hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE TEBYîNÜ'L -KUR'AN İŞTE KUR'AN ve VİDEOLARI Hakkı Yılmaz > İniş Sırası ile Sureler > 89 Al-i-Imrân Suresi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 8. August 2010, 09:07 PM   #1
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart 89.Al-i-Imrân Suresi

89 (3). Al-i-Imrân Suresi
MEDENÎ, 200 ÂYET

GİRİŞ

Medîne'de inen ilk sûrelerden olup iniş sırasına göre 89. sûre olarak kabul edilir. İçeriğinden hareketle Enfâl sûresi'nden sonra indiği söylenebilir. İçerisindeki farklı konulara ait birçok pasajın, farklı sebeplerle farklı zamanlarda indiği anlaşılmaktadır.

Adını, 33-35. âyetlerden oluşan paragrafta geçen “Âl-i İmrân” [İmrân ailesi] ifadesinden alan bu sûrede, Kitap Ehli ile, özellikle Hristiyanların inançlarının yanlışlığı hususundaki sürtüşmeler, müşrik ve münâfıklar ile yapılan fikrî mücâdeleler, onların iman ve samimiyete daveti, savaşlar, özellikle de Uhud savaşı işlenmekte; bunun yanı sıra da, hayırlı ve diğer toplumlara şâhit olacak olan bu ümmete dünyayı düzeltmeleri için yapmaları gereken görevler bildirilmektedir. Bu sûre, konuları itibariyle Bakara sûresi'nin devamı ve ondaki bazı konuların da açılımı mesâbesindedir.

Sûrenin iyi anlaşılabilmesi için târihsel arka planın bilinmesi gerekir. Bu sebeple ilgili pasajın [121-122, 140-144, 155, 157, 165-168. âyetler] girişine Uhud savaşı'nın nedenleri ve sonuçlarıyla ilgili ansiklopedik tarzda bir açıklamanın yanı sıra, sûrenin inişine neden olan Hristiyanlara yönelik boyutu hakkında da merhum Râzî'nin târihçi İbn İshâk'tan naklettiği bilgiyi koymuş bulunuyoruz:

“Bu sûrenin başından, mübâhele âyetine [61. âyete] kadar olan kısım Hristiyanlar hakkındadır.” Bu Muhammed b. İshâk'ın görüşüdür. O şöyle demiştir: “Hz. Peygamber'e (s.a), Necrân'dan 70 kişilik binitli bir heyet geldi. İçlerinden 14'ü onların eşrafından idi. Bu 14 kişinin 3'ü kavmin ileri gelenlerindendi. Bunlardan 1'i başkanları olup adı da Abdu'l-Mesîh idi. İkincisi, danışmanları ve en ileri görüşlü olanları idi. Ona “Seyyid” diyorlardı, adı ise el-Eyhem idi. Üçüncüsü de, âlimleri, piskoposları ve müderrisleri idi ki adı Ebû Hârise ibn Alkame idi. O, Benû Bekr ibn Vâil kabilesindendi. Hristiyanlık'taki eğitim ve öğretimi, Hristiyanlık'a yaptığı hizmetleri, çalışmaları sebebi ve ilmi ile meşhur olduğu için Rûm hükümdarları tarafından izzet ve ikramlara mazhar kılınarak kendisine birçok mal verilmiş ve idaresine birçok kilise bağlanmıştı. Necrân'dan gelirken bir katıra binmiş, onun yularını da kardeşi Kürz b. Alkame çekmiştir. Ebû Hârise'nin katırı yürürken birden tökezler. Kardeşi Kürz, Hz. Peygamber'i (s.a) kastederek, “O uzaktaki helâk olsun” deyince, Ebû Hârise, “Aksine senin anan helâk olsun” dedi. Bunun üzerine Kürz, “Niçin ey kardeşim?” deyince, o cevaben, “Vallahi o bizim beklemekte olduğumuz peygamberdir” der. Kürz de, “Bunu bildiğin hâlde, o'na inanmana mâni olan nedir?” der. Ebû Hârise, “Şu krallar bize çok mal verip izzet ü ikramda bulundular. Eğer biz Muhammed'i tasdik edecek olursak, onlar bütün verdiklerini geri alırlar” dedi. Bu cevap Kürz'ün kalbinde bir ukde oldu. Müslüman oluncaya kadar bunu gönlünde sakladı. Müslüman olunca, bu hâdiseyi anlattı.

Sonra ileri gelen bu üç reisleri, piskoposları ve danışmanları Hz. Peygamber (s.a) ile, dinlerindeki ihtilaflar üzerine konuştular. Onlar bazan Hz. Îsâ'nın (a.s) “Tanrı” olduğunu, bazan “Allah'ın oğlu” olduğunu, bazan da “üçün [Baba-Oğul-Rûhu'l-Kudüs] üçüncüsü” olduğunu söylüyorlardı. “O, Allah'tır” demelerine, “Çünkü ölüleri diriltir, anadan doğma körleri, alaca hastalığına musab olanları ve diğer hastaları iyileştirir, ğaybları haber verir, çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üfler, o da uçardı” diye delil getiriyorlardı. O'nun, Allah'ın oğlu olduğu iddiasına da, “Çünkü o'nun bilinen bir babası yoktu” diye istidlal ediyorlardı. Onun, üçün üçüncüsü olduğu görüşlerine de, “Çünkü Allah ‘Biz yaptık,’ ‘Biz kıldık’ diyor. Eğer Allah bir olsaydı ‘Ben yaptım’ derdi” diye istidlal etmişlerdir. Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a) onlara, “İslâm'a girin” deyince, onlar, “Biz senden daha önce İslâm'a girdik” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Yalan söylüyorsunuz. Allah'a bir oğul isnad edip duruyorken, haça taparken ve domuz eti yiyip dururken, sizin Müslümanlığınız nasıl doğru olur?!” dedi. Onlar da, “Eğer O, Allah'ın oğlu değil ise, o'nun babası kimdir?” dediler. Hz. Peygamber (s.a) sustu ve bunun üzerine Allah Teâlâ, Âl-i İmrân sûresi'nin başından 80 kadar âyeti indirdi.

Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) onlarla münazaraya başlayarak, şöyle dedi:

— Bilmiyor musunuz, Allah ölümsüz olan bir diridir? Hz. Îsâ ise, ölümlüdür.

— Evet biliyoruz.

— Bilmiyor musunuz ki, babasına benzemeyen hiç bir çocuk yoktur?

— Evet biliyoruz.

— Bilmiyor musunuz ki, Rabbimiz her şeye hâkim ve kayyûmdur? Onu korur, gözetir, muhafaza eder ve rızıklandırır. Hâlbuki Îsâ, bunların herhangi birini yapabilir mi?

— Hayır.

— Bilmiyor musunuz, yerde ve gökte bulunan hiç bir şey Allah'a gizli kalmaz? Îsâ ise, Allah'ın bildirdiğinden başka herhangi bir şeyi bilebilir mi?

— Hayır.

— Rabbimiz, Îsâ'yı anasının rahminde dilediği gibi şekillendirdi. Bunu bilmiyor musunuz? Rabbimizin ise yemez-içmez ve abdest bozmaz olduğunu bilmiyor musunuz?

— Evet, biliyoruz.

— Îsâ'yı anası, bir kadının çocuğunu taşıdığı gibi taşımış, yine bir kadının çocuğunu doğurduğu gibi de doğurmuştur. O da, bir çocuğun beslenmesi gibi beslenmiş, gıdalanmıştı.

— Evet.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi:

— O hâlde Îsâ, sizin iddia ettiğiniz gibi nasıl bir ilâh olabilir?

Onlar da, bunu anladılar; ama sonra küfrân-ı nimette bulunarak, inkârı sürdürdüler.

Yine onlar inatlarını sürdürerek dediler ki:

— Sen, Îsâ'nın, Allah'ın kelimesi ve O'ndan bir rûh olduğunu zannetmiyor musun?

Hz. Peygamber de şöyle karşılık verdi:

— Evet, öyle biliyorum.

Onlar da şöyle dediler:

— Eh, bu da bize yeter.

Bunun üzerine Allah Teâlâ, İşte kalplerinde bir eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak, onun te’vîline yeltenmek için onun müteşâbih olanına tâbi olurlar. Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, “Biz ona inandık. Hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Akıl sahiplerinden başkası bunu iyi düşünemez (Âl-i İmrân/7) âyetini indirdi.

Sonra onlar, bu âyeti kabul etmeyince Allah Teâlâ Hz. Muhammed'e (s.a) onlarla “mübâhele”yi [karşılıklı lânetleşmeyi] emretti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), onları “mübâhele”ye davet edince, onlar dediler ki:

— Ey Ebâ'l-Kâsım! Bizi bırak da bir düşünelim. Sonra, yapmamızı istediğin şeyi yapmak için sana geliriz.

Sonra da çekip gittiler.

Daha sonra bu üç kişi kendi aralarında birbirlerine sordular:

— Bu konuda ne diyorsunuz?

İçlerinden birisi şöyle dedi:

— Ey Hristiyan topluluğu! Allah'a yemin ederim ki, sizler hiç şüphesiz Muhammed'in peygamber olduğunu biliyorsunuz. Andolsun ki o size, peygamberiniz hakkındaki meseleyi çok güzel izah etti. Yine, yemin ederim ki, bir peygamber ile lânetleşmeye girmiş olan her kavmin, büyüğünün-küçüğünün öldüğünü; eğer siz de bunu yaparsanız, bunun sizin kökünüzü kurutacağını biliyor musunuz? Madem ki bu dinde kalmak istiyorsunuz, o hâlde o adamla bir anlaşma yapın, sonra da ülkenize dönün!

Bunun üzerine onlar, Allah'ın Rasûlü'ne gelerek şöyle dediler:

— Ey Ebâ'l-Kâsım! Biz seninle lânetleşmemeye, seni kendi dininde bırakmaya, kendimiz de kendi dinimiz üzere kalmaya karar verdik. O hâlde, malımız, mülkümüz hususunda anlaşmazlığa düştüğümüzde aramızda hükmedecek ashâbından birini beraberimizde yolla. Çünkü siz bizim nazarımızda kabule şayan kimselersiniz.

Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara şöyle dedi:

— Öğle sonu yanıma geliniz de, çok kuvvetli ve güvenilir bir hakemi sizinle beraber yollayayım.

Hz. Ömer ise içinden şöyle diyormuş: “Ben hiç bir zaman emirlikten hoşlanmadım. Fakat o gün, kendimin tayin edilmesini umuyordum. Öğle namazını Allah'ın Rasûlü ile kıldığımızda, o, selâmdan sonra, sağa ve sola bakmıyordu. Ben de, beni görsün diye ileri atılıyordum. O ise, sürekli göz gezdiriyordu. Nihâyet Ebû Ubeyde ibnu'l-Cerrâh'ı gördü. Onu çağırdı ve dedi ki”:

— Onlarla git; ihtilâf ettikleri hususlarda aralarında hakk ile hüküm ver.

(Ömer şöyle devam etti “Hayatımda ilk defa arzuladığım emirliği, idareciliği de Ebû Ubeyde alıp götürdü.”[1]

RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA

MEAL:

1. ا [elif/1], ل [lâm/30], م [mîm/40].

2. Allah, Kendisinden başka tanrı diye bir şey olmayandır, hayy'dır, kayyûm'dur.

3-4. O [Allah], sana, kendisinin iki eli arasındakileri doğrulayıcı olarak bu kitabı hakk ile indirdi. O, daha önce insanlara hidâyet olarak Tevrât'ı ve İncîl'i de indirmişti. Furkân'ı da O indirdi. Şüphesiz Allah'ın âyetlerini inkâr eden şu kimseler, çetin bir azap kendileri için olanlardır. Allah, azîz'dir, intikam sahibidir [suçluları yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlayandır].

5. Şüphesiz Allah; yeryüzünde ve gökte hiç bir şey Kendisine gizli kalmayandır.

6. O, sizi, rahimlerde dilediği gibi şekillendirendir. Kendisinden başka ilâh diye bir şey yoktur. O, azîz'dir hakîm'dir.

7-9. O [Allah], sana bu kitabı indirendir. Ondan [bu kitaptan] bir kısmı muhkem [yasa içeren] âyetlerdir ki, bunlar, kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşâbihlerdir [benzeşen anlamlılardır]. Amma, durum bu iken, kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onun te’vîline yeltenmek için hemen ondan müteşâbih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yetenekleri olanlar öğüt alırlar.

10-11. Şüphesiz şu küfretmiş kimseler; onların malları ve evlâtları, aynı Firavun'un yakınlarının ve onlardan öncekilerinki gibi Allah'tan hiç bir şeyi savamaz. Ve onlar ateş'in yakıtıdırlar. Onlar [Firavun'un yakınları ve onlardan öncekiler], âyetlerimizi yalanladılar da Allah, onları günahları yüzünden yakalayıverdi. Ve Allah, cezası/yakalaması çok çetin olandır.

12. Küfretmiş şu kimselere, “Siz, yakında yenilgiye uğrayacak ve cehenneme toplanacaksınız” de. Ve o, ne kötü bir döşektir!

13. Karşılaşan iki birlikte sizin için kesinlikle bir âyet vardır; birliğin biri, Allah yolunda savaşıyordu; diğeri de inkârcıydı. Onları, göz görüşüyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve Allah, dilediğini yardımıyla güçlendirir. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için kesinlikle bir ibret vardır.

14. Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

15-17. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takvâ sahibi olan; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden, doğru olan, sürekli saygıda duran, infakta bulunan ve seherlerde istiğfâr eden kişiler için Rabb'lerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah kulları en iyi görendir.

18. Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah'tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, azîz, halîm'den başka ilâh diye bir şey yoktur.

19. Şüphesiz Allah nezdinde din, İslâm'dır. Kendisine kitap verilen kimseler de, ancak, kendilerine o bilgi geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı ayrılığa düştüler. Kim de Allah'ın âyetlerini inkâr ederse; artık şüphesiz Allah, hesabı çabuklaştırandır.

20. Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben yüzümü [kendimi] Allah için sağlamlaştırdım [ben Müslüman oldum]. Bana uyanlar da (Müslüman oldular).” Kitap verilenlere ve Ümmilere [Anakentliler'e], “Siz de sağlamlaştırdınız mı [İslâm'ı kabul ettiniz mi]?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa [İslâm'a girerlerse] artık doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece tebliğ etmektir [mesajı iletmektir]. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

21. Şüphesiz Allah'ın âyetlerini inkâr eden, hakksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler; sen hemen bunları acıklı bir azapla müjdele!

22. İşte bunlar, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da bir şey yoktur.

23. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan şu kimseleri görmedin mi? Onlar, aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına çağrılıyorlar, sonra onlardan bir kısmı, mesafeleşerek geri duruyorlar.

24-25. Bu, onların, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demeleri nedeniyledir. Onların uydurmuş oldukları şeyler de, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır?

26-27. De ki: “Ey mülkün mâliki Allahım! Sen mülkü dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de mülkü çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü kılarsın, dilediğin kimseyi de zelîl edersin. Hayır, Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”

28. Mü’minler, mü’minlerin astlarından kâfirleri velîler edinmesinler. Artık onu her kim yaparsa Allah'tan hiç bir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden çekindiriyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır.

29. De ki: “Göğüslerinizdeki şeyleri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Ve O [Allah], göklerde olan şeyleri ve yerde olan şeyleri bilir. Ve Allah, her şeye gücü yetendir.”

30. O gün her nefis, hayırdan işlediği şeyleri, kötülükten işlediği şeyleri hazırlanmış bulur. Kendisi ile onun [yaptığı kötülükler] arasında şüphesiz çok uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah, sizi Kendisinden çekindiriyor. Şüphesiz Allah, kullarına çok şefkatlidir.

31. De ki: “Eğer siz Allah'ı seviyorsanız o zaman bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı sizin için bağışlasın. Ve Allah gafûr'dur, rahîm'dir.

32. De ki: “Allah'a ve Elçi'ye itaat edin!” Artık yüz çevirirlerse, biliniz ki, şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez.

33-34. Şüphesiz Allah, Âdem'i, Nûh'u, İbrâhîm ailesini ve İmrân ailesini –birbirinin soyundan olmak üzere– âlemler üzerine seçkin kıldı. Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

35. Hani bir zaman İmrân'ın karısı, “Rabbim! Kesinlikle ben, karnımdakini tam hür olarak Senin için adadım. Sen de benden kabul et, şüphesiz Sen en iyi işitensin, en iyi bilensin” demişti.

36. Onu doğurunca da, “Rabbim, şüphesiz ben, onu kız doğurdum; –halbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir– erkek, kız gibi değildir. Ve şüphesiz ona Meryem adını verdim. Ve şüphesiz ben, onu ve soyunu şeytan-ı racîmden Sana sığındırırım” dedi.

37. Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti. Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi. Ve ona Zekeriyyâ kefil oldu. Zekeriyyâ ne zaman onun üzerine; mihraba girse, onun yanında bir rızık bulurdu. O [Zekeriyyâ], “Ey Meryem! Bu sana nereden?” dedi. O [Meryem] da, “O, Allah katındandır” dedi. Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır.

38. Orada Zekeriyyâ, Rabbine yakardı: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı en iyi işitensin” dedi.

39. Sonra o [Zekeriyyâ], mihrabda dikilmiş destek verirken [eğitim-öğretim yaptırırken] melekler o'na, “Şüphesiz Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi [bir önder], iffetli bir peygamber olarak, sâlihlerden Yahyâ'yı müjdeliyor” diye seslendiler.

40. O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmışken, karım da kısır iken benim için bir delikanlı nasıl olabilir?” dedi. O [Allah], “Öyledir, Allah dilediğini yapar” dedi.

41. O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Benim için bir âyet [alâmet] kıl” dedi. O [Allah], “Senin âyetin [alâmetin], işaretle hariç, insanlara üç gün, konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, sabah-akşam [daima] tesbîh et” dedi.

42-43. Ve hani melekler, “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına seçti. Ey Meryem! Rabbine saygılı ol, O'na boyun eğ ve rükû edenlerle [rükû eden erkeklerle] beraber rükû et!” demişlerdi.

44. İşte bu, ğaybın önemli haberlerinden sana vahyettiklerimizdir. Ve Meryem'e hangisi kefil olacağına kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Onlar tartışırlarken de sen yanlarında değildin.

45-46, 48-51. Hani bir zaman melekler, “Ey Meryem! Allah seni, Kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih'tir. Dünya ve âhirette saygındır. Ve o yaklaştırılanlardan ve sâlihlerdendir. Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da. Ve O [Allah], o'na kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] ve Tevrât ile İncîl'i öğretecek. Ve o'nu İsrâîloğulları'na, ‘Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir mucize getirdim. Ben, çamurdan kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle o kuş oluverir. Ben, körü ve abraşı iyileştirir, ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim. Evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Eğer inananlarsanız bunda sizin için kesinlikle bir mucize vardır. Tevrât'tan iki elim arasındakini doğrulayıcıyım. Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim. Rabbinizden bir mucize de getirdim size. Artık Allah'a takvâlı davranın ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Onun için O'na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur’ diye bir elçi yapacak” demişlerdi.

47. O [Meryem], “Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur?” dedi. O [Allah], “Öyledir! Allah dilediği şeyi yaratır; O, bir işe karar verdiği zaman onun için ‘Ol!’ der, o da hemen olur” dedi.

52-53. Sonra Îsâ, onlardan inkârcılıklarını sezince, “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol. Rabbimiz! Biz Senin indirdiğine iman ettik, Elçi'ye de uyduk. Artık bizi şâhitlerle beraber yaz” dediler.

54. Ve onlar [inanmayanlar] kötü plan yaptılar, Allah da kötü plan yaptı [onların kötü planlarını boşa çıkardı]. Ve Allah, plancıların [kötü planları boşa çıkaranların] en hayırlısıdır.

55-57. Hani Allah, “Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim, seni Kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Şu inkâr eden kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere gelince de, O [Allah], onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, zâlimleri sevmez” demişti.

58. İşte bu, Biz bunu sana, âyetlerden ve yasalar içeren hatırlatmalardan/öğütlerden [Kur’ân'dan] okuyoruz.

59. Şüphesiz Allah katında Îsâ'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir; O, onu topraktan yarattı, sonra ona “Ol!” dedi, o da hemen oldu.

60. Bu gerçek, senin Rabbindendir, öyleyse şüphecilerden olma.

61. Sana bilgiden geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışırsa hemen, “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lânetleşelim de Allah'ın lânetini yalancılar üzerine kılalım” de.

62. Şüphesiz bu, kesinlikle gerçek kıssanın ta kendisidir. Allah'tan başka hiç bir tanrı da yoktur. Ve şüphesiz Allah, azîz'in, hakîm'in ta kendisidir.

63. Artık yüz çevirirlerse, bilinsin ki, Allah, bozguncuları en iyi bilendir.

64. De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze; “Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ın astlarından bazımız bazımızı rabbler edinmeyelim”e geliniz. Buna rağmen eğer onlar, yüz çevirirlerse, artık “Şüphesiz bizim müslimler olduğumuza şâhit olun” deyin.

65. Ey Kitap Ehli! Tevrât ve İncîl kendisinden sonra indirildiği hâlde İbrâhîm hakkında niçin tartışıyorsunuz? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

66. İşte siz bunlarsınız. Biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız, peki, hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.

67. İbrâhîm Yahûdi ve Hristiyan değildi. Ama o, müslim bir hanîfti. O, müşriklerden de değildi.

68. Şüphesiz, insanların İbrâhîm'e en yakın olanları, elbette o'na uyanlar, bu Peygamber, ve şu iman eden kimselerdir. Allah mü’minlerin velîsidir [yakın olanı-yardım edeni-yol göstereni-koruyanıdır].

69. Kitap Ehlinden bir tâife sizi saptırmak istedi. Hâlbuki onlar, sadece kendilerini saptırıyorlar, farkına da varmıyorlar.

70. Ey Kitap Ehli! Sizler tanık olup dururken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?

71. Ey Kitap Ehli! Sizler bilip dururken, niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve gerçeği gizliyorsunuz?

72-74. Kitap Ehlinden bir grup da, mü’minlerin dönmeleri için, “İndirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin. Ve size verilenin benzerinin bir kimseye verilmiş olduğuna yahut Rabbinizin nezdinde sizin aleyhinize deliller getirecekleri hususunda kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın” dediler. De ki: “Şüphesiz kılavuzluk, Allah'ın kılavuzluğudur.” De ki: “ Şüphesiz lütuf, Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Ve Allah, vâsi'dir, alîm'dir. Rahmetini dilediğine tahsis eder. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir.”

75. Ve Ehl-i Kitaptan öylesi vardır ki, eğer onlara yüklerle emânet teslim etsen onu sana geri öder. Onlardan öyleleri de vardır ki, ona bir tek dinar [para] emânet etsen, üzerine dikilmeden onu sana geri vermez. Bu, onların, “Ümmîlerin/Anakentlilerin bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir” demelerinden dolayıdır. Onlar, bilip durdukları hâlde Allah hakkında yalan da söylerler.

76. Hayır, kim O'nun ahdine vefalı olursa ve takvâlı davranırsa, bilsin ki şüphesiz Allah takvâlı davrananları sever.

77. Şüphesiz şu, Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir paraya satanlar; işte onlar, âhirette kendilerine hiç bir pay olmayanlardır. Ve Allah kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Çok acıklı azap da onlar içindir.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:08 PM   #2
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

78. Ve onlardan [Kitap Ehlinden], o, kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken bir güruh vardır. O, Allah katından olmadığı hâlde, “Bu, Allah katındandır” derler. Kendileri bilip dururken, Allah'a karşı yalan da söylerler.

79. Allah'ın kendisine kitap, hüküm [yasama-yürütme] ve peygamberlik verdiği hiç bir beşer için [insanlardan hiç bir kimse için], insanlara, “Allah'ın astlarından olan bana, kul/köle olun” demek yakışmaz. Fakat, “Öğrettiğiniz ve ders aldığınız [okuduğunuz] kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” (demesi yaraşır).

80. Ve O [Allah] size, “Melekleri ve peygamberleri Rabb'ler edinmenizi emretmez. Siz müslim olduktan sonra, size küfrü emreder mi?!

81 Ve hani Allah peygamberlerin, “Andolsun ki size kitaptan ve hikmetten [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden] verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz!” mîsâkını almıştı. O [Allah], “Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” dedi. Onlar, “İkrar ettik” dediler. O [Allah], “Öyleyse şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım” dedi.

82. Artık bundan sonra her kim dönerse, artık, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.

83. Peki, onlar, göklerde ve yerde olan herkes, ister istemez O'nun için islâmlaşmışken ve kendileri de sadece O'na döndürüleceklerken Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?

84. De ki: “Biz Allah'a, bize indirilene [Kur’ân'a], İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a ve torunlara indirilene, Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve peygamberlere Rabb'lerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz, yalnız O'nun için islâmlaşanlarız.”

85. Ve kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o takdirde hiç bir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve o [İslâm'dan başka din arayan kimse], âhirette zarar edenlerden olacaktır.

86. İmanlarından ve şüphesiz Elçi'nin hakk olduğuna tanık olduktan ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, küfreden bir topluma Allah nasıl kılavuzluk eder? Ve Allah, zâlimler toplumuna kılavuzluk etmez.

87-88. İşte onların cezaları, Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti sürekli içinde kalmak üzere şüphesiz onların üzerlerindedir. Kendilerinden bu azap hafifletilmez ve kendilerine mühlet verilmez.

89. Ancak bundan sonra tevbe eden ve düzeltenler başka. Artık, şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

90. Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olan şu kimseler; onların tevbeleri asla kabul olunmayacaktır. Ve işte onlar sapıkların ta kendileridir.

91. Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölen kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın, onu fidye verseler bile asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

92. Sevdiğiniz şeylerden bağışlamadıkça asla birr'e/iyi kimseliğe eremezsiniz. Siz her neyi bağışlarsanız da kesinlikle Allah onu en iyi bilendir.

93-94. Tevrât indirilmeden önce, İsrâîl'in [Ya‘kûb'un] kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrâîloğulları için helâl idi. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, hemen Tevrât'ı getirip de onu okuyun. Artık kim bundan sonra Allah'a karşı yalan uydurursa, artık işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”

95. De ki: “Allah doğru söylemiştir. Öyle ise hanîf olarak İbrâhîm'in dinine uyun. Ve o, müşriklerden değildi.”

96-97- Şüphesiz, insanlar için mübârek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke'dekidir [Mekke'dekidir]. Onda apaçık deliller; İbrâhîm'in ayaklanma yeri [eğitilip-yetiştirilip şirke karşı ayaklandığı yer] vardır. Ve oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, bilsin ki, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir.

98. De ki: “Ey Kitap Ehli! Allah, yaptıklarınıza tanık iken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?”

99. De ki: “Ey Kitap Ehli! Siz tanık olduğunuz hâlde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek inanan kimseleri Allah'ın yolundan çeviriyorsunuz? Allah yaptıklarınıza duyarsız değildir.”

100. Ey iman etmiş kimseler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak döndürürler.

101. Size Allah'ın âyetleri okunup dururken ve O'nun Elçisi aranızda iken de nasıl kâfir olursunuz? Kim de Allah'a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, dosdoğru kılavuzlanmıştır.

102. Ey iman etmiş kimseler! Allah'a nasıl takvâlı davranmanız gerekiyorsa öyle takvâlı davranın ve ancak müslimler olarak can verin.

103. Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O [Allah], kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte, Allah, doğru yolu bulasınız diye âyetlerini sizin için böyle ortaya koyar.

104. Ve içinizden hayra çağıran, ma‘rûfu emreden, münkerden men eden bir ümmet bulunsun. Ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

105-107. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşen kimseler gibi de olmayın. İşte bunlar, birtakım yüzlerin beyazlaştığı birtakım yüzlerin siyahlaştığı günde büyük bir azap kendileri için olanlardır. Artık yüzleri kararan kimselere, “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir mi oldunuz? Öyleyse, küfretmiş olduğunuzdan dolayı tadın cezayı!” Yüzleri ağaran kimseler de, biliniz ki, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada sürekli kalanlardır.

108. Bunlar, Allah'ın, âyetleridir. Biz, sana gerçek olarak okuyoruz. Allah âlemlere hiç bir zulmü istemez.

109. Ve göklerde ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. Ve bütün işler yalnızca Allah'a döndürülür.

110. Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; ma‘rûfu emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız. Kitap Ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mü’mindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimsedirler.

111. Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlar, yardım olunmazlar.

112. Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Ve –Allah'ın ipine ve insanların ipine bağlı kalanlar hariç– onlar Allah'ın hışmına uğradılar ve üzerlerine de miskinlik vurulmuştur. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve hakksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir. Bu, isyan etmiş ve haddi de aşmış olmaları nedeniyledir.

113-114. Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde secde ederek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar.

115. Ve onlar hayırdan ne işlerlerse asla örtülmeyecektir [karşılıksız bırakılmayacaklardır]. Ve Allah, takvâlı davrananları en iyi bilendir.

116. Şu inkâr eden kimselerin malları ve çocukları, Allah'tan yana, onlara asla bir fayda vermeyecektir. Ve işte onlar, ateş ashâbıdırlar. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar.”

117. Onların bu basit hayatta harcadıklarının durumu, kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine isâbet edip de onları helâk eden, içinde kavurucu soğuğu olan rüzgârın durumu gibidir. Ve Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmediyorlar.

118. Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş [sıkı arkadaş] edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz, sizin için âyetleri kesinlikle açığa koymuşuzdur.

119. İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler, siz kitabın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman “İnandık” derler. Başbaşa kaldıkları zaman da size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “Kininizle ölün [geberin]!” Şüphesiz ki Allah göğüslerin özünü [gönülleri] en iyi bilendir.

120. Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider ve eğer size bir kötülük isâbet etse onunla sevinirler. Ve eğer sabreder ve takvâlı davranırsanız, onların hileleri size hiç bir şeyce zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır.

121. Ve hani sen, sabah erkenden mü’minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ehlinden ayrılmıştın. –Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.–

122. O zaman sizden iki grup, Allah, kendilerinin velîsi olmasına rağmen bozulmaya yüz tutmuştu. –Artık inananlar, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler!–

123-127 Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, şükredesiniz diye size Bedir'de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/hulûl ettirilen üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabrederseniz ve takvâlı davranırsanız, evet (sizi Rabbiniz destekler). Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder. Ve Allah, bunu [yardımı] size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf, O [Allah], küfretmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye azîz ve hakîm Allah katındandır. Öyleyse Allah'a takvâlı davranın.

128. Bu işten sana hiç bir şey yoktur. O [Allah], ya onların tevbesini kabul eder yahut onlara, azap eder. Artık, şüphesiz onlar zâlimlerdir.

129. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Ve Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

130. Ey iman etmiş kimseler! Kat kat artırılmış olarak ribayı yemeyin. Felâh bulmanız için Allah'a takvâlı davranın.

131. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.

132. Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin.

133-135. Ve Rabbinizden bağışlanmaya, eni göklerle yer kadar olan, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyen muttakiler için hazırlanmış olan cennete koşuşun. Ve Allah, muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri] sever.

136. İşte bunların karşılığı, Rabb'lerinden bağışlanma ve içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. Yapıp edenlerin karşılığı/ödülü ne güzeldir!

137. Kesinlikle sizden önce sünnetler gelip geçti. Hadi, yeryüzünde gezin de yalanlayıcıların âkıbetinin nasıl olduğunu bir görün.

138. Bu (emirler), insanlar için bir açıklama ve muttakiler için bir yol gösterme ve bir öğüttür.

139. Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz.

140-141. Eğer size bir yara değmişse, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler, Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah zâlimleri sevmez.

142. Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden cennet'e gireceğinizi mi sandınız.”

143. Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. İşte bakıp duruyorken onu gerçekten gördünüz.

144. Ve Muhammed, ancak bir elçidir. Kesinlikle o'ndan önce elçiler gelip geçmiştir. Şimdi eğer o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim ki de geri dönerse, bilsin ki Allah'a hiç bir şekilde zarar veremez. Ve Allah, şükredenleri karşılıklandıracaktır.

145. Ve herkes sadece Allah'ın bilgisiyle vakitlendirilmiş bir yazgı olarak ölür. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz, şükredenleri karşılıklandıracağız.

146. Nice peygamberler de vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isâbet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever.

147. Onların sözleri de sadece, “Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı bağışla ve ayaklarımızı sâbitle, kâfirler toplumuna karşı bize yardım et!” idi.

148. Bu yüzden Allah, onlara dünya karşılığını ve âhiret karşılığının güzelliğini verdi. Ve Allah, muhsinleri [güzelleştirenleri-iyileştirenleri] sever.

149. Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz şu küfretmiş kimselere uyarsanız, onlar, sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler de siz kaybedenlerden oluverirsiniz.

150. Aslında, Allah, sizin mevlânızdır. Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.

151. Biz, Allah'ın, hakkında hiç bir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarından dolayı, şu inkâr etmiş kimselerin kalplerine korku salacağız. Onların varacakları yer ateş'tir. Zâlimlerin barınağı da ne kötüdür!

152. Ve siz, Allah'ın bilgisi ile düşmanlarınızı doğrarken O [Allah], size olan vaadini doğru olarak gerçekleştirdi. Allah size sevdiğiniz şeyleri gösterdikten sonra zaafa düştünüz, o iş hakkında çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti istiyordu. Sonra O [Allah] sizi, belalandırmak [denemek] için onlardan geri çevirdi ve kesinlikle sizi bağışladı. Ve Allah mü’minlere karşı çok lütuf sahibidir.

153. Ve hani siz yukarı kaçıyordunuz, hiç kimseye bakmıyordunuz. Elçi de ötenizden sizi çağırıyordu. Bundan dolayı Allah, elinizden gidene ve kendinize isâbet edene üzülmeyesiniz diye size keder üstüne keder ile karşılık verdi. Allah, yaptıklarınıza haberdardır.

154. Sonra O [Allah], o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. Bir grup da; kendilerini nefisleri önemsetti; Allah'a karşı gerçek dışı câhiliyet zannı olarak, zann üretiyorlardı. Onlar, “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. –De ki: “Bütün iş Allah'a aittir.– Onlar, sana açıklamayacakları şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti.” Ve o, Allah'ın göğüslerinizdekini sınaması ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Ve Allah, göğüslerinizdekini çok iyi bilendir.”

155. Şüphesiz iki toplumun karşılaştığı gün, sizden yüz çevirip giden kimseler; şeytan onların kazandıkları şeylerin acısıyla ayaklarını kaydırmak istedi. Yine de Allah onları kesinlikle affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, halîm'dir [çok yumuşak davranandır].

156. Ey iman etmiş kişiler! İnkâr etmiş ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için, “Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen kişiler gibi olmayın. Kesinlikle Allah, bunu, onların kalplerinde bir yara kılacaktır. Ve Allah hayat verir ve öldürür. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.

157. Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz de, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, kesinlikle onların topladıklarından daha hayırlıdır.

158. Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz de kesinlikle Allah'a toplanacaksınız.

159. İşte, sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.

160. Allah size yardım ederse, sizi yenecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, artık ondan sonra size kim yardım edebilir? Öyleyse mü’minler sadece Allah'a tevekkül etsinler.

161. Ve hiç bir peygamber için hıyânet olur şey değildir. Ve kim ihânette bulunursa kıyâmet günü hâinlik ettiği şey ile gelir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir. Onlar, zulme de uğramazlar.

162. Peki, Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? O, ne kötü dönüş yeridir!

163. Onlar, Allah nezdinde derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını en iyi görendir.

164. Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

165. İki katını isâbet ettirdiğiniz bir musibet, kendinize isâbet edince mi, “Bu [hezimet], nereden!” dediniz? De ki: “Bu [başınıza gelen hezimet], kendi nezdinizdendir.” Şüphesiz Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.

166-168. İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir. Ve mü’minleri bilsin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için, “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyen kimseleri– bilsin içindir. Ve onlara, “Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız” denilmişti. Onlar, “Biz savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık” dediler. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydiyin kendinizden ölümü uzaklaştırınız.”

169-171. Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerle sevinçli olarak Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'tan bir nimeti, lütfu ve Allah'ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.

172-173. Kendilerine yara dokunduktan sonra Allah ve Elçi'nin davetine katılan kimseler; insanlar, kendilerine, “Şüphesiz insanlar size karşı birlik oldular, onlardan ürperin” dediklerinde, bunun, kendilerini inançça ziyâdeleştirdiği ve, “Allah bize yeter. O, ne güzel vekîldir!” diyen kimseler; onlardan iyileştiren-güzelleştiren ve takvâlı davranan kimselere büyük bir mükâfât vardır.

174. Sonra da onlar, kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve lütfuyla geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Ve Allah, çok büyük lütfun sahibidir.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:08 PM   #3
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

175. Şüphesiz ki o şeytan, kendi yakınlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun.

176. Şu küfürde yarışan kişiler de seni üzmesin. Onlar, Allah'a hiç bir şeyce asla zarar vermezler. Allah onlara âhirette bir pay kılmamak istiyor. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.

177. Şüphesiz iman karşılığında inkârı satın alan kimseler, Allah'a hiç bir şeyce asla zarar vermezler. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

178. Şu küfretmiş kimseler, şüphesiz Bizim kendilerine mühlet verişimizin, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Şüphesiz Biz onlara günahça artsınlar diye mühlet veriyoruz. Ve onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

179. Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir. Allah sizleri ğayb üzerine muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah'a ve Elçisi'ne iman edin. Ve eğer iman eder ve takvâlı davranırsanız, işte o zaman sizin için çok büyük bir karşılık vardır.

180. Ve Allah'ın, kendilerine fazlından verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilakis o, kendileri için şerrdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası yalnızca Allah'a aittir. Ve Allah yaptıklarınıza bilgi sahibidir.

181-182. Allah, “Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz” diyen kimselerin sözünü kesinlikle duydu. Onların söyledikleri şeyleri ve peygamberleri hakksız yere öldürmelerini yazacağız. Ve Biz, “Tadın o yakıcının azabını! Bu, kendi ellerinizin önden gönderdiklerinin karşılığıdır” diyeceğiz. Ve şüphesiz Allah, kullara asla zulmedici değildir.

183. Onlar [“Allah fakir, biz zenginiz” diyenler], “Ateşin yiyeceği bir kurbanı bize getirmedikçe hiç bir elçiye iman etmeyeceğimize dair Allah bize kesinlikle ahidde bulundu” diyen kimselerdir. De ki: “Kesinlikle benden önce size kimi elçiler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler de, peki, –eğer doğru kimseler iseniz– onları niçin öldürdünüz?”

184. Eğer şimdi seni yalanladılarsa, bil ki senden önce açık deliller, sayfalar ve aydınlatıcı kitap ile gelen elçiler de yalanlanmıştı.

185. Her nefis, ölümü tadıcıdır. Ve şüphesiz kıyâmet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete girdirilirse bilsin ki o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Ve basit yaşam [dünya hayatı], aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.

186. Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda belâlanacaksınız [imtihan olunacaksınız]. Sizden önce kendilerine kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza da işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'a takvâlı davranırsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

187. Ve hani Allah, kendilerine kitap verilen kimselerin mîsâkını almıştı: “Onu [kitabı] mutlaka insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise bunu sırtlarının ötesine attılar ve onu az bir bedel karşılığı sattılar. İşte, satın aldıkları şeyler ne kötüdür!

188. O yaptıkları şeylerle sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övülmek isteyenleri sakın hesaba katma! Onların azaptan kurtulacak bir yerde olacaklarını da sanma! Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

189. Göklerin ve yeryüzünün yönetimi Allah'ındır. Ve Allah her şeye en iyi güç yetirendir.

190-194. Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarak; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde, “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen kimi ateş'e girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Zâlimler için hiç yardımcılardan da yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi ebrâr [iyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaad ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin” diye tefekkür eden kavrama yetenekleri olanlar için nice âyetler vardır.

195. Bunun üzerine Rabb'leri onlara karşılık verdi: “Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– çalışanın amelini zayi etmem. Binâenaleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.”

196-197. Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları; çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır!

198. Ama, Rabb'lerine takvâlı davrananlara gelince, onlar için, Allah katından bir yolcu ikramı olarak, altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler [bahçeler] vardır. Ve Allah katındaki, ebrâr için daha iyidir.

199. Şüphesiz ki Kitap Ehlinden Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a huşû [saygı] duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabb'leri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

200. Ey iman etmiş kimseler! Felâh bulmanız [kurtulmanız, başarı kazanmanız] için sabredin ve sabırlaşın, birbirinize bağlanın ve Allah'a takvâlı davranın.

TAHLİL:

1. ا [elif/1], ل [lâm/30], م [mîm/40].

“Hurûf-ı Mukatta‘a” [Kesik Harfler] diye adlandırılan bu harflerin neyi ifade ettiği kesin olarak bilinmemektedir. Bir uyarı veya gelecek âyetlere dikkat çekme ünlemi olabilecekleri gibi, Kur’ân'ın içyapısına ait önemli bir yapı taşı da olabilirler. Ayrıca Kur’ân indiği dönemde henüz rakamların icat edilmemiş olduğu ve rakam yerine Ebced harflerinin kullanıldığı dikkate alındığında, bu harflerin belirli sayıları ifade ediyor olması da mümkündür. İleriki dönemlerde yapılacak çalışmalar sonucunda bu harflerin işaret ettiği anlamların doğru şekilde te’vîl edilebileceği kanaatindeyiz. Ebced hesabına göre sûrenin başındaki harflerin sayı değerleri şöyledir:

ا [elif] 1

ل[lâm] 30.

م[mîm] 40

2. Allah, kendisinden başka tanrı diye bir şey olmayandır, hayy'dır, kayyûm'dur.

Bu âyette, Allah'ın, “Kendisinden başka ilâh olmayan hayy ve kayyûm” olduğu vurgulanmıştır.

Bu âyette yer alan özellikler Bakara/255'de [âyete'l-kürsi] daha detaylı olarak zikredilmişti. Burada kısaca yer almasının nedeni, bu sûrenin ilk pasajlarının Hristiyanlara yönelik olmasındandır. Çünkü Hristiyanlar, Îsâ'yı tanrılaştırarak küfre düşmüşlerdir. Burada Hristiyanların şirki reddedilmekte, onlara, Îsâ'nın bu vasıfları haiz olmadığı, Tanrı olarak kabul edilebilecek bir varlığın, “tek, hayy ve kayyûm” olması gerektiği bildirilerek tevhid inancı öğretilmektedir.

Bu âyette kısaca, Bakara/255'de ise detaylıca zikredilen ilâhî nitelikler hakkında şu açıklamayı yapmıştık:

Allah, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayandır, hayy'dır, kayyûm'dur. Kendisini uyuklama ve uyku yakalamaz. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nun içindir. Kendisinin izni olmadan yanında şefaat edecek olan kimmiş? O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir. Onlar ise, O'nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır. Onların ikisini de korunması O'na zor gelmez. Ve O, alî'dir, azîm'dir. (Bakara/255)

Müstakil bir necm olan bu âyet, evvelki âyetlere de, sonraki âyetlere de bağlanabilir. Ama müstakil olup Allah'ın sıfatları ve varlıklarla ilişkisi ciheti ön planda tutulmalıdır. Âyetin açık olan ifadesinde Allah'ın şu vasıfları vurgulanmıştır:

• Allah, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayandır.

• Hayy'dır [her zaman diridir], kayyûm'dur [her şeyi ayakta tutan, koruyan, diri ve bütün kâinatın idaresini bizzat yürüten, hiç bir şeyin gizli kalmadığı zattır].

• Kendisini uyuklama ve uyku tutmaz.

• Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nun mülküdür.

• O'nun izni olmadan yanında kimse şefaat edemez.

• Allah, varlıkların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir.

• Varlıklar, O'nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar.

• Allah'ın kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır.

• Göklerin ve yeryüzünün korunması Allah'a zor gelmez.

• O, alî'dir, azîm'dir.

Allah Kendisini şu âyetlerde de toplu olarak tanıtmaktadır:

De ki: “O, bir tek olan Allah'tır, samed olan Allah'tır, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiç bir şey O'na; sadece O'na denk olmamıştır.” (İhlâs/1-4)

O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, rahmân'dır, rahîm'dir. O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. O, melik, kuddûs, selâm, mü’min, müheymin, azîz, cebbâr, mütekkebbir'dir. Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, hâlık, bâri, musavvir Allah'tır. En güzel isimler O'nun içindir. Göklerde ve yerde olanlar O'nun için tesbîh ederler. Ve O, azîz'dir, hakîm'dir. (Haşr/22-24)

Allah'ın kayyûm sıfatı şu âyetlerde detaylandırılmıştır:

Peki, kazandığı şeyler ile birlikte her bir nefsin [kişinin] üzerinde ayakta duran o kişi kimdir? Onlar ise Allah'a ortaklar kıldılar. De ki: “Onları isimlendirin! Yoksa siz O'na yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz? Yoksa sözden açık olanı mı? Aslında şu, küfre sapmış olan kişilere planları güzel gösterildi de Yol'dan saptırıldılar. Allah kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren kimse yoktur. (Ra‘d/33)

Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yok oluvermekten, Allah tutuyor. Andolsun ki eğer onlar [gökler ve yeryüzü] yok oluverirlerse, onları O'ndan sonra kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır. (Fâtır/41)

Âyetteki, O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir ifadesi, “onların dünya ve âhiretteki konumlarını, geçmiş ve geleceklerini bilir” demektir. Onlar ise, O'nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar ifadesi ise, insanların Allah katındaki bilgiyi, ancak O'nun dilemesiyle alabileceğini ifade eder.[2]

3-4. O [Allah], sana, kendisinin iki eli arasındakileri doğrulayıcı olarak bu kitabı hakk ile indirdi. O, daha önce insanlara hidâyet olarak Tevrât'ı ve İncîl'i de indirmişti. Furkân'ı da O indirdi. Şüphesiz Allah'ın âyetlerini inkâr eden şu kimseler, çetin bir azap kendileri için olanlardır. Allah, azîz'dir [üstün, kuvvetli, güçlü, şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayandır], intikam sahibidir [suçluları yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlayandır].

Bu âyetlerde, Ehl-i Kitabın, özellikle de Hristiyanların Son Peygamber ve Son Kitabı tanımasına yönelik bir giriş yapılmakta ve Hristiyanlara, “Daha evvel Tevrât ve İncîl'i indirdiği gibi Furkân'ı [Kur’ân'ı] da indirmiştir. Bunda anormal bir durum yoktur. Buna da inanmalısınız. Aksi takdirde çok çetin bir azap ile azaplandırılacaksınız. Allah'a karşı koyamazsınız. Allah, suçluları yakalar ve cezalandırır” mesajı verilmektedir.

Âyetteki, kendisinin iki eli arasındakiler ifadesi ile kastedilen, “önceki ilâhî kitapların Kur’ân'da yer alan kısımları”dır. Bu demektir ki, mevcut Kitab-ı Mukaddes'in hepsi Allah'ın gönderdiği vahiylerden değildir. Bir kısmı Ehl-i Kitap bilginlerince eklenmiş, bir kısmı da tahrif edilmiştir. Geriye kalanlar ise Kur’ân tarafından doğrulanmaktadır.

TEVRÂT

Mûsâ peygambere verilen kitabın adı olan Tevrât'ın, sözcük olarak ne anlama geldiği hususunda şunlar söylenebilir:

التّورية [Tevrât] kelimesi, çakmak taşının alevi görüldüğü vakit kullanılan و ر ى [v-r-y] kelimesinden türemiş olup “aydınlık ve nûr” demektir.[3]

Klâsik kaynaklarda Tevrât kelimesinin, tevriye'den alındığı da söylenmiştir.[4] Bu ise, “bir şeyi tariz yoluyla [üstü kapalı] açıklarken, diğer tarafını gizlemek” demektir. “Adeta Tevrât'ın çoğunluğu, gereken tasrih ve açıklamadan yoksun olup birtakım tariz ve işaretlerden meydana geldiğinden, bu isim verilmiş gibidir” şeklinde açıklamalar da mevcuttur. Bu sözcüğün, Süryânice veya İbrânice olması daha büyük bir ihtimal olmakla birlikte, Arapça olduğu var sayıldığında v-r-y'den türediği ve “aydınlık-nûr” anlamına geldiği söylenebilir. Zira Allah Tevrât'ı şöyle nitelemiştir:

Ve andolsun ki, Mûsâ ve Hârûn'a Furkân'ı ve ğaybda Rabb'lerine haşyet duyan, Sâ‘at'ten [kıyâmetin kopmasından] içleri titreyen takvâ sahipleri için bir ışığı ve öğüdü verdik. (Enbiyâ/48-49)

Ve hani Biz, doğru yolu bulursunuz diye, Mûsâ'ya, o kitabı ve Furkân'ı vermiştik. (Bakara/53)

İçinde hidâyet ve nûr bulunan Tevrât'ı, şüphesiz Biz indirdik. Teslim olmuş kişiler olan peygamberler onunla Yahûdilere hükmederler, rabbaniler [kendilerini Allah'a adamış kişiler] ve ahbar [âlimler] da, Allah'ın kitabından kendilerinden korumaları istenilen ve kendilerinin de üzerine tanıklık ettikleri şeylerle hükmederler. İnsanlara saygı duyup ürpermeyin, Bana saygı duyup ürperin. Benim âyetlerimi de az bir paraya satmayın. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. (Mâide/44)

İNCİL

الإنجيل[İncîl], sözcüğünün de Süryanice veya İbranice olduğu genel kabul görmesine rağmen, Arapça olduğu var sayılarak anlamı üzerinde durulabilir:

İncîl kelimesi, “asl” demek olan النجل[en-necl] kelimesinden if‘îl vezninde bir kelime olup çoğulu, اناجل[enâcîl] gelir. Kişinin aslı olduklarından dolayı, –anne ve babası kastedilerek– “Allah onun iki nâciline de lânet etsin” denilir.

İncîl, birçok ilim ve hikmetin aslı demektir.

İncîl kelimesinin, “bir şeyi çıkartmak, hâlini anlatmak” için kullanılan, neceltü'ş-şey’e tabirinden geldiği de söylenmiştir. Buna göre, kendisi vasıtasıyla birçok ilim ve hikmet elde edildiği için ona İncîl ismi verilmiş olmaktadır. Çocuğa ve soy-sopa, –anne-babasından çıktığı için– neci denilmesi bundan dolayıdır.

Necl, aynı zamanda “sızıntı hâlinde çıkan su” demektir. Su bir yerden sızıntı hâlinde çıktığı vakit, استنجلت الأرض و بها نجال [istenceletil arzu ve biha nicâlün] ifadesi kullanılır. İşte bundan dolayı İncîl'e bu ad verilmiştir. Zira yüce Allah, onun vasıtasıyla, silinip izi kaybolmuş hakkı ortaya çıkarmıştır.

İncîl kelimesinin, “gözün genişliği”ni ifade etmek üzere kullanılan necel'den alınma olduğu da söylenmiştir. Geniş bir mızrak yarasını ifade etmek için, سنان منجل [sinânü mincel] tabiri kullanılır. Bu anlam göz önünde bulundurularak, İncîl'e bu isim verilmiştir. Çünkü İncîl, onlar için çıkartılan, genişletilen ve onlar için hem nûr, hem aydınlık olan aslî bir kaynaktır.[5]

Tevrât ve İncîl ile ilgili merhum Mevdûdî'nin bir açıklamasını naklediyoruz:

Tevrât ve İncîl hakkında genel bir yanılgı vardır. Çünkü çoğu kişi Pentateuch'u [Eski Ahid'in ilk beş kitabını] Tevrât, Gospel'i [Yeni Ahid'in ilk dört kitabını] ise İncîl olarak kabul eder. Bu yanlış anlama vahyin kendisinde şüpheler uyandırır ve şöyle bir soru akla gelebilir: “Bu kitaplar gerçekten Allah'ın kelamı mı? Kur’ân-ı Kerîm gerçekten bunların içindekileri tasdik mi ediyor?”

Aslında Kur’ân'ın tasdik ettiği Tevrât, Pentateuch'un kendisi değildir; fakat onun içine serpiştirilmiştir. Aynı şekilde İncîl de, “Dört Gospel” değildir, fakat bu kitaplarda muhtevîdir.

Tevrât, Hz. Mûsâ'ya (a.s) 40 yıl süren peygamberliği müddetince verilen emir ve öğütlerden oluşur. Taş tabletlere kazınmış olan ve Tûr dağı'nda Mûsâ'ya verilen On Emir de bunların içindedir. Geri kalan emir ve öğütleri ise Hz. Mûsâ (a.s) kendisi yazdırmıştır. Daha sonra 12 İsrâîl kabilesinin [sıbt] her birine, rehberlik etmesi için Tevrât'ın bir kopyasını vermiştir. Bir kopyası da dikkatle korunması için Levi'lere verilmiş ve taş tabletlerle birlikte tâbût'ta [On Emir'in muhafaza edildiği sandıkta] muhafaza edilmiştir. Bu Tevrât, Kudüs'ün ilk yakılıp yıkılmasına kadar tam bir kitap olarak kalmıştır. Fakat zamanla İsrâîloğulları bu Kitab'a o denli ilgisiz, anlayışsız ve aldırmaz bir hâle geldiler ki, Yoşiya'nın krallığı zamanında Süleymân Tapınağı tamir edilirken, başkâhin Hilkiya onu şans eseri buldu; fakat onun Tevrât olduğunu anlayamadı. Onun sadece bir kanun kitabı olduğunu düşündü ve Kitab'ı krallık yazmanına antika bir eser olarak verdi. Bir sonraki, onu Kral Yoşiya'ya iletti. Kitap okununca Yoşiya elbiselerini yırttı ve Hilkiya ile diğerlerine Kitab'ın içindekiler hakkında Rabbe danışmalarını emretti. (II. Krallar, 22:8-13). Nebukadanazor'un Kudüs'ü yağmalayıp Süleymân Tapınağı'nı yıktığı dönemde, İsrâîloğulları'nın durumu işte böyleydi. Bu şekilde uzun yıllardan beri bir köşede unutulmuş Tevrât'ın son kopyalarını da ebediyen kaybetmiş oldular.

İsrâîloğulları, Bâbil'deki sürgünden ülkeleri Kudüs'e geri dönüp tapınağı tekrar yaptıklarında Ezra, Eski Ahid'i derledi. Ezra, halkının ileri gelen bazı adamlarını topladı ve onların yardımıyla şimdi Kitab-ı Mukaddes'in ilk 17 kitabını oluşturan İsrâîloğulları'nın tüm târihini yazdı. Bunlardan Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye Hz. Mûsâ'nın (a.s) hayatını anlatır. Ezra ve yardımcılarının bulup vahyin kronolojik düzenini göz önünde bulundurarak uygun yerlere yerleştirdikleri asıl Tevrât âyetlerini de içerir. Asıl Tevrât, Hz. Mûsâ'nın (a.s) hayat hikâyesi içine serpiştirilmiş bulunan âyetlerden oluşur ve bugün bile onları diğerlerinden ayırıp Mûsâ'nın (a.s) “Rabbiniz Allah diyor ki” dediği yerde asıl Tevrât başlar ve hayat hikâyesi yeniden başladığında Tevrât'ın o bölümü biter. Kitab-ı Mukaddes'in yazarı buralara açıklama ve yorum mahiyetinde bazı şeyler eklemiştir. Sıradan okuyucu işte bu yorumlardan asıl Tevrât'ı ayırt etmede yanılgıya düşer.

Bununla birlikte İlâhî Kitaplar'ın mahiyetini iyi bilenler, bir dereceye kadar bu yorumla, vahyolunan âyetleri ayırt edebilirler.

Kur’ân'a göre sadece Pentateuch'un içine serpiştirilen bu bölümler gerçek Tevrât'tır ve Kur’ân sadece bu bölümleri tasdik eder. Bu âyetleri derleyip Kur’ân'la karşılaştırarak sınayabiliriz. Orada veya burada ayrıntılarda bazı farklılıklarla karşılaşılabilir; fakat, iki kitabın ana öğretilerinde en ufak bir farklılık bile yoktur. Bugün bile bu iki Kitab'ın aynı kaynaktan geldiği açıkça görülebilir. Aynı şekilde, İncîl de Hz. Îsâ'nın (a.s) hayatının son birkaç yılı boyunca sarfettiği, vahyolunan sözler ve konulardan oluşur.

Bu sözlerin Hz. Îsâ'nın (a.s) hayatı esnasında derlenip kaydedildiğinden emin olamayız. Moffat, Kitab-ı Mukaddes tercümesine yazdığı önsözde şöyle diyor: “Îsâ (a.s) hiç bir şey yazmadı ve bir müddet için havarileri de o'nunla ilgili hiç bir kayıt tutma ihtiyacı duymadılar. O hâlde târihte Îsâ ile ilgili bize ulaşan bilgiler Filistinli ilk havarilerin sözlerine ve derlemelerine dayanıyor. Bunların ne zaman yazıya geçirildiğini söyleyemeyiz. Fakat en azından onlardan bir tanesi her hâlde yaklaşık M.S. 50 yıllarında yazılı hâlde mevcut idi.” Her ne ise, ölümünden yıllar sonra Hz. Îsâ'nın (a.s) hikâyeleri 4 İncîl [Gospel] şeklinde derlendiği zaman (Markos'un tertiplendiği zaman, ilki M.S. 65-67 yıllarında düzenlenmiştir), o'nun bazı yazılı veya ezberde kalan sözleri, târihsel sıralamaya göre uygun yerlere konulmuştur. Yani, ilk Dört Gospel'in İncîl olmadığı, yani Hz. Îsâ'nın (a.s) söz ve rivâyetlerinden oluşmadığı, fakat onları içerdiği çok açıktır. Yazarların eserlerinde Hz. Îsâ'nın (a.s) sözlerini diğerlerinden ayırmak için tek bir aracımız var: Yazarların “Îsâ şunu söyledi ve öğretti” dediği yerlerde İncîl başlar ve hikâyeye geri döndüklerinde İncîl biter. Kur’ân'a göre sadece bu bölümler İncîl'dir ve Kur’ân sadece bu bölümleri tasdik eder. Eğer bu bölümler derlenir ve Kur’ân'la karşılaştırılırsa, ikisi arasında ciddî bir fark görülmez. Eğer bazı ufak farklılıklar varmış gibi görünüyorsa, bunlar da ön yargısız bir düşünce sonucunda ortadan kaldırılabilir.[6]

Burada Kur’ân'ın hakk ile indirildiği ifade edilmektedir. Kur’ân'ın hakk ile indirilmiş olmasından maksat, içerisinde geçmişe ait nakledilen bilgilerin doğruluğu, geleceğe ait verilen sözlerin gerçekliği, emir ve yasaklarının insanlık için gerekli olduğu, insanın eğitimine yönelik öğretilenlerde iyi-kötü, güzel-çirkin, hakk-bâtıl ayırımının yapıldığı, insanlar arası ilişkilere yönelik adalet ve hakkaniyeti içerdiği ve kendisinde çelişki, tutarsızlık, eğrilik olmadığıdır. Kur’ân'ın bu özellikleri farklı âyetlerde yüzlerce defa yer almıştı.

Buradaki bir başka nokta da Kur’ân'ın, “kendisinden önceki kitapların doğru olan bölümlerini tasdik eden bir kitap” olmasıdır. Eğer Kur’ân onları tasdik etmeseydi, Kur’ân'ın Allah tarafından indirildiği hususunda şüphe olurdu. Çünkü Kur’ân, Allah'tan indirilmeseydi, diğer kitaplara uygun olmayabilirdi. Zira Peygamber, hiç bir bilginle görüşmemiş, hiç kimseye talebelik yapmamış ve hiç kimseden bir şey okumamıştı. Allah bütün peygamberleri, zâtını bir tanımaya, Kendisine inanmaya, O'na yakışmayan şeylerden Kendisini tenzih etmeye, kulların yararına olan ilkeleri bildirmeye ve uygulamaya davet etmek için göndermiştir. O nedenle Kur’ân, bütün bu hususlarda önceki kitapların tahrif edilmemiş bölümlerini doğrulamakta ve peygamberler arasında fark gözetmemektedir:

Elçi, kendi Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah'ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak Sanadır” dediler. (Bakara/285)

Âyetteki, Furqân'ı da O indirdi ifadesindeki furkân'dan, öncelikli olarak Kur’ân anlaşılır. Zira Kur’ân, daha evvel Furqân olarak nitelenmişti.

Bu âyette Kur’ân'ın “furqân” özelliği ön plâna çıkarılmıştır. Kur’ân'ın isimlerinden biri olan الفرقان[furqân] sözcüğü, “iki şeyi birbirinden ayırmak” anlamındaki فرق[farq] kökünden türemiştir ve فارقة[fâriqa] sözcüğü ile aynı anlama gelir. Yaygın kullanımına bakıldığında, farq sözcüğünün türevleri olan tefriq, firaq, firqat, fırqa, tefriqa, feriq sözcüklerinin somut şeyler [mahsûsât] için; فارقات [fâriqât], فاروق[fârûq] ve الفرقان [furqân] sözcüklerinin ise soyut şeyler [ma‘kûlât] için kullanıldığı görülür.

Bakara/53 ve Enbiyâ/48'de Mûsâ peygambere verilen Furqân, soyut şeyler olan hakk ile bâtılı, iman ile küfrü, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü birbirinden ayırdığı için Kur’ân'a da isim olarak verilmiştir. Halife Ömer'e verilen “fârûq” unvanı da, onun hakk ile bâtılı iyi ayırmasından dolayıdır.[7]
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:09 PM   #4
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

Kur’ân'ın, “Furqân” olarak anıldığı birçok âyet vardır:

Ramazan ayı öyle bir aydır ki, onun içinde insanlara yol gösteren, hidâyetten açıklamalar ve Furqân olarak Kur’ân indirildi. (Bakara/185)

Âlemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furqân'ı [ayırıcı'yı] indiren ne cömerttir [ne bol nimet verendir]! (Furkân/1)

Aslında “Furqân”, ilâhî kitapların genel bir niteliğidir.

Âyetin son bölümündeki, Şüphesiz Allah'ın âyetlerini inkâr eden şu kimseler, çetin bir azap kendileri için olanlardır. Allah, azîz'dir, intikam sahibidir [suçluları yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlayandır] ifadesiyle, gerçeği bile bile inkâr eden ve akıllarını kullanmayanlar tehdit edilmektedir.

5. Şüphesiz Allah; yeryüzünde ve gökte hiç bir şey Kendisine gizli kalmayandır.

6. O, sizi, rahimlerde dilediği gibi şekillendirendir. Kendisinden başka ilâh diye bir şey yoktur. O, azîz'dir hakîm'dir.

Bu âyetlerde de Allah, Kendisini tanıtmakta ve özellikle Hristiyanlara, Allah'ın her şeyi bildiği, O'na hiç bir şeyin gizli kalmadığı, Allah'ın rahimlerde yaratılan bebeği dilediği gibi şekillendirdiği, O'ndan başka ilâh olmadığı, yenilmezliği ve yasa koyuculuğu vurgulanıp ilâhlaştırılan Îsâ'nın bu özelliklere sahip olmadığı ima edilerek, Îsâ'nın, nasıl ilâh veya ilâhın oğlu olabileceğini düşünmeleri gerektiği mesajı verilmektedir.

Allah'ın burada zikredilen nitelikleri birçok âyette yer almıştı. Bunlardan birkaçını hatırlatıyoruz:

Ğaybın anahtarları da yalnızca O'nun katındadır. O'ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. (En‘âm/59)

İşte bunlar [Nûh ile ilgili anlatılanlar], sana vahyettiğimiz ğayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz âkıbet, takvâlı davrananlarındır. (Hûd/49)

O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, rahmân'dır, rahîm'dir. O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. O, melik, kuddûs, selâm, mü’min, müheymin, azîz, cebbâr, mütekkebbir'dir. Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, hâlık, bâri, musavvir Allah'tır. En güzel isimler O'nun içindir. Göklerde ve yerde olanlar O'nun için tesbîh ederler. Ve O, azîz'dir, hakîm'dir. (Haşr/22-24)

Ve andolsun ki Biz, insanı seçilmiş bir çamurdan yarattık. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyo olarak yarattık. Sonra o embriyoyu bir et parçası olarak yarattık. Sonra o bir et parçasını kemikler olarak yarattık. Nihâyet o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratılışta yeniden kurduk. İşte, yaratıcıların en güzeli Allah ne cömerttir! Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından mutlaka öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyâmet gününde diriltileceksiniz. (Mü’minûn/12-16)

Ey insan! Üstün kerem sahibi olan, seni yaratan, sonra da sana bir düzen içinde biçim veren, sonra da seni dengeleyen, dilediği bir sûrette seni tertip eden Rabbine karşı seni aldatan şey nedir? (İnfitâr/6-8)

Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve onda [yeryüzünde], her deprenen canlılardan yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette âyetler vardır. (Bakara/164)

Bu âyetlerde ayrıca, insanın yaratılışına kimsenin müdahalesinin olmadığı-olamayacağı ve tüm yaratılış aşamalarının bir plan dâhilinde gerçekleştiği, tesadüfe yer olmadığı bildirilmektedir:

Ey insanlar! Biz sizi, bir erkek ile bir dişiden yarattık, birbirinizle tanışasınız diye sizi uluslara ve oymaklara ayırdık. Şüphesiz ki, Allah katında en değerliniz, en takvâlı olanınızdır. Gerçekten Allah bilendir, haberdardır. (Hucurât/13)

O, sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini kıldı [yaptı]. Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan sonra bir yaratılışla yaratıyor. İşte bu, mülk [krallık, hâkimiyet] yalnız Kendisinin olan Rabbiniz Allah'tır. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (Zümer/6)

Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnız Allah'ındır. O, dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk bahşeder, dilediğine de erkek çocuk bahşeder. Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere eşleştirir. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O, en iyi bilendir, çok güçlü olandır. (Şûrâ/49-50)

Buradaki, dilediği şekilde ifadesi, “erkeklik, dişilik, güzellik, çirkinlik, siyahlık, beyazlık, uzunluk, kısalık, azaların sağlıklı olması yahut herhangi bir noksanlık vs.” olarak anlaşılabilir. Bu konuda detaylı bilgi İnfitâr sûresi'nde verilmiştir.[8]

7-9. O [Allah], sana bu kitabı indirendir. Ondan [bu kitaptan] bir kısmı muhkem [yasa içerenlerdir] âyetlerdir ki, bunlar, kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşâbihlerdir [benzeşen anlamlılardır]. Amma, durum bu iken, kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onun te’vîline yeltenmek için hemen ondan müteşâbih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yetenekleri olanlar öğüt alırlar.

Allah bu âyet grubunda, önce Kendisini tanıtıp sonra indirdiği kitap ile kullar arasındaki bağı açıklamaktadır. Buna göre:

• Kur’ân'ı Rasûlullah'a indiren Allah'tır.

• Kur’ân âyetlerinin bir kısmı muhkemdir [yasa içerenlerdir], ki bunlar, kitabın anasıdır.

• Kur’ân âyetlerinin diğer kısmı da müteşâbihlerdir [benzeşen anlamlılardır].

• Kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onun te’vîline yeltenmek için müteşâbih âyetlerin peşine düşerler.

• Müteşâbih âyetlerin te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler, câhil ve sığ kimseler bilmezler.

• Öğüdü de sadece kavrama yeteneği olanlar alırlar.

Kur’ân'ın müteşâbihliği Zümer sûresi'nde de konu edilmiştir:

Allah, sözün en güzelini müteşâbih, ikişerli bir kitap hâlinde indirmiştir. Ondan, Rabb'lerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu, Allah'ın rehberidir. O [Allah], onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur. (Zümer/23)

Bilindiği üzere, muhkem, müteşâbih ve te’vîl sözcükleri, kavramlaştırılmak sûretiyle anlaşılması zor, makul ve makbul olmayan tanımlar ortaya konulmuştur. Bunlardan birçok anlayışa da kaynaklık edenlerini örnek olarak sunuyoruz:

MUHKEM ve MÜTEŞÂBİHE DAİR İLİM ADAMLARININ GÖRÜŞLERİ

İlim adamları muhkem ve müteşâbih âyetlerle ilgili olarak farklı görüşlere sahiptir. Câbir b. Abdillah –ki bu aynı zamanda eş-Şa‘bî'nin, Süfyân Sevrî'nin ve diğerlerinin görüşlerinin de muktezasıdır– der ki: “Kur’ân-ı Kerîm'in muhkem âyetleri, te’vîli bilinebilen, manası ve tefsiri anlaşılabilen buyruklardır. Müteşâbih âyetler ise Yüce Allah'ın, ilmini yalnızca Kendisine sakladığı, yarattıklarına vermediği, herhangi bir kimsenin bilme imkânı bulunmayan buyruklardır.” Kimi ilim adamları der ki: “Bu kabilden olanlara örnek, kıyâmetin kopma vakti, Ye’cûc-Me’cûc'un çıkma vakti, Deccal'in çıkma vakti, Hz. Îsâ'nın inme vakti ve sûre başlarında bulunan Mukatta‘a Harfleri gibi şeylerdir.

Bir diğer görüşe göre de müteşâbih, birden çok anlama gelme ihtimali olmakla birlikte, bu değişik anlamlar tek bir anlama havale edilerek geri kalanı iptal edilecek olursa, müteşâbih muhkem olur. Buna göre muhkem, her zaman için fer’î hususların kendisine havale edildiği [o esas alınarak yorumlandığı] bir asıl ilkedir. Müteşâbih ise onun fer’i durumundadır.[9]

Bu örnekteki anlayışa göre, herkesin anlayacağı bir açıklıkta olan Kur’ân, anlaşılması zor veya imkânsız bir kitap hâline sokulmaktadır. Hem bu âyetlerin, hem de Kur’ân'ın diğer âyetlerinin iyi anlaşılması için çalışmamızın [Tebyînu'l-Kur’ân] Sunuş bölümünde müteşâbih, muhkem ve te’vîl ile ilgili yaptığımız açıklamaları naklediyoruz:

Zümer/23 ve Âl-i İmrân/7 âyetleri, Kur’ân'ın محكم [muhkem] ve متشابه [müteşâbih] âyetlerden oluştuğunu açıkça belirtmektedir. Mekke'de inen ve iniş sırasına göre 59. sırada yer alan Zümer/23 âyeti bir ipucu olarak değerlendirildiğinde, o âna kadar inmiş olan bütün âyetlerin müteşâbih oldukları öne sürülebilir. Muhkem ve müteşâbih kavramlarının ne anlama geldiklerini açıklama gereği duyan sözlük, ansiklopedi ve terim kitaplarının neredeyse tümünde muhkem sözcüğünün “açık, anlaşılan, sağlam”; müteşâbih sözcüğünün ise “kapalı ve anlaşılmaz” anlamlarına geldiği belirtilmektedir. Söz konusu lügat ve ansiklopedilerin işlediği ortak yanlış, bu iki sözcüğün birbirinin karşıt anlamlısı olarak gösterilmesidir.

Bu satırların yazarı, söz konusu kavramların zıt anlamlı iki sözcük olduğu şeklindeki yerleşik kanaati paylaşmamaktadır. Ayrıntıları yeri geldiğinde verilecek olmakla birlikte, Kur’ân âyetleri hakkında yerleşmiş bulunan bu yanlış ön kabulü düzeltmek üzere her iki kavramın özü hakkında kısaca bilgi vermeyi yararlı görmekteyiz:

محكم [muhkem] sözcüğü, “hüküm içeren” demektir. Dolayısıyla muhkem âyetler, “içerisinde, insanları kargaşa ve zulme düşmekten engelleyen ilkelerin bulunduğu âyetler” anlamına gelir. Bu âyetler açıktır, nettir ve tek bir anlam ifade ederler. Bu âyetlerden, ifade ettikleri birincil anlamlardan başka anlamlar çıkarılmaz/çıkarılamaz.

Müteşâbih âyetler ise, “birden çok, birbirine benzer, birbirinden güzel anlamlar içeren ve her bir anlamı da açık olarak anlaşılan âyetler” demektir. Bu âyetler mecâz, kinâye ve diğer edebî sanatların da kullanıldığı, ama yapılan benzetme ve örneklemelerden dolayı kültür seviyesi en alt düzeyde olanların bile anlayabilecekleri âyetlerdir. Onlar da tıpkı muhkem âyetler gibi açık-seçik, anlaşılır âyetler olup kesinlikle kapalı, müşkil ve anlaşılmaz değildirler. Müteşâbih âyetler; kapalı, müşkil ve anlaşılmaz âyetler olarak kabul edildiği takdirde Zümer/23'te “sözün en güzeli” olarak nitelenen Kur’ân, aynı zamanda kapalı, anlaşılmaz âyetler de içeriyor olacaktır. Bu ise kapalı, anlaşılmaz âyetlerin “sözün en güzeli” olması anlamına gelir ki, Kur’ân ile böyle bir tuhaflığın bağdaşması mümkün değildir.

İşin doğrusu, müteşâbih âyetler, “anlaşılır, birden çok ve birbirinden güzel anlamlar içeren, kim hangisini anlarsa anlasın bu anlamların hepsinin de doğru olduğu âyetler”dir.

Âl-i İmrân/7'de bu âyetlerin te’vîlinin mümkün olduğu bildirilmektedir. Kimilerinin “yorumlama”, kimilerinin de “tefsir etme” anlamında kullandığı تأويل [te’vîl] sözcüğü de anlamı çarpıtılmış sözcüklerden biridir. Aslında sözcük, الرّجوع [er-rucû‘/geriye dönüş] anlamındakiاول [evl] sözcüğünün tef‘il babından mastarıdır. Türkçe'deki “evvel, ilk” kelimeleri de bu sözcükten gelmektedir.

Te’vîl sözcüğü, “geriye dönüş” şeklindeki kök anlamından değişerek “tedbir” [arkalaştırma], yani “birinci, ikinci, üçüncü şeklinde ardı ardına dizmek, sıralamak, öncelik sırasına koymak” anlamlarında kullanılır.

Bu anlamlara göre müteşâbih âyetlerin te’vîli demek, “o âyetlerin birbirinden güzel, birbirine benzeyen açık-seçik anlamlarının arka arkaya sıralanması, bu anlamların öncelikli bir sıraya tâbi tutulması” demektir. Yoksa, anlamları sadece Allah tarafından bilinen, kapalı ve anlaşılmaz âyetlerin ancak “râsihûn” denen ehil kimselerce yorumlanabilmesi değildir.

Karşıt anlamlı oldukları iddia edilen muhkem ve müteşâbih ile müteşâbih âyetlerin te’vîli konularında daha ayrıntılı bilgiye bu kelimelerin geçtiği âyetler incelenirken değinilecektir. Yine de unutulmamalıdır ki, âyetteki muhkem ve müteşâbih kelimeleri, birer terim olmayıp sözlük anlamlarında kullanılmış sözcüklerdir.[10]

Âyetteki, Amma, durum bu iken, kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onun te’vîline yeltenmek için hemen ondan müteşâbih olanlarının peşine düşerler ifadesiyle, Necrân heyetinin veya Yahûdi bir grubun kastedildiği ileri sürülse de, bizce bu tüm zamanlara yöneliktir. Böyle öküz altında buzağı arayan zavallılar her zaman ve her yerde bulunur. Nitekim Mekkî sûrelerde bunun yüzlerce örneğini görmüştük. Konunun daha iyi anlaşılması için geçmiş sûrelerden iki örnek veriyoruz:

Ve hani Biz sana, “Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır” demiştik. Ve sana açıkça gösterdiğimiz o görüntüyü ve Kur’ân'da lânet edilen ağacı da yalnız insanlara bir imtihan için yapmışızdır. Ve Biz onları korkutuyoruz, fakat bu, onlara, sadece büyük bir tuğyanı arttırıyor. (İsrâ/60)

Bu âyette Allah'ın insanları kuşattığı, Peygamberimize açıkça bir görüntü gösterdiği ve Kur’ân'da lânet edilen ağacı insanlara bir imtihan yaptığı bildirilmek sûretiyle üç önemli husus üzerinde durulmuştur:

BİRİNCİ HUSUS: İHATA

Yüce Rabbimiz insanları çepeçevre kuşattığını bildirmektedir. Bu beyan, Allah'ın kuşatmasından hiç kimsenin kurtulamayacağı anlamına gelir.

Oysa Allah onları arkalarından kuşatıcıdır. (Burûc/20)

De ki: “O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi kılacak ben bilmiyorum. (Rabbim) bütün ğaybı bilendir. Ve de elçilerden seçip memnun olduğu kişi müstesnâ, ğaybına hiç bir kimseyi muttali kılmaz. Çünkü O, Rabb'lerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun önünden ve ardından [her tarafından] gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi de sayısı ile saymıştır.” (Cinn/25-28)

İKİNCİ HUSUS: PEYGAMBERİMİZE AÇIKÇA GÖSTERİLEN GÖRÜNTÜ

Bu görüntünün ne olduğu hakkında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Klâsik kaynaklarda da yer alan bu görüşlerden iki tanesi şöyledir:

1) Şia'nın görüşü: Ağaç ile “Ümeyyeoğulları” kastedilmiştir. Görüntü ise, “Peygamberimizin Ümeyyeoğulları'nı minberine sıçrayan maymunlar olarak gördüğü rüya”dır.

Bu görüşe göre, bazı gruplar, Peygamberimizin rüyasında gördüğü maymunları, Ümeyyeoğulları olarak kabul etmektedirler.[11]

2) Diğer görüş: Bazı rivâyetler, Allah'ın Peygamberimize rüyasında Kureyş kâfirlerinin yıkılıp yere serilecekleri, ölecekleri yerleri gösterdiğini, bu rüyayı duyan Kureyşlilerin de bunu alay konusu yaparak o'ndan rüyanın hemen gerçekleştirilmesini istediklerini nakletmektedir. Bu rivâyetlere dayanan görüşe göre, âyette açıkça gösterildiği bildirilen görüntü, Peygamberimize rüyasında gösterilen Bedir'de öldürülecek müşriklerin görüntüsüdür.

Biz ise bu görüntünün Kur’ân'da bahsi geçen şu iki görüntüden biri olduğu kanaatindeyiz:

1) Bu görüntü, bu sûrenin 1. âyetinde konu edilen gecede, Peygamberimizin ilk vahiy anında son sidre ağacında gördüğü ve ayrıntıları Necm sûresi'nde anlatılan görüntüdür.

O, üstün akıl sahibi. Ki istiva etmiştir O. Ve O, en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu. Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti. Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz [onun gördüğü şey hakkında onunla mücâdele mi ediyorsunuz]? Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü. Son sidrenin yanında. Ki onun yanında oturulan bahçe vardır. O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu. Göz şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin âyetlerinin en büyüğünü gördü. (Necm/6-18)

Peygamberimiz bu gördüklerini halka anlatmış, ama buna aklı yatmayanların etkisiyle toplumda fitne oluşmuştur.

2) Bu görüntü, Peygamberimizin kendisinin Mekke'ye girişini gördüğü görüntüdür.

Andolsun ki, Allah, Elçisi'ne o görüntüyü hakk ile doğru çıkardı. Siz, Allah dilerse kesinlikle güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış kişiler olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Öyleyse O [Allah], sizin bilmediğinizi bilir. Sonra da bundan önce size yakın bir fetih verdi. (Fetih/27)

Peygamberimiz, görmüş olduğu bu görüntüyü de halka bildirmiş, bazılarının iyi haber olarak yorumlaması, bazılarının da istihza ile karşılaması sonucu bu görüntü de toplumda fitne oluşturmuştur.

Ancak dikkatle hatırda tutulmalıdır ki, burada sözü edilen görüntüler, “rüyada görülen” görüntüler değil, “uyanık iken görülen” görüntülerdir. Bunun detayı inşallah Yûsuf sûresi'nde açıklanacaktır.

ÜÇÜNCÜ HUSUS: KUR’ÂN'DA LÂNETLENEN AĞAÇ

Kaynaklarda “lânetli ağaç” hakkında şu nakil yer almaktadır:

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm'de zakkum ağacını anlatınca Ebû Cehl şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Muhammed sizi zakkum ağacıyla korkutuyor. Siz bilmiyor musunuz ki, ateş ağacı yakar. Hâlbuki Muhammed ateşin ağaç bitirdiğini iddia ediyor. Siz zakkumun ne olduğunu biliyor musunuz? O, hurma ve kaymaktır. Ey Câriye! Bize hurma ve kaymak getir.” Câriye onları getirdi. Ebû Cehl, “Muhammed'in sizi korkuttuğu bu zakkumu yiyin!” dedi. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi: Kur’ân'da lânetlenen ağacı, insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onların azgınlığını artırmaktan başka bir şey yapmaz.[12]

Klâsik kaynaklar bu konuda da rivâyetlere yönelmiştir:

Birinci Görüş: Ekserisi bunun Hakk Teâlâ'nın, Şüphesiz o zakkum ağacı günaha düşkün olanın yemeğidir (Duhân/43-44) âyetinde bahsettiği zakkum ağacıdır. Bu ağacın zikredilmesindeki imtihan şu iki açıdan olabilir:

1) Ebû Cehl şöyle demişti: “Arkadaşınız [Muhammed], cehennem ateşinin, Onun yakıtı taşlar ve insanlardır (Bakara/24) diyerek, taşları bile yaktığını iddia ediyor, sonra kalkıp o cehennemin içinde bir ağacın yeşerdiğini söylüyor. Hâlbuki ateş, ağacı yer, yakar, bitirir. Öyle ise o cehennemde nasıl o ağaç yeşerebilir?”

2) İbnu'z-Ziberâ şöyle der: “Bizim bildiğimize göre zakkum, ‘hurma’ veya ‘kaymak’ demektir. Bir şeyi lokmalamak hakkında da, tezakkamû derler. İşte onlar cehennemde bir ağacın olmasına şaştıkları için, Allah Teâlâ, Hakikaten biz o [zakkum ağacını] zâlimler için bir fitne yaptık (Saffat/63) âyetini indirmiştir.”

MERVAN'IN SOYU HAKKINDA

İkinci Görüş: İbn Abbâs şöyle der: “Burada bahsedilen ağaç ile, ‘Ümeyyeoğulları’, yani ‘Hakem b. Ebi'l-Asoğulları’ kastedilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) rüyasında, minberini Mervan'ın oğullarının birbirinden devraldıklarını görmüştü. O, bu rüyasını Hz. Ebû Bekr ile Ömer'e –evinde onlarla başbaşa iken– anlatmıştı. Birbirlerinden ayrıldıklarında, Hz. Peygamber (s.a), Hakem b. Ebi'l-As'ın (Ebû Bekr ve Ömer'e anlattığı) rüyasını aynen anlattığını duydu ve buna çok sinirlendi. Bu sırrını Hz. Ömer'in (r.a) ifşa ettiği ithamında bulundu. Sonra da Hakem'in kendilerini gizlice dinlediği ortaya çıktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), onu sürgün etti.”

Vâhidî şöyle der: “Bu hâdise Medîne'de cereyan etmiştir, sûre ise Mekkî'dir. Binâenaleyh böyle bir tefsir, ancak bu âyetin Medenî olduğunu söylemekle mümkündür. Ama hiç kimse bu âyetin Medîne'de nâzil olduğunu söylememiştir.” Bu görüşü, Hz. Aişe'nin (r.a) Mervan'a, “Allah, sen babanın [Hakem'in] sulbünde iken, babana lânet etti. Sen de, Allah'ın lânet ettiği kimsenin bir parçasısın” demiş olması da tekit eder.

Üçüncü Görüş: Kur’ân'da lânet edilen bu ağaç ile Yahûdiler kastedilmiştir Çünkü Cenâb-ı Hakk, Benî İsrâîl'den kâfir olanlar lânetlendi (Mâide/78) buyurmuştur. Buna göre şâyet birisi, “Müşrikler, Hz. Peygamber'den (s.a) kesin ve kuvvetli mucizeler getirmesini isteyince, Allah Teâlâ da, “Onların getirilmesinde size bir fayda yok. Çünkü eğer onlar gösterilir de siz iman etmezseniz, kökünüzü kazıyacak bir azap indiririm” diye cevap vermiştir. Hâlbuki bu doğru değildir. Bu sözün, insanlar için bir fitne olan o rüyanın ve ağacın zikredilmesi ile ilgisi nedir?” derse, deriz ki: İfadenin manası şöyledir: “Sanki onlar bu mucizeleri isteyip, sonra da sen o mucizeleri göstermeyince, bunların gösterilmeyişi, senin nübüvvet iddianda doğru olmadığın hususunda onlar için bir şüphe olmuştur.” Fakat bu şüphe, senin işini zayıflatmaz ve durumunun zayıflamasına sebep olmaz. Baksana, rüyadan bahsedilmesi, o kâfirlerin kalplerine büyük bir şüphe düşmesine sebep oldu. Fakat o kuvvetli şüphe bile, senin risâletin hususunda bir zayıflığa ve senin etrafında ehl-i hakkın toplanmasında bir gevşemeye yol açmadı. İşte aynen bunun gibi, mucizelerin gösterilmemesi sebebiyle meydana gelen bu şüphe de, senin durumunda bir gevşemeye ve senin risaletin hususunda bir zayıflığa sebep olmaz.[13]

Bize göre ise; lânetli ağaç “uzak durulması, dışlanması gereken ağaç” anlamında olup bu ifade ile “altın, mal” kastedilmiştir. Çünkü Sâd sûresi'nde söylediğimiz gibi,[14] lânet sözcüğü, “kovmak, iyilik ve faydadan mahrum bırakmak, ailenin veya sülâlenin bir ferdinin dışlanması” demektir. Âdem'e, Bu ağaca yaklaşmayın (A‘râf/19) emrinin verildiği ifadede geçen şecer [ağaç] sözcüğü de, “altın, mal, mülk” anlamına gelmektedir.[15]

Nitekim Kur’ân'da defalarca bunun insanlar için bir fitne olduğu ve ondan uzak durulması, müptelâsı olunmaması emredilmiştir:

Ve biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız kesinlikle fitnedir. Kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir vardır. (Enfâl/28)

Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir Kendi katında olandır. (Teğâbün/15)

İşte insana bir sıkıntı dokunuverince Bize yalvarır, sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman da; “O, bana bir bilgi üzerine verildi” der. Aslında o [verilen nimetler], bir fitnedir. Velâkin onların çoğu bilmezler. (Zümer/49)

Sonuç: Konumuz olan 60. âyetteki lânetli ağac'ın, Duhân/43-44'te sözü edilen zakkum ağacı ile herhangi bir ilgisi yoktur.”

Bilakis, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve te’vîli kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Bunlardan önceki kişiler böyle yalanlamışlardı. İşte bak, zâlimlerin âkıbeti nasıl olmuştur! (Yûnus/39)

Bu âyetlerde, İsrâ/88'deki konu ele alınarak zanna uyan müşriklerin Kur’ân'a bakışları üzerinde durulmuş ve onlara gerekli cevaplar verilmiştir.

Onu kendisi uydurdu diyen inançsızlar, Öyleyse siz benzeri bir sûre meydana getirin! şeklinde açık bir meydan okumaya muhatap olmuşlardır. Bu meydan okuma başka âyetlerde de devam etmiştir:

De ki: “Andolsun ki ins ve cinn [herkes], bu Kur’ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.” (İsrâ/88)

Yahut [aslında], “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse, eğer doğrulardan iseniz, uydurma olarak da olsa benzeri on sûre getirin, Allah'ın astlarından gücünüzün yettiği kişileri de çağırın.” (Hûd/13)

Yahut, onu kendi uydurup söyledi diyorlar. Hayır, onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğruysalar. (Tûr/33-34)

Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun gibi bir sûre siz getirin ve Allah'ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru iseniz. (Bakara/23)

Yukarıdaki âyetlerde görüldüğü gibi, meydan okuma, Kur’ân'ın tümüyle bir benzerinin getirilmesi teklifiyle sınırlı kalmamış, bu teklif Kur’ân'ın 10 sûresinin ve hatta 1 sûresinin benzerinin getirilmesine kadar indirilmiştir. Ayrıca Kur’ân'ın bir benzerini getirmeleri için hepsinin birleşip yardımlaşmaları teklif edilmekte, ancak ne yapılırsa yapılsın bunun asla mümkün olamayacağı bildirilmektedir.

Aslında, bu meydan okuma ile insanlar Kur’ân üzerinde düşünmeye sevk edilmektedir. Çünkü düşündükleri takdirde, en azından şu sonuçlara ulaşacaklardır:

• Kur’ân, fesahat, belağat ve icaz bakımından eşsiz bir kitap, ebedî bir şaheserdir. Oysa Allah Elçisi Muhammed'in (a.s) ne edebî bir geçmişi, ne de herhangi bir öğrenimi vardır. Dolayısıyla böyle bir kitabı kendisi yazmış olamaz.

• Kur’ân, evvelki kitapları ve elçileri tasdik etmektedir. Oysa onu Elçi'nin kendisi yazmış olsaydı, mutlaka hevâsına uyar, geçmiş kitap ve elçileri tasdik etmek yerine kendisini ön plâna çıkararak her şeyi kendisine mal etmek isterdi.

• Kur’ân, içerisinde fiziğe, kimyaya, biyolojiye, astronomiye, kozmolojiye, eğitime, psikolojiye ve sosyolojiye ait nice bilgiler bulunması sebebiyle, içeriği ve öğretisi bakımından da eşsiz bir kitaptır. Oysa Peygamberimiz, Mekke'de yetişmiş, hayatının her dönemi herkesçe bilinen, çevresinde herhangi bir okul veya öğretici bulunmayan bir kimsedir. Dolayısıyla Kur’ân'daki bilgileri bilmesi bir yana, o konuları düşünmesi bile mümkün değildir.

• Kur’ân, birçok târihî olay içermektedir. Allah'ın Elçisi Muhammed (a.s) ise böyle konulardan haberi olmayan bir kişidir. Bu olayları bilmesi de, yanlışsız olarak uydurması da imkânsızdır.

• Kur’ân, geçmişe ait olduğu kadar geleceğe [ğayba] ait bilgiler de vermektedir. Bu bilgilerin doğrulukları zaman içinde bir bir ortaya çıkmıştır. Sıradan bir insanın, aynıyla doğru çıkan bu tür haberler verebilmesi mümkün değildir. Allah'ın Elçisi olduğunu söyleyen ve herkesin kendisine inanmasını talep eden birinin yaptığı birtakım tahminleri, geleceğe ait bilgilermiş gibi ortaya koyması ve güvenilirliğini riske etmesi düşünülemez. O hâlde bu bilgilerin o'nun kendi tahminleri olması söz konusu değildir.

• Kur’ân, yapısal yönü ile de birçok mucize içermektedir. Öyle ki, geniş hacmine rağmen metninde hiç bir açıdan çelişki ve tutarsızlık bulunmamaktadır. Böyle bir kitabın, kapasitesi bu işe yetmeyeceği herkesçe bilinen bir kimse tarafından yazılamayacağı ise ortadadır.
Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı. (Nisâ/82)

Kur’ân üzerinde düşünen her insanın tesbit edebileceği bu hususlar, Kur’ân'ın Peygamberimizin eseri olmadığını gösterir. 37. âyetteki, Onda şüphe edilecek hiç bir şey yoktur. Âlemlerin Rabbi tarafındandır ifadesi de buna işaret ederek Kur’ân'ın Allah katından vahiy ile indirilmiş bir kitap olduğunu bildirmektedir.

Rabbimizin bu meydan okuyuşu, dün geçerli olduğu gibi bugün de geçerlidir, kıyâmete kadar da geçerli olacaktır. Mucizelerin en büyüğü olan Kur’ân'ın içerdiği mucizeler kıyâmete kadar tükenmeyecek, insanlar o güne kadar onda birçok yeni mucizelerle karşılaşmaya devam edecektir. Kur’ân'da karşılaşılacak her yeni mucize ise onun Allah'tan olduğunu bir kez daha ortaya koyacaktır.

Kur’ân'ın sadece indiği çağa değil, kıyâmete kadar tüm insanlara hitap edecek bir kitap olduğu asla akıldan çıkarılmamalıdır. Bu hususu göz ardı eden ya da Kur’ân'ın bu kadar çok mucize içerebileceğine akıl erdiremeyen bazı câhiller, kendilerinin anlayamadıkları bu tür âyetleri eleştirip itiraz etmişlerdir. 39. âyetteki, Bilakis, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve te’vîli kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar ifadesi, tam da böyle bir duruma işaret etmektedir. Câhillerin kavrayamadıkları âyetlere yaptıkları itirazların bir örneği de aşağıdaki âyetler hakkında olmuştur:

İkram olarak bu mu daha hayırlı yahut zakkum ağacı mı? Şüphesiz Biz onu zâlimler için bir fitne kıldık. Şüphesiz o [zakkum ağacı], cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların [boynuzlu yılanların] başları gibidir. İşte, kesinlikle onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır. (Saffat/62-66)

Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir. O, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar. (Duhân/43-46)

Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş'ten korunun. (Bakara/24)

Yukarıdaki âyetlerle ilgili olarak o günün müşriklerinden Ebû Cehl şu eleştiriyi yapmıştır: “Arkadaşınız [Muhammed], ‘Onun yakıtı taşlar ve insanlardır’ diyerek cehennem ateşinin taşları bile yaktığını iddia ediyor, sonra kalkıp o cehennemin içinde bir ağacın yeşerdiğini söylüyor. Hâlbuki ateş, ağacı yer, yakar, bitirir. Öyle ise o cehennemde nasıl o ağaç yeşerebilir?”

Henüz te’vîli yapılmamış müteşâbih âyetler hakkında Ebû Cehl gibi ortalığı bulandırmak isteyenlerin olabileceğini haber veren Allah, bu âyetlerin te’vîlinin kimler tarafından yapılması gerektiğini de Âl-i İmrân sûresi'nde bildirmiştir:

O [Allah], sana bu kitabı indirendir. Ondan [bu kitaptan] bir kısmı muhkem [yasa içerenler] âyetlerdir ki bunlar, kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşâbihlerdir [benzeşen anlamlılardır]. Amma, kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onu te’vîl yapmak için onun müteşâbih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” diyerek– ilimde uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yeteneği olanlar öğüt alırlar. (Âl-i İmrân/7)

Şüphesiz Allah bir sivrisineği, hatta daha üstü [daha küçük] olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İşte iman eden kimseler bilirler ki, şüphesiz o, hakktır, Rabb'lerindendir. O küfretmiş olan kimseler de artık, “Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?” derler. O [Allah], onunla bir çoklarını şaşırtır, onunla bir çoklarını kılavuzlar. O [Allah], onunla sadece, söz verip andlaştıktan sonra Allah'ın ahdini [verdikleri sözü] bozan, Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi kesen ve yeryüzünde bozgunculuk yapan fâsıkları şaşırtır. İşte bunlar, zarara uğrayanların ta kendileridir. (Bakara/26-27)

Âyetteki, fitne çıkarmak ifadesi, “inanmış kimseleri dinden döndürmek” demektir. Bu konu hakkında Bakara sûresi'nde açıklama yapmıştık.[16]

Müteşâbih âyetler, sanatsal mucize içeren, indiği dönemde insan havsalasının ulaşmayacağı konulara, bilgilere ve ğayba dair âyetlerdir. Bunlarla Kur’ân'ın Allah kelâmı olduğu ortaya çıkar.

Muhkem âyetler de, kişisel davranışları, aile ve sosyal hukuku, uluslararası ilişkileri düzenleyen ilkeleri içeren âyetlerdir. Bu âyetler, Kitab'ın anasıdır; yani, Kur’ân'ın amacı muhkem âyetlerle düzeni sağlamak, insanlığı, zulümden, fesattan ve kan dökmekten alıkoymaktır. Bu konuya dair Kamer sûresi'nin sonundaki “Hıkmet” başlıklı yazımıza bakılabilir.[17]

Dikkat edilirse âyette, Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler buyurulmaktadır. Burada zikri geçen, “ilimde uzman olanlar”ın kimler olduğuna gelince:

RÂSİH

Arapça'da رسوخ[rusûh], “bir şeyin iyice içinde olmak, bir şeyde sebat bulmak (ağaç ve dağ gibi derinlemesine yerleşmek)” demektir.[18]

İlimde râsih olmak ise, “belirli bir ilim dalında uzman olmak” demektir. Klâsik kabule göre ilimde râsih olan, “yakînî ve kat‘î deliller ile Allah'ın zât ve sıfatlarını; Kur’ân'ın Allah kelâmı olduğunu bilen kimse”dir. Hâlbuki müteşâbih âyetlerin bir kısmı, biyoloji açısından, bir kısmı fizik açısından, bir kısmı kimya açısından, bir kısmı filoloji açısından, bir kısmı astronomi açısından, bir kısmı astrofizik açısından… müteşâbihtir. Dolayısıyla da bu müteşâbihlik, her ilmin, her bilgi dalının kendi uzmanı tarafından te’vîl edilmesi gerekir.

ÂYETTEKİ TEKNİK YAPI

Âyetin, وما يعلم تأويله[ve mâ ya‘lemu te’vîlehu] kısmıyla ilgili olarak teknik açıdan iki vecih söz konusudur: Birinci vecihe göre وما يعلم'daki [ve mâ ya‘lemu'daki] و[vav/ve] bağlacı, الا الله'daki [illâllâhu'daki] الله[Allâh] lafzına atıf olup âyetin anlamı, “hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve ilimde uzman olanlar bilirler” şeklindedir. Biz de âyeti bu şekle göre meallendirdik.

İkinci vecih ise, وما يعلم[ve mâ ya‘lemu] ifadesinin, yeni bir cümle başı olmasıdır, ki buna göre mana, “müteşâbihatın te’vîlini yalnızca Allah bilir, başkası bilemez” şeklinde olur. Bu durumda, “Anlamayacağımız, anlayamayacağımız âyetleri Allah niye indirdi?” sorusu gündeme gelir.

Bu konuya ait klâsik kaynaklarda yer alan bilgiler ise şöyledir:

İLİMDE DERİNLEŞMİŞ OLANLAR:

Yüce Allah'ın, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu ile ilgili olarak; bunun, önceki buyruklarla ilişkisi olmayan yeni bir söz başlangıcı mı, yoksa önceki buyruğa atfedilmiş ve buradaki “vav”ın cem için mi olduğu hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler.

Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre; kendisinden önceki buyruklardan ayrı, yeni bir cümle başıdır ve ifade daha önce yüce Allah'ın, Onun te’vîlini ancak Allah bilir buyruğunda tamamlanmıştır. İbn Ömer, İbn Abbâs, Âişe, Urve b. ez-Zübeyr, Ömer b. Abdulazîz ve başkalarının görüşü budur. el-Kisâî, el-Ahfeş, el-Ferrâ, Ebû Ubeyd ve başkaları da bu görüştedir.

Ebû Nehîk el-Esedî de der ki: “Sizler bu âyet-i kerîmeyi vasl ile [durak yapmaksızın] okuyorsunuz. Hâlbuki bu kelime kat‘ ile okunmalıdır. İlimde derinlik sahibi olanların bilgilerinin vardığı son nokta ise onların, Biz O'na iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır sözleridir.”

İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre bu âyet-i kerîmede tam vakıf, Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah bilir buyruğu üzerinde olduğu ve bundan sonraki buyrukların ise yeni bir söz başlangıcı olduğu şeklindedir. Bundan sonraki buyruk ise, İlimde derinleşmiş olanlar, “Biz ona iman ettik...” derler buyruğudur.

Ancak Mücâhid'den, “ilimde derinleşmiş olanlar”ı, kendisinden önceki buyruğa nesak atfı yaptığı ve ilimde derinleşmiş olanlar'ın, te’vîli bildiklerini iddia ettiği de rivâyet edilmiştir. Bu görüşün lehine kimi dilcileri de delil göstererek, bunun, “İlimde derinleşmiş olanlar da bunu bilirler ve iman ettik... diyerek” şeklinde olduğunu söyler ve derler kelimesinin hâl olmak üzere nasb mahallinde olduğunu iddia ederler. Ancak dilcilerin büyük çoğunluğu bu açıklamayı reddeder ve uzak bir ihtimal olarak görürler. Çünkü Araplar hem fiili, hem de mef‘ulü bir arada hazf etmezler. Hâli ise fiil açıkça söylenmedikçe zikretmezler. Eğer fiil açıkça söylenmemiş ise, hâl de söz konusu değildir. Şâyet böyle bir şey mümkün olsaydı, “Abdullah binerek geldi” anlamında, “Abdullah binerek” demek mümkün olurdu. Böyle bir şeyin mümkün olması ise, ancak fiilin zikredilmesiyle birlikte olur; kişinin, “Abdullah konuşur ve insanların arasını ıslah eder” demesi gibi. Burada “ıslah eder” ifadesi Abdullah'ın hâlini bildirir.

Derim ki: Hattabî'nin naklettiği ve Mücâhid'den başkasının söylemediğini belirttiği söz ile ilgili olarak şunu ekleyelim: İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu, azîz ve celîl olan Allah'ın ismine atfedilmiştir ve bunlar da müteşâbihi bilenler arasında yer alıp onlar müteşâbihi bilmelerine rağmen, Biz ona iman ettik demektedirler. Ayrıca er-Rabî, Muhammed b. Ca‘fer b. ez-Zübeyr, el-Kâsım b. Muhammed ve başkaları da bu görüşü belirtmişlerdir. Bu te’vîle göre, derler kelimesi derinleşmiş olanlar'ın hâli olmak üzere nasb durumundadır.

İbn Fûrek, ilimde derinleşmiş olanların, te’vîli bileceği görüşünü tercih eder ve bu hususta uzun uzun açıklamalarda bulunurdu. Hz. Peygamber'in İbn Abbâs'a, “Allahım! Onu dinde fakih kıl ve ona te’vîli öğret” şeklindeki sözünde bu hususa dair açıklama vardır. Bu, “kitabının manalarını ona öğret” anlamındadır. Buna göre yüce Allah'ın, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu üzerinde vakıf yapmakla ilgili olarak hocamız Ebu'l-Abbâs, Ahmed b. Ömer, “Doğrusu da budur” demiştir. Çünkü onların, İlimde derinleşmiş olanlar diye adlandırılmaları, Arap dilini anlayan herkesin bilmekte müsavi olduğu muhkemden daha fazlasını bilmelerini gerektirmektedir. Eğer onlar herkesin bildiğinden başka bir şey bilmiyor iseler, onların derinlikleri nerede kalır? Fakat müteşâbih de türlü türlüdür. Kimisi hiç bir şekilde bilinemez; rûhun durumu, Allah Teâlâ'nın ğaybın bilgisini yalnızca Kendisine ayırdığı Sa‘at'in [Kıyâmetin kopma] vakti gibi. Bu gibi şeylerin bilgisi İbn Abbâs'a da başkasına da verilmemiştir. İşte ileri gelen ilim adamları arasında, “İlimde derinleşmiş olanlar müteşâbihi bilmez” diyenlerin bu sözden kasdettikleri bu tür müteşâbihtir. Dinde bazı şekillere ve Arap dilinde birtakım anlatım üsluplarına göre yorumlanması mümkün olan sözlere gelince, bunlar te’vîl edilir ve doğru te’vîli bilinebilir.[19]

Abdurrezzâk der ki: Bize Ma‘mer, İbn Tavus'tan, o da babasından rivâyet etti ki, İbn Abbâs bu âyeti şöyle okurdu: Ve mâ ya‘lemu te’vîlehu illâllâh. Ve yeqûlu'r-râsihune âmennâ bihi [Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah bilir, ilimde derinleşmiş olanlar, “Ona îmân ettik” derler].

İbn Cerîr, Ömer ibn Abdulazîz ve Mâlik ibn Enes'ten rivâyet eder ki: “Onlar ona îmân ederler ve te'vîlini bilmezler” demiştir.

Yine İbn Cerîr'in naklettiğine göre, Abdullah ibn Mes‘ûd ve Ubey ibn Ka‘b'ın Mushaflarında bu âyet şöyledir: İnne te’vîlehu illâ ındallâhi ve'r-râsihûne fi'l-‘ılmi yeqûlûne âmennâ bihi [Onun te’vîli ancak Allah katındadır. İlimde derinleşmiş olanlar, “Biz ona inandık” derler].

İbn Cerîr de bu kavli tercih etmiştir.

Bazıları da âyetteki, ve'r-râsihûne fi'l-‘ilm [ilimde derinleşmiş olanlar] kısmında dururlar ki, müfessir ve usûlcülerin bir çoğu bu görüşe uyarak, “Anlaşılmayan bir şeyle (Kur’ân'da) hitapta bulunulması uzaktır” demişlerdir.

İbn Ebû Necîh'in Mücâhid'den, onun da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre o şöyle dermiş: “Ben, onun te’vîlini bilen ilimde derinleşmiş kimselerdenim.”

Mücâhid'den rivâyetle İbn Ebî Necin şöyle diyor: “İlimde derinleşmiş olanlar; onun te'vîlini bilirler ve ‘Ona îmân ettik’ derler.” Rebî ibn Enes de böyle demiştir. Muhammed ibn İshâk, Muhammed ibn Ca‘fer ibn Zübeyr'den naklen şöyle dedi: “Arzu edilen te’vîli ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilir. İlimde derinleşenler de, ‘Ona inandık’ derler. Sonra da müteşâbihin yorumunu, ancak bir tek şekilde yapılabilen muhkemin yorumuyla karşılaştırırlar. Kitabla [Kur’ân'la] onların sözleri birleşir, biri diğerini doğrular, hüccet, delil, geçerli olur, özür ortaya çıkar, bâtıl ortadan kalkar, küfür onunla reddedilmiş olur.”

Hadis'te Rasûlullah'ın (s.a) İbn Abbâs hakkında, “Allahım! Onu dinde fâkih, bilgin kıl ve ona Kur’ân'ın yorumunu öğret” şeklinde dua buyurduğu belirtilir.

Bu konuda bazı âlimler ayrı fikir beyan ederek diyorlar ki: Te’vîl kelimesiyle Kur’ân'da iki mânâ kastedilir:

1) Te’vîl, “bir şeyin hakikati, gerçeği ve aslı”dır. Kur’ân-ı Kerîm'deki şu âyetlerde geçen te’vîl kelimesi bu anlamdadır: Ana-babasını tahtın üzerine çıkarıp oturttu. Hepsi o'nun için secdeye kapandılar. Dedi ki: “Babacığım! İşte bu; vaktiyle gördüğüm rüyânın te’vîlidir. Doğrusu Rabbim onu gerçekleştirdi” (Yûsuf/100), Onlar onun te’vîlinden başkasını mı bekliyorlar? Onun te’vîlinin geldiği gün... (A‘râf/53)

Bu durumda er-râsihûne fi'l-‘ilm mübtedâ; yeqûlûne âmennâ bihi haberi olur. Te’vîl ile diğer anlam –ki Bize bunun yorumunu bildir... (Yûsuf/36) âyetinde olduğu gibi “bir şeyi tefsir, tabir edip açıklamak beyân etmek”tir– kastedilirse bu durumda, er-râsihûne fi'l-‘ilm'de durulur. Bu anlayışa göre ilimde derinleşenler eşyânın künhüne vâkıf olacak şekilde bir ilmi ihata etmeseler bile kendilerine tevcih olunan hitabı anlayabilirler. Bu durumda yeqûlûne âmennâ bihi kısmı, “ilimde derinleşenler”den hâl olur. Ma‘tûfun aleyh'den değil de sadece ma‘tûf'dan hâl olması dilde caizdir. Nitekim şu âyetler de böyledir: (Bu ganimetler) yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dînine ve Peygamberi'ne yardım eden fakir Muhâcirler içindir... derler ki: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla...” (Haşr/8-10), Melekler sıra sıra dizilip Rabbinin buyruğu geldiğinde… (Fecr/22)[20]

10-11. Şüphesiz şu küfretmiş kimseler; onların malları ve evlâtları, aynı Firavun'un yakınlarının ve onlardan öncekilerinki gibi Allah'tan hiç bir şeyi savamaz. Ve onlar ateş'in yakıtıdırlar. Onlar [Firavun'un yakınları ve onlardan öncekiler], âyetlerimizi yalanladılar da Allah, onları günahları yüzünden yakalayıverdi. Ve Allah, cezası/yakalaması çok çetin olandır.

Bu âyetlerde, Medîne'deki kâfirlere, savaşa katılmalarını engelleyen mallarının ve çocuklarının, aynı Firavun ve onun yakın çevresinde olduğu gibi fayda vermeyeceği uyarısı yapılmaktadır: Onların malları ve evlâtları, Allah katında onlara hiç bir fayda sağlamayacak, onlara gelecek Allah'ın azabından hiç bir şeyi önleyemeyecektir.

Bu âyetin mesajı evrensel olmasına rağmen ilk muhatapları –sûrenin giriş bölümünde detaylıca sunduğumuz gibi– Necrân heyetidir. Bu heyettekilerden Ebû Hârise ibn Alkame'nin kardeşine, “Ben onun gerçekten, Allah'ın Elçisi olduğunu kesinlikle bilmekteyim... Ama ne var ki bunu açıklarsam, Rûm kralları bana vermiş olduğu mal ve makamı geri alırlar” dediğini de nakletmiştik. İşte bu âyette kınananlar başta bunlardır. Bunlara; mallarının, çoluk-çocuklarının dünya ve âhirette kendilerine fayda vermeyeceği, onlardan azabı def edemeyeceği bildirilmektedir.

Bu âyetlerde verilen mesaj birçok defa geçmiştir:

“Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple [gerçek imanla] gelenlerden başkasına fayda vermediği ve cennetin muttakilere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi. (Şu‘arâ/87-91)

Kesinlikle siz ve Allah'ın astlarından taptıklarınız, cehennemin odunusunuz [yakıtısınız]; siz oraya gireceksiniz. (Enbiyâ/98)

Peki, âyetlerimizi inkâr eden ve, “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyen kimseyi gördün mü? O [inkârcı kişi], ğayba muttali oldu ya da Rahmân katında bir söz mü aldı? Hayır, hayır [onun zannettiği gibi değil]... Biz onun söylediği şeyleri yazarız ve onun için, azaptan uzattıkça uzatırız. Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız ve o, Bize tek başına gelecektir. Ve onlar, kendileri için bir izzet [güç, şan, şeref] olsun diye, Allah'ın astlarından ilâhlar edindiler. Hayır, hayır [onların zannettikleri gibi değil]... Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. (Meryem/77-82)

Mal ve oğullar, basit hayatın süsüdür. Bâkî [kalıcı] sâlihât ise, Rabbinin katında, sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlama yönünden de daha hayırlıdır. (Kehf/46)

Onlar, hatalarından dolayı suda boğuldular, sonra da ateşe sokuldular. Sonra da kendileri için Allah'ın astlarından yardımcılar bulamadılar. (Nûh/25)

Sonra Allah onu [o mü’mini] onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun'un ehlini [yakınlarını] ise, azabın kötüsü; ateş kuşattı. Onlar sabah-akşam [daima] ona [ateşe] arzolunurlar. Kıyâmet kopacağı gün ise, “Firavun'un ehlini [yakınlarını] azabın en şiddetlisine sokun!” (Mü’min/45-46)

Ve andolsun ki, siz, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız/teker teker Bize geldiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Ve içinizde kendilerinin ortaklar olduğuna inandığınız şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Andolsun aranızda kesilme olmuş ve yanlış inandığınız şeyler kaybolmuştur. (En‘âm/94)

Ebû Leheb'in iki eli/iki gücü yok oldu. Ve o da yok oldu. Malı ve kazandığı şeyler ona fayda vermedi. Yakında alevli ateşe atılacak. Karısı da... Boynunda liften bir ip odun taşıyıcısı olarak... (Tebbet/1-5)

Şu inkâr eden kimselerin malları ve çocukları, Allah'tan yana, onlara asla bir fayda vermeyecektir. Ve işte onlar, ateş ashâbıdırlar. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar. Onların bu basit hayatta harcadıklarının durumu, kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine isâbet edip de onları helâk eden, içinde kavurucu soğuğu olan rüzgârın durumu gibidir. Ve Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmediyorlar. (Âl-i İmrân/116-117)

Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları; çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır! (Âl-i İmrân/196-197)

Tıpkı Firavun'un yakınları ve onlardan öncekilerin gidişi gibi onlar da Allah'ın âyetlerini tanımadılar da Allah, kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdi. Şüphesiz ki Allah, kavî'dir [çok güçlüdür], cezası/sonuçlandırması çok şiddetli olandır. (Enfâl/52)
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:11 PM   #5
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

12. Küfretmiş şu kimselere, “Siz, yakında yenilgiye uğrayacak ve cehenneme toplanacaksınız” de. Ve o, ne kötü bir döşektir!

Bu âyette yine küfredenler, âkıbetleri açıklanarak uyarılmakta; dünyada yenilip perişan olacakları, sonunda da en kötü döşek olan cehennemi boylayacakları bildirilerek bir an evvel imana gelmeleri istenmektedir. Târih de bu âyette verilen mesajların aynıyla gerçekleştiğine; küfrün, şirkin ve zulmün çok kısa ömürlü olduğuna, mutlaka yok olup gittiğine tanıktır.

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında kaynaklardaki nakiller şöyledir:

Burada kasıt Yahûdilerdir. Muhammed b. İshâk der ki: Rasûlullah (s.a) Bedir'de Kureyş'i mağlup edip Medîne'ye döndükten sonra Yahûdileri toplayıp onlara şunu dedi:

— Ey Yahûdi topluluğu! Bedir günü Kureyş'in başına gelenlerin bir benzerini Allah'ın başınıza getirmesinden sakının. Siz de biliyorsunuz ki ben gönderilmiş bir peygamberim. Siz bunu Kitabınızda, Allah'ın size ahdinde [buyruğunda] görmektesiniz.

Yahûdiler on'a şöyle karşılık verdiler:

— Ey Muhammed! Savaşın ne olduğunu bilmeyen gâfil bir topluluğu yenik düşürüp de onlara karşı eline bir fırsat geçti diye gurura kapılma! Allah'a yemin ederiz, bizimle savaşacak olursan asıl savaşçıların biz olduğumuzu göreceksin.

Bunun üzerine yüce Allah, Kâfirlere de ki: “Siz mutlaka yenileceksiniz...” buyruğunu inzâl buyurdu.[21]

Ebû Sâlih'in İbn Abbâs'tan rivâyetine göre ise; Yahûdilerin, Uhud günü Müslümanların başına gelen musibete sevinmeleri üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.[22]

Âlimler bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında şu iki rivâyeti nakletmişlerdir:

1) Hz. Peygamber (s.a), Bedir'de Kureyş'e karşı savaşıp Medîne'ye döndüğünde, Yahûdileri, Benî Kaynuka mevkiinde toplayarak onlara şöyle der:

— Ey Yahûdiler! Kureyş'in başına gelen, sizin de başınıza gelmeden önce Müslüman olun.

Onlar da şöyle karşılık verirler:

— Ey Muhammed! Kureyş'ten, savaştan anlamayan bir grubu öldürüp yenmen seni aldatmasın. Eğer bizimle savaşsaydın, anlardın.

Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu âyeti indirdi.[23]

2) Medîneli Yahûdiler, Bedir'de kâfirlerin başına geleni öğrenince, “Allah'a yemin ederiz ki, bu, Hz. Mûsâ'nın Tevrât'ta müjdelediği ve vasıflarını sayıp, sancağının yere düşmeyeceğini haber verdiği ümmî peygamberdir” dediler. Daha sonra da birbirlerine, “Hele acele etmeyin” dediler. Uhud savaşı olup, Hz. Peygamber'in ashâbı gerileyince, onlar, “Bu, o müjdelenen peygamber değil” dediler ve şekâvetleri daha ağır bastığı için Müslüman olmadılar. İşte bunun üzerine Allah, bu âyeti indirdi.[24]

Âyetin iniş sebebi husûsî olsa da, mesajı tüm zamanlaradır. Kâfirler her zaman yenilecekler ve cehennemi boylayacaklardır.

Bu âyet, geleceğe dair verdiği haberle bir mucize ortaya koymaktadır. Bunun benzeri daha evvel de geçmişti:

(Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur! (Sâd/11)

13. Karşılaşan iki birlikte sizin için kesinlikle bir âyet vardır; birliğin biri, Allah yolunda savaşıyordu; diğeri de inkârcıydı. Onları, göz görüşüyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve Allah, dilediğini yardımıyla güçlendirir. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için kesinlikle bir ibret vardır.

Yukarıda, kâfirlere mal ve evlâtlarının fayda vermeyeceği, onların cehennem yakıtı olacakları, yenilecekleri ve cehennemi boylayacakları bildirilmiş, bu âyette ise, o günlerde çok sıcak bir konu olan Bedir savaşı'na değinilmiş ve mü’minlere, Karşılaşan iki birlikte sizin için kesinlikle bir âyet vardır; birliğin biri, Allah yolunda savaşıyordu; diğeri de inkârcıydı. Onları, göz görüşüyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için kesinlikle bir ibret vardır denilerek, Allah'ın vaadinin doğruluğu gösterilmiştir. Bedir'de kâfirlere mal ve evlâtları fayda vermemiş, yenilmişler ve kâfir olarak ölüp cehennemi boylamışlardır.

Buradaki muhatapların mü’minler olduğu, aşağıdaki âyetlerin delâletiyle de anlaşılabilir:

Hani siz vâdinin yakın bir yamacında idiniz, onlar da uzak yamacında idiler. Kervan da sizden daha aşağıda idi. Şâyet onlarla sözleşmiş olsaydınız da, buluşma yerinde mutlaka anlaşmazlık çıkarırdınız. Fakat olması gereken işi Allah'ın gerçekleştirmesi için; helâk olan apaçık bir delil gördükten sonra helâk olsun, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın diye... Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. Hani o vakitler Allah sana uykunda onları az gösteriyordu. Eğer O [Allah], onları sana çok gösterseydi mutlaka korkmuştunuz ve o iş [savaş] konusunda anlaşmazlığa düşmüştünüz. Fakat Allah güvenlik sağladı. Şüphesiz O, gönüllerde olanı en iyi bilendir. (Enfâl/42-43)

Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, şükredesiniz diye size Bedir'de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/hulûl ettirilen üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabrederseniz ve takvâlı davranırsanız, evet (sizi Rabbiniz destekler). Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder. Ve Allah, bunu [yardımı] size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf, O [Allah], küfretmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye azîz ve hakîm Allah katındandır. Öyleyse Allah'a takvâlı davranın. (Âl-i İmrân/123-127)

Târih kaynaklarında yer aldığına göre (–ki bunu Enfâl sûresi'nde detaylıca sunmuştuk–) Bedir günü'nde müşrikler sayıca mü’minlerin üç katı (1.000'e yakın idiler), askerî malzeme ve donanım bakımından ise mü’minlerin onlarca katı idiler. Buna rağmen Allah'ın izin ve yardımıyla mü’minler kâfirleri yendi.

Allah mü’minlere yardım edeceğini, onları zafere ulaştıracağını birçok kez vurgulamıştır:

Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şâhitlerin kalktığı [şâhitlik edecekleri] günde [kıyâmette] kesinlikle yardım ederiz. (Mü’min/51)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O'da size yardım eder ve ayaklarınızı sâbit tutar. (Muhammed/7)

Allah, “Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir. (Mücâdele/21)

Ve andolsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında Bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle gâlip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle gâlip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171-173)

O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye mü’minlerin kalplerine sekine [güven-moral-mutluluk] indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Fetih/4)

Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Âl-i İmrân/139)

14. Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar, basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

15-17. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takvâ sahibi olan; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden, doğru olan, sürekli saygıda duran, infakta bulunan ve seherlerde istiğfâr eden kişiler için Rabb'lerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah kulları en iyi görendir.

Bu âyetlerde, Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır denilerek uyarı yapılmış, ardından da, Ve Allah, varılacak güzel yer kendi katında olandır. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takvâ sahibi olan; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden, doğru olan, sürekli saygıda duran, infakta bulunan ve seherlerde istiğfâr eden kişiler için Rabb'lerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah kulları en iyi görendir buyurularak mal, evlât vs. gibi şeylerin fayda vermeyeceği, insanın bunlara tutkun olmaması, malını Allah yolunda harcaması gerektiği vurgulanıp insanlar; özellikle de sûrenin bu bölümünün inişine neden olan Necrân heyeti imana ve sâlihâtı işlemeye teşvik edilmiştir.

Burada şu hususa dikkat edilmelidir ki, âyette dünya nimetlerinden uzak durulması değil, onlara kul-köle olunmaması; âhiret nimetlerine öncelik verilmesi, dünya nimetleri için ebedî hayatın mahvedilmemesi istenmektedir.

Bu âyetin Bedir savaşı'na değinen âyetlerle aynı pasaj içinde gelmesinin bir nedeni de, mü’minlerin savaşta çapul peşinde koşmamaları gerektiğine dair bir uyarı içermesidir. Zira bazıları, müşrik ordusuyla savaşmak yerine, ganimet elde etmek için kervanın peşinden gitmeyi istemişlerdi.

Âyetteki “tertemiz eşler”, Bakara sûresi'nde de zikredilmişti. Buradaki “çok temiz eşler”in, cennette mü’min erkeklere verilecek olan hayız ve nifastan temizlenmiş kadınlar olduğu kanaati yaygındır. Oysa buradaki tertemiz eşler, –Bakara/25'te de açıkladığımız gibi– Allah'ın cennette mü’min kullarına lutfedeceği arkadaşlar olup tertemiz olmalarından kasıt, “kin, buğz, kıskançlık gibi kötü huylardan arınmış olmalarıdır. Zira, cennette cinsiyet yoktur. Bu konuyu daha evvel Vâkıa sûresi'nde detaylı olarak işlemiştik.[25]

Hakklarında söz gerçekleşen kimseler, “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece bizlere tapmıyorlardı” derler. (Kasas/63)

O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratandır. Sonra da O, semaya istiva etti [egemenlik kurdu]; onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendir. (Bakara/29)

Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah'ın kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere.”– İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (A‘râf/31-32)

Ey insanlar! Takvâlı davranasınız diye, sizi ve sizden öncekileri yaratan, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Artık siz de, bile bile Allah'a ortaklar koşmayın. (Bakara/21-22)

Şüphesiz Biz yeryüzündeki, ona süs olan şeyleri onların hangisinin daha güzel amel edeceğini sınamamız için yaptık. (Kehf/7)

Dünyanın ve dünyaya ait tüm kazanımların değersizliği, âhiretin daha hayırlı ve kalıcı olduğu birçok yerde vurgulanmıştır. Bunlardan bir kaçını hatırlatıyoruz:

Hayır, hayır… İşin aslında siz aceleciyi [dünyayı] seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz. (Kıyâmet/20-21)

Onlar [insanlar] aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar. (İnsan/27)

Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları; çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır! (Âl-i İmrân/196-197)

Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz! Ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır, âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar” bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız.” (Nisâ/77)

(O şeyler) dünyada bir kazanımdır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da inkâr ettikleri şeyler nedeniyle kendilerine o çetin azabı tattıracağız. (Yûnus/70)

Ve Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir de ölçülendirir de. Onlar ise basit hayat ile ferahladılar. Oysa basit hayat, âhirette sadece bir kazanımdır. (Ra‘d/26)

Ve size verilen şeyler, basit hayatın kazanımı ve onun süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz? (Kasas/60)

Fakat siz şu basit hayatı tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı [önemli] ve devamlı kalıcıdır. (A‘lâ/16-17)

Burada muttakilerin, özellikleri ve kavuşacakları nimetler hatırlatılırken seherlerde istiğfâr ettikleri, yani Allah'tan af ve yarlığama talebinde bulundukları bildirilmiştir. Karanlığın aydınlığa dönüşme zamanı olan seher vakti, insanın hâlet-i rûhiyesinde derin duygular meydana getirir. Dinlenmiş beden ve zihin, hakikati daha berrak bir şekilde idrak eder. Ayrıca bu vakit, uykunun en tatlı zamanıdır. O nedenledir ki bu vakitte uykudan kalkıp Allah'a yönelmenin değeri daha fazla olacaktır.

Ayrıca buradaki seher, kişinin küfür ve şirkten kurtuluşu olarak anlaşılabilir ki bu durumda, seherde istiğfâr, küfürden kurtulmuş kişilerin Allah'a yakarışlarına işâret eder.

18. Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah'tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, azîz, halîm'den başka ilâh diye bir şey yoktur.

19. Şüphesiz Allah nezdinde din, İslâm'dır. Kendisine kitap verilen kimseler de, ancak, kendilerine o bilgi geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı ayrılığa düştüler. Kim de Allah'ın âyetlerini inkâr ederse; artık şüphesiz Allah, hesabı çabuklaştırandır.

Burada Allah Kendisini tanıtmakta, özellikle de Îsâ'yı rabb edinen Hristiyanları, müşrikleri ve İslâm'dan başka din edinenleri uyarmaktadır:

• Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, Allah'tan başka ilâh olmadığına tanıklıktırlar.

• Azîz, halîm olan Allah'tan başka ilâh yoktur.

• Allah nezdinde din, İslâm'dır.

• Kendisine kitap verilenlerin, kendilerine o bilgi geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, aralarındaki kıskançlıktan dolayıdır.

• Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse; şüphesiz Allah, hesabı çabuklaştırandır.

Bu âyetlerin iniş sebebi ile ilgili nakiller şöyledir:

Rasûlullah'ın (s.a) Medîne'de olduğu haberi yayılınca o'nun huzuruna Şam halkı Yahûdilerinden iki âlim geldi. Medîne'yi görünce biri diğerine, “Bu şehir âhir zamanda çıkacak Peygamber'in Medînesi'nin niteliklerini ne kadar da andırıyor!” dedi. Peygamber'in (s.a) huzuruna vardıklarında sıfat ve özellikleriyle o'nu tanıdılar. Ona sordular:

— Sen Muhammed misin?

O cevap verdi:

— Evet.

Yine sordular:

— Ahmed misin?

Yine aynı cevabı verdi:

— Evet.

Bu sefer şöyle sordular:

— Biz sana bir şehâdete dair soru soracağız. Eğer sen bunu bize haber verirsen sana iman eder ve seni takdis ederiz.

Rasûlullah (s.a) şöyle karşılık verdi:

— Sorun.

Şöyle dediler:

— Bize Allah'ın Kitabında yer eden en büyük şâhitlik hakkında haber ver.

Bunun üzerine Yüce Allah Peygamberi'ne (s.a), Allah, adaleti ayakta tutarak. şehâdet eder ki gerçekten O'ndan başka ilâh yoktur, melekler ve ilim sahipleri de buna şehâdet ettiler âyetini indirdi. Her iki ilim adamı da İslâm'a girdi ve Rasûlullah'ı (s.a) tasdik etti.[26]

Âyette, tevhid'in birinci tanığının bizzat Allah olduğu ifade ediliyor. Çünkü evreni yaratıp Kendi varlık ve birliğine delil kılan, âyetlerinin anlaşılması için akıl, ilim veren; ayrıca varlık ve birliğinin tanınması için elçi gönderen ve kitap indiren Allah'tır.

MELEKLERİN ŞÂHİTLİĞİ

Buradaki melekler, “haberciler” anlamında kabul edilirse, Allah'ın indirdiği kitapların âyetlerinin mucizevî bir anlatımla Allah'ın birliğini haber verdikleri ifade edilmiş olur.

Buradaki melekler, “güçler” olarak kabul edilirse, evrendeki her sistemin Allah'ın varlığına ve birliğine tanıklık ettiği ifade edilmiş olur. Nitekim bu daha evvel şöyle ifade edilmişti:

Yoksa onlar yeryüzünden birtakım ilâhlar edindiler de onlar mı canlandıracaklar [onları diriltecekler]? Eğer o ikisinde [yer ile gökte] Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu [düzenleri bozulurdu]. O hâlde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların nitelemekte oldukları şeylerden münezzehtir. O [Arşın Rabbi Allah], yaptığından sorumlu olmaz, onlar ise sorumlu olacaklardır. Yoksa onlar, O'nun astlarından birtakım ilâhlar mı edindiler? De ki: “Kesin delilinizi getirin. İşte şu, benimle beraber olanların öğüdüdür ve benden öncekilerin öğüdüdür.” Bilakis, onların çoğu gerçeği bilmezler. Artık onlar, yüz çevirenlerdirler. Ve Biz senden önce hiç bir elçi göndermedik ki, ona, “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana ibâdet edin” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiyâ/21-25)

Tevhid'in üçüncü tanıkları da hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleridir. Evrendeki eşyanın hakikatine vakıf olan bilginler [fizik, kimya, biyoloji, astronomi, psikoloji bilenler] eğer bir etki altında değillerse, bilgilerinin gereği olarak Allah'ın birliğini haykırmak zorunda kalmaktadırlar. O nedenle Allah evrende gözlem ve araştırma yapılmasını emretmektedir. 7. âyette de, Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yetenekleri olanlar öğüt alırlar buyurularak bilgili insanlar övülmüşlerdi.

Ayrıca, yalnızca bilgin kulların Allah'a haşyet duyacağı, bilgi olmadan aklın kullanılamayacağı defalarca açıklanmıştı:

İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah'tan ancak bilginler haşyet ederler [derin hayranlık ve saygı duyup O'ndan uzaklaşmaktan korkarlar]. Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. (Fâtır/28)

Arşı taşıyan bir de onun [arşın] dış kenarında olan kimseler, Rabb'lerinin hamdiyle tesbîh ederler ve O'na inanırlar. İman etmiş kimseler için bağışlanma dilerler: “Rabbimiz! Sen rahmet ve bilgice her şeyi kuşattın. Onun için tevbe eden ve Senin yoluna uyan kimseleri bağışla ve onları cahîm'in [cehennemin] azabından koru! Rabbimiz! Onları ve onların atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden sâlih olan kimseleri kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine girdir. Şüphesiz Sen azîz ve hakîm'in ta kendisisin. Onları kötülüklerden de koru. Ve Sen her kimi kötülüklerden korursan, artık o gün elbette ona rahmet etmişsindir. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” (Mü’min/7-9)

Ve Biz, bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onlara da bilginlerden başkası akıl erdiremez. (Ankebût/43)

Ya da o, gece saatlerinde kalkan, secde ederek, kıyam durarak, daima saygıda duran ve Rabbinin rahmetini uman kimse (öyle yapmayan gibi midir)? De ki: “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?” Kesinlikle sadece temiz akıl sahibi olanlar öğüt alırlar/gereği gibi düşünürler. (Zümer/9)

Kur’ân'da bilgi ve bilginin önemi ve değeri ile ilgili yüzlerce âyet mevcuttur.

19. âyette, Şüphesiz Allah nezdinde din, İslâm'dır buyurulmuştur. Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi din, “ister hakk ister bâtıl olsun, ister Allah ister insanlar tarafından kurulmuş olsun, her türlü toplum nizamı, yaşam kurallarının bütünü” demektir. Burada, Allah nezdindeki dinin, sadece “İslâm” olduğu vurgulanmıştır. Bir başka âyette ise, Allah'ın İslâm'dan başka dini kabul etmeyeceği bildirmiştir:

Ve kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o takdirde hiç bir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve o [İslâm'dan başka din arayan kimse], âhirette zarar edenlerden olacaktır. (Âl-i İmrân/85)

“İSLÂM” NE DEMEKTİR?

الإسلام[islâm] sözcüğü, س ل م[silm] kökünden türemiş if‘âl kalıbında mastar bir sözcük olup isim ve mastar olarak kullanılır. Silm sözcüğü, “berâet/uzak tutma; korkudan, kuşkudan, beladan, huzursuzluktan, mutsuzluktan, kavgadan savaştan, ağrıdan, sızıdan, maddî ve manevî sıkıntılardan, zayıflıktan çürüklükten… tüm olumsuzluklardan uzak olma” demektir.[27] Bu sözcük, sâlim, selâm, teslim, islâm vs. sözcüklerinin de köküdür. Sözcüğün islâm kalıbı, “sağlamlaştırma” [dertten, tasadan, korkudan, mutsuzluktan, kavgadan, savaştan ve benzeri şeylerden uzaklaştırma] demektir. Öyleyse İslâm dini de, “insanları sağlamlaştıran din” [dert, tasa, savaş, zayıflık, manevî hastalık, mutsuzluk ve benzeri şeylerden uzaklaştırıp sağlama, güvenceye alan ilkeler] demektir.
Ehl-i Kitabın kendilerine hakikat geldikten sonra kıskançlık ve ihtiras sebebiyle ihtilafa düşmeleri, Kur’ân'ı ve Rasûlullah'ı tanımamaları, kendi içlerinde birçok mezhep ve meşreplere ayrılmaları daha evvel birçok yerde konu edilmiştir:

Şu kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, o'nu [Peygamber'i], kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler. Şu kendi nefislerini kayba uğratanlar; işte onlar iman etmezler. (En‘âm/20)

Şu, kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, o'nu [Peygamber'i] kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Şüphesiz onlardan bir kesim de bilip durmalarına rağmen, kesinlikle hakkı gizliyorlar. (Bakara/146)

Onlara Allah katından kendileri ile birlikte olanı tasdik eden bir kitap gelince de –ki bunlar daha önceleri inanmayanlara karşı zafer kazanmak istemişlerdi de o tanıdıkları kendilerine gelmişti– onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâneti kâfirler üzerinedir. Onların, kendilerini karşılığında sattıkları şey, Allah'ın kullarından dilediğine Kendi lütfundan indirmesini kıskanarak, Allah'ın indirdiği şeyleri inkâr etmeleri ne çirkindir! İşte bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Küçültücü azap da yalnızca kâfirler içindir. (Bakara/89-90)
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:12 PM   #6
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

20. Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben yüzümü [kendimi] Allah için sağlamlaştırdım [ben Müslüman oldum]. Bana uyanlar da (Müslüman oldular).” Kitap verilenlere ve Ümmilere [Anakentliler'e], “Siz de sağlamlaştırdınız mı [İslâm'ı kabul ettiniz mi]?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa [İslâm'a girerlerse] artık doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse, sana düşen sadece tebliğ etmektir [mesajı iletmektir]. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

Yukarıdaki açıklamalardan sonra, “Ben yüzümü [kendimi] Allah için sağlamlaştırdım [ben Müslüman oldum]. Bana uyanlar da (Müslüman oldular).” Kitap verilenlere ve Ümmilere [Anakentliler'e], “Siz de sağlamlaştırdınız mı [İslâm'ı kabul ettiniz mi]?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa [İslâm'a girerlerse] artık doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse, sana düşen sadece tebliğ etmektir [mesajı iletmektir]. Ve Allah, kullarını en iyi görendir buyurularak uyarı yapılmakta; herkesin kendisini sağlamlaştırması, işini sağlama alması istenmektedir:

De ki: “İşte bu, benim yolumdur; basiret üzere [aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak] Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar… Ve Allah münezzehtir. Ve ben müşriklerden değilim.” (Yûsuf/108)

Âyetteki, ümmiler [anakentliler] ifadesi, Mekkelilerin de hâlâ muhatap alındığını göstermektedir.

Âyetteki yüz kelimesi ise, “kişinin kendisi”ni ifade eder.

İSLÂM [SAĞLAMLAŞTIRMA]

İslâm sözcüğünü, İslâm dini'ni açıklarken yukarıda izah etmiştik. Burada sağlamlaştırma, “kişinin İslâm dinini kabul ederek kendini sağlama alması, güvende olması” demektir. Müslüman da –ki aslı müslim'dir–, “sağlama alan” demektir. “Müslüman” dediğimizde, bu anlam dikkate alınmalıdır.

Târih boyunca Allah tarafından gönderilen her peygamber, sadece İslâm'ı [sağlamlaştıran; barış, huzur güven sağlayan sistemi] tebliğ etmiş; her topluma kendi diliyle İslâm'ı öğretmiştir. Daha sonra egemen güçler, işlerine gelmediği için bu dini bozmuşlar, kendi çıkarları doğrultusunda yapay dinler oluşturmuşlardır.

Bu âyette, din'in Allah tarafından ortaya konulduğu, Peygamber'in din oluşturmadığı, aksine peygamberlerin Allah'ın dinine uyan ve yaşayanların ilki olduğu vurgulanmaktadır, ki bu, başka âyetlerde de ifade edilmektedir:

De ki: “Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat Kendisi beslenmeyen Allah'tan başka velî mi edineyim?” De ki: “Ben İslâm kişilerin ilki olmakla emrolundum.” Ve sen sakın Allah'a ortak koşanlardan olma! (En‘âm/14)

De ki: “Benim salâtım [sosyal desteğim], ibâdetim, hayatım ve ölümüm sadece Kendisinin ortağı olmayan âlemlerin Rabbi Allah içindir. Ve ben böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.” (En‘âm/162-163)

De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah'a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.” De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.” (Zümer/12-13)

21. Şüphesiz Allah'ın âyetlerini inkâr eden, hakksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler; sen hemen bunları acıklı bir azapla müjdele!

22. İşte bunlar, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da bir şey yoktur.

Bu âyetlerde, muhatap kâfirler, geçmişteki kâfirlerin uğradıkları âkıbet ile uyarılmaktadır. Burada zikredilen kâfirler, Ehl-i Kitabın inkârcılarıdır. Aslında bunlar, bir peygamberi öldürmüş değillerdir. Ama, peygamberleri öldürenlerin yaptıklarına razı olan ve eskilerin yolunu izleyen kimseler idiler. O bakımdan peygamberi öldürenler ile bunların aralarında bir fark bulunmamaktadır. Kitab-ı Mukaddes'e göre İsrâîloğulları'nın târihi, öldürme ve eziyet olayları ile doludur: II. Târihler, 16:1-14, 24:20-21; I. Krallar, 19:1-10, 22:26-27, Yeremya, 15:10, 18:20-23, 20:1-18, 20:36-40, Matta, 23:37, 27:22-26; Markos, 6:17-29.

Yine bunların, Rasûlullah'ı ve o'nunla beraber olanları öldürmeye çalıştıkları; savaş açtıkları, planlar kurdukları hem târihi olaylarla hem de Kur’ân'ın verdiği bilgilerle sabittir:

Ve hani bir zaman, şu küfretmiş olan kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. (Enfâl/30)

Bu konu Bakara sûresi'nde de yer almış ve orada kâfirlerin hangi peygamberleri öldürdüğü de detaylıca sunulmuştu:

Ve andolsun ki, Mûsâ'ya Kitab'ı verdik. Ve ondan sonra birbiri ardı sıra elçiler gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'ya da açık açık deliller verdik ve kendisini rûhu'l-kudüs ile destekledik. Peki siz, bir elçinin size, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiği her seferinde büyüklük tasladınız mı? Sonra da bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz. Ve onlar, “Bizim kalplerimiz kılıflıdır [örtülüdür]” dediler. Aksine; Allah, inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder! Onlara Allah katından kendileri ile birlikte olanı tasdik eden bir kitap gelince de –ki bunlar daha önceleri inanmayanlara karşı zafer kazanmak istemişlerdi de o tanıdıkları kendilerine gelmişti– onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâneti kâfirler üzerinedir. Onların, kendilerini karşılığında sattıkları şey, Allah'ın kullarından dilediğine Kendi lütfundan indirmesini kıskanarak, Allah'ın indirdiği şeyleri inkâr etmeleri ne çirkindir! İşte bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Küçültücü azap da yalnızca kâfirler içindir. Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman, onlar “Biz, kendimize indirilene iman ederiz” dediler. Ve onlar, o [Allah'ın indirdiği], kendilerinin beraberindekileri doğrulayan bir hakk olmasına rağmen, ondan [kendilerine indirilenlerden] ötesini inkâr ediyorlar. De ki: “Peki eğer mü’minler idiyseniz niçin daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyorsunuz?” (Bakara/87-91)

Âyetteki, ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler ifadesinden anlaşıldığına göre bu çıkarcı zümre, sadece peygamberleri öldürmekle kalmamış, Allah'ın dinini anlatan, toplumu aydınlatan kimseleri de öldürmüşler ya da öldürmeye çalışmışlardır.

22. âyetteki, İşte bunlar, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da bir şey yoktur ifadesiyle, bu kâfirlerin dünyadaki gayretlerinin tümünün boşa çıkacağı, âhiretlerinin de perişan olacağı açıklanmıştır.

Târih şâhittir ki, kâfirler, Allah'ın nûrunu söndürmek için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar Allah nûrunu hep tamamlamıştır:

Onlar, Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah, sadece, kâfirler hoş görmeseler de Kendi nûrunu tamamlamaya dayatıyor. (Tevbe/32)

Onlar, ağızlarıyla Allah'ın nûrunu söndürmek için irade kullanıyorlar. Hâlbuki kâfirler hoş görmese de Allah nûrunu tamamlayandır. (Saff/8)

Nihâyet sihirbazlar gelince, Mûsâ onlara, “Ne atacaksanız atın!” dedi. Onlar ortaya atınca da Mûsâ, “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir. Şüphesiz, Allah onu iptal edecektir [boş ve asılsızlığını ortaya çıkaracaktır]. Şüphe yok ki, Allah fesatçıların işini düzeltmez. Ve Allah, günahkârların hoşuna gitmese de hakkı kelimeleriyle ortaya koyup gerçekleştirir” dedi. (Yûnus/80-82)

Allah, “Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz” diyen kimselerin sözünü kesinlikle duydu. Onların söyledikleri şeyleri ve peygamberleri hakksız yere öldürmelerini yazacağız. Ve Biz, “Tadın o yakıcının azabını! Bu, kendi ellerinizin önden gönderdiklerinin karşılığıdır” diyeceğiz. Ve şüphesiz Allah, kullara asla zulmedici değildir. (Âl-i İmrân/181-182)

Kitap Ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verdik. Ve söz vermeleri nedeniyle Tûr'u [dağı] üzerlerine kaldırdık. Ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah, o'nu, Kendine yükseltti [derecesini artırdı; ününü yaydı]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Nisâ/153-158)

23. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan şu kimseleri görmedin mi? Onlar, aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına çağrılıyorlar, sonra onlardan bir kısmı, mesafeleşerek geri duruyorlar.

24-25. Bu, onların, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demeleri nedeniyledir. Onların uydurmuş oldukları şeyler de, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır?

Yukarıda genel olarak şu küfretmiş kimseler ifadesi kullanılırken, burada özelleştirme yapılarak bunların, Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan kimseler –ki bunlar da, Ehl-i Kitap bilginleridir– olduğu açıklanıp, muhataplar doğrudan uyarılmaktadır.

Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında klâsik eserlerdeki nakiller şöyledir:

İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme Rasûlullah'ın (s.a) Yahûdilerden bir topluluğun yanına Beytu'l-Midras'a gelip de onları Allah'ın yoluna davet etmesi sebebiyle nâzil olmuştur. Nuaym b. Amr ile el-Hâris b. Zeyd o'na, “Ey Muhammed! Sen hangi din üzeresin?” diye sordu. Peygamber (s.a), “Ben İbrâhîm'in dini üzereyim” diye cevap verince şöyle dediler: “İbrâhîm Yahûdi idi.” Peygamber (s.a) da şöyle buyurdu: “Haydi Tevrât'ı getiriniz; o sizin ve bizim aramızda hakem olsun.” Ancak Tevrât'ı getirmeyi kabul etmediler. İşte bu âyet bunun üzerine nâzil oldu.

en-Nakkâş'ın naklettiğine göre ise bu âyet-i kerîmenin iniş sebebi şudur: Yahûdilerden bir topluluk Muhammed'in (s.a) peygamberliğini inkâr ettiler. Peygamber (s.a) onlara, “Haydi Tevrât'ı getirin, orada benim sıfatlarım yazılıdır” dedi. Ancak onlar bunu kabul etmediler.[28]

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü olarak birkaç rivâyet zikredilmiştir:

1) İbn Abbâs'tan (r.a) rivâyet edildiğine göre, Yahûdilerden bir kadın ile bir erkek zina ettiler. Bunlar, asalet sahibi ailelerden idiler. Tevrât'ta da zinanın cezası olarak recm [taşlanarak öldürülme] hükmü var idi. Asil oldukları için onları recmetmeyi istemediler ve o ikisinin meselesinde, recmi bırakmaya, onun şeriatında recmi terk etmeye bir ruhsat olur ümidi ile Hz. Peygamber'e (s.a) başvurdular. Hz. Peygamber (s.a) de recmedilmelerine hükmedince, bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a), “Sizinle benim aramda Tevrât hakem olsun. Çünkü onda recm hükmü vardır. Sizin en bilgiliniz kimdir?” dedi. Onlar, “Abdullah b. Sûriya el-Fedekî” dediler. Onu getirip bir de Tevrât getirdiler. Abdullah ibn Sûriya, Tevrât'taki recm âyetine gelince, elini onun üzerine koyup gizlemek istedi. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm (r.a), “Yâ Rasûlallah! Recm âyetinin yeri geçti” diye haber verdi. Bunun üzerine o elini kaldırdı ve recm âyetini buldular. Hz. Peygamber (s.a) de, o kadın ile erkeğin recmedilmelerini emretti. Allah'ın lâneti üzerlerine olasıca Yahûdiler, bundan dolayı son derece gazaplandılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah bu âyeti indirdi.

2) Hz. Peygamber (s.a) Yahûdilerin midraslarına girmişti. Orada, Yahûdilerden bir grup bulunmaktaydı. Peygamberimiz (s.a) onları İslâm'a davet etti. Bunun üzerine onlar, “Sen hangi din üzeresin?” dediler. Hz. Peygamber (s.a), “İbrâhîm ümmeti üzereyim” cevabını verdi. Onlar da, “İbrâhîm bir Yahûdi idi” dediler. Hz. Peygamber (s.a), “Öyle ise Tevrât'a gelin “ dedi. Onlar buna yanaşmayınca Cenâb-ı Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

3) Hz. Peygamber'in peygamberliğinin alâmetleri Tevrât'ta zikredilmiş, o'nun peygamberliğinin sıhhatine delâlet eden deliller de, aynı zamanda orada bulunmaktaydı. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a) onları Tevrât'a ve Tevrât'ta kendisinin peygamberliğine delâlet eden sözlere davet etti. Ama onlar bundan kaçındılar. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk, bu âyet-i kerîmeyi indirdi. Buna göre mânâ şöyle olur: “Onlar, kitapları olan Tevrât'ın hükmüne icabet etmekten kaçındıkları için, onların, senin kitabın Kur’ân'a muhalefet etmelerine şaşma! İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hakk, De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, Tevrât'ı getirin de onu okuyun!” (Âl-i İmrân/93) buyurmuştur. Bu rivâyete göre bu âyet, Tevrât'ta, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğinin gerçekliğine ve doğruluğuna dair delillerin bulunduğuna delâlet etmektedir. Çünkü onlar Tevrât'ta, Hz. Muhammed'in (s.a) nübüvvetinin sıhhatine delâlet edecek delillerin bulunmadığını bilselerdi, Tevrât'ta bulunan şeyleri çarçabuk ortaya koymaya yönelirlerdi. Ancak ne var ki onlar bunu gizlemişlerdir.[29]

Burada bu grubun sahip olduğu inançlar, Onlar, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demektedirler buyurularak zikredilmiş, ardından da, Onların uydurmuş oldukları şeyler de, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır? Buyurularak reddedilmiştir.

Bunların inançları birçok yerde teşhir edilmiş ve eleştirilmiştir:

Ve Yahûdiler, Hıristiyanlar, “Biz Allah'ın oğullarıyız ve O'nun sevgilileriyiz” dediler. De ki: “Madem öyle niçin günahlarınız sebebiyle O [Allah] size azap ediyor?” Bilakis, siz O'nun yaratıklarından birer beşersiniz. O dilediği kişiyi bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü de Allah'ındır. Dönüş de yalnızca O'nadır. (Mâide/18)

Ve onlar, dediler ki: “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah'tan bir ahit [garanti] mi aldınız? Allah, ahdine asla ters düşmez. Yoksa siz Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” Evet, kim bir kötülük kazandıysa ve hatası kendisini kuşattıysa; işte bunlar ateş ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara/80-81)

Sonra da Yahûdileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde faiz almaları ve insanların mallarını hakksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikâme eden, zekâtı veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir mükâfât vereceklerimizdir. (Nisâ/160-162)

Tabiî ki Ehl-i Kitabın hepsi aynı değildir. Kınanlar da tüm Ehl-i Kitap değildir. İçlerinde farklı düşünenleri, inananları da vardır:

Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde secde ederek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar. Ve onlar hayırdan ne işlerlerse asla örtülmeyecektir [karşılıksız bırakılmayacaklardır]. Ve Allah, takvâlı davrananları en iyi bilendir. (Âl-i İmrân/113-115)

Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a huşû [saygı] duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabb'leri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Âl-i İmrân/199)

De ki: “Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer o [Kur’ân], Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrâîloğulları'ndan bir şâhit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız… Şüphesiz ki, Allah zâlimler topluluğuna kılavuzluk etmez.” (Ahkâf/10)

Ve O, size Kitab'ı [Kur’ân'ı] ayrıntılı [hakk-bâtıl ayrılmış] olarak indirdiği hâlde, Allah'tan başka bir hakem mi arayayım? Ve kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun [Kur’ân'ın] şüphesiz Rabbinden hakk ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen (onların bu Kitabın Allah tarafından indirildiğini bildikleri hususunda) sakın şüphecilerden olma. (En‘âm/114)

Ondan [sözden; vahiyden, Kur’ân'dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [söz'e; vahye, Kur’ân'a] da inanırlar. Ve onlara o [söz; vahiy, Kur’ân] okunduğu zaman onlar, “Biz ona [söz'e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık [Müslümanlardık]” dediler. (Kasas/52-53)

Burada ifade, her ne kadar Ehl-i Kitabın din adamlarını kınamaya yönelik olmakla birlikte, Allah'ın kitabına göre hareket etmeyen tüm din adamları bu kınamaya muhataptırlar. Zira din adamlarının ilâhî kitaba aykırı bilgi vermesi, halkın din konusunda aldanmasına neden olur. Ayrıca Allah, ilâhi kitaba aykırı iddiada bulunmayı, dini oyun ve eğlence olarak nitelemiştir:

Ve dinlerini oyun ve eğlence edinmiş/oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olan kimseleri bırak ve onunla [Kur’ân ile] hatırlat/öğüt ver: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığıyla helâke düşerse, onun için Allah'ın astlarından bir velî [yakın kimse] ve şefaatçi söz konusu olmaz. Her türlü dengi denkleştirse de [suçuna karşı her türlü bedeli ödemeyi istese de] ondan alınmaz. İşte bunlar, kazandıkları ile helâke düşen kimselerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır. (En‘âm/70)

Âyetin sonundaki, Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır? ifadesiyle de, âhiretin temel özelliği ve varlığının gerekliliği bildirilmektedir:

Ve hiç bir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiç bir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların [hiç bir kimsenin] yardım olunmadığı güne takvâlı davranın. (Bakara/48)

Ey iman etmiş kimseler! Kendisinde hiç bir alış-verişin, hiç bir dostluğun ve hiç bir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Ve kâfirler, zâlimlerin ta kendileridir. (Bakara/254)

Ve yük çeken bir kimse, başkasının yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan hiç bir şey yüklenilmeyecek; –bir akrabası olsa bile.– Şüphesiz sen ancak Rabb'lerine karşı ğaybda haşyet duyan ve salâtı ikâme edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah'adır. (Fâtır/18)

26-27. De ki: “Ey mülkün mâliki Allahım! Sen mülkü dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de mülkü çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü kılarsın, dilediğin kimseyi de zelil edersin. Hayır, Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”

Bu âyetlerde, sıradan bir Arap iken elçi-melik seçilen Muhammed'i kıskançlıkları yüzünden kabullenmeyenlere bir ders verilmektedir.

Bu âyetlerin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

İbn Abbâs ve Enes b. Mâlik der ki: Rasûlullah (s.a) Mekke'yi fethedince ümmetine İran ve Bizans mülkünü vaad etti. Münâfıklarla Yahûdiler, “Heyhat, heyhat” dediler, “Muhammed nerde, İranlılarla Bizanslıların mülkünü ele geçirmek nerde? Onlar bunu kaptırmayacak kadar güçlü ve kuvvetlidirler. Muhammed'e Mekke ile Medîne yetmiyor mu ki İran ve Bizanslıların mülküne göz dikiyor?” Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerîmeyi indirdi.[30]

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme Necrân Hristiyanlarının, “Îsâ, Allah'ın kendisidir” şeklindeki bâtıl iddialarını çürütmek üzere nâzil olmuştur. Çünkü Îsâ'nın sahip olduğu nitelikler, fıtratı sağlıklı olan herkese Îsâ'nın ulûhiyete ait niteliklerin hiç birisine sahip olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. İbn İshâk der ki: Azîz ve celîl olan Allah bu âyet-i kerîme ile onların inat ve küfürlerini bildirdiği gibi; Hz. Îsâ'nın da her ne kadar yüce Allah tarafından kendisine peygamberliğine delil olacak şekilde ölüleri diriltmek ve buna benzer mucizeler verilmiş olsa dahi, bu niteliklere tek başına yüce Allah'ın sahip olduğunu bildirmektedir. Bu nitelikleri ifade eden buyruklar ise yüce Allah'ın, Mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden de alırsın, dilediğini aziz edersin dilediğini zelil edersin buyruğu ile, Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin, ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın, dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin (Âlî-İmrân/27) buyruklarıdır. Şâyet Îsâ bir ilâh olsaydı, bu özelliklerin o'nda bulunması gerekirdi. İşte bu buyrukta hem ibret alınacak taraf ve hem de (Hz. Îsâ'nın ilâh olmadığına) apaçık bir belge vardır.[31]

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) Mekke'yi fethettiğinde ümmetine Bizans ve Fars İmparatorlukları'nı da bir gün ele geçireceklerini müjdeledi. Bunun üzerine münâfık ve Yahudiler, “Olacak şey değil. Fars ve Bizans krallıkları Muhammed'in eline nasıl geçebilir?! Onlar Muhammed'den daha güçlü ve kuvvetli” dediler.

Yine rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a), Hendek savaşı'nda, kazılacak hendeğin sınırlarını çizip, her on kişilik grubun 40 zira'lık bir yer kazmalarını söyledi. Müslümanlar hendek kazarken, bir yerde kazmaların gücünün yetmediği tepe gibi bir kaya karşılarına çıktı. Bunun üzerine Selmân'ı (r.a), Hz. Peygamber'e (s.a) gönderdiler, o da durumu haber verdi. Hz. Peygamber (s.a), Selmân'ın elinden levyeyi alıp, o taşa öyle bir vuruş vurdu ki taş yarıldı ve taştan karanlık gecenin ortasında kandil gibi etrafı aydınlatan bir şimşek çıktı. Bunun üzerine hem Hz. Peygamber, hem de Müslümanlar tekbir getirdiler. Hz. Peygamber (s.a), “Sanki köpeklerin azı dişi gibi (sıra sıra) Hîre'nin köşkleri bana göründü” dedi. İkinci vuruşunda, “Bana, Rûm diyarının kırmızı sarayları göründü” dedi; üçüncü vuruşta da, “Bana, San’a'nın sarayları göründü” dedi. Ardından da, “Cebrâîl (a.s) bana, ümmetimin bütün bu milletlere gâlib geleceğini haber verdi, müjdeler olsun” buyurdu.

Bunun üzerine münâfıklar, “Peygamberinizin asılsız vaadlerde bulunuşuna, Yesrib'den [Medîne'den], Hîre'nin köşklerini ve Kisra'nın saraylarını size haber verişine ve buraların elinize geçeceğine şaşmıyor musunuz? Hâlbuki siz şu anda, savaşa çıkmaya bile kâdir olamıyorsunuz ve korkunuzdan hendek kazıyorsunuz” dediler. Bunun üzerine işte bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[32]

Hasan el-Basrî de şöyle demiştir: “Hakk Teâlâ, Peygamberi Hz. Muhammed'e (s.a), Kendisinden, Fars ve Bizans Krallıkları'nın mülkünü kendisine vermesini istemesini ve Arapların üzerindeki zilleti Fars ve Rûmlar üzerine geçirmesini niyaz etmesini emretti. Allah'ın bunu emretmiş olması, Hz. Peygamber'in duasını kabul edeceğine bir delildir. Diğer peygamberlerin durumu da aynıdır. Onlar bir dua etmekle emrolundukları zaman, onların o duaları mutlaka kabul olunurdu.[33]

Bu âyette konu edilen mülk, “hükümdarlık”tır. Yüce Allah elçilerinden bir çoğunu, elçiliğin-nebiliğin yanında hükümdarlıkla da şereflendirmiştir:

Yoksa onlar insanları, Allah'ın onlara lütfundan verdiği şey için kıskanıyorlar mı? Bakınız şüphesiz Biz, İbrâhîm soyuna da kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] vermiştik. Hem de onlara büyük bir mülk [hükümranlık] verdik. (Nisâ/54)

Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Âl-i İmrân/164)

Yine onlar, “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler. Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/31-32)

Ve onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah'ın elçilerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla inanmayacağız” dediler. Allah elçilik görevini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, çevirdikleri hilelerinden dolayı Allah katında bir zillet ve çetin bir azap dokunacaktır. (En‘âm/124)

Onların bir kısmını bir kısmı üzerine fazlalıklı kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, dereceler bakımından daha büyüktür, fazlalık bakımından da daha büyüktür. (İsrâ/21)

Âyetteki, diriltme-öldürme, gece-gündüz ifadeleri daha evvel birçok âyette geçmişti.

Bu âyette Rasûlullah'a, Ey mülkün mâliki Allahım! Sen mülkü dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de mülkü çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü kılarsın, dilediğin kimseyi de zelil edersin. Hayır, Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğine de hesapsız rızık verirsin demesinin emredilmesinin nedeni, bu olup bitenlerin Allah'ın irade ve kuvvetiyle olduğunun, Allah Elçisi'nin mülk ve iktidar peşinde koşan birisi olmadığının ortaya konulmasına yöneliktir.

28. Mü’minler, mü’minlerin astlarından kâfirleri velîler edinmesinler. Artık onu her kim yaparsa Allah'tan hiç bir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden çekindiriyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır.

29. De ki: “Göğüslerinizdeki şeyleri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Ve O [Allah], göklerde olan şeyleri ve yerde olan şeyleri bilir. Ve Allah, her şeye gücü yetendir.”

30. O gün her nefis, hayırdan işlediği şeyleri, kötülükten işlediği şeyleri hazırlanmış bulur. Kendisi ile onun [yaptığı kötülükler] arasında şüphesiz çok uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah, sizi Kendisinden çekindiriyor. Şüphesiz Allah, kullarına çok şefkatlidir.

Bu âyet grubunda mü’minlere, kâfirlerle nasıl bir münasebet kuracakları bildirilmekte, sosyal ve siyasal ilişkilere, yani devletler arası ilişkilere ışık tutulmaktadır.

Mü’minlerden bazıları kâfirlere sır vermiş, destek olmuş olmalı ki bu uyarılar yapılmıştır:

Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendir; kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutarlar [cimrilik ederler]. Allah'ı terk ederler de, Allah da onları terk ediverir. Gerçekten de münâfıklar fâsık kimselerin ta kendileridir. (Tevbe/67)

Ey iman etmiş kimseler! Yahûdileri ve Hristiyanları velîler edinmeyin. Onlar birbirlerinin velîsidirler. Sizden kim onları mütevelli [koruyucu, gözetici, yönetici] yaparsa, artık o, şüphesiz onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu kılavuzlamaz. Bundan sonra kalplerinde hastalık bulunan kimselerin, “Bize bir felaket gelmesinden ürperiyoruz” diyerek, onların içinde koşuştuklarını göreceksin. Artık umulur ki Allah, bir fetih veya katından bir emir getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olan kimseler olurlar. (Mâide/51-52)

Ey iman etmiş kimseler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence edinen kimseleri velîler [dost] edinmeyin. Ve eğer iman edenler iseniz, Allah'a takvâlı davranın. Ve siz onları salâta çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence edinirler. Bu, onların, akıllarını kullanmayan bir kavim olmalarındandır. (Mâide/57-58)

İnanan erkekler ve inanan kadınlar; bunların bazısı bazılarının velîleridirler. Bunlar ma‘rûfu emrederler, münkerden vazgeçirirler, salâtı ikâme ederler, zekâtı verirler, Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat ederler. İşte bunlar, Allah onlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Tevbe/71)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, size hakktan gelen şeyleri inkâr ettikleri hâlde, onlara sevgi ulaştırarak; onlara sevgiyi gizleyerek Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı velîler edinmeyin. Onlar, Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Elçi'yi ve sizi çıkarıyorlar. Oysa Ben sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri en iyi bilenim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun ta ortasından sapmıştır. Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar, “keşke inkâr etseniz” istemektedirler. Kıyâmet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermezler. O [Allah], aranızı ayırır. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. (Mümtehine/1-3)

Allah'a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah'a ve Elçisi'ne karşı çıkanlarla sevgiye dayalı bir dostluk kurmuş olarak bulamazsın. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları Kendisinden olan rûh [güvenli bilgi] ile desteklemiştir. Onları, sürekli kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar Allah'ın hizbidir/yandaşlarıdır. Dikkat edin, Allah'ın hizbi/yandaşları başarıya ulaşanların ta kendileridir. (Mücâdele/22)

Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever. Allah ancak, sizi, sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardımlaşan kimseleri velîleştirmenizi [koruyucu, gözetici, yönetici yapmanızı] yasaklar. Kim onları velîleştirirse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Mümtehine/8-9)

Onlardan bir çoğunun, küfretmiş kişileri mütevelli [kollayıcı, gözetici, yönetici] yaptıklarını görürsün. Benliklerinin kendilerinin önüne getirdiği şey; Allah'ın kendilerine gazap etmesi ne kadar kötüdür! Onlar, azap içinde de sürekli kalıcıdırlar. Ve eğer onlar, Allah'a, Peygamber'e ve o'na indirilene inanmış olsalardı, onları velî edinmezlerdi. Velâkin onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahûdileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve râhibler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından, “Biz Hristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun. (Mâide/80-82)

Mü’minler, mü’minlerin astlarından kâfirleri velîler edinmesinler. Artık onu her kim yaparsa Allah'tan hiç bir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden çekindiriyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır. (Âl-i İmrân/28)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfrü seviyorlarsa, onları velîler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velîleştirirse artık işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Tevbe/23)

Ey iman etmiş kimseler! Mü’minlerden seviyece düşük olan kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir kanıt vermek mi istiyorsunuz? (Nisâ/144)

Onlar, kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir velî ve bir yardımcı edinmeyin. (Nisâ/89)

Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş [sıkı arkadaş] edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz, sizin için âyetleri kesinlikle açığa koymuşuzdur. (Âl-i İmrân/118)

Âyette, Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır istisnâsı yapılmıştır, ki bu, “takıyye” olarak terimleştirilmiştir ki özü şudur: Bir mü’min, kâfirler arasında bulunur da canına bir zarar geleceğinden korkarsa, kalbi iman ile mutmain olduğu hâlde diliyle onları idare etme yoluna gidebilir. Yani takiyye, ancak öldürülme veya bir azanın kesilmesi veya büyük bir eziyet ve işkence veya malların zayi edilmesi korkusuyla yapılabilir:

Her kim imanından sonra Allah'a küfreder –kalbi iman ile yatışmış hâlde iken, baskıyla zorlanan hariç olmak üzere– ve de inkâra göğsünü açarsa, artık kendilerinin üzerine Allah'tan bir gazap vardır. Bunlar için büyük bir azap da vardır. (Nahl/106)

28. âyetin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler verilmektedir:

a) Yahûdilerden bir grup, onları dinlerinden saptırmak için bir Müslüman grubun yanına geldiler. Bunun üzerine Rifâ‘a ibn el-Münzir, Abdurrahmân ibn Cübeyr ve Sa‘îd ibn Heyseme, bu Müslüman topluluğa, “Yahûdilerden kaçının ve onların sizi dininizden çıkarma çabalarına karşı uyanık olun” dediler. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.[34]

b) Mukâtil şöyle demiştir: “Bu âyet Hâtıb ibn Ebî Beltea (r.a) ile bazı Müslümanlar hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, Mekke kâfirlerine sevgi duyuyorlardı. Allah Teâlâ, onları bu sevgiden nehyetti.

c) Bu, Abdullah ibn Ubey münâfığı ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Çünkü bunlar Yahûdi ve müşrikleri dost ediniyor, Müslümanların haberlerini onlara ulaştırıyor ve onların Hz. Peygamber'e gâlip gelmesini arzu ediyorlardı. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.

d) Bu âyet, Ubâde ibn Sâmit (r.a) hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onun Yahûdilerden anlaşmalı olduğu kimseler vardı. Hendek savaşı'nda o, “Yâ Rasûlallah! Beraberimde 500 kadar Yahûdî var. Benimle beraber harbe çıkmalarını istiyorum” demişti de bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.[35]
30. âyette, O gün her nefis, hayırdan işlediği şeyleri, kötülükten işlediği şeyleri hazırlanmış bulur. Kendisi ile onun [yaptığı kötülükler] arasında şüphesiz çok uzak bir mesafe bulunmasını ister buyurulmaktadır.
Ve her kim Rahmân'ın zikrinden körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun için karîndir [yaştaştır, yandaştır]; ve şüphesiz ki onlar [karînler], onları [körleşenleri] yol'dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihâyet Bize gelince, “Keşke seninle benim aramda iki doğu [doğu ile batı] arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı” der. –Öyleyse bu ne kötü bir karîndir [yaştaştır, yandaştır]!– Ve bugün o [pişmanlık duymanız] size hiç bir fayda sağlamayacak. Siz zulmettiğiniz zaman kesinlikle azapta ortaklarsınız. (Zuhruf/36-39)
Kulun amelleriyle yüzleşmesi ve pişmanlığı, uyarı amaçlı olarak birçok âyette yer almıştır: Câsiye/28, 29, Mücâdele/6, Kehf/49, İnfitâr/10-12, Zilzâl/7-8, Fussilet/20-22, Yâ-Sîn/65, Hakka/19-20, Nisâ/108, Kehf/30, İnşikak/10-11, Hakka/25-29, Secde/12, Zümer/58, Mülk/8-10, Zuhruf/37-38.

31. De ki: “Eğer siz Allah'ı seviyorsanız o zaman bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı sizin için bağışlasın. Ve Allah gafûr'dur, rahîm'dir.”

32. De ki: “Allah'a ve Elçi'ye itaat edin!” Artık yüz çevirirlerse, biliniz ki, şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez.

Bu âyetlerde, insanlara, özellikle de Necrânlılara kulluğun, Allah'a olan sevginin ölçü ve yolları açıklanmaktadır. Allah'ı seven Elçi'ye uymalıdır ki Allah da onu sevsin ve günahlarını bağışlasın. Ayrıca her mü’min Allah'a ve Elçi'ye (artık Elçi, aynı zamanda hükümdardır) itaat etmekle yükümlüdür. Buna yanaşmayıp yüz çevirenler, kâfirlerdir, Allah ise kâfirleri sevmez.

Bu âyetlerin iniş sebebi olarak kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

Âyet-i kerîme Necrân'dan gelen heyet hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar Hz. Îsâ ile ilgili olarak iddialarının, yüce Allah'a olan sevgilerinin ifadesi olduğunu ileri sürmüşlerdi. Bunu Muhammed b. Ca‘fer b. ez-Zübeyr söylemiştir. el-Hasen ve İbn Cüreye ise der ki: Bu âyet-i kerîme, “Biz Rabbimizi seven kimseleriz” diyen Kitap Ehlinden bir topluluk hakkında nâzil olmuştur.

Rivâyet edildiğine göre Müslümanlar, “Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'a yemin olsun ki şüphesiz biz Rabbimizi seviyoruz” dediler. Bunun üzerine yüce Allah, De ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun...” buyruğunu indirdi.[36]

Bil ki Allah Teâlâ Yahûdileri, Kendisine ve peygamberlerine imana, tehdit ile davet edince, onları bir başka şekilde de buna davet etmiştir ki, o da şudur. Yahûdiler, Biz, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız (Mâide/18) diyorlardı. Bundan dolayı bu âyet nâzil olmuştur.

Yine rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a), Kureyş, Mescid-i Haram'da putlara taparken, yanlarında durup şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Vallahi siz İbrâhîm'in dinine muhalefet ediyorsunuz.” Bunun üzerine Kureyşliler, “Biz, Allah'ı sevdiğimiz için, Bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye bu putlara tapıyoruz (Zümer/3) dediler. İşte bundan dolayı, bu âyet nâzil oldu.

Bir başka rivâyete göre Hristiyanlar, “Biz, Allah'ı sevdiğimizden ötürü Mesih'e [İsâ'ya] tâzim ediyoruz” dedikleri için bu âyet nâzil olmuştur.[37]

Rivâyet olunduğuna göre, De ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin...” âyeti nâzil olduğu zaman, Abdullah ibn Ubey münâfığı, “Muhammed kendine itaati, Allah'a itaat gibi sayıyor ve Hristiyanların Îsâ'yı sevdikleri gibi, bizim de kendisini sevmemizi emrediyor” dedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[38]

Bu âyetten anlaşıldığına göre, Allah sevgisinin işareti, Elçi'ye uymaktır. Elçi'ye uyulmadan, “Allah'ı seviyorum” demek, kuru bir iddiadan öte anlam taşımaz ve hiçbir işe yaramaz.

Allah'a ve Elçi'ye itaat, Kur’ân'da önemli bir husus olup birçok yerde üzerinde durulmuştur:

Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin. (Âl-i İmrân/132)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye ve sizden olan emir sahibine [yöneticiye] itaat edin. Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin. Bu, daha iyidir ve ilkleştirme [çözüm] bakımından daha güzeldir. (Nisâ/59)

Sana enfâl'den [bahşişlerden] soruyorlar. De ki: “Enfâl Allah ve Elçisi içindir [kamu içindir]. Onun için siz, mü’minler iseniz, Allah'a takvâlı davranın, birbirinizle aranızı düzeltin ve de Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin.” (Enfâl/1)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. İşitip dururken ondan yüz çevirmeyin! (Enfâl/20)

Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve rüzgârınız/kokunuz [gücünüz-canınız] gider. Ve sabırlı olun. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfâl/46)

Ayrıca, Nûr/54, 56; Mâide/92; Muhammed/32, Mücâdele/13 ve Teğâbün/12, 16'ya da bakılabilir.

Âyetin sonundaki, Artık yüz çevirirlerse, biliniz ki, şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez ifadesiyle, Allah'a ve Peygamberi'ne itaat etme emrine aldırış etmeyen kimseler, kâfir olarak nitelemekte ve Allah'ın onları sevmediği bildirilmektedir. Bu ifadeyi bir başka sûrede de görüyoruz:

Kim Elçi'ye itaat ederse, artık o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse; artık Biz seni onlara koruyucu [bekçi] olarak göndermedik. Ve onlar sana, “Tâat [baş üstüne]!” derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin, senin dediğinden başkasını kurarlar. Ama Allah onların geceleyin kurduklarını yazıyor. Artık sen onlardan mesafelen. Ve Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter. (Nisâ/80-81)

Allah, Kendisine ve Elçisi'ne itaatı emrederken, rahmeti gereği itaat edilmemesi gerekenleri de bildirmiştir: En‘âm/121, 116; Kehf/28; Ahzâb/1, 48; Kalem/8, 10; İnsan/24; Lokmân/15; Şu‘arâ/151-152.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:12 PM   #7
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

20. Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben yüzümü [kendimi] Allah için sağlamlaştırdım [ben Müslüman oldum]. Bana uyanlar da (Müslüman oldular).” Kitap verilenlere ve Ümmilere [Anakentliler'e], “Siz de sağlamlaştırdınız mı [İslâm'ı kabul ettiniz mi]?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa [İslâm'a girerlerse] artık doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse, sana düşen sadece tebliğ etmektir [mesajı iletmektir]. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

Yukarıdaki açıklamalardan sonra, “Ben yüzümü [kendimi] Allah için sağlamlaştırdım [ben Müslüman oldum]. Bana uyanlar da (Müslüman oldular).” Kitap verilenlere ve Ümmilere [Anakentliler'e], “Siz de sağlamlaştırdınız mı [İslâm'ı kabul ettiniz mi]?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa [İslâm'a girerlerse] artık doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse, sana düşen sadece tebliğ etmektir [mesajı iletmektir]. Ve Allah, kullarını en iyi görendir buyurularak uyarı yapılmakta; herkesin kendisini sağlamlaştırması, işini sağlama alması istenmektedir:

De ki: “İşte bu, benim yolumdur; basiret üzere [aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak] Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar… Ve Allah münezzehtir. Ve ben müşriklerden değilim.” (Yûsuf/108)

Âyetteki, ümmiler [anakentliler] ifadesi, Mekkelilerin de hâlâ muhatap alındığını göstermektedir.

Âyetteki yüz kelimesi ise, “kişinin kendisi”ni ifade eder.

İSLÂM [SAĞLAMLAŞTIRMA]

İslâm sözcüğünü, İslâm dini'ni açıklarken yukarıda izah etmiştik. Burada sağlamlaştırma, “kişinin İslâm dinini kabul ederek kendini sağlama alması, güvende olması” demektir. Müslüman da –ki aslı müslim'dir–, “sağlama alan” demektir. “Müslüman” dediğimizde, bu anlam dikkate alınmalıdır.

Târih boyunca Allah tarafından gönderilen her peygamber, sadece İslâm'ı [sağlamlaştıran; barış, huzur güven sağlayan sistemi] tebliğ etmiş; her topluma kendi diliyle İslâm'ı öğretmiştir. Daha sonra egemen güçler, işlerine gelmediği için bu dini bozmuşlar, kendi çıkarları doğrultusunda yapay dinler oluşturmuşlardır.

Bu âyette, din'in Allah tarafından ortaya konulduğu, Peygamber'in din oluşturmadığı, aksine peygamberlerin Allah'ın dinine uyan ve yaşayanların ilki olduğu vurgulanmaktadır, ki bu, başka âyetlerde de ifade edilmektedir:

De ki: “Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat Kendisi beslenmeyen Allah'tan başka velî mi edineyim?” De ki: “Ben İslâm kişilerin ilki olmakla emrolundum.” Ve sen sakın Allah'a ortak koşanlardan olma! (En‘âm/14)

De ki: “Benim salâtım [sosyal desteğim], ibâdetim, hayatım ve ölümüm sadece Kendisinin ortağı olmayan âlemlerin Rabbi Allah içindir. Ve ben böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.” (En‘âm/162-163)

De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah'a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.” De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.” (Zümer/12-13)

21. Şüphesiz Allah'ın âyetlerini inkâr eden, hakksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler; sen hemen bunları acıklı bir azapla müjdele!

22. İşte bunlar, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da bir şey yoktur.

Bu âyetlerde, muhatap kâfirler, geçmişteki kâfirlerin uğradıkları âkıbet ile uyarılmaktadır. Burada zikredilen kâfirler, Ehl-i Kitabın inkârcılarıdır. Aslında bunlar, bir peygamberi öldürmüş değillerdir. Ama, peygamberleri öldürenlerin yaptıklarına razı olan ve eskilerin yolunu izleyen kimseler idiler. O bakımdan peygamberi öldürenler ile bunların aralarında bir fark bulunmamaktadır. Kitab-ı Mukaddes'e göre İsrâîloğulları'nın târihi, öldürme ve eziyet olayları ile doludur: II. Târihler, 16:1-14, 24:20-21; I. Krallar, 19:1-10, 22:26-27, Yeremya, 15:10, 18:20-23, 20:1-18, 20:36-40, Matta, 23:37, 27:22-26; Markos, 6:17-29.

Yine bunların, Rasûlullah'ı ve o'nunla beraber olanları öldürmeye çalıştıkları; savaş açtıkları, planlar kurdukları hem târihi olaylarla hem de Kur’ân'ın verdiği bilgilerle sabittir:

Ve hani bir zaman, şu küfretmiş olan kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. (Enfâl/30)

Bu konu Bakara sûresi'nde de yer almış ve orada kâfirlerin hangi peygamberleri öldürdüğü de detaylıca sunulmuştu:

Ve andolsun ki, Mûsâ'ya Kitab'ı verdik. Ve ondan sonra birbiri ardı sıra elçiler gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'ya da açık açık deliller verdik ve kendisini rûhu'l-kudüs ile destekledik. Peki siz, bir elçinin size, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiği her seferinde büyüklük tasladınız mı? Sonra da bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz. Ve onlar, “Bizim kalplerimiz kılıflıdır [örtülüdür]” dediler. Aksine; Allah, inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder! Onlara Allah katından kendileri ile birlikte olanı tasdik eden bir kitap gelince de –ki bunlar daha önceleri inanmayanlara karşı zafer kazanmak istemişlerdi de o tanıdıkları kendilerine gelmişti– onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâneti kâfirler üzerinedir. Onların, kendilerini karşılığında sattıkları şey, Allah'ın kullarından dilediğine Kendi lütfundan indirmesini kıskanarak, Allah'ın indirdiği şeyleri inkâr etmeleri ne çirkindir! İşte bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Küçültücü azap da yalnızca kâfirler içindir. Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman, onlar “Biz, kendimize indirilene iman ederiz” dediler. Ve onlar, o [Allah'ın indirdiği], kendilerinin beraberindekileri doğrulayan bir hakk olmasına rağmen, ondan [kendilerine indirilenlerden] ötesini inkâr ediyorlar. De ki: “Peki eğer mü’minler idiyseniz niçin daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyorsunuz?” (Bakara/87-91)

Âyetteki, ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler ifadesinden anlaşıldığına göre bu çıkarcı zümre, sadece peygamberleri öldürmekle kalmamış, Allah'ın dinini anlatan, toplumu aydınlatan kimseleri de öldürmüşler ya da öldürmeye çalışmışlardır.

22. âyetteki, İşte bunlar, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da bir şey yoktur ifadesiyle, bu kâfirlerin dünyadaki gayretlerinin tümünün boşa çıkacağı, âhiretlerinin de perişan olacağı açıklanmıştır.

Târih şâhittir ki, kâfirler, Allah'ın nûrunu söndürmek için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar Allah nûrunu hep tamamlamıştır:

Onlar, Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah, sadece, kâfirler hoş görmeseler de Kendi nûrunu tamamlamaya dayatıyor. (Tevbe/32)

Onlar, ağızlarıyla Allah'ın nûrunu söndürmek için irade kullanıyorlar. Hâlbuki kâfirler hoş görmese de Allah nûrunu tamamlayandır. (Saff/8)

Nihâyet sihirbazlar gelince, Mûsâ onlara, “Ne atacaksanız atın!” dedi. Onlar ortaya atınca da Mûsâ, “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir. Şüphesiz, Allah onu iptal edecektir [boş ve asılsızlığını ortaya çıkaracaktır]. Şüphe yok ki, Allah fesatçıların işini düzeltmez. Ve Allah, günahkârların hoşuna gitmese de hakkı kelimeleriyle ortaya koyup gerçekleştirir” dedi. (Yûnus/80-82)

Allah, “Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz” diyen kimselerin sözünü kesinlikle duydu. Onların söyledikleri şeyleri ve peygamberleri hakksız yere öldürmelerini yazacağız. Ve Biz, “Tadın o yakıcının azabını! Bu, kendi ellerinizin önden gönderdiklerinin karşılığıdır” diyeceğiz. Ve şüphesiz Allah, kullara asla zulmedici değildir. (Âl-i İmrân/181-182)

Kitap Ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verdik. Ve söz vermeleri nedeniyle Tûr'u [dağı] üzerlerine kaldırdık. Ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah, o'nu, Kendine yükseltti [derecesini artırdı; ününü yaydı]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Nisâ/153-158)

23. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan şu kimseleri görmedin mi? Onlar, aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına çağrılıyorlar, sonra onlardan bir kısmı, mesafeleşerek geri duruyorlar.

24-25. Bu, onların, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demeleri nedeniyledir. Onların uydurmuş oldukları şeyler de, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır?

Yukarıda genel olarak şu küfretmiş kimseler ifadesi kullanılırken, burada özelleştirme yapılarak bunların, Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan kimseler –ki bunlar da, Ehl-i Kitap bilginleridir– olduğu açıklanıp, muhataplar doğrudan uyarılmaktadır.

Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında klâsik eserlerdeki nakiller şöyledir:

İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme Rasûlullah'ın (s.a) Yahûdilerden bir topluluğun yanına Beytu'l-Midras'a gelip de onları Allah'ın yoluna davet etmesi sebebiyle nâzil olmuştur. Nuaym b. Amr ile el-Hâris b. Zeyd o'na, “Ey Muhammed! Sen hangi din üzeresin?” diye sordu. Peygamber (s.a), “Ben İbrâhîm'in dini üzereyim” diye cevap verince şöyle dediler: “İbrâhîm Yahûdi idi.” Peygamber (s.a) da şöyle buyurdu: “Haydi Tevrât'ı getiriniz; o sizin ve bizim aramızda hakem olsun.” Ancak Tevrât'ı getirmeyi kabul etmediler. İşte bu âyet bunun üzerine nâzil oldu.

en-Nakkâş'ın naklettiğine göre ise bu âyet-i kerîmenin iniş sebebi şudur: Yahûdilerden bir topluluk Muhammed'in (s.a) peygamberliğini inkâr ettiler. Peygamber (s.a) onlara, “Haydi Tevrât'ı getirin, orada benim sıfatlarım yazılıdır” dedi. Ancak onlar bunu kabul etmediler.[28]

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü olarak birkaç rivâyet zikredilmiştir:

1) İbn Abbâs'tan (r.a) rivâyet edildiğine göre, Yahûdilerden bir kadın ile bir erkek zina ettiler. Bunlar, asalet sahibi ailelerden idiler. Tevrât'ta da zinanın cezası olarak recm [taşlanarak öldürülme] hükmü var idi. Asil oldukları için onları recmetmeyi istemediler ve o ikisinin meselesinde, recmi bırakmaya, onun şeriatında recmi terk etmeye bir ruhsat olur ümidi ile Hz. Peygamber'e (s.a) başvurdular. Hz. Peygamber (s.a) de recmedilmelerine hükmedince, bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a), “Sizinle benim aramda Tevrât hakem olsun. Çünkü onda recm hükmü vardır. Sizin en bilgiliniz kimdir?” dedi. Onlar, “Abdullah b. Sûriya el-Fedekî” dediler. Onu getirip bir de Tevrât getirdiler. Abdullah ibn Sûriya, Tevrât'taki recm âyetine gelince, elini onun üzerine koyup gizlemek istedi. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm (r.a), “Yâ Rasûlallah! Recm âyetinin yeri geçti” diye haber verdi. Bunun üzerine o elini kaldırdı ve recm âyetini buldular. Hz. Peygamber (s.a) de, o kadın ile erkeğin recmedilmelerini emretti. Allah'ın lâneti üzerlerine olasıca Yahûdiler, bundan dolayı son derece gazaplandılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah bu âyeti indirdi.

2) Hz. Peygamber (s.a) Yahûdilerin midraslarına girmişti. Orada, Yahûdilerden bir grup bulunmaktaydı. Peygamberimiz (s.a) onları İslâm'a davet etti. Bunun üzerine onlar, “Sen hangi din üzeresin?” dediler. Hz. Peygamber (s.a), “İbrâhîm ümmeti üzereyim” cevabını verdi. Onlar da, “İbrâhîm bir Yahûdi idi” dediler. Hz. Peygamber (s.a), “Öyle ise Tevrât'a gelin “ dedi. Onlar buna yanaşmayınca Cenâb-ı Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

3) Hz. Peygamber'in peygamberliğinin alâmetleri Tevrât'ta zikredilmiş, o'nun peygamberliğinin sıhhatine delâlet eden deliller de, aynı zamanda orada bulunmaktaydı. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a) onları Tevrât'a ve Tevrât'ta kendisinin peygamberliğine delâlet eden sözlere davet etti. Ama onlar bundan kaçındılar. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk, bu âyet-i kerîmeyi indirdi. Buna göre mânâ şöyle olur: “Onlar, kitapları olan Tevrât'ın hükmüne icabet etmekten kaçındıkları için, onların, senin kitabın Kur’ân'a muhalefet etmelerine şaşma! İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hakk, De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, Tevrât'ı getirin de onu okuyun!” (Âl-i İmrân/93) buyurmuştur. Bu rivâyete göre bu âyet, Tevrât'ta, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğinin gerçekliğine ve doğruluğuna dair delillerin bulunduğuna delâlet etmektedir. Çünkü onlar Tevrât'ta, Hz. Muhammed'in (s.a) nübüvvetinin sıhhatine delâlet edecek delillerin bulunmadığını bilselerdi, Tevrât'ta bulunan şeyleri çarçabuk ortaya koymaya yönelirlerdi. Ancak ne var ki onlar bunu gizlemişlerdir.[29]

Burada bu grubun sahip olduğu inançlar, Onlar, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demektedirler buyurularak zikredilmiş, ardından da, Onların uydurmuş oldukları şeyler de, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır? Buyurularak reddedilmiştir.

Bunların inançları birçok yerde teşhir edilmiş ve eleştirilmiştir:

Ve Yahûdiler, Hıristiyanlar, “Biz Allah'ın oğullarıyız ve O'nun sevgilileriyiz” dediler. De ki: “Madem öyle niçin günahlarınız sebebiyle O [Allah] size azap ediyor?” Bilakis, siz O'nun yaratıklarından birer beşersiniz. O dilediği kişiyi bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü de Allah'ındır. Dönüş de yalnızca O'nadır. (Mâide/18)

Ve onlar, dediler ki: “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah'tan bir ahit [garanti] mi aldınız? Allah, ahdine asla ters düşmez. Yoksa siz Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” Evet, kim bir kötülük kazandıysa ve hatası kendisini kuşattıysa; işte bunlar ateş ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara/80-81)

Sonra da Yahûdileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde faiz almaları ve insanların mallarını hakksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikâme eden, zekâtı veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir mükâfât vereceklerimizdir. (Nisâ/160-162)

Tabiî ki Ehl-i Kitabın hepsi aynı değildir. Kınanlar da tüm Ehl-i Kitap değildir. İçlerinde farklı düşünenleri, inananları da vardır:

Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde secde ederek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar. Ve onlar hayırdan ne işlerlerse asla örtülmeyecektir [karşılıksız bırakılmayacaklardır]. Ve Allah, takvâlı davrananları en iyi bilendir. (Âl-i İmrân/113-115)

Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a huşû [saygı] duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabb'leri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Âl-i İmrân/199)

De ki: “Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer o [Kur’ân], Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrâîloğulları'ndan bir şâhit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız… Şüphesiz ki, Allah zâlimler topluluğuna kılavuzluk etmez.” (Ahkâf/10)

Ve O, size Kitab'ı [Kur’ân'ı] ayrıntılı [hakk-bâtıl ayrılmış] olarak indirdiği hâlde, Allah'tan başka bir hakem mi arayayım? Ve kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun [Kur’ân'ın] şüphesiz Rabbinden hakk ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen (onların bu Kitabın Allah tarafından indirildiğini bildikleri hususunda) sakın şüphecilerden olma. (En‘âm/114)

Ondan [sözden; vahiyden, Kur’ân'dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [söz'e; vahye, Kur’ân'a] da inanırlar. Ve onlara o [söz; vahiy, Kur’ân] okunduğu zaman onlar, “Biz ona [söz'e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık [Müslümanlardık]” dediler. (Kasas/52-53)

Burada ifade, her ne kadar Ehl-i Kitabın din adamlarını kınamaya yönelik olmakla birlikte, Allah'ın kitabına göre hareket etmeyen tüm din adamları bu kınamaya muhataptırlar. Zira din adamlarının ilâhî kitaba aykırı bilgi vermesi, halkın din konusunda aldanmasına neden olur. Ayrıca Allah, ilâhi kitaba aykırı iddiada bulunmayı, dini oyun ve eğlence olarak nitelemiştir:

Ve dinlerini oyun ve eğlence edinmiş/oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olan kimseleri bırak ve onunla [Kur’ân ile] hatırlat/öğüt ver: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığıyla helâke düşerse, onun için Allah'ın astlarından bir velî [yakın kimse] ve şefaatçi söz konusu olmaz. Her türlü dengi denkleştirse de [suçuna karşı her türlü bedeli ödemeyi istese de] ondan alınmaz. İşte bunlar, kazandıkları ile helâke düşen kimselerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır. (En‘âm/70)

Âyetin sonundaki, Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır? ifadesiyle de, âhiretin temel özelliği ve varlığının gerekliliği bildirilmektedir:

Ve hiç bir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiç bir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların [hiç bir kimsenin] yardım olunmadığı güne takvâlı davranın. (Bakara/48)

Ey iman etmiş kimseler! Kendisinde hiç bir alış-verişin, hiç bir dostluğun ve hiç bir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Ve kâfirler, zâlimlerin ta kendileridir. (Bakara/254)

Ve yük çeken bir kimse, başkasının yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan hiç bir şey yüklenilmeyecek; –bir akrabası olsa bile.– Şüphesiz sen ancak Rabb'lerine karşı ğaybda haşyet duyan ve salâtı ikâme edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah'adır. (Fâtır/18)

26-27. De ki: “Ey mülkün mâliki Allahım! Sen mülkü dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de mülkü çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü kılarsın, dilediğin kimseyi de zelil edersin. Hayır, Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”

Bu âyetlerde, sıradan bir Arap iken elçi-melik seçilen Muhammed'i kıskançlıkları yüzünden kabullenmeyenlere bir ders verilmektedir.

Bu âyetlerin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

İbn Abbâs ve Enes b. Mâlik der ki: Rasûlullah (s.a) Mekke'yi fethedince ümmetine İran ve Bizans mülkünü vaad etti. Münâfıklarla Yahûdiler, “Heyhat, heyhat” dediler, “Muhammed nerde, İranlılarla Bizanslıların mülkünü ele geçirmek nerde? Onlar bunu kaptırmayacak kadar güçlü ve kuvvetlidirler. Muhammed'e Mekke ile Medîne yetmiyor mu ki İran ve Bizanslıların mülküne göz dikiyor?” Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerîmeyi indirdi.[30]

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme Necrân Hristiyanlarının, “Îsâ, Allah'ın kendisidir” şeklindeki bâtıl iddialarını çürütmek üzere nâzil olmuştur. Çünkü Îsâ'nın sahip olduğu nitelikler, fıtratı sağlıklı olan herkese Îsâ'nın ulûhiyete ait niteliklerin hiç birisine sahip olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. İbn İshâk der ki: Azîz ve celîl olan Allah bu âyet-i kerîme ile onların inat ve küfürlerini bildirdiği gibi; Hz. Îsâ'nın da her ne kadar yüce Allah tarafından kendisine peygamberliğine delil olacak şekilde ölüleri diriltmek ve buna benzer mucizeler verilmiş olsa dahi, bu niteliklere tek başına yüce Allah'ın sahip olduğunu bildirmektedir. Bu nitelikleri ifade eden buyruklar ise yüce Allah'ın, Mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden de alırsın, dilediğini aziz edersin dilediğini zelil edersin buyruğu ile, Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin, ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın, dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin (Âlî-İmrân/27) buyruklarıdır. Şâyet Îsâ bir ilâh olsaydı, bu özelliklerin o'nda bulunması gerekirdi. İşte bu buyrukta hem ibret alınacak taraf ve hem de (Hz. Îsâ'nın ilâh olmadığına) apaçık bir belge vardır.[31]

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) Mekke'yi fethettiğinde ümmetine Bizans ve Fars İmparatorlukları'nı da bir gün ele geçireceklerini müjdeledi. Bunun üzerine münâfık ve Yahudiler, “Olacak şey değil. Fars ve Bizans krallıkları Muhammed'in eline nasıl geçebilir?! Onlar Muhammed'den daha güçlü ve kuvvetli” dediler.

Yine rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a), Hendek savaşı'nda, kazılacak hendeğin sınırlarını çizip, her on kişilik grubun 40 zira'lık bir yer kazmalarını söyledi. Müslümanlar hendek kazarken, bir yerde kazmaların gücünün yetmediği tepe gibi bir kaya karşılarına çıktı. Bunun üzerine Selmân'ı (r.a), Hz. Peygamber'e (s.a) gönderdiler, o da durumu haber verdi. Hz. Peygamber (s.a), Selmân'ın elinden levyeyi alıp, o taşa öyle bir vuruş vurdu ki taş yarıldı ve taştan karanlık gecenin ortasında kandil gibi etrafı aydınlatan bir şimşek çıktı. Bunun üzerine hem Hz. Peygamber, hem de Müslümanlar tekbir getirdiler. Hz. Peygamber (s.a), “Sanki köpeklerin azı dişi gibi (sıra sıra) Hîre'nin köşkleri bana göründü” dedi. İkinci vuruşunda, “Bana, Rûm diyarının kırmızı sarayları göründü” dedi; üçüncü vuruşta da, “Bana, San’a'nın sarayları göründü” dedi. Ardından da, “Cebrâîl (a.s) bana, ümmetimin bütün bu milletlere gâlib geleceğini haber verdi, müjdeler olsun” buyurdu.

Bunun üzerine münâfıklar, “Peygamberinizin asılsız vaadlerde bulunuşuna, Yesrib'den [Medîne'den], Hîre'nin köşklerini ve Kisra'nın saraylarını size haber verişine ve buraların elinize geçeceğine şaşmıyor musunuz? Hâlbuki siz şu anda, savaşa çıkmaya bile kâdir olamıyorsunuz ve korkunuzdan hendek kazıyorsunuz” dediler. Bunun üzerine işte bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[32]

Hasan el-Basrî de şöyle demiştir: “Hakk Teâlâ, Peygamberi Hz. Muhammed'e (s.a), Kendisinden, Fars ve Bizans Krallıkları'nın mülkünü kendisine vermesini istemesini ve Arapların üzerindeki zilleti Fars ve Rûmlar üzerine geçirmesini niyaz etmesini emretti. Allah'ın bunu emretmiş olması, Hz. Peygamber'in duasını kabul edeceğine bir delildir. Diğer peygamberlerin durumu da aynıdır. Onlar bir dua etmekle emrolundukları zaman, onların o duaları mutlaka kabul olunurdu.[33]

Bu âyette konu edilen mülk, “hükümdarlık”tır. Yüce Allah elçilerinden bir çoğunu, elçiliğin-nebiliğin yanında hükümdarlıkla da şereflendirmiştir:

Yoksa onlar insanları, Allah'ın onlara lütfundan verdiği şey için kıskanıyorlar mı? Bakınız şüphesiz Biz, İbrâhîm soyuna da kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] vermiştik. Hem de onlara büyük bir mülk [hükümranlık] verdik. (Nisâ/54)

Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Âl-i İmrân/164)

Yine onlar, “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler. Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/31-32)

Ve onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah'ın elçilerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla inanmayacağız” dediler. Allah elçilik görevini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, çevirdikleri hilelerinden dolayı Allah katında bir zillet ve çetin bir azap dokunacaktır. (En‘âm/124)

Onların bir kısmını bir kısmı üzerine fazlalıklı kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, dereceler bakımından daha büyüktür, fazlalık bakımından da daha büyüktür. (İsrâ/21)

Âyetteki, diriltme-öldürme, gece-gündüz ifadeleri daha evvel birçok âyette geçmişti.

Bu âyette Rasûlullah'a, Ey mülkün mâliki Allahım! Sen mülkü dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de mülkü çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü kılarsın, dilediğin kimseyi de zelil edersin. Hayır, Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğine de hesapsız rızık verirsin demesinin emredilmesinin nedeni, bu olup bitenlerin Allah'ın irade ve kuvvetiyle olduğunun, Allah Elçisi'nin mülk ve iktidar peşinde koşan birisi olmadığının ortaya konulmasına yöneliktir.

28. Mü’minler, mü’minlerin astlarından kâfirleri velîler edinmesinler. Artık onu her kim yaparsa Allah'tan hiç bir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden çekindiriyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır.

29. De ki: “Göğüslerinizdeki şeyleri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Ve O [Allah], göklerde olan şeyleri ve yerde olan şeyleri bilir. Ve Allah, her şeye gücü yetendir.”

30. O gün her nefis, hayırdan işlediği şeyleri, kötülükten işlediği şeyleri hazırlanmış bulur. Kendisi ile onun [yaptığı kötülükler] arasında şüphesiz çok uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah, sizi Kendisinden çekindiriyor. Şüphesiz Allah, kullarına çok şefkatlidir.

Bu âyet grubunda mü’minlere, kâfirlerle nasıl bir münasebet kuracakları bildirilmekte, sosyal ve siyasal ilişkilere, yani devletler arası ilişkilere ışık tutulmaktadır.

Mü’minlerden bazıları kâfirlere sır vermiş, destek olmuş olmalı ki bu uyarılar yapılmıştır:

Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendir; kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutarlar [cimrilik ederler]. Allah'ı terk ederler de, Allah da onları terk ediverir. Gerçekten de münâfıklar fâsık kimselerin ta kendileridir. (Tevbe/67)

Ey iman etmiş kimseler! Yahûdileri ve Hristiyanları velîler edinmeyin. Onlar birbirlerinin velîsidirler. Sizden kim onları mütevelli [koruyucu, gözetici, yönetici] yaparsa, artık o, şüphesiz onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu kılavuzlamaz. Bundan sonra kalplerinde hastalık bulunan kimselerin, “Bize bir felaket gelmesinden ürperiyoruz” diyerek, onların içinde koşuştuklarını göreceksin. Artık umulur ki Allah, bir fetih veya katından bir emir getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olan kimseler olurlar. (Mâide/51-52)

Ey iman etmiş kimseler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence edinen kimseleri velîler [dost] edinmeyin. Ve eğer iman edenler iseniz, Allah'a takvâlı davranın. Ve siz onları salâta çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence edinirler. Bu, onların, akıllarını kullanmayan bir kavim olmalarındandır. (Mâide/57-58)

İnanan erkekler ve inanan kadınlar; bunların bazısı bazılarının velîleridirler. Bunlar ma‘rûfu emrederler, münkerden vazgeçirirler, salâtı ikâme ederler, zekâtı verirler, Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat ederler. İşte bunlar, Allah onlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Tevbe/71)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, size hakktan gelen şeyleri inkâr ettikleri hâlde, onlara sevgi ulaştırarak; onlara sevgiyi gizleyerek Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı velîler edinmeyin. Onlar, Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Elçi'yi ve sizi çıkarıyorlar. Oysa Ben sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri en iyi bilenim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun ta ortasından sapmıştır. Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar, “keşke inkâr etseniz” istemektedirler. Kıyâmet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermezler. O [Allah], aranızı ayırır. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. (Mümtehine/1-3)

Allah'a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah'a ve Elçisi'ne karşı çıkanlarla sevgiye dayalı bir dostluk kurmuş olarak bulamazsın. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları Kendisinden olan rûh [güvenli bilgi] ile desteklemiştir. Onları, sürekli kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar Allah'ın hizbidir/yandaşlarıdır. Dikkat edin, Allah'ın hizbi/yandaşları başarıya ulaşanların ta kendileridir. (Mücâdele/22)

Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever. Allah ancak, sizi, sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardımlaşan kimseleri velîleştirmenizi [koruyucu, gözetici, yönetici yapmanızı] yasaklar. Kim onları velîleştirirse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Mümtehine/8-9)

Onlardan bir çoğunun, küfretmiş kişileri mütevelli [kollayıcı, gözetici, yönetici] yaptıklarını görürsün. Benliklerinin kendilerinin önüne getirdiği şey; Allah'ın kendilerine gazap etmesi ne kadar kötüdür! Onlar, azap içinde de sürekli kalıcıdırlar. Ve eğer onlar, Allah'a, Peygamber'e ve o'na indirilene inanmış olsalardı, onları velî edinmezlerdi. Velâkin onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahûdileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve râhibler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından, “Biz Hristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun. (Mâide/80-82)

Mü’minler, mü’minlerin astlarından kâfirleri velîler edinmesinler. Artık onu her kim yaparsa Allah'tan hiç bir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden çekindiriyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır. (Âl-i İmrân/28)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfrü seviyorlarsa, onları velîler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velîleştirirse artık işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Tevbe/23)

Ey iman etmiş kimseler! Mü’minlerden seviyece düşük olan kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir kanıt vermek mi istiyorsunuz? (Nisâ/144)

Onlar, kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir velî ve bir yardımcı edinmeyin. (Nisâ/89)

Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş [sıkı arkadaş] edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz, sizin için âyetleri kesinlikle açığa koymuşuzdur. (Âl-i İmrân/118)

Âyette, Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır istisnâsı yapılmıştır, ki bu, “takıyye” olarak terimleştirilmiştir ki özü şudur: Bir mü’min, kâfirler arasında bulunur da canına bir zarar geleceğinden korkarsa, kalbi iman ile mutmain olduğu hâlde diliyle onları idare etme yoluna gidebilir. Yani takiyye, ancak öldürülme veya bir azanın kesilmesi veya büyük bir eziyet ve işkence veya malların zayi edilmesi korkusuyla yapılabilir:

Her kim imanından sonra Allah'a küfreder –kalbi iman ile yatışmış hâlde iken, baskıyla zorlanan hariç olmak üzere– ve de inkâra göğsünü açarsa, artık kendilerinin üzerine Allah'tan bir gazap vardır. Bunlar için büyük bir azap da vardır. (Nahl/106)

28. âyetin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler verilmektedir:

a) Yahûdilerden bir grup, onları dinlerinden saptırmak için bir Müslüman grubun yanına geldiler. Bunun üzerine Rifâ‘a ibn el-Münzir, Abdurrahmân ibn Cübeyr ve Sa‘îd ibn Heyseme, bu Müslüman topluluğa, “Yahûdilerden kaçının ve onların sizi dininizden çıkarma çabalarına karşı uyanık olun” dediler. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.[34]

b) Mukâtil şöyle demiştir: “Bu âyet Hâtıb ibn Ebî Beltea (r.a) ile bazı Müslümanlar hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, Mekke kâfirlerine sevgi duyuyorlardı. Allah Teâlâ, onları bu sevgiden nehyetti.

c) Bu, Abdullah ibn Ubey münâfığı ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Çünkü bunlar Yahûdi ve müşrikleri dost ediniyor, Müslümanların haberlerini onlara ulaştırıyor ve onların Hz. Peygamber'e gâlip gelmesini arzu ediyorlardı. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.

d) Bu âyet, Ubâde ibn Sâmit (r.a) hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onun Yahûdilerden anlaşmalı olduğu kimseler vardı. Hendek savaşı'nda o, “Yâ Rasûlallah! Beraberimde 500 kadar Yahûdî var. Benimle beraber harbe çıkmalarını istiyorum” demişti de bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.[35]
30. âyette, O gün her nefis, hayırdan işlediği şeyleri, kötülükten işlediği şeyleri hazırlanmış bulur. Kendisi ile onun [yaptığı kötülükler] arasında şüphesiz çok uzak bir mesafe bulunmasını ister buyurulmaktadır.
Ve her kim Rahmân'ın zikrinden körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun için karîndir [yaştaştır, yandaştır]; ve şüphesiz ki onlar [karînler], onları [körleşenleri] yol'dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihâyet Bize gelince, “Keşke seninle benim aramda iki doğu [doğu ile batı] arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı” der. –Öyleyse bu ne kötü bir karîndir [yaştaştır, yandaştır]!– Ve bugün o [pişmanlık duymanız] size hiç bir fayda sağlamayacak. Siz zulmettiğiniz zaman kesinlikle azapta ortaklarsınız. (Zuhruf/36-39)
Kulun amelleriyle yüzleşmesi ve pişmanlığı, uyarı amaçlı olarak birçok âyette yer almıştır: Câsiye/28, 29, Mücâdele/6, Kehf/49, İnfitâr/10-12, Zilzâl/7-8, Fussilet/20-22, Yâ-Sîn/65, Hakka/19-20, Nisâ/108, Kehf/30, İnşikak/10-11, Hakka/25-29, Secde/12, Zümer/58, Mülk/8-10, Zuhruf/37-38.

31. De ki: “Eğer siz Allah'ı seviyorsanız o zaman bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı sizin için bağışlasın. Ve Allah gafûr'dur, rahîm'dir.”

32. De ki: “Allah'a ve Elçi'ye itaat edin!” Artık yüz çevirirlerse, biliniz ki, şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez.

Bu âyetlerde, insanlara, özellikle de Necrânlılara kulluğun, Allah'a olan sevginin ölçü ve yolları açıklanmaktadır. Allah'ı seven Elçi'ye uymalıdır ki Allah da onu sevsin ve günahlarını bağışlasın. Ayrıca her mü’min Allah'a ve Elçi'ye (artık Elçi, aynı zamanda hükümdardır) itaat etmekle yükümlüdür. Buna yanaşmayıp yüz çevirenler, kâfirlerdir, Allah ise kâfirleri sevmez.

Bu âyetlerin iniş sebebi olarak kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

Âyet-i kerîme Necrân'dan gelen heyet hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar Hz. Îsâ ile ilgili olarak iddialarının, yüce Allah'a olan sevgilerinin ifadesi olduğunu ileri sürmüşlerdi. Bunu Muhammed b. Ca‘fer b. ez-Zübeyr söylemiştir. el-Hasen ve İbn Cüreye ise der ki: Bu âyet-i kerîme, “Biz Rabbimizi seven kimseleriz” diyen Kitap Ehlinden bir topluluk hakkında nâzil olmuştur.

Rivâyet edildiğine göre Müslümanlar, “Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'a yemin olsun ki şüphesiz biz Rabbimizi seviyoruz” dediler. Bunun üzerine yüce Allah, De ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun...” buyruğunu indirdi.[36]

Bil ki Allah Teâlâ Yahûdileri, Kendisine ve peygamberlerine imana, tehdit ile davet edince, onları bir başka şekilde de buna davet etmiştir ki, o da şudur. Yahûdiler, Biz, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız (Mâide/18) diyorlardı. Bundan dolayı bu âyet nâzil olmuştur.

Yine rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a), Kureyş, Mescid-i Haram'da putlara taparken, yanlarında durup şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Vallahi siz İbrâhîm'in dinine muhalefet ediyorsunuz.” Bunun üzerine Kureyşliler, “Biz, Allah'ı sevdiğimiz için, Bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye bu putlara tapıyoruz (Zümer/3) dediler. İşte bundan dolayı, bu âyet nâzil oldu.

Bir başka rivâyete göre Hristiyanlar, “Biz, Allah'ı sevdiğimizden ötürü Mesih'e [İsâ'ya] tâzim ediyoruz” dedikleri için bu âyet nâzil olmuştur.[37]

Rivâyet olunduğuna göre, De ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin...” âyeti nâzil olduğu zaman, Abdullah ibn Ubey münâfığı, “Muhammed kendine itaati, Allah'a itaat gibi sayıyor ve Hristiyanların Îsâ'yı sevdikleri gibi, bizim de kendisini sevmemizi emrediyor” dedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[38]

Bu âyetten anlaşıldığına göre, Allah sevgisinin işareti, Elçi'ye uymaktır. Elçi'ye uyulmadan, “Allah'ı seviyorum” demek, kuru bir iddiadan öte anlam taşımaz ve hiçbir işe yaramaz.

Allah'a ve Elçi'ye itaat, Kur’ân'da önemli bir husus olup birçok yerde üzerinde durulmuştur:

Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin. (Âl-i İmrân/132)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye ve sizden olan emir sahibine [yöneticiye] itaat edin. Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin. Bu, daha iyidir ve ilkleştirme [çözüm] bakımından daha güzeldir. (Nisâ/59)

Sana enfâl'den [bahşişlerden] soruyorlar. De ki: “Enfâl Allah ve Elçisi içindir [kamu içindir]. Onun için siz, mü’minler iseniz, Allah'a takvâlı davranın, birbirinizle aranızı düzeltin ve de Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin.” (Enfâl/1)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. İşitip dururken ondan yüz çevirmeyin! (Enfâl/20)

Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve rüzgârınız/kokunuz [gücünüz-canınız] gider. Ve sabırlı olun. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfâl/46)

Ayrıca, Nûr/54, 56; Mâide/92; Muhammed/32, Mücâdele/13 ve Teğâbün/12, 16'ya da bakılabilir.

Âyetin sonundaki, Artık yüz çevirirlerse, biliniz ki, şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez ifadesiyle, Allah'a ve Peygamberi'ne itaat etme emrine aldırış etmeyen kimseler, kâfir olarak nitelemekte ve Allah'ın onları sevmediği bildirilmektedir. Bu ifadeyi bir başka sûrede de görüyoruz:

Kim Elçi'ye itaat ederse, artık o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse; artık Biz seni onlara koruyucu [bekçi] olarak göndermedik. Ve onlar sana, “Tâat [baş üstüne]!” derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin, senin dediğinden başkasını kurarlar. Ama Allah onların geceleyin kurduklarını yazıyor. Artık sen onlardan mesafelen. Ve Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter. (Nisâ/80-81)

Allah, Kendisine ve Elçisi'ne itaatı emrederken, rahmeti gereği itaat edilmemesi gerekenleri de bildirmiştir: En‘âm/121, 116; Kehf/28; Ahzâb/1, 48; Kalem/8, 10; İnsan/24; Lokmân/15; Şu‘arâ/151-152.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:13 PM   #8
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

33-34. Şüphesiz Allah, Âdem'i, Nûh'u, İbrâhîm ailesini ve İmrân ailesini –birbirinin soyundan olmak üzere– âlemler üzerine seçkin kıldı. Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

Bu âyetlerde elçilik müessesesi anlatılarak Necrân heyeti ve Medîne kâfirleri uyarılmakta ve onlardan, geçmiş peygamberleri kabullendikleri gibi Son Elçi'yi de kabullenmeleri istenmektedir.

Bu âyetlerde, özellikle Hristiyan inancının [Îsâ'yı Allah, Allah'ın oğlu ve üçün üçüncüsü olarak kabul etmelerinin] yanlışlığına parmak basılmakta; Âdem'in, Nûh'un, İbrâhîm ve İmrân ailesinden olan peygamberlerin insan olduğu ve hiç birinin kudsiyetinin bulunmadığı, sadece Allah'ın onları elçi yaptığı beyân edilmektedir.

Buradaki İmrân, Mûsâ ve Hârûn'un babası olan İmrân'dır. “İmrân”, Kitab-ı Mukaddes'te geçen “Amram” sözcüğünün Arapça'laşmış hâlidir.

Pasajın devamında Meryem vâlideden bahsedilirken, “İmrân'ın karısı” denilmesi nedeniyle bu âyetteki İmrân'ın, Meryem vâlidenin babası olan İmrân olduğu düşünülebilirse de, onun soyundan sadece Îsâ peygamberin gelmesi, Îsâ peygamberin ise babasız doğması hasebiyle, buradaki İmrân'ın, Mûsâ ve Hârûn'un babası olan İmrân olması daha uygundur.

MÛSÂ'YLA HÂRÛN'UN SOY KÜTÜĞÜ

İsrâîlliler'in aile önderleri şunlardır: Ya‘kûb'un ilk oğlu Ruben'in oğulları: Hanok, Pallu, Hesron, Karmi. Ruben'in boyları bunlardır. Şimon'un oğulları: Yemuel, Yamin, Ohat, Yakin, Sohar ve Kenanlı bir kadının oğlu Şaul; Şimon'un boyları bunlardır. Kayıtlarına göre Levioğulları'nın adları şunlardır: Gerşon, Kehat, Merari. Levi 137 yıl yaşadı. Gerşon'un oğulları boylarına göre şunlardır: Livni, Şimi. Kehat'ın oğulları: Amram, Yishar, Hevron, Uzziel. Kehat 133 yıl yaşadı. Merari'nin oğulları: Mahli, Muşi. Kayıtlarına göre Levi boyları bunlardır. Amram halası Yokevet'le evlendi. Yokevet ona Hârûn'la Mûsâ'yı doğurdu. Amram 137 yıl yaşadı.[39]

35. Hani bir zaman İmrân'ın karısı, “Rabbim! Kesinlikle ben, karnımdakini tam hür olarak Senin için adadım. Sen de benden kabul et, şüphesiz Sen en iyi işitensin, en iyi bilensin” demişti.

36. Onu doğurunca da, “Rabbim! Şüphesiz ben, onu kız doğurdum; –halbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir– erkek, kız gibi değildir. Ve şüphesiz ona Meryem adını verdim. Ve şüphesiz ben, onu ve soyunu şeytan-ı racimden sana sığındırırım” dedi.

37. Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti. Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi. Ve ona Zekeriyyâ kefil oldu. Zekeriyyâ ne zaman onun üzerine; mihraba girse, onun yanında bir rızık bulurdu. O [Zekeriyyâ], “Ey Meryem! Bu sana nereden?” dedi. O [Meryem] da, “O, Allah katındandır” dedi. Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır.

Bu âyetlerde bir yandan insanlar vahiy ve elçilik hususunda bilgilendirilmekte, bir yandan da Ehl-i Kitap uyarılmaktadır. Âyetin, إذ[iz/hani] edatıyla başlamasından anlaşılıyor ki, muhatap olan Hristiyanlar [Necrân heyeti] konu hakkında bilgi sahibidirler.

Âyetteki, tam hür olarak ifadesi, “tamamen özgür, katışıksız, etkilenmeden, kimseye bağımlı olmamak üzere, can-ı gönülden” demektir.

Meryem Sûresinden:

Mef‘al kalıbında olan مريم [Meryem] sözcüğünün, “bir yerden ayrılmak”[40] anlamındaki رام [rame] fiilinden türemiş olması mümkündür. Ancak bu ismin Kitab-ı Mukaddes'te iki yerde Mûsâ peygamberin kız kardeşinin adı olarak geçmesi, sözcüğün İbrânice'den geldiğini göstermektedir.[41] Yeni Ahid'de [İncîl'de] bu sözcük Marim, Maria ve Mariamme tarzında 53 kez yer alır. Bu sözcüklerin anlamı net olarak bilinmemektedir. Yorumcular tarafından, Meryem sözcüğü ile ilgili, “deniz damlası”, “deniz yıldızı”, “tanrıya bağlı”, “tanrıyı seven”, “hanımefendi”, “ışık veren”, “şişman”, “prenses”, “mağrur”, “güzel kimse”, “kâmil kimse” gibi anlamlar ileri sürülmüştür.[42]

Meryem sözcüğü, Kur’ân'da 34 kez isim şeklinde, 1 kez de “o” zamiriyle işaret edilmek sûretiyle toplam 35 kez geçmektedir.

Meryem'in kimliği ve ailesi hakkında yazılıp çizilenlerin ekserisi hayal ürünü olup bu konuda Hristiyan kaynaklarında da yeterli bilgi ve belge yoktur. Dolayısıyla, Meryem'in anasının adının “Hanna” olduğu, onun da Zekeriyyâ peygamberin baldızı olduğu, Zekeriyyâ peygamberin eşinin (yani, Meryem'in teyzesinin) adının “Elizabet” olduğu yönündeki nakiller kesinlik arz etmemektedir. Çünkü Taberî Târihi'nde de olduğu gibi, bu nakiller kesin olmayan Hristiyan kaynaklarına dayanmaktadır:

Hristiyanlar, Meryem'in Îsâ'ya 13 yaşında gebe kaldığını, Îsâ göğe kaldırılıncaya (!) kadar 32 yıl ve birkaç gün dünyada kaldığını, Meryem'in Îsâ'nın (a.s) göğe kaldırılmasından sonra 6 yıl daha yaşadığını iddia ederler. Buna göre Meryem 50 küsur yaşında vefat etmiş demektir.[43]

Bu durumda yapılacak şey, her zaman olduğu gibi Kur’ân'daki bilgilerle yetinmektir. Kur’ân'da Meryem'in ana-babası hakkında geniş bilgi verilmemekle birlikte, Âl-i İmrân/35'ten anlaşıldığı kadarıyla babasının adı İmrân'dır.

Meryem'in doğumu ile ailesinden ayrılışına kadarki yaşamına dair Kur’ân'da herhangi bir bilgi verilmemiştir. Konumuz olan âyetlerde verilen bilgiler, Meryem'in yetişkinlik çağına aittir.

Yukarıdaki âyetlere göre Meryem, ehlinden [ailesinden ve yakınlarından] ayrılıp tek başına doğuda bir bölgeye gitmiştir. O dönemde Meryem'in kaç yaşında olduğuna ve ehlinden hangi sebeple ayrıldığına dair herhangi bir bilgi yoktur.

MİHRAB

Âyette geçen mihrab[44] sözcüğü, “karargâh, ibâdethane” demektir. Burada mihrab ile kastedilen, “Meryem'in özel odası”dır.

Bu âyetteki vahy sözcüğü, “işaret ile anlatma” anlamında olup bu sözcükle ilgili geniş açıklama Necm/10'un tahlilinde verilmiştir.[45]

Konunun daha iyi anlaşılması için Meryem sûresi'ndeki pasajı naklediyoruz:

Kitap'ta Meryem'i de an! Hani o, ehlinden [ailesinden, yakınlarından] ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra ehliyle kendisi arasına bir perde edinmişti de Biz ona rûhumuzu gönderdik. O [rûhu getiren elçi] ona [Meryem'e] mükemmel bir beşerî örnek verdi. O [Meryem], “Ben senden Rahmân'a sığınırım. Eğer sen takî [takvâ sahibi birisi] isen...” dedi. O [Elçi, Zekeriyyâ peygamber], “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam/bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi. O [Meryem], “Benim nasıl delikanlım olabilir? Bana hiç bir beşer dokunmamıştır. Ben bir bağî [iffetsiz biri] de değilim” dedi. O [Elçi], “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: ‘Bu [babasız çocuk vermek], Bana pek kolaydır. Hem Biz o'nu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız.’” Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu. Sonunda o [Meryem] o'na [delikanlıya] gebe kaldı. Sonra da o'nunla uzak bir yere çekildi. Sonra doğum sancısı onu bir hurma dalına tutunup dayanmaya zorladı. “Keşke bundan önce ölseydim ve büsbütün unutulan biri olsaydım!” dedi. Sonra ona aşağısından/aşağısındaki kişi seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye-iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahmân'a bir oruç adadım, onun için bugün hiç bir kimseyle konuşmayacağım’ de!” Sonra O [Meryem] o'nu [çocuğunu] yüklenerek kavmine getirdi. Onlar [kavmi] dediler ki: “Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir şey yaptın. Ey Hârûn'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kişi değildi, annen de bağî [iffetsiz] bir kadın değildi.” Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz beşikte bir sabî olan kimseyle nasıl konuşuruz?” dediler. O [beşikteki çocuk] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse (kıldı). Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım gün selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde ona ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur.” İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları Meryem oğlu Îsâ'dır. (Meryem/16-33, 36, 34)

29-36. âyetlerinin, “mühd” kıraatine göre meali:

Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkideki kişiler sabîye nasıl konuşuruz” dediler. (…) İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı/desteği ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse (kıldı). Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün, selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” diyen Meryem oğlu Îsâ'dır. (Meryem/29-36)
ZEKERİYYÂ

Zekeriyyâ ibn Ezen (?) ile İmrân ibn Mâ’sân aynı çağda yaşamışlardır. İmrân'ın hanımı ise Hannân bt. Fâküz'dür. Hz. Zekeriyyâ, Hz. Meryem'in kız kardeşi olan Îsâ'nın teyzesi ile evliydi. Yahyâ (a.s) ise, teyzesinin oğluydu.[46]
Âyetteki, Onu doğurunca da, “Rabbim! Şüphesiz ben, onu kız doğurdum; –halbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir– erkek, kız gibi değildir” ifadesinden anlaşıldığına göre, İmrân'ın karısı umduğunu bulamamış, çocuğun kız olmasından pek memnun olmamıştır. Ve o nedenle de, erkek, kız gibi değildir demiştir. İmrân'ın karısının, doğacak çocuğunu hizmet için Beytü'l-Makdis'e adama niyeti ve azmi göz önünde bulundurulduğunda, bunun nedenlerinin şunlar olabileceği düşünülebilir:
• O günün şartlarında kız çocukları toplumda hor görülmekte, dinî hizmet vermelerine ve toplum içinde erkeklerle beraber olmalarına izin verilmemektedir.

• Kız çocukları, bedensel yönden erkeklerden zayıftır. Her hizmeti göremezler.

Âyetteki, Zekeriyyâ ne zaman onun üzerine mihraba girse, onun yanında bir rızık bulurdu. O [Zekeriyyâ], “Ey Meryem! Bu sana nereden?” dedi. O [Meryem] da, “O, Allah katındandır” dedi ifadesindeki rızkın Allah katından oluşu, Meryem'e mucize olarak gökten yiyecek-içecek geldiğini değil, kendisine Allah rızası için yapılmış yardımları ifade eder. Sadaka, infak ve yardım Allah rızası için yapılır ve faili gizlenir, teamülen de “Allah'tandır” denilip geçilir. Örfte de faili gizlenmek istenen işin faili, “Allah” olarak nitelenir. Bunun başka bir örneği de Tahrîm sûresi'ndedir:

Ve hani Peygamber, eşlerinden bazılarına bir sözü sır olarak söylemişti. Sonra eşlerinden bazıları bunu haber yapınca ve Allah ona bunu açığa vurunca, o [Peygamber] bir kısmına bildirmiş, bir kısmından yüz çevirmişti. Sonunda ona/onlara [bazısına] kendisi haberi verince, onlar [bazısı], “Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da, “Bana iyi bilen, iyi haber alan haber verdi” demişti. (Tahrîm/3)

38. Orada Zekeriyyâ, Rabbine yakardı: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı en iyi işitensin” dedi.

39. Sonra o [Zekeriyyâ], mihrabda dikilmiş destek verirken [eğitim, öğretim yaptırırken] melekler o'na, “Şüphesiz Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi [bir önder], iffetli bir peygamber olarak, sâlihlerden Yahyâ'yı müjdeliyor” diye seslendiler.

40. O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmışken, karım da kısır iken benim için bir delikanlı nasıl olabilir?” dedi. O [Allah], “Öyledir, Allah dilediğini yapar” dedi.

41. O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Benim için bir âyet [alâmet] kıl” dedi. O [Allah], “Senin âyetin [alâmetin], işaretle hariç, insanlara üç gün, konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, sabah-akşam [daima] tesbîh et” dedi.

Bu âyet grubunda, parantez açılıp Meryem ve Zekeriyyâ ile ilgili kısa bir bilgi verilmektedir. Hatırlanacağı üzere Meryem sûresi'nde Zekeriyyâ'dan Meryem'e geçilmişti; burada ise Meryem'den Zekeriyyâ'ya geçilmektedir.

Pasajlardan anlaşıldığına göre Zekeriyyâ çocuk hasreti çeken bir kişi, eşi de doğurmaya elverişli sağlığa sahip olmayan bir kadındır. Zekeriyyâ, Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı en iyi işitensin diye yakarır. Zekeriyyâ topluma eğitim verirken kendisine, Şüphesiz Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi [bir önder], iffetli bir peygamber olarak, sâlihlerden Yahyâ'yı müjdeliyor diye vahiy gelir. Zekeriyyâ kendisine vahiyle gelen bu bilgi karşısında şaşkınlığa düşerek, Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmışken, karım da kısır iken benim için bir delikanlı nasıl olabilir? diye hayretini dile getirir. Allah da, Öyledir, Allah dilediğini yapar karşılığını verir. Bunun üzerine Zekeriyyâ, Rabbim! Benim için bir âyet [alâmet] kıl der. Allah da, Senin âyetin [alâmetin], işaretle hariç, insanlara üç gün konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, sabah-akşam [daima] tesbîh et diye karşılık verir.

Meryem sûresi'ndeki bu konu öğrenilmeden, Âl-i İmrân sûresi'ndeki bu pasaj anlaşılmaz. O nedenle bu pasajı anlamak için, önce bu konuya dair daha evvel inen âyetler okunmalıdır. Meryem sûresi'ndeki pasajı tahlilleriyle birlikte tekrar sunuyoruz:

(Bu) Rabbinin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetini anmasıdır. [Rabbinin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetini hatırlat!] (Meryem/2)

“Giriş” bölümünde de belirttiğimiz gibi, bu âyet sûrenin ağırlık merkezi olan kıssanın giriş bölümünü teşkil eden Zekeriyyâ kıssasının ilk âyetidir. Bu kıssa çok önemli mesajlar içermektedir. Âyetlerin tahliline geçmeden önce, Zekeriyyâ (a.s) ve Meryem kıssalarının daha iyi anlaşılması için konunun anahtar kişisi olan Zekeriyyâ peygamber ile ilgili Kur’ân ve Ehl-i Kitap verilerini hatırlatmakta yarar görüyoruz:

KUR’ÂN'DA ZEKERİYYÂ (A.S)

Bir zamanlar o, Rabbine gizli olarak seslenmişti. Dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, bedbaht olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan mevalimden [yakınlarımdan, amcaoğullarımdan] endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yakın/yardımcı] bağışla. Rabbim! Onu Sen rızanı kazanan biri kıl!” “Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz Biz sana ismi Yahyâ bir delikanlıyı müjdeliyoruz. Bundan önce o'na hiç bir adaş kılmadık.” O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken benim nasıl bir delikanlım olabilir?” dedi. O [Allah] dedi ki: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: ‘O bana kolaydır. Bundan önce de Ben seni, sen hiç bir şey değilken yarattım.’” O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Bana bir âyet [alâmet] ver” dedi. O [Allah], “Senin alâmetin, sapasağlam olduğun hâlde, üç gece insanlarla konuşmamandır” buyurdu. O [Zekeriyyâ], bunun üzerine mihrabdan kavminin/halkının karşısına çıkıp onlara, sabah-akşam [daima/her zaman] tesbîh etmelerini vahyetti [işaret etti]. “Ey Yahyâ! Kitap'ı kuvvetle al!” O henüz sabî [çocuk] iken o'na yasa, tarafımızdan sevecenlik ve temizlik verdik ve o çok takvâlı davranan biriydi. Ve anne babasına çok iyi davranandı. Ve o bir zorba ve bir isyankâr olmadı. Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün o'na selâm olsun! (Meryem/3-15)

Ve Zekeriyyâ hani Rabbine seslenmişti: “Rabbim! Beni tek başıma bırakma, sen vârislerin en hayırlısısın.” Biz de o'nun için icâbet ettik de kendisine Yahyâ'yı ihsan ettik. Ve o'nun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hâle getirdik]. Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı. (Enbiyâ/89-90)

İNCÎL'DE ZEKERİYYÂ (A.S)

Yahûdiye Kralı Hirodes zamanında, Aviya bölüğünden Zekeriyyâ adında bir kâhin vardı. Hârûn soyundan gelen karısının adı ise Elizabet'ti. Her ikisi de Tanrı'nın gözünde doğru kişilerdi, Rabbin bütün buyruk ve kurallarına eksiksizce uyarlardı. Elizabet kısır olduğu için çocukları olmuyordu. İkisinin de yaşı ilerlemişti. Zekeriyyâ, hizmet sırasının kendi bölüğünde olduğu bir gün, Tanrı'nın önünde kâhinlik görevini yerine getiriyordu. Kâhinlik geleneği uyarınca Rabbin Tapınağı'na girip buhur yakma görevi kurayla o'na verilmişti. Buhur yakma saatinde bütün halk topluluğu dışarıda dua ediyordu. Bu sırada, Rabbin bir meleği buhur sunağının sağında durup Zekeriyyâ'ya göründü. Zekeriyyâ onu görünce şaşırdı, korkuya kapıldı. Melek, “Korkma, Zekeriyyâ!” dedi, “Duan kabul edildi. Karın Elizabet sana bir oğul doğuracak, adını Yahyâ koyacaksın. Sevinip coşacaksın. Bir çokları da o'nun doğumuna sevinecek. O, Rabbin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal Rûh'la dolacak. İsrâîloğulları'ndan bir çoğunu, Tanrıları Rabbe döndürecek. Babaların yüreklerini çocuklarına döndürmek, söz dinlemeyenleri doğru kişilerin anlayışına yöneltmek ve Rabb için hazırlanmış bir halk yetiştirmek üzere İlyas'ın rûhu ve gücüyle Rabbin önünden gidecektir.” Zekeriyyâ meleğe, “Bundan nasıl emin olabilirim?” dedi, “Çünkü ben yaşlandım, karımın da yaşı ilerledi.” Melek o'na şöyle karşılık verdi: “Ben Tanrı'nın huzurunda duran Cebrâîl'im. Seninle konuşmak ve bu müjdeyi sana bildirmek için gönderildim. İşte, belirlenen zamanda yerine gelecek olan sözlerime inanmadığın için dilin tutulacak, bunların gerçekleşeceği güne dek konuşamayacaksın.” Zekeriyyâ'yı bekleyen halk, o'nun tapınakta bu kadar uzun süre kalmasına şaştı. Zekeriyyâ ise dışarı çıktığında onlarla konuşamadı. O zaman tapınakta bir görüm gördüğünü anladılar. Kendisi onlara işaretler yapıyor, ama konuşamıyordu. Görev süresi bitince Zekeriyyâ evine döndü. Bir süre sonra karısı Elizabet gebe kaldı ve beş ay evine kapandı. “Bunu benim için yapan Rabb'dir” dedi, “bu günlerde benimle ilgilenerek insanlar arasında utancımı giderdi.” Elizabet'in hamileliğinin altıncı ayında Tanrı, Melek Cebrâîl'i Celile'de bulunan Nâsıra adlı kente, Dâvûd'un soyundan Yûsuf adındaki adamla nişanlı kıza gönderdi. Kızın adı Meryem'di. Onun yanına giren melek, “Selâm, ey Tanrı'nın lütfuna erişen kız! Rabb seninledir” dedi. Söylenenlere çok şaşıran Meryem, bu selâmın ne anlama gelebileceğini düşünmeye başladı. Ama melek ona, “Korkma Meryem!” dedi, “Sen Tanrı'nın lütfuna eriştin. Bak, gebe kalıp bir oğul doğuracak, adını Îsâ koyacaksın. O büyük olacak, kendisine ‘Yüceler Yücesi'nin Oğlu’ denecek. Rabb Tanrı o'na, atası Dâvûd'un tahtını verecek. O da sonsuza dek Ya‘kûb'un soyu üzerinde egemenlik sürecek, egemenliğinin sonu gelmeyecektir.” Meryem meleğe, “Bu nasıl olur? Ben erkeğe varmadım ki” dedi. Melek ona söyle yanıt verdi: “Kutsal Rûh senin üzerine gelecek, Yüceler Yücesi'nin gücü sana gölge salacak. Bunun için doğacak olana ‘kutsal, Tanrı Oğlu’ denecek. Bak, senin akrabalarından Elizabet de yaşlılığında bir oğula gebe kaldı. Kısır bilinen bu kadın şimdi altıncı ayındadır. Tanrı'nın yapamayacağı hiç bir şey yoktur.” “Ben Rabbin kuluyum” dedi. Meryem, “Bana dediğin gibi olsun” dedi. Bundan sonra melek onun yanından ayrıldı. O günlerde Meryem kalkıp aceleyle Yahuda'nın dağlık bölgesindeki bir kente gitti. Zekeriyyâ'nın evine girip Elizabet'i selâmladı. Elizabet Meryem'in selâmını duyunca rahmindeki çocuk hopladı. Kutsal Rûh'la dolan Elizabet yüksek sesle şöyle dedi: “Kadınlar arasında kutsanmış bulunuyorsun, rahminin ürünü de kutsanmıştır! Nasıl oldu da Rabbimin annesi yanıma geldi? Bak, selâmın kulaklarıma eriştiği an, çocuk rahmimde sevinçle hopladı. İman eden kadına ne mutlu! Çünkü Rabbin ona söylediği sözler gerçekleşecektir.” Meryem de şöyle dedi: “Canım Rabbi yüceltir; rûhum, kurtarıcım Tanrı sayesinde sevinçle coşar. Çünkü O, sıradan biri olan kuluyla ilgilendi. İşte, bundan böyle bütün kuşaklar beni mutlu sayacak. Çünkü Güçlü Olan, benim için büyük işler yaptı. O'nun adı kutsaldır. Kuşaklar boyunca Kendisinden korkanlara merhamet eder. Bileğiyle büyük işler yaptı; gururluları yüreklerindeki kuruntularla darmadağın etti. Hükümdarları tahtlarından indirdi, sıradan insanları yükseltti. Aç olanları iyiliklerle doyurdu, zenginleri ise elleri boş çevirdi. Atalarımıza söz verdiği gibi, İbrâhîm'e ve o'nun soyuna sonsuza dek merhamet etmeyi unutmayarak kulu İsrâîl'in yardımına yetişti.” Meryem, üç ay kadar Elizabet'in yanında kaldı, sonra kendi evine döndü. Elizabet'in doğurma vakti geldi ve bir oğul doğurdu. Komşularıyla akrabaları, Rabbin ona ne büyük merhamet gösterdiğini duyunca, onun sevincine katıldılar. Sekizinci gün çocuğun sünnetine geldiler. Ona babası Zekeriyyâ'nın adını vereceklerdi. Ama annesi, “Hayır, adı Yahyâ olacak” dedi. Ona, “Akrabaların arasında bu adı taşıyan kimse yok ki” dediler. Bunun üzerine babasına işaretle çocuğun adını ne koymak istediğini sordular. Zekeriyyâ bir yazı levhası istedi ve “Adı Yahyâ'dır” diye yazdı. Herkes şaşakaldı. O anda Zekeriyyâ'nın ağzı açıldı, dili çözüldü. Tanrı'yı överek konuşmaya başladı. Çevrede oturanların hepsi korkuya kapıldı. Bütün bu olaylar, Yahûdiye'nin dağlık bölgesinin her yanında konuşulur oldu. Duyan herkes derin derin düşünüyor, “Acaba bu çocuk ne olacak?” diyordu. Çünkü Rabb o'nunla birlikteydi. Çocuğun babası Zekeriyyâ, Kutsal Rûh'la dolarak şu peygamberlikte bulundu: “İsrâîl'in Tanrısı Rabbe övgüler olsun! Çünkü halkının yardımına gelip onları fidyeyle kurtardı. Eski çağlardan beri kutsal peygamberlerinin ağzından bildirdiği gibi, kulu Dâvûd'un soyundan bizim için güçlü bir kurtarıcı çıkardı. Düşmanlarımızdan, bizden nefret edenlerin hepsinin elinden kurtuluşumuzu sağladı. Böylece atalarımıza merhamet ederek kutsal antlaşmasını anmış oldu. Nitekim bizi düşmanlarımızın elinden kurtaracağına ve ömrümüz boyunca Kendi önünde kutsallık ve doğruluk içinde, korkusuzca Kendisine tapınmamızı sağlayacağına dair atamız İbrâhîm'e ant içerek söz vermişti. Sen de, ey çocuk, Yüceler Yücesi'nin Peygamberi diye anılacaksın. Rabbin yollarını hazırlamak üzere önünden gidecek ve O'nun halkına, Günahlarının bağışlanmasıyla kurtulacaklarını bildireceksin. Çünkü Tanrı'mızın yüreği merhamet doludur. O'nun merhameti sayesinde, yücelerden doğan güneş, karanlıkta ve ölümün gölgesinde yaşayanlara ışık saçmak ve ayaklarımızı esenlik yoluna yöneltmek üzere yardımımıza gelecektir.” Çocuk büyüyor, rûhsal yönden güçleniyordu. İsrâîl halkına görüneceği güne dek ıssız yerlerde yaşadı.[47]
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:14 PM   #9
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

TÂRİHE GÖRE ZEKERİYYÂ

Zekeriyyâ'nın konumu:

Hârûn'un (a.s) torunlarından biri olan Zekeriyyâ'nın (a.s) konumunu anlayabilmek için İsrâîloğulları arasında yaygın olan râhiblik geleneği ile ilgili bilgiye sahip olmak gerekir.

Filistin'in fethinden sonra topraklar Ya‘kûb'un (a.s) zürriyetinden olan 12 kabile arasında miras olarak dağıtıldı. 13. kabile olan Levililere de dinî hizmetler ve görevler emânet edildi. Levililer arasında da “en mukaddes şeyleri takdis etmek, Rabbin önünde buhur yakmak, O'na hizmet eylemek ve ebediyyen O'nun ismiyle mübârek kılmak üzere” seçilen aile Hârûn'un (a.s) oğulları idi. Diğer Levililerin mabede girmesine izin verilmiyordu. Çünkü onların vazifesi Rabb evinin hizmeti için avlularda, odalarda ve bütün mukaddes şeyleri temizlemekte Allah Evinin hizmet işinde Hârûnoğulları'nın yanında bulunmak... ve Sebt günlerinde, aybaşlarında ve belli bayramlarda yapılan bütün takdimeleri Rabbe arzetmekti.

Hârûnoğulları 24 aileye bölünmüştü ve bu 24 aile sıra ile Rabbin evine hizmet ediyorlardı. Bu ailelerden biri Zekeriyyâ'nın (a.s) liderliğindeki Abiya ailesi idi. Bu nedenle ailesinin sırası geldiğinde mabede gidip buhur yapmak Zekeriyyâ'nın (a.s) göreviydi. (Ayrıntılar için bkz. I. Târihler, 23-24)[48]

Konumuz olan pasajın 2-15. âyetlerinde, Yüce Allah'ın rahmetinin Zekeriyyâ peygamber üzerindeki tecellisi nakledilmiştir. Allah rahmetini önce Zekeriyyâ peygamber üzerinde tecelli ettirerek ileri yaşına ve eşinin kısır olmasına rağmen mucize olarak o'na Yahyâ'yı lütfetmiş, sonra da Yahyâ'yı dinine hizmetçi kılmak sûretiyle Zekeriyyâ peygamberin dualarını yerine getirmiştir. Zekeriyyâ peygamber üzerindeki rahmetini bu şekilde tecelli ettiren Allah, o toplumu uyarmak için arka arkaya elçi göndererek rahmetini diğer insanlara da ulaştırmıştır.

Âyetteki, ذكرُ[zikru] sözcüğü, ذكِّر[zekkir] şeklinde de okunmuştur.[49] Buna göre âyetin anlamı, “Rabbinin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetini hatırlat!” şeklinde olur. Biz de mealde her üç kıraate göre de uygun olan anlamı vermeyi tercih ediyoruz.

Bir zamanlar o, Rabbine gizli olarak seslenmişti. (Meryem/3)

Konuya, Zekeriyyâ peygamberin Rabbine dua ettiğinin bildirilmesi ile girilmiş ve ettiği bu duanın niteliği belirtilmiştir. Bu nedenle âyet, aynı zamanda Allah'a nasıl dua edileceğine de işaret etmektedir. Zekeriyyâ peygamber gönlünü Rabbine açarak O'na samimi bir niyazda bulunmuş, câhillerin yaptığı gibi bağırıp çağırarak, –hâşâ– buyruk verir gibi dua etmemiştir. Allah bir başka âyette yine Zekeriyyâ peygamberin duasını anlatırken, o'nun dua edişindeki bir başka özelliği daha açıklamıştır:

Biz de o'nun için icâbet ettik de kendisine Yahyâ'yı ihsan ettik. Ve onun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hâle getirdik]. Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı. (Enbiyâ/90)

Duanın adabı ile ilgili olarak A‘râf sûresi'nde de âyetler vardır:

Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Kesinlikle O, haddi aşanları sevmez. Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O'na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah'ın rahmeti muhsinlere [iyileştirenlere-güzelleştirenlere] çok yakındır. (A‘râf/55-56)

Ve sabah-akşam [her zaman] kendi içinden, korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma! (A‘râf/205)

Bazı klâsik kaynaklarda Zekeriyyâ peygamberin kendi toplumundan utandığı için veya çevresindekilerin, “Şu ihtiyara bakın, ihtiyarlığına bakmadan çocuğu olsun istiyor” demelerinden ve kendisini ahmaklıkla itham etmelerinden çekindiği için ya da yakınlarının kıskançlığına vesile olmasın diye gizlice dua ettiği[50] ileri sürülmüştür. Yorumlarını genellikle Peygamberimiz hakkındaki rivâyetlere dayandıran klâsik yazarlar, Zekeriyyâ peygamberin buradaki duasını yorumlarken nedense Peygamberimizin “Duada sesinizi yükseltmeyin, çünkü siz sağır ve uzakta olan birine değil, semî ve basîr Allah'a yakarıyorsunuz”[51] diye uyarıda bulunduğu bir rivâyeti hiç dikkate almamışlardır. Ayrıca bu âyetleri iyi anlamış, yaşamış ve bizler için güzel bir örnek olan Peygamberimizin ve o'nun eğitiminden geçmiş arkadaşlarının kâfiyeli ve bağıra bağıra dua etmediklerini, edenleri de uyardıklarını nakleden birçok târihî nitelikteki belgeyi de görmezden gelmişlerdir.[52] Zekeriyyâ peygamberin duasını gizli yapışını yanlış yorumlayanlar, Peygamberimizle ilgili bu nakilleri dikkate almış olsalar veya duanın adabını bildiren Kur’ân âyetlerini hatırlarına getirselerdi, Zekeriyyâ'nın (a.s) bu şekilde dua etmesini onlar da bizim gibi bir edep ve içtenlik meselesi olarak görürlerdi.

Dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, bedbaht olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, mevâlimden [yakınlarımdan, amcaoğullarımdan] endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yakın/yardımcı] bağışla! Rabbim, o'nu Sen rızanı kazanan biri kıl!” (Meryem/4-6)

Zekeriyyâ peygamberin bu âyetlerdeki duasına dikkat edilirse, bu duaların kendine herhangi bir menfaat sağlamaya değil, nübüvvet görevinin devamına yönelik olduğu açıkça görülür. Zekeriyyâ'nın (a.s) kendisine verilen görevi yaşlılık döneminde sürdürebilmek için Rabbinden bir velî talep etmesi, Mûsâ'nın (a.s) Rabbinden kardeşi Hârûn'u kendisine vezir yapmasını istemesi gibidir. Dolayısıyla buradaki miras, mal varlığı ile ilgili bir miras değil, yapılan görevin devamlılığı ile ilgili bir mirastır. Nitekim âyetteki, Ya‘kûb ailesine vâris olsun ifadesi de bunu doğrulamaktadır. Başka bir ifade ile söylenecek olursa, buradaki miras, Sâd sûresi'nde gördüğümüz ve Neml sûresi'nde de göreceğimiz gibi, Süleymân peygamberin Dâvûd peygambere vâris kılınması cinsinden bir mirastır. Süleymân peygamber, babası Dâvûd'un deruhte ettiği görevi bu verasetle sürdürmüştür:

Dâvûd'a Süleymân'ı da bahşettik. (O) ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendi. (Sâd/30)

Ve Süleymân Dâvûd'a vâris oldu. Ve, “Ey insanlar! Bize kuş mantığı öğretildi ve bize her şeyden verildi” dedi. –Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.– (Neml/16)

“KEMİĞİM ZAYIFLADI” İFADESİ

Zekeriyyâ peygamberin duasında geçen “kemiğim zayıfladı” ve “başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu” şeklindeki ifadeler, o'nun bedeninin iç ve dış durumunu anlatmaktadır. Zira saçların ağarması bedenin dış görüntüsünü, kemiklerin zayıflaması da bedenin içteki durumunu anlatan ifadelerdir. Zekeriyyâ peygamberin iç organların en sağlamı olan kemiklerinin zayıfladığını söylemesi, diğer iç organlarının dış görünümünden daha çok zayıfladığını, yani cidden ihtiyarlık döneminde olduğunu göstermektedir.

İhtiyarlığın, “zayıflayan kemik” ile; ağarmış saçların da “alev gibi tutuşması” istiareleriyle ifade edilmesi, istiare sanatının mükemmel bir örneğini teşkil etmektedir. Zekeriyyâ peygamberin sözlerinin hepsi de bu âyetlerde Arap dilinin en beliğ sanatlarıyla nakledilmektedir.

MEVÂLÎ

موالى[mevâlî] sözcüğü, “asabe [bir kimsenin çocuğu yerine geçecek ve onun mirasını devralacak kimseler]” demektir.[53] Bu âyetlerde sözcüğe, “malların idaresinde, daha çok da siyasî ve dinî işlere önderlik hususunda Zekeriyyâ peygambere halef olacak kimseler” anlamını vermek daha doğru bir yaklaşım olur. Zekeriyyâ peygamber Allah'tan bu türde bir halef için talepte bulunmaktadır. Bu talepten, o dönemde bir nevi veliaht edinmenin gelenek olduğu anlaşılmaktadır.

Eski eserlerde Zekeriyyâ peygamberin eşinin adına ve soyuna dair birtakım nakiller de yer almaktadır. Ne var ki, bu nakiller sağlam dayanaktan yoksun, güvenilir olmayan nakillerdir. Bu nedenle, “Zekeriyyâ peygamberin eşi” diyerek geçiyor, Rabbimizin bildirdiği ile yetinmeyi uygun görüyoruz.

“Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz Biz sana bir delikanlıyı –o'nun ismi Yahyâ'dır– müjdeliyoruz. Bundan önce o'na hiç bir adaş kılmadık. (Meryem/7)

Bu âyet, Rabbimizin Zekeriyyâ peygamberin içtenlikle yapmış olduğu duaya karşılık verişidir.

Bize göre bu âyet, üzerinde durulması gereken üç önemli hususu içermektedir:

1) Rabbimiz, “çocuk” veya “oğul” yerine ğulâm sözcüğünü kullanmış ve Zekeriyyâ peygambere adı Yahyâ olan bir “ğulâm” vereceğini bildirmiştir. غلام [ğulâm], “ergenleşmiş, ihtilam olma çağına gelmiş, bıyığı terleyen oğlan”, “doğumundan ihtiyarlığa kadar olan dönem” demektir.[54] İnsanın bu çağı “delikanlılık” olarak ifade edilir. Kimse anasından delikanlı olarak doğamayacağına göre, Rabbimiz bu ifade ile doğacak çocuğun erkek olacağını, büyüyüp bir delikanlı olacağını ve Zekeriyyâ peygamberin beklentilerini yerine getireceğini bildirmiş olmaktadır.

2) يحيى[Yahyâ], “yaşayacak, yaşar” demektir. Müjdelenen çocuğa bu ismin uygun görülmesi, o'nun ismiyle yaşayacağını, yani isminin hep manevî değerlerle anılacağını, hiç unutulmayacağını, ya da o'na verilecek ilim [hikmet, Kitap] ile toplumların manen canlanacağını göstermektedir. Doğacak çocuğa bu ismin verilmesinin bir başka sebebinin de o'nun kısır annesinin rahmini canlandırması olduğu söylenebilir.

3) Doğacak çocuğun isminin ailesine bırakılmayıp bizzat Allah tarafından verilmesi ve daha evvel kimseye bu ismin verilmemiş olması, hem ailesi hem de Yahyâ için onurların en büyüğüdür.

Çocuğun isminin “Yahyâ” konması ve bir adaşının bulunmaması, İncîl'de şöyle yer almıştır:

Ama annesi, “Hayır, adı Yahyâ olacak” dedi. Ona, “Akrabaların arasında bu adı taşıyan kimse yok ki” dediler. Bunun üzerine babasına işaretle çocuğun adını ne koymak istediğini sordular. Zekeriyyâ bir yazı levhası istedi ve “Adı Yahyâ'dır” diye yazdı. Herkes şaşakaldı.[55]

O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken benim nasıl bir delikanlım olabilir?” dedi. (Meryem/8)

Bu âyet, Allah'tan aldığı müjde karşısında Zekeriyyâ peygamberin gizleyemediği şaşkınlığını dile getirmektedir.

O dönemde Zekeriyyâ peygamberin 120, karısının 98 yaşında veya Zekeriyyâ peygamberin 75 yaşında olduğuna dair rivâyetler mevcuttur. Ancak bunlar destekten yoksun söylentilerdir. Yukarıdaki âyette de görüldüğü gibi, Kur’ân'da Zekeriyyâ peygamberin eşine ait, kısırlığı dışında bir bilgi bulunmamaktadır. Nitekim Enbiyâ/90'daki, Ve o'nun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hâle getirdik] ifadesinden de Zekeriyyâ peygamberin eşinin yaşlılık sebebiyle değil, yapısal bir bozukluk sebebiyle kısır olduğu ve bu bozukluğun düzeltilerek bünyesinin doğuracak bir niteliğe kavuşturulduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, Zekeriyyâ peygamberin şaşkınlığının sebebi, o güne kadar kısır olan karısının çocuk doğuracak olmasıdır, yoksa karısının gençleştirilerek doğum yapacak olması değildir.

Böyle bir meraklı şaşkınlık, İbrâhîm peygamber ve eşinde de meydana gelmiştir:

O [İbrâhîm'in karısı] dedi ki: “Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben bir kocakarıyım/büyük kalçalıyım. Şu kocam da yaşlı bir adamdır. Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!” (Hûd/72)

O [Allah] dedi ki: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki, o Bana kolaydır. Bundan önce de Ben seni, sen hiç bir şey değilken yarattım.” (Meryem/9)

Bu âyette Rabbimiz, kendisine verilen müjdeye sanki biraz şüphe duyduğunu belirtir bir heyecanla yaklaşan Zekeriyyâ peygambere, yine merhametle karşılık vermektedir.
ÂYETİN CÜMLE YAPISI

Âyette geçen, Rabbin buyurdu ki… ifadesi, bu ifadenin Allah'tan başka biri tarafından söylendiği izlenimini uyandırmaktadır. Nitekim birçok mealde bu ifadenin başına bir parantez açılıp “Melek”, “Cebrâîl” gibi eklemeler yapılmıştır. Hâlbuki bir azamet ve ciddiyet ifadesi olan bu sözleri Allah söylemiştir. Bu tür ifadelere Kur’ân'da çokça rastlanmaktadır (Nahl/102, Bakara/97).

Özellikle belirtmek gerekir ki, bu ifade tarzı insanlar arasında da cari bir uygulamadır. Bazı durumlarda hükümdarlar da bu tür hitaplar kullanarak hem kendi azametlerini hissettirir, hem de hitap ettikleri kimseleri onurlandırmış olurlar. Şöyle ki: Halktan biri, büyük bir vaatte bulunan hükümdarın vaat ettiği şeye kendisini lâyık görmeyerek, “O kim, ben kim?” diye şaşkınlık ve umutsuzluk gösterdiğinde, hükümdar da hem vaadine inandırmak, hem de ahdini yerine getiren biri olduğunu göstermek için o kişiye, “Senin hükümdarın böyle istiyor!” şeklinde cevap verir. Böylece, hem o kişinin yapılan vaade kendini lâyık görmesini sağlamış, kem de kendisinin verdiği söze bağlı bir hükümdar olduğunu göstermiş olur. Âyetteki, Rabbin buyurdu ki… ifadesi de böyle bir ifadedir.

Rabbimiz bu âyetteki sözleri ile “fâil-i mutlak”, “kâdir-i mutlak” ve “hâlık-ı mutlak” olduğunu, yani dilediği zaman, dilediğini dilediği gibi yaratacağını beyan etmektedir. Yaşlı bir adam ile kısır bir kadından çocuk meydana getirmenin O'nun için kolay bir şey olduğunu bildiren bu beyan, aynı zamanda O'nun bir bakireden babasız çocuk meydana getireceğine de işaret etmektedir.

O [Zekeriyyâ]; “Rabbim! Bana bir âyet [alâmet] ver!” dedi. O [Allah]; “Senin alâmetin, sapasağlam olduğun hâlde, üç gece insanlarla konuşmamandır” buyurdu. (Meryem/10)

Burada, Zekeriyyâ peygamberin bir alâmet talebinde bulunduğu ve bu talebinin kabul edildiği görülmektedir. Yüce Allah'ın bildirdiğine göre, alâmet, sapasağlam olmasına rağmen Zekeriyyâ peygamberin üç gece dilinin tutulması, istese de konuşamamasıdır. Zekeriyyâ peygamberin bu talebinden Âl-i İmrân sûresi'nde de bahsedilmektedir:

O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Benim için bir âyet [alâmet] kıl!” dedi. O [Allah], “Senin âyetin [alâmetin], işaretle hariç, insanlara üç gün konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, sabah-akşam [daima] tesbîh et!” dedi. (Âl-i İmrân/41)

Zekeriyyâ peygamberin buradaki alâmet talebi, tıpkı İbrâhîm peygamber gibi, kalbinin mutmain olmasına yöneliktir:

Bir zamanlar İbrâhîm de, “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. (Allah,) “İnanmadın mı ki?” dedi [buyurdu]. (İbrâhîm,) “İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça kıl [bırak]. Sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler. Ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara/260)

Dikkat edilirse, konumuz olan âyette “üç gece” olarak bildirilen konuşmama süresi, Âl-i İmrân sûresi'nde “gündüzler” denilmek sûretiyle “üç gün” olarak belirtilmiştir. Buradan da konuşamamanın üç gün üç gece süreceği anlaşılmaktadır. Çünkü Arap örfünde günler zikredilince, o günler geceleriyle beraber; geceler zikredilince de o geceler günleriyle beraber algılanır.

O [Zekeriyyâ], bunun üzerine mihrabdan kavminin/halkının karşısına çıkıp onlara, sabah-akşam [daima/her zaman] tesbîh etmelerini vahyetti [işaret etti]. (Meryem/11)

Âyette geçen mihrab sözcüğü, “karargâh, ibâdethane” demektir. Bu sözcükle burada Zekeriyyâ peygamberin mabetteki özel odası kastedilmiştir. Âyetteki, vahy sözcüğü ise, “işaret ile anlatma” anlamında olup bu sözcükle ilgili geniş açıklama Necm/10'un tahlilinde verilmiştir.[56]

Âyetteki sabah-akşam ifadesi, “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu ifadenin “bir sabah, bir akşam” demek olmadığı da Nass sûresi'nin tahlilinde açıklanmıştır.[57]

Âyette geçen tesbîh sözcüğü, “Rabbimizi arındırmak” demektir. Bu sözcükle ilgili geniş açıklamalar da Kaf/39-40 âyetlerinin tahlilinde mevcuttur.[58]

“Ey Yahyâ! Kitap'ı kuvvetle al!” O henüz sabî [çocuk] iken o'na yasa, tarafımızdan sevecenlik ve temizlik verdik. Ve o çok takvâlı davranan biriydi. Ve anne-babasına çok iyi davranandı. Ve o bir zorba ve bir isyankâr olmadı. Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün o'na selâm olsun! (Meryem/12-15)

Kur’ân'da Yahyâ peygamber ile ilgili olarak, buradaki ve Âl-i İmrân sûresi'ndeki âyetler dışında bir bilgi verilmemiştir.

Hristiyan kaynaklarındaki bilgiler ise şöyle özetlenebilir:

Luka İncîli'ne göre Yahyâ (a.s) , Îsâ'dan (a.s) 6 ay büyüktü ve anneleri kardeş çocukları idi. Kendisine 30 yaşında peygamberlik verilmişti. Yuhanna İncîli'ne göre Yahyâ (a.s) görevine Ürdün'de insanları Allah'a çağırmakla başladı. O şöyle derdi: “Ben, Rabbin yolunu düzeltin diye çölde çağıranın sesiyim.” (Yuhanna, 1:23)

Markos'a göre: “Yahyâ çölde vaftiz ederdi ve günahların bağışlanması için tevbe vaftizini o vaaz eylemişti. Bütün Yahûdi köylüleri ve bütün Kudüslüler o'na çıkıyorlardı ve günahlarını itiraf edip Erdin ırmağında o'nun tarafından vaftiz olunuyorlardı” (Markos, 1:4-5). Bu nedenle o John the Baptist [Vaftizci Yahyâ] olarak biliniyordu ve İsrâîloğulları o'nu bir peygamber olarak kabul ediyorlardı (Matta, 21:26). Îsâ (a.s), Yahyâ (a.s) hakkında şöyle demiştir: “Kadınlardan doğanlar arasında Vaftizci Yahyâ'dan daha büyüğü çıkmamıştır (Matta, 12:11). Yahyâ'nın devetüyünden elbiseleri ve belinde deriden kuşağı vardı. Yediği çekirge ve yaban balığı idi (Matta, 3:4). Yahyâ (a.s), “Tövbe edin, çünkü göklerin melekûtu [saltanatı] yakındır” derdi (Matta, 3:2). Bununla Hz. Îsâ'nın (a.s) peygamberlik görevine başlamasının yakınlaştığını ifade etmek istiyordu. Onunla ilgili Kur’ân da aynı şeyi tasdik etmektedir: “…o [Yahyâ] Allah'tan olan bir kelimeyi doğrulayacaktır” (Al-i İmrân 39). Bu nedenle o'na, Hz. Îsâ'nın “âyeti veya o'nun işareti” de denmiştir. Yahyâ insanları oruç tutmaya ve namaz kılmaya davet etmiştir (Matta, 9:14; Luka, 5:33, 11:1). O insanlara şöyle derdi: “İki gömleği olan hiç olmayana versin, yiyeceği olan kimse de böyle yapsın” (Luka, 3:11). İsrâîloğulları'ndan Ferisilerin ve Sadukilerin sapık âlimlerinin vaftiz için geldiklerini görünce onları azarlayarak şöyle demiştir: “Ey engerekler nesli, gelecek azaptan kaçmayı size kim gösterdi? İçinizden, ‘babamız İbrâhîm'dir’ diye gururlanmayın... Balta ağaçların kökü dibinde yatıyor. İyi meyve vermeyen bir ağaç kesilir ve ateşe atılır” (Matta, 3:7-10). Yahyâ'nın (a.s) insanları Hakka davet görevini ifa ettiği dönemin kralı Herod Antipas Roma Medeniyetinden o denli etkilenmişti ki, topraklarında günah ve kötülüğün serbestçe yayılmasına neden oluyordu. Herod, kardeşi Phileip'in karısı Herodias'ı meşru olmayan bir şekilde evine almıştı. Yahyâ (a.s) onu uyarıp işlediği bu günaha karşı sesini yükselttiğinde Herod o'nu yakalattı ve hapse gönderdi. Bununla birlikte Herod o'nun dindarlığına ve doğruluğuna saygı duyuyor ve o'nun halk arasında sahip olduğu saygınlığından korkuyordu. Bunun aksine Herodias, Yahyâ'nın halk arasında yaymaya çalıştığı ahlâkî duyarlılığın kendisi gibi kadınları hedef aldığını ve onları halkın gözünden düşürdüğünü düşünüyordu. Bu nedenle o'ndan nefret ediyor ve o'nu öldürmek istiyor, fakat buna güç yetiremiyordu. Bir müddet sonra önüne bir fırsat çıktı. Herod'un doğum gününde Herodias'ın kızı raksetti ve bu Herod'un o kadar hoşuna gitti ki, “Ne dilersen dile benden, her istediğini sana vereceğim” dedi. Kız, annesine, “Ne isteyeyim?” diye sordu. Annesi, “Vaftizci Yahyâ'nın başını iste!” dedi. Kız, krala gitti ve Vaftizci Yahyâ'nın başını bir tabak içinde istediğini söyledi. Herod bunu duyunca üzüldü, fakat sevdiği kızın bu isteğini reddedemedi. Yahyâ'yı (a.s) hapiste öldürttü ve başını bir tabak içinde rakseden kıza sundu. (Matta, 14:3-12; Markos, 6:17-29; Luka, 3:19-20)[59]

12. âyette hitap, muhataba yöneltilerek sanki muhatap Yahyâ peygambermiş ve o da o sırada oradaymış gibi “Yahyâ!” diye seslenilmiş ve böylece iltifat sanatı yapılmıştır. Bu hitap aynı zamanda Yahyâ peygamberin büyüdüğünü ve görevine başladığını anlatmaktadır.

Yahyâ peygamber ile ilgili olan bu âyet grubunda hem o'na sunulan nimetler hem de o'nun bazı özellikleri bildirilmektedir. Bu âyetlere göre, Yahyâ (a.s) “hikmet verilen, sevecenlik bahşedilen, arınık, çok takvâ sahibi, ana-babasına iyi davranan, zorba ve asi olmayan” bir kişidir. Âl-i İmrân/39'da belirtildiğine göre de, Allah'tan olan bir kelimeyi [Îsâ'yı] doğrulayan, bir önder, iffetli, iyi insanlardan biri ve bir peygamber'dir. Yüce Allah'ın, Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün o'na selâm olsun! şeklindeki ifadesi ise, Yahyâ peygamber için bir garanti belgesi hükmündedir. Böyle bir garantiye sahip olmak, dünya ve âhiret nimetlerinin en büyüğüdür. Sûrenin 33. âyetinde aynı garantinin Îsâ peygamber için de verildiği görülecektir. Bu ifadede yer alan yevm [gün] sözcüğü, burada “an” anlamındadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Arapça'daki yevm [gün] sözcüğü, yerine göre “an”, yerine göre “gün” ve yerine göre de “devir” anlamlarında kullanılır.

Yahyâ peygambere verilen bu nimetler, babasının [Zekeriyyâ peygamberin] duasının kabul edildiğini ve kendisine istediklerinden daha fazlasının bağışlandığını göstermektedir.

Yahyâ peygamberin Allah'ın emri ile tutacağı kitabın, hangi kitap olduğuna gelince: Bu kitabın Tevrât olduğu söylenebileceği gibi, o'na indirilmiş özel bir kitap olduğu da düşünülebilir. Zira âyetteki, o'na hükm vermiştik ifadesi, bunu akla getirmektedir.[60]

Yahyâ'yı müjdeleyen melekler, haberci vahiylerdir. Meryem sûresi'nde açıklanmıştır.

Bu pasajda nakledilen Zekeriyyâ peygamberin duası, bizim için, özellikle çocuk beklentisi içinde olanlar için çok güzel bir örnektir: Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı en iyi işitensin.

Bu konuya dair iki örnek dua daha:

Dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, bedbaht olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, mevâlimden [yakınlarımdan, amcaoğullarımdan] endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yakın/yardımcı] bağışla. Rabbim! Onu Sen rızanı kazanan biri kıl!” (Meryem/4-6)

Ve o kişiler [Rahmân'ın kulları], “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler. (Furkân/74)

42-43. Ve hani melekler, “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına seçti. Ey Meryem! Rabbine saygılı ol, O'na boyun eğ ve rükû edenlerle [rükû eden erkeklerle] beraber rükû et!” demişlerdi.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 8. August 2010, 09:15 PM   #10
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

Burada yine Meryem'e dönülerek şu bilgiler verilmiştir: Meryem sûresi'nden, Meryem'e elçi aracılığı ile mesajlar gönderildiğini öğrenmiştik. Buradaki melekler; “o vahiyler”, meleklerin dedikleri de “o vahiylerdeki mesajlar”dır. Burada konu, intak [konuşturma/dile getirme] sanatı ile anlatılmaktadır. Bu mesajlarda Meryem'e, Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına seçti. Ey Meryem! Rabbine saygılı ol, O'na boyun eğ ve rükû edenlerle [rükû eden erkeklerle] beraber rükû et denilmektedir ki bununla, Meryem'in erkeklere karışması, erkek öğretmenlerle birlikte öğretmenlik yapması istenmektedir.

Meryem ve Enbiyâ sûrelerinde Meryem'in çift cinsiyetli olduğunu açıklamıştık.

Âyetteki, rükû ifadesiyle, “tevhid öğretmenliği yapmak” kastedilmiştir.

Âyetteki, seni tertemiz kıldı ifadesi, iddia edildiği gibi, onun hayızdan-nifastan, kirden-pastan temizlendiğini değil, şirkten temizlenip uzak tutulduğunu ifade eder. Sözcüğün orijinali olan tathîr ile ilgili olarak Vâkıa sûresi'ndeki açıklamamıza bakılabilir.[61]

44. İşte bu, ğaybın önemli haberlerinden sana vahyettiklerimizdir. Ve Meryem'e hangisi kefil olacağına kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Onlar tartışırlarken de sen yanlarında değildin.

Bu âyetlerde, Rasûlullah'a hitap edilerek Ehl-i Kitap (özellikle de Necrân heyeti) uyarılmaktadır. Çünkü Rasûlullah bunları bilmiyordu. Ehl-i Kitap bilginlerinin herkesten gizledikleri Zekeriyyâ, Yahyâ ve Meryem'e ait bu bilgiler, Rasûlullah'a Allah tarafından mucize olarak bildirilerek ifşa edilmiştir, ki bu, Muhammed'in peygamberliğine açık bir delildir. Zira İmrân'ın karısının gebe kaldığını, karnındaki bebeği mescide adadığını, kız doğurduğunu, adını Meryem koyduğunu, “Erkek, kız gibi değildir” dediğini, ve onun kefilinin kim olacağının belirlenmesi için tartışıldığını, kura çekildiğini, Zekeriyyâ'nın kefil olduğunu, ayrıca Zekeriyyâ ve Yahyâ ile ilgili bilgileri Mekkeli Muhammed asırlar sonra nereden bilebilirdi? Kur’ân'da bu bilgilerin yer alması, bu bilgileri Ehl-i Kitaba okuması, Muhammed'in peygamberliğinin ve Kur’ân'ın o'nun tarafından yazılmadığının apaçık göstergesidir.

Bu tarz ğaybî haberlerle mucize gösterilmesi, birçok konuda gerçekleşmiştir:

Biz, iman edecek bir kavim için Mûsâ ve Firavun'un önemli haberlerinden bir kısmını sana hakk ile okuyoruz [takip ettiriyoruz]. (Kasas/3)

Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tûr'un [dağın] yanında da değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, âyetlerine uysak ve mü’minlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik). (Kasas/46-47)

İşte bu, sana vahyettiğimiz ğayb haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip mekr [kötü plan] yaparlarken sen onların yanında değildin. (Yûsuf/102)

İşte bunlar [Nûh ile ilgili anlatılanlar], sana vahyettiğimiz ğayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz âkıbet, takvâlı davrananlarındır. (Hûd/49)

Âyette dikkat çeken başka bir nokta da, Kalemlerini atarlarken ifadesidir. Târihî bilgilere göre “kalem atmak”, bir kur’a çekme şeklidir. Kur’aya katılacaklar toplanıp kalemlerini [çöplerini] suya atarlar, suyun akıntısına kapılmayan çöpün sahibi kur’ayı kazanmış sayılırdı.

Anlaşılan o ki, Meryem onlar için bir sorun teşkil etmiş ve bu yüzden kur’a çekmek zorunda kalmışlar, kur’a neticesinde Zekeriyyâ Meryem'in kefili olmuştur.

Kur’a çekilmesi ve Zekeriyyâ'nın Meryem'e kefil olması, Meryem'in çift cinsiyetli olması nedeniyle mescidde ortaya çıkacak sorunlardan kaynaklanmış olmalıdır.

45-46, 48-51. Hani bir zaman melekler, “Ey Meryem! Allah seni, Kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih'tir. Dünya ve âhirette saygındır. Ve o yaklaştırılanlardan ve sâlihlerdendir. Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da. Ve O [Allah], o'na kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] ve Tevrât ile İncîl'i öğretecek. Ve o'nu İsrâîloğulları'na, ‘Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir mucize getirdim. Ben, çamurdan kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle o kuş oluverir. Ben, körü ve abraşı iyileştirir, ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim. Evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Eğer inananlarsanız bunda sizin için kesinlikle bir mucize vardır. Tevrât'tan iki elim arasındakini doğrulayıcıyım. Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim. Rabbinizden bir mucize de getirdim size. Artık Allah'a takvâlı davranın ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Onun için O'na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur’ diye bir elçi yapacak” demişlerdi.

Bu âyette, yaratma şekilleri ve Allah'ın elçi yetiştirmesi konu edilmekte, yanısıra da, Zekeriyyâ ile Meryem'e iletilen mesajların içeriği açıklanmaktadır. Yukarıda mesajın bir bölümünü görmüştük.

Buradaki melekler de, 42-43. âyetlerde olduğu gibi, “vahiyler”, meleklerin dedikleri de “o vahiylerdeki mesajlar”dır. Burada konu, intak [konuşturma/dile getirme] sanatı ile anlatılmaktadır. Aslında bu mesajlar, Zekeriyyâ'ya vahyedilmiş, Zekeriyyâ da Meryem'e iletmiştir. Ahzâb/30-34'de de Rasûlullah vasıtasıyla o'nun kadınlarına hitap edildiğini göreceğiz.

Âyette Îsâ peygamber, “mesih” olarak nitelenmektedir. Bu sözcüğün İbranice, aslının da “meşih” olduğu kabul edilmektedir. Biz “mesih” sözcüğünün Arapça olduğunu varsayarak kısaca tahlilini veriyoruz:

مسيح[mesih] sözcüğünün kökü olan مسح'in [mesh'in] anlamı, “herhangi bir şeyi elle sıvazlayarak temizlemek”tir.[62] Mesih sözcüğü, mübalağa ism-i fail olduğundan, “ileri derecede kirli nesnelerin kirini sıvazlayıp temizleyen, tozunu kirini gideren” anlamına gelir.

Sözcüğün bu anlamına göre Îsâ peygambere bu ismin veriliş nedeni olarak şu görüşler ortaya atılmıştır: “Yeryüzünü meshettiği, yani birçok yerde dolaşıp tebliğde bulunduğu için”, “hastaya el sürdüğünde hasta iyileştiği için”, “yetimleri çok sevip yetimlerin başını okşadığı için”, “günahları temizlettiği için” Îsâ'ya Mesih denilmiştir.

Bize göre ise Tevrât'a sürülen lekeleri temizlediği, temizleyeceği için Îsâ Mesih olarak nitelenmiştir.

46. âyette Îsâ için, Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da buyurulmaktadır. Bu noktanın iyi anlaşılması için, şu hususlara dikkat edilmelidir:

Mushaf tertip heyetinin, necmleri ve dilbilgisi kurallarını dikkate almadıklarını, Mushafı kronolojik olarak tertip etmediklerini göstermiş; bu durumun da, tertip heyetinin dilbilimde uzman olmamalarından, düzeltmeleri sonra yapmak üzere önce bütünü koruma yolunu tercih etmelerinden kaynaklanmış olabileceğini ifade etmiştik.

Ne var ki, bu heyetin ve baş sorumlunun bu olumsuzluklara karşı duyarsız kalışı, bu nedenle birçok olay ve katliamın zuhuru, buna rağmen tertibin irdelenmesinin engellenmesi, bizi, bunun ihmal ve gafletten değil, ihânetten kaynaklandığı kanaatine sevketti.

Kur’ân'daki [Meryem, Zuhruf, Nisâ sûreleri] Îsâ peygamberle ilgili pasajlarda bazı âyetlerin yer değiştirmiş olduğunu, bunların bulunduğu yere teknik ve semantik açıdan uygun düşmediğini gördük ve bunları da belirttik.

Kur’ân'daki bazı âyetler, yerlerinden alınıp Îsâ ile ilgili pasajın içine yerleştirilmiş, bunun sonucu olarak da Kur’ân'a yönelik nitelikler, Îsâ peygambere kaydırılmış, böylece de yanlış inançların oluşması sağlanmıştır. Bu nedenle, tertipte olduğu gibi kıraatte de bir dahlin olup olmadığını araştırmayı bir iman borcu bildik ve Meryem sûresi'ndeki Îsâ ile ilgili pasajı yeniden ele alıp inceledik ve daha evvel ihmal ettiğimiz çok önemli bulgulara ulaştık. Bu âyetleri, yeni bulgular çerçevesinde meallendiriyoruz.

Meryem/29. âyetin, mevcut Mushaftaki lafzına göre meali şöyledir:

Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz beşikte bir sabî olan kimseyle nasıl konuşuruz?” dediler. (Meryem/29)

Bu meale göre Meryem, elçinin öğüdüne uyarak oruç tutmuş ve kavminin üzücü ithamlarına rağmen onlara cevap vermemiştir. Konuşmadığı gibi, “Size o cevap verecek” şeklinde bebeğini işaret etmesi de herkesi çileden çıkarmış ve kavminin, Biz beşikte bir sabî olan kimseyle nasıl konuşuruz? sözlerine muhatap olmuştur.

Bu ifadelere göre, Îsâ beşikte konuşmuştur. Bu anlam, Âl-i İmrân/46, Mâide/110. âyetlerin mevcut kıraatleriyle de desteklenmiş ve Îsâ'ya beşikte konuşma mucizesi verilmiş ve Îsâ, mevcut âyet tertibine göre beşikteyken, Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur diye konuşmuştur. (!)

Ne var ki, belirttiğimiz gibi, bu paragrafın tertibi de düzgün yapılmamış, Îsâ'nın sözlerinden olan 36. âyet [“Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” ifadeleri], 34. âyet olarak tertip edilerek paragraf kuralsızlaştırılmış ve anlamsızlaştırılmıştır. Biz bunu belirleyip daha evvel şöyle bir düzenleme yapmıştık.

O [beşikteki çocuk], dedi ki: “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur.” (Meryem/30-33, 36)

Biz tahlilimizi, önce bu pasajda ve Îsâ ile ilgili diğer âyetlerde yer alan المَهد[el-mehdi/beşik] sözcüğü üzerinde yaptık. Diğer sözcükler gibi ilk Mushaflarda harekesiz olarak yazılı olan bu sözcüğün, المَهد[el-mehdi], المُهد[el-müdi] ve المِهد [el-mihdi] olarak okunması mümkündür. المَهد[el-mehdi] okunursa, “beşik”; المُهد [el-mühdi] okunursa “yüksek mevki” anlamına gelmektedir.[63]

Elimizdeki resmi Mushafta bu sözcüğün Îsâ ile ilgili olarak ilk geçtiği yer Âl-i İmrân/38-39. âyetlerdir. İlk Mushaflardan İsam nüshasında bu âyetlerin yer aldığı 385. varak kayıptır. Bu sayfa, Dâvûd b. Ali Keylanî tarafından Mekke'de 1437/841 senesinde yazılarak Mushafa yerleştirilmiştir.[64] Kayıp olan sayfayı yazanlar âyetteki المهد[el-mhd] sözcüğünü harekelememişler; yani sözcüğü المَهد [el-mehdi], المُهد [el-mühdi] ve المِهد [el-mihdi] şeklinde okunabilir kılmışlardır.

Meryem/29'daki el-mehdi sözcüğü, المُهد [el-mühdi] şeklinde okunursa, âyetin anlamı, “Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkideki kişiler, sabîye nasıl konuşuruz?” dediler” şeklinde olacaktır.

Yine bu âyetin orijinalindeki نكلّم[nükellimü] diye okunan sözcüğün, ilk Mushaflarda harekesiz oluşu ve bu sözcüğü oluşturan harflerin يكلّم [yükellimü] şeklinde de okunabileceği gerçeğinden hareket edildiğinde âyetin anlamı, “Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Yüksek mevkideki kişiler, sabîye nasıl konuşur?” dediler şeklinde olur.

Âyetteki sözcüklerin kıraatlerini ve anlamlarını böylece açıkladıktan sonra pasajdaki âyetlerin tertibi konusuna yeniden dönüyoruz.

Elimizdeki Mushafın 30. âyeti, قال[qâle/o dedi ki] ifadesiyle başlamaktadır. Bu âyet, 29. âyetin devamında tertip edilerek, Îsâ, beşikteki çocuk dedi ki: “…” anlamı oluşturulmuştur. Bu sözcükler, beşikteki çocuğun konuşamayacağını ileri sürenlere bir gösteri durumunda olsa idi, teknik olarak cümle “fâ-i takibiyye” ile başlayarak ifadenin, فقال [fe qâle] şeklinde olması gerekirdi. Nitekim 29. âyette Meryem'e yapılan ithama karşı Meryem'in savunması, فأشارت اليه[fe eşâret ileyhi/bunun üzerine o, (yani, Meryem), o'na [çocuğa] işaret etti] şeklinde “fa-i takıbiyye” ile gelmiştir.

Kısacası 30. âyet de, teknik yönden bulunduğu yere uygun değildir. 30. âyet teknik ve anlam itibariyle, 34. âyetin devamıdır. Cümle hâlinde 31-33 ve 36. âyetler ile birlikte 34. âyette yer alan “Meryem oğlu Îsâ” ifadesinin sıfatıdır. Bu kabule göre paragrafın anlamı şöyle olacaktır:

Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkide olan kişiler sabîye nasıl konuşuruz/Yüksek mevkide olan kişiler sabîye nasıl konuşur?” dediler. İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün, selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” diyen Meryem oğlu Îsâ'dır. (Meryem/29, 34, 30-33, 36)

Bu paragrafta açıkça Îsâ'nın peygamberlik görevi ve hayatı özetlenmiştir. Onun tebliğinde de Sünnetullah dışında herhangi bir ayrıcalık söz konusu değildir. Îsâ'nın misyonu ile ilgili burada verilen özet şu âyetlerde de zikredilmiştir:

“Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih, “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah'a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah'a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder, onun barınağı da ateştir. Ve zâlimler için yardımcılardan kimse yoktur.” “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır. (Mâide/72-73)

Îsâ apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O hâlde Allah'a karşı takvâlı olun ve bana itaat edin. Şüphesiz ki Allah; O, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte bu, doğru bir yoldur. (Zuhruf/63-64)

Bu paragraftaki metne göre de, “mühd”de [yüksek mevkide] olan, Îsâ değil o günün ileri gelen mabed görevlileridir.

Meselenin temel unsuru olan المهد[el-mehd] kelimesi, Îsâ peygamber ile ilgili olan Âl-i İmrân/46 ve Mâide/110'da da geçmektedir. Sözcük, المُهد [el-mühd] şeklinde okuyup anlamlandırıldığında bu âyetlerin anlamı şöyle olacaktır:

Ve yüksek bir mevkide bulunarak, yetişkin biri olarak insanlarla konuşacak ve o sâlihlerdendir. (Âl-i İmrân/46)

O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni rûhu'l-kudüs ile desteklemiştim. Yüksek bir mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri], Tevrât'ı ve İncîl'i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrâîloğulları'na apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin, ‘Bu ancak apaçık bir sihirdir’ dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.” (Mâide/110)

Bu âyetlerde, Meryem/29'un aksine yüksek mevkide olan Îsâ'dır. Rabbimiz o'na yüksek mevkiler ihsan etmiştir. Bu Nisâ/158'de, Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı] şeklinde ifade edilmiştir. Böyle yüksek mevkilerin İdrîs peygambere de ihsan edildiği bildirilmiştir:

Ve Kitap'ta İdrîs'i an/hatırlat. Şüphesiz o, çok sâdık biriydi, bir peygamberdi. Ve Biz o'nu yüce bir mekâna yükselttik. (Meryem/56-57)

Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre, Mushaftaki Îsâ ile ilgili pasajların âyetlerinin yerleri ve kıraatleri, Îsâ'ya özel bir statü verebilmek için bilinçli olarak değiştirilmiş ve böylece Îsâ beşikte iken konuşturulmuş, göğe/Allah'ın yanına uçurulmuş, insanlar tekrar geleceğine inandırılmış, gelişi kıyâmet alameti sayılmış ve ölmeden evvel herkesin o'na iman edeceği inancı yaygınlaştırılmıştır.

Yahûdi ve Hristiyanlar, Îsâ peygamberin beşikte konuştuğunu reddetmekte ve şu görüşleri ileri sürmektedirler:

Eğer bu olay gerçekten meydana gelseydi, çok ilginç ve etkileyici olması sebebiyle tevatür şeklinde yayılır ve hiç unutulmazdı. Hâlbuki böyle bir olay hiç duyulmamıştır ve Hristiyanların en fanatiklerinde bile böyle bir inanç oluşmamıştır. Ayrıca Yahûdilerin o dönemde Îsâ'ya düşman oldukları târihî bir gerçektir. Nitekim Îsâ elçiliğini ilân edince o'nu öldürmeye uğraşmışlardır. Eğer Îsâ beşikte konuşmuş ve peygamberliğini ilân etmiş olsaydı, Yahûdiler o'nu daha o zaman ortadan kaldırırlardı.

Biz bu görüşü daha evvel, “Îsâ peygamberin beşikte konuşma mucizesine inanmayanların bu düşünceleri ilk bakışta mantıklı gibi görünse de, o günün bağnaz Yahûdilerinin zina ile suçladıkları Meryem'i neden recm etmediklerinin cevabını açıklamaya yetmemektedir. Bize göre, İsrâîloğulları'nın recm etme girişiminden Meryem'i ancak böyle bir mucize kurtarmış olabilir” mantığıyla reddetmiştik. Fakat daha sonraki araştırmalarımız neticesinde böyle bir olayın vâki olmadığı kanaatine ulaşmış ve bunun delillerini de yukarıda zikretmiş bulunuyoruz.

Bu paragrafta Îsâ'nın İsrâîloğulları'na, Ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim diyeceği, Îsâ doğmadan evvel Meryem'e bildirilmiştir. Burada Îsâ'nın ölüleri diriltmesi, hakiki anlamda anlaşılarak bu konuda birçok menkıbe ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:

Çevredekiler bunu görünce Îsâ'ya, “Sen, ölümünün üzerinde fazla zaman geçmemiş kimseleri diriltiyorsun. Belki de bunlar ölmemişlerdi, geçici bir sekteye yakalanmışlardı. O bakımdan sen bize Hz. Nûh'un oğlu Sâm'ı dirilt” dediler. Îsâ onlara, “Bana onun kabrini gösterin” dedi. Daha sonra Hz. Îsâ ve o'nunla birlikte bir topluluk yola koyuldular. Nihâyet onun kabrinin yanına vardılar. Hz. Îsâ Yüce Allah'a dua etti, o da kabrinden saçları ağarmış olarak çıktı. Hz. Îsâ ona, “Sizin döneminizde saç ağarması diye bir şey yoktu. Nasıl oldu da saçların ağardı?” diye sorunca, “Ey Allah'ın rûhu!” dedi, “Sen beni çağırınca ben, ‘Allah'ın rûhuna icâbet et’ diyen bir ses işitim. Kıyâmetin koptuğunu zannettim, işte bunun dehşetinden olacak saçlarım ağardı.” Hz. Îsâ ona, rûhun nasıl kabzedildiğini sordu, şu cevabı verdi: “Ey Allah'ın rûhu! Rûhun kabzedilmesinin acısı hançeremden gitmiş değildir.”

Oysa ölümünün üzerinden 4.000 yıldan fazla bir zaman geçmişti. Çevresindekilere de, “Onu tasdik edin, bu bir peygamberdir” dedi. Bir kısmı Hz. Îsâ'ya iman etti, bir kısmı da o'nu yalanlayarak, “Bu bir büyüdür” dedi.[65]

Kelbî, Hz. Îsâ'nın ölüleri, “Tâ-Hâyy, yâ Kayyûm!..” diyerek dirilttiğini; dostu olan Azer'i böylece dirilttiğini, Sâm ibn Nûh'u kabrinden çağırdığını, onun da diri olarak kabrinden çıktığını, sonra bir ihtiyarın, o anda ölmüş olan oğluna uğradığını, o'nun hemen Allah'a duâ ettiğini, onun da diri olarak tabutundan çıkıp, çoluk çocuğunun yanına döndüğünü söylemiştir.[66]

Kur’ân'ın birçok âyetinde, “ölü” ifadesi, gerçek ölü anlamında değil, “yaşayan ölü” [manevî açıdan ölü] anlamında kullanılmıştır:

Şüphesiz ki sen, ölülere dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçtıkları zaman sağırlara da çağrıyı işittiremezsin. (Neml/80)

Ölüler ve diriler de eşit olmaz. Şüphesiz Allah, her dilediğine/dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiren biri değilsin. (Fâtır/22)

Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nûr verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamayanın durumu gibi midir? İşte, kâfirlere yapmakta oldukları böyle ‘süslü ve çekici’ gösterilmiştir. (En‘âm/122)

Bu âyetlerdeki “ölü” ifadesi, rahatlıkla anlaşılabileceği gibi, manevî açıdan ölü; şirke ve küfre batmış, akıl ve vicdanını yitirmiş kimseler için kullanılmıştır.

Bu arada Kur’ân'ın bu ölüleri diriltmek için gönderildiği ve rûh olduğu da hatırlanmalıdır:

İşte böylece Biz sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan rûhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan o Allah'ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah'a döner. (Şûrâ/52-53)

Bu bilgilerden sonra şimdi şu âyete dikkat edelim:

Ey iman etmiş kimseler! O [Elçi], sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Elçi'ye icâbet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız. (Enfâl/24)

Demek oluyor ki Îsâ peygamberin getirdiği, topluma ulaştırdığı vahiyler de manevî hayatın kaynağı olup manen ölü olan insanların dirilmelerini temin etmiştir.
KUŞ YARATMA

Kuş yaratmanın doğru anlaşılabilmesi için, “halq” fiilinin anlamının doğru bir şekilde tesbit edilmesi gerekir:

خلق [halq] sözcüğünün esas anlamı, “takdir”dir [ayarlama, ölçülendirme, biçimlendirmedir]. Arap dilinde, “örneksiz olarak, taklit olmayarak yapmak”tır. Ebû Bekr ibn el-Enbari, “Halq sözcüğü Arap dilinde, ‘inşa ve takdir’ anlamlarında olmak üzere iki vecihte kullanılır” der.[67]

Halq fiili Kur’ân'da (örneğin Bakara/21, 29; Fecr/8; Mü’minûn/14; Şu‘arâ/137; Ankebût/17; Sâd/7), “takdir etme, biçimlendirme, ayarlama, şekil verme, uydurma” anlamlarında kullanılmıştır.

Şu iki âyet, خلَق[halq] fiilinin “takdir” anlamında olduğunu kabule yetecektir:

Hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni rûhu'l-kudüs ile desteklemiştim. Yüksek mevkide biri olarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri], Tevrât'ı ve İncîl'i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrâîloğulları'na apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin, “Bu ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.” (Mâide/110)

Âd kavmine, sütunların sahibi İrem'e –ki, beldeler içinde bir benzeri yaratılmamıştı,– vâdilerde kayaları kesen Semûd kavmine, o kazıkların sahibi Firavun'a Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Onlar ki, o ülkelerde azıtmışlardı. Dolayısıyla da oralarda bozgunculuğu çoğaltmışlardı. Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı. (Fecr/6-13)

Bu açıklamalardan sonra âyetteki, Ben, çamurdan kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle o kuş oluverir ifadesini, Îsâ peygamberin topraktan bir nesne tasarlayıp, bunu hava basıncı ile uçurduğu anlaşılmaktadır. Bu iş, o güne göre bir mucizedir.

Îsâ'nın, “Allah'ın izniyle” demesi, o'nun ilâh olduğu yanılgısını ortadan kaldırmak içindir.
Âyetteki, Evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Eğer inananlarsanız bunda sizin için kesinlikle bir mucize vardır ifadesi de, Allah'ın ona ğaybî bilgiler vererek mucize ızhar ettirdiğini ifade etmektedir.

Âyetteki, Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim ifadesi ise, Yahûdilerin kendi kendine haramlaştırdığı şeyleri ortadan kaldıracağını, işin doğrusunu ortaya koyacağını ifade etmektedir. Bu iki açıdan ele alınabilir:

• Dikkat edilirse Îsâ burada, Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim” demiş, “Tevrât'ta size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim” dememiştir. Bu demektir ki, haramlaştırılan şeyler İsrâîloğulları'nın ileri gelenlerinin haramlaştırdığı şeylerdir. Burada Tevrât'tın bazı hükümlerinin kaldırılması söz konusu değildir.

• Normalde haram olmamasına rağmen İsrâîloğulları'na ceza olsun diye konulmuş yasakların bulunduğu da bir gerçektir. Îsâ peygamber vasıtasıyla bu cezalar ortadan kaldırılmıştır.

Kesinlikle, inkâr etmekle emrolundukları tâğûtu aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi? Şeytan da onları uzak [geri dönülmez] bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor. (Nisâ/160)

Bu konu Îsâ peygamberin hayatını anlatan kaynaklarda ifade edildiğine göre, Îsâ, İncîl'de yer alan Tevrât hükümlerini tasdik etmiş, gerisini toz-kir kabul edip atmıştır:

Kutsal Yasa'yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.[68]

Bundan sonra Îsâ halka ve öğrencilerine şöyle seslendi: “Din bilginleri ve Ferisiler Mûsâ'nın kürsüsünde otururlar. Bu nedenle size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin, ama onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp başkalarının omuzlarına koyarlar da, kendileri bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmak istemezler. Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. Örneğin, muskalarını büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar. Şölenlerde baş köşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selâmlanmaktan ve insanların kendilerini ‘Rabbî’ diye çağırmalarından zevk duyarlar.”[69]

Allah, Rasûlullah aracılığı ile de Yahûdilerin kendilerine haram kıldıkları ve onlara konulmuş cezaları kaldırmıştır:

Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçi'ye uyarlar. O hâlde, o'na iman eden, o'na kuvvetle saygı gösteren, o'na yardımcı olan ve o'nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A‘râf/157)
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
89aliimrân, suresi


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 02:11 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2021, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam