hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE TEBYîNÜ'L -KUR'AN İŞTE KUR'AN ve VİDEOLARI Hakkı Yılmaz > İniş Sırası ile Sureler > 74.Mü’minun Suresi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 15. August 2009, 02:36 PM   #1
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart Mü’minun Suresine Giriş

GİRİŞ
Mü’minun [İnananlar]suresi Mekke’de 74. sırada inmiş olup adını birinci ayetteki “el-Mü’minun” sözcüğünden almıştır. Surenin başında müminlerin zaferi, inkârcıların hüsranı konu edilmiştir.
Surede yaratılış mucizesi sergilendikten sonra “öldükten sonra dirilme”, “tevhid” ve “elçilik” konuları işlenmektedir. “Öldükten sonra dirilme” surenin asıl konusu durumundadır. İnkârcıların bu konudaki itirazlarının ve onları ikna için verilen kanıtların ortaya konduğu surede ayrıca inkârcıların pişmanlıklarını yansıtan ahiret sahnelerine de yer verilmiştir.
Surede geçmiş peygamberlerden Nuh’un (as), Musa’nın (as) ve Meryem oğlu İsa’nın hayatlarından kısa kesitler verilmiş, birçok peygamberin de adı verilmeden mücadeleleri nakledilmiştir.

https://youtu.be/QiaXGitiCag Hakkı Yılmaz Kuran ve İslam 399. Bölüm Müminun Suresi 1. Bölüm
https://youtu.be/So0EmKDOuJw Hakkı Yılmaz Kuran ve İslam 400. Bölüm Müminun Suresi 2. Bölüm.


MEAL
RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA
1- Kesinlikle, inananlar felah buldular [durumlarını korudular/ zafer kazandılar].
2- Onlar, salâtlarında huşulu olan kimselerdir.
3- Ve onlar, boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir,
4- Ve onlar, zekâtı işleyen kimselerdir,
5- 7-Ve onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir, -Eşleri veya yeminlerinin sahip oldukları ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar, oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.-
8 – Ve onlar [kurtulan müminler], emanetlerine ve ahidlerine riayet eden kimselerdir.
9- Ve onlar, salâtlarını koruyan kimselerdir.
10, 11- İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olan varislerin ta kendileridir.
12- 16- Ve ant olsun ki Biz, insanı seçilmiş bir çamurdan yarattık. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyon olarak yarattık. Sonra o embriyoyu bir et parçası olarak yarattık. Sonra o bir et parçasını kemikler olarak yarattık. Nihayet o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratılışta yeniden kurduk. İşte, yaratıcıların en güzeli Allah ne cömerttir! Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından mutlaka öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyamet gününde diriltileceksiniz.
17 – Ve ant olsun ki Biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Ve Biz, yaratmaktan gafil değiliz.
18 – Ve Biz gökten bir ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde durgunlaştırdık. Ve şüphesiz Biz, onu gidermeye de kesinlikle güç yetirenleriz.
19 – Sonra da Biz, onun sayesinde sizin için hurmadan ve üzümden bahçeler meydana getirdik. Bunlarda sizin için birçok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.
20 – Ve Tûr-ı Sinâ'dan çıkan, yağ bitiren, yiyenlere katık olan bir ağaç meydana getirdik.
21, 22- En’amda [dört bacaklı, iki tırnaklı geviş getiren ve ot yiyen hayvanlarda] da sizin için kesinlikle bir ibret vardır. Onların karınlarındaki şeylerden size içiririz. Onlarda sizin için birtakım yararlar daha vardır. Ve siz, onlardan yersiniz, onların üzerinde ve gemilerin üzerinde taşınırsınız, yüklenirsiniz.
23 - Ant olsun ki Biz, Nûh’u kavmine elçi gönderdik de o, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Hâlâ takvalı davranmayacak mısınız?” dedi.
24, 25 - Bunun üzerine, kavminden kâfir ileri gelenler “Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değildir. Size fazlalık sağlamak istiyor. Eğer Allah isteseydi, kesinlikle melekleri indirirdi. Biz evvelki atalarımızda bunu duymadık. Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir adamdır. Öyle ise, bir süreye kadar onu umutla bekleyin” dediler.
26 –O [Nuh]: “Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” dedi.
27 -29 - Bunun üzerine Biz ona: “Bizim gözetimimiz ve vahyimiz ile gemiyi yap. Sonra Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, her cinsten eşler halinde iki tane ve bir de onlardan, daha önce kendisi aleyhinde Söz geçmiş olanların dışındaki ehlini [aileni, yakınlarını, inananlarını] gemiye sok. Zulmetmiş olanlar konusunda bana başvurma. Şüphesiz onlar boğulmuşlardır. Sonra sen ve beraberindeki kişiler gemiye yerleştiğinde de: ‘Hamd bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah içindir’ de! Ve: ‘Rabbim! Beni bolluk olan bir yere indir/bana bolca ikramda bulun. Sen, indirenlerin/ikramda bulunanların en iyisisin’ de” diye vahyettik.
30 - Şüphesiz bunda kesinlikle birtakım ayetler vardır. Ve biz, kesinlikle belalandıranlarız [sınayanlarız].
31 – Sonra, Biz onların ardından başka bir nesil var ettik.
32 – Sonra da onların içinde, "Allah'a kulluk edin; sizin için O'ndan başka bir ilah yoktur. Hâlâ takvalı davranmayacak mısınız?” diye kendilerinden bir elçi gönderdik.
33 -38- Ve onun [elçinin] kavminden, kâfir olmuş, ahirete ulaşmayı yalanlamış ve şu basit yaşamda kendilerine refah verdiğimiz; mütref [kodaman] kişiler: “Bu, sadece sizin gibi bir beşerdir; sizin yediğiniz şeylerden yiyor, sizin içtiğiniz şeylerden içiyor. Ve eğer, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz, şüphesiz o zaman siz, kesinlikle ziyan edenlersiniz. Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? Tehdit olunduğunuz şey, uzaktır da uzaktır [hiç olmayacak bir şeydir]! Sadece basit hayatımız! Biz, ölürüz, yaşarız. Ve biz, diriltilecekler değiliz. Bu [elçi], sadece Allah hakkında yalan uyduran bir adamdır ve biz ona inanmıyoruz” dediler.
39 - O [elçi]: "Rabbim, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi.
40 – O [Allah]: "Çok az bir zaman sonra onlar kesinlikle pişman olacaklar!" dedi.
41 – Sonra da Çığlık onları hak ile yakalayıverdi. Böylece kendilerini süprüntü kıldık. Artık uzaklık, zalimler topluluğunadır.
42 - Sonra Biz onların ardından başka nesiller var ettik.
43 - Hiçbir ümmet, kendi ecelini öne alamaz, erteleyemez de.
44 - Sonra Biz birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete elçileri geldi, onlar bu elçiyi yalanladılar da Biz onların bir kısmını bir kısmına izlettirdik ve onları öyküler yaptık. -Artık iman etmeyen kavim için uzaklık [canı cehenneme]!-
45, 46 - Sonra da Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir güç ile Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik [elçi yaptık]. Bunun üzerine onlar kibre kapıldılar [kendilerinin büyüklüğüne inandılar] ve ululuk taslayan bir kavim oldular.
47 – Sonra da: “Bu ikisinin kavimleri bize kulluk ederken biz, bizim benzerimiz olan bu iki beşere inanacak mıyız?” dediler.
48 - Böylece ikisini yalanladılar da onlar, helâk edilenlerden oldular.
49 - Ve ant olsun Biz, Musa’ya onlar hidayete ersinler diye o kitabı verdik.
50 – Ve Biz, Meryem’in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık; ve ikisini onları, yerleşmeye uygun, suyu olan bir tepeye yerleştirdik.
51 - Ey elçiler! Tayyibattan [temiz, hoş, yararlı şeylerden] yiyin ve salihi işleyin. Şüphesiz Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilenim.
52 - Ve işte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde Bana takvalı davranın.
53 - Sonra insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlenmektedir.
54 - Sen şimdi onları bir zamana kadar sapkınlıkları ile baş başa bırak!
55, 56 – Onlar, kendilerini hayırlarda koşturalım diye, kendilerine maldan ve oğullardan bir şeyler vermekte olduğumuzu mu sanıyorlar? Bilakis, işin farkına varamıyorlar.
57- 61- Şüphesiz şu, Rablerinin haşyetinden [Rablerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O’ndan uzaklaşma korkusundan] tir tir titreyen kimseler, Rablerinin ayetlerine inanan kimseler, Rablerine ortak tanımayan kimseler, şu, şüphesiz kendileri, Rablerine dönecekler diye verdiklerini kalpleri ürpererek veren kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve onun [iyilikler] için önde gidenlerdir.
62 – Ve Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde de hakkı konuşan bir kitap vardır ve onlar, haksızlığa uğratılmazlar.
63 - Bilakis, onların kalpleri bu hususta örtü içindedir. Ve onların bundan aşağı birtakım kötü işleri vardır ki, onlar bunları [kötü işleri] yapar dururlar.
64- Nihayet, onların konfor içinde olanlarını azapla yakaladığımızda hemen feryadı basıverirler.
65- 67 - Bugün feryat etmeyin! Şüphesiz siz, Bizden yardım göremezsiniz. Şüphesiz ayetlerimiz size okunurdu da, buna karşı siz kibirlenerek ve geceleyin hezeyanlar savurarak arkanızı dönüp gidiyordunuz.
68 – Onlar, Sözü [Kur'ân'ı] hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?
69 – Ya da elçilerini tanıyamadılar mı da onu [kendilerine gelen elçiyi] inkâr ediyorlar?
70 – Yoksa ‘Onda bir delilik var’ mı diyorlar? Aksine o [elçileri], kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu da hak için hoşlanmayan kimselerdir.
71 – Ve eğer hakk onların tutkularına uysaydı, kesinlikle gökler, yeryüzü ve bunlarda bulunan kimseler bozulup giderdi. Aslında, Biz onların şanını/öğütlerini getirdik; sonra da onlar, kendi şanlarından/ öğütlerinden yüz çevirenlerdir.
72 - Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun? İşte, Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. Ve O [Rabbin], rızık verenlerin en hayırlısıdır.
73, 74- Ve şüphesiz sen, kesinlikle, onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun. Şu, ahirete inanmayan kimseler ise, bu yoldan kesinlikle sapanlardır.
75 – Ve eğer onlara acıyıp da içinde bulundukları sıkıntıyı giderseydik, kesinlikle iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi.
76 – Ve ant olsun, Biz onları azap ile yakaladık; buna rağmen Rablerine boyun eğmediler ve zillete bürünerek yakarmadılar.
77 – Ta ki üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada ümitsiz kalmışlardır!
78- Ve O [Allah], sizin için duymayı, gözleri ve kalpleri yaratandır. Ne az şükrediyorsunuz!
79 - Ve O [Allah], sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Ve sadece O'na toplanacaksınız.
80- Ve O [Allah], diriltir ve öldürür. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de yalnızca O’nun içindir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?
81 – Aslında onlar, öncekilerin söylediklerinin benzerini söylediler.
82, 83 – Onlar: “Biz, ölüp de bir toprak ve kemikler olunca mı, mutlaka diriltileceğiz? Ant olsun ki, gerek biz ve atalarımız bundan önce bununla vaat olunmuştuk [korkutulmuştuk]. Bu, evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir!” dediler.
84 - De ki: “Eğer biliyorsanız, bu yeryüzü ve onun içindeki kimseler kime aittir?”
85 – Onlar: “Allah'a aittir” diyecekler. “Öyle ise siz düşünüp taşınmaz mısınız?” de.
86 – De ki, “Yedi göklerin Rabbi ve çok büyük Arş’ın Rabbi kimdir?”
87 - [Onlar] “Allah’ındır/ Allah’tır” diyecekler. Sen: “Öyleyse takvalı davranmayacak mısınız” de.
88 – De ki: “Eğer biliyorsanız, her şeyin melekûtu [mülkiyeti ve yönetimi] kendisinin elinde olan ve kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan kimdir?”
89 – Onlar “Allah'ındır/ Allah’tır” diyecekler. Sen: “Öyle ise nasıl büyülenirsiniz?” de.
90 – Aslında Biz onlara hakkı getirdik; onlar ise kesinlikle yalancıdırlar.
91, 92 - Allah çocuk diye bir şey edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilah kesinlikle kendi yarattığı şeyle birlikte gider ve mutlaka bazıları [diğerleri] üzerine üstün olurdu. Gaybı ve açığı bilen Allah, onların niteledikleri şeylerden münezzehtir. O, onların ortak koştukları şeylerden de çok yücedir.
93, 94- De ki: “Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyleri bana mutlaka göstereceksen, Rabbim! Bu durumda beni, o zalimler topluluğu içinde kılma.”
95 – Ve şüphesiz Biz, onlara vaat ettiğimiz şeyleri sana göstermeye elbette ki güç yetirenleriz.
96 - Sen, kötülüğü en güzel bir şeyle sav, Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi biliriz.
97, 98 - Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Ve Rabbim! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.”
99, 100 - Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde, "Rabbim, terk ettiğim şeylerde salihi işlemem için beni geri döndür” dedi. Hayır… Hayır… Bu, şüphesiz onun söylediği bir sözdür. Onların tekrar diriltilecekleri güne kadar onların arkalarında bir engel vardır.
101- Artık Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez].
102- Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir.
103- Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar.
104- Orada onlar, dişleri sırıtır halde iken ateş yüzlerini yalar.
105- Benim ayetlerim size okunmadı mı? Siz de onları yalanlıyor muydunuz?
106, 107- Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.”
108- O [Allah], dedi ki: “Sinin oraya! Bana konuşmayın da.
109 – Şüphesiz Benim kullarımdan bir gurup: "Rabbimiz! Biz iman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin" diyorlardı.
110 - İşte siz onları alaya aldınız; sonunda da onlar, size benim zikrimi/ öğüdümü unutturdu/ terk ettirdi. Ve siz onlara gülüyordunuz.
111 – Şüphesiz ki bugün Ben onlara, sabrettiklerine karşılık verdim; onlar, kazançlı çıkanların ta kendileridir.
112 - O [Allah]: “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi.
113 – Onlar: “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Haydi, sayanlara sor” dediler.
114 – O [Allah]: “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi
115 – Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?
116 – İşte gerçek kral Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın Arş’ın Rabbidir.
117 - Her kim, hiç bir delili olmadığı halde, Allah ile birlikte diğer bir ilaha yakarırsa, bilsin ki, o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz kâfirler, iflah olmazlar [durumlarını koruyamazlar, zafer kazanamazlar].
118 – Ve de ki: “Rabbim! Bağışla ve merhamet et! Ve Sen merhametlilerin en hayırlısısın.”
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 02:37 PM   #2
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

TAHLİL:
1- Kesinlikle, inananlar felah buldular [durumlarını korudular/ zafer kazandılar].
2- Onlar, salâtlarında huşulu olan kimselerdir.
3- Ve onlar, boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir,
4- Ve onlar, zekâtı işleyen kimselerdir,
5- 7-Ve onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir, -Eşleri veya yeminlerinin sahip oldukları ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar, oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.-
8 – Ve onlar [kurtulan müminler], emanetlerine ve ahidlerine riayet eden kimselerdir.
9- Ve onlar, salâtlarını koruyan kimselerdir.
10, 11- İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olan varislerin ta kendileridir.
Bu ayet gurubunda Rabbimiz, durumunu koruyan, zafer kazanmış olan müminleri açıklamaktadır. Bu açıklamada, bir takım eylemlerin yapılması, imanın gereği, imanın meyvesi olarak sayılmıştır. Bununla salt imanın yetmediği, imanın mutlaka güzel ameller ile dışarıya yansıması gerektiği mesajı verilmektedir.
Rabbimiz, salâtlarında huşulu olan, boş şeylerden yüz çeviren, zekâtı işleyen, iffetlerini koruyan, emanetlerine ve ahitlerine riayet eden ve salâtlarını koruyanmüminlerin felah bulduğunu beyan etmektedir. “ فلاحfelah” sözcüğü genelde “kurtuluş” olarak çevrilegelmiştir. Bu sözcük Kur’an’da on üçü “ مفلحmüflih” kalıbıyla “fail isim” olarak, diğerleri de fiil olmak üzere kırk kez geçmektedir. Arapçada, dolayısıyla Kur’an’da “kurtuluş” kavramı “ نجاةnecat”, “ فلاحfelah”, “ فوز fevz” ve “ خلاصhalas” sözcükleri ile ifade edilmektedir. Bu nedenle pasajı iyi anlamak için önce “felah” sözcüğünün anlamını tahlil etmemiz gerekmektedir.
“ فلاحFelah” sözcüğünün esas anlamı “yarmak” demektir. Toprağı yarıp süren çiftçiye, denizi yararak geçen denizcilere “ فلاّحfellah” denir. Bu sözcük, “başarı, kurtuluş, nimet ve hayırda baki kalma” demektir. (Lisanü’l Arab, c.7, s. 155,156. “flh” mad.) Buradan anlaşıldığına göre, sözcüğün esas anlamı, maddeyi; toprak ve su gibi nesneleri yarıp maksadı gerçekleştirmek demek iken, bu anlama paralel olarak manevi zorlukları yarma, onlardan zarar görmeme anlamında da kullanılmıştır. Biz bu anlamı, “sevinilecek bir duruma ulaşma; zafer ve mevcut durumu koruma; zarara uğramama” şeklinde ifade edebiliriz.
Kur’an’a bakıldığında, felah sözcüğü ve türevlerinin hem dünyada zafer kazanma hem de ahırette mutlu sona ulaşma anlamında kullanıldığı görülmektedir.
Konumuz olan pasajda da “felah bulma” ifadesi, hem ahıret için kazançlı çıkma hem de dünyada durumu koruma; zarara uğramama anlamındadır.
Bu ayetlerde Rabbimiz müminlerin olmazsa olmaz nitelikleri olarak şunları saymaktadır:
Onlar, salâtlarında huşulu olan kimselerdir.
Burada müminlerin “salât” sahibi oldukları ve salâtlarını “huşu” ile yaptıkları, o nedenle de felaha erdikleri açıklanmıştır.

“Salât”ın, “sosyal destek; manevi açıdan zihinsel olarak kişilerin eğitilmesi, maddi açıdan tüm sorunların giderilmesi için destek vermek, görev almak” olduğunu birçok kez açıklamış idik. İnananlardan bu sorumluğu üstlenmeleri istenirken aynı zamanda bu görevin huşulu olarak yapılması gerektiği vurgulanmaktadır.
الخشوعHUŞU: Bu sözcük, gözü yere çevirme, gözün bakışını engelleme, sesi kısma; sözü boğazın içinden söyleme” demektir. (Lisanü’l Arab, c.3 , s.101 “hşa” mad) Biz bunu “vücut organlarının saygısı”; dolayısıyla “genel saygı” olarak ifade edebiliriz. Huşu sözcüğü Kur’an’da fiil, isim ve sıfat formlarında on yedi kez yer almıştır.
Müminlerin salâtlarında huşulu olmaları gerektiği bildirilirken, saygısızca, gösterişle, alâyiş ve tantanayla yapılan salâtların işe yaramayacağı mesajı verilmektedir.
Bir de sabırla, salâtla [eğitimle, öğretimle, sosyal destek kurumuyla] yardım isteyin. Şüphesiz bu [salât], saygılı olanlardan; gerçekten rablerine kavuşacaklarına ve gerçekten kendilerinin O’na dönücü olduklarına inanan kimselerden başkasına çok ağır gelir. (Bakara/45, 46)
Bu nedenle, şu namaz kılanların / şu destekçilerin vay haline!
Onlar namazlarından / destek verişlerinden gafildirler; onlar, gösteriş yaparlar; ve mâûnu vermezler. (Maun/4- 7)
Ve onların Beyt’in [Kâbe’nin] yanındaki salâtları, sadece, ıslık çalmak ve el çırpmaktır. –Öyleyse küfretmiş olduğunuzdan dolayı bu azabı tadınız!- (Enfal/35)
Şüphesiz ki münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatıcısıdır. Ve onlar, salâta kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allah’ı ancak, pek az olarak anarlar. (Nisa/142)
Ve onların infaklarının kendilerinden kabul olunmasına, sadece, onların Allah’a ve onun Elçisine küfretmeleri ve salâta sadece tembel tembel gitmeleri, bağışlarını da ancak istemeyerek yapmaları engel oldu. (Tevbe/54)
Ve onlar, boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir,
Arapçada “lağv” sözcüğü, kişinin amacına ulaşmasında yararı olmayan her türlü boş ve anlamsız şeyleri içine alır. Yalanı, gıybeti, çekişmeyi, çekiştirmeyi, iğrenç şarkıları, müstehcen fıkraları ve benzeri şeyleri de kapsar. (el-İsfehani; el Müfredat, tvd mad.) İnananların bir özelliği de “boş şeylerden yüz çevirmeleri”dir.
Müminlerin boş şeylerden yüz çevirmeleri gerektiği daha evvel Furkan ve Kasas surelerinde gündeme getirilmişti:
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. (Furkan/72)
Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz yalnızca bizim için, sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz” derler. (Kasas/55)
Ve onlar, zekâtı işleyen kimselerdir,
“Felaha eren müminler”in bir niteliği de “zekâtı işlemeleri” olarak bildirilmiştir. Burada “zekât” sözcüğü “ زكىzekâ, تزكّىtezekka” gibi fiil halinde değil, “ الزّكوةez-Zekât [Vergi]” anlamında özel isim olarak gelmiştir. Buradan anlaşıldığına göre Zekât iddia edildiği gibi Medine’de değil, Mekke’de farz kılınmıştır. Nitekim En’am/141 de bunu teyit etmektedir:
Ve O [Allah], asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde kılandır. Meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de onun hakkını verin ve israf etmeyin. Şüphesiz O [Allah], israf edenleri sevmez. (En'âm/141)
Konumuz olan ayetlerdeki açık ifadelerden, buradaki zekâttan maksadın nefsin şirk ve kirlerden temizlenmesi olduğunu kabul etmek yanlış bir anlayış olacaktır. Nefsin arınmasına yönelik ifade Kur’an’da fiil halinde verilmiştir:
Onu arındıran gerçekten kurtulmuştur.
Ve onu örten de kesinlikle zarara uğramıştır. (Şems/9- 10)
Bilindiği üzere zekât [vergi] Mekke yönetiminde var olan sosyal bir görevdi. Mekke yönetimi vatandaşlarından vergi alıyor, bu vergileri din ayırımı yapmadan ihtiyaçlılara yardımda kullanıyordu. Bir dönem müminlere eziyet için zekatı kestiler ve ihtiyaçlı müminler bundan zarar gördüler. Bu konu Fussılet suresinde yer almıştı:
De ki: “Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Bana, ‘Sizin ilâhınızın bir tek ilâh olduğu’ vahyediliyor. O nedenle O’na dosdoğru yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin.” Ve şu zekâtı vermeyen ve kendileri ahireti inkâr edenlerin ta kendisi olan müşriklerin vay haline! (Fussilet/6- 7)
Ve onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir, -Eşleri veya yeminlerinin sahip oldukları ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar, oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.-
Pasajın bu bölümünde, “kurtuluşa eren inanmış kişiler”in iffetlerini korudukları, zina etmedikleri, fuhuş yapmadıkları, cinsel ihtiyaçlarını nikâh ve yasal sözleşmeler çerçevesinde yaptıkları ifade edilerek müminlere böyle yapmaları gerektiği mesajı verilmektedir.
Ayette cinsel yararlanmanın kimler ile olacağı açıklanırken “eşler” veya “ma meleket eymanüküm [yeminlerinizin, sözleşmelerinizin sahip oldukları] diye iki sınıftan bahsedilmektedir. Aynı ilkeden Meariç suresinde de söz edilmektedir:
Ve onlar ırzlarını koruyanlardır. -Ancak eşlerine ve sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.- (Mearic/29- 31)
Ayetlerde geçen “ ما ملكت ايمانهمma meleket eymanühüm [sözleşmelerinin sahip oldukları] ifadesi, genelde “cariyeler” olarak anlaşılagelmiştir. Cariyelerle ilgili sayısal bir sınırlama olmadığı gibi onlar ile nikâh da gerekmediği anlayışı hakim olmuştur. O halde “ma meleket eymanühüm [sözleşmelerinin sahip oldukları]” ifadesiyle kimlerin kast edildiğinin tahlil edilmesi gerekir:
Bilindiği üzere, İslam dini geldiği zaman dünyanın her tarafında olduğu gibi Arabistan coğrafyasında da kölelik müessesesi mevcut idi. Satın alınma, miras yoluyla gelme, baskınla kaçırma, harp esirlerinin köleleştirilmesi ve köle bağışı gibi yollarla kölelik müessesi devam edip gidiyordu. İslam dini sıcak savaş dışında esir almayı, savaşta alınan esirlerin de köleleştirilmesini yasakladı (Enfal/62 ve Muhammed/4). Böylece İslamiyet kölelik müessesini tedricî bir metotla tamamen yasaklamış oldu. 19. Yüzyılla başlayan süreçte ise İngiltere başta olmak üzere diğer devletler de köleliği yasaklayarak bu müesseseyi ortadan kaldırdılar. Ne yazık ki, bir İslam devleti olan Osmanlı Devleti, zenci köle ticaretini 1857’de, beyaz köle ticaretini ise ancak 1909’da yasaklamıştır.
Beled suresinin sonunda “Kölelik ve İslamiyet” (Tebyinü’l Kur’an; c.2, s.167) başlıklı geniş bir açıklamamız olduğundan, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Kölelik müessesesinin devam ettiği süreçte, kadın ve erkek köleler belirli koşullar, sözleşmeler çerçevesinde koruyucu ailelerin himayelerine verilirler, bu hami aileler onların iş gücünden yararlanırlar ve onları himaye ederlerdi. Köleler din ve vicdan özgürlüğüne sahip olmalarına rağmen, ekonomik ve siyasi açıdan özgür olmazlardı. Miras yoluyla, gasp yoluyla köle edinme ortadan kalktıktan sonra harp esirlerinden değişime tabi tutulmayan, fidye verilmeyen ve kendi ailesinden himaye edecek kimsesi bulunmayan hanımlar yine belirli koşullar çerçevesinde birilerinin himayesine verilirdi. Bazen de köleliğin kalkmadığı komşu bir ülkeden hediye olarak köleler gönderilirdi.
Pasajda konu edilen “ma meleket eymanühüm [sözleşmelerinin sahip oldukları]” kadınlar bu şartlar çerçevesinde “himaye altında olanlar”dır. Bunlar, o günün geleneğine göre belirli noktalarda eksikli kabul edilirlerdi.
Konumuz olan ayette “veya sözleşmelerinin sahip oldukları” ifadesi ile anlatılan kadınlar bunlardır. Bunlar ile cinsel ilişkiye girebilmek için mutlaka yakınlarından izin alınması ve örfe göre mehirlerinin verilmesi suretiyle nikâhlanmaları şarttır (Nisa/24). İslam dini nikâhsız cinsel ilişkiyi tasvip etmez. Nikâhsız gönüllü ilişkiyi zina, nikâhsız ve gönülsüz ilişkiyi ise tecavüz sayar.
Ayette bu kadınların “veya” ifadesiyle ikinci bir grup sayılması, geçmişlerindeki bilinmez noktalar ve o günün örfünde mehir açısından asıl hemşehrileriyle eşit olmamalarından kaynaklanmaktadır. Nikâhın temeli bir olmasına rağmen, detayda farklılık söz konusudur. İnşaallah bu noktalar Nisa suresinde detaylı olarak ortaya konacaktır.
Bu tür hanımlara somut örnek olarak şu isimler verilebilir: Peygamberimizin eşlerinden “Müminlerin Annesi Safiye” bir savaş esiridir; Mariye de kendisine hediyedir. Peygamberimiz her ikisi ile de nikâhlanmıştır. Ayrıca bu iki kadın Kur’an’da [Tahrim ve Ahzab surelerinde] Resulullah’ın “eşleri” olarak nitelenmiştir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 02:37 PM   #3
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

MUT’A NİKÂHI
Literatüre “Mut’a Nikâhı” diye geçen ve kadınların sadece cinsel yararlanma için kiralanması anlamına gelen bu nikâh türü, kiralanan kadın yasal eş, gerçek hanım olmadığından bu tip bir uygulama haddi aşmak olur ve yasak kapsamındadır. Bu konuya ait geniş açıklamamız bu surenin sonunda ek olarak verileceğinden, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Ve onlar [kurtulan müminler], emanetlerine ve ahitlerine riayet eden kimselerdir.
“Kurtuluşa eren müminler”in pasajın bu kısmında açıklanan bir diğer niteliği de “emanetlerine ve ahitlerine riayet eden kimseler” olmalarıdır. “Riayet”, “çobanlık etme, koruma, kollama, gözetme” demektir.
“Emanet”, “güvenilip verilen şey”; “ahit” de “insanın kendisini Rabbine yaklaştıracak şeyler hususunda yapmayı taahhüt ettiği şey” demektir. Emanet ve ahit, ister Allah ile insan arasında, ister insan ile insan arasında yapılmış olsun, tüm anlaşma, sözleşme ve söz vermeleri kapsar. Emanet ve ahdin önemi, Allah’ın üzerinde durduğu çok önemli bir konudur. Bu konu ile ilgili Nahl suresinde de açıklamalar yer almıştı. Önemine binaen ilgili bölümün (Tebyinü’l-Kur’an; c: 7, s: Dikkat! Mizanpajdan sonra verilecek) tekrar okunmasını öneriyoruz.
Ve onlar, salâtlarını koruyan kimselerdir.
Pasajın bu bölümünde de felah bulan müminlerin salâtlarını koruyan kişiler olduğu vurgulanmıştır. Görüleceği üzere salât korku anlarında bile ihmal edilmemesi gereken bir ödevdir. Salât toplumdaki kötülükleri, aşırılıkları ortadan kaldırır. Salâtın ortadan kalkmasıyla toplumda cehennem hayatı hüküm sürmeye başlar. O nedenle salât, dinin vitrini ve direği kabul edilmiştir.
Salâtları ve en hayırlı salâtı muhafaza edin. Ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın [işe koyulun; eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin]. Ama eğer korktuysanız, o zaman yaya veya binekli olarak giderken işe koyulun. Sonra da güvene erdiğinizde bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah'ı hemen zikredin [namazlarınızı yine her zamanki gibi huşu ile kılın]. (Bakara/238, 239)
Sana kitaptan vahyedileni oku ve Salâtı [eğitimi, öğretimi, sosyal yardım kurumunu] ikame et [oluştur, ayakta tut]. Muhakkak ki salât, fahşadan ve kötülükten alıkoyar. Ve Allah’ın anılması elbette daha büyüktür. Ve Allah yapıp ürettiğiniz şeyleri bilir. (Ankebut/45)
Sonra onların ardından half [kötü bir nesil] geldi ki, Salâtı kaybettiler [hayatlarından çıkarıp attılar]. Ve şehvetlerine uydular. Bundan dolayı tövbe eden ve iman eden ve salihi işleyenler hariç onlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. İşte bunlar [tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler] cennete; Rahman’ın kullarına görmedikleri hâlde vaat ettiği Adn cennetlerine girecekler ve hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun vaadi mutlaka yerini bulacaktır. (Meryem/59)
İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olan varislerin ta kendileridir.
“Felaha eren müminler”in yukarıdan beri sayılagelen özelliklere sahip oldukları beyan edildikten sonra, pasajın bu son kısmında da Firdevs cennetine varis olacak olanların da bu müminler olduğu bildirilmiştir.
Firdevs sözcüğü bir başka ayette şöyle geçmektedir:
Şüphesiz şu iman etmiş ve salihatı işlemiş kimseler; içlerinde sürekli kalmak üzere Firdevs bahçeleri onlar için ikram olunmuştur. Onlar, oradan hiç ayrılmak istemezler. (Kehf/107, 108)
“Firdevs” sözcüğü, genel kanaate göre sonradan Arapçalaşmış bir sözcüktür. Rumca “bahçe” demektir. Firdevs sözcüğünün çoğulu olan “Feradis” Suriye’de bir yerin adıdır. (Lisanü’l Arab, c. 7, s.55, 56)
Klasik kaynaklardaki nakillere göre, Katade, Firdevs'in cennetin merkezi ve en üstün yeri olduğunu ileri sürerken, Kâ'b “Cennetler içinde Firdevs'ten daha üstün ve yücesi yoktur” demektedir.
Bu ayetten Rabbimizin ahirette müminleri Firdevs bahçeleri ile ödüllendireceği anlaşıldığı gibi, bu ayetler indiği dönemde henüz Bizans toprağı olan Suriye’deki Firdevs cennetlerinin bir gün müminlerin olacağı müjdesi de anlaşılmaktadır.

Mü'minun suresindeki bu pasajın benzerleri Furkan ve Meariç surelerinde de yer almaktadır:
Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler.
Onlar [Rahman’ın kulları], Rabblerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler.
Ve onlar [Rahman’ın kulları]; “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden sav! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası cidden ne kötü bir karargâh, ne kötü bir ikametgâhtır!” derler.
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], harcadıklarında israf etmezler, sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur.
Ve işte o kişiler [Rahman’ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı öldürmezler. -Ancak Hakk ile öldürürler.- Zina da etmezler. -Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tövbe eder ve salihi işlerse, kesinlikle o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.-
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler.
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce yıkılmazlar [davranmazlar].
Ve o kişiler [Rahman’ın kulları], “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler.
İşte onlar [Rahman’ın kulları], sabretmelerine karşılık ğurfede [cennetin en yüksek makamlarında], orada ebedî kalacaklar olarak mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır -orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikametgâhtır!- (Furkan/67- 76)
Ancak destekçiler bunun dışındadır.
Onlar [Destekçiler] ki salanlarını sürdürenlerdir.
Ve onlar [o musalliler [destekçiler]], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olan kimselerdir.
Ve onlar ceza gününü tasdik ederler.
ve onlar Rablerinin azabından korkanlardır.
- Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunmaz.-
Ve onlar ırzlarını koruyanlardır. —Ancak eşlerine ve sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.-
Ve onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.
Ve onlar, şahitliklerini yerine getirirler.
Ve onlar, salâtları üzerine korumacıdırlar.
İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar. (Mearic/22- 35)

Kur’an’da “kurtuluşa eren kimseler”in nitelikleri birçok ayette [Bakara/3- 5, 189, Al-i Imrân/104, 130, 200, Maide/35, 90, A’raf/8, 69, 157, Enfal/45, Hacc/77, Nur/31, 51, Rum/38] yer almaktadır.
12- 16- Ve ant olsun ki Biz, insanı seçilmiş bir çamurdan yarattık. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyon olarak yarattık. Sonra o embriyoyu bir et parçası olarak yarattık. Sonra o bir et parçasını kemikler olarak yarattık. Nihayet o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratılışta yeniden kurduk. İşte, yaratıcıların en güzeli Allah ne cömerttir! Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından mutlaka öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyamet gününde diriltileceksiniz.
Bu ayet gurubunda Rabbimiz, insanları ahirette yeniden dirilteceğini ispat için ilk yaratılışın aşamalarını bildirmektedir. Buna göre, insan ilk önce bir çamur [cansız madde], sonra nutfe, sonra embriyon, sonra da et parçası olmuştur. Sonra et parçasının bir kısmı kemiğe dönüşmüş, sonunda kemiklere et giydirilmiştir. Bu aşamadan sonra da farklı bir yaratılışla yeniden kurulmuştur.
Burada sayılan aşamalar aynen Hacc suresinde de sayılmıştır:
Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, [bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için şüphesiz biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alekadan [embriyondan] sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. (Hacc/5)
Daha evvel “nutfe” ve “alak” sözcükleri ile ilgili detaylı açıklamalar yapmıştık. Burada ilk kez konu edilen “bir başka yaratılışta yeniden kurulma” aşaması ise, önceden anneye bağlı bir asalak konumundaki canlı yavrunun kendi fizyolojik sistemleri oluşmuş bağımsız bir insan haline dönüşmesi aşamasıdır.
Aşağıya alıntıladığımız bilimsel metinlerde insanın yaratılış evrelerindeki bu olağanüstülükler hakkında şu bilgiler verilmektedir:

RAHİM DUVARINDA ASILI DURURKEN
“Sonra onu dayanıklı bir karar yerinde bir damlacık haline getirdik.
Sonra o damlacığı asılıp tutunan bir şeye dönüştürdük.” (Müminun/13-14)
Ayetin çevirisinde "asılıp tutunan şey" olarak çevirdiğimiz kelimenin Arapçası "alak"tır. Bu kelimenin Arapçadaki temel anlamı "asılı duran, tutunan madde"dir. Bu yüzden ayeti bu temel anlamıyla çevirmek en doğru çeviridir.
Peygamberimizin yaşadığı dönemde embriyoloji bir bilim dalı olarak ele alınmıyordu. Bu yüzden embriyolojiyle ilgili terminoloji de yoktu. Kuran, indiği dönemdeki insanların kullandığı kelimelerden, embriyonun durumunu en iyi tarif edenlerle embriyonun aşamalarını açıklar. Rahme atılan küçük bir damlacık olan zigot, rahim duvarına "asılıp tutunmaktadır". İşte Kuran, bu "asılıp tutunma" olayını açıklayarak indiği dönemde bilinmeyen, yaratılışımızda geçirdiğimiz bir aşamayı açıklamaktadır. Bu yüzden "alaka" kelimesini temel anlamının dışında "embriyo" şeklinde tercüme etmek, hem tercümenin yeterince aslına uygun olmaması, hem de ayetin esprisini ortaya koyamaması açısından uygun değildir. Peygamberimizin yaşadığı dönemde embriyolojik terminoloji olmadığından, embriyo için özel bir kelime kullanılmış gibi yapılan tercüme doğru olmayacaktır. Kan pıhtısı diye ayeti tercüme etmek de kelimenin temel anlamına ve ayetin işaretine terstir. Kan pıhtısının yapışkan yapısından dolayı ayetin tercümesine yakıştırıldığına, hatta sözlüklere bu mananın yan bir anlam gibi bile eklendiğine tanık olabilirsiniz. Bunun sebebi ayetin anlamını kavrayamayanların kendi yakıştırmalarını tercümeye sokmalarıdır. Kuran'ın inişinden yüzlerce yıl sonra bile anne rahminde "asılıp tutunan" bir aşama geçirdiğimiz bilinmediği için, "alaka" kelimesi, bu temel anlamı dışında anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Fakat gelişen embriyoloji bilimi gerçekten de "alaka"nın temel anlamıyla ifade ettiği gibi annelerimizin rahminde bir aşama geçirdiğimizi ortaya koydu.
TARİHİN KARANLIKLARINDA KURAN'IN AYDINLIĞI
Kuran'ın çağdaşı olan eserleri, O'nun inişinden önce insanların yazdıkları eserleri veya O'nun inişinden sonraki yüzyıllarda yazılan eserleri incelersek, insan üremesi hakkında sürekli yanlış fikirlerin ortaya konduğuna tanık oluruz. Ortaçağ boyunca mitolojiler ve temelsiz spekülasyonlar bu konuda kendini gösterdi. 1651 yılında Harvey'in "Yaşayan her şey ilkin bir yumurtadan oluşur ve embriyo kısım kısım aşamalarla oluşur” fikri, embriyolojinin bilim tarihindeki temel aşaması olmuştur. Mikroskobun icadından faydalanılan 17. yüzyılda, hâlâ yumurta ile spermin karşılıklı rolleri tartışılmaktaydı. Büyük doğa bilgini Buffon "Ovistler" safında yer alıyordu. Aynı safta yer alan Bonnef, tohumların iç içe yuvalanması kuramını savunuyordu:
“Kurama göre ilerde doğacak insan döllerinin bütün bireyleri birbirinin içinde yuvalanmış olmak üzere insan türünün annesi olan Havva'nın yumurtalığında bulunmaktadır. Bu varsayım
18. yüzyılda oldukça itibar görmüştür.”
Kuran ve bilim arasındaki uyumu keşfedip Müslüman olan Prof. Dr. Maurice Bucaille bu bilgileri verdikten sonra kendi yorumunu şöyle yapar: "Hâlâ hayalci doktrinlerin itibar gördüğü bu 18. yüzyıldan bin küsur yıl önce insanlar Kuran ile tanışmışlardı. Onun insanın üreyişi konusundaki haberleri, sade tabirler içerisinde temel gerçekleri ifade etmekteydi ki, bunları keşfetmek için insanlar asırlarını vereceklerdir."
Kanada'nın Toronto Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan ve Kuran'ın embriyoloji üzerine söylediklerinin, bir insanın bilgisiyle 7. asırda söylenmesinin mümkün olmadığını söyleyen Keith Moore ise özetle şöyle demektedir: "Kuran'ın insanın gelişimi üzerine söylediklerinin 7. yüzyılda söylenmesine imkân yoktur. Hatta bundan bir asır önce bile bu bilgiler tam bilinmiyordu. Bu ayetleri ancak şu anda hakkıyla anlıyoruz, çünkü modern embriyolojinin gelişimi bu ayetleri anlamamıza olanak tanımıştır."
Gerçekten de tarihi incelediğimizde, insanın anne karnındaki gelişimini hiçbir yanlışa sapmadan ortaya koyan bir tek Kuran'dır. örneğin bu bölümde incelediğimiz insanın anne rahminde "asılıp tutunan" bir aşama geçirdiğini söyleyen ayetleri ele alalım. Kuran dışında, tüm tarih boyunca bu bilgiyi açıklamış olan tek bir kaynak bile gösterilemez. Ancak mikroskobun icadı ve geliştirilmesi, fizyoloji, anatomi, embriyoloji alanındaki ilerlemelerin birleşimiyle insanoğlu bu bilgiyi çok yakın tarihlerde bilimsel platformda öğrenmiştir.
İşte bunlar Allah'ın delilleridir [ayetleridir]. Bunları sana gerçek olarak okuyoruz. Öyleyse onlar Allah'tan ve delillerinden [ayetlerinden] sonra hangi söze inanıyorlar.” (Casiye/6)

EMBRİYONUN GEÇİRDİĞİ EVRELERDEKİ DELİLLER
Yumurtada kendi diğer yarısını bulan sperm, fallop tüpünden rahme doğru ilerler. Embriyo bu yolculuğunda fallop tüpünde tutunmaya kalkmaz. Embriyo rahme doğru yol alır, rahme ulaştığında da kan damarlarının yoğun olduğu bir bölgeye asılıp tutunur. Artık Kuran'ın bahsettiği "alaka" yani "asılıp tutunma" aşaması başlamıştır.
Bu akılsız, güçsüz hücre yığını nasıl oluyor da kendisi için en uygun, hatta tek uygun yer olan rahme doğru yol almaktadır? Nasıl oluyor da embriyo rahme gelince bir sülük gibi rahme yapışabilmekte ve büyümesi için gerekli besinleri buradan alabilmektedir? [Alaka kelimesinin yan anlamlarından biri de sülüktür] Tüm bunlar, Allah'ın, bizleri yaratırken ince bir hesapla her aşamayı planladığının delilleridir. Bu muhteşem planı Allah'ın eseri olarak görmeyenler, tüm bu oluşumları tesadüflere veya embriyonun üstün becerilerine bağlama komikliğine düşeceklerdir.
Embriyo bir haftalıkken rahimde kendine tutunacak embriyo rahim duvarına sülük gibi yapışır ve bütün bir yer arar. İhtiyaçlarını burada karşılar.
Embriyonun "alaka" aşamasında rahim duvarına asılıp tutunması karmaşık bir sistemle mümkün olmaktadır. Embriyo, rahim duvarındaki asit tabakasını parçalayabilmek için “hiyaluronidaz” adlı bir enzim salgılar. Bu enzim sayesinde rahim dokusu bozulur ve embriyo, rahim duvarına toprağın içine köklerini sokan bir bitki gibi yerleşir. Artık embriyo, besin ve oksijen ihtiyaçlarını bu noktadan karşılar. Embriyonun salgıladığı “hiyaluronidaz” maddesi, rahim duvarındaki “hiyalüronik asit”in yapısını bozup bu birleşmeyi mümkün kılmaktadır.
Embriyonun asılıp tutunacağı yeri keşfi, bu noktaya tutunmak için kimya eğitimi görmüşçesine hareketleri, embriyonun büyük bir planın parçası olarak sevk edildiğinin delilleridir. Anne rahminde embriyo hücreleri o kadar harika işler gerçekleştirmektedirler ki, onları inceleyen bu hücrelerin üstün akıl sahibi varlıklar olduğunu zannedebilir. Hücrelerin bilinçliymişçesine hareketlerinden etkilenen Purdue Üniversitesi’nden biyolog Laurie Iten şöyle demektedir: "Hücrelerin birbirleri ile konuştuklarına inanıyoruz. Onlar dilsiz değiller."
Yaratan Rabbinin adıyla oku!
O, insanı asılıp tutunandan yarattı.” (Alak/1-2)
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 02:38 PM   #4
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

BİR ÇİĞNEMLİK ET PARÇASI
Sonra o damlacığı, asılıp tutunana dönüştürdük. Sonra asılıp tutunanı bir çiğnemlik et haline getirdik.” (Müminun/14)
Kuran anne rahminde geçirdiğimiz asılıp tutunma [alaka] aşamasından sonra bir çiğnemlik et [mudga] aşamasını geçirdiğimizi söyleyerek bir mucize daha sergilemektedir. Gerçekten de anne rahmindeki embriyo hem ufaklığından, hem de kemiklerin daha ileride oluşacak olmasından ötürü bir çiğnemlik et görünümündedir. Ayrıca ilginçtir ki resimden de belli olacağı gibi embriyo, anne karnında geçirdiği belli bir aşamada üzerinde diş izleri varmış gibi bir şekle sahiptir. Bu yüzden Kuran'da "bir çiğnemlik et" aşaması geçirdiğimizin söylenmesi çok yerinde olan mucizevî bir anlatımdır.
"Bir çiğnemlik et" tabiri Hac/5’te "kısmen belli, kısmen belirsiz bir çiğnemlik et parçasından" yaratıldığımız söylenerek geçmektedir. Gerçekten de bu aşamada embriyo gözle görülecek kadar belli, detayların anlaşılamayacağı kadar belirsiz bir büyüklükte olduğundan, "kısmen belli, kısmen belirsiz" tabiriyle uyum içindedir. İnsanın baş, gövde, ayak, iç organlar gibi ayrı vücut bölümlerinden bir kısmı belli olmaya başladığı, bir kısmı ise belli olmadığı için de bu aşama için “kısmen belirli, kısmen belirsiz” tabirinin geçmesi çok uygundur.
Prof. Dr. Keith L. Moore Kuran'da "bir çiğnemlik et" diye bahsedilen dönem hakkında şunları söylemektedir: "Söz konusu ayetlerin ne demek istediğini, bu dönemdeki embriyoyu incelediğimiz zaman hayretle öğrendik. çünkü embriyo 28 günlükken üzerinde tespihimsi bir yapı meydana geliyor ve bunlar görünüş olarak aynı diş izlerine benziyordu. Bu dönemdeki embriyonun plastikten bir modelini yaptık ve onu çiğneyerek üzerinde diş izlerimizi bıraktık. Ortaya çıkan manzara incelediğimiz aşamadaki embriyoya olağanüstü derecede benziyor ve Kuran'ın insan embriyosundan neden bir çiğnemlik et olarak bahsettiğini çok güzel açıklıyordu."
GÜNÜ GELİNCE BİR ÇİĞNEMLİK ET
Tek bir hücre bölüne bölüne ayrı organları, farklı dokuları oluşturmaktadır. Yaratılışın bir aşamasında bir çiğnemlik et kadar olan varlığımız, günü gelince tüm organlarıyla, kaslarıyla, iskeletiyle, beyni, gözleri, kulakları ile insan olacaktır. Bir bu çiğnemlik et aşamasını, bir de vücudumuzdaki organların aldığı son hali düşünelim. Böylece Allah'ın kusursuz yaratışına bir kez daha tanık olabiliriz.
Gün gelecek bu bir çiğnemlik et, kalp olacaktır. O kalp ki bir günde ortalama 10.000 kez atar. Hem de hiç haberimiz olmadan, biz kalbi attırmak için hiçbir çaba sarf etmeden. Kalbe gelen kirli kan ile temiz kanlar birbirine karışmaz, kanın vücuda gerektiği gibi dağılımı mükemmel bir şekilde gerçekleşir. Kalbin kulakçıkları ve karıncıkları yaratılış harikalarıdır. Atar ve toplardamarlarla kanın organize çalışması sayfalarca yazıya konu olacak mükemmellikte ve kompleksliktedir.
Gün gelecek bu bir çiğnemlik et karaciğer olacaktır. O karaciğer ki 400'den fazla görevi vardır. Bu minik et parçası, Dünya'nın hiçbir laboratuarının beceremeyeceği üretimleri hiç şaşmadan, bizim haberimiz hiç olmadan, bizim için yapar...
Gün gelip de bu bir çiğnemlik et, vücudumuzu saran kaslar olacaktır. Yemek yemekten koşmaya, yürümeye, oturmaya, gülmeye kadar her hareketimiz kaslarımızın sayesindedir. Kaslar çok karmaşık ve büyük bir koordinasyon ağıyla çalışır. En basit hareket gibi gözüken gülme için bile on yedi kasın aynı anda çalışması gereklidir.
Beynimiz, ellerimiz, ayaklarımız, bağırsaklarımız, böbreklerimiz, solunum sistemimiz, kanımız... Hepsi başlangıçta bahsettiğimiz bu bir çiğnemlik et aşamasını geçirir. Ondan önce ise ancak mikroskopla gözükebilen bir damla su aşamasını ve diğer aşamaları geçirirler. Sonunda ise ciltlerle ansiklopediye anlatımının sığmayacağı mükemmel vücudumuz yaratılır. Kuran bizi tüm bunları incelemeye, bu yaratılışlar üzerinde düşünmeye davet etmektedir. Kuran'ın ibadetlerle ilgili ayetleri de önemli bir yere sahiptir ve bunlar üzerinde çokça tartışılmıştır. Oysa düşünme, akletme ile ilgili Kuran ayetleri, şekilsel ibadetlerle ilgili ayetlerden çok daha fazla sayıda olmalarına rağmen çok daha az düşünülmüş, çok daha az gündeme getirilmiştir.
Ey insan, o çok cömert Efendine karşı seni aldatan nedir?
O ki seni yarattı, sana bir düzen içinde biçim verdi ve uyumlu hale soktu.
Dilediği bir biçimde seni oluşturdu.” (İnfitar/6-8)
KEMİKLERİN OLUŞUMU VE ETLE KAPLANMALARI
“Sonra o damlacığı asılıp tutunan bir şeye dönüştürdük. Sonra asılıp tutunan şeyi, bir çiğnemlik et parçası haline getirdik. Sonra bir çiğnemlik et parçasını, kemik olarak yarattık. Sonra kemiğe et giydirdik.” (Müminun/14)
“... Kemiklere de bir bak. Nasıl yerli yerince düzenliyoruz onları ve sonra da onlara et giydiriyoruz.” (Bakara/259)
Tercümede geçen "bir çiğnemlik et" ifadesi, Arapça "mudga" kelimesinin karşılığıdır. Kemiğe giydirilen et vurgulanırken geçen "et" ifadesi ise ayette "lahm" kelimesi ile anlatılır. Bu deyim "taptaze et" gibi eti vurgular. Bu ayrımın altını çizmekte fayda vardır.
Embriyo başlangıçta kemiksiz bir çiğnemlik et formundadır. Embriyodaki kıkırdak doku, ayette söylendiği gibi sonradan kemikleşmeye başlar. Yine aynen ayetin söylediği gibi kemikleşme başladıktan daha sonra kas etleri oluşarak kemikleri sarar. Ayette geçen "lahm" kelimesi kas etleri için kullanılmaktadır. Kuran'da 1400 yıl önce haber verilen bu oluşum sırasından bilim çok yakın döneme dek habersizdi. Bu dönemde kemiklerin ve kasların beraber oluştuğu düşünülüyordu. Gelişmiş mikroskoplar ve anne karnının içine giren mikro kameralar, Kuran'ın haklılığını bir kez daha göstermiştir.
İSKELETİMİZİN MÜKEMMEL YARATILIŞI
Bakara Suresi'nden alıntıladığımız ayet, kemiklerin kasla sarılmasını vurgulamadan önce iskelet yapımıza dikkat çekmekte ve bu yapıyı incelememizi teşvik etmektedir. Bu ayeti okurken Allah'ın Kuran'da oluşturduğu bilimsel mucizeyle beraber, Allah'ın vücudumuzda oluşturduğu yaratılış mucizesini de kemiklerimiz bağlamında düşünelim.
Bir mühendislik harikası olan iskeletimiz, her biri ihtiyacımıza göre ölçülüp biçilmiş değişik boyutlarda 206 kemikten meydana gelir. İskeletimiz, eklemler ve bağlarla birbirine tutturulmuş; atlama, koşma, eğilme, oturma ve benzeri hareketler için ölçülerek, planlanarak inşa edilmiş bir kemik kuledir. Her hareketimizde iskeletimizi farkına varmadan, zorlanmadan kullanır, iskeletimizin hizmetimize verilmiş olması sayesinde günlük hayatımızı sürdürürüz. örneğin bu kitabın sayfalarını çevirirken kaç eklemimizi kullandığımıza dikkat edin: Omuz, dirsek, bilek ve parmak eklemlerimizin her birini nasıl da kolaylıkla, birbiriyle uyumlu bir şekilde kullanırız. Hem de iskeletimizi kullandığımızın hiç farkına varmadan…
Bu eşsiz mimari yapıya ister mühendis, ister doktor gözüyle bakınız, bu yapı karşısında bildiklerinizin ne kadar yetersiz kaldığını göreceksiniz. İskeletimiz vücuda dayanak oluşturur, organlarımızı mükemmel bir şekilde korur, sinir ve kas sistemlerinin bağlantısını sağlar ve vücudun hareketlerini gerçekleştirmesinde en önemli görevi üstlenir. İskeletimizin her parçası kendi farklı görevini mükemmel bir şekilde yerine getirir. Kafatası ve leğen kemiğinde olduğu gibi kemiklerin hareketinin sakıncalı olduğu yerlerde eklemler sabittir. Hareketin gerekli olduğu kalça veya omuz gibi yerlerde eklemler oynaktır. Boyun omurundaki kemikler, başın kendi ekseni etrafında 180 derece dönmesine imkân verecek şekilde yaratılmışlardır. Bu sayede aşağıyı, yukarıyı ve her iki yanımızı görmek için bütün vücudumuzu döndürmek gibi bir zahmete katlanmaksızın, sadece başımızı çevirmemiz yetmektedir. Akciğer ve kalp gibi organlarımıza yakın yerdeki kemikler bu organları koruyacak ve bu organların çalışmasını aksatmayacak şekilde yaratılmışlardır...
Bir betonarme binayı ayakta tutan kolon, kiriş ne ise, insanı ayakta tutan iskelet sistemi de odur. Ancak düşünen bir insanı hayrete düşürecek nokta, modern binalarda iskelet sistemi bina ağırlığının %6070'ini oluşturduğu halde, insan iskeletinin, toplam insan ağırlığının %15 kadarını oluşturmasıdır. Bu hafif iskeletin dayanma gücü ise çok yüksektir. Mesela uyluk kemiği dikey vaziyette bir ton ağırlığı kaldırabilecek kapasitededir. Kemiklerimizde sağlamlık ve esneklik mükemmel ölçülerle buluşturulmuştur...
İskeletimizin bir yağlanma sistemi vardır ki, sırf bu sistemin detayları sayfalara sığmaz. Vücudumuzdaki her bir eklem kendisi için gerekli özellikteki yağlarla düzenli olarak yağlanmaktadır. Her hareket ettiğimizde birbiri üstünde hareket eden, sürtünen omurların aşınmasının disk denen dayanıklı kıkırdaklarla önlenmiş olması da yaratılış planımızın ayrı bir bölümüdür.
İskeletin harika yaratılışının çok az bir kısmını anlattığımız bu bilgiler bile Bakara/259’da "Kemiklere de bir bak ..." denerek, niye gözlerimizin iskeletimize çevrildiğini göstermektedir. Bir çiğnemlik et, anne karnında kemiklere çevrilirken bu mükemmel yaratılış başlamaktadır. Daha sonra bu sistem kadar harika olan kas yapımız da yaratılacaktır.

Gerçekten de insanı karışımlı bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bu yüzden onu işiten ve gören yaptık.” (İnsan/2)
Meni denen karışımın bir gün işitebilmesi ve görebilmesi, gülmesi ve ağlaması, düşünmesi ve anlaması, çeşitli eserler oluşturması ve sanatsal zevklerinin olması ne kadar da mükemmeldir! İnsana bu özelliklerin verilmesi ne büyük armağandır! Ayet, karışımlı bir damla suyun bir gün gelip de işitici ve görücü olduğunu söylerken, becerinin bir damla suda değil, onun Yaratıcısında olduğunu vurgulamaktadır. Ayetin önce işitmeyi, sonra görmeyi sayması da anlamlıdır. çünkü ceninde önce işitme organı kulak, sonra görme organı gözler oluşmaktadır. [Bir çok Kuran ayetinde "işitmeden ve görmeden" beraber bahsedilir. Bu ayetlerin hepsinde önce işitme, sonra görme geçmektedir. Hamileliğin 23. haftasında kulak gelişimini tamamlamıştır. Gözün hassas tabakası retina ise 25. haftada bile tam gelişmemiştir.] Ayetin önce işitmeyi, sonra görmeyi sayması bu noktaya işaret etmek için olabilir. Doğrusunu Allah bilir.
Allah her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin neyi eksiltip, neyi arttırdığını bilir. O'nun katında her şey bir ölçü iledir.” (Rad/8)
(Kur’an Araştırmaları Grubu)
İnsan denen varlığın hepsi istisnasız bu program çerçevesinde dünyaya gelmiştir. İsa peygamber de ana rahmine farklı bir yöntemle ilkah edilmiştir ama o da nutfe, alaka ve diğer aşamaları geçirerek dünyaya gelmiştir.
Doğrusu Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir; O, onu topraktan yarattı, sonra ona “ol!” dedi, o da oluverdi. (Al-i Imrân/59)
Yaratılışa ait programlar hatırlatıldıktan sonra “Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından mutlaka öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyamet gününde diriltileceksiniz” buyrularak peygamberler de dâhil her canlının mutlaka öleceği ve tüm insanların ahirette toplanacağı ihtar edilmektedir. İnsanın ölüme ve dirilmeye karşı koyma gücü yoktur. Ölümün ve ahıretin hak oluşu hem insanın acziyetini fark etmesini, hem de dünyadaki davranışlarının dengeli olmasını sağlar. Öldükten sonra dirilip yaptıklarının karşılığını göreceğine inanan kişiler, dünyadaki hayatlarını azmadan, şımarmadan, umutlu bir bekleyiş içinde geçirirler.
Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadıcıdır. Ve fitne olmak üzere, sizi Biz, şer ve hayır ile belalandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya/35)
Her nefis [[kimliği olan varlık] ölümü tadacaktır. Sonunda yalnızca bize döndürüleceksiniz. (Ankebût/57)
Şüphesiz sen ölüsün [öleceksin], şüphesiz onlar da ölülerdirler [öleceklerdir]. (Zümer/30)
O'nun, sizi bir topraktan yaratması da Kendisinin ayetlerindendir. Sonra da siz şimdi dağılıp- yayılan bir beşersiniz. (Rum/20)
Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.
Sonra onun soyunu bir özden [sülale'den], basbayağı bir sudan yapmıştır. (Secde/7, 8)
De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, O’nun yaratmaya nasıl başladığına bir bakın. Sonra Allah, son yapıyı inşa edecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. (Ankebut/20)
Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?
Sonra onu belli bir ölçüye/vakte kadar sağlam bir yerin içinde tuttuk.
Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz. (Mürselat/20- 23)
17 – Ve ant olsun ki Biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Ve Biz, yaratmaktan gafil değiliz.
18 – Ve Biz gökten bir ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde durgunlaştırdık. Ve şüphesiz Biz, onu gidermeye de kesinlikle güç yetirenleriz.
19 – Sonra da Biz, onun sayesinde sizin için hurmadan ve üzümden bahçeler meydana getirdik. Bunlarda sizin için birçok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.
20 – Ve Tûr-ı Sinâ'dan çıkan, yağ bitiren, yiyenlere katık olan bir ağaç meydana getirdik.
21, 22- En’amda [dört bacaklı, iki tırnaklı geviş getiren ve ot yiyen hayvanlarda] da sizin için kesinlikle bir ibret vardır. Onların karınlarındaki şeylerden size içiririz. Onlarda sizin için birtakım yararlar daha vardır. Ve siz, onlardan yersiniz, onların üzerinde ve gemilerin üzerinde taşınırsınız yüklenirsiniz.
Bu ayetlerde Rabbimiz, insanlara lütfettiği nimetleri sayıp dökmüştür. Bu nimetler daha evvel de birçok kez hatırlatılmıştı.
17. ayetteki “sizin üstünüzde yedi yol” ifadesi, semanın katmanlarını, uzayı ifade etmektedir. “Yedi” sayısı çokluktan kinaye olup “yedi gök” ifadesi Kur’an’da birçok kez yer almıştır:
O, yedi göğü, birbiri üzerine yaratandır. Rahman’ın yaratmasında bir çatlaklık- uygunsuzluk görmezsin. Haydi, gözünü döndür, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha döndür. Gözün, aciz olarak ve çok bitkin olduğu halde sana dönecektir. (Mülk/3)
Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halimdir, çok bağışlayandır. (İsra/44)
Allah’ın yedi göğü tabakalar halinde nasıl yarattığını ve Ay’ı onların içinde bir ışık kıldığını, güneşi de bir lamba kıldığını görmediniz mi? (Nuh/15, 16)

Allah, yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yaratandır Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın bilgisinin, her şeyi kuşattığını bilesiniz diye buyruk bunlar arasında iner durur. (Talâk/12)
Ayetin sonundaki “Ve Biz, yaratmaktan gafil değiliz” ifadesiyle Rabbimiz yarattığı her şeyin Kendi kontrolünde olduğunu, her şeyin her halinden haberdar olduğunu ve her şeyin kayıt altında tutulduğunu bildirmiştir.
O [Allah], yere gireni ve ondan çıkanı; gökten ineni ve onda yükseleni bilir. Ve O, Rahîm’dir, Gafûr’dur. (Sebe/2)
O, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arş üzerine istiva eden, yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir. Ve nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Ve Allah yaptıklarınızı görendir. (Hadid/4)
Gaybın anahtarları da yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. (En'âm/59)
18. ve 19. ayetlerde ise gökten belirli ölçüde su indirildiği ve bu suyun yeryüzünde durgunlaştırıldığı [depolandığı]; depolanan bu su sayesinde de meyvelerin ve sebzelerin yetişip insanların onlardan faydalandığı dikkatlere sunulmuştur.
Burada konu edilen “su”, evrende ilk yaratıldığı haliyle var olan ve yer ile gök arasında yok olmadan, eksilmeden dönüp duran su olabilir. Bu da büyük bir mucizedir.

Ve her şeyin hazineleri yalnız Bizim yanımızdadır. Ve Biz, onu ancak belli bir ölçü ile indiririz. (Hicr/21)
Rabbimiz suyu gökten ölçü ile indirmekte ve onunla hayatın idamesini sağlamaktadır. Bu konuya ait detay daha evvel verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c.2, s.269)
18. ayetin sonunda Rabbimiz “Ve şüphesiz Biz, onu gidermeye de kesinlikle güç yetirenleriz” buyurarak insanları tefekküre ve şükretmeye davet etmektedir.
De ki: "Gördünüz mü? Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse, size kim bir pınar suyu getirebilir?" (Mülk/30)
20. ayette Rabbimiz insanlara lütfettiği zeytin ve zeytinyağına dikkat çekmektedir.

Daha evvel birkaç yerde açıkladığımız gibi, Tur-ı Sina, Şam [bugünkü Suriye, Filistin ve Ürdün toprakları] arazisindendir.
“Tûr” sözcüğü, Kur’an’da yer aldığı ayetlerde [Bakara/63, 93, Nisa/154, Meryem/52, Ta Ha/80, Müminun/20, Kasas/29, 46, Tur/1, Tin/2] Musa peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olarak kullanılmıştır Musa peygambere Allah tarafından ilk hitabın yapıldığı dağın adı olan “Tûr” sözcüğü, “Sina, Sena” gibi sözcüklerle birleştirildiğinde “Sina Dağı” anlamına gelmektedir. Bu konu ile ilgili detay Meryem Suresinin tahlilinde verilmiştir. (Tebyinü’l-Kur’an; c:3, s:506)
Ayette zeytin ağacına dikkat çekilirken zeytinin birçok bölgede yetişmesine rağmen “Tur Dağı”nda yetiştiğinin ifade edilmesi, o günün insanlarının Tur dağındaki zeytinliği iyi bilmelerinden ve zeytinciliğin ana yurdunun Tur dağı olduğunu kabul etmelerinden dolayıdır.
21, 22. ayetlerde Rabbimiz, en’amda [dört bacaklı, iki tırnaklı, geviş getiren ve ot yiyen hayvanlarda] insanlar için ibretlerin ve birçok faydanın olduğunu hatırlatmıştır. Bu husus En’am, Ya Sin ve Nahl surelerinde de detaylı olarak yer almıştı. Burada ilgili ayetleri hatırlatıyoruz:
Hayvanları O yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Siz onlardan bir kısmını da yersiniz. (Nahl/5)
Ve onlar [hayvanlar], ancak canınızın bir parçası tükenerek ulaşabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Nahl/7)

Şüphesiz sizin için en’amda [keçi, koyun, deve sığırda] da size bir ibret vardır. Biz, size Onların karnındaki dışkı ile kan arasındaki şeylerden içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis süt içiriyoruz. (Nahl/66)
Ve Allah size evlerinizden bir huzur ve dinlenme kıldı. Ve hayvanların derilerinden yolculuk ve konaklama günlerinizde evler ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar, döşeme eşyası ve kazanç kıldı. (Nahl/80)
Allah, onlardan bir kısmına binesiniz diye sizin için hayvanları kılandır [yaratan, ayarlayandır]. Onların bir kısmından da yiyorsunuz. Ve sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Ve [Allah] Onların üzerinde gönüllerinizdeki bir arzuya erersiniz diye [hayvanları kılandır [yaratandır, ayarlayandır]]. Ve siz, onlar üzerinde ve gemiler üzerinde taşınırsınız. (Mü’min/79, 80)
Ve onlar görmediler mi ki: Biz şüphesiz onlar için ellerimizin [kudretimizin] meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yarattık da onlar, onlara sahip bulunuyorlar.
Ve onları, kendileri için zelil kıldık da. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da.
Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (Ya Sin/71- 73)
23 - Ant olsun ki Biz, Nûh’u kavmine elçi gönderdik de o, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Hâlâ takvalı davranmayacak mısınız?” dedi.
24, 25 - Bunun üzerine, kavminden kâfir ileri gelenler “Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değildir. Size fazlalık sağlamak istiyor. Eğer Allah isteseydi, kesinlikle melekleri indirirdi. Biz evvelki atalarımızda bunu duymadık. Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir adamdır. Öyle ise, bir süreye kadar onu umutla bekleyin” dediler.
26 – O [Nuh]: “Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” dedi.
27 -29 - Bunun üzerine Biz ona: “Bizim gözetimimiz ve vahyimiz ile gemiyi yap. Sonra Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, her cinsten eşler halinde iki tane ve bir de onlardan, daha önce kendisi aleyhinde Söz geçmiş olanların dışındaki ehlini [aileni, yakınlarını, inananlarını] gemiye sok. Zulmetmiş olanlar konusunda bana başvurma. Şüphesiz onlar boğulmuşlardır. Sonra sen ve beraberindeki kişiler gemiye yerleştiğinde de: ‘Hamd bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah içindir’ de! Ve: ‘Rabbim! Beni bolluk olan bir yere indir/bana bolca ikramda bulun. Sen, indirenlerin/ikramda bulunanların en iyisisin’ de” diye vahyettik.
30 - Şüphesiz bunda kesinlikle birtakım ayetler vardır. Ve biz, kesinlikle belalandıranlarız [sınayanlarız].
Rabbimiz insanlara verdiği nimetleri sayarken 22. ayette “ve gemilerin üzerinde taşınırsınız, yüklenirsiniz” diyerek insanın sudan yararlanma akıl ve yetisine de değinmişti. Buna örnek olarak bu pasajda Rabbimiz Nuh peygamberi gündeme getirmiş ve onunla ilgili özet bir açıklama yapmıştır.
Nuh peygamber ile ilgili geçmiş surelerde çok uzun açıklamalar yer almıştı:

And olsun ki Biz, Nuh’u kavmine elçi gönderdik de o, “Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Cidden ben, aleyhinize olan üstünüze gelecek büyük bir günün [din gününün] azabından korkuyorum” dedi.
Kavminin ileri gelenleri, “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.
(Nuh) dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Takvaya sahip olmanız ve rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, bir zikir [öğüt, kitap] gelmesine şaştınız mı?”
Bunun üzerine o'nu yalanladılar, Biz de o'nu ve o'nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Gerçekten onlar, kör bir kavim [topluluk] idiler. (A’raf/59 -64)
Bir de onlara Nuh'un önemli haberlerini oku: Hani o kavmine: “Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum/ size karşı çıkışım ve Allah'ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah'a tevekkül etmişimdir. Artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana gerçekleştirin, bana mühlet de vermeyin. Sonra da eğer yüz çevirirseniz; zaten ben sizden bir ücret istemedim! Benim ücretim sadece Allah’ın üzerinedir. Ve ben müslümanlardan olmakla emrolundum” demişti.
Buna rağmen yine de onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Ve onları halifeler yaptık. Ayetlerimizi inkâr edenleri de suda boğduk. O uyarılanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakıver. (Yunus/71 -73)
Ve ant olsun ki, Nuh’u da kavmine elçi olarak gönderdik: “Gerçekten ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına ibadet etmeyiniz! Ben, sizin hakkınızda acı bir günün azabından korkarım.”
Buna karşılık, kavminin küfretmiş olanlarının ileri gelenleri: “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer [sıradan bir insan] olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan [ayak takımımızdan] başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz” dediler.
O [Nuh], dedi ki: “Ey kavmim! Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü], ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, bana kendi tarafından bir rahmet bahşetmiş de bu size saklı tutulmuşsa?! -Biz, siz ondan hoşlanmadığınız hâlde sizi ona zorlar mıyız?”-
Ve “Ey kavmim! Ben sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. Ve ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar elbette Rabblerine kavuşacaklar. Velâkin ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.”
Ve “Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım edecek? Peki, siz hiç düşünmez misiniz?
Ve ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ve ben gaybı bilmem. Ben size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor gördükleriniz hakkında ‘Allah onlara hiçbir hayır vermez’ de demiyorum. Allah, onların içlerindekini, en iyi bilendir. İşte asıl o zaman ben kesinlikle zalimlerden olurum.”
Onlar dediler ki: “Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin [didişip durdun] de mücadelemizi çoğalttın. Haydi artık doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şu azabı bize getir!”
O [Nuh]: “Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz O’nu âciz bırakanlar değilsiniz. Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi azdırmayı murat ediyorsa, benim öğüdüm size bir fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve yalnızca O’na döndürüleceksiniz” dedi.
Ya da “Onu uydurdu” diyorlar. De ki: “Eğer onu ben uydurdum ise suçu [vebali] benim üzerimedir. Bense sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.”
Ve Nuh’a vahyolundu: “Kesinlikle kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için onların yaptıkları şeylere üzülme. Ve Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapan kimseler hakkında da Bana hitapta bulunma. Kesinlikle onlar suda boğulmuşlardır [boğulacaklardır].”
Ve o, gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelenler, ona her uğrayışta onunla alay ediyorlardı. O [Nuh] dedi ki: “Bizimle alay ediyorsunuz, biz de sizinle tıpkı bizimle alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz. -Artık o aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin üstüne ineceğini ileride bileceksiniz.-
Nihayet emrimiz geldiği ve fırın/ tandır kaynadığı zaman Biz dedik ki: “Her cinsten birer çifti ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında aileni ve iman etmiş olanları onun içine yükle.” —Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.-
Ve o [Nuh] dedi ki: “İçerisine binin, onun akışı da duruşu da Allah adınadır. Kesinlikle Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
Ve o [gemi] onlarla, dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu. Ve Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: “Yavrucuğum, bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!”
O [Nuh’un oğlu], dedi ki: “Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” O [Nuh]; “Bugün O’nun [Allah’ın] merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur” dedi. Ve dalga aralarına girdi. O da suda boğulanlardan oluverdi.
Ve “Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de tut!” denildi. Sular da çekildi. Emir de yerine gelmiş oldu. Gemi de Cudi üzerine oturdu. Ve o zalim kavme, “Uzak olun! [kahrolun!]” denildi.
Ve Nuh Rabbine seslenip de dedi ki: “Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi. Senin vaadin de elbette haktır. Ve Sen hâkimlerin en hâkimisin.”
O [Allah]: “Ey Nuh! Şüphesiz o senin ehlinden değildir. Şüphesiz o, salih olmayan bir iştir/ o, salih olmayan bir iş işlemiştir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme! Şüphesiz Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım” dedi.
O [Nuh]; “Ey Rabbim! Ben hakkında bilgim olmayan bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Ve eğer Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum” dedi.
Denildi ki: “Ey Nuh! Bizden bir selâm ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere bir selâm ve bolluklarla gemiden in. -Ve ilerde kendilerini birçok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler vardır.-
İşte bunlar [Nuh ile ilgili anlatılanlar], sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz akıbet, takvalı davrananlarındır. (Hud/25-48)
Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik.
Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş/ayarlanmış bir iş üzerine birbirine kavuştu. (Kamer/11, 12)
Nuh kıssasına baktığımızda görülmektedir ki, Nuh’un (as) toplumu da Resulullah’ın toplumu [Kureyşliler] gibi elçinin beşerliğini bahane edip atalar dinini körü körüne taklit etmekte direnen cahil ve akletmeyen bir toplumdur. Geçmişte Nuh ile Resulullah arasında yaşamış elçiler ile kavimleri arasında da hep aynı şeyler yaşanmıştır.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 02:39 PM   #5
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Ayetteki “tandır kaynayınca” ifadesi, tufanın başlamasını mecazen ifade eden bir “iş kızıştı” anlamında bir deyim olabileceği gibi, tufanın başlama saatini bildiren “şafak söktüğü zaman” anlamında bir deyim de olabilir.


31 – Sonra Biz onların ardından başka bir nesil var ettik.
32 – Sonra da onların içinde, "Allah'a kulluk edin; sizin için O'ndan başka bir ilah yoktur. Hâlâ takvalı davranmayacak mısınız?” diye kendilerinden bir elçi gönderdik.
33 -38- Ve onun [elçinin] kavminden, kâfir olmuş, ahirete ulaşmayı yalanlamış ve şu basit yaşamda kendilerine refah verdiğimiz; mütref [kodaman] kişiler: “Bu, sadece sizin gibi bir beşerdir; sizin yediğiniz şeylerden yiyor, sizin içtiğiniz şeylerden içiyor. Ve eğer, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz, şüphesiz o zaman siz, kesinlikle ziyan edenlersiniz. Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? Tehdit olunduğunuz şey, uzaktır da uzaktır [hiç olmayacak bir şeydir]! Sadece basit hayatımız! Biz, ölürüz, yaşarız. Ve biz, diriltilecekler değiliz. Bu [elçi], sadece Allah hakkında yalan uyduran bir adamdır ve biz ona inanmıyoruz” dediler.
39 - O [elçi]: "Rabbim, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi.
40 – O [Allah]: "Çok az bir zaman sonra onlar kesinlikle pişman olacaklar!" dedi.
41 – Sonra da Çığlık onları hak ile yakalayıverdi. Böylece kendilerini süprüntü kıldık. Artık uzaklık, zalimler topluluğunadır.
Bu ayet grubunda da yine verilen bir örnek üzerinden geçmişteki müşrik toplumlar ve onlara gönderilen elçiler konu edilerek inkârcı toplumların elçilere dirençle karşı koymaları ve ahirete yönelik uyarıları ukalaca alaya almaları nakledilmektedir. Söz konusu inkârcıların pasajda nakledilen şu söylemleri, çağımızdaki ateist, dünyevî ve hazcı inançsızların bugünkü yaklaşımlarını da ifade eder niteliktedir:
Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? Tehdit olunduğunuz şey, uzaktır da uzaktır [hiç olmayacak bir şeydir]! Sadece basit hayatımız! Biz, ölürüz, yaşarız. Ve biz, diriltilecekler değiliz.
Diğer surelerdeki pasajlardan anlaşıldığına göre, Nuh kavminin helakinden sonra gelen nesil Âd kavmi, daha sonra da Semud kavmi idi. Hatta sayha [çığlık] ile helakleri dikkate alınırsa, Şuayb’in kavmi de bunların içine girer.
42 - Sonra onların ardından bir başka bir nesil var ettik.
43 - Hiçbir ümmet, kendi ecelini öne alamaz, erteleyemez de.
44 - Sonra Biz birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete elçileri geldi, onlar bu elçiyi yalanladılar da Biz onların bir kısmını bir kısmına izlettirdik ve onları öyküler yaptık. —Artık iman etmeyen kavm için uzaklık [canı cehenneme]!-
Bu pasajda da daha sonra gelen nesiller isim verilmeden konu edilmişlerdir. Rabbimiz her toplumdan sonra bir başka toplumu var etmiştir. Her topluma elçi göndermiş, elçileri yalanlayan toplumları da tarih sahnesinden silmiştir.

45, 46 - Sonra da Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir güç ile Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik [elçi yaptık]. Bunun üzerine onlar kibire kapıldılar [kendilerinin büyüklüğüne inandılar] ve ululuk taslayan bir kavim oldular.
47 – Sonra da: “Bu ikisinin kavimleri bize kulluk ederken biz, bizim benzerimiz olan bu iki beşere inanacak mıyız?” dediler.
48 - Böylece ikisini yalanladılar da onlar, helâk edilenlerden oldular.
49 - Ve ant olsun Biz, Musa’ya onlar hidayete ersinler diye o kitabı verdik.
Bu ayetlerde, Musa ve Harun peygamberlerin Firavun ve ileri gelenlerini uyarmak için elçi gönderilişleri, Firavun ve ekibinin bu iki elçiye karşı ortaya koydukları küstah ve müstekbirce tavır nakledilmektedir. Firavun ve ileri gelen kadrosu iki elçiye “Bu ikisinin kavimleri bize kulluk ederken biz, bizim benzerimiz olan bu iki beşere inanacak mıyız” diye karşı çıkmış, bu kibir ve küstahlıkları yüzünden Allah’ın helak etme cezasına uğramışlardır.
Kur’an’dan öğrendiğimize göre, Firavun kendisini toplumunun ilahı ve rabbi olarak görüyor, İsrailoğulları’nı sosyal statü, hukuk ve ekonomik açılardan kul olarak kullanıyordu.
Daha evvel birçok surede uzun uzadıya anlatılan Musa-Firavun ilişkilerine hatırlatma amacıyla burada çok kısa olarak değinilmiştir. Musa ile Firavun arasında geçenlerin tüm ayrıntıları Bakara/49-50, A'raf/103-136, Yunus/75-92, Hud/96-99, İsra/101-104, Ta-Ha/9-80. ayetlerde geçmektedir.
Burada Musa’ya verildiği belirtilen Kitap Tevrat’tır. Musa ve Harun’a verildiği belirtilen “ayetler ve apaçık bir güç” ise Tevrat’taki ayetler ve “asa”, “elin beyazlaşması”, “çekirge salgını” ve diğer mucizelerdir.
Ve ant olsun ki, Musa ve Harun'a Furkan’ı ve gaybde Rabblerine haşyet duyan, Saat’ten [kıyametin kopmasından] içleri titreyen takva sahipleri için bir ışığı ve öğüdü verdik. (Enbiya/48)
Ve Ant olsun ki Biz, ilk nesilleri helâk ettikten sonra Musa’ya, öğüt alırlar diye, insanlar için apaçık deliller, kılavuz ve rahmet olarak Kitap'ı [Tevrat'ı] verdik. (Kasas/43)
50 – Ve Biz, Meryem’in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık; ve ikisini onları, yerleşmeye uygun, suyu olan bir tepeye yerleştirdik.
Bu ayette geçmişe yönelik olarak İsa peygambere değinilmiş, İsa’nın (as) ve annesi Meryem’in bir ayet kılındığı ve her ikisinin de yerleşime uygun, suyu olan bir tepeye yerleştirilip orada hayat sürdükleri bildirilmiştir.
Rabbimiz, Meryem ile İsa’yı (as) bizzat doğumları itibarıyla birer ayet [mucize] kılmıştır. Çünkü İsa (as) babasız doğmuş; Meryem de onu ersiz doğurmuştur.
Meryem ile İsa’nın (as) yerleştirildiği yer üzerinde fikir yürütenler, ayetteki tanıma Şam, Ramela, Kudüs ve Mısır gibi birkaç yerin uyduğunu ileri sürmüşlerdir.
Bir önceki sure olan Enbiya suresinin 91. ayeti tahlil edilirken Meryem ve İsa’nın ayet oluşları ile ilgili açıklama yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
51 - Ey elçiler! Tayyibattan [temiz, hoş, yararlı şeylerden] yiyin ve salihi işleyin. Şüphesiz Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilenim.
52 - Ve işte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde Bana takvalı davranın.
Bu ayetlerde “İltifat” sanatı yapılarak tüm elçiler muhatap alınmış, onlara “Ey elçiler! Tayyibattan [temiz, hoş, yararlı şeylerden] yiyin ve salihi işleyin. Şüphesiz Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilenim. Ve işte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde Bana takvalı davranın” denilmek suretiyle tevdid yolundan başka bir yol olmadığı ve olmayacağı vurgulanmıştır.
Demek oluyor ki, Rabbimiz, ilk elçisinden son elçisine kadar “Tayyibat”ı; temiz, hoş, nefis ve yararlı şeylerin yenilmesini kullarına helal kılmıştır.
Sana, kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ki: “Size tayyibat [iyi ve temiz şeyler] helal kılındı.” Allah’ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın [besmele çekin], Allah’a takvalı davranın. Hiç şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Maide/4)
Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz-nefis şeyleri haram saymayın. Ve aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. (Maide/87)
Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah'ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyamet gününde yalnız onlar için olmak üzere–.” İşte böylece Biz, ayetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (A’raf/31, 32)
Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçi'ye uyarlar. O hâlde, o'na iman eden, o'na kuvvetle saygı gösteren, o'na yardımcı olan ve o'nun ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A’raf/157)
52. ayetteki “Ve işte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde Bana takvalı davranın” ifadesiyle geçmiş peygamberlerin hepsinin tevhid inancını yerleştirmek için mücadele verdikleri; verilecek benzer mücadelelerin de mutlaka tevhid merkezli, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle donanmış ekiplerle olması gerektiği mesajı verilmiştir.
53 - Sonra insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlenmektedir.
54 - Sen şimdi onları bir zamana kadar sapkınlıkları ile baş başa bırak!
55, 56 – Onlar, kendilerini hayırlarda koşturalım diye, kendilerine maldan ve oğullardan bir şeyler vermekte olduğumuzu mu sanıyorlar? Bilakis, işin farkına varamıyorlar.
Bu ayetlerde Rabbimiz, elçileri tek bir ümmet halinde [tevhid ehli] olmaları için gayret göstermiş olmalarına rağmen insanların kendi aralarındaki işlerini parça parça bölerek ve her grubun kendinde bulunan ile sevinip böbürlenerekhak yoldan ayrıldıklarını beyan edip Resulullah’a bu tür gruplarla zaman kaybetmemesini ikaz etmiştir: “Sen şimdi onları bir zamana kadar sapkınlıkları ile başbaşa bırak!
Ve ayetlerimiz hakkında boşa uğraşanları gördüğün zaman, onlar ondan başka söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir! Ve eğer şeytan bunu sana terk ettirse de, hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile beraber oturma! (En’am/68)
Ve O [Allah] size Kitap’ta [Kur'an’da]: "Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye indirdi. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayandır. (Nisa/140)
53. ayetin sonundaki “Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlenmektedir” ifadesi, insanların cahilce taasuplarına [bağnazlıklarına, fanatizmlerine] işaret etmektedir. Dinde tefrikaya düşenler, mezhep ve meşreplere ayrılanlar; ölçmeden, biçmeden kendi guruplarıyla övünmekte, futbol fanatikleri gibi en büyük mezhebin veya meşrebin kendilerininki olduğu fikrisabitine kapılmaktadırlar. Bu sabit fikirleri ise onları kendi mezheplerinin, tarikatlarının, meşrebindekilerin cennete gidecekleri; diğer gurupların ise cehennemi boylayacakları iddiasına sürüklemektedir.
Kendilerine kitap indirilmesine, elçi gönderilmesine rağmen bu duruma düşen ve böbürlenen müşrikler, Onlar, kendilerini hayırlarda koşturalım diye, kendilerine maldan ve oğullardan bir şeyler vermekte olduğumuzu mu sanıyorlar? Bilakis, işin farkına varamıyorlar” diye kınanmakta ve tehdit edilmektedirler.
Bu ifadeden, mal-mülk ve evlat sahibi olmuş bazı müşriklerin bunu kendilerine Allah’ın hayırlar yapsın diye verdiğini ileri sürdükleri anlaşılmaktadır. Ne var ki, ilahî mesaj onları yalanlamakta, mallarının ve evlatlarının kendilerini kurtaramayacağı ihtar edilmektedir.
Peki, ayetlerimizi inkâr eden ve “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyen kimseyi gördün mü?
O [inkârcı kişi], gaybe muttali oldu ya da Rahman katında bir söz mü aldı? Hayır... Hayır... [Onun zannettiği gibi değil...] Biz onun söylediği şeyleri yazarız ve onun için, azaptan uzattıkça uzatırız. Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız ve o, Bize tek başına gelecektir. (Meryem/77- 80)
Her kim aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi çabuklaştırırız. Sonra onun için cehennemi kılarız [hazırlarız]; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.
Kim de ahireti isterse ve mümin olarak ona [ahirete] yaraşır bir çaba ile onun [ahiret] için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.
Hepsine; onlara [dünyayı isteyenlere] ve bunlara [ahireti isteyenlere] Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir. (İsra/18- 20)
Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki, kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar, umutları suya düşenler oldular.
Böylece zulmeden topluluğun kökü kesildi. -Ve hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır.- (En’am/44, 45)
Öyleyse onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Ancak Allah, bunlarla, onları basit yaşamda cezalandırmak, onlar kâfir iken benliklerini çıkarmak istiyor. (Tevbe/55)
57- 61- Şüphesiz şu, Rabblerinin haşyetinden [Rabblerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O’ndan uzaklaşma korkusundan] tir tir titreyen kimseler, Rablerinin ayetlerine inanan kimseler, Rablerine ortak tanımayan kimseler, şu, şüphesiz kendileri, Rablerine dönecekler diye verdiklerini kalpleri ürpererek veren kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve onun [iyilikler] için önde gidenlerdir.
Bir önceki ayet grubunda Resulullah’ın izinde bir tek ümmet olma yolunu bırakıp paramparça olanlar kınanmışlardı. Burada ise “tevhid”e sarılarak bir tek ümmet olma yolunda gayret edenler konu edilmiş ve ortaya koydukları bilinç, tavır ve niteliklerden dolayı övülmüşlerdir.
Pasajda geçen “Rabblerinin ayetlerine inanan kimseler” ifadesindeki “ayetler” sözcüğünden hem peygambere gelen vahiyler [Kur’an ayetleri], hem de kişinin afak ve enfüste gördüğü tekvini ayetler anlaşılabilir.
89, 90 – Ve Zekeriya; hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni tek başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın.” diye seslenmişti de Biz, onun için icabet etmiştik. Ve kendisine Yahya’yı ihsan ettik. Ve onun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hale getirdik]. Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.
62 – Ve Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde de hakkı konuşan bir kitap vardır ve onlar, haksızlığa uğratılmazlar.
Tek bir ümmet olanlar “iyiliklerde yarışanlardır ve onun [iyilikler] için önde gidenlerdir” diye taltif edildikten sonra;bu ayette de,böyle olmanın zor bir şey olmadığı; bu durumun herkesin yapabileceği ölçülerde olduğu ve bunun [kimseye çekemeyeceği bir yükü yüklememenin] ilahi bir ilke olduğu vurgulanmıştır.
İman edenler ve sâlihâtı işleyenler; –ki Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yâranlarıdır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde gıll'den [kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan] ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. [Ve onlar,] “Bize bunun için kılavuzluk eden Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris oldunuz.” (A’raf/42, 43)
Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar [malına] en güzel biçimde hariç [bu şekilde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü, tartıyı hakkaniyetle tastamam yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutun. İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye O’nun [Allah’ın] size vasiyet ettikleridir. (En’am/152)
Anneler, -çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için- tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri maruf üzere, bir borçtur. Kişi sadece gücüne göre mükellef olur. Ve çocuğu sebebiyle bir anne, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın. Varise de bunun aynı borçtur. Eğer ikisi [ana ve baba] birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu sütten ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı emzirtmek isterseniz vereceğinizi maruf ile verdiğiniz zaman bunda da size bir günah yoktur. Ve Allah'a takvalı davranın ve Allah’ın yaptıklarınızı çok iyi gören olduğunu bilin. (Bakara/233)
Geniş imkânları olan, nafakayı geniş imkânlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiğinden versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylık kılacaktır. (Talak/7)
Elçi [Muhammed], kendi Rabbi'nden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah'ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır” dediler.
Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır. Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sen bizim Mevla’mızsın. Ve de kâfir kavimlere karşı yardım et bize. (Bakara/285- 286)
63 - Bilakis, onların kalpleri bu hususta örtü içindedir. Ve onların bundan aşağı birtakım kötü işleri vardır ki, onlar bunları [kötü işleri] yapar dururlar.
64- Nihayet, onların konfor içinde olanlarını azapla yakaladığımızda hemen feryadı basıverirler.
65- 67 - Bugün feryat etmeyin! Şüphesiz siz, Bizden yardım göremezsiniz. Şüphesiz ayetlerimiz size okunurdu da, buna karşı siz kibirlenerek ve geceleyin hezeyanlar savurarak arkanızı dönüp gidiyordunuz.
68 – Onlar, Sözü [Kur'ân'ı] hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?
69 – Ya da elçilerini tanıyamadılar mı da onu [kendilerine gelen elçiyi] inkâr ediyorlar?
70 – Yoksa, ‘Onda bir delilik var’ mı diyorlar? Aksine o [elçileri], kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu da hak için hoşlanmayan kimselerdir.
71 – Ve eğer hak, onların tutkularına uysaydı, kesinlikle gökler, yeryüzü ve bunlarda bulunan kimseler bozulup giderdi. Aslında, Biz onların şanını/öğütlerini getirdik; sonra da onlar, kendi şanlarından/ öğütlerinden yüz çevirenlerdir.
72 - Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun? İşte, Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. Ve O [Rabbin], rızık verenlerin en hayırlısıdır.
73, 74- Ve şüphesiz sen, kesinlikle, onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun. Şu, ahirete inanmayan kimseler ise, bu yoldan kesinlikle sapanlardır.
75 – Ve eğer onlara acıyıp da için de bulundukları sıkıntıyı giderseydik, kesinlikle iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi.
76 – Ve ant olsun, Biz onları azap ile yakaladık; buna rağmen Rablerine boyun eğmediler ve zillete bürünerek yakarmadılar.
77 – Ta ki üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada ümitsiz kalmışlardır!
Bu ayet gurubunda, bir tek ümmet olmaya yanaşmamış olanların durumları ve Allah’ın onlara karşı olan tavırları sergilenmiş, daha sonra da bu hakikat düşmanlarının akıbetleri nakledilmiştir. Onlar kalplerini, gönüllerini imana ve İslam’a kapatmış kişilerdir. Onlar sürekli kötülük işlerler.
Ne var ki, böyleleri Allah’ın cezasına çarpılacak, pişman olup feryat edeceklerdir. Buna rağmen kendilerine müsamaha edilmeyecektir. Çünkü bunlar Kur’an üzerinde hiç tefekkür etmemişlerdi. Ellerinde kendi inançlarının doğru olduğunu beyan edecek bir belgeleri de yoktu. Kendilerine gelen elçi de onlardan bir çıkar sağlamayı düşünmemiş, buna rağmen onu ve getirdiği mesajı yalanlamaktan geri durmamışlardı. Oysa elçilerin gelişi onlar için açık bir onurdu. Kendilerine fırsat verilse yine eski hallerini sürdürmeye yönelirlerdi. İşte bu nedenle cezalandırıldılar. Şimdi de ümitsiz ve çaresiz bir haldedirler.
Klasik kaynaklarda bu pasajın inişi ile ilgili şu olay nakledilmektedir:
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 02:40 PM   #6
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Sümâme b. Esâl el-Hanefî, müslüman olup Yemame'ye katılınca, Mekkelilerden yiyeceği kesti. Böylece, Allah Teâlâ da onlara birkaç yıl kıtlık verdi. Öyle ki, derileri, lâşeleri yediler. Derken Ebû Süfyan, Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek: "Sen, âlemlere rahmet olarak geldiğini iddia etmedin mi? Sonra da, atalarımı kılıçla, çoluk çocuğumu da açlıkla öldürdün. Allah’a dua et de bu kıtlığı bizden kaldırsın" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) dua etti, Allah da onlardan bunu kaldırdı. İşte bunun akabinde de bu ayeti indirdi. Buna göre mana: "Biz onları açlıkla da muaheze ettik. Ama onlar itaat etmediler.” (Razi; el Mefatihu’l Gayb)


Bu tip insanlar Allah’ın bilgisinde tescillidir. Kimin ne yapacağını Rabbimiz şüphesiz bilmektedir. Bu pasajda anlatılan müşriklere ait davranışları ve bunların doğal sonuçlarını bildiren birçok ayet mevcuttur. Bunlardan bir kısmını topluca sunuyoruz:
Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi yine men edildikleri şeye mutlaka dönmüşlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar. (En’am/28)
Ve Saat’in dikildiği gün; işte o gün onlar [suçlular], ümidi keserler. (Rum/12)
Şüphesiz ki günahkârlar cehennem azabında süreklidirler. Kendilerinden hafifletilmeyecektir. Onlar, orada da ümitsizlerdir. Ve Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar, zalim kimselerin ta kendileri idiler. (Zuhrûf/74-76)
De ki: “Benim sizden istediğim ücret; işte o sizin içindir [sizin Allah’a yaklaşmanızdır]. Benim ecrim ancak Allah'a aittir. Ve O, her şeye şahittir.” (Sebe/4 7)
De ki: “Ben ona [Kur’ân'a] karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ben yükümlülük getirenlerden [kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan, külfet getirenlerden, başa iş çıkaranlardan] de değilim. (Sad/86)
İşte bu, Allah iman eden, salihatı işleyen kullarına müjdelediği şeydir. -De ki: “Ben onun üzerine [bu tebliğime karşı] sizden yakınlıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.”- Ve her kim bir iyilik/ güzellik yaparsa biz onun için onda iyiliği/ güzelliği artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, karşılığını verendir. (Şura/23)
O sırada o kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey kavmim! Uyun o gönderilmişlere [elçilere]! Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kişilere ki, onlar hidayete ermişlerdir. Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim O beni yaratana? Siz de sadece O’na döndürüleceksiniz. Ben, hiç ben O’nun astlarından ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman bana bir zarar dileyecek olsa, onların [ilâhların] şefaati benden yana hiçbir fayda vermez ve onlar [ilâhlar] beni kurtaramazlar. Şüphesiz ki ben, o zaman [ilâhlar edindiğim takdirde] apaçık bir sapıklık içindeyimdir. Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim. Haydi, kulak verin bana!” (Ya Sin/20, 25)
78- Ve O [Allah], sizin için duymayı, gözleri ve kalpleri yaratandır. Ne az şükrediyorsunuz!
79 - Ve O [Allah], sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Ve sadece O'na toplanacaksınız.
80- Ve O [Allah], diriltir ve öldürür. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de yalnızca O’nun içindir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?
Bu ayetlerde Rabbimiz, inançsız kimseleri muhatap alarak dikkatlerini tekrar duyma, görme, iç duyular, yeryüzünde yaratılma, gece gündüzün birbirini takip etmesiyle hayatın sıkıntısız devam etmesi gibi nimetlerine çekmiş ve “hala bu ayetlere dikkat ederek akıllarını kullanmayacaklar mı?” diye onları kınamıştır. Zira bu nimetlerin farkında olan kişi bunları kullanacak, yani duyacak, görecek, aklını kullanarak tefekkür edecek ve böylece Allah'ı gereği gibi takdir edip iman etmek zorunda kalacaktır.
81 – Aslında onlar, öncekilerin söylediklerinin benzerini söylediler.
82, 83 – Onlar: “Biz, ölüp de bir toprak ve kemikler olunca mı, mutlaka diriltileceğiz? Ant olsun ki, gerek biz ve atalarımız bundan önce bununla vaat olunmuştuk [korkutulmuştuk]. Bu, evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir!” dediler.
Bu ayetlerde, müşriklerin zihinlerindeki temel takıntıları açıklanmıştır: O da, bütün kötü davranış ve tavırların altında yatan “öldükten sonra diriltilme”ye olan kuşku ve inançsızlıklarıdır. Aslında yeni bir şey söylememektedirler. Onlar da eski beyinsizlerin yolundan gitmekte ve “Biz, ölüp de bir toprak ve kemikler olunca mı, mutlaka diriltileceğiz? Ant olsun ki, gerek biz ve atalarımız bundan önce bununla vaat olunmuştuk [korkutulmuştuk]. Bu, evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir!” demektedirler.
Onlar, "Biz tekrar eski halimize mi döndürülecekmişiz? Biz, çürümüş kemikler olduktan sonra mı" diyorlar.
Dediler ki: "Öyleyse bu çok zararlı bir dönüştür." (Nâziât/10- 12)
Ve o insan [o kişi], kendisini bir nutfeden [bir damla sudan] yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır [düşmandır].
Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz. (Ya Sin/77- 79)

Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? (Saffat/16)
Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz? (Saffat/53)

Ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” dediler. (Kaf/2, 3)
Ve onlar: “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabblerine kavuşmayı [O’nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar. (Secde/10)
Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” (İsra/49)
Bu, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve: “Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. (İsra/98)

Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? (Müminun/35)
84 - De ki: “Eğer biliyorsanız, bu yeryüzü ve onun içindeki kimseler kime aittir?”
85 – Onlar: “Allah'a aittir” diyecekler. “Öyle ise siz düşünüp taşınmaz mısınız?” de.
86 – De ki, “Yedi göklerin Rabbi ve çok büyük Arş’ın Rabbi kimdir?”
87 – (Onlar) “Allah’ındır/ Allah’tır.” diyecekler. Sen: “Öyleyse takvalı davranmayacak mısınız” de.
88 – De ki: “Eğer biliyorsanız, her şeyin melekûtu [mülkiyeti ve yönetimi] kendisinin elinde olan ve kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan kimdir?”
89 – Onlar “Allah'ındır/Allah’tır” diyecekler. Sen “Öyle ise nasıl büyülenirsiniz?” de!
Bu ayetlerde, akıllarını başlarına almaları için Rabbimiz müşriklere Elçi’si aracılığı ile bir takım sorular yöneltmekte ve bu sorulara onların da “Allah” diye cevap vereceklerini bildirmektedir. Sorular şunlardır:
* “Eğer biliyorsanız, bu yeryüzü ve onun içindeki kimseler kime aittir?
* “Yedi göklerin Rabbi ve çok büyük Arş’ın Rabbi kimdir?
* “Eğer biliyorsanız, her şeyin melekûtu [mülkiyeti ve yönetimi] kendisinin elinde olan ve kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan kimdir?
Bu sorulara müşriklerin de hep “Allah!” diye cevap verecekleri bildirilmekle, bu hakikatin herkese aşikâr bir nitelik taşıdığı mesajı verilmektedir. Bu mesaj verildikten sonra akıllarını başlarına almaları için Resulullah’tan kendilerine “Öyle ise siz düşünüp taşınmaz mısınız?”, “Öyleyse takvalı davranmayacak mısınız?”, “Öyle ise nasıl büyülenirsiniz?” sorularının yöneltilmesi emredilmiş, böylece zihin körlüklerini fark etmeleri ve hakkı kabul etmeye yönelmeleri hedeflenmiştir.
Ayetlerin mesajından anlaşıldığına göre, müşriklerin Allah'ın varlığı konusunda hiçbir sorunları yoktu. Onların zoru öldükten sonra dirilmeyi, yani âhiret hayatını, cennet ve cehennemi inkâr etmek idi.
Yine ant olsun ki, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah'a hamd olsun!” Aslında onların çoğu bilmezler. (Lokman/25)

Yine ant olsun ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim kontrol altına aldı?" diye sorsan kesinlikle, "Allah" derler. O halde nasıl çevriliyorlar? (Ankebut/61)
Ve Ant olsun, eğer onlara sorsan: “Kim gökten suyu indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” Mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a özgüdür”. Bilakis onların çoğu akıllarını kullanmazlar. (Ankebut/63)
Elimizdeki Mushaflarda 87 ve 89. ayetteki “للّه lillahi” ifadesi, Basra ve TİEM Mushaflarında اللّهAllah” olarak yazılıdır. (Mushaf-ı Şerif, İSAM Yayınları, Mushaflar Arası Farklar Bölümü) Biz her iki yazılışa göre de meal koymuş bulunuyoruz.
90 – Aslında Biz onlara hakkı getirdik; onlar ise kesinlikle yalancıdırlar.
91, 92 - Allah çocuk diye bir şey edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilah kesinlikle kendi yarattığı şeyle birlikte gider ve mutlaka bazıları [diğerleri] üzerine üstün olurdu. Gaybı ve açığı bilen Allah, onların niteledikleri şeylerden münezzehtir. O, onların ortak koştukları şeylerden de çok yücedir.
Bu ayetlerde Rabbimiz yine tevhid inancının temel çerçevesini hatırlatmaktadır. Rabbimiz inkârcılara hak ve hakikati bildiren kitabını ve elçisini göndermiş, onlar ise bildik kafa yapılarıyla o Kitap’ı ve Elçi’yi yalanlama yoluna gitmişlerdir. Bu inkârcılar aynı zamanda Allah hakkında da yalanlar ortaya atmışlardır.
Rabbimiz, pasajın diğer ayetlerinde, inkârcıların kapıldığı akıl almaz saçma inanışları konu ederek onlara akıl ve vicdanlarının reddedemeyeceği açıklamalarda bulunmaktadır: Allah’ın çocuk edinmesi mümkün değildir. Böyle bir inanış ne akla, ne mantığa, ne de vicdana uygundur. Allah’tan başka ilah da yoktur. Aslında tüm inkârcıların akıl ve mantıkları da kabul eder ki: Eğer birkaç ilah olsaydı, her biri kendi taraftarlarını toplayıp diğerlerine üstünlük sağlama yoluna giderdi. Allah, inkârcıların bu sapıkça nitelemelerinden münezzehtir.
İnkârcıların Allah hakkında ortaya attıkları yalanlar, Maide/72, 73, Tevbe/30, 31 ve İsra/40’ta konu edilenlerdir:

“Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih, “Ey İsrailoğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah’a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah’a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder onun barınağı da ateştir. Ve zalimler için yardımcılardan kimse yoktur.
“Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır. (Maide/72, 73)
Ve Yahudiler; “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da: “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar. …
Onlar, Allah’ın astlarından bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı kendilerine Rabler edindiler.. Oysa onlar sadece bir tek olan İlah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir. (Tevbe/30, 31)
De ki: “Eğer dedikleri gibi O’nun [Allah] ile birlikte ilâhlar olsaydı, o zaman bunlar [ilâhlar] Arş'ın sahibine bir yol ararlardı.”
Rabbiniz, size oğulları tahsis etti de kendisi meleklerden dişiler mi edindi? Şüphesiz ki siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz.
O [Allah], onların dediklerinden büyük bir yücelikle münezzeh ve pek yücedir. (İsra/42, 40, 43)
Şimdi sor onlara: Kız çocuklar Rabbinin, oğlan çocuklar onların mı?
Yoksa Biz melekleri dişi yaratmışız onlar da şahitler miymiş?
Gözünüzü açın! Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı “Kesinlikle Allah doğurdu” diyorlar. Ve hiç şüphesiz onlar, kesinlikle yalancıdırlar.
O [Allah], kızları oğullara tercih mi etmiş?
Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
Hala düşünmüyor musunuz?
Yoksa sizin için açık bir güç mü/ kanıt mı var?
O halde, eğer doğru kimseler iseniz getirin kitabınızı.
Ve onlar, O’nun [Allah] ile cinler arasında bir nesep [hısımlık bağı] kıldılar. Oysa ant olsun, cinler kendilerinin mutlaka hazır edilenler [mahşerde toplananlar] olduklarını bilirler.
Allah, onların nitelediği şeylerden münezzehtir. (Saffat/149- 159)
Rabbimiz ilahların çokluğu varsayılsa, evrendeki olacakları daha evvel şöyle açıklamıştı.
Eğer o ikisinde [yer ile gökte] Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu [düzenleri bozulurdu]. O halde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların nitelemekte oldukları şeylerden münezzehtir. (Enbiya/22)
93, 94- De ki: “Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyleri bana mutlaka göstereceksen, Rabbim! Bu durumda beni, o zalimler topluluğu içinde kılma.”
95 – Ve şüphesiz Biz, onlara vaat ettiğimiz şeyleri sana göstermeye elbette ki güç yetirenleriz.
96 - Sen, kötülüğü en güzel bir şeyle sav, Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi biliriz.
97, 98 - Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Ve Rabbim! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.”
Bu ayet grubunda Rabbimiz, Resulullah’a, inkârcılardan gördüğü güçlük ve eziyetlerden dolayı Kendisine nasıl dua ve yakarışta bulunması lazım geldiğini bildirmektedir. Elçi, “Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyleri bana mutlaka göstereceksen, Rabbim! Bu durumda beni, o zalimler topluluğu içinde kılma!” diye dua etmelidir. Bu duanın işaret ettiğine göre, çok yakın bir zamanda Mekkeli zalim müşrikleri bir musibet beklemektedir.
Müşrik inkârcılara vaat edilen cezaları vermeye her zaman kadir olduğunu bildiren Rabbimiz, daha sonra “Sen, kötülüğü en güzel bir şeyle sav, Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi biliriz” diye emrederek Resulullah’tan kendisine düşen tebliğ ve uyarı görevini en güzel biçimde; kötülüğü iyilikle savarak sürdürmesini istemiştir. Peygamberimize öğretilen bir diğer konu da, şeytanların kışkırtmalarından, çevresinde şeytan bulunmasından Allah’a sığınması gerektiğidir.
Ancak unutulmamalıdır ki, Elçi’nin şahsında ortaya konulan bu emir ve yöneltmeler aslında bütün müminler için de geçerlidir.
Müşriklerle nasıl mücadele edileceği birçok ayet ile öğretilmiştir:
Ve Allah’a çağırıp/yakarıp salihi işleyen ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir Yakın’dır.
Buna [olgun davranışa] ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur. (Fussılet/33- 35)
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 02:41 PM   #7
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Rabbimiz hiçbir insana, hatta vahşi, gözü dönmüş müşriklere bile kaba davranılmasını uygun görmemiştir:
Rabbinin yoluna hikmetle [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle] ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.
Ve eğer ceza verecek olursanız da sizin cezalandırıldığınızın misli ile ceza verin. Ve eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. (Nahl/125, 126)
İşte sen [o zaman], sırf Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever. (Al-i Imran/159)
Ve Biz onda [Tevrat’ta] onlara, Zata zat, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş yazdık. Yaralara kısas vardır. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için keffaret olur. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. (Maide/45)
Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez. (Şura/40)
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar [daki hakların] dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i Imran/134)
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. (Furkan/72)
Ey iman etmiş olan kimseler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız … Bilin ki şüphesiz Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. (Teğabün/14)
Ve sizden fazlalık ve genişlik sahibi kimseler akrabaya, miskinlere, Allah yolunda göç edenlere vermemekten geri dursunlar; bağışlasınlar, hoş görsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah Gafur’dur, Rahîm’dir. (Nur/22)
De ki:"her ne kadar pisliğin çokluğu hoşunuza gitse de, pis olan şeyle temiz olan şey bir olmaz.” Ey selim akıl sahipleri! Kurtulmanız için Allah’a takvalı davranın. (Maide/100)
99, 100 - Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde, "Rabbim, terk ettiğim şeylerde salihi işlemem için beni geri döndür” dedi. Hayır… Hayır… Bu, şüphesiz onun söylediği bir sözdür. Onların tekrar diriltilecekleri güne kadar onların arkalarında bir engel vardır.
101- Artık Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez].
102- Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir.
103- Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar.
104- Orada onlar, dişleri sırıtır halde iken ateş yüzlerini yalar.
105- Benim ayetlerim size okunmadı mı? Siz de onları yalanlıyor muydunuz?
106, 107- Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.”
108- O [Allah], dedi ki: “Sinin oraya! Bana konuşmayın da.
109 – Şüphesiz Benim kullarımdan bir gurup: "Rabbimiz! Biz iman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin" diyorlardı.
110 - İşte siz onları alaya aldınız; sonunda da onlar, size benim zikrimi/ öğüdümü unutturdu/ terk ettirdi. Ve siz onlara gülüyordunuz.
111 – Şüphesiz ki bugün Ben onlara, sabrettiklerine karşılık verdim; onlar, kazançlı çıkanların ta kendileridir.
Bu ayet gurubunda, aklını kullanmayan, inatçı, müşriklerin ölüm anları, mahşere çıkmaları ve mahşerdeki rezillikleri canlandırılmaktadır. Ölüm anında tüm yaptıkları gözlerinin önüne gelmiş ve her şeyi anlamışlardır. Dönüş için çare aramaktadırlar. Ne var ki, geri dönüş yoktur. Hiçbir kimseden hayır görecek bir durumda da değildirler. Orada adalet terazisi kurulmuş, terazisi ağır basan kendisini kurtarmış, hafif çekenler ise kendilerine yazık etmişlerdir. Onlar cehennemde sürekli kalacaklardır.
Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını- diye onları vefat ettirirken bir görseydin.”
İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde zulmeden biri değildir. (Enfal/50, 51)
O gün müşrikler “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz” diye yalvaracaklar fakat yakarışlarına “Sinin oraya! Bana konuşmayın da!” diye azarla karşılık göreceklerdir.
Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz.” derlerken bir görsen! (Secde/12)
Ve Allah’a karşı yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Hiç şüphe yok ki bu zalimler kurtuluşa eremezler.
Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere: “Hani nerede o batılca inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz.
Sonra, onların fitneleri “Rabbimiz, Allah'a kasem olsun ki, ‘biz müşriklerden değildik’ demekten başka bir şey değildi.”
Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler! O uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılıp kayboldu.
Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, bütün ayetleri görseler de ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek “Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” derler.
Ve onlar, ondan men ederler ve kendileri ondan uzak dururlar. Ve onlar bilinçsizce, yalnızca kendilerini helake sürüklüyorlar.
Ve onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman, “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık!” deyiverdiklerini bir görsen!
Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi yine men edildikleri şeye mutlaka dönmüşlerdi. Evet onlar gerçekten yalancıdırlar.
Ve onlar; “Şu bizim iğreti hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek de değiliz” demişlerdi.
Ve Rabblerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! O [Rabbleri]: “Bu, bir gerçek değil miymiş?” dedi [der]. Onlar: “Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir” dediler [derler]. O [Rabbleri]: “Öyleyse küfretmiş olmanız nedeniyle azabı tadın!” dedi [der].
Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, kesinlikle hüsrana uğramışlardır. Saat [Kıyamet anı] ansızın gelince, onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak derler [diyecekler] ki: “Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!” –Dikkat edin yüklenip durdukları [günahları] ne kötüdür!–
Ve basit hayat [dünya hayatı], sadece eğlence ve oyundur. Son Yurt [Ahiret yurdu] ise, takvalı davrananlar için kesinlikle daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? (En’am/21- 32)
Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.- (Fatır/37)
Sizden birinize ölüm gelip de: ‘Rabbim, beni yakın bir süreye [ecele] kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.
Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiç bir kimseyi kesinlikle ertelemez de. Ve Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Münâfikûn/10, 11)
Ve sen insanları, azabın geleceği gün ile uyar. Artık o zalim kimseler [müşrikler], “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım.” derler. -Daha önce siz, sizin için zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik.- (İbrahim/44, 45)
Onun ilk plâna çıkmasından başka ne bekliyorlar? Onun ilk plâna çıkacağı gün geldiğinde, önceleri onu umursamayanlar, “Rabbimizin elçileri gerçekten bize gerçeği getirmişti. Acaba bizim için aracılık edecek aracılar var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Kuşkusuz kendilerini kayba uğratmışlardı. Uydurdukları şeyler de onlardan ayrılmıştır.” (A'raf/53)
Ve Allah her kimi saptırırsa artık bundan sonra onun için hiçbir Veliy yoktur. Ve sen, azabı gördüklerinde zalimlerin: “Geri dönüş yerine bir yol var mıdır?” dediklerini görürsün. (Şûra/44)
Onlar [Kâfirler] dediler ki: “Rabbimiz! Sen bizi iki kerre öldürdün, iki kere dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkışa bir yol var mı?”
İşte bu, şu sebeptendir: Siz, “bir ve tek” olarak Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. O'na ortak koşulunca da inandınız.” Artık hüküm, o çok yüce ve çok büyük Allah'ındır. (Mü’min/11, 12)
101. ayetteki o gün aralarında soy sop ilişkisi yoktur” ifadesiyle, o gün inkârcıların arasında herhangi bir akrabalık bağının kalmayacağı bildirilmiştir.
İnkârcıların birbirinden kaçacakları, birbirlerini suçlayacakları birçok ayette dile getirilmiştir:
… Bir gün ki o, kişi kaçar kardeşinden,
annesinden, babasından,
eşinden, oğullarından…
O gün onlardan her kişi için kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır. (Abese/34- 37)
O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. Ve bir sıcak dost bir sıcak dosta sormaz. (Mearic/10)
Müminlerin ise böyle bir sorunları yoktur:
Birbirlerinin yüzüne dönüp soruyorlar: “Gerçekte biz daha önce ailemiz içinde korkanlardan idik. Allah bizi kayırdı ve bizi içe işleyen azaptan korudu. Şüphesiz biz daha önce, O’na yalvarıyor idik. Şüphesiz O, iyilik yapanın, acıyanın ta kendisidir. (Tur/25- 28)
Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yeteneği olan kişiler; Allah’ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren,. Rablerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikame etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra'd/19- 24)
Gerçekten cennetin ashabı [cennetlik olanlar] bugün bir meşguliyet içinde sefa sürmektedirler.
Kendileri ve eşleri gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.
Yalnızca onlara, orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır.
Söz olarak [onlara] Rahîm Rabb’den “selâm” [vardır]. (Ya Sin/55- 58)
İşte, kitabı sağ eline verilen, kişiye gelince; o kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve sevinçli olarak ailesine dönecektir. (İnşikâk/7- 10)
112 - O [Allah]: “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi.
113 – Onlar: “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Haydi sayanlara sor.” dediler.
114 – O [Allah]: “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi
115 – Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?
Bu ayetlerde, dünyanın değersizliği, dünyadaki geçici nimetler için ebedi ahıret hayatını feda etmenin yanlışlığı, Rabbimizin mahşerde müşriklerle olan bir diyalogu verilerek anlatılmaktadır:
* Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?
* Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Haydi, sayanlara sor.”
* Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız! Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?
Görüldüğü gibi, dünya nimetlerine takılıp kalarak ahıreti feda edenler, dünya nimetlerine doymadıklarını, onların değersizliğini itiraf etmektedirler. Bunun üzerine kendilerine boş yere yaratılmadıkları, yeryüzünde hayvanlar gibi başıboş bırakılmadıkları, akıllarını iyi kullanmayarak yaratılışlarının gerisinde bir amaç bulunduğunu niye düşünmedikleri sorulmaktadır.
Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? (Kıyamet/36)
Ve kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı. (Rum/55)
116 – İşte gerçek kral Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın arş’ın Rabbidir.
117 - Her kim, hiç bir delili olmadığı halde, Allah ile birlikte diğer bir ilaha yakarırsa, bilsin ki o kimsenin hesabı, ancak Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz kâfirler, iflah olmazlar [durumlarını koruyamazlar, zafer kazanamazlar].
Yukarıdaki tüm açıklamalardan sonra, bu ayetlerde de bilgisi, belgesi olmadan hâlâ yanlışta ısrar edenlere seslenilmiştir:
İşte gerçek kral Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın Arş’ın Rabbidir. Her kim, hiç bir delili olmadığı halde, Allah ile birlikte diğer bir ilaha yakarırsa, bilsin ki, o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz kâfirler, iflah olmazlar [durumlarını koruyamazlar, zafer kazanamazlar].
Arş, “taht, hükümdar koltuğu” demektir. Sözcüğün burada “saygın” sıfatıyla beraber kullanılmış olması, bu tahtın sıradan bir taht olmadığını ifade etmektedir. Rabbimiz kendisini “saygın taht”ın sahibi olmakla niteleyerek evrenin kontrolünün sadece kendisinde olduğuna, mülkünü kimseyle paylaşmadığına dikkat çekmektedir.
Ve de ki: “Hamd [övgü], hiçbir çocuk edinmeyen, mülkte kendisi için herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan, Allah’a özgüdür.” Ve O’nu [Allah’ı] büyüttükçe büyüt [ululadıkça ulula]! (İsra/111)
O [Allah], geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Hepsi adı konmuş bir müddet için akıp gidiyor. İşte bu, mülk kendisinin olan sizin Rabbinizdir. O’nun astlarından yakardığınız kimseler bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip olamazlar. Onları çağırırsanız onlar, çağrınızı işitmezler, işitseler bile size cevap veremezler, Kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Sana her şeyden haberdar olan [Allah] gibi [kimse] haber veremez. (Fatır/13, 14)
De ki: “Allah’ın astlarından yakarıp durduğunuz ortak koştuğunuz kimseleri gördünüz mü? Gösterin bana, yeryüzünden neyi yaratmışlardır? Ya da onlar için göklerde bir ortaklık mı var? Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Bilakis o zalimler, birbirlerine aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar.
Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yok oluvermekten, Allah tutuyor. Ant olsun ki eğer onlar [gökler ve yeryüzü] yok oluverirlerse, onları O’ndan sonra kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır. (Fatır/40, 41)
Allah, sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldüren ve sizisizi diriltendir. Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak kimse var mı? Allah, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir. (Rum/40)
De ki: “Gördünüz mü [düşündünüz mü]; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?” Bak, Biz ayetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra da onlar sırt çevirip engelliyorlar? (En’am/46)
Allah, kendisinden başka ilah diye bir şey olmayandır, Hayy’dir, Kayyum’dur. Kendisini uyuklama ve uyku yakalamaz. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O’nun içindir. Kendisinin izni olmadan yanında şefaat edecek olan kimmiş? O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir. Onlar ise, O'nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsisi, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır. Onların ikisini de korunması O'na zor gelmez. Ve O, Aliyy’dir, Azîm’dir. (Bakara/255)
118 – Ve de ki: “Rabbim! Bağışla ve merhamet et! Ve Sen merhametlilerin en hayırlısısın.”
Surenin bu son ayetinde Rabbimiz, Elçi’sine “Rabbim! Bağışla ve merhamet et! Ve Sen merhametlilerin en hayırlısısın” diye yakarmasını emretmiştir. Rabbimiz bu dua ile bize kendisinden başka sığınacak bir kapının olmadığı mesajını vermektedir.
Bu dua aslında tüm insanlık için de büyük bir nimettir. Herkesin aynı şekilde Rabbimize sığınması O merhametliler merhametlisinden bağışlanma ve merhamet istemesi gerekir.
Nuh peygamber de insanlığa aynı doğrultuda çağrıda bulunmuştu:
Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Size mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın.” (Nuh/10-12)
Allah doğrusunu en iyi bilendir
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. August 2009, 02:42 PM   #8
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

MUT`A NİKÂHI
Nikâh/evlenme konusu işlenirken değinmek zorunda olduğumuz ayrıntılardan birisi de “Mut’a Nikâhı”dır. Zira tarih içinde unutulup gitmesi gereken ve İslâm öncesi bir uygulama olan “Mut’a Nikâhı”, belirli çevrelerce zaman zaman gündeme taşınıp zihinlerin karıştırılmasında bir araç olarak kullanılmaktadır. Ne yazık ki, dindarından cahiline kadar halkımızın hiçbir kesimi bu konuda yeterince bilgili değildir. İslâmî değerlere yönelme eğiliminin güç kazandığı dönemlerde, bu eğilimin önüne set çekmeye gücü yetmeyenler, geçmişte ve günümüzde son çare olarak daima İslâm ilkelerini yozlaştırma yoluna başvurmuşlardır. Bugün de aynı süreç yaşanmaktadır. Vahiy karşıtı kesimler, bildik tavırlarının bir sonucu olarak bu konuda sinsice davranmakta ve insanlarımızın zihinlerine fevkalade mahirane tuzaklar kurmaktadır. Ortaya çeldirici fikirler, zihin karıştırıcı konular atarak her ne pahasına olursa olsun, Allah’ın Dini’nin imajını bozmaya, kalpleri İslamî değerler ve kavramlar konusunda kuşkuya düşürmeye çalışmaktadırlar. Esefle belirtmek gerekir ki, bu konuda pek de başarısız olmamaktadırlar.
İnsanlığın kapitalizm, sosyalizm ve diğer beşerî düzenler altında maddi ve manevi acılar yaşadığı, hüsran ve bunalım içinde kıvrandığı çağımızda, Şeytan ve avenesi, akıllı kimselerin, özellikle de gençlerin İslâm’a duydukları ilgi ve eğilimi hazmedememekte, toplumda İslâm diye İslâm olmayan konuların tartışılması yönünde müfsitçe ve münafıkça bir kampanya yürütmektedir. Tercih edilen konular, modern fikir akımlarının aşkın/müteal değer algısından yoksun perspektiflerinin bir sonucu olarak ortaya atılan “kadın-erkek eşitliği”, “cinsel özgürlük”, “kölelik”, “insanın kökeni” “Kutsal kitaplar ve mitolojik anlatımlar”, “dogmatizm ve akılcılık”, “sanat ve yaratıcı özgürlük” gibi konulardır. Vahiy düşmanları, bu konular ekseninde ele aldıkları dini değer ve kavramları Müslümanların kendi dinleri hakkındaki ilgisizlik ve bilgisizliklerini de malzeme yaparak bu tartışma alanlarına sürmekte, zehirli ima, işaret ve hatta açık iftiralarla halkımızı kendi inanç değerlerine yabancılaştırmaya çalışmaktadır. Ancak bu tartışma alanlarının en can alıcı noktası yine de cinsellik ve cinsel hayatla ilgili konulardır. Bu konular, cinsel dürtülerin de motive edilmesiyle okuyucuların, seyircilerin ve dinleyicilerin hoşlarına gidecek şekilde ele alınmakta, bu suretle İslâm dışı öğretilerle sahte ve zararlı bir Müslüman tipi oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Bu doğrultuda olmak üzere, zaman zaman kotarılıp kamuoyu önünde tartışılan konulardan biri de “Mut’a Nikâhı”dır. Bu nedenle, güncelleşmiş bu konu hakkında halkımızı bilgilendirmeyi gerekli görüyoruz.
“Mut’a” sözcüğü, dilimizde “faydalanmak, kâr elde etmek, çıkar sağlamak” anlamında kullandığımız “temettu” sözcüğüyle aynı kökten türeyen ve aynı anlamı taşıyan bir sözcüktür.
“Mut’a Nikâhı” da kısaca “kâr, çıkar amacıyla yapılan nikâh anlamına gelmektedir. Ancak Fıkıh terminolojisiyle ifade etmek gerekirse, “Mut’a Nikâhı”, “ücret karşılığı belli bir süre için yapılan nikâhtır/evliliktir.”
Bu tür nikâhta, normal nikâhın şartları olan mehir, nafaka, nesep, ünsiyet, veraset, talak/boşanma ve iddet gibi olgular söz konusu değildir. Süre biter, her şey biter. Mut’a Nikâhı, İslâm öncesi Arap kültürüne ait bir nikâh çeşididir.O çağlardaki kadınlar bilgisiz, haklardan mahrum, aç ve sefil idiler.
İslâm dininin niye geldiği, Kur’ân’ın niye indiği, Resulullah’ın niye gönderildiği bilindiği takdirde, bu konunun da doğru anlaşılacağına inanıyoruz. İslam öncesinde Arapların vahşeti, her alandaki yoğun cehaletleri bilinen bir durumdur. Cahiliye Araplarının kadın hakları, aile düzenleri konularında da insanlığın aleyhine birçok uygulamaları mevcuttu. Bu gayri insani, gayri vicdani uygulamalardan bir tanesi de “Mut’a Nikâhı” idi.
Konu hakkında biraz daha ayrıntılı inceleme yapmak yararlı olacaktır: Ayşe Valide’miz şöyle haber vermiştir:
Cahiliyet zamanında nikâh dört çeşitti. Bunlardan birisi, bu gün insanların yapmakta oldukları nikâhtır. Şöyle ki: Erkek, diğer bir erkekten velâyetindeki kadını yahut kızını ister, akabinde o kadının mehrini tayin edip miktarını belirler. Sonra da o kadını nikâh eder.
Diğer bir nikâh şekli şudur: Erkek, kendi karısı hayızından [regl günlerinden] temizlendiği zaman karısına “Kendini filan kimseye gönder de, ondan seninle cinsel ilişki yapmasını iste!” derdi. Kadının, (kocasının) cinsel ilişki yapmasını istediği o erkekten gebe kaldığı anlaşılıncaya kadar, kocası asla kadınına dokunmayıp ondan ayrı dururdu. Kadının gebeliği belirince, kendi kocası isterse o gebe kadınla cima ederdi. Kocası bu başka erkekle cinsel ilişki kurma işini ancak çocuğun necipliğine, asaletine rağbet ettiği için yapardı. İşte bu nikâh, “Nikâhu’l-İstibzâ’” [başkasından cinsi münasebet isteme] olur.
Diğer bir nikâh şekli de şudur: On kişiden az bir cemaat toplanırlar da bunların hepsi bir kadının yanına giderler ve her biri ayrı ayrı kadınla cima eder. Neticede kadın bundan gebe kalıp da doğurduğu ve doğumdan birkaç gece geçtiği zaman o erkeklere haber gönderir. Artık o erkeklerden hiçbiri gelmezlik edemez. Nihayet hepsi kadının yanında toplanırlar. Kadın onlara hitaben:
“İşinizden meydana gelip de doğurmuş bulunduğum çocuğu tanıdınız. Bu çocuk, senin çocuğundur ey filan!” der.
Ve kadın, onlardan arzu ettiği kimsenin adını söyler. Böylece kadının çocuğu, o adamın nesebine katılır. İsmini söylediği o erkek, bu çocuktan çekinmeye, yani onu kabul etmemeye muktedir olamaz.
Dördüncü nikâh çeşidi şöyledir: Birçok insanlar toplanırlar da bir kadının yanına girerler. O kadının yanına giren erkeklerden hiç biri çekinmez. Bu kadınlar bir takım fahişelerdir ki, bunlar kendi kapıları üzerine bir alamet olsun diye birer bayrak dikerlerdi. Artık kim isterse bu bayraklı kadınların yanına girer. Bunlardan biri gebe kalıp da çocuğu doğurduğu zaman, o erkekler kadın için toplanırlar ve kendileri için birkaç kâif, yani iz sürmekte hünerli kimseler çağırırlar. Sonra bu kâifler o kadının çocuğunu, karar verdikleri kimsenin nesebine katarlar. Böylece çocuk onun soyuna katılır ve o şahsın çocuğu diye çağrılır. O zat bundan çekinemez.
Nihayet Muhammed (as) hakk ile peygamber gönderilince insanların bu günkü nikâhı müstesna olmak üzere, bu cahiliyet nikâhlarının hepsini kaldırdı.” (Sahih-i Buhârî; Nikah Bölümü, Hadis No: 60, Ebu Davud; Talak Bölümü, Hadis No: 33)
Ayşe Valide’mizden gelen bu rivayeti şerh eden şârihler ve tarih araştırmacıları, İslâm öncesinde câhil Araplar arasında tam yedi çeşit nikâh olduğunu belirtmektedirler: (İbn-i Hacer; Fethu’l-Bâri, c:2, s:88)
1- Bu günkü uygulanan nikâha yakın, kadının velisinden istenmesiyle, karşılıklı rızadan sonra mehir ödenerek yapılan müebbed nikâh.
2- Mut’a Nikâhı (Yukarıda tarif etmiştik.)
3- İstibza Nikâhı: Daha asaletli bir nesil elde etmek için, erkeğin hanımını, hayız halinden çıkınca, hamile kalması için bir başka erkeğe göndermesidir. Kadın hamile kalıncaya kadar kocası ona temasta bulunmazdı.
4- Bedel nikahı: Bu, iki erkeğin, hanımlarını karşılıklı olarak değiştirmeleridir.
5- Hıdn nikahı: Bu, kadınların gizlice dost edinmeleri şeklinde hasıl olan nikahtır. (Kur’ân’ı Kerim bu çeşit haram münasebete Nisa/25 ve Maide/5’te değinmektedir.)
6- Fahişeliği meslek yapan ve bunu kapısına diktiği bayrakla ilan eden kadınların nikahı: Çocuk sahibi olduğu takdirde kendisine temas eden erkekleri toplar, getirilen bir Kâif’in hükmüyle onlardan birisini baba tayin ederdi. (Kâif: Nesep tespiti yapabilen bilirkişi demektir. Şimdilerde DNA tespiti yapıldığı gibi, o dönemlerde de bu işi alelusul yapanlar vardı.)
7- On kişiden az bir grup bir kadınla sırayla temasta bulunur, hamilelik halinde kadın bunları çağırır, en ziyade hoşuna gideni baba ilan eder, erkek buna itiraz edemezdi.
Bu bilgiler, insanlığın cinsellik ve aile konularında ne kadar trajik dönemler geçirdiğini gözler önüne sermektedir. Ancak şunun özellikle belirtilmesi gerekir ki, bu trajik durumlar sadece Cahiliye Arapları için söz konusu değildi. İslam öncesinde birçok toplumun farklı düzeylerde farklı sapkın cinsel davranışları vardı.
Dikkat çekmek istediğimiz bir konu da, Arapça kökenli olan “nikâh” sözcüğünün bugün toplumda algılanan “nikâh” terimiyle birebir örtüşmeyen bir anlama sahip olduğu gerçeğidir. Nakillerden de anlaşılacağı gibi, Cahiliye Araplarında “nikâh” kavramıyla ifade edilen cinsel davranışların bir kısmı, “fuhuş”, “metreslik”, “birlikte yaşamak”, “seks köleliği” gibi adlarla bugün bizde ve diğer dünya toplumlarında yaygın olarak görülen cinsel davranışların birebir aynısıdır.
Resulünü insanlığa gönderip bizi bu rezilliklerden kurtaran, kadını ve aileyi karanlıklardan izzete ve aydınlığa çıkaran Yüce Rabbimize ne kadar hamd ve sena etsek azdır.
PEYGAMBERİMİZ MUT’A NİKÂHI’NA İZİN VERDİ Mİ?

Eldeki rivayet ve tarih belgelerine bakılırsa Peygamberimiz iki defa bu nikâha izin vermiştir. Rivayetleri sunuyoruz:
Rivayet 1:
İbn Mes’ûd anlatıyor:
“Biz Resulullah ile birlikte gazveye çıkmıştık. Beraberimizde kadın yoktu. “Husyelerimizi aldırmayalım mı?” diye sorduk. Bizi bundan yasakladı, sonra da muvakkat istifade hususunda bize ruhsat tanıdı. Herhangi birimiz, bir elbise mukabilinde, kadınla bir müddet için nikâh yapıyorduk. (Buhârî; Tefsir, Maide/9 hakkında, Nikâh; Hadis No: 6)

Rivâyet 2:
Seleme İbnü’l-Ekvâ anlatıyor:
“Resulullah Evtas Gazvesi yılında Mut’a’ya ruhsat verdi. Sonra da onu yasakladı.” (Buhârî; Nikâh, Hadis No: 31)
Rivâyet 3:
İbn Abbas anlatıyor:
“İslam’ın evvelinde Mut’a vardı. Kişi yabancı bir beldeye gelince, oradan yerli bir kadınla, orada kalacağını tahmin ettiği müddet miktarınca nikâh yapardı. Kadın böylece onun eşyasını muhafaza eder, gerekli işlerini görürdü. Bu hal: “Onlar namuslarını korurlar. Ancak hanımlarına ve cariyelerine karşı müstesna, bunlarla olan yakınlıklarından dolayı kınanmazlar(Mü’minun/6) ayeti ininceye kadar devam etti. Bu ayet gelince Mut’a haram ilan edildi” (Tirmizi; Nikah, Hadis No: 28)
Rivâyet 4:
Muhammed İbn el-Hanefiyye anlatıyor:
“Hz. Ali, İbn Abbas’a dedi ki: “Resulullah Hayber gazvesi günü, kadınlarla Mut’a’yı, ehli eşek etlerinin yenmesini yasakladı.” (Buhârî; Nikah, Hadis No: 31)
Benzer daha birçok rivayet söz konusudur. Rivayetlerin genelinden çıkan sonuç, Peygamberimizin Mut’a Nikâhı’nın uygulanmasına iki sefer fırsat verdiği, fakat daha sonra bu tür nikâhı yasakladığıdır.
MUT’A NİKÂHI’NIN YASAKLANMASI:
Kur’ân’ın def’aten bir kerede toplu olarak inmediği, bu nedenle de dinimizdeki haram-helal hükümlerin hepsinin bir kerede ortaya konulmadığı daha önce de birçok kez dile getirilmişti. Bu husus Kur’ân’da şöyle yer almıştır:
İnkâr edenler: “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?” de dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyledir [parça parça indirdik]. Ve Biz onu tane tane okuduk.
Onların sana getirdikleri her bir meselede Biz mutlaka sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmişizdir. (Furkan/32, 33)
Allah’ın hükümleri iyice anlaşılsın, anlaşılan hükümler gönüllere iyice yerleşsin, ortaya çıkan problemler teker teker çözülsün diye Kur’ân tam yirmi üç senede parça parça inmiştir. Bu süreçte, hakkında henüz vahiy gelmeyen konulardaki geleneksel uygulamalar Allah nimetini tamamlayana kadar devam etmiştir. Bazı rivayetlerde Resulullah “haram etti”, “helal etti” gibi ifadeler görülüyorsa da, bunlar kesinlikle doğru değildir. Resulullah’ın teşri/yasama yetkisi yoktur, icra/yürütme yetkisi vardır. O, hiçbir şeyi haram ya da helal edemez. Ancak Allah’ın haram veya helal ettiğini uygular ve tebliğ eder.
Nakillerde Resulullah’ın izin verdiği belirtilen Mut’a Nikâhı ile ilgili olaylar henüz İslâmî ilkeler oluşmadan evvel cereyan etmiştir. Bunun daha başka örnekleri de vardır: Peygamberimiz, Nur suresinin zina hükümlerini düzenleyen 2. ayeti gelip de zina cezası belirlenmeden önce, Ehlikitap kültürüne ve Medine Sözleşmesi kurallarına göre [18- 22. maddeler] Ehlikitap’tan zina suçlularına recm uygulamıştır. Keza Medine’ye vardığı zaman bir süre Beytü’l-Makdis’i kıble edinmiş, vahiy geldikten sonra ise Mescid-i Haram’a yönelmiştir. Vahiy geldikten sonra derhal vahiydeki ilkeleri uygulamaya başlamıştır. Mut’a Nikâhı’na izin vermesi olayı da bunlar gibi bir uygulamadır. Cahili kültürün henüz temizlenmediği bir zamanda gerçekleşmiştir.
Şimdi, izin konusundaki şu rivayete tekrar bir göz atalım:
İbn Abbas anlatıyor:
“İslam’ın evvelinde Mut’a vardı. Kişi yabancı bir beldeye gelince, oradan yerli bir kadınla, orada kalacağını tahmin ettiği müddet miktarınca nikâh yapardı. Kadın böylece onun eşyasını muhafaza eder, gerekli işlerini görürdü. Bu hal: “Onlar namuslarını korurlar. Ancak hanımlarına ve cariyelerine karşı müstesna, bunlarla olan yakınlıklarından dolayı kınanmazlar(Mü’minun/6) ayeti ininceye kadar devam etti. Bu ayet gelince Mut’a haram ilan edildi” (Tirmizi; Nikah, Hadis No: 28)
Sebre İbn-ü Ma’bed el Cühenî anlatıyor:
“Resulullah şöyle buyurdular: “Ey insanlar! Ben sizin kadınlarla Mut’a yapmanıza izin vermiştim. Şimdi Allah Teâlâ onu kıyamet gününe kadar haram etmiş bulunmaktadır. Öyleyse, kimin yanında böyle nikâhlı bir kadın varsa, artık ona yol versin. Onlara ücret olarak verdiklerinizden herhangi bir şey geri almayın.” (Müslim; Nikâh, Hadis No: 21)
Ebu Hüreyre anlatıyor:
Mut’a’yı talak, iddet ve miras [ile ilgili ilahi hükümler] haram kılmıştır.” (Darukutni; 3,259)
İbn-i Mes’ud şöyle demiştir:
Mut’a mensuhtur. Onu İslâm’ın getirdiği talak, mehir, iddet ve miras hükümleri neshetmiştir.” (Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, 7/207)
İbn-i Hibban bu rivayeti İbn Mes’ud’un değil, direkt Resulullah’ın sözü olarak nakleder.
Bu rivayetler hiçbir yoruma ve açıklamaya meydan vermeden konumuzu aydınlatmış olsa gerektir.
MUT’A NİKÂHI’NIN SAKINCALARI:
Mut’a Nikâhı, kadının cinsiyetine, cibilliyetine, kişiliğine, duygularına ve onuruna yapılan bir saldırıdır. Onu insanlıktan alıp, alınan satılan, kiralanan bir meta durumuna düşürmektedir. İslam böyle bir rezilliğe ne cevaz, ne de fırsat verir. Zaten aklı başında bir kimse de, özellikle de kadın, böyle bir rezaletin parçası olmaz.
Dinimiz çocukları değerli birer emanet olarak görür. Onlara ihanet edilmemesini, sağlıklı, eğitimli olarak yetiştirilmelerini emreder. Mut’a Nikâhı’ndan doğan çocuklar heder olur. Sağlıklı büyümeleri, öğretim ve eğitimlerinin sağlanması mümkün olmaz. Çünkü kiralık kadından doğan çocuğa kimse sahip çıkmaz. Bu da onların doğurana ve topluma bela olmaları riskini doğurur. Hele de bu çocukların kız olmaları durumunda, hal ve akıbetlerinin ne olabileceği kolayca tahmin edilebilir. Mut’a Nikâhı sonrasında, dinimizde haram edilen, nikâhla ilgili birçok mahzurun doğması muhtemeldir. Mesela: Birisi gidip babasının Mut’a Nikâhı yaptığı kadınla evlenebilir; Mut’a Nikâhı mahsulü olan kız kardeşiyle evlenebilir; halasıyla, teyzesiyle evlenebilir. Bu ihtimalleri uzatabiliriz.
Mut’a Nikâhı sonrasında miras hukuku uygulanamaz. Varis ve muris tespiti mümkün olmaz.
MUT’A NİKÂHINA CEVAZ VERENLERİN DELİLLERİ:
Açıkça iyi niyetli olmadıklarını söyleyebileceğimiz bazı kesimler, geçmişten bu yana Mut’a Nikâhı ile İslâm ümmeti arasında fitne çıkarabilmenin yollarını aramışlardır. Cinsel bakımdan sömürülenler ile buna alet olanların bir süre sonra suçu İslâm dinine yükleyeceklerini öngörüyorlardı. Böylece akılları sıra insanlıkla ve insanlık onuru ile ilgisi olmayan bu tür uygulamalar yüzünden İslâm dinini gözden düşürebileceklerini hesaplamışlardı.
Bu kesimin kendilerince delil olarak öne sürdükleri hususlar şunlardır:
1-İbni Mes’ud’a nispet edilen bir kıraatte, güya Nisa/24’ün “femestemta’tum bihi minhunne fâtuhunne ucûrahunne [O halde onlardan nimetlendiklerinizin mehirlerini onlara verin. …]” cümlesinde bir de “ila ecelin [belirlenen müddet kadar]ibaresi de varmış. Bu da Mut’a Nikâhı’nı ifade etmekteymiş.
Böyle bir ifade ve nakil hiçbir Sünnî kaynakta yoktur. Ayrıca böyle bir ibarenin varlığı ayetin cümle yapısını etkiler ve ayette anlam bozuklukları meydana getirir.
Böyle bir delil iddiası ile ortaya çıkıp “İslâm’da Mut’a Nikâhı vardır” demek, Kur’ân’ın nikâh, miras, iddet ve talak hükümlerine yüz dönmektir.
2- Sahabeden gelen eksik nakiller: Sahabe ve tabiinden herkes imkânları ölçüsünde gördüklerini, duyduklarını başkalarına aktarmıştır. Bu zatlar aktardıklarının dini bir kaynak olacağını bilemezlerdi. O nedenle nakillerinde konunun ayrıntılarına girmemişlerdir. Bu yüzden de birbiriyle çelişen nakilleri söz konusudur. Mesela İbn Abbas’tan bir konuda birkaç çelişik rivayet söz konusu olabilmektedir. Mut’a ile ilgili olarak da tutarsız birçok rivayet vardır. Araştırmacılar ve bunların kritiğini yapan bilginler, bu tutarsızlıkların sahabelerin konudan yeterli derecede haberlerinin olmadığından kaynaklanmış olduğunu belirtmişlerdir. O günkü iletişim araçları bu günkü gibi hızlı ve yaygın olmadığından, sahabenin birçoğunun İslâmi hükümleri yıllar sonra öğrenmiş olduğunu açıklar ve bunu örneklendirirler.
1-Mut’a Nikâhı’nın Allah tarafından değil de Ömer tarafından yasaklandığı iddiası:
Bazı rivâyetlerde “Ömer Mut’a Nikâhı’nı yasakladı” gibi nakiller vardır. Mesela:
Cabir anlatıyor:
“Resulullah ve Hz. Ebu Bekir zamanlarında bir avuç hurma ve un mukabilinde birkaç gün boyu devam eden Mut’a Nikâhı yapardık. Bu hal Hz. Ömer’in Amr b. Hureys hadisesi vesilesiyle Mut’a’yı yasaklamasına kadar devam etti.” (Müslim; Nikah, Hadis No: 16)
Cabir’den gelen bu rivayetteki yasaklama haberinin iyi tahlil edilmesi gerekir. İlinti kurulan olay üzerinden yapılan tarih hesaplaması, Mut’a Nikâhı’nın yasaklanmasının Halife Ömer’in halifeliğinin ortalarına denk geldiğine delalet etmektedir. Bu da o zamana kadar Mut’a Nikâhı’nın haramlığını bilmeyenlerin, duymayanların, dolayısıyla kıyıda köşede, taşrada kimilerinin Mut’a Nikâhı yapmaya devam ettiğini göstermektedir.
Nakillere göre, yasaklama tarihiyle ilintili olay şöyle gerçekleşmiştir: Halife Ömer döneminin ortalarında Kûfe’ye gelen Amr b. Hureys, bir cariye ile Mutâ Nikâhı yapar ve cariye hamile kalır. Gelip durumu Halife’ye anlatır. Halife bu vesile ile yasağın bütün müminlerce henüz bilinmediğini anlar. Konuyu bir hutbe konusu yapar ve bugünkü tabiriyle ifade etmek gerekirse, “genelge” mahiyetindeki bu hutbesinde Mut’a’nın haram olduğunu, işleyenin zina cezasıyla cezalandırılacağını bildirir. Müslümanların hiç birinden Ömer’e karşı tepki gelmez [Geniş bilgi için: İbn Mace, Nikâh, Hadis No: 44; Muvatta, Nikâh, Hadis No: 41).
Kaynaklardan da anlaşılan, Mut’a’nın yasaklanmasının Ömer’in içtihadı olmadığıdır. Bu nedenle, karşı bir içtihat yapılması da söz konusu değildir.
Şia bu konuya Halife Ömer’in içtihadı olarak bakmakta, gerek mezhep taassubu ve gerekse Ömer’e duydukları kin yüzünden Mut’a uygulamasını sahiplenme durumuna düşmektedir. Şîa’nın objektif, tarafsız nakillere itibar etmeyip hep Şiî kökenli nakilleri dikkate aldığı göz önünde tutulursa, bu konudaki yaklaşımlarının yeterince sağlıklı olmadığı daha da iyi anlaşılır.
Şia genel olarak Mut’a’yı caiz görse de, mezhep ileri gelenleri, üst düzey Şîîler bunu tasvip etmezler; tersine, çirkin bulurlar. Mut’a’yı alt tabakaya [avama] reva görürler. (Tûsî)
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22. October 2016, 05:15 AM   #9
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 215 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 22
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

Alıntı:
ÖmerFurkan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
TAHLİL:
1.Kesinlikle, inananlar felah buldular [durumlarını korudular/ zafer kazandılar]....
5- 7.Ve onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir, -Eşleri veya yeminlerinin sahip oldukları ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar, oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.
Konumuz olan ayette "veya sözleşmelerinin sahip oldukları" ifadesi ile anlatılan kadınlar bunlardır.
Ilginiç.

Iffetlerini koruyanlar
ayet 5'e göre kadin-erkek BÜTÜN inanan kimselerdir
ama sayin Hakki Yilmaz'a göre yalnizca erkekler.

Kadinin ADI yok.

O yüzden
inanan erkeklerin sözlesmelerinin sahip oldugu kadinlar var,
inanan kadinlarin sözlesmelerinin sahip oldugu erkekler yok.

Neden?

Inanan kadinlarin sözlesmelerinin sahip oldugu erkekler o kadinlara NEDEN helal olmuyor
inanan erkeklerin sözlesmelerinin sahip oldugu kadinlar o erkeklere helal olup dururken?

Allah'in... ayetinde yapmadigi kadin erkek ayrimini
insanlarin... tahlillerinde yapmalari neyin nesidir?

Konu Hasan Akçay tarafından (24. October 2016 Saat 12:40 AM ) değiştirilmiştir.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 22. October 2016, 09:33 PM   #10
kuman
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Mar 2013
Mesajlar: 641
Tesekkür: 77
125 Mesajina 170 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 20
kuman has much to be proud ofkuman has much to be proud ofkuman has much to be proud ofkuman has much to be proud ofkuman has much to be proud ofkuman has much to be proud ofkuman has much to be proud ofkuman has much to be proud of
Standart

610 yıllarda kadının adının olmaması olabilir mi?
kuman isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
giriş, mü’minun, suresine


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:39 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2022, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam