (Bakara/272, 273)
Müminler, iffetlerinden dolayı isteyemeyen, kimseye dertlerini açamayan, ihtiyaçlarını gizleyen böylesi kimseleri de arayıp bulmalı ve onların da haklarını vermelidir.
20- 22 – Ve yakiyn olarak inanacaklar için, yeryüzünde ve kendi içinizde nice ayetler vardır. Ve sizin rızkınız/sizin rızk vereniniz, sizin vaat olunduğunuz şeyler göktedir. Hala görmüyor musunuz?
Bu ayetlerde Rabbimiz, insanların körü körüne inanmamalarını, mutlaka çevrelerindeki ayetleri de dikkate alarak bir kanaat sahibi olmalarını istemektedir. Bilindiği üzere, Kur’an hem afak hem de enfüsteki binlerce ayete, kanıta dikkat çekmektedir. Biz bunları Fussılet suresinde, imkânlar ölçüsünde saymaya çalışmıştık.
Afaktaki [Dış Dünyadaki, Görünen Evrendeki] Ayetler:
Evrenin sürekli genişlemesi, yokluktan yaratılma, evrenin gaz aşaması, gök cisimlerinin mükemmel yörüngeleri, güneşin akıp gitmesi, güneş ve ayın farkı, ayın yörüngesi, gökyüzünün tabakaları, yeryüzünün tabakaları, gökyüzünün korunmuşluğu, göğün geri çevirdikleri, gökyüzünün direksiz yükselişi, dünyanın geoit şekli, dünyanın ve uzayın çapları, dünyanın dönüşü, döndükçe kutupların basıklaşması, aşılayıcı rüzgârlar, yağmurdaki ölçü, suyun çevrimi, kazık şeklindeki dağlar, petrolün oluşumu, solunum ve fotosentez, gökyüzüne yükselmenin zorluğu, bitkilerdeki erkeklik ve dişilik...
Enfüsteki [İnsanın Biyolojik ve Psikolojik Yapısındaki] Ayetler:
Üreme sistemi, sindirim sistemi, dolaşım sistemi, sinir sistemi, bağışıklık sistemi, duyular, eşler halinde yaratılma, meninin bir karışım olduğu, cinsiyetin belirlenmesi, rahim duvarında asılı olma, ceninin bir çiğnemlik et parçası olma durumu, kemiklerin oluşumu ve etle kaplanması, üç karanlıkta yaratılma…
Surenin başında kasemle dikkat çekilen “vaat edilenin kesinlikle doğru olduğu, dinin kesinlikle gerçekleşeceği” hususuna tekrar değinilmektedir. Afak ve enfüsteki tüm ayetler, kıyameti, yeniden dirilmeyi ispat etmektedir:
Ve ölü toprak onlara [duyarsız kavme] bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar. (Ya Sin/33)
Şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman onun titreşmesi ve kabarması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir. (Fussılet/39)
Ayetteki “Ve sizin rızkınız/sizin rızk vereniniz, sizin vaat olunduğunuz şeyler göktedir” ifadesiyle göklerden gelen buluta, yağmura dikkat çekilmiştir. Eğer sema olmasaydı, yeryüzünde yenilecek, içilecek, teneffüs edilecek şeylerin hiç birisi olmazdı. Dolayısıyla yaşam da olmazdı. Vaat edilen şey ile de cennet kastedilmiştir.
Ayetteki “رزقكم rızkuküm [rızkınız]” sözcüğünü, İbn Muhaysın ve Mücahid 58. ayetteki gibi “ رزّاقكمrazzakuküm [rızık vereniniz] şeklinde okumuşlardır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l Kur’an)
23 – Öyleyse gök ve yeryüzünün Rabbine kasem olsun ki, o [size edilen o vaat], kesinlikle tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.
Afak ve enfüsteki ayetlere dikkat edilmesi gerektiği vurgulandıktan sonra, Rabbimizin tüm evrene koyduğu plan ve programa, düzen ve intizama dikkat eden herkesin kıyametin hak olduğunu anlayabileceği vurgulanmaktadır. Bu ayet, surenin giriş ayetlerinin bir açılımıdır.
Ayette Allah’ın gök ve yeryüzünün tek rabbi olması gerçeğine dikkat çekildiğine göre, “rabb” sözcüğünün ne anlama geldiğinin tam olarak hatırlanılmasında yarar vardır. “Rabb”, “terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa göre uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü [gelişmeyi] programlayıp yöneten” demektir. Bu durumda, yer ve göklerdeki plan ve programı, evrenin işleyişini sağlayan sistemleri iyi gözlemleyen herkes mutlaka kıyametin kopacağı gerçeğine ulaşır.
24 – İbrahim’in saygınlaştırılmış misafirlerinin haberi sana geldi mi?
25 - Hani onlar, onun [İbrahim'in] üzerine girmişlerdi de "Selam!" demişlerdi. O [İbrahim]: “Selam, tanınmamış topluluk!” dedi.
26 - O [İbrahim], sonra ehline gitti de semin [güç veren] buzağı ile geldi.
27 – Sonra onu [güç veren buzağıyı] onlara yaklaştırdı: “Nasiplenmez misiniz?” dedi.
28 – Sonra onlardan çekindi. Onlar: “Korkma!” dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.
29 - Bunun üzerine karısı bağırarak öne geldi de elini yüzüne vurarak: “Bir bahtsız, bir kısır!” dedi.
30 - Onlar [Misafirler]: “Rabbin işte böyle buyurdu. Şüphesiz O [Rabbin], hikmet sahibidir. En iyi bilenin ta kendisidir” dediler.
31 – Bunun üzerine o [İbrahim]: “Sizin önemli işiniz nedir ey elçiler?” dedi.
32 -34- Onlar [elçiler]: “Şüphesiz biz, Rabbin katından aşırı gidenler için işaretlenmiş, çamurdan pişirilmiş sert taşları üzerlerine yağdırmamız için günahkâr bir kavime gönderildik” dediler.
35 – Bunun üzerine Biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.
36 - Fakat Biz orada müslümanlardan bir evden başkasını bulmadık.
37- Ve Biz orada acı bir azaptan korkan kimseler için bir ayet bıraktık.
Bu ayet gurubunda, İbrahim’i ziyaret eden elçiler, elçilerin İbrahim’e çocuk müjdelemeleri, İbrahim’in ailevi hayatı ve İbrahim’in akrabası Lut peygamberin kavminin helaki nakledilmektedir.
Bu pasajın detayı daha evvel Hud ve Hıcr surelerinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 70-80) yer almıştı. Bu nedenle konuyu kısaca özetlemekle yetiniyoruz:
Ve ant olsun ki, İbrahim'e de elçilerimiz müjde ile geldiler; “Selâm!” dediler. O: “Selâm!” dedi, sonra da saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi.(Hud/69)
Elde herhangi bir kanıt bulunmamasına rağmen klâsik kaynaklarda İbrahim’e (as) gelen elçilerin “melek” olduğu ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre ise; bu elçiler İbrahim peygamberin o güne kadar tanımadığı, varlıklarından haberdar olmadığı, o yöredeki beşer elçilerdir [peygamberlerdir]. Sayılarının “bir”den fazla olması bu konuda tereddüde mahal vermemelidir; çünkü Ya Sin suresinde de bir kente art arda üç elçi gönderildiği bildirilmiştir.
Elçilerin getirdiği müjde hakkında:
* Lut kavminin helâkinin müjdesi,
* Kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarının müjdesi,
* İbrahim peygamber için korkulacak bir şey olmadığının müjdesi gibi yorumlar yapılmışsa da, Rabbimiz bu müjdeyi 71. ayette açıklamıştır: “Sonra ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub'u müjdeledik.”
İbrahim peygamberin misafirlerine sunduğu buzağı, ayette “haniyz” sözcüğüyle, Zariyat/26’da ise “semiyn” sözcüğüyle nitelenmiştir. Gelenekçiler bu iki nitelemeyi -sırasıyla- “kızartılmış” ve “semiz” olarak aktarmışlardır. Ne var ki, koskoca buzağının kızartılamayacağını ve aynı buzağıyı niteleyen “kızartılmış” ifadesi ile ancak canlı bir hayvan için kullanılan “semiz” ifadesi arasındaki çelişkiyi hiç dikkate almayarak bariz bir hata içine düşmüşlerdir. Çünkü misafire tavuk hatta kuzu kızartılıp ikram edilmesi makul olmakla beraber bir buzağının kızartılıp bütünüyle ikram edilmesi akıllardan uzak bir durumdur. Ayrıca gelenekçilerin nitelemelerine göre, konumuz olan ayetteki buzağı “kızartılmış” yani ölü bir buzağıdır. Zariyat/26’da ise aynı buzağı “semiz” yani canlı bir buzağıdır. Bu durumda iki ayet arasında bir çelişki söz konusu olmaktadır ki, bu asla mümkün değildir.
Bize göre, bu olaydaki “buzağı” ile kastedilen anlamın teviline o buzağının sıfatları olarak bildirilen “haniyz” ve “semiyn” sözcüklerinin gerçek anlamlarından yola çıkarak ulaşmak gerekmektedir.
الحنيذ Haniyz” sözcüğü “arıtılmış, içindeki fazlalıklar atılmış” demektir. Sözcük ilk olarak “atı terletme” anlamında kullanılmış, daha sonra Araplar hem “Güneş’in insanı terletmesi”ni hem de “etin sıcak taşlara sıkıştırılarak suyunun giderilmesi, akışkanlığının kaybettirilmesi” işlemini bu sözcükle ifade etmişlerdir. (Lisanü’l-Arab, 2/624, 625; El-Müfredat, Hnz mad.)
Buna göre “الحنيذ haniyz”, “bir nesnenin içindeki fazlalıkların, özellikle de nesneyi bozacak şeylerin atılması” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, ayetteki “haniyz” sözcüğü, meful anlamıyla, “arıtılmış, içinde zararlı maddeler bulunmayan, saf hâle getirilmiş” demek olmaktadır. Ancak klâsik eserlerde sözcüğün esas anlamı dikkate alınmadığı gibi, “kurutulmuş” anlamına bile itibar edilmemiş, sözcük “ateşte kızartılmış” anlamında kullanılmıştır.
Zariyat/26’da geçen “ السّمينSemiyn” sözcüğü ise “zayıf”lığın karşıtı olup “güç veren” anlamına gelmektedir. Güç kaynağı olması sebebiyle “yağ”a da “ سمنsemen” denir. (Lisanü’l-Arab, 4/692, 693; el-Müfredat/243)
Buzağının sıfatları olarak verilen her iki sözcüğün yukarıda belirttiğimiz anlamları birleştirildiğinde, buradaki buzağının “saf hâlde bulunan” ve “güç veren” bir buzağı olduğu anlamına ulaşılmaktadır. Bundan dolayıdır ki, biz bu buzağının A’raf suresindeki “aldatıcı sesi olan ceset buzağı” gibi “altın” olduğu kanaatini taşımaktayız. Bu tevilimize göre, İbrahim peygamber müjdeci elçilere müjdelik olarak “altın” vermek istemiş, elçiler ise görevleri karşılığında herhangi bir ücret almamaları gerektiğinden bu altını kabul etmemişlerdir.
Verilen hediyeyi almamaları üzerine İbrahim peygamberin korkuya kapılmasından, verilen hediyenin veya yapılan ikramın reddedilmesinin o günün geleneğinde husumet ve düşmanlık belirtisi sayıldığı anlaşılmaktadır. İbrahim peygamber gaybı bilmediği, kendileri açıklayıncaya kadar misafirlerin elçi olduğunu anlamadığı için geleneğe göre düşmanca sayılan bu davranıştan dolayı korkuya kapılmıştır.
İbrahim peygambere gelen elçilerin kimlikleri ve aslî görevleri, yani esas olarak nereye ve ne için gittikleri belli olunca İbrahim peygamberin artık kendi adına bir korkusu kalmamış, ancak bu kez de Lût kavminin helâk edileceğini öğrendiğinden, helâk edilmemeleri için bu elçilerle mücadeleye girişmiştir:
Ve elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde; “Biz bu kentin halkını helâk edeceğiz.” dediler. -Şüphesiz oranın halkı zalimler idiler.-
O [İbrahim]; “Şüphesiz orada Lut var!” dedi. Onlar; “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve geride kalanlardan olan karısı dışındaki ailesini elbette kurtaracağız” dediler. (Ankebut/31, 32)
Hûd/75’te açıkça belirtildiği gibi, İbrahim peygamber yumuşak huylu, yufka yürekli birisidir. Bu sebepledir ki, helâk edileceklere acıdığı için elçilerle mücadeleye girmiştir:
-“Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.- (Hûd/75)
Nitekim Lût’un kavmi büyük bir felaketle helak edilmiş, ancak Allah’ın vaat ettikleri kurtarılmıştır. Bu olaylar daha önce Hud suresinde de dile getirilmiştir:
Ve ant olsun ki, İbrahim`e de elçilerimiz müjde ile geldiler, “Selâm!” dediler. O; “Selâm!” dedi de saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi.
Sonra da onların ona uzanmadığını görünce, onları yadırgadı ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar; “Korkma, şüphesiz biz Lut’un kavmine gönderildik” dediler.
Ve onun [İbrahim`in] karısı ayaklanmıştı, gülüverdi. Sonra ona İshak`ı, İshak`ın arkasından da Yakub`u müjdeledik.
O [İbrahim’in karısı] dedi ki: “Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben bir “acuz”um [kocası işe yaramaz bir zavallıyım, bahtsız bir karıyım]. Şu kocam da yaşlı bir adam iken! Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!”
Onlar [elçiler]; “Sen Allah`ın işinden dolayı mı şaşıyorsun? Allah`ın rahmeti ve bollukları üzerinizdedir. Ey ev halkı! Şüphesiz ki O, Hamid’dir [övülmeye lâyıktır], Mecid’dir [cömertliği boldur]” dediler.
Sonra İbrahim’den korku iyice geçip gidince ve kendisine müjde gelince, Bizimle Lut kavmi hakkında mücadeleye başladı.
Şüphesiz İbrahim, çok yumuşak huylu, çok ah vah eden [yufka yürekli], yönelen biriydi.
-“Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.- (Hud/69-76)
Lut’un (as) karısı hariç, Lut kavminden sadece Lut’un (as) ailesinin kurtarıldığının bildirilmesi, Lut peygambere inananların azlığını göstermektedir. Bu durum bir başka ayette şöyle açıklanmıştır:
Fakat Biz orada Müslümanlardan, bir evden başka bulmadık. (Zariyat/36)

Rabbimizin nezdinde herkes işlediği suçlardan ve haksız fiillerden dolayı, sosyal statüsü dikkate alınmadan sorumlu tutulmaktadır. Yüce Allah hiç kimseyi statüsünden dolayı sorumluluktan istisna edip cezadan muaf tutmamaktadır. Çünkü sorumluluk statüye göre değil, işlenen fiillere göredir.
37. ayetteki “Ve Biz orada acı bir azaptan korkan kimseler için bir ayet bıraktık” ifadesiyle, helak olup giden Lut kavminin kalıntılarının bugün dahi görülebilir bir durumda olduğu mesajı verilmektedir.
Sözü edilen kavim tarihte “Sodomlular” olarak bilinmektedir. Hud/76’da “Ve şüphesiz o [Lut kavminin bulunduğu şehir harabesi], kesinlikle bir yol üzerinde durmaktadır” denilmektedir. Bu ifade, Sodom şehrinin kalıntılarının gözler önünde dur­duğu, araştırma yapanlar için de hâlâ tazeliğini koruduğu anlamına gelmektedir. Nitekim kalıntıların işaretlerini Hicaz [Arabistan] - Mısır - Suriye yolu üzerindeki Ölü Deniz’in [Lut Gölü] güneydoğusunda görmek mümkündür. Kur’an’ın indiği dönemde de Lut kavminin kalıntıları Araplarca çok iyi bilinmekteydi. Öyle ki, helak edilen bu kavmin öyküsü destanlaşmış bir halde herkesin dilindeydi.
Bu konu daha evvel Hicr suresinde ele alındığından, Lût peygamber ve kavmiyle ilgili detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 273- 279) okunmasını öneriyoruz.
38, 39 – Musa’da da [ayetler; ibretler vardır]. Bir zaman Biz, onu apaçık bir delille Firavun’a gönderdik de o [Firavun], rüknü [ordusu, tüm güç kaynakları] ile birlikte yüz çevirdi. Ve “Bu, bir sihirbazdır, hatta bir mecnundur” dedi.
40 – Sonra da Biz, onu ve ordularını yakalayıverdik de onları denizde atıverdik. O ise ayıplanan/kınayan biridir.
Bu ayet grubunda, tarihsel gerçekliği dünyanın neredeyse tamamı tarafından bilinen Musa peygamber ve Firavun arasındaki mücadeleye kısaca değinilerek gerek o günün Mekkelilerine, gerekse tüm zamanların insanlarına şöyle bir hatırlatma yapılmaktadır:
“Musa açık kanıtlarla Firavuna gönderilmiş, ancak Firavun bu kanıtlar eşliğinde gönderilen ilahî mesaja bütün gücüyle; yakınlarıyla, askerleriyle karşı koymuştur. Musa’yı (as) “sihirbaz” ve “mecnun” olmakla itham etmiş, halkının etkisine gireceği endişesiyle Musa’ya (as) ve halkına yapmadığı zulüm bırakmamıştır. Yaptığı bu düşmanlığa karşılık, sonunda ordusuyla birlikte cezalandırılmıştır. Ölüm anında yaptıklarına pişman olmuş, kendi kendini kınamış, ancak bu pişmanlık ve imanı ona hiçbir fayda sağlamamıştır. Bu hatalı davranışı nedeniyle asırlardır bütün dünyada kınanıp durmaktadır.”Firavun’un pişmanlık sahnesi Yunus suresinde yer almaktadır. Duhan suresinde ise, ona ve avenesine matem tutan, yazık oldu diyen, onları iyilikle anan kimsenin olmadığı bildirilmektedir:
Ve İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihayet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrailoğulları’nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. -Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun.- Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız. Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim ayetlerimizden gafildirler. (Yunus/90- 92)
İşte, gök ve yeryüzü onların üzerine ağlamadı. Onlar, mühlet verilenler de olmadı. (Duhan/29)

41, 42 – Âd’da da [ayetler; ibretler vardır]. Bir zaman Biz onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayan, sadece onu kül gibi kılan, sonsuz bırakan bir rüzgâr gönderdik.
43, 44 – Semud’da da [ayetler; ibretler vardır]. Bir zaman onlara: “Belirli bir süreye kadar yararlanın!” denmişti. Sonra onlar Rablerinin emrinden çıktılar da kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıverdi.
45 - Artık onlar, herhangi bir dikilişten güce sahip olmadılar. Yardım görenler de olmadılar.
46 - Daha önce de Nuh kavmini [helâk etmiştik]. Şüphesiz onlar, fasıklar toplumu idiler.
Bu ayet gurubunda da Âd, Semud ve Nuh kavmi hatırlatılmıştır. Bu kısa hatırlatmalarda bu iki toplum ve Nuh kavmi ile ilgili daha evvel verilmiş olan detaylı bilgilerin hepsine telmihte bulunulmaktadır. Bilindiği gibi, daha evvelki surelerde bu kavimler ile ilgili birçok detay verilmişti.
41, 42. ayetlerde “uğradığı her şeyi bırakmayan, sadece onu kül gibi kılan, sonsuz bırakan bir rüzgâr” olarak tanıtılan helak edici tabiî afet hakkında başka surelerde detay verilmiştir:
Artık eğer onlar, yine yüz çevirirlerse hemen de ki: “Ben sizi Âd veSemud'un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyardım.”
Hani onlara, “Allah’tan başkasına ibadet/ kulluk etmeyin!” diye önlerinden-arkalarından [her yanlarından] elçiler gelmişti. Onlar: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri kesinlikle inkâr ediyoruz.” dediler.
Âd’a gelince de onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: “Güççe bizden daha çetin kim vardır?” dediler. Onlar şüphesiz kendilerini yaratan Allah’ın güçce kendilerinden daha çetin olduğunu görmediler mi? Ve onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Bu yüzden Biz de onlara bu en basit hayatta rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlar yardım da olunmazlar.
Semûd’a gelince; işte, Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yol üzerine sevdiler [tercih ettiler]. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.
Ve Biz iman etmiş kimseleri ve takvalı davranmış olan kimseleri kurtardık. (Fussılet/13- 18)
Âd’ın kardeşini [Hud’u] de an! Hani o, Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. -Kesinlikle onun önünde ve ardında, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum." diyen uyarıcılar geçmişti.-
Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir" dediler.
O [Ad’in kardeşi; Hud]: “ Şüphesiz Bilgi [o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi] Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir kavim olarak görüyorum” dedi.
Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler, Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr. Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız.
Ve ant olsun ki, Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık [size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik]. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik]. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi.
Kesinlikle, Biz kendi kıyınızda bulunan memleketleri helâk ettik. Ayetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkaf/21- 28)
Ad’a da kardeşleri Hud’u [gönderdik]... O, dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. Siz uydurmacılardan başka bir şey değilsiniz. Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak beni yaratan üzerinedir. Hâlâ akıllanmayacak mısınız? Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O'na tövbe edin ki, üzerinize gökten bol bol göndersin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın. Ve günahkârlar olarak sırt çevirmeyin.”
Onlar dediler ki: “Ey Hud! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar da değiliz. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” O [Hud] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir dabbeh [hareket eden canlı] yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi halife yapar. Ve siz O’na hiçbir şeyce zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.”
Ve ne zaman ki emrimiz geldi, Hud'u ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, Biz onları çok ağır bir azaptan da kurtardık.
Ve işte bu, Rabblerinin ayetlerine kafa tutan, O’nun elçilerine isyan eden ve her inatçı zorbanın emrine uyan Ad’dır. Bu dünyada ve kıyamet günü arkalarına lânet takıldı. Haberiniz olsun! Ad, Rabblerini inkâr ettiler. Haberiniz olsun! Hud’un kavmi olan Ad’a uzaklık verildi.
Semud’a da kardeşleri Salih’i [gönderdik]... O, dedi ki: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. O, sizi yeryüzünden oluşturan ve size orada ömür geçirtendir. Artık O’ndan mağfiret isteyin. Sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim Karîb'dir [çok yakındır], Mucîb'dir [cevap verendir].” Dediler ki: “Ey Salih! Sen, bundan önce aramızda aranan/ ümit beslenen bir kişi idin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiklerine kulluk etmemizi mi yasaklıyorsun? Ve hiç şüphesiz biz, bizi çağırdığın şey hakkında kafaları karıştıran bir kuşku içindeyiz.”
O [Salih] dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet vermişse… Bu durum karşısında O’na asi olursam beni Allah’tan kim korur? O zaman sizin de bana zarardan başka katkınız olmaz. Ve ey kavmim! İşte size ayet olarak Allah’ın nâkası [beş yaşında, yavrulu, bol sütlü dişi devesi]. Artık onu bırakın, Allah’ın yeryüzünde yesin. Ve ona kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalayıverir.
Derken, onlar, onu [nâkayı/ dişi deveyi] inciklerinden keserek öldürdüler. Bunun üzerine o [Salih] dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. İşte bu, yalanlanmayacak bir vaattir.”
Artık ne zaman ki emrimiz geldi, Salih’i ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. O günün perişanlığından da kurtardık. Hiç şüphesiz ki senin Rabbin, O güçlü, mutlak üstün olandır.
Ve o zalimleri korkunç bir gürültü yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
Sanki orada hiç zengince yaşamamışlardı. Haberiniz olsun! Hiç şüphesiz Semûd kavmi gerçekten Rablerini inkâr ettiler. Haberiniz olsun! Semûd için uzaklık verildi. (Hud/50- 68)
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 01:30 PM   #5
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Şüphesiz takvalı davrananlar, Rablerinin kendilerine verdiği ile sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak, zevkusefa sürerek cennetlerdedirler, nimetler içindedirler. Ve Rableri onları cehennem azabından korumuştur. Biz onları iri gözlülerle eşleştirdik de. - “Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için!”- (Tur/17- 20)

Kuşkusuz muttakiler [takva sahipleri] gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler.
–“işlemiş olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin, için!”–
İşte Biz güzel davrananları böyle karşılıklandırırız [ödüllendiririz]. (Mürselat/41- 44)
Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete [kavuşmak için] yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar [daki hakların]dan bağışlama ile [vaz] geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.
Ve çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları [kötü şeylerde] bile bile ısrar etmeyenlerdir.
İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. [Böyle] Yapıp-edenlerin karşılığı/ödülü ne güzeldir. (Ali Imran/133- 136)
Rablerine karşı takvalı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihayet oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: "Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman;Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" dediler [denilecek]. (Zümer/73)
Yakınlık sahibine, yoksula ve yolda kalmışa da hakkını ver. Ve saçıp savurma. -Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.- (İsra/26, 27)
Öyleyse, yakınlık sahibine, miskine ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah'ın yüzünü [rızasını] dileyenler için daha hayırlıdır. Ve bunlar felah bulanların ta kendileridir. (Rum/38)
Allah'a ve Elçi’sine inanın. Sizi, kendisine sonradan sahip kıldığı şeylerden harcayın. Artık sizden, inanan ve harcayan kimseler; kendileri için çok büyük karşılık vardır. (Hadid/7)
Konumuz olan pasajda geçen “… onların mallarında isteyen ve mahrum [isteyemeyen] için bir hak vardı” cümlesindeki “isteyen” sözcüğü, “ihtiyacını söyleyebilen” demektir. Bu da yoksul olup dilenen kimse anlamındadır.
Mahrum” u da iki şekilde anlamak mümkündür:
1- Zorunlu olarak isteyemeyen; doğadaki insan dışı, bakıma muhtaç canlılar:
İnsan bu canlılar için de hak olduğunu bilmeli ve onların haklarını ödemelidir
.
O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir.” dedi. —İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice ayetler vardır! Biz sizi ondan [yeryüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.- (Ta Ha/54)
2- İffetinden dolayı isteyemeyen, kimseye derdini açamayan, ihtiyaçlarını gizleyen kimseler:
Büyükbaş hayvanları da; Biz onları sizin için Allah'ın nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. O nedenle ön ayaklarının biri bağlı halde keserken/ saf halindeler iken üzerlerine Allah’ın adını anın. Sonra yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, ihtiyacını gizleyene ve isteyene de yedirin. Böylece Biz onları şükredesiniz diye size boyun eğdirdik. (Hacc/36)
Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz o size tastamam ödenecektir. Ve siz zulmedilmeyeceksiniz.
Yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremeyen kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirler için … Utangaçlıktan, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. -Sen onları işaretlerinden tanırsın.- Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Ve siz, hayırdan neyi harcarsanız, biliniz ki, şüphesiz Allah, onu çok iyi bilir. (Bakara/272, 273)
Müminler, iffetlerinden dolayı isteyemeyen, kimseye dertlerini açamayan, ihtiyaçlarını gizleyen böylesi kimseleri de arayıp bulmalı ve onların da haklarını vermelidir.
20- 22 – Ve yakiyn olarak inanacaklar için, yeryüzünde ve kendi içinizde nice ayetler vardır. Ve sizin rızkınız/sizin rızk vereniniz, sizin vaat olunduğunuz şeyler göktedir. Hala görmüyor musunuz?
Bu ayetlerde Rabbimiz, insanların körü körüne inanmamalarını, mutlaka çevrelerindeki ayetleri de dikkate alarak bir kanaat sahibi olmalarını istemektedir. Bilindiği üzere, Kur’an hem afak hem de enfüsteki binlerce ayete, kanıta dikkat çekmektedir. Biz bunları Fussılet suresinde, imkânlar ölçüsünde saymaya çalışmıştık.
Afaktaki [Dış Dünyadaki, Görünen Evrendeki] Ayetler:
Evrenin sürekli genişlemesi, yokluktan yaratılma, evrenin gaz aşaması, gök cisimlerinin mükemmel yörüngeleri, güneşin akıp gitmesi, güneş ve ayın farkı, ayın yörüngesi, gökyüzünün tabakaları, yeryüzünün tabakaları, gökyüzünün korunmuşluğu, göğün geri çevirdikleri, gökyüzünün direksiz yükselişi, dünyanın geoit şekli, dünyanın ve uzayın çapları, dünyanın dönüşü, döndükçe kutupların basıklaşması, aşılayıcı rüzgârlar, yağmurdaki ölçü, suyun çevrimi, kazık şeklindeki dağlar, petrolün oluşumu, solunum ve fotosentez, gökyüzüne yükselmenin zorluğu, bitkilerdeki erkeklik ve dişilik...
Enfüsteki [İnsanın Biyolojik ve Psikolojik Yapısındaki] Ayetler:
Üreme sistemi, sindirim sistemi, dolaşım sistemi, sinir sistemi, bağışıklık sistemi, duyular, eşler halinde yaratılma, meninin bir karışım olduğu, cinsiyetin belirlenmesi, rahim duvarında asılı olma, ceninin bir çiğnemlik et parçası olma durumu, kemiklerin oluşumu ve etle kaplanması, üç karanlıkta yaratılma…
Surenin başında kasemle dikkat çekilen “vaat edilenin kesinlikle doğru olduğu, dinin kesinlikle gerçekleşeceği” hususuna tekrar değinilmektedir. Afak ve enfüsteki tüm ayetler, kıyameti, yeniden dirilmeyi ispat etmektedir:
Ve ölü toprak onlara [duyarsız kavme] bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar. (Ya Sin/33)
Şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman onun titreşmesi ve kabarması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir. (Fussılet/39)
Ayetteki “Ve sizin rızkınız/sizin rızk vereniniz, sizin vaat olunduğunuz şeyler göktedir” ifadesiyle göklerden gelen buluta, yağmura dikkat çekilmiştir. Eğer sema olmasaydı, yeryüzünde yenilecek, içilecek, teneffüs edilecek şeylerin hiç birisi olmazdı. Dolayısıyla yaşam da olmazdı. Vaat edilen şey ile de cennet kastedilmiştir.
Ayetteki “رزقكم rızkuküm [rızkınız]” sözcüğünü, İbn Muhaysın ve Mücahid 58. ayetteki gibi “ رزّاقكمrazzakuküm [rızık vereniniz] şeklinde okumuşlardır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l Kur’an)
23 – Öyleyse gök ve yeryüzünün Rabbine kasem olsun ki, o [size edilen o vaat], kesinlikle tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.
Afak ve enfüsteki ayetlere dikkat edilmesi gerektiği vurgulandıktan sonra, Rabbimizin tüm evrene koyduğu plan ve programa, düzen ve intizama dikkat eden herkesin kıyametin hak olduğunu anlayabileceği vurgulanmaktadır. Bu ayet, surenin giriş ayetlerinin bir açılımıdır.
Ayette Allah’ın gök ve yeryüzünün tek rabbi olması gerçeğine dikkat çekildiğine göre, “rabb” sözcüğünün ne anlama geldiğinin tam olarak hatırlanılmasında yarar vardır. “Rabb”, “terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa göre uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü [gelişmeyi] programlayıp yöneten” demektir. Bu durumda, yer ve göklerdeki plan ve programı, evrenin işleyişini sağlayan sistemleri iyi gözlemleyen herkes mutlaka kıyametin kopacağı gerçeğine ulaşır.
24 – İbrahim’in saygınlaştırılmış misafirlerinin haberi sana geldi mi?
25 - Hani onlar, onun [İbrahim'in] üzerine girmişlerdi de "Selam!" demişlerdi. O [İbrahim]: “Selam, tanınmamış topluluk!” dedi.
26 - O [İbrahim], sonra ehline gitti de semin [güç veren] buzağı ile geldi.
27 – Sonra onu [güç veren buzağıyı] onlara yaklaştırdı: “Nasiplenmez misiniz?” dedi.
28 – Sonra onlardan çekindi. Onlar: “Korkma!” dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.
29 - Bunun üzerine karısı bağırarak öne geldi de elini yüzüne vurarak: “Bir bahtsız, bir kısır!” dedi.
30 - Onlar [Misafirler]: “Rabbin işte böyle buyurdu. Şüphesiz O [Rabbin], hikmet sahibidir. En iyi bilenin ta kendisidir” dediler.
31 – Bunun üzerine o [İbrahim]: “Sizin önemli işiniz nedir ey elçiler?” dedi.
32 -34- Onlar [elçiler]: “Şüphesiz biz, Rabbin katından aşırı gidenler için işaretlenmiş, çamurdan pişirilmiş sert taşları üzerlerine yağdırmamız için günahkâr bir kavime gönderildik” dediler.
35 – Bunun üzerine Biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.
36 - Fakat Biz orada müslümanlardan bir evden başkasını bulmadık.
37- Ve Biz orada acı bir azaptan korkan kimseler için bir ayet bıraktık.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 01:31 PM   #6
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Bu ayet gurubunda, İbrahim’i ziyaret eden elçiler, elçilerin İbrahim’e çocuk müjdelemeleri, İbrahim’in ailevi hayatı ve İbrahim’in akrabası Lut peygamberin kavminin helaki nakledilmektedir.
Bu pasajın detayı daha evvel Hud ve Hıcr surelerinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 70-80) yer almıştı. Bu nedenle konuyu kısaca özetlemekle yetiniyoruz:
Ve ant olsun ki, İbrahim'e de elçilerimiz müjde ile geldiler; “Selâm!” dediler. O: “Selâm!” dedi, sonra da saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi.(Hud/69)
Elde herhangi bir kanıt bulunmamasına rağmen klâsik kaynaklarda İbrahim’e (as) gelen elçilerin “melek” olduğu ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre ise; bu elçiler İbrahim peygamberin o güne kadar tanımadığı, varlıklarından haberdar olmadığı, o yöredeki beşer elçilerdir [peygamberlerdir]. Sayılarının “bir”den fazla olması bu konuda tereddüde mahal vermemelidir; çünkü Ya Sin suresinde de bir kente art arda üç elçi gönderildiği bildirilmiştir.
Elçilerin getirdiği müjde hakkında:
* Lut kavminin helâkinin müjdesi,
* Kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarının müjdesi,
* İbrahim peygamber için korkulacak bir şey olmadığının müjdesi gibi yorumlar yapılmışsa da, Rabbimiz bu müjdeyi 71. ayette açıklamıştır: “Sonra ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub'u müjdeledik.”
İbrahim peygamberin misafirlerine sunduğu buzağı, ayette “haniyz” sözcüğüyle, Zariyat/26’da ise “semiyn” sözcüğüyle nitelenmiştir. Gelenekçiler bu iki nitelemeyi -sırasıyla- “kızartılmış” ve “semiz” olarak aktarmışlardır. Ne var ki, koskoca buzağının kızartılamayacağını ve aynı buzağıyı niteleyen “kızartılmış” ifadesi ile ancak canlı bir hayvan için kullanılan “semiz” ifadesi arasındaki çelişkiyi hiç dikkate almayarak bariz bir hata içine düşmüşlerdir. Çünkü misafire tavuk hatta kuzu kızartılıp ikram edilmesi makul olmakla beraber bir buzağının kızartılıp bütünüyle ikram edilmesi akıllardan uzak bir durumdur. Ayrıca gelenekçilerin nitelemelerine göre, konumuz olan ayetteki buzağı “kızartılmış” yani ölü bir buzağıdır. Zariyat/26’da ise aynı buzağı “semiz” yani canlı bir buzağıdır. Bu durumda iki ayet arasında bir çelişki söz konusu olmaktadır ki, bu asla mümkün değildir.
Bize göre, bu olaydaki “buzağı” ile kastedilen anlamın teviline o buzağının sıfatları olarak bildirilen “haniyz” ve “semiyn” sözcüklerinin gerçek anlamlarından yola çıkarak ulaşmak gerekmektedir.
الحنيذ Haniyz” sözcüğü “arıtılmış, içindeki fazlalıklar atılmış” demektir. Sözcük ilk olarak “atı terletme” anlamında kullanılmış, daha sonra Araplar hem “Güneş’in insanı terletmesi”ni hem de “etin sıcak taşlara sıkıştırılarak suyunun giderilmesi, akışkanlığının kaybettirilmesi” işlemini bu sözcükle ifade etmişlerdir. (Lisanü’l-Arab, 2/624, 625; El-Müfredat, Hnz mad.)
Buna göre “الحنيذ haniyz”, “bir nesnenin içindeki fazlalıkların, özellikle de nesneyi bozacak şeylerin atılması” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, ayetteki “haniyz” sözcüğü, meful anlamıyla, “arıtılmış, içinde zararlı maddeler bulunmayan, saf hâle getirilmiş” demek olmaktadır. Ancak klâsik eserlerde sözcüğün esas anlamı dikkate alınmadığı gibi, “kurutulmuş” anlamına bile itibar edilmemiş, sözcük “ateşte kızartılmış” anlamında kullanılmıştır.
Zariyat/26’da geçen “ السّمينSemiyn” sözcüğü ise “zayıf”lığın karşıtı olup “güç veren” anlamına gelmektedir. Güç kaynağı olması sebebiyle “yağ”a da “ سمنsemen” denir. (Lisanü’l-Arab, 4/692, 693; el-Müfredat/243)
Buzağının sıfatları olarak verilen her iki sözcüğün yukarıda belirttiğimiz anlamları birleştirildiğinde, buradaki buzağının “saf hâlde bulunan” ve “güç veren” bir buzağı olduğu anlamına ulaşılmaktadır. Bundan dolayıdır ki, biz bu buzağının A’raf suresindeki “aldatıcı sesi olan ceset buzağı” gibi “altın” olduğu kanaatini taşımaktayız. Bu tevilimize göre, İbrahim peygamber müjdeci elçilere müjdelik olarak “altın” vermek istemiş, elçiler ise görevleri karşılığında herhangi bir ücret almamaları gerektiğinden bu altını kabul etmemişlerdir.
Verilen hediyeyi almamaları üzerine İbrahim peygamberin korkuya kapılmasından, verilen hediyenin veya yapılan ikramın reddedilmesinin o günün geleneğinde husumet ve düşmanlık belirtisi sayıldığı anlaşılmaktadır. İbrahim peygamber gaybı bilmediği, kendileri açıklayıncaya kadar misafirlerin elçi olduğunu anlamadığı için geleneğe göre düşmanca sayılan bu davranıştan dolayı korkuya kapılmıştır.
İbrahim peygambere gelen elçilerin kimlikleri ve aslî görevleri, yani esas olarak nereye ve ne için gittikleri belli olunca İbrahim peygamberin artık kendi adına bir korkusu kalmamış, ancak bu kez de Lût kavminin helâk edileceğini öğrendiğinden, helâk edilmemeleri için bu elçilerle mücadeleye girişmiştir:
Ve elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde; “Biz bu kentin halkını helâk edeceğiz.” dediler. -Şüphesiz oranın halkı zalimler idiler.-
O [İbrahim]; “Şüphesiz orada Lut var!” dedi. Onlar; “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve geride kalanlardan olan karısı dışındaki ailesini elbette kurtaracağız” dediler. (Ankebut/31, 32)
Hûd/75’te açıkça belirtildiği gibi, İbrahim peygamber yumuşak huylu, yufka yürekli birisidir. Bu sebepledir ki, helâk edileceklere acıdığı için elçilerle mücadeleye girmiştir:
-“Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.- (Hûd/75)
Nitekim Lût’un kavmi büyük bir felaketle helak edilmiş, ancak Allah’ın vaat ettikleri kurtarılmıştır. Bu olaylar daha önce Hud suresinde de dile getirilmiştir:
Ve ant olsun ki, İbrahim`e de elçilerimiz müjde ile geldiler, “Selâm!” dediler. O; “Selâm!” dedi de saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi.
Sonra da onların ona uzanmadığını görünce, onları yadırgadı ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar; “Korkma, şüphesiz biz Lut’un kavmine gönderildik” dediler.
Ve onun [İbrahim`in] karısı ayaklanmıştı, gülüverdi. Sonra ona İshak`ı, İshak`ın arkasından da Yakub`u müjdeledik.
O [İbrahim’in karısı] dedi ki: “Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben bir “acuz”um [kocası işe yaramaz bir zavallıyım, bahtsız bir karıyım]. Şu kocam da yaşlı bir adam iken! Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!”
Onlar [elçiler]; “Sen Allah`ın işinden dolayı mı şaşıyorsun? Allah`ın rahmeti ve bollukları üzerinizdedir. Ey ev halkı! Şüphesiz ki O, Hamid’dir [övülmeye lâyıktır], Mecid’dir [cömertliği boldur]” dediler.
Sonra İbrahim’den korku iyice geçip gidince ve kendisine müjde gelince, Bizimle Lut kavmi hakkında mücadeleye başladı.
Şüphesiz İbrahim, çok yumuşak huylu, çok ah vah eden [yufka yürekli], yönelen biriydi.
-“Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.- (Hud/69-76)
Lut’un (as) karısı hariç, Lut kavminden sadece Lut’un (as) ailesinin kurtarıldığının bildirilmesi, Lut peygambere inananların azlığını göstermektedir. Bu durum bir başka ayette şöyle açıklanmıştır:
Fakat Biz orada Müslümanlardan, bir evden başka bulmadık. (Zariyat/36)

Rabbimizin nezdinde herkes işlediği suçlardan ve haksız fiillerden dolayı, sosyal statüsü dikkate alınmadan sorumlu tutulmaktadır. Yüce Allah hiç kimseyi statüsünden dolayı sorumluluktan istisna edip cezadan muaf tutmamaktadır. Çünkü sorumluluk statüye göre değil, işlenen fiillere göredir.
37. ayetteki “Ve Biz orada acı bir azaptan korkan kimseler için bir ayet bıraktık” ifadesiyle, helak olup giden Lut kavminin kalıntılarının bugün dahi görülebilir bir durumda olduğu mesajı verilmektedir.
Sözü edilen kavim tarihte “Sodomlular” olarak bilinmektedir. Hud/76’da “Ve şüphesiz o [Lut kavminin bulunduğu şehir harabesi], kesinlikle bir yol üzerinde durmaktadır” denilmektedir. Bu ifade, Sodom şehrinin kalıntılarının gözler önünde dur­duğu, araştırma yapanlar için de hâlâ tazeliğini koruduğu anlamına gelmektedir. Nitekim kalıntıların işaretlerini Hicaz [Arabistan] - Mısır - Suriye yolu üzerindeki Ölü Deniz’in [Lut Gölü] güneydoğusunda görmek mümkündür. Kur’an’ın indiği dönemde de Lut kavminin kalıntıları Araplarca çok iyi bilinmekteydi. Öyle ki, helak edilen bu kavmin öyküsü destanlaşmış bir halde herkesin dilindeydi.
Bu konu daha evvel Hicr suresinde ele alındığından, Lût peygamber ve kavmiyle ilgili detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 273- 279) okunmasını öneriyoruz.
38, 39 – Musa’da da [ayetler; ibretler vardır]. Bir zaman Biz, onu apaçık bir delille Firavun’a gönderdik de o [Firavun], rüknü [ordusu, tüm güç kaynakları] ile birlikte yüz çevirdi. Ve “Bu, bir sihirbazdır, hatta bir mecnundur” dedi.
40 – Sonra da Biz, onu ve ordularını yakalayıverdik de onları denizde atıverdik. O ise ayıplanan/kınayan biridir.
Bu ayet grubunda, tarihsel gerçekliği dünyanın neredeyse tamamı tarafından bilinen Musa peygamber ve Firavun arasındaki mücadeleye kısaca değinilerek gerek o günün Mekkelilerine, gerekse tüm zamanların insanlarına şöyle bir hatırlatma yapılmaktadır:
“Musa açık kanıtlarla Firavuna gönderilmiş, ancak Firavun bu kanıtlar eşliğinde gönderilen ilahî mesaja bütün gücüyle; yakınlarıyla, askerleriyle karşı koymuştur. Musa’yı (as) “sihirbaz” ve “mecnun” olmakla itham etmiş, halkının etkisine gireceği endişesiyle Musa’ya (as) ve halkına yapmadığı zulüm bırakmamıştır. Yaptığı bu düşmanlığa karşılık, sonunda ordusuyla birlikte cezalandırılmıştır. Ölüm anında yaptıklarına pişman olmuş, kendi kendini kınamış, ancak bu pişmanlık ve imanı ona hiçbir fayda sağlamamıştır. Bu hatalı davranışı nedeniyle asırlardır bütün dünyada kınanıp durmaktadır.”Firavun’un pişmanlık sahnesi Yunus suresinde yer almaktadır. Duhan suresinde ise, ona ve avenesine matem tutan, yazık oldu diyen, onları iyilikle anan kimsenin olmadığı bildirilmektedir:
Ve İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihayet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrailoğulları’nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. -Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun.- Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız. Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim ayetlerimizden gafildirler. (Yunus/90- 92)
İşte, gök ve yeryüzü onların üzerine ağlamadı. Onlar, mühlet verilenler de olmadı. (Duhan/29)

41, 42 – Âd’da da [ayetler; ibretler vardır]. Bir zaman Biz onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayan, sadece onu kül gibi kılan, sonsuz bırakan bir rüzgâr gönderdik.
43, 44 – Semud’da da [ayetler; ibretler vardır]. Bir zaman onlara: “Belirli bir süreye kadar yararlanın!” denmişti. Sonra onlar Rablerinin emrinden çıktılar da kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıverdi.
45 - Artık onlar, herhangi bir dikilişten güce sahip olmadılar. Yardım görenler de olmadılar.
46 - Daha önce de Nuh kavmini [helâk etmiştik]. Şüphesiz onlar, fasıklar toplumu idiler.
Bu ayet gurubunda da Âd, Semud ve Nuh kavmi hatırlatılmıştır. Bu kısa hatırlatmalarda bu iki toplum ve Nuh kavmi ile ilgili daha evvel verilmiş olan detaylı bilgilerin hepsine telmihte bulunulmaktadır. Bilindiği gibi, daha evvelki surelerde bu kavimler ile ilgili birçok detay verilmişti.
41, 42. ayetlerde “uğradığı her şeyi bırakmayan, sadece onu kül gibi kılan, sonsuz bırakan bir rüzgâr” olarak tanıtılan helak edici tabiî afet hakkında başka surelerde detay verilmiştir:
Artık eğer onlar, yine yüz çevirirlerse hemen de ki: “Ben sizi Âd veSemud'un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyardım.”
Hani onlara, “Allah’tan başkasına ibadet/ kulluk etmeyin!” diye önlerinden-arkalarından [her yanlarından] elçiler gelmişti. Onlar: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri kesinlikle inkâr ediyoruz.” dediler.
Âd’a gelince de onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: “Güççe bizden daha çetin kim vardır?” dediler. Onlar şüphesiz kendilerini yaratan Allah’ın güçce kendilerinden daha çetin olduğunu görmediler mi? Ve onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Bu yüzden Biz de onlara bu en basit hayatta rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlar yardım da olunmazlar.
Semûd’a gelince; işte, Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yol üzerine sevdiler [tercih ettiler]. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.
Ve Biz iman etmiş kimseleri ve takvalı davranmış olan kimseleri kurtardık. (Fussılet/13- 18)
Âd’ın kardeşini [Hud’u] de an! Hani o, Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. -Kesinlikle onun önünde ve ardında, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum." diyen uyarıcılar geçmişti.-
Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir" dediler.
O [Ad’in kardeşi; Hud]: “ Şüphesiz Bilgi [o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi] Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir kavim olarak görüyorum” dedi.
Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler, Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr. Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız.
Ve ant olsun ki, Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık [size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik]. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik]. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi.
Kesinlikle, Biz kendi kıyınızda bulunan memleketleri helâk ettik. Ayetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkaf/21- 28)
Ad’a da kardeşleri Hud’u [gönderdik]... O, dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. Siz uydurmacılardan başka bir şey değilsiniz. Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak beni yaratan üzerinedir. Hâlâ akıllanmayacak mısınız? Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O'na tövbe edin ki, üzerinize gökten bol bol göndersin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın. Ve günahkârlar olarak sırt çevirmeyin.”
Onlar dediler ki: “Ey Hud! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar da değiliz. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” O [Hud] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir dabbeh [hareket eden canlı] yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi halife yapar. Ve siz O’na hiçbir şeyce zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.”
Ve ne zaman ki emrimiz geldi, Hud'u ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, Biz onları çok ağır bir azaptan da kurtardık.
Ve işte bu, Rabblerinin ayetlerine kafa tutan, O’nun elçilerine isyan eden ve her inatçı zorbanın emrine uyan Ad’dır. Bu dünyada ve kıyamet günü arkalarına lânet takıldı. Haberiniz olsun! Ad, Rabblerini inkâr ettiler. Haberiniz olsun! Hud’un kavmi olan Ad’a uzaklık verildi.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 01:31 PM   #7
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Semud’a da kardeşleri Salih’i [gönderdik]... O, dedi ki: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. O, sizi yeryüzünden oluşturan ve size orada ömür geçirtendir. Artık O’ndan mağfiret isteyin. Sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim Karîb'dir [çok yakındır], Mucîb'dir [cevap verendir].” Dediler ki: “Ey Salih! Sen, bundan önce aramızda aranan/ ümit beslenen bir kişi idin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiklerine kulluk etmemizi mi yasaklıyorsun? Ve hiç şüphesiz biz, bizi çağırdığın şey hakkında kafaları karıştıran bir kuşku içindeyiz.”
O [Salih] dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet vermişse… Bu durum karşısında O’na asi olursam beni Allah’tan kim korur? O zaman sizin de bana zarardan başka katkınız olmaz. Ve ey kavmim! İşte size ayet olarak Allah’ın nâkası [beş yaşında, yavrulu, bol sütlü dişi devesi]. Artık onu bırakın, Allah’ın yeryüzünde yesin. Ve ona kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalayıverir.
Derken, onlar, onu [nâkayı/ dişi deveyi] inciklerinden keserek öldürdüler. Bunun üzerine o [Salih] dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. İşte bu, yalanlanmayacak bir vaattir.”
Artık ne zaman ki emrimiz geldi, Salih’i ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. O günün perişanlığından da kurtardık. Hiç şüphesiz ki senin Rabbin, O güçlü, mutlak üstün olandır.
Ve o zalimleri korkunç bir gürültü yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
Sanki orada hiç zengince yaşamamışlardı. Haberiniz olsun! Hiç şüphesiz Semûd kavmi gerçekten Rablerini inkâr ettiler. Haberiniz olsun! Semûd için uzaklık verildi. (Hud/50- 68)
Semûd ve Âd, Kariah’ı [felaket kapısını şiddetli çalanı, şok edeni] yalanladılar.
Sonra, Semûd’a gelince; onlar korkunç bir sesle helak edildiler.
Âd’a gelince, onlar gürültülü ve azgın bir fırtına ile helak ediliverdiler.
O [Allah], onnu [fırtınayı] üzerlerine yedi gece sekiz gündüz peş peşe musallat etmişti. Öyle ki, o kavmi, onun [fırtınanın] içinde, içi boş hurma kütükleri gibi yere serilmiş halde görürsün.
Bak şimdi görebilir misin onlara ait herhangi bir kalıntı? (Hakka/4- 8)
43, 44. ayetlerde geçen Semud kavmi ile ilgili açıklamadaki “Belirli bir süreye kadar yararlanın!” ifadesi, Hud/65’te “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın” şeklinde detaylandırılmış ve “belirli süre”nin “üç gün” olduğu bildirilmiştir.
47 – Ve sema; Biz onu kudretle/ sağlamca bina ettik. Hiç şüphesiz Biz, genişleticileriz.
Bu ayette semanın [uzayın] haşmetine dikkat çekilmektedir. Böyle muazzam bir varlığı ve sistemi yaratanın, sonsuz güç ve irade sahibinden başkasının olamayacağı ve uzay gibi bir varlığı yaratan gücün insanı yeniden yaratmaya da güç yetireceği vurgulanmaktadır. Ayetteki “Hiç şüphesiz Biz, genişleticileriz” ifadesinden, genişletme eyleminin devam ettiği anlaşılmaktadır.
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. (Ya Sin/81)
Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü], O [Allah] yaptı; boyunu yükseltti sonra da onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra, sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere yeryüzünü döşedi; Ondan [yeryüzünden] suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi]. (Naziat/27- 33)
Allah, sizin için yeryüzünü bir karargâh, göğü de bir bina yapan, size şekil veren - ki şekillerinizi ne de güzel kılmıştır- ve sizi temiz şeylerden rızıklandırandır. İşte O, Rabbiniz Allah'tır. — İşte, alemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir!- (Mü'min/64)
Göklerde ve yerde bulunan kimseler, O'na istekte bulunurlar. O, her gün [an] bir iştedir. (Rahman/29)
Evrenin genişlemesi hakkında hazırlanan bilimsel bir çalışmayı, yararlı olacağı düşüncesiyle okuyucuya arz ediyoruz:

SÜREKLİ GENİŞLEYEN BİR EVRENDE YAŞIYORUZ
“Ve Evren'i [Göğü] kuvvetimizle kurduk, muhakkak ki onu genişletmekteyiz.” (Zariyat/47)
Ayette "Evren, gök" diye çevirdiğimiz kelime Arapça "sema" kelimesidir. Bu kelime, Türkçe'deki "gök" kelimesi gibi hem Evren'i, hem de Dünya'nın tavanını ifade eder. Yeryüzünün üstünün tümü "sema" diye adlandırılır.
Evren sonsuz mudur? Yoksa sınırlarla çevrili, durağan-sonlu bir yapıda mıdır? İşte size insanlığın büyük dehalarının tarihin başından beri en hararetli tartıştıkları konulardan biri...
Diyebiliriz ki, insanlık tarihinde çok az konu bu kadar hararetle tartışılmış ve tüm uğraşlara rağmen işin içinden çıkılamamıştır. İlk önce felsefenin içinde, daha sonra ise felsefeden bağımsızlığını ilan eden fizikte, Evren'in sınırlarının sonsuz olup olmadığı tartışılmıştır. Tarihin en parlak simalarının bir kısmı Evren'in sonsuz olduğunu, buna karşılık diğer birçok ünlü düşünür de Evren'in sınırlarla çevrili bir şekilde sonlu olduğunu dile getirmiştir. Oysa Kuran bu iki görüşün dışında sürekli genişleyen dinamik bir Evren modeli çizmiştir. Kuran'ın çizdiği bu model, Evren'in her an bir sonu olmakla “Sonsuz Evren” modelinden, sürekli genişlemekle ise “Durağan Sınırlı Evren” modelinden ayrılmaktadır. Böylece insanlığın bu en büyük tartışmasında Kur’an tüm düşünürlerin dışında üçüncü bir modeli tarif etmiştir.
İşte Kuran'ın Allah tarafından indirilip indirilmediğini anlamak isteyenler için bir test imkanı... Bir tarafta ne felsefe, ne fizikle uğraşmış çöldeki Muhammed (as), diğer tarafta da felsefenin, fiziğin ünlü düşünürlerinin iddiaları... İşte Aristo, işte Ptolemy, işte Giordano Bruno, işte Telesio Patrizzi, işte Galieo Galilei, işte Isaac Newton... Dünya tarihinin bu en büyük dehaları gözlemleriyle, formülsel uğraşlarıyla Evren'in sınırlı, sonlu veya sonsuz olduğunu iddia etmişler, fakat hiçbiri genişleyen dinamik Evren modelini çizememişlerdir. Ancak 20. yüzyılda Edwin Hubble'ın gelişmiş teleskobuyla gözlemleri, tüm yıldız kümelerinin hızla birbirlerinden uzaklaştığını tespit etmiş, böylece “Genişleyen Dinamik Evren” modeli doğrulanmıştır.
Evren'in genişlediği ilk kez 1900'lü yıllarda ortaya atılmıştır. 1900'lü yıllardan önce Kur’an dışında bu iddiayı ortaya koyan tek bir kaynak bile yoktur.
MUHAMMED'İN ÇÖLDE SAKLADIĞI TELESKOP
Kur’an'ın Allah tarafından indirildiğini inkâr edenler, Muhammed Peygamber'in Kuran'ı uydurduğunu söylemektedirler. Peki bunu söyleyenler Muhammed Peygamber'in Evren'in genişlediğini, 1900'lü yıllardan önce bilen dünya tarihindeki tek kişi olmasını nasıl açıklayacaklar? Acaba Muhammed Peygamber 1900'lü yıllarda yapılmış olan teleskopun bir benzerini 600'lü yıllarda icat etmişti de, bu teleskopu kumlar altında mı gizliyordu? Acaba Muhammed Peygamber teleskopu kullanmayı, yıldızların hareketlerini yorumlayacak astrolojik bilgiyi biliyordu da, bunu insanlardan mı saklıyordu? Eğer Muhammed Peygamber deli olduğu için peygamber olduğunu iddia etti denirse; bu nasıl bir deliliktir ki, kendi döneminin insanlarının hiçbirinin bilmediği ve bilmesine imkan olmayan, kendisinden 1300 yıl sonra ancak anlaşılacak olan bir gerçeği biliyordu? Eğer Muhammed Peygamber kendi menfaatleri için dini uydurdu denirse; bu nasıl bir menfaat uydurmadır ki, bu kişinin uydurdukları ancak 1300 yıl sonra tam anlaşılıyor; fakat kendi döneminde bu ayeti söylemesi kendisine hiçbir menfaat sağlamıyor, hatta gözleriyle Evren'in genişlediğini fark edemeyen düşmanlarına belki koz bile vermiş oluyordu. Menfaat için hareket eden kişi, kendi yaşarken kendisine faydası olmayan, hatta kendi döneminde anlaşılmadığı için eleştirilmesine yol açacak bir şeyi söyler mi? Eğer tüm bu gerçeklere karşın hâlâ bir kişi "Muhammed Peygamber kendi aklıyla bunu bildi" derse; bu nasıl bir akıldır ki, kimsenin bilemediğini biliyor fakat bunları kendi bildiğini kabul edeceğine, Allah bana bildirdi diye yalan söylüyor! Toplu iğneyi bulan bir kişi bile bu buluşuyla övünme eğilimindeyken, Muhammed Peygamber niye aklıyla övünmüyor da "Bu [Kuran] benden değildir, bu Allah'tandır" diyor? Tevazudan mı? Bir yandan peygamber olduğunu söylerken inanılamayan, yalancılıkla itham edilen, böylece ahlâken düşük bir mertebede gösterilen kişiyi, tevazu sahibi diye mi yüceltecekler? Evet inkâr etmekte ısrar edenlere bir soru da biz soralım: “Siz neyi savunduğunuzun, ne dediğinizin farkında mısınız?”
EVRENİN GENİŞLEDİĞİ NASIL ANLAŞILDI?
Büyük deha Newton'un fiziğinde bir eksik vardı. Newton, sonsuz genişlikte ve değişmeyen bir evren modeline inanıyordu. Newton'un yerçekimi yasaları bir sorunla karşılaşıyordu. Nasıl oluyordu da Evren'in başlangıcından beri geçen çok uzun zaman sürecinde tüm madde birbirini çekip tek bir bileşime dönüşmüyordu? Oysa Einstein'ın Newton'dan sonra ortaya koyduğu formüllerde kütlenin varlığıyla zaman ve mekan değişiyordu.
Bilimsel platformda Evren'in genişlediğini ilk kez Lemaitre ortaya attı. Einstein'ın formüllerinden yola çıkan Rus fizikçi Alexander Friedmann en ufak bir etkide Evren'in genişleyeceğini veya daralacağını keşfetti. Bu keşfin değerini anlayıp Evren'in genişlemekte olduğunu ise açıkça ve iddialı bir şekilde ilk savunan kişi, Belçikalı papaz ve bilim adamı Georges Lemaitre oldu. Lemaitre, Evren'in genişlemesini geri sardığımızda Evren'in tek bir birleşimden patlayarak oluştuğunu, daha sonra Evren'in genişlediğini; bir meşe palamudundan bir meşe ağacının büyümesi gibi Evren'in bu tek atomdan ortaya çıktığını söyledi. Bu o kadar inanılmaz gözüküyordu ki, başta bu iddiaya kendi formüllerinden ulaşılan Einstein bile inanamadı. Lemaitre'nin fizikten pek anlamadığını söyleyerek, Evren'in sonsuz genişlikte ve değişmez olduğunu söyledi.
İlk başta, Evren'in genişlediği kuramsal olarak ortaya konmuştu. Hiçbir felsefecinin tarihin uzun zaman diliminde ortaya koyamadığı bir açıklama, Kant gibi bir felsefecinin "Saf Aklın Eleştirisi" eserinde, zihinsel çatışkılardan [zihnin çözemeyeceği sorunlardan] biri olarak gördüğü ve "Zihin bu sorunu çözemez" dediği konuda ortaya konmuştu. Bu kuram her şeye uyuyor ve Evren'in neden yerçekimine rağmen çökmediğini açıklayarak Newton ve Einstein formüllerinin bir birleşimini veriyordu. Alternatifi yoktu. Doğru anahtarın kendi kilidine uyması gibi, doğru açıklama da evrensel tabloya uymuştu. Fakat bilim dünyasında ilk defa duyulan bu açıklama klasik tepkiyle karşılaşmıştı: Hayır, olamaz!
Aynı yıllarda Amerikalı astronom Hubble, tüm bu kuramsal tartışmaların dışında, Mount Wilson gözlemevinde son derece gelişmiş teleskopu ile gözlemler yapıyordu. Hubble tüm galaksilerin birbirinden uzaklaştığını, böylece Evren'in genişlediğini gözlemsel olarak buldu. Böylece Hubble, görmediğimize inanamayız diyenlere "Gördüğünüze inanmalısınız" dercesine genişlemeyi ispatladı. [Hubble bu tespitini Doppler etkisiyle yaptı. Buna göre uzaklaşan cisimlerin dalga boyları ışık dalgalarının spektrumunda uzar; böylece kırmızıya kayar, cisimler yaklaşıyor ise dalga boyu kısalır, böylece maviye kayar.] Tüm galaksilerden gelen ışığın, spektrumda kırmızıya kayması, tüm galaksilerin uzaklaştığını gösteriyordu. Hubble bu gözlemiyle beraber çarpıcı bir yasa da buldu: Galaksilerin uzaklaşma hızları, galaksiler arasındaki uzaklıkla doğru orantılıydı. Galaksi ne kadar uzakta ise, o kadar hızlı uzaklaşıyordu. Bu sonuç tekrar tekrar test edildi. 1950'de ABD'de Mount Palamar'da Dünya'nın en büyük teleskopu inşa edildi. Tüm testler, yeniden kontroller hep bu gözlemi doğruladı. Hatta ölçümler yapılıp Evren'in ilk yaratılış anının yaklaşık 10-15 milyar yıl önce olduğu iddia edildi.
Hubble'ın çalışmalarıyla Einstein da, Lemaitre de ilgileniyordu. Daha önce Lemaitre'ın görüşlerine katılmayan Einstein, bir konferansta Lemaitre'e haklı olduğunu beyan etti. Bu düşünceye inanmamasına yol açan görüşlerinin hayatının en büyük hatası olduğunu itiraf etti. Böylece Evren'in dinamik, sürekli genişleyen yapısı gözlemlerle doğrulanmış bir şekilde anlaşıldı, dönemin en büyük fizikçisi Einstein da bu sonucu kabul etti.
Hubble'ın ve Lemaitre'ın örneklerinde, bir fizikçinin gerek kuramsal, gerek gözlemsel yolla bir sonuca ulaştığında o sonucu nasıl sunduğunu görüyoruz. Lemaitre kuramsal olarak ulaştığı sonuca dayanak olarak Einstein'ın formüllerinden nasıl çıkarım yaptığını gösterirken, Hubble da yaptığı gözlemlerin verilerini ve sonuçlarını sunmaktadır. Böylece fizikçilerin vardığı sonuç bir kitap dolusu altyapıyla bir arada ortaya konmaktadır. Fizik kurallarının Yaratıcısı, tarihteki en büyük tartışmalarından birinin cevabını Kuran'da vermektedir. Kuran, bilim adamlarından farklı olarak doğrudan sonucu verir, bu sonuca gidiş yolları, bu sonuca nasıl ulaşıldığı önemli değildir. Çünkü bu bilgiyi veren bu araçları kullanmadan bu bilgiyi bilmektedir. Evet, Kuran doğrudan sonucu verir. Çok emin, çok kısa, çok net, çok açık bir şekilde...
Herhangi birimiz Evren'e üstten bakma şansına sahip olsaydık ve biri bize "Evren'i tarif et" deseydi, herhalde ilk söyleyeceğimiz şeylerden biri Evren'in genişlediği olurdu. Ancak bilimsel birikim ve gelişmiş teleskoplarla fark edebildiğimiz bu gerçeği, Kur’an'ın 1400 yıl önce söylemesi ne müthiş bir olaydır! Bazıları "Hz. İsa körleri iyileştirecek şekilde mucizeler gösterdiyse, niye çevresindeki herkes iman etmedi?" diye sormaktadır. İşte dine bilimle karşı çıkılmaya çalışıldığı bir ortamda, Kur’an, bilimin en zor birkaç sorusundan birine bir cevap vermekte ve tarihte bu cevabın aynısına rastlanmamaktadır. Gelişmiş teleskopların icadıyla yapılan gözlemler Kur’an'ı doğrulamakta, Kur’an'ın bu mucizesinin benzerini hiç kimse gösterememekte, fakat inanmaya niyetli olmayanlar yine inanmamaktadır. Zaten Kuran bazı insanların hangi mucizeyi görürlerse görsünler inanmayacaklarını belirterek insan psikolojisinin bu yönünü açıklamada da mucize göstermiştir. Sanırız bu örneği gören kişi, İsa'nın ve diğer Peygamberlerin gösterdiği mucizelere karşı kendilerine niye inanılmadığını anlayacaktır. Mucizelerin şekli zamana göre değişmekte, fakat hep açık arayan, gerçeği bulmaya çalışmak yerine, ben nasıl inkâr ederim diye düşünen bazı insan tipleri hiç değişmemektedir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 01:32 PM   #8
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

MADDENİN KÖKENİNDE KUVVET OLMASI
Evren'in genişlediğini söyleyen ayetin başında Evren'in kuvvetle yaratıldığı açıklanmaktadır. Bu ayette "kuvvet" diye çevirdiğimiz kelime "Eyd" kelimesi olup "yed" kökünden gelir ve "el" anlamına geldiği gibi, Kur’an'ın birçok yerinde "kuvvet" anlamında da kullanılır. Örneğin aynı kelime Sad/17’de de geçer ve bu ayet "... Davud'u, kuvvet verdiğimiz kulumuzu hatırla..." diye çevrilir. Ayetin kuvvete dikkat çekmesinin önemli bir noktayı vurgulama olasılığı vardır. [Kuran'daki bilimsel mucizelerin bazısı açıkça söylenerek gerçekleşmektedir. Evren'in genişlediğinin söylenmesi gibi... Bazı bilimsel mucizeler ise işaretle belirtilmişlerdir ki, bu mucizelere ancak yorumla varılabilir. Biz kitabımızda açık gördüğümüz bir çok mucizeyi seçerek açıklıyoruz. Fakat yorumla çıkabilecek bazı mucizeleri ise ana bir başlık açmadan, bir alt başlıkla, bu şekilde dikkatlerinize sunmak istiyoruz]. Bu "kuvvet" bir atomun çekirdeğine kuvvet veya gücün yığıldığı veya çekirdeğin bu güç ve kuvvetin üzerine inşa edildiği gerçeğine denk gelmektedir. Einstein'ın E=mc2 şeklinde formüle ettiği denklem, tüm Evren'in kuvvet üzerine bina edildiğini göstermektedir [Enerji = Kütle x Işık Hızının karesi]. Bu formül belki de fiziğin en önemli formülüdür. Stephen Hawking, satış rekorları kıran kitabı "Zamanın Kısa Tarihi"nde matematiksel denklemler kullanmaktan kaçınmış fakat bir tek Einstein'ın bu formülünü kullanmıştır. Bu formülle kütle veya maddenin enerjinin bir biçimi olduğu, maddenin enerjiye dönüşebilirliği ortaya konmuştur. Böylece madde ile kuvvetin ayrımı yerine, maddenin kuvvet olarak tarifi mümkün olmaktadır. Buradan da Evren'deki maddenin kuvvet ile yaratıldığının söylenmesinin ne kadar önemli fiziksel bir gerçekliğe işaret ettiği anlaşılabilir. Güneş'ten sayısız galaksilere, süpernovalara kadar her şey aslında kuvvetten oluşmuştur.
Büyük Patlamadan sonra bu kadar çok maddenin, yerçekimi kuvvetinin etkisiyle birbirinin üzerine kapanmadan, bu kadar geniş bir alanda, bu kadar büyük bir hızla birbirinden uzaklaşması, Büyük Patlama'da uygulanan kuvvetin olağanüstülüğünü göstermektedir. Bu kuvvet sayesinde Evren genişlemekte ve madde birbirini çekip yeniden kapanmaktan kurtulmaktadır. Bu kuvvet hem çok büyüktür, hem de Allah'ın üstün bilgisiyle çok ince bir şekilde ayarlanmıştır. Bu kuvvet eğer daha zayıf olsaydı gezegenler oluşmadan madde birbirini çekerek kapanacak ve ne galaksiler, ne dünyamız, ne de hayat oluşacaktı. Eğer patlamada uygulanan kuvvet daha şiddetli olsaydı; madde o kadar büyük bir alana yayılacaktı ki, yine ne galaksiler, ne dünyamız, ne de hayat olacaktı. Bir fizikçinin çok güzel bir benzetmesine göre; bu patlamanın galaksilerin, dünyamızın, hayatın oluşacağı şekilde ayarlanmasının olasılığı; bir kurşun kalemi havaya attığımızda, sivri ucu üzerinde durması kadar bile değildir. Allah, bu patlamayla hem kudretinin büyüklüğünü, hem kendisinin bilinçli olarak ilk andan itibaren nasıl her şeyi ayarladığını göstermekte, ayrıca mesajı Kuran'da bu oluşumları anlatarak Kuran'ın kendi mesajı olduğunu da ispat etmektedir.
Böylece Kur’an tek bir ayette, 1900'lü yıllardan önce Evren'in genişlediğini söyleyen tek kitap olma mucizesini göstermekte, aynı zamanda aynı ayetle maddenin kuvvetle yaratıldığına da işaret ederek büyük mucizesini daha da güçlendirmektedir.
E=mc2 formülünden, ışığın hızının büyüklüğünden dolayı atomun içinde depolanmış olağanüstü enerjinin varlığı anlaşılmış ve atom santrallerinden, atom bombalarına kadar yeni buluşlar bu formülün mantığına dayanılarak yapılmıştır. Einstein'a kadar düşünürler maddeyi hareketsiz ve hareketi ise bu hareketsiz maddenin bir tür itme sağlayarak neden olduğu bir etkinlik olarak görmüşlerdir. Leibniz [1646-1716], Allah'ın hareketi maddeye içkin yarattığını [hareketin maddenin iç yapısından kaynaklandığını] söyleyerek maddenin enerjiye indirgenebilir olduğu fikrine yaklaşmıştır; ama bilim dünyasında bu buluşun tam anlamıyla ortaya konuşu formülüyle Einstein'a aittir. (Kur’an Araştırmaları Gurubu)
48- Ve yeryüzü; onu Biz döşedik. İşte, ne güzel döşeyenleriz!
Bu ayette yeryüzüne dikkat çekilerek onun üzerinde yaşayan tüm canlıların ihtiyaçları ile uyumluluğu vurgulanmıştır. Bununla yeryüzündeki özelliklerin sadece Allah tarafından yaratılabileceğine işaret edilmiştir.
Yeryüzünün bu özellikleri birçok ayette insanlığın dikkatine sunulmuştur:
O [Rabbin] ki, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Ve gökten su indirdi de onunla sizin için rızk olarak ürünlerden çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile Allah’a ortaklar koşmayın! (Bakara/22)
O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir.” dedi. -İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice ayetler vardır! Biz sizi ondan [yeryüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.- (Ta Ha/53, 54)
O [Allah] ki, yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı. Orada doğru yolda gidesiniz diye birtakım yollar da kıldı. (Zuhruf/10)
Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk kılmadık mı? (Nebe’/6, 7)
Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü], O [Allah] yaptı; boyunu yükseltti sonra da onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra, sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere yeryüzünü döşedi; ondan [yeryüzünden] suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi]. (Naziat/33)
Ya da, Bizim kır yere suyu salıverip de onunla hayvanların ve kendilerinin yediği bir ekin çıkarmamızı da mı görmediler? Hâlâ görmezler mi? (Secde/27)
Ve ölü toprak onlara [duyarsız kavme] bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar.
Ve Biz onun ürününden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler yaptık. İçlerinde pınarlardan sular fışkırttık. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden çiftleri, onun hepsini yaratan her türlü noksanlıktan münezzehtir. (Ya Sin/33- 36)
(Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, gökleri ve yeryüzünü yaratan, gökten sizin için su indiren mi? Sonra da Biz onunla, bir ağacını bile bitirmenizin söz konusu olmadığı güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir ilâh mı var! Aksine onlar zulümde devam eden bir kavimdir.
(Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, yeryüzünü barınak kılan, aralarında nehirler kılan, onun için sabit dağlar kılan ve iki deniz arasına engel kılan mı? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Bilakis onların çoğu bilmiyorlar. (Neml/60, 61
49 – Ve Biz, siz, iyice düşünürsünüz/ öğüt alırsınız diye her şeyden iki eş yarattık.
Bu ayette de yeryüzündeki her varlığın çift [eşleme sistemine göre] yaratıldığına dikkat çekilmiş, bunun da yine tek Allah tarafından tasarlanabileceği vurgulanmıştır. Böylece insanların bunlardan öğüt, ibret almaları istenmiştir.
Ve O, bütün çiftleri [eşleri] yarattı ve siz onların sırtına binip üzerlerine yerleşirsiniz. Sonra onun üzerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak: “Bunları bizim hizmetimize veren Allah eksikliklerden münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz de yalnızca Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri kıldı. (Zuhruf/12- 14)
Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden çiftleri, onun hepsini yaratan her türlü noksanlıktan münezzehtir. (Ya Sin/36)
Ve Biz yeri yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü iç açıcı-göz alıcı her çiftten bitkiler bitirdik. (Kaf/7)
Ayetteki “iyice düşünürsünüz/ öğüt alırsınız diye” şeklindeki ifadeden “... böylelikle bu çiftleri yaratanın bir ve tek olduğunu bilesiniz” anlamı çıkmaktadır. Zira o tektir, bir tektir, eşi ve benzeri yoktur.
De ki: “O, bir tek olan Allah'tır,
Samed olan Allah'tır,
doğurmamış ve doğurulmamıştır.
Ve hiçbir şey O'na; sadece O'na denk olmamıştır.” (İhlâs suresi)
Yoksa O’nun astlarından, bir takım evliyâ [Yardım eden, yol gösteren, koruyan kimseler] mi kabulleniyorlar? İşte Allah, Velî’nin [Yardım edenin, yol gösterenin, koruyanın] ta kendisidir. Ve O, ölüleri diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. İşte O, göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır/parçalayıcısıdır. O sizin için kendinizden eşler ve en’amdan çiftler yaratmıştır. O, sizi bunun [bu düzenin] içerisinde üretip çoğaltıyor. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. Ve O, en iyi işitendir, en iyi görendir. Göklerin ve yeryüzünün kilitleri yalnızca O'nundur. O, dilediği kimse için rızkı genişletir ve ayarlar. Şüphesiz ki O, her şeyi en iyi bilendir. (Şura/9- 12)
Allah’ın dışındaki her varlığın aydınlık- karanlık, gizli-açık, erkek-dişi, sema-arz, gece-gündüz, düzlük-dağlık, cinn-ins, hayır-şer, sabah-akşam, tatlı-acı, siyah-beyaz, sağlık-hastalık, hareket-sükûn [hareketsizlik], sevap-günah gibi bir eşi vardır.
Evrendeki tüm varlıkların çift olma özelliği dikkate alındığında, 49. ayet bize şunu düşündürmektedir: Madem her şey çifttir, öyleyse “Dünya Hayatı”nın eşi nedir? Bu sorunun cevabı, zorunlu olarak “Ahıret Hayatı” olmaktadır. Bu da ahıretin kesin olacağının bir başka açıdan kanıtıdır.
50 - Öyleyse Allah’a kaçın! Şüphesiz ki ben, sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım.
51 – Ve Allah ile beraber başka bir tanrı kılmayın [oluşturmayın]. Şüphesiz ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım.
Geçmiş ümmetlerin peygamberlerini yalanlayıp helak edilmeleri hatırlatıldıktan ve sema, yeryüzü ve her şeyin çift yaratılışı ile ilgili ayetlerin araştırılması gereğine değinildikten sonra, Rabbimiz “İntak” sanatı ile Kur’an’ı dile getirtmiş ve tüm insanlara “Allah’ın varlığını birliğini kabul edin, O’nun dediklerine inanın, elçisi aracılığı ile ilettiği mesajları uygulayın, O’na tevbe edin, O’ndan bağışlanma isteyin, sadece O’na kulluk edin, sadece O’ndan yardım isteyin ve sadece O’na tevekkül edin …” diye mesaj yollamıştır. Rabbimizin her şeyi çift yarattığı bildirildikten sonra, “Öyleyse Allah’a kaçın!” denilerek de, bu konuda araştırma yapanların varacağı son noktanın Allah olacağı bildirilmiştir.
Allah’a kaçma” tabiriyle verilen mesaj, bazı ayetlerde de farklı bir üslupla şöyle ifade edilmiştir:
Hayır, aksine kim iyi davranan olarak yüzünü Allah’a teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de. (Bakara/112)
Rabbi ona, “İslâm ol!” dediği zaman o [İbrahim], “Ben âlemlerin Rabbi için islam oldum” dedi. (Bakara/131)
Sonra Güneş'i doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene / yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi. (En’am/78, 79)
Ve o [İbrahim]: ‘Kuşkunuz ben Rabbime gideceğim, O, bana yol gösterecek: Rabbim! Bana salihlerden birini lütfet!’ demişti. (Saffat/99, 100)
Yukarıda bu ayetlerde “İntak” sanatı yapıldığını dile getirmiştik. İntak, edebiyatta “Söylemeye kabiliyeti olmayanı söyletmek; dile getirtmek” demektir. Bize göre, Rabbimiz, surenin akışı içerisinde bir parantez açarak 50 ve 51. ayetlerde “İntak” sanatı yapmış ve Kur’an’ı konuşturmuştur. “Öyleyse Allah’a kaçın. Şüphesiz ki ben, sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım. Ve Allah ile beraber başka bir tanrı kılmayın [oluşturmayın]. Şüphesiz ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım” diyen, Kur’an’dır; yani Kur’an ayetleridir. Bilindiği gibi, Rabbimiz Kur’an’da bu sanatı yüzlerce kez kullanmıştır. Buna dair detay daha evvel Meryem suresinde verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c.3, s.517)
52 – İşte böyle, onlardan öncekilere herhangi bir elçi gelince, onun hakkında da mutlaka onlar: “Bir sihirbazdır!” veya “Bir mecnundur!” dediler.
53 – Onlar, bunu tavsiyeleştiler mi? Bilakis onlar, azgın bir toplumdur.
54, 55 – Artık sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin. Ve sen öğüt ver/ hatırlat. Çünkü şüphesiz öğüt/hatırlatmak, müminlere fayda verir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 01:32 PM   #9
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Bu ayetlerde Resulullah hem motive edilmiş, hem de kendisine asli görevi bir kez daha hatırlatılmıştır. Bu hatırlatmalar her ne kadar kalpleri mühürlü kimselere fayda vermese de, gerek o günkü müminler gerekse sonraki kuşaklardaki müminler bu hatırlatmalardan faydalanacak, iman ve amel konularında daha ileri seviyelere ulaşacaklardır.
O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye müminlerin kalplerine sekine [güven- moral- mutluluk] indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Feth/4)
Ve bir sûre indirildiği zaman, içlerinden bir kimse, “o [indirilmiş sûre] hanginizin imanını arttırdı?” der. Fakat iman etmiş kimselere gelince, o [inen sûre], onların imanını arttırmıştır ve onlar sürekli olarak müjdelenip duruyorlar. (Tevbe/124)
Gerçekte inananlar, Allah anıldığında, kalpleri ürperen ve ayetleri onlara okunduğunda, bunun, inançlarını artırdığı ve sadece Rablerine güvenen kimselerdir. Onlar, salâtı ikame ederler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar. İşte bunlar, inananların ta kendisidir. Onlara Rableri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızk vardır. (Enfal/2- 4)

56, 57- Ben, cinn ve insi [herkesi] yalnızca Bana ibadet/ kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan herhangi bir rızk istemiyorum. Ben, onların Beni yedirmelerini de istemiyorum.
58 - Şüphesiz Allah, çok rızk verenin ta kendisidir, çok çetin kuvvetin sahibidir.
Bu ayetlerde Rabbimiz kullarına kendi nezdindeki konumlarını bildirmektedir. İns ve cinn [herkes] birer kul olarak yalnızca Allah’a boyun eğip itaat etmeleri için yaratılmıştır. Bu nedenle, hadlerini aşarak ilahlık ve rablik taslamaya kalkmamalı, kesinlikle Yaratan’dan başkasına kul olmamalıdırlar. Allah Rezzak’tır, Kuvvet Sahibi’dir, Çok Sağlam’dır.
Pasajda aynı zamanda dolaylı olarak müşriklere de sadece kendilerini yarattığına inandıkları Allah’a kulluk etmeleri gerektiği mesajı verilmektedir. Allah bu müşriklerin nitelemelerinden de, takındıkları densizce tavırlardan da münezzehtir. Bu müşrikler hadlerini de, konumlarını da iyi bilmelidirler.
Onlar, Allah’ın astlarından bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı kendilerine Rabler edindiler. Oysa onlar sadece bir tek olan İlah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir. (Tevbe/31)
Yine ant olsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, kesinlikle: “Allah” derler. O halde nasıl çevriliyorlar! (Zuhruf/87)
Ve hiç kuşkusuz eğer sen onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle: “Onları Azîz, Alîm yarattı” diyeceklerdir. (Zuhruf/9)
Yine ant olsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah'a hamd olsun!” Aslında onların çoğu bilmezler. (Lokman/25)
Ve sen gerçekten onlara: “O gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sormuş olsan kesinlikle “Allah!” diyeceklerdir. De ki: “Öyleyse gördünüz mü Allah’ın astlarından çağırdıklarınızı! Eğer Allah bana bir zarar vermek istediyse, onlar O’nun zararını giderebilenler midirler? Yahut bana bir rahmet dilediyse, onlar O’nun rahmetini tutanlar mıdırlar? De ki: “Allah, bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O’na tevekkül ederler.” (Zümer/38)
Ve gölgeler gibi bir dalga onları bürüdüğünde, O’nun için dini arındırarak Allah’a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı orta yolu tutar [iman küfür arasında bir yol tutar]. Ve bizim ayetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör bile bile inkâr eder. (Lokman/32)
(Onlar da) dediler ki: “Demek sen Allah'a; tek olarak [başkasını karıştırmadan] kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!” (A’raf/70)
“İbadet” sözcüğü zamanla ritüel yönleri de olan namaz, oruç, kurban, tesbih gibi dinî faaliyetler için kullanılan bir kavram haline gelmiştir. Bu nedenledir ki, birçokları “Ben, cinn ve insi [herkesi] yalnızca Bana ibadet/ kulluk etsinler diye yarattım” ayetini eksik yorumlayarak “cinn ve insin [bilinen, bilinmeyen akıllı varlıkların]” sadece namaz, oruç, tesbih gibi ameller için yaratılmış olduklarını sanmışlardır. “İbadet” kavramı hakkındaki bu yanlış algının mutlaka tashih edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, söz konusu kavram surenin sonunda “İbadet [Kulluk]” başlığı altında ayrıca ele alınmıştır.
59 – Artık şüphesiz, zulmeden kimseler için arkadaşlarının payı gibi, bir pay vardır. Artık acele etmesinler.
60 – Artık kendilerine vaat edilen günlerinden dolayı vay inkâr etmiş kişilere!
Zariyat Suresi, müşriklere azap tehdidi eşliğinde yapılan bu iki uyarı ayetiyle sona ermektedir. Yapılan bunca açıklamaya, önlerine serilen bunca ayet ve ibrete rağmen hala inat ediyorlarsa, nasıl geçmişteki yalanlayıcılar çeşitli cezalara maruz bırakılmışlarsa, artık onları da böyle yıkıcı bir azap beklemektedir. Geçmiş kıssalarda, tarihi belgelerde ve ören yerlerinde gözlemlediğimiz gibi, Rabbimiz bu zihniyete sahip olanları cezalandırmıştır. Onları bu dünyada rezil rüsva etmiş, ahırette de şiddetle cezalandıracaktır.
59. ayetteki “zulmeden kimseler” ifadesi, “şirk koşan kimseler” demektir. Kur’an’daki “zulüm” sözcüğünün “şirk” anlamında olduğunu daha evvel birçok kez dile getirmiştik. Zulmün “şirk” olduğuna dayanak olan Kur’an ayetlerinden bir kısmını yine hatırlatıyoruz:
Ve hani bir zaman Lokman, oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma, hiç şüphesiz ki şirk [Allah’a ortak koşmak], kesinlikle büyük bir zulümdür” demişti. (Lokman/13)
Şu iman edenler ve imanlarına zulüm giydirmeyenler [şirk karıştırmayanlar]... İşte onlar; güven kendilerinin olanlardır. Doğru yolu bulanlar da onlardır. (En’am/82)
Konumuz olan 60. ayetin müşriklere bir kınama olduğunu yukarıda da ifade etmiştik. Rabbimiz bu dünyada onları kınadığı gibi, onlar da gerek Allah’ın uyarı azabıyla karşılaştıklarında, gerekse her şeyin açığa çıktığı mahşer gününde kendi kendilerini kınamak zorunda kalacaklardır. Aşağıdaki ayetler onların kendi kendilerini hangi gerekçelerle kınayacaklarını haber vermektedir:
Biz, zalim olan nice kentleri de kırıp geçirdik. Onlardan sonra da başka toplumları var ettik.
Öyle ki onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan topukluyorlardı [hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı].
- Topuklamayın! [Hızla uzaklaşıp kaçmayın]; sorgulanmanız için, içinde şımarıp azdığınız şeylere ve evlerinize dönün.-
Onlar: “Yazıklar olsun bizlere! Şüphesiz biz gerçekten zalimler imişiz” dediler.
İşte onların bu çağrıları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş ocak [kül] haline getirinceye kadar son bulmadı.
Ve Biz göğü, yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri, oyun oynayanlar olarak yaratmadık. (Enbiya/11- 16)Ve şüphesiz, Rabbinin azabından bir esinti onlara dokunursa, kesinlikle ‘Eyvah bizlere! Şüphesiz biz zalimler imişiz’ diyeceklerdir. (Enbiya/46)
Ve gerçek vaat yaklaştığı zaman o küfretmiş olan kişilerin gözleri dönüverir: “Eyvah bizlere! Kesinlikle biz bundan gaflet içindeydik. Aslında biz zalim kimseler idik." (Enbiya/97)
Onlar: “Eyvah başımıza gelenlere! Yatıp uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı/uyandırdı? Bu, Rahman’ın vaat ettiği şeydir. Gönderilen elçiler de doğru söylemişler dediler [derler]. (Ya Sin/52)
Artık o zorlu bir haykırıştan ibarettir. Bir de bakmışsın ki, onlar karşıda duruverirler. Ve “Eyvah bizlere! İşte bu, Din Günü’dür!” derler. (Saffat/19, 20)

Yazıklar olsun bizlere! Bizler gerçekten azgınlarmışız, [kendini firavun gibi gören küstahlarmışız.] (Kalem/31)
Allah doğrusunu en iyi bilendir.

İBÂDET [KULLUK]
Arapça bir sözcük olan “ عبادة ibadet ve “ عبوديّة ubudiyet” sözcüklerinin sözlük anlamı; “kulluk yapmak, kölelik etmek, kayıtsız şartsız teslim olmak, hudû ile itaat” demektir. (Lisanü’l Arab, c. 6 , s. 48-54 “abd” mad.) “Müfredat” sahibi İsfehani sözcüğü şöyle tanımlar: “Ubudiyet, kendini alçaltıp, alçak tutup veya kendi kibrini, gururunu kırıp bunu dışa vurmaktır” (el Müfredat; “abd” mad.)
İnsanların belirli kişilere, güçlere, ideolojilere, otoritelere gösterdikleri mutlak itaat ve teslimiyet bu kapsamdadır. Nitekim İsrailoğulları’nın Firavun’a bağlılıkları Kur’an’da kulluk olarak “ عبدabd” sözcüğüyle ifade edilmiştir.
Sonra da Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir güç ile Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik [elçi yaptık]. Bunun üzerine onlar kibire kapıldılar [kendilerinin büyüklüğüne inandılar] ve ululuk taslayan bir kavim oldular.
Sonra da dediler ki: "Bu ikisinin kavimleri bize kulluk ederken biz, bizim benzerimiz olan bu iki beşere inanacak mıyız?" (Mü’minun/45- 47)
Dinî açıdan ise; ibadet “kulun, sahibine, yaratanına [Allah’a] hudû ile itaat etmesi; sahibi, yaratanı tarafından verilen görevleri kayıtsız şartsız kabul edip yerine getirmesi” demektir.
Bir başka ifade ile ibadet, Allah'ın hoşnut ve razı olduğu eylem ve davranışları işlemek sûretiyle Allah'a gösterilen saygı ve içten bağlılıktır.
Allah Kur'ân adındaki talimatnameyle kullarına bir takım görevler bildirmiş ve bu görevlerin kayıtsız şartsız bir itaat ve teslimiyet içinde yerine getirilmesini istemiştir.
Ancak ibadet kelimesi dilimize Türkçe karşılığı verilmeden aynen alındığı için anlam derinliği geniş halk kesimlerince yeterince kavranamamış, bu nedenle de “ibadet”in Allah'a gösterilen bağlılıkla ilgili bir süreç ve tutum olduğu algısı yaygınlaşamamıştır. Bunun sonucu olarak da ibadet denilince –maalesef- namaz, oruç, hac gibi belirli bir kaç dinî davranış anlaşılır olmuştur. Kulluk [İbadet] belirli dinî davranışlarla sınırlı değildir. Allah'a ibadet etmek, insanın her adımında, her hareketinde, her sözünde O'nun koyduğu kurallara uyması, hükümlerini yerine getirmesi, gösterdiği yoldan severek ve isteyerek yürümesi demektir.
Allah’a kulluk ile ilgili Kur’an’da yüzlerce ayet mevcuttur. Bu ayetlerden sadece bir kısmını şu başlıklar altında sunuyoruz:
ALLAH’A KULLUK:
Ey insanlar! Takvalı davranasınız diye, sizi ve sizden öncekileri yaratan, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızk olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Öyleyse siz de, bile bile Allah’a ortaklar koşmayın. (Bakara/21, 22)
İşte Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse, O’na kulluk edin. O, her şey üzerine vekildir [yönetendir]. (En’am/102)
Ve göklerin ve yerin gaybı sadece Allah’a aittir. Ve tüm iş/oluş yalnızca O’na döndürülür. O hâlde O’na kulluk et, O’na tevekkül et. Ve Rabbin, sizin yapmakta olduklarınızdan gafil [habersiz, duyarsız] değildir. (Hud/123)
O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Öyleyse, O’na ibadet et ve O’na ibadet etmekte sabırlı ol. Hiç sen O’nun ismiyle isimlenen birini bilir misin? (Meryem/65)
Ve senin Rabbin kesin olarak şunları gerçekleştirdi [karar altına aldı]: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “öf” deme, onları azarlama. Ve ikisine de kerim [onurlu, tatlı ve güzel] söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten terbiye ettikleri gibi, onlara rahmet et.” (İsra/23)
Ben “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, kesinlikle o size apaçık bir düşmandır ve Bana kulluk edin, işte bu dosdoğru yoldur ve ant olsun ki o [şeytan] sizden birçok nesilleri saptırdı” diye size ahd vermedim mi? Hâlâ aklını kullananlar değil miydiniz? (Ya Sin/60- 62)
Haydin Allah'a secde edin ve kulluk edin! (Necm/62)
İsa apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O halde Allah’a karşı takvalı olun ve bana itaat edin. Şüphesiz ki Allah; O, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin. İşte bu, doğru bir yoldur.” (Zuhruf/63, 64)
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 01:33 PM   #10
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

SADECE ALLAH’A KULLUK:
Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ve de anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sağ ellerinizin sahip olduklarına [sahip olduğunuz kölelere] iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez. (Nisa/36)
Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz. (Fâtiha/5)
De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.”
De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.”
De ki, “Dinimi yalnız kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.” —Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Bana takvalı davranın.-
Ve tağuta, kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelen kimseler; kendileri için müjde olanlardır. Haydi, müjdele, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı! İşte onlar, Allah'ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir. Ve işte onlar kavrama yeteneği [temiz akıl sahibi] olanların ta kendileridir. (Zümer/11- 18)
De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, şüphesiz ben, o, sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men edildim ve ben âlemlerin Rabbine teslim olmamla emrolundum. (Mü’min/66)
Ve kendilerine Kitap verdiklerimiz, sana indirilen [vahiy] le sevinirler. Hizipleşenlerden, ayetlerin bir kısmını inkâr eden kişiler de vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a kulluk etmekle ve O’na şirk koşmamakla emrolundum. Ben yalnızca O’na davet ediyorum, dönüşüm de yalnız O’nadır.” (Ra’d/36)
O [Yusuf]: “Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun tevilini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Şüphesiz ben Allah’a inanmayan bir kavmin -ki onlar ahreti inkâr edenlerin ta kendileridir- milletini terk ettim. Ve atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un milletine uydum. Bizim, Allah’a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara bir lütfudur. Velâkin insanların çoğu şükretmiyorlar. Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok rabbler mi daha hayırlı, yoksa her şeye hâkim ve galip olan bir tek Allah mı? Sizin, O’nun astlarından o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Ona [bunlara tapmanız konusuna] Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah’a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. Ey benim zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine yine şarap sunacak. Diğeri de asılacak da kuşlar onu başından yiyecekler. İşte hakkında fetva istediğiniz iş gerçekleşti” dedi. (Yusuf/37- 41)

Elçiler sadece Allah’a kulluğu öğretmek için gönderilmişlerdir. Hepsi de gönderildikleri topluma sadece Allah’a kulluk etmeleri, sahte ilahlardan uzak durmaları gerektiğini öğretmeye, bu konuda onları irşad ve ikna etmeye gayret etmişlerdir. Kur’an’da anlatılan kıssalarda bütün elçilerin kendi toplumlarına sürekli olarak “Allah’a kulluk edin, sakın ortak koşmayın” dedikleri nakledilmektedir. Bu konudaki yüzlerce ayetten birkaçı şunlardır:
Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona: “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için bana ibadet edin.” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiya/25)

Artık Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin. Allah'ın nimetine şükredin [karşılığını ödeyin]; eğer sadece O'na kulluk edecekseniz. (Nahl/114)

Ve ant olsun ki Biz, her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)
Ve gece, gündüz, güneş ve ay O’nun ayetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Ve eğer sadece Allah’a kulluk yapıyorsanız, onları yaratmış olan Allah’a secde edin. (Fussılet/37)

İbadetin sadece Allah'a yapılması gerektiği Kur'ân'da tekrar tekrar vurgulanmış, peygamber bile olsa Allah'tan başkasına yapılacak ibadetin şirk olacağı belirtilmiştir.
KULLUĞUN AMACI:
Kulluk yapmanın amacı, insanı olgunlaştırmak; böylece sosyal bir varlık olan insanı fıtratındaki zararlı eğilimlerinden arınmış, kötü huy ve alışkanlıkları terbiye edilmiş, bilgili, eğitimli ve ahlakî düzgünlüğe erişmiş bireyler hale getirerek toplumda huzur ve barışı temin etmektir. Kur’an’da gördüğümüz kadarıyla insan, “zâlim, câhil, nankör, zayıf, cimri, âciz, hırslı, huysuz, şehvet-mal düşkünü, egoist, tembel, vahşi, sadist ...” olabilme özellikleriyle yaratılmış bir varlıktır. Bu özellikleriyle başkalarının hak ve hukukuna tecavüze, toplumda zulmün, fesâdın ve kavganın oluşmasına, dolayısıyla da barışın bozulmasına neden olmaktadır. Yüce Allah, bu olumsuz özellikleri ortadan kaldırıp insanın “âlim, âdil, vefakâr, güçlü, cömert, erdemli, iffetli, paylaşımcı, barış sever ...” olmasını sağlamak ve insanı kendine, ailesine ve toplumuna yararlı bir birey haline getirmek için ona ibâdeti / kulluk yapmayı emretmiştir. İbadetin/ kulluğun görünür parametreleri, namaz ve hacc gibi ritüeller; yoksulları gözetmek, darda kalanlara yardım etmek gibi sosyal etkinlikler; dürüstlük ve alçakgönüllülük gibi ahlakî davranışlardır. Bu görevleri yerine getirmenin veya getirmemenin Allah’a herhangi bir yararı veya zararı yoktur. Buna karşılık, bu görevleri yerine getirmenin insanın olgunlaşmasına katkısı son derece büyüktür. Rabbimiz insanın bizzat kendine yararı olacak bu davranışları bir görev olarak insana buyurmakta, teşvik için de bu görevleri yerine getirenlere ahirette büyük mükâfatlar vaat etmektedir. Kulluk görevlerini yerine getirmeyenler ise hem kendilerini ahlakî olgunluğa ulaştıracak bu iç tecrübelerden mahrum kalmakta, hem de bu mahrumiyetin bir sonucu olarak olgunlaşmamanın dünyevî ve uhrevî sonuçlarıyla karşılaşmaktadır.
Ve kim gayret gösterirse, ancak kendisi için gayret gösterir. Allah, gerçekten âlemlerden zengindir. Ve inanan ve salihatı işleyenler, onların kötülüklerini, elbette örteceğiz ve onlara yaptıklarının daha güzeli ile karşılık vereceğiz.” (Ankebut/6, 7)
Ve siz salâtı ikame edin ve zekâtı verin! Kendiniz için önceden her ne iyilik yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir. (Bakara/110)
Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır. Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sen bizim Mevla’mızsın. Ve de kâfir kavimlere karşı yardım et bize. (Bakara/286)
Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz o size tastamam ödenecektir. Ve siz zulmedilmeyeceksiniz. (Bakara/272)
Muhakkak size Rabbinizden basiretler geldi. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de körlük ederse zararı kendisinedir. Ben sizin üzerinize bir bekçi değilim! (En’am/104)

Her kim salihi işlerse artık kendi için yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, artık kendi aleyhinedir. Ve senin Rabbin kullara çok zalim biri değildir. (Fussılet/46)
O nedenle gücünüz yettiğince Allah’a takvalı davranın, dinleyin ve itaat edin. Ve mallarınızdan, kendinizin iyiliğine olarak bağışlayın. Kim de nefsinin aç gözlülüğünden korunursa işte onlar, başarıya ulaşanların ta kendileridir. (Teğabün/16)
Ve yük çeken bir kimse, başkasının yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan hiç bir şey yüklenilmeyecek. -Bir akrabası olsa bile- Şüphesiz sen ancak Rabblerine karşı gaybde haşyet duyan ve salâtı ikame edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah’adır. (Fatır/18)
Kim güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla] şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap [hisse] vardır. Kim de kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir. (Nisa/85)
De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden, elbette, size hakk gelmiştir. Artık doğru yola giren, ancak kendisi için girmiştir ve gerçekten, sapan da, kendi zararına sapmıştır. Ve ben, sizin üzerinize vekil [sizi ayakta tutan; sizden sorumlu biri] değilim.” (Yunus/108)
Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15)
6- Ve kim gayret gösterirse, ancak kendisi için gayret gösterir. Allah, gerçekten âlemlerden zengindir. (Ankebut/6)
12- Ant olsun ki Biz, Lokman’a “Allah’a şükret!” diye hikmet [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler] verdik. —Kim şükrederse kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övgüye en lâyık olandır.- (Lokman/12)
41 – Şüphesiz Biz bu kitabı sana, insanlar için hak ile indirdik. O halde kim doğru yolu bulduysa artık kendi lehinedir. Kim de saptıysa artık o, sırf kendi aleyhine olarak sapar. Ve sen onların üzerine vekil değilsin. (Zümer/41)
44 - Kim inkâr ederse, artık inkârı kendi aleyhinedir. Kim de salihi işlerse, artık onlar da kendileri için döşek [rahat bir yer] hazırlamış olurlar. (Rum/44)
İbadetin/kulluğun sonucu kulları ilgilendirmektedir. Yani yapılan kulluk, kulların işine yaramaktadır. Buna şu örnekleri verebiliriz:
Salât için:
Sana kitaptan vahyedileni oku ve Salâtı [eğitimi, öğretimi, sosyal yardım kurumunu] ikame et [oluştur, ayakta tut]. Muhakkak ki salât, fahşadan ve kötülükten alıkoyar. Ve Allah’ın anılması, elbette daha büyüktür. Ve Allah yapıp ürettiğiniz şeyleri bilir. (Ankebut/45)
Oruç için:
Ey iman etmiş bulunan kimseler! Takva sahibi olursunuz diye sizden evvelkilere yazıldığı [farz kılındığı] gibi, sayılı günlerde, size de oruç tutmak yazıldı [farz kılındı]. (Bakara/183)
İçki, kumar yasağı için:
Ey iman etmiş kişiler! Hamr [İçki, uyuşturucu], kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işlerinden ricstirler [zarar veren şeylerdir]. Öyleyse felaha ermeniz için bunlardan kaçının.
Gerçekten şeytan, içki ve kumarda sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi, Allah’ın zikrinden ve salâttan [ eğitimden, öğretimden ve sosyal destekten] alıkoymak ister. Öyleyse sona erdirmişler [vazgeçmişler] misiniz? (Maide/90, 91)
Hacc için:
Şüphesiz, insanlar için mübarek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke’dekidir [Mekke’dekidir] .
Onda apaçık deliller; İbrahim’in makamı vardır. Oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir. (Al-i Imran/96, 97)
Ve kendilerine ait bir takım menfaatlere tanık olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerinde belli günlerde O’nun adını ansınlar diye insanlar arasında haccı duyur; yürüyerek veya incelmiş [yorgun düşmüş] binekler üstünde her derin vadiyi aşarak sana gelsinler. Siz de onlardan yiyin ve zorluk çeken fakiri doyurun. Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Eski evi/ özgür evi [Kâbe’yi] tavaf etsinler. (Hacc/27- 29)
İçeriğindeki emir ve yasaklardan hareketle bir “kulluk talimatnamesi” olarak tavsif edebileceğimiz Kur’ân iyi incelendiğinde, Yüce Allah’ın bizlere verdiği her bir görevin tamamen kendi yararımıza, eğitilip olgunlaşmamıza yönelik görevler olduğu gözlerden kaçmayacaktır. Dinimizdeki kulluk görevlerinin hiçbir mistik yanı yoktur. Hiç birindeki asıl amaç puan kazanmak, kazandırmak değildir. İbadet olarak verilen görevlerin hepsi de, hayatta olması lâzım gelen gerçek eğitim ve öğretim için gerekli görev ve derslerdir.
KULLUK KURALLARI NİÇİN YALNIZCA ALLAH TARAFINDAN BELİRLENİR?
Şu bir gerçek ki, bireysel ve toplumsal hayatın sağlıklı sürdürülmesi için belirli kurallar, prensipler olmalıdır. Aksi halde anarşi doğar. Bu kurallar ve prensipler insanlar tarafından konulacak olursa, yukarıda bahsettiğimiz negatif özellikleri nedeniyle iyi bir kural, mükemmel bir sistem koymaz veya koyamaz, sağlam ve kusursuz bir rejim oturtamaz. Yetkisini daima kendi çıkarı doğrultusunda kullanarak başkalarını ezme, zulmetme, sömürme gibi toplumsal barışı bozacak eylemlerde bulunur.
Yüce Allah ezelden ebede her şeyi en iyi bilen ve gören olduğuna; kulları arasında hiçbir ayırım ve kayırma yapmayacağına; kullarından her hangi bir çıkarı olmayacağı ve her türlü noksanlıktan münezzeh olduğuna göre, O’nun koyacağı kurallar ve prensipler doğal olarak hem mükemmel hem de evrensel olma gibi bir niteliğe sahip olacaktır. Bu nedenledir ki, Rabbimiz, kullarının eğitilip olgunlaşmasını sağlayacak kulluk görevlerini [ibadetleri] bizzat kendisi belirlemiştir. Bu görevlerin kullar tarafından belirlenmesi, bir fabrikadaki çalışma şekil ve kurallarının işveren tarafından değil de işçiler ve diğer çalışan personel tarafından belirlenmesine benzer.
Kulluk görevlerinin özü bu olmasına rağmen dünya kurulalı beri bu konuda pek çok sapmalar olmuş, Rabbimiz de bu sapmalara daima dikkat çekmiştir. Kur’an’dan öğrendiğimize göre, birçok toplum bu sapkınlık sürecinde kendi hevalarını, peygamberleri, melekleri, din adamlarını, şeytanı ve tağutu (Tâğut; tuğyan/azgınlık sözcüğünden türemiş bir sözcüktür. Bu, Allah’a alternatif olarak kabul edilen her türlü güç, otorite, rejim ve ideoloji demektir. Tâğut daima Allah’ın koyduğu ilkelerin tam tersini önerir veya emreder.) ilah ve rabb edinmiş ve onlara tapınmak gibi bir rezilliğe bulaşmıştır.
Maide/17, Maide/72, Tevbe/31, Bakara/168, 169, 256- 258, 268, Şuara/29, Kasas/38, Nâziat/24, Âl-i Imran/79, 80, Furkan/43, Câsiye/23, 24, Nisa/51, 60, 61, Nahl/36, 98, 100, Zümer/17, 18, A’raf/20, 21, 27, 200, 201, Nur/21, Fatır/6, Ya Sin/59- 62, Nisa/117-120, En’am/112.
SONUÇ:
Yukarıdaki ayetlerde görüleceği üzere, kulluk yapılacak olan, yani kayıtsız şartsız teslim olunacak, itaat edilecek, boyun eğilecek olan sadece Allah’tır. Allah’ın dışında herkes ve her kurum; peygamber, sahabe, din adamı, devlet adamı, her sistem, her ilke, her mezhep, her tarikat, her parti, her ideoloji, her rejim sorgulanmalı, tartışılmalıdır. Böylece aklın gereği yerine getirilip doğru olan bulunmalıdır. Tabiidir ki, bu sorgulama aklî ve ilmî ölçülerle olmalı, fitneye, fesada, bozgunculuğa, anarşiye meydan verilmemelidir.
Kulluk [kayıtsız şartsız teslimiyet, itaat ve boyun eğme] sadece Allah’a yapılmaz da, yukarıda tek tek ele aldığımız sahte ilâhlara yapılırsa, o sahte ilahlar bir takım kişilerin beyinlerini yıkamaya, onları kendilerine kul-köle yapmaya yönelir. Böylesi durumlarda özgür düşünce duracağı, sorgulayıcı akıl yok olacağı ve toplumda barış olmayacağı için, insan da tefekkürsüz, idraksiz, sorumluluk bilinci olmayan bir hayvan durumuna düşer. Zaman durur, akıl-fikir geriler, ilim yok olur, toplumda gelişme tamamen sona erer. Bireyler mutluluğu ve özgürlüğü; toplum da barışı kaybeder. Fitne, fesat ve kargaşa doğar. Dünya cehenneme döner.
Allah, doğrusunu en iyi bilendir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
giriş, suresine, zariyat


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 02:53 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2024, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam