hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE TEBYîNÜ'L -KUR'AN İŞTE KUR'AN ve VİDEOLARI Hakkı Yılmaz > İniş Sırası ile Sureler > 91.Mümtehine Suresi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 8. August 2010, 11:06 PM   #1
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 234
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart 91.Mümtehine Suresi

91 (60). Mümtehine Suresi
MEDENÎ, 13 ÂYET

GİRİŞ

Medenî olan ve 91. sırada indiği kabul edilen bu sûre, adını, 10. âyette geçen فامتحنوهنّ [femtehınûhunne/onları imtihan edin] sözcüğünden alır. Sûreye ad olan kelime, ممتحِنة[mümtehine] ya da ممتحَنة[mümtehane] şeklinde telaffuz edilir. Şâyet ح [ha] harfi “kesre” [“ı” sesli] okunursa, “imtihan eden” anlamına, “fetha” [“a” sesli] okunursa, “imtihan olunan kadın” anlamına gelir. Mümtehane [imtihan olunan kadın] olduğunu kabul edenler, bunu, sûrenin, hakkında nâzil olduğu kadına izafe ederler. Târih kayıtlarına göre bu kadın, Ukbe b. Ebî Muayt'ın kızı Umm Gülsüm'dür. Bu hanım, Abdurrahmân b. Avf'ın hanımı idi. Abdurrahmân'ın oğlu İbrâhîm bu kadından doğmuştur.

Sûrede genel olarak iman esasları çerçevesinde savaş hukuku ve uluslar arası ilişkiler konu edilir.

Sûrede değinilen olaylar ve emredilen ilkeler dikkate alındığında, sûrenin Mekke'nin fethinden kısa süre önce ve Mekke'ye yapılan sefer esnasında indiği anlaşılır.

https://youtu.be/7PBkNCHwzCw Hakkı Yılmaz Kuran ve İslam 455. Bölüm. Mümtehine Suresi 1. Bölüm.

RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA

MEAL:

1. Ey iman etmiş kimseler! Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, size hakktan gelen şeyleri inkâr ettikleri hâlde, onlara sevgi ulaştırarak; onlara sevgiyi gizleyerek Benim düşmanımı ve kendinizin düşmanını velîler edinmeyin. Onlar, Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Elçi'yi ve sizi çıkarıyorlar. Oysa Ben sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri en iyi bilenim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun ta ortasından sapmıştır.

2. Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar, “keşke inkâr etseniz” istemektedirler.

3. Kıyâmet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermezler. O [Allah], aranızı ayırır. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.

4-5. İbrâhîm'de ve o'nunla beraber bulunanlarda –İbrâhîm'in babası için, “Senin için mutlaka mağfiret dileyeceğim. Ve Allah'tan olan hiç bir şeye gücüm yetmez” demesi hariç– kesinlikle sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve sizin, Allah'ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz sizi inkâr ettik. Ve siz bir tek olarak Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda ebedî bir düşmanlık ve buğz belirmiştir. Rabbimiz! Yalnız Sana dayandık, Sana yöneldik. Ve dönüş ancak Sanadır. Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne kılma! Bizi bağışla! Rabbimiz! Şüphesiz Sen azîz ve Hakim'in ta kendisisin” demişlerdi.

6. Andolsun, onlarda sizin için; Allah'ı ve âhiret gününü uman kimseler için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse bilsin ki, şüphesiz Allah, zenginin, hamde layık olanın ta kendisidir.

7. Belki Allah, sizlerle onlardan kendilerine karşı düşmanlık beslemekte olduğunuz kimseler arasında bir sevgi kılar. Allah, en iyi güç yetirendir. Ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

8. Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever.

9. Allah ancak, sizi, sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardımlaşan kimseleri velîleştirmenizi [koruyucu, gözetici, yönetici yapmanızı] yasaklar. Kim onları velîleştirirse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir.

10. Ey iman etmiş kimseler! Mü’min kadınlar göçmenler olarak size geldiği zaman, hemen onları imtihan edin. –Allah onların imanlarını daha iyi bilir.– Artık, eğer siz de onların inanmış kadınlar olduğunu öğrenirseniz, artık onları kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar [göç eden mü’min kadınlar], onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmazlar. Onlara [kâfir kocalarına] sarfettiklerini verin. Ücretlerini [mehirlerini] kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. İşte bu, Allah'ın hükmüdür, ki aranızda O, hükmeder. Allah çok bilendir, çok iyi yasa koyandır.

11. Eğer eşlerinizden biri, sizden kâfirlere kaçar da siz de misillemede bulunursanız, eşleri gitmiş olanlara, harcadıkları kadar verin. Ve siz Kendisine inandığınız Allah'a takvâlı davranın.

12. Ey Peygamber! İnanmış kadınlar sana Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri, ma‘rûfta sana isyan etmemeleri üzerine biat ederek [bağlılık yemini ederek] gelirlerse, hemen onların biatlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

13. Ey iman etmiş kimseler! Allah'ın gazap ettiği toplumu velîleştirmeyin [yönetici-idareci yapmayın]. Kâfirlerin, mezarlık halkından ümit kestiği gibi kesinlikle onlar âhiretten ümit kesmişlerdir.

TAHLİL:

1. Ey iman etmiş kimseler! Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, size hakktan gelen şeyleri inkâr ettikleri hâlde, onlara sevgi ulaştırarak; onlara sevgiyi gizleyerek Benim düşmanımı ve kendinizin düşmanını velîler edinmeyin. Onlar, Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Elçi'yi ve sizi çıkarıyorlar. Oysa Ben sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri en iyi bilenim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun ta ortasından sapmıştır.

2. Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar, “keşke inkâr etseniz” istemektedirler.

3. Kıyâmet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermezler. O [Allah], aranızı ayırır. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.

Bu âyetlerde mü’minlerin, ana-baba, kardeş, akraba olsa bile kâfirlerle olan ilişkilerinde dikkat etmeleri gereken noktalar bildirilmektedir.

Âyetlerde verilen direktifleri belirlemeden önce, bu âyetlerin inişine neden olan olaylara bir göz atalım:

Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları... velîler edinmeyin buyruğu ile ilgili olarak hadis imamları –lafız Müslim'in olmak üzere– Ali'den (r.a) şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Rasûlullah (s.a) beni, ez-Zübeyr'i ve el-Mikdad'ı göndererek, “Ravdatu Hâh denilen yere gidin. Orada beraberinde bir mektup bulunan hevdecte bir kadın bulacaksınız, o mektubu ondan alın” dedi.

Bunun üzerine yola koyulup atlarımızı koşturduk. Kadını bulduk ve ona, “Mektubu çıkar” dedik. “Beraberimde mektup falan yok” dedi. Biz, “Ya mektubu çıkartırsın veya elbiselerini çıkartırsın” dedik. Bunun üzerine o, saçının örükleri arasından mektubu çıkardı, biz de mektubu Rasûlullah'a (s.a) getirdik. Mektup, “Hâtıb b. Ebî Belta'dan...” diye başlıyor ve Mekkelilerden birtakım müşriklere Rasûlullah'ın (s.a) bazı durumlarını haber veriyordu. Rasûlullah (s.a), “Ey Hâtıb! Bu da ne?” diye sordu. Hâtıb, “Acele etme ey Allah'ın Rasûlü!” dedi, “Ben Kureyş'e sonradan yamanmış bir kişiyim. –Süfyân dedi ki: “Hâtıb, Kureyşlilerle antlaşmalı birisi idi, Kureyşlilerden değildi.”– Seninle birlikte bulunan Muhacirlerin kendileri vasıtasıyla ailelerini koruyacakları akrabalık bağları vardır. Benim onlar ile böyle bir neseb bağım olmadığından ötürü, kendisi sebebiyle yakınlarımı himâye edecekleri bir iyilikte bulunmak istedim onlara. Ben bu işi ne kâfir olduğum, ne dinimden döndüğüm, ne de Müslüman olduktan sonra küfre rıza gösterdiğim için yaptım.” Peygamber (s.a), “Doğru söyledi” buyurdu. Ömer, “Ey Allah'ın Rasûlü! Beni bırak da şu münâfığın boynunu vurayım” dedi. Peygamber, “O Bedir'e katılmış bir kimsedir, Allah'ın Bedir'e katılanlara muttali olarak, ‘İstediğinizi yapın, Ben size mağfiret buyurdum’ demediğini nereden bilebilirsin ki?” dedi. Bunun üzerine yüce Allah, Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları... velîler edinmeyin buyruğunu indirdi.[1]

el-Kuşeyrî ve es-Sa‘lebî'nin belirttiklerine göre Hâtıb b. Ebî Belta Yemenli idi. Onun Mekke'de ez-Zübeyr b. el-Avvâm'ın mensubu olduğu Esed b. Abdu'l-Uzzaoğulları ile bir kardeşlik antlaşması vardı. ez-Zübeyr b. el-Avvâm ile antlaşmalı olduğu da söylenmiştir. Ebû Amr b. Sayfî b. Hişâm b. Abdi Menaf'ın azatlısı olan Sara, Mekke'den geldiğinde Rasûlullah (s.a) da Mekke'ye fetih hazırlıkları içerisinde idi. Bu gelişinin Hûdeybiye antlaşması'nın barış döneminde olduğu da söylenmiştir. Rasûlullah (s.a) ona, “Ey Sara! Sen hicret edici olarak mı geldin” diye sordu. Sara, “Hayır” dedi. Bu sefer, “Peki Müslüman olarak mı geldin?” diye sordu. Sara yine, “Hayır” dedi. Bu sefer, “Peki geliş sebebin nedir?” diye sorunca, şu cevabı verdi: “Akraba, efendiler, asıl yakınlar ve aşiret sizlerdiniz. Efendiler [mevlâlar] gitti (yani, Bedirde öldürüldüler). Şimdi de çok ileri derecede ihtiyaç içindeyim. Bana bir şeyler veresiniz ve beni giydiresiniz diye yanınıza geldim.” Peygamber, “Mekkelilerin gençleri ile aran nasıl?” diye sordu. Sara, şarkıcı bir kadın idi, şu cevabı verdi: “Bedir vakasından sonra benden hiç bir şey istenmedi.” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) Abdu'l-Muttaliboğulları ile Muttaliboğulları'nı ona bir şeyler vermeye teşvik etti. Ona elbiseler verdiler, bağışlarda bulundular ve binek verdiler. O da Mekke'ye gitmek üzere çıktı.

Hâtıb ona gelerek, “Ben sana 10 dinar ve birtakım giyecekleri, şu mektubu Mekkelilere ulaştırman şartı ile veriyorum” deyip, mektupta şunları yazdı: “Rasûlullah (s.a) üzerinize gelmek istiyor, tedbirinizi alın.” Sara Medîne'den çıktı. Cebrâîl inerek Peygamber'e (s.a) durumu bildirdi. O da Ali, ez-Zübeyr ve Ebû Mersed el-Ganevî'yi gönderdi. Bir rivâyete göre ise Ali, ez-Zübeyr ve el-Mikdad'ı; bir diğerinde Ali ve Ammar b. Yâsir'i, bir başkasında Ali, Ammar, Amr, ez-Zübeyr, Talha, el-Mikdad ve Ebû Mersed'i gönderdi. –Hepsi de atlı idiler.– Onlara şu talimatı verdi: “Ravdatu Hâh denilen yere varıncaya kadar gidin. Orada hevdecinde bir kadın bulacaksınız, O kadınla birlikte Hâtıb'dan müşriklere yazılmış bir mektup vardır. O mektubu ondan alın ve kadını serbest bırakın. Şâyet mektubu size vermeyecek olursa, boynunu vurun.”

Kadına, denilen yerde yetiştiler ve, “Mektup nerede?” diye sordular. Beraberinde mektup olmadığına dair yemin etti. Eşyalarını tetkik ettiler, mektup bulamadılar. Geri dönmeye karar verdiklerinde Ali, “Allah'a yemin ederim ki, Rasûlullah bize asla yalan söylemedi ve biz de hiç bir zaman o'nu yalanlamadık” dedi. Kılıcını çekti ve, “Mektubu çıkart, aksi takdirde Allah'a yemin ederim ki üzerinden elbiselerini soyarım ve boynunu vururum” dedi. Kadın işin ciddi olduğunu görünce, mektubu saç örüklerinin arasından çıkardı. –Bir rivâyete göre ise beline bağladığı kuşak arasından çıkardı.– Mektubu verdikten sonra kadını serbest bıraktılar ve mektubu alıp Rasûlullah'a (s.a) götürdüler. Rasûlullah, Hâtıb'a haber göndererek, “Mektuptan haberin var mı?” diye sordu, o da, “Evet” dedi. Sonra da hadisin geri kalan bölümünü az önce geçene yakın bir şekilde kaydetti.[2]
NÜZÛL SEBEBİ

Âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında rivâyet olunduğuna göre, bu âyet, Hâtıb b. Ebî Belta (r.a) hakkında nâzil olmuştur. Çünkü o, Mekkeli müşriklere, Hz. Peygamber'in (s.a) savaş için hazırlandığını ve onlarla savaşmayı planladığını haber vermek istemiş ve, “Tedbirinizi alın” diye mektup göndermeye teşebbüs etmiştir. Sonra yazdığı bu mektubu, Hâşimoğulları'nın bir câriyesi olan Sâriye adındaki bir kadınla göndermiştir. Bu kadın Mekke'den Medîne'ye Hz. Peygamber'in (s.a) yanına gelmişti. O zaman Hz. Peygamber (s.a) ona, “Müslüman olarak mı geldin?” dediğinde, “Hayır” demişti. “Muhacir olarak mı geldin?” dediğinde de, “Hayır” demişti. Bunun üzerine, “Seni buraya getiren sebep nedir?” diye sorduğunda, o, “Şüphesiz ki efendilerim, Bedir günü gittiler [öldürüldüler]. Böylece ben şiddetli bir ihtiyaç içinde kaldım” dedi. Hz. Peygamber (s.a) bunun üzerine, onunla ilgilenmeleri için Muttaliboğulları'nı görevlendirdi, onlar da onu giydirip kuşandırdılar, binitini ve azığını temin ettiler.

Hâtıb, o kadının yanına gelip ona 10 dinar vermiş, bir de elbise giydirerek, ondan, yazdığı mektubu Mekkelilere götürmesini istemişti. Böylece o kadın yola koyuldu. Allah Teâlâ, Peygamberi'ni (vahiy ile) bu olaydan haberdar etti. Hz. Peygamber (s.a), bunun üzerine, Ali, Ömer, Ammar b. Yâsir, Talha ve Zübeyr'i (r.a), atlı olarak o kadının peşinden gönderdi. Kadına yetiştiklerinde, mektubu sorarlar. O, yemin ederek inkâr eder. Bunun üzerine Ali (r.a), “Vallahi ne biz yalan söylüyoruz, ne de Allah'ın Rasûlü” der ve kılıcını çeker. Bunun üzerine kadın, saçlarının örgüsü arasından mektubu çıkarır. Sonra onlar, mektubu Hz. Peygamber'e (s.a) getirirler. O da durumu Hâtıb'a sorar. Hâtıb bunu itiraf eder ve der ki:

— Benim Mekke'de ailem ve malım-mülküm var. İstedim ki o müşriklere yakın görüneyim. Ama şunu da kesin olarak biliyorum ki Allah belasını onların başına indirecektir.

Hz. Peygamber (s.a) onu doğruladı ve özrünü kabul etti. Fakat Ömer (r.a) şöyle dedi:

— Ey Allah'ın Rasûlü! Müsâde et de, bu münâfığın boynunu vurayım.

Hz. Peygamber (s.a) ise şöyle karşılık verdi:

— Nerden biliyorsun ki ey Ömer, belki de Allah Teâlâ, Bedir'e iştirak edenlerin hâline muttali oldu da onlara, “Dilediğiniz gibi yapın. Şüphesiz Ben sizin günahlarınızı bağışladım” dedi.

Bunun üzerine Ömer'in (r.a) iki gözünden yaşlar boşandı ve şöyle dedi:

— Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.

İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.[3]

Konunun anlaşılması bakımından, öncelikle bu âyetin nüzûlüne neden olan hâdise hakkında ayrıntılı bilgi vermek uygun olacaktır. İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Urve b. Zübeyr de dahil olmak üzere tüm müfessirler bu âyetlerin, Hâtıb b. Ebî Belta'nın gönderdiği mektubun yakalanması üzerine nâzil olduğu hususunda görüş birliği içindedirler. Bu hâdise şu şekilde cereyan etmiştir: Kureyşliler Hûdeybiye Antlaşması'nı çiğnedikleri zaman, Hz. Peygamber (s.a) Mekke'ye saldırı için hazırlıklar yapmaya başladı. Ancak Mekke'ye saldırı yapılacağı hususu birkaç sahabe dışında hiç kimseye bildirilmemişti. Bu sıralarda Benî Abdu'l-Muttalib'in azat ettiği bir câriye Mekke'den Medîne'ye gelir. Daha önceleri şarkıcılık yapan bu câriye, mâlî yönden sıkıntıya düşmüş ve bu nedenle Hz. Peygamber'e (s.a) kendisine yardım etmesi için başvurmuştu. Hz. Peygamber de (s.a) Abdulmuttalib oğulları'na onun ihtiyaçlarını karşılamalarını söylemiştir. Bu kadın Mekke'ye geri döneceği zaman, Hâtıb b. Ebî Belta kendisi ile görüşür ve Mekke'nin ileri gelenlerine iletmesi için ona gizli bir mektup verir. Kadın Medîne'den ayrıldıktan sonra, Cenâb-ı Allah bu olayı Rasûlü'ne bildirir. Hz. Peygamber de (s.a) hemen Ali, Zübeyr ve Mikdat b. Esved'i kadını takip etmeleri için görevlendirerek, onlara şöyle emreder:

— Hemen yola çıkın. Medîne'den 22 mil uzaklıkta Mekke yolunda bir kadın göreceksiniz. Onda Hâtıb'ın müşriklere yazdığı bir mektup bulunuyor. Mektubu verirse kadını serbest bırakın, vermezse öldürün!

Hz. Peygamber'in (s.a.) emri üzerine yola çıkıp kadını söylenilen mevkide bulur ve ondan mektubu isterler. Kendisinde mektup olmadığını söylemesi üzerine kadını ararlar, ama mektubu bulamazlar. Ancak kadını, mektubu vermediği takdirde soyup öyle aramak zorunda kalacaklarını söyleyerek tehdit edince, kadın kurtuluş olmadığını anlar ve mektubu saçlarının arasından çıkararak onlara verir. Onlar da mektubu alarak Hz. Peygamber'e (s.a.) götürürler. Hz. Peygamber (s.a) mektubu açıp okuduğunda, Mekke'ye yapılacak olan saldırı hazırlıklarının, Kureyşlilere bildirildiğini görür. (Çeşitli rivâyetlerde değişik lafızlar kullanılmış olmasına rağmen muhteva aynıdır.) Hz. Peygamber, Hâtıb'a bu davranışının nedenini sorduğunda o şöyle cevap vermiştir:

— Yâ Rasûlallah! hakkımda hemen karar verme. Ben kâfir ya da mürted olduğumdan veya İslâm'dan sonra küfre sempati beslediğim için böyle davranmış değilim. Asıl sebep, ailemin hâlâ Mekke'de ikâmet ediyor olmasıdır. Bildiğiniz gibi ben, Kureyş kabilelerinden birine de mensup değilim. Bazı Kureyşlilerin dostluğu nedeniyle Mekke'de yaşıyordum. Diğer Muhacir kardeşlerimin aileleri de Mekke'dedir ama ailelerine sahip çıkacak akrabaları da vardır. Oysa benim ailemi sahiplenecek bir kabilem yok orada. Dolayısıyla ben bu mektubu, onlara bir iyilik yaparsam, onlar da kendilerini bana borçlu hissederek aileme dokunmazlar düşüncesiyle yazdım.

(Hâtıb'ın oğlu Abdurrahmân'ın rivâyet ettiğine göre, Mekke'de Hâtıb'ın kardeşi ve çocukları, Hâtıb'ın kendi rivâyetine göre annesi de vardı.) Hz. Peygamber (s.a) Hâtıb'ın sözlerini dinledikten sonra şöyle demiştir:

— Hâtıb sizlere doğru söylüyor.

Yani o, İslâm'dan inhiraf ettiği için veya küfre yardımcı olmak gayesiyle böyle davranmamıştır. Hz. Ömer ise hemen ayağa kalkarak şöyle der:

— Yâ Rasûlallah! İzin ver de, Allah'a, Rasûl'e ve Müslümanlara ihânet eden şu münâfığın kellesini uçurayım.

Fakat Hz. Peygamber (s.a) şöyle karşılık verir:

— Bu şahıs, Bedir savaşı'na katılanlardandır. Allah'ın Bedir savaşı'na katılanlara, o vaziyeti görüp, “Ben sizi affettim” demediğini kim biliyor?

Son cümlenin kelimeleri bazı rivâyetlerde, farklı lafızlarla ifade edilmiştir. Bazılarında, “Ben sizleri bağışladım”, başka bir rivâyette “Ben sizleri affedenim”, başka bir rivâyette ise “Ben sizleri affedeceğim” şeklindedir. Bu sözleri duyan Hz. Ömer ağlayarak demiştir ki:

— Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.

Bu özeti, muteber senetlerle yapılan birçok rivâyetten (Buhârî, Müslim, İmam Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Taberî, İbn Hişâm, İbn Hibban ve İbn Ebî Hâkim) almış bulunuyoruz. Bu rivâyetler arasında en güvenilir olanı, Hz. Ali'den, onun kâtibi Ubeydullah b. Muhammed b. Ebî Râfî'nin, ondan da Hz. Ali'nin torunu Hasan b. Muhammed b. Hanefiyye'nin işiterek rivâyet ettiği ve başka ravilerin de bize ulaştırdığı hadistir. Tüm bu rivâyetlerde açıkça, Hâtıb'ın mazeretinin kabul edilerek affedildiği bildirilmektedir. Nitekim hiç bir kaynak ona ceza verildiğini nakletmemektedir. Bu bakımdan ümmetin âlimleri, mazereti kabul edilerek Hâtıb'a bir ceza verilmediği hususunda görüş birliği içindedirler.[4]

Mü’minlerin sırlarını başkalarına aktarma teşebbüsünde bulunan kimseleri uyarmak için inen bu âyetlerde şu ilkeler yer almıştır:

• Mü’minler, Allah düşmanlarına ve kendi düşmanlarına sevgi besleyip, onlar adına casusluk yapamazlar. Çünkü onlar, Elçi ve mü’minleri Allah'a inandıkları için yurtlarından çıkarmışlardır.

• Kâfirler/müşrikler fırsat buldukları takdirde mü’minlere, ellerinden gelen her türlü kötülüğü yaparlar.

• Kâfirler/müşrikler, mü’minlerin de küfretmelerini temenni etmektedirler.

• Ne kadar yakın akraba olsalar da kâfirlerden/müşriklerden mü’minlere hayır gelmez.

• Allah inananlar ile inanmayanları mutlaka ayıracaktır.

• Buna karşı çıkan; bu ilkeye uymayan yoldan sapmıştır.

Âyette, Kıyâmet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermezler. O [Allah], aranızı ayırır. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir ifadesiyle, kıyâmet gününde Allah, sizinle akrabalarınız ve evlâtlarınız arasını ayıracak, iman ehlinin cennete, küfür ehlinin ise cehenneme gireceği, akrabanın akrabaya hayrının dokunmayacağı beyân edilmiştir.

Bu âyet yukarıda detaylıca sunduğumuz olay nedeniyle inmiş olsa da, burada mü’minlere ebedî bir ders de verilmiş, kıyâmete kadar uymaları gereken ilkeler vaz‘ edilmiştir. Kâfirlerin hiç birinin velî edinilmemesine dair birçok âyet bulunmaktadır, ki bunları sûrenin son âyetinin tahlilinde sunacağız.

Âyette, Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı velîler edinmeyin buyurulmasının sebebi şudur: Allah'a düşman olanlardan mü’minlere düşman olmayanlar, mü’minlere düşman olanlardan da Allah'a düşman olmayanlar bulunabilir. Nitekim Teğâbün sûresi'nde şöyle buyurulmuştu:

Ey iman etmiş olan kimseler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız… Bilin ki şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Teğâbün/14)

4-5. İbrâhîm'de ve o'nunla beraber bulunanlarda –İbrâhîm'in babası için, “Senin için mutlaka mağfiret dileyeceğim. Ve Allah'tan olan hiç bir şeye gücüm yetmez” demesi hariç– kesinlikle sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve sizin, Allah'ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz sizi inkâr ettik. Ve siz bir tek olarak Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda ebedî bir düşmanlık ve buğz belirmiştir. Rabbimiz! Yalnız Sana dayandık, Sana yöneldik ve dönüş ancak Sanadır. Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne kılma! Bizi bağışla! Rabbimiz! Şüphesiz Sen azîz ve hakim'in ta kendisisin” demişlerdi.

6. Andolsun, onlarda sizin için; Allah'ı ve âhiret gününü uman kimseler için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse bilsin ki, şüphesiz Allah, zenginin, hamde layık olanın ta kendisidir.

Kâfir olan akrabalarla velâyet ilişkisinin yasaklanmasının ardından bu âyetlerde mü’minlere, bunun somut bir örneği verilerek, İbrâhîm ve o'na inananların, yakın çevrelerindeki inkârcılara karşı davranışlarının; müşrik akrabalarına (başta babasına) karşı koyuşunun çok güzel bir örnek olduğu beyân ediliyor. Bu arada bir parantez açılarak, İbrâhîm'in babası hakkındaki istiğfârının mü’minler için örnek teşkil etmeyeceğine dikkat çekiliyor. Böylece kâfir ana-baba ve akrabalar için istiğfâr edilmesi yasaklanıyor. Bu husus Tevbe sûresi'nde şöyle dile getirilmişti:

Kendilerine, cehennem ashâbı oldukları iyice belli olduktan sonra Peygamber'e ve iman etmiş kişilere, akraba bile olsalar, müşrikler için istiğfâr etmek yoktur. İbrâhîm'in babası için istiğfâr etmesi de yalnızca ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Sonra onun Allah için bir düşman olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan [istiğfârdan] vazgeçti. Şüphesiz İbrâhîm, çok içli, çok halîm birisi idi. (Tevbe/113-114)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfrü seviyorlarsa, onları velîler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velîleştirirse artık işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. De ki: “Eğer ki babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz [akrabalarınız, kabileniz], elde ettiğiniz mallar, kesâda uğramasından ürperdiğiniz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyiniz. Ve Allah fâsıklar kavmine doğru yolu göstermez. (Tevbe/23-24)

7. Belki Allah, sizlerle onlardan kendilerine karşı düşmanlık beslemekte olduğunuz kimseler arasında bir sevgi kılar. Allah, en iyi güç yetirendir. Ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

8. Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever.

9. Allah ancak, sizi, sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardımlaşan kimseleri velîleştirmenizi [koruyucu, gözetici, yönetici yapmanızı] yasaklar. Kim onları velîleştirirse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir.

Bu âyet grubunda, mü’minlerin olağanüstü ortamlarda yapmaları gereken davranışlar ortaya konmaktadır. Ayrıca bu âyetler, birinci âyetin açılımıdır, ki burada mü’minlere, velâyet ile akrabalık hukukunu karıştırmamaları, akrabalık hukukunun devam etmesi gerektiği, kendileriyle savaşmayan akrabalara düşman gözüyle bakmamaları, onlarla ilişkilerini kesmemeleri bildirilmiştir.

7. âyetteki, Belki Allah, sizlerle onlardan kendilerine karşı düşmanlık beslemekte olduğunuz kimseler arasında bir sevgi kılar ifadesi, Allah'tan gelecek sürpriz yardımlara işaret etmekte ve böylece mü’minlere ümit aşılamaktadır. Bu sürpriz yardımın ilk örneklerinden biri Rasûlullah'ın, müşriklerin lideri ve İslâm'ın baş düşmanı Ebû Süfyân'ın kızı Umm Habîbe ile evliliğinden sonra Ebû Süfyân'ın yumuşamasıdır. Bu durum kaynaklara şöyle yansımıştır:

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca Müslümanlar müşrik akrabalarına düşmanlık ettiler. Yüce Allah bu hususta Müslümanların sahip oldukları duyguların ne kadar ileri derecede olduğunu bildiğinden ötürü de, Olur ki Allah, onlardan düşmanlık ettiklerinizle sizin aranızda yakın bir dostluk meydana getirir buyruğunu indirdi. Bu ise kâfirin Müslüman olması ile gerçekleşir. Mekke'nin fethinden bir süre sonra önemli bir topluluk İslâm'a girdi ve Müslümanlar onlarla içiçe oldu. Ebû Süfyân b. Harb, Hâris b. Hişâm, Süheyl b. Amr ve Hâkim b. Hizam gibi...

Sözü edilen sevginin, Peygamber'in (s.a) Ebû Süfyân'ın kızı Umm Habîbe ile evliliği olduğu da söylenmiştir. İşte o vakit Ebû Süfyân'ın sertliği yumuşadı, düşmanlık duyguları gevşedi.

İbn Abbâs dedi ki: Bu sevgi, Mekke'nin fethinden sonra Peygamber'in (s.a) Ebû Süfyân'ın kızı Umm Habîbe ile evliliğidir. Daha önce Abdullah b. Cahş'ın nikâhı altında idi. O ve kocası Habeşistan'a hicret edenlerdendir. Kocası Hristiyan oldu ve onun da Hristiyan olmasını istedi. Umm Habîbe kabul etmeyip dini üzere sebat gösterdi. Kocası Hristiyan olarak öldü. Peygamber (s.a) Necâşi'ye haber göndererek ona tâlib olduğunu belirtti. Necâşi, Peygamber'in arkadaşlarına; “Aranızda bu hanıma en yakın olan kimdir?” diye sordu. Onlar, “Hâlid b. Sa‘îd b. el-Âs'tır” dediler. Ona, “Bu hanımı Peygamberiniz ile evlendir” dedi, o da bunu yaptı. Necâşi, kendi kesesinden ona 400 dinar mehir verdi.

Bir görüşe göre de Peygamber (s.a) onu Osman b. Affan vasıtası ile istemişti. Osman (r.a), Umm Habîbe'yi Hz. Peygamber'e nikâhlayınca bu hususta Necâşi'ye haber gönderdi, o da onun adına mehirini ödeyip, Umm Habîbe'yi o'na gönderdi. Müşrik olan Ebû Süfyân, Peygamber'in (s.a) kendi kızıyla evlendiği haberini alınca, “Bu burnuna vurulamayacak kadar üstün ve şerefli bir erkek (deve)dir” dedi.[5]

8. âyetteki, Sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez ifadesiyle, kâfir ana-baba, inanmış olmasına rağmen hicret etmemiş mü’minler, savaşa katılmayan, kadınlar ve çocuklar kastedilmiştir. Bu âyetin iniş sebebi hakkında şu nakiller bulunmaktadır:

Âmir b. Abdullah b. ez-Zübeyr'in babasından rivâyet ettiğine göre Ebû Bekr es-Sıddîk câhiliye döneminde Kuleyle adındaki hanımını boşamıştı. Bu, Ebû Bekr'in kızı Esma'nın annesidir. Rasûlullah (s.a) ile Kureyş kâfirleri arasındaki barış antlaşması döneminde Kuleyle yanlarına geldi. Ebû Bekr es-Sıddîk'ın kızı Esma'ya bir küpe ve bazı şeyler hediye etti. Esma bu hediyeleri kabul etmek istemediğinden Rasûlullah'a (s.a) giderek durumu o'na anlattı. Yüce Allah da, Sizinle din hususunda savaşmamış... olanlara iyilik yapmanızı Allah size yasaklamaz buyruğunu indirdi. Bu haberi el-Maverdî ve başkaları zikretmiş olup, Ebû Dâvûd et-Tayalisî de bunu Müsnedi'nde rivâyet etmiştir.[6]

Abdullah b. Zübeyr'den bu âyetin, Hz. Ebû Bekr'in (r.a) kızı Esma hakkında nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Buna göre, Esma'nın müşrik olan annesi Kuteyle, birtakım hediyeler getirdi, ama o annesini kabul etmedi ve girmesine müsaade etmedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), Esma'ya (r.a), annesini içeri almasını ve onu kabul edip iyi davranmasını, ihsanda bulunmasını emretti.

İbn Abbâs'dan (r.a), âyette bahsedilenlerin, babası Abbâs'ın da aralarında bulunduğu Haşimoğulları'ndan Bedir günü müşriklerce zorla savaşa çıkarılmış kimseler olduğu rivâyet edilmiştir.[7]

10. Ey iman etmiş kimseler! Mü’min kadınlar göçmenler olarak size geldiği zaman, hemen onları imtihan edin. –Allah onların imanlarını daha iyi bilir.– Artık, eğer siz de onların inanmış kadınlar olduğunu öğrenirseniz, artık onları kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar [göç eden mü’min kadınlar], onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmazlar. Onlara [kâfir kocalarına] sarfettiklerini verin. Ücretlerini [mehirlerini] kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin, onlar da sarfettiklerini istesinler. İşte bu, Allah'ın hükmüdür, ki aranızda O, hükmeder. Allah çok bilendir, çok iyi yasa koyandır.

11. Eğer eşlerinizden biri, sizden kâfirlere kaçar da siz de misillemede bulunursanız, eşleri gitmiş olanlara, harcadıkları kadar verin. Ve siz kendisine inandığınız Allah'a takvâlı davranın.

Allah'ın Müslümanlara, müşrikleri velî edinmeyi yasaklaması, Müslümanların müşriklerin yurdunu bırakıp Müslümanların yurduna hicret etmelerini gerektirdi; bu da birtakım problemlere yol açtı. Bu âyetlerde, mülteci kadınlarla ilgili hükümler ve yurtlarından çıkarılanlara yapılması gereken kamu yardımları yer almaktadır.

Bu âyetlerin iyi anlaşılması için, iniş sebeplerinin göz önünde bulundurulması gerekir:

İbn Abbâs dedi ki: Hûdeybiye'de Kureyş müşrikleri ile (Peygamber), kendisine gelen Mekkelileri onlara geri çevirmek üzere antlaşmış idi. Antlaşmanın yazılışından sonra ve Peygamber (s.a) henüz Hûdeybiye'de bulunuyor iken el-Hâris kızı Eslemli Saîde geldi. Kâfir olan kocası Sayfî b. er-Râhib –adının Musâfir el-Mahzûmî olduğu da söylenmiştir– gelip, “Ey Muhammed!” dedi, “Bana hanımımı geri ver, çünkü sen bu şartla antlaşma yapmış bulunuyorsun. İşte henüz kitabımızın [yazışmamızın] çamuru [mührü] kurumadı.” Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-î kerîmeyi indirdi.

Bir diğer görüşe göre, Ukbe b. Ebî Muayt'ın kızı Umm Gülsüm geldi. Yakınları gelip, Rasûlullah'tan (s.a) onu kendilerine geri vermesini istedi.

Bir başka açıklamaya göre, (Umm Gülsüm) kocası Amr b. el-Âs'tan, beraberinde iki kardeşi İmâre ve el-Velîd ile birlikte kaçmıştı. Rasûlullah (s.a) kardeşlerini geri vermekle birlikte Umm Gülsüm'ü alıkoydu. Peygamber'e (s.a), “Antlaşma şartı gereği onu da bize geri ver” dediler. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: “Antlaşmada koşulan şart, erkekler hakkında idi. Kadınlar hakkında değildi.” Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

Urve'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Süheyl b. Amr'ın Hûdeybiye günü Peygamber'e (s.a) koştuğu şartlar arasında şu da vardı: “Bizden herhangi bir kimse yanına gelecek olursa, senin dinin üzere olsa dahi onu mutlaka bize geri vereceksin.” Nihâyet yüce Allah mü’minler hakkında bilinen buyruğunu indirdi.

Yine denildiğine göre gelen kadın Bişr'in kızı Umeyme'dir. O Sâbit b. eş-Şimrâh'ın hanımı idi. O sırada henüz kâfir iken ondan kaçmıştı. Onunla Sehr b. Huneyf evlendi, ondan Abdullah adındaki oğlu dünyaya geldi. Bu açıklamayı da Zeyd b. Habib yapmıştır. el-Maverdî de aynı şekilde Sâbit b. eş-Şimrâh'ın hanımı olan Bişr kızı Umeyme... demiştir.

Mehdevî dedi ki: “İbn Vehb'in Hâlid'den rivâyetine göre bu âyet-i kerîme Amr b. Avfoğulları'ndan Bişr kızı Umeyme hakkında inmiştir. Bu, Hassan b. ed-Dahdah'ın hanımı idi. Hicret ettikten sonra onunla Sehl b. Huneyf evlenmişti.”

Mukâtil dedi ki: “Bu kadın, Mekkeli müşriklerden Sayfî b. er-Râhib'in hanımı olup adı Saîde idi.”

Ancak ilim ehlinin çoğunluğunun kabul ettiğine göre bu kadın, Ukbe kızı Umm Gülsüm idi.[8]

Kehf sûresi tahlilinde Hûdeybiye antlaşması'na da değinmiş ve bu anlaşmanın 2. maddesinin, “Mekke'ye iltica eden hiç bir Medîneli Müslüman iade edilmeyecek, fakat Muhammed, kendisine sığınan her Mekkeliyi, bu Mekkelinin velîsinin (köleler için sahibi ya da aile reisi) isteği üzerine geri göndermek zorundadır” şeklinde olduğunu ifade etmiştik.[9] Buna göre, Müslümanlara sığınmakla birlikte, şirkini sürdüren kadının (antlaşma gereği) onlara iade edilmesi gerekmekteydi.

İMTİHANIN KONUSU

Âyetten açıkça anlaşıldığına göre, öğrenilmek istenen, kadının gerçek mü’min olup olmadığıdır. Bazıları amacın, çıkarcı olup olmadığının, yani menfaat sağlamak için kaçıp kaçmadığının tesbit edilmesi olduğunu kabul etseler de, âyetin lafzı, amacın, imanlı olup olmadığının tesbiti olduğuna açıkça delâlet etmektedir:

İbn Abbâs dedi ki: İmtihan, o kadına, kocasından nefret ettiği, herhangi bir yeri diğerine daha çok tercih ettiği, dünyalık istediği yahut da bizden bir adama aşık olduğu için hicret etmediğine; aksine sadece Allah ve Rasûlü'nü sevdiği için hicret ettiğine Allah adına yemin ettirilmesinden ibaret idi. Eğer böle olduğuna dair, Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah'a yemin edecek olursa, Peygamber (s.a) onun eski kocasına mehrini ve (evlilik dolayısıyla) yapmış olduğu harcamaları geri verir, kadını ona iade etmezdi. İşte yüce Allah'ın, Şâyet onların mü’min kadınlar olduğunu görürseniz, onları kâfirlere geri döndürmeyin. Hem bu kadınlar o erkeklere helâl değildir, hem de o erkekler bu kadınlara helâl olmaz buyruğa bunu anlatmaktadır.[10]
NÜZÛL SEBEBİ

Bu böyledir, zira, Hudeybiye yılındaki anlaşma şu şekilde yapılmıştı: “Müslümanlardan Mekkelilere gelen [iticâ eden], Mekkelilere iade edilir; fakat Mekkelilerden Müslümanlara gelen Mekkelilere geri verilmeyecek.” Anlaşmayı aynen böyle yazıp mühürlemişlerdi. Derken Subeya binti'l-Hâris el-Eslemiyye Müslüman olarak geliverdi. Hz. Peygamber (s.a), o sırada Hudeybiye'de idi. Kocası Musâfir el-Mahzûmî de peşinden çıkageldi. Gelenin Sayf b. er-Râhib olduğu da söylenmiştir. Derken, “Ey Muhammed! Hanımımı geri ver. Çünkü sen, bize bizden size gelenleri geri vereceğin şartını kabul ettin. Bu anlaşmanın mürekkebi henüz kurumadı” dedi. İşte bunun üzerine bu âyet, bir izah olarak indi. Çünkü geri verme şartı, kadınlar için değil, erkekler için söz konusuydu.[11]

Bu âyetlerde şu hükümler yer almaktadır:

• İltica eden kadınlar imtihan edilecektir.

• Mü’min olduklarına kanat getirilirse, kâfirlere iade edilmeyeceklerdir.

• Hicret/iltica eden mü’min kadınlar, kâfir olan eski kocalarına helâl olmazlar.

• Kâfir kocalarına, onların eski eşlerine verdikleri mehir ve yaptıkları masraf mü’min toplum tarafından ödenecektir.

• İltica eden mü’min kadınlar ile mehirleri verilerek evlenilebilir, eski kâfir kocasının varlığı dikkate alınmaz. Aralarındaki nikâh akdi bitmiştir.

• Müslümanlar, kâfir kadınları nikâhlarında tutmamalıdır, onlara verilen mehiri ve yapılan masrafı istemelidirler.Onlara da sarfettikleri verilmelidir.

• Eşi kâfirlere kaçan mü’mine, toplum destek olmalı, kaçan eşine ödediği mehir ve masrafı ödemelidir.

12. Ey Peygamber! İnanmış kadınlar sana Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri, ma‘rûfta sana isyan etmemeleri üzerine biat ederek [bağlılık yemini ederek] gelirlerse, hemen onların biatlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

Mekke'nin fethinden kısa bir süre önce inen bu âyette, fetihten sonra Rasûlullah'a biat eden kadınlarla ilgili hükümler ile din ve devletin temel hükümleri yer almaktadır. Şöyle ki:

• Allah'a hiç bir şeyi ortak koşulmayacaktır [din korunacaktır].

• Hırsızlık yapılmayacaktır [mal korunacaktır].

• Zina edilmeyecektir [ırz ve aile yapısı korunacaktır].

• Çocuklar öldürmeyecek, neseb konusunda yalan uydurulmayacaktır [can ve nesil korunacaktır].

• Ma‘rûfta Peygamber'e isyan edilmeyecektir [kendisinde doğruluk, iyilik bulunan her şeyde; din'e, insan hakklarına aykırı olmayan uygulamalarda devlete karşı gelinmeyecektir].

Bu âyetin ilk uygulamasına dair şu olay nakledilmiştir:

Rivâyet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a), Mekke'nin fethedildiği gün erkekler biatleşmeyi bitirince, kadınlarla biate başladı. Kendisi Safa tepesinde, Hz. Ömer (r.a) de oranın altında, Hz. Peygamber'in (s.a) emriyle kadınlarla biatleşip Peygamber'in (s.a) tebligatını onlara aktarıyordu. Ebû Süfyân'ın karısı, Utbe'nin kızı Hind ise, Peygamber'in (s.a) kendisini tanıyacağı endişesiyle yüzünü örtmüş, kıyafetini değiştirmiş olarak, biat eden kadınlar arasında bulunuyordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Sizin, Allah'a herhangi bir şeyi şirk koşmamanız şartıyla, sizinle biatleşiyorum” buyurunca, Hind başını kaldırdı ve, “Allah'a yemin olsun ki, biz putlara taptık. Şüphesiz sen, erkeklerden olmadığın, onlarla biate konu yapmadığın bir şeyle bizi sorumlu tutuyorsun. Çünkü sen, erkeklerle sadece, Müslüman olmaları ve cihâd etmeleri konusunda biatleştin...” dedi.

Hz. Peygamber (s.a), “Hırsızlık yapmamanız ... şartı üzere biatleşiyorum...” deyince, yine Hind, “Ebû Süfyân, cimri bir adamdır. Ben onun malında bir kötülük işledim [onun malından çaldım]. Bu sebeple, bilemiyorum, o aldığım mal bana helâl midir, değil midir?” dedi. Bunun üzerine Ebû Süfyân da, “Geçmişte aldığın, gelecekte alacağın her şey, sana helâl olsun...” deyince, Hz. Peygamber (s.a) gülümsedi, onu tanıdı ve ona, “Muhakkak ki, Utbe'nin kızı Hind'sin” deyince Hind, “Evet” dedi, “binâenaleyh, ey Allah'ın Nebîsi, Allah sana afiyet versin... Geçmişte olanı bağışla...”

Hz. Peygamber (sözüne devamla), “Zina etmemeniz şartı üzere...” deyince, Hind, “Hür kadın hiç zina eder mi?” (başka bir rivâyette ise, “Hiç bir hür kadın zina etmemiştir”) dedi. Hz. Peygamber (s.a), “Çocuklarınızı öldürmemeniz şartı üzere...” deyince de, Hind, biz onları büyüttük, sen ise onları öldürdün. Bunu sen de onlar da pek iyi bilirsiniz!” dedi. Zira, Ebû Süfyân'ın oğlu Hanzale, Bedir savaşı'nda öldürülmüştü...

Bunun üzerine Hz. Ömer(r.a) o kadar güldü ki sırtüstü yere düştü. Hz. Peygamber (s.a) de tebessüm etti. Yine Hz. Peygamber (s.a), “İftirada da –ki bu iftira, kadının, kocasından olmayan çocuğunu kocasına nisbet etmesidir–bulunmamanız şartı üzere...” deyince de, Hind, “Allah'a yemin ederim ki bühtan kötü bir iştir. Hâlbuki sen bize, doğruluğu ve güzel huyları emrediyorsun” dedi. Hz. Peygamber (s.a), “Ma‘rûfta, iyi şeylerde bana isyan etmemeniz şartı üzere...” deyince de, Hind, “Allah'a yemin ederim ki, içimizde herhangi bir şey hususunda sana isyan etmek düşüncesi var olduğu hâlde şurada bulunuyor değiliz.” dedi.[12]

13. Ey iman etmiş kimseler! Allah'ın gazap ettiği toplumu velîleştirmeyin [yönetici-idareci yapmayın, sırdaş, can dostu kılmayın]. Kâfirlerin, mezarlık halkından ümit kestiği gibi, kesinlikle onlar, âhiretten ümit kesmişlerdir.

Bu âyet, Medîne döneminde sıkça üzerinde durulan ve sûrenin başında da bahsi geçen velâyet konusuna son noktayı koymaktadır. Enfâl/72-73. âyetler, kâfirlerle mü’minler arasındaki velâyet konusunu ilkeleştirmektedir. Mü’minler mü’minlerin, kâfirler de kâfirlerin velîsi olup birbirlerini korur, gözetir ve yardımda bulunurlar. Mü’minler kesinlikle velâyetlerini [korunmalarını, gözetilmelerini, yönetimlerini], müşriklere/kâfirlere teslim edemezler:

Onlardan bir çoğunun, küfretmiş kişileri mütevelli [kollayıcı, gözetici, yönetici] yaptıklarını görürsün. Benliklerinin kendilerinin önüne getirdiği şey; Allah'ın kendilerine gazap etmesi ne kadar kötüdür! Onlar, azap içinde de sürekli kalıcıdırlar. Ve eğer onlar, Allah'a, Peygamber'e ve o'na indirilene inanmış olsalardı, onları velî edinmezlerdi. Velâkin onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahûdileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve râhibler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından, “Biz Hristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun. (Mâide/80-82)

Ey iman etmiş kimseler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence edinen kimseleri velîler edinmeyin. Ve eğer iman edenler iseniz, Allah'a takvâlı davranın. (Mâide/57)

Ey iman etmiş kimseler! Yahûdileri ve Hristiyanları velîler edinmeyin. Onlar birbirlerinin velîsidirler. Sizden kim onları mütevelli [koruyucu, gözetici, yönetici] yaparsa, artık o, şüphesiz onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu kılavuzlamaz. (Mâide/51)

Mü’minler, mü’minlerin astlarından kâfirleri velîler edinmesinler. Artık onu her kim yaparsa, Allah'tan hiç bir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden çekindiriyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır. (Âl-i İmrân/28)

Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş [sıkı arkadaş] edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz, sizin için âyetleri kesinlikle açığa koymuşuzdur. (Âl-i İmrân/118)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfrü seviyorlarsa, onları velîler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velîleştirirse artık işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Tevbe/23)

Ey iman etmiş kimseler! Mü’minlerden seviyece düşük olan kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir kanıt vermek mi istiyorsunuz? (Nisâ/144)

Onlar, kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi, böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir velî ve bir yardımcı edinmeyin. (Nisâ/89)

Bu konu ile ilgili Nisâ/119, Kehf/102, Ra‘d/16, Nahl/63, En‘âm/121 ve Mücâdele/14'e de bakılabilir.

NOT: Bu âyetlerde yer alan velî, evliyâ sözcüğü, genellikle “dost, dostlar” olarak çevirilir, ki bu, âyetleri, ahlâkî bir davranışı önerdiği anlamına indirgemektir. Hâlbuki burada konu edilen velâyet; idarî, siyasî ve hukukî velâyettir [korunma, gözetilme ve yönetilmedir].

Enfâl/73. âyetteki, Eğer siz de onu yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve fitne çıkar ifadesi, “şâyet siz, size Allah'ın, A'dan Z'ye ortaya koyduğu ilkeleri, size emrettiği şeyleri yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir”, yani “kimliğinizi, dininizi ve vatanınızı kaybedersiniz” demektir. Zaten dinin amacı da, insanlara kimlik kazandırmak ve dünya üzerindeki zulüm ve kargaşayı kaldırıp adaleti tesis etmek değil midir? Gayr-i müslimlerin velî edinilmesi durumunda neler olacağına dair Kur’ân'ın bildirdiği bu mucize günümüzde gâyet açık olarak yaşanmakta ve her tarafta görülmektedir. Özellikle de, eğitim çağında velâyeti gayr-i müslimlere verilen çocuklar İslâm dininden uzaklaşmış; Hristiyan, hatta papaz olmuşlardır. Bunu yüzlerce somut örneği görülmektedir. Ayrıca, velâyetlerini gayr-i müslimlere veren Müslüman ülkelerin de ahlâkî, siyasî, iktisadî ve askerî açıdan yürekler acısı bir durumda oluşu, işte bu âyetlerin işaret ettiği sonuçtan başka bir şey değildir.

Âyetteki, Kâfirlerin, mezarlık halkından ümit kestiği gibi, kesinlikle onlar, âhiretten ümit kesmişlerdir ifadesiyle, kâfirlerin-münâfıkların âhirete, ölümlerinden sonra diriltileceklerine, hesaba çekilip iyilik ve kötülüklerinin karşılıklarını göreceklerine inanmadıkları, dolayısıyla yaptıkları kötülüklerin yanlarına kâr kalacağı inancıyla her türlü fenalığı yapabilecekleri bildirilmiştir.

İnen ilk sûrelerde de, toplumdaki her kötülüğün kaynağının âhirete inanmamaktan kaynaklandığı bildirilmişti:

Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. (Mâûn/1-3)

Âhiret inancı, rahatını seven ve dünya nimetlerini arzu eden bir yapıda yaratılmış olan insan için, işleyeceği suçlar konusunda caydırıcı bir unsurdur. Çünkü menfaati için her türlü sorumsuz davranışta bulunabilecek yapıdaki insan, ancak bir “mükâfat ve ceza yurdu”nun varlığı sayesinde kendisini denetleyebilmekte, böylece dünyadaki kötülüklerin artış hızı frenlenmektedir.

Allah doğrusunu en iyi bilendir.



[1] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[2] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[3] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[4] Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur’ân.

[5] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[6] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[7] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[8] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[9] Tebyînu'l-Kur’ân; c. 7, s. 180.

[10] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[11] Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[12] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Taner Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
hiiic (14. January 2011)
Alt 17. March 2017, 12:17 PM   #2
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 215 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 22
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

Alıntı:
Taner Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Mümtehine sûresi

12.Ey Peygamber! İnanmış kadınlar sana Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri, ma‘rûfta sana isyan etmemeleri üzerine biat ederek [bağlılık yemini ederek] gelirlerse, hemen onların biatlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

TAHLiL

•Ma‘rûfta Peygamber'e isyan edilmeyecektir [kendisinde doğruluk, iyilik bulunan her şeyde; din'e, insan hakklarına aykırı olmayan uygulamalarda devlete karşı gelinmeyecektir].
Ma'ruf demek
örfe uygun isler demek.

Örf ise sayin Hakki Yilmaz'in parantez içinde yaptigi açiklamaya bakilirsa, örnegin, dine aykiri olmayan isler anlamina geliyor.

Ilginç degil mi. Yani ayetin başinda "Ya eyyuhen nebi-Ey nebi!" dendigine göre nebi dine aykiri isler mi yapacak? Öyle bir ihtimal mi var ki ayette bundan söz ediliyor olsun?

Dine aykiri isler yapan nebiye Allah izin verir mi? Bakin Allah Yûnus 15'te ne diyor:

Bizimle bulusmayi beklemeyenler, kendilerine apaçik ayetlerimiz okundugunda şöyle dediler: "Bize baska bir Kuran getir ya da bunda degisiklik yap". De ki "Onu ben degistiremem. Bana ne indirilirse ona uyarim. Yoksa in asaytu rabbî-Rabbime isyan edersem o büyük günden korkarim."

Yani nebi eger dine aykiri uygulamalar yaparsa nebilikten azledilir, kafir olarak ölür ve hak etigi cezayi "o büyük gün"de görür. Ama nebinin dine aykiri isler yapmasindan söz edilemez, öyle bir ihtimal yok. Yorum yanlis.

Ve bu,
sayin Hakki Yilmaz'in yanlis örf algisindan kaynaklaniyor.

Gerçekte örf nedir, örf BESERî deger yargilari midir ya da iLAHî din hükümleri mi?
Mümtehine 12'nin basinda kendisine NEBi diye seslenilen zat Allah'in elçisi midir ya da devletin baskani mi?
Peki, gerçek anlamdaki "örf"e aykiri isleri o konumdaki bir zat yapabilir mi?

Deniz Baykal
anayasa referandumuyla ilgili bir açiklamasinda
"Bu yetkiler peygambere verilse peygamberi bozar" dedi.
Peygambere saygisizlik mi etti?

Konu Hasan Akçay tarafından (18. March 2017 Saat 06:32 AM ) değiştirilmiştir.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 18. March 2017, 03:48 AM   #3
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 215 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 22
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

Örf "yasalarla belirlenmeyen, halkin kendiliginden uydugu gelenek"tir (TDK, http://www.tdk.gov.tr/index.php?opti...5f9d7.12852038), yani örf iLAHî hükümler degil yani din degil, BESERî deger yargilaridir.

Örnegin bizim "örf"ümüzde hemserilik duygusu çok güçlüdür. O kadar ki yurt disinda Türkiye'li birini görsek ailemizden birini görmüs gibi seviçten uçariz.

Vatanimiz evimizdir bizim
ve milletimiz ailemiz.

O yüzden evimize yan baktirmayiz
ve evimizi hiç kimsenin eyaletlere bölmesine izin vermeyiz,
isyan çikaririz.

Allah ne diyor bu isyan konusunda?
Mütehine 12:

Ey nebi! Inanan kadinlar örfe uygun islerde lâ ya'sîneke-sana isyan etmeyeceklerine dair bagliliklarini bildirmeye geldiklerinde onlardan baglilik sözü al.

Sana
örfe uygun islerinde isyan etmeyeceklerdir
ama örfe aykiri islerinde isyan edebilirler.

Ayetin basinda kendisine seslenilen NEBi
o yüzden
Allah'in elçisi degil, devletin baskanidir.

Eger anilan o nebi Allah'in elçisi olsaydi kendisine isyan edilemezdi. Allah'in elçisi Allah'i DiNDE temsil eder tipki nasil devletin yabanci bir ülkedeki elçisi devleti SiYASETTE temsil ediyorsa. Dolayisiyla, devletin elçisine isyan devlete isyandir ve Allah'in elçisine isyan Allah'a isyan.

Allah'a isyan olmaz.

Isyan devleti yöneten baskana olur
eger o baskan halkin örfüne aykiri isler yapiyorsa,
örnegin eger vatani eyaletlere bölüyorsa...

Deniz Baykal "Bu yetkiler peygambere verilse peygamberi bozar" sözüne dün açiklama getirmis (http://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/...vap-1741174/): "Herkes hesap verir, peygamberler Allah'a hesap verir..." Sanki Mümtehine 12 ve Yûnus 15'e gönderme yapiyor.

Konu Hasan Akçay tarafından (18. March 2017 Saat 06:29 AM ) değiştirilmiştir.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 18. March 2017, 07:24 AM   #4
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.449
Tesekkür: 105
569 Mesajina 951 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 23
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

Şimdi gene celallenecek: "Benim yazdıklarıma müdahale etme!"

Bizim burada yazacaklarımız mealleri eleştirmek. Sayın Akçay'ın yazdıklarına müdahale değil . Belki O'nun işareti, hatırlatması ile bir yanlışı ortaya çıkarmak.

Eveeet.
Ne demişler meallerde:
"12. Ey Peygamber! İNANMIŞ KADINLAR sana Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamaları,............" .

Eeee.
ERKEKLER NEREDE?
Eveeet?
Lüzumsuz zevattan/zerzevat'tanlar mı?

Ayette geçen "el mu'minâtu" ifadesinin tercümesi yalnızca "inanmış kadınlar" mı ki?
Bunun içinde erkekler de yok mu? Var. Hem de gönülden/samimi/candan inanmış kadın ve erkek mümin

O halde,
Bu yazılanlar size ortada yanlış bir meallendirme olabileceğini düşündürmüyor mu?

Beni düşündürüyor ve bu meali şöyle anlıyorum: "GÖNÜLDEN İNANMIŞLAR iş/çalışma/GÖREV ALMAK için ...... sana geldiklerinde...."

"Nisa/Kadın" kelimesi Arapça kadın anlamında ise de, Kur'an İlminde "iş/çalışma", burada "görev alma"dır

Ayrıca "ZİNA" ifadesine dikkatlerinizi çekerim.

Saygılarımla.
Galip Yetkin.

Konu galipyetkin tarafından (23. March 2017 Saat 05:43 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 18. March 2017, 08:25 AM   #5
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 215 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 22
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

Referandumda HAYIR denmezse yeni anayasa
MADDE 123. -Idare, kurulus ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.
Idarenin kurulus ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarina dayanir.
Kamu tüzelkisiligi, kanunla veya Cumhurbaskanligi kararnamesiyle kurulur.

Mevcut anayasa
MADDE 123. – Idare, kurulus ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.
Idarenin kurulus ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarina dayanir.
Kamu tüzelkisiligi, ancak kanunla veya kanunun açikça verdigi yetkiye dayanilarak kurulur.

Referanduma sunulan degisiklik önerisi
MADDE 16.-123 üncü maddenin üçüncü fikrasinda yer alan
"ancak kanunla veya kanunun açikça verdigi yetkiye dayanilarak" ibaresi
"kanunla veya Cumhurbaskanligi kararnamesiyle" seklinde degistirilmistir.

RECEP TAYYiP ERDOGAN 2023'TE EYALET SiSTEMiNE GEÇEBiLiRiZ DEDi
https://www.youtube.com/watch?v=wzhURlrFLKA

Konu Hasan Akçay tarafından (18. March 2017 Saat 08:34 AM ) değiştirilmiştir.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20. March 2017, 10:34 AM   #6
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 215 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 22
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

Mümtehine 12'de özetle söylenen şudur:

Ey nebi, inanan kadinlar sana gelip
"Seni emîrimiz sayar ve temin ederiz ki..." dediklerinde
onlarla sözles.


Inanan kadinlar nebiyi nelere temin edecekler?

-hiç bir seyi Allah'a ortak kosmayacaklarina (lâ yuşrikne billâhi şey'en)
-hirsizlik etmeyeceklerine (lâ yesrikne)
-zina yapmayacaklarina (lâ yeznîne)
-dogurduklarini öldürmeyeceklerine (lâ yaktulne evlâdehunne)
-el ve ayaklari arasinda günah uydurmayacaklarina (lâ ye'tîne bi buhtânin yefterînehu beyne eydîhinne ve erculihinne)
-örfe uygun islerde sana isyan etmeyeceklerine (lâ ya'sîneke fî ma'rûfin)

Ben en sondaki ifadeyi açiklamaya çalistim.

Ey emîr! Inanan kadinlar gelip ÖRFî iSLERDE sana isyan etmeyeceklerini bildirdiklerinde onlarla sözles.
Yâ eyyuhân nebiyyu izâ câekel mu'minâtu yubâyi'neke alâ en lâ ya'sîneke Fî MA'RÛFiN fe bâyı'hunne

Benim açiklamaya çalistigim sey "örf"ün din olmadigidir yani "örf"ün iLAHî hükümler degil BESERî gelenekler oldugudur. Örnegin bizim örfümüzde hemserilik vardir. Türkiye bizim evimizdir ve Türkiye'li herkes ailemizden biridir. Yurt disinda örnegin Karadeniz'li bir Türk görsek ailemizden birini görmüs gibi seviniriz, onun boynuna sariliriz.

Vatanimizin eyaletlere bölünmesi vatanimizi evimiz sayan "örf"ümüze aykiridir, buna siddetle HAYIR deriz ve evimizde lazlara ait bir Lazistan kurulmasina, Suriye'lilere ait bir Arabistan kurulmasina, Kürtlere ait bir Kürdistan kurulmasina itiraz yetmez isyan etmemiz gerekir.

Allah'in ayetteki hükmü budur
yani örfe aykiri islerde
inananlara düsen
emîre isyan etmeleridir.

Bu açiklamaya elbet itiraz edilebilir,
itirazi saygiyla karsilarim.

Konu Hasan Akçay tarafından (24. March 2017 Saat 01:23 AM ) değiştirilmiştir.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Hasan Akçay Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
dost1 (20. March 2017)
Alt 20. March 2017, 02:47 PM   #7
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.449
Tesekkür: 105
569 Mesajina 951 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 23
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

Peygamber dediğimizde bu kelime ile ona iki görev bindirmiş oluruz:
1-Dini kuralları ulaştırıp,açıklama, tatbikat gerektiriyorsa onu gösterme, yani dini yönden eğitme, Din Başkanı olarak Resullük görevi. Zorlama yetkisi yoktur.
2-Devlet Başkanı olarak yüklendiği idari ve siyasi görevleri yerine getirip bu yönde gerekli tedbirleri alıp, emirler vermek, zorlayıcı tedbirler almak, savaş açmak ...... vs gibi Nebilik görevi.

İşte bu sure ile ve de 12. ayet ile peygamberin nebi/devlet başkanı olarak, İslam toplumuna katılanlar hakkında verdiği emirler, tedbirler anlatılmak istenmekte, düzenin bozulmamasının yanında hakkaniyetin gereklilikleri anlatılmaktadır, yani toplumsal ve kişisel adalet.

"Nisa" kelimesi Arapça'da "kadın" anlamına gelmekte ise de bu kelime "Kur'an İlmi"nde "iş", "çalışma", "fiziksel performans/faaliyet gerektiren ve usulüne uygun yapılan işler" anlamınadır. Usulüne uygun yapılmaz ise "zina"yı oluşturur(mesela diploma gerektiren işlerde, diploması olmadan kendisini işin kompetanı olarak tanıtmak ve o işi yapmak, evlilik olmadan kendilerini evli gibi tanıtarak, karı koca hayatı yaşamak, vs...).

Surede de "kadın ve iş" ayrımına, ayırdına varılamadığından "göç edenlerin/biat edenlerin" yalnızca kadınlar olabileceği zannı uyanmaktadır. O yüzden ilk yazımızda "erkekler nerede" diye sormuştuk. 10 ve 12. mealler iyice tetkik edilip biraz da üzerinde düşünülürse "nisa/kadın" ifadesiyle:
-İslam toplumuna iltica edenlere temin edilen iş ve şartlarının ve
-İslam toplumundan göç edenler ile,
-fethedilen yerlerde ele geçen iş yerleri ile o iş yerlerinde çalışan veya sahibi olanların,
kadın-erkek ayrımı yapılmadan, edinecekleri iş ile ilgili durumlarının anlatıldığı anlaşılır.
Ayette göç edenler kadın ve erkek olarak ayrılmamıştır, ayrılması da mantıksızdır.

Bir de artık şu kadınların tezgahtaki mal gibi satın alınmasını anlatan satın alım bedeli olarak çevirisi yapılan "mehr" kelimesini de erkek veya kadın ayrımı yapılmadan "kişiye has maharet/beceri/yatkınlık" diye anlamalıyız. "Mehirlerini verin" ifadesi iş verilecek erkek veya kadın kişiye herhangi bir iş değil, "maharetlerine uygun iş verin", ya da " maharet edinebilecekleri bir iş verin" demektir.

Yine aynı şekilde 11. ayette geçen ve karı/karılarınız manasına "eş/eşleriniz" diye tercüme edilen "zevc/ezvac" ifadesini de "birbirlerini tamamlayanı(tamamlayanları)/birbirinin yardımcısı(yardımcıları)", burada "çalışanı(çalışanları)/işçisi(işçileri)" veya "ortağı/ortakları" veya "toplumun ferdi" olarak anlamak gerekir.

Saygılarımla.
Galip Yetkin.

Konu galipyetkin tarafından (2. January 2019 Saat 10:11 AM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 21. March 2017, 03:21 AM   #8
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 215 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 22
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

Vatanimizin eyaletlere bölünmesi vatanimizi evimiz sayan bizim "örf"ümüze aykiridir...
Kimin örfüne aykiridir yani biz kimiz?

Yaban filminden
https://www.youtube.com/watch?v=YHJN2mod5ik
(48:34):

Biliyorum beyim sen de onlardansin emme.
Onlar kim?
Aha, Kemal Paşa'dan yana olanlar.
Insan Türk olur da nasil Kemal Paşa'dan yana olmaz?
Biz Türk degiliz ki, beyim.
Ya nesiniz?
Biz Müslümaniz, Elhamdülillah... O senin dediklerin Haymana'da yaşarlar.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Hasan Akçay Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
dost1 (21. March 2017)
Alt 22. March 2017, 11:19 AM   #9
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.449
Tesekkür: 105
569 Mesajina 951 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 23
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart

Biz 12. ayetteki maruf ifadesini örf olarak kabul edemiyoruz.
Çünkü Peygamber daha sağ iken ve getirdiği kuralları bizzat uygularken ve de bu kuralların uygulanabilmesi için emir ve talimatlar verirken, din tamamlanmamışken Peygamberin getirdiklerinden oluşa gelmiş bir örf, âdet veya gelenekten bahsetmek abes olur.

Olsa olsa devlet başkanı olarak emir ve talimatları olur.
Araf-199. ayet de bu yöndedir.

Eğer burada bir örf'ten bahsedilecekse bu örf ancak ve ancak o gün dahi müşrikler var olduğundan ve o kısım tarafından uygulandığından "müşrik örfü"nden bahsedilebilir.

"Eş"-"Zevc" ifadesi için de bir hususu belirtip konuyu kendi yönümden kapatacağım.

Eş-Zevc" karşılıklı olarak birbirlerinin tamamlayıcılarıdır.
Her biri müstakil parçalar/birimler olsalar bile birleştiklerinde belirli bir işi gören bileşimdir, ve yeni bir bütün oluştururlar.
Mesela dar manada aileyi oluşturan kadın ve erkeğin birleşmesi, eşleşmesi;
Madeni kesici ve yarıcı bölümü ile sapın eşleşmesi/birleşmesi ile oluşan balta, keser ve çekiç;
Kapıların açılıp kapanmasını sağlayan iki parçanın birleşmesinden oluşan menteşe;
........ vs. Buradaki birleşen parçaların her biri diğerinin "eşi/zevci"dir.

Bunları tetkik ettiğimizde biri diğerinin içine girmekte olup buna "erkek", diğerine de "dişi" denmektedir. Biri olmadan diğeri görevi yerine getiremez.

Kelimeye bir de bu yönden bakılmalı.

Saygılarımla.
Galip Yetkin.

Konu galipyetkin tarafından (24. March 2017 Saat 08:33 PM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 23. March 2017, 05:22 AM   #10
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 215 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 22
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

ZiHAR (ظهر) müsriklerin bir "örf"üydü,
islam
"Allah sizin anne ilan ettiniz eslerinizi anneleriniz yapivermez" diyerek
onu haram kildi (33:4).

Mekke'nin HICEC (حجج) denen "panayirlar"inda Safa ve Merve'ye ugramak ta müsriklerin bir örfüydü,
islam
"Safa ve Merve... o ikisine ugramaniz günah degildir" diyerek
onu müminlere helal kildi (2:258).

Kisacasi "örf"süz toplum olmaz.

Son yazınızdaki ayet herhalde "158" olmalı. Galip Yetkin
Evet. 2:158. Düzelttiginiz için tesekkür ederim.

Safa ile ilgili örf hakkinda
gerekirse
daha fazla bilgi vermeye çalisayim.

Konu Hasan Akçay tarafından (23. March 2017 Saat 12:03 PM ) değiştirilmiştir.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
91mümtehine, suresi


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 08:11 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2022, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam