hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > İMAN > İman ve mü’minler > Din

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 6. October 2017, 03:42 PM   #1
galipyetkin
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Sep 2011
Mesajlar: 1.458
Tesekkür: 105
574 Mesajina 958 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 24
galipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud ofgalipyetkin has much to be proud of
Standart Din ve Laiklik.

Bir siteden alıntıladığım bir yazı sunuyorum.
Değerlendirmenize...
******************

Din ve Laiklik.

Bu başlık altında yazılanlar birçokları tarafından yadırganacaktır. Bu, “din” dendiğinde beynimizde oluşan algı nedeniyledir. Bu algı çocukluğumuzdan beri biriktirdiklerimiz ile şekillenmiştir. Ancak konuya Kur’an bağlamında bakarsak şimdi anlatacaklarımızı daha rahat analiz edebiliriz.

Din sözcüğü, “deyn” sözcüğünden türemiştir ve ilk anlamı “borç” demektir. Sahip olduğumuz farklı yetenekler, toplumsal statüler, güç, bilgi, akıl, sevgi ya da şefkat birer nimettir. Yeryüzü sofrasından edindiğimiz mal ve para birer nimettir. Tüm bu nimetler dolayısıyla fazlalıklı hale gelir borç altına gireriz. Bu hayatta yapılması gereken de bu nimetlerin karşılığını ödemektir/şükretmektir. Herkesin bir diğerine göre fazlalığı mutlaka vardır. Mal ve para yönünden fazlalıklı olan bunu diğerleri ile paylaşarak borcunu ödeyebilir, bilgi yönünden fazlalıklı olan bunu toplum yararına kullanabilir. Yetenekli bir mimar insanlar için yaşanabilir mekanlar yapabilir. Sevgi sahibi bir anne çocuklarından başka diğer çocuklara da bu sevgiyi ulaştırabilir. Herkes, sahip olduğu fazlalıkları bir diğerine karşılık beklemeden aktararak nimetlerin karşılığı öder/şükreder ise borcunu da ifa etmiş olur.

Bugün çokça anlaşıldığı şekli ile din, yalnızca Allah ile kul arasında 0lduğu zannedilmektedir. Halbuki Allah ile kul arasında olan din değil, İMANdır.

Herkesin kendisine ait bir yaşam şekli vardır. Kişi bu yaşam şekline göre, hayatta önüne çıkan olaylarda çeşitli davranışlar sergiler. Aç bir hayvanı doyurur ya da umursamaz; bir yetime kucak açar, bir öksüzün başını okşar ya da hiç oralı olmaz; bilgiyi yaygınlaştırmaya çalışır ya da insanların cahil kalmasına sessiz kalır; yoksula destek olur ya da kafasını bile çevirip bakmaz; ülkedeki gelir dağılımını düzeltmek için çalışır ya da gelir dağılımındaki dengesizliği daha da derinleştirir v.s. Bireysel anlamda, insanın hayatı boyunca sürdürdüğü yaşam ve bu yaşamı oluşturan bütün eylemleri ya da eylemsizlikleri o kişinin dinidir. Din bizzat yaşamın kendisidir; kişinin yaşam şeklidir. Dine verilen yaşam şekli anlamını en açık şekli ile Maun Suresi’nde görebiliriz.

Dîni yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. Bu nedenle, şu namaz kılanların/şu destekçilerin vay haline! Onlar namazlarından/destek verişlerinden gafildirler, onlar, gösteriş yaparlar, ve mâûnu vermezler. (Maun Suresi)

Toplumsal düzen anlamında din ise, bireylerin yaşam şekillerinin kurallaşarak, yasalaşarak, ilkeleşerek toplumsal düzene yansımasıdır. Kur’an “din” kelimesini toplumsal bazda yasa, sistem, düzen anlamında kullanır. Bir toplumsal düzene din denilebilmesi için, o düzenin Allah tarafından kurulmuş olmasının ya da insanlar tarafından kurulmuş olmasının önemi yoktur. İster Allah tarafından kurulmuş olsun, ister insanlar tarafından kurulmuş her türlü toplum düzeni dindir.

Kapitalist düzeni kuran insanların yaşam şekilleri vardır. Kapitalist düzeni kuran ve bu düzene itaat eden insanlar bu sistemden memnundur ki yaşam şekilleri ilkeleşerek, kapitalist düşünceyi ve düzeni oluşturmuştur. Yine sosyalist düzen de bunu kuran ve bu sistemde yaşamaktan mutlu olan insanların yaşam şekillerini yansıtmaktadır. Bu anlamda her iki düzen de dindir. Adı başka başka olan ve burada sayamadığımız ama bir toplumsal düzeni tarif eden bütün sistemler dindir. Toplumsal düzeni tarif eden “din” kelimesi ile bugün kullanılan “düzen” ya da “sistem” kelimelerinin bir farkı yoktur. Burada sadece terminoloji farkı vardır.

Kur’an’ın üzerini örtme çabaları neticesinde bir çok kelimenin olduğu gibi “din” kelimesinin anlamı da saptırılmıştır. Ancak Kur’an’ın kendi tefsirini kendi yapan, kendi kendisini açıklayan yapısı ve dil bilginlerinin çalışmaları sayesinde anlamı saptırılan kelimelerin gerçek anlamları bir bir ortaya çıkmaktadır. Aşağıdaki ayet bugün geleneksel anlamda dine verilen anlamın doğru olmadığını göstermektedir:

Bunun üzerine o [Yûsuf], kardeşinin kabından önce onların kaplarını aramaya başladı. Sonra onu [su kabını] kardeşinin kabının içinden çıkardı. İşte Yûsuf'a Biz böyle bir oyun öğrettik. Melikin dininde [ülkenin yasalarında], kardeşini alıkoymasına imkân yoktu. –Ancak Allah dilerse o başka. Biz dilediğimiz kişileri derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir daha iyi bilen vardır.– (Yusuf, 56)

Yusuf kıssası Kur’an’da uzunca anlatılan bir kıssadır. Kıssaya göre, Yusuf, kardeşlerinin onu bir kuyuya atmasından yıllar sonra, ülkede yönetici olmuştur. İhanette bulunan kardeşler küçük kardeşleriyle beraber, Yusuf’un yönetici olduğu ülkenin depolarından erzak almaya gelmişlerdir. Erzak almaya gelen kardeşler Yusuf’u tanımamıştır. Yusuf küçük kardeşini yanına almak istemektedir. Ayet, “Melikin dininde kardeşini alıkoymasına imkan yoktu” der. Burada bugün, dine verilen anlamdan farklı bir anlatım vardır ve din, ülkeye egemen olan yasalar anlamında kullanılmaktadır. Ülke yasaları, ülkede yaşayan insanların yaşam şekillerinin kurallaşmış, ilkeleşmiş halleridir ve ayetteki bu kullanım, bugün dine yüklenen anlamın yanlış olduğunu ortaya koymaktadır.

“Millet” kelimesinin kullanılışı ile “din” kelimesinin kullanılışı arasında da yakın bir bağ vardır. Kur’an toplumsal düzene hakim kurallar, yasalar, ilkeler doğrultusunda bir toplumun –istisnalar hariç- top yekün sürdürdüğü yaşam şeklini/dini “millet” kelimesi ile karşılamaktadır.

millet sözcüğü aslında yol, sünnet demektir… Ancak sözcük tek başına değil de …izafetli olarak "onun milleti [onun dini]", "İbrahim'in milleti [İbrâhîm'in dini]" şeklinde kullanılır.[1]

Bugün de millet isimleri bize o milletin nasıl yaşadığı konusunda az çok bilgi verir. “İranlı” kelimesini duyduğumuzda -bireysel istisnalar hariç- millet olarak İranlıların yaşam şekilleri gözümüzde canlanır. Yine, “Afgan” dendiği vakit Afganların nasıl yaşadıkları ne tür bir yaşam şekilleri olduğunu az çok biliriz. Aşağıdaki ayetlerde dikkat edilecek husus, toplumsal yaşam şeklinin/dinin “millet” kelimesi ile karşılanmasıdır.

Ve İbrâhîm'in milletinden, kendini bilmezden başka kim yüz çevirir? Ve Biz onu dünyada seçkin birisi yaptık. Hiç şüphesiz o, âhirette de iyilerden biridir. (Bakara, 130)

Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki:"Ey Şu'ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz!" (Şu'ayb da) dedi ki:"İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, kesinlikle Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah'ın dilemesi hariç ona [sizin milletinize] geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir… (Araf, 88-89)

Şüphesiz onlar [şehir halkı], sizin üzerinize galip gelirlerse sizi taşlayarak öldürürler veya sizi kendi milletlerine döndürürler. O zaman da siz, ebedi olarak, asla kurtuluşa eremezsiniz." (Kehf, 19-20)

Ve Allah uğrunda gerektiği gibi cihat edin. O, sizi o seçti ve dinde; babanız İbrâhîm'in milletinde sizin için bir zorluk kılmadı. O, daha önce ve işte bunda [Kur'ân'da], elçinin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, sizi "Müslümanlar" olarak isimledi… (Hacc, 78)

Yukarıdaki ayetlerde kullanılan “millet” kelimesi, bir milletin toplumsal anlamda kendisine tayin ettiği yaşam şeklini/dinini tarif etmektedir.

İsimleri ne olursa olsun yeryüzünde iki din mevcuttur. Bunlardan biri bozguncuların tabi olduğu düzen/din, bir diğeri de düzelticilerin tabi olduğu düzen/din. Tarihin her döneminde bozguncular ve düzelticiler karşı karşıya gelmiştir.

Ve Firavun: "Bırakın beni, öldüreyim Mûsâ'yı, o da Rabbini çağırsın. Şüphesiz ben onun, sizin dininizi değiştirmesinden veyahut yeryüzünde kargaşa çıkarmasından korkuyorum" dedi. (Mümin, 26)

Musa ile Firavun arasındaki egemenlik/hakimiyet mücadelesi yukarıda anlatılmıştı. Firavun, ülkesinde yaşayan insanları, kendisine çalışan köleler yapmış, onların emeklerini sömürmüş ve bu sayede zenginliğine zenginlik katmıştır. Firavun’un kurduğu toplumsal düzende, insanlar kendisine itaat etmekte, kendisine çalışmaktadır. Çocukları keserek öldüren, toplu kıyımlar yapan Firavun, Musa’yı Mısır ülkesinde bozgunculuk çıkarmakla suçlamaktadır. Ayette yer alan “sizin dininizi değiştirmesinden veyahut yeryüzünde kargaşa çıkarmasından korkuyorum” cümlesinde “din”, toplumsal düzen karşılığında kullanılmaktadır.

Fil Suresinin inmesine sebep olan olayda, Habeşistan valisi Ebrehe ve ordusunun bir boran/tayfun ile Allah'ın gazabına uğraması üzerine, Mekkeliler on yıl kadar putlarını bir kenara bırakmışlar, Tek Allah'a ibadet etmişlerdi. Risalet döneminde de Muhammed'e uymamaları için bir sebep yoktu. Muhammed onlara hiç duymadıkları bir şeyi söylemiyordu. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarına neden olup yüzlerce insanın ölmesine sebep olacaklarına, putlarını bir kenara itip Allah'ın birliğini kabul edebilirlerdi. Canları ve malları Muhammed’in orduları karşısında tehlikede iken en azından iman etmiş gibi gözükebilirlerdi. Ancak Mekkeliler, Muhammed’in getirdiği sistemin/dinin, kurmuş oldukları düzenin kendilerine işleyen çarklarını kıracağını anlamıştı. Bu sistem/din Mekkeliler’in yüzyıllardır sürdürdüğü egemenliğine son verecekti. Kabe’nin ziyaretçilerinden elde edilen yüksek turizm gelirleri ellerinden gidecek, barış ve huzur ortamının sağlanması ile kervan ticaretinden elde edecekleri gelirler yok olacak, sadece kendilerine işleyen ekonomik düzenleri alt-üst olacaktı. Ya yurtlarında herkes gibi yaşamak ya da yurtlarından ayrılmak zorunda kalacaklardı. Mekkelilerin o dönemde söyledikleri şuydu:

Ve "Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız" dediler. Biz onları, Kendi katımızdan bir rızk olarak, her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, haram [dokunulmaz] bir yere [Mekke'ye] yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. (Kasas, 57)

“Doğru yola uyarsak yurdumuzdan atılırız” ifadesi, Mekkelilerin doğru yolu bildiklerini ama uymadıklarını göstermektedir. Mekkeliler kısaca; “doğru yola uyarsak yurttaki hakimiyetimiz, düzenimiz son bulur, yurttan çıkmak zorunda kalırız” demektedir. Bu da Mekkelilerin bozguncu yaşam şeklini/dinini terkederek düzeltici bir yaşam şekli/din edinmek suretiyle ekonomik güç ve egemenliklerini terk etmek istemediklerini göstermektedir.


İslam-Müslüman

Din, bireysel anlamda İslam’dır.

“İman edip salihat işlemek” Kur’an’da 57 yerde bu kalıpta geçmektedir. İman + Salihatı işlemek/Düzelticilik yapmak = İslam’dır. Bu, İslam’ın Kur’an’daki pratik anlamıdır. İslam’ın bu tanımında yer alan iman, bireye yönelik bir anlatımdır. Bir devletin imanı olmayacağı gibi bir toplumun da topyekün imanından bahsedilemez. Şimdi Hucurat 17 ve Enam 125’e bakalım:

Onlar İslam’a girdikleri için sana minnet veriyorlar. De ki: “İslam’a girmeniz üzerine bana minnet vermeyin. Bilakis, eğer doğru kimseler iseniz, sizi imana erdirdiği için Allah size minnet verir. (Hucurat, 17)

Ve sonra, Allah, kimi doğru yola iletmek isterse, İslâm için onun göğsünü açar. Kimi de saptırmak isterse göğsünü öyle sıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi olur. İşte böyle, Allah, ricsi [pisliği; zarar, azap veren şeyleri] iman etmeyenlerin üzerine kılar [bırakır, atar]. (Enam, 125)

“İslam”ın imanı da içine alan bireye yönelik anlamı tüm Kur’an kapsamından çıkarabileceği gibi yukarıdaki ayetlerden de bu husus açıkça anlaşılmaktadır.

Din toplumsal düzen anlamında Müslimlik’tir. Müslimlik toplumsal düzene yönelik bir anlatımdır ve bugünkü kapitalizm, sosyalizm gibi sistemlerin karşıtı bir sistemdir. (sosyalizmle ifade edilmek istenen materyalist komünizm olmalı.G.Y.)

Bugün Müslüman olana İslam, İslam olana Müslüman denmektedir. Oysa ki Kur’an “İslam” ve “Müslim/Müslüman” kelimelerini eş anlamlı olarak kullanmaz. Müslim, Kur’an’da yer alan düzeltici ilkelere tabi toplumun bireyidir. Müslim olmak, İslam olmak/mümin olmak yönünde atılan bir adımdır. İslam olmak, zaman ve sabır gerektirir. Bu sebeple elçiler bozguncu toplumlara delillerle gelmişler, müslim olmanın/düzeltici olmanın Allah tarafından tayin edildiğini belirtip, toplumlarının müslim/düzeltici olmalarını istemişlerdir. Hz.Muhammed peygamber olduktan sonra onun peygamber olduğu haberi Medine’ye de ulaşmıştır. O sırada Medine’de Evs ve Hazreç kabileleri arasında husumet vardır ve kan dökülmektedir; huzursuz ve bozuk bir toplumsal yapı hakimdir. Bu şartlar altında bir grup Medine’li Mekke’ye gelmiş peygamber ile görüşmüş ve Kur’an’ı dinlemişlerdir. Toplumlarına döndükten sonra da dinledikleri Kur’an’ı toplumlarına anlatmışlar ve son olarak aşağıdaki sözleri söylemişlerdir.

Ve gerçekten biz [bize gelince, bizim durumumuz ise]; Müslümanlar bizdendir, zâlimler de bizdendir. Ama kimler teslim olduysa [Müslüman olduysa], işte onlar reşâdı [doğruya, güzele, iyiye, gerçeğe gitmeyi] arayanlardır. Ama zâlimlere gelince, onlar da cehennem için odun olmuşlardır." (Cinn, 14-15)

“Ve gerçekten bizim durumumuz ise; Müslümanlar bizdendir, zalimler de bizdendir”. Bu cümle toplumsal yapının çatısıdır. Düzeltici olanlar da olmayanlar da bizdendir, demektir. “Ama kimler Müslüman olduysa, işte onlar doğruya, güzele, iyiye, gerçeğe gitmeyi arayanlardır”. Burada müslim olanların, İslam olmak yolunda ilerledikleri, adım attıkları söylenmektedir.

Biz Kur’an’dan biliyoruz ki dileyen iman eder dileyen iman etmez. İmtihanın da ana konusu olması itibariyle Kur’an imana karışmaz ve insanı serbest bırakır.

Bedevi Araplardan, geri bırakılmış olanlara de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir topluma karşı çağırılacaksınız; onlarla savaşırsınız veya onlar, müslüman olurlar. Artık, eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir ödül verir. Ama önceden yan çizdiğiniz gibi yine yan çizecek olursanız sizi acıklı bir azap ile azaplandırır. (Fetih, 16)

“Onlarla savaşırsınız veya onlar, müslüman olurlar” ifadesi imansızları imana getirin demek değildir. Burada bozguncu bir toplumla karşı karşıya gelineceği onların düzeltici/müslim olmaya çağrılmaları, bozgunculukta diretirlerse savaş yoluna gidilmesi istenmektedir. Süleyman’da Sebe Melikesi’ni Müslimliğe davet etmiştir.

O [Süleyman’ın mektubunu alan Sebe’ melikesi]: “Ey ileri gelenler! Şüphesiz ki bana kesinlikle çok saygın / şerefli bir mektup bırakıldı. Şüphesiz ki o [mektup], Süleyman’dandır ve ‘Bana karşı büyüklük taslamayın, teslimiyet göstererek / Müslüman olarak bana gelin!’ diye yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden, engin merhamet sahibi Allah adınadır” dedi. (Neml, 29-31)

Aşağıdaki ayette iman etmiş olanlar ve Müslim olarak İslam olma yolunda adım atanlar ayrı ayrı zikredilmiştir.

De ki: “İman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek / tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, senin Rabbinden ona, Allah’ın birçok can katan âyeti hakk ile inmiştir. (Nahl, 102)

Aşağıdaki ayette de Müslim olduktan sonra iman konusunda hata edenler konu edilmiştir.

Ve O (Allah) size: “Doğal güçleri ve peygamberleri Rabbler edinmenizi emretmez. Siz müslim olduktan sonra, size küfrü emreder mi?! (Ali İmran, 80)

Aşağıdaki ayet de İslam olmanın bir süreç olduğunu anlatmaktadır.

Hayır, aksine kim iyileştiren, güzelleştiren biri olarak kendisini Allah için islâmlaştırırsa, işte onun, Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de. (Bakara, 112)

Aşağıdaki ayette de orjinali “eslemna” olan kelime Müslim olmak demektir.

Bedevi araplar, “İnandık!” dediler. De ki: “Siz İnanmadınız, ama ‘eslemna; sağlamlaştırdık; kendimizi sağlama aldık!’ deyin; iman henüz kalplerinize girmedi. Ve eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, O, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi size eksiltmez.” Gerçekten Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir! (Hucurat, 14)

Toparlayacak olursak, İslam imanı da içine alan bireye yönelik bir anlatım, Müslim ise toplumsal düzene yönelik bir anlatımdır. Bireyin o topluma aidiyetini belirtmek için kullanılmıştır.

Akıl işletilmedikten sonra ayetlerin Kur’an’da yazıyor olmasının bir faydasının olmadığını ve aklını işleten insanların Kur’an okumamış olsalar dahi bu ayetleri öğrenebileceklerini belirtmiştik. Atatürk, yüksek azmi ve çalışması sayesinde toplumsal düzene hakim sosyolojik ve ekonomik yasaları öğrenmiştir. Biz bugün Kur’an çalışmalarımız sayesinde altı ilkenin de Kur’an’da mevcut olduğunu tespit ettik. Kitapta anlatılan altı ilke de Müslimliğe ait ilkelerdir. Kitabın bundan sonraki bölümünde altı ilkeden Müslimlik ilkeleri olarak bahsedeceğiz.

Müslimlikte Devlet-Birey İlişkisi

Şimdi Müslimliğe ait ilkeler ile yönetilen bir devlette, devletin bireye yaklaşımını görelim:

Halk bireylerden oluşur. Sınırları belirli bir toprak parçasında/yurtta egemen halkın, yönetim için oluşturdukları tüzel kişiliğe devlet denir. Tüzel kişiliğin insandan ayrı bir şahsiyeti vardır. Ayrı bir şahsiyet olan tüzel kişilik, içinden çıktığı toplumun yaşam şekillerine uygun ilkelerle (düzeltici ya da bozguncu ilkelerle) ve organlar vasıtasile yönetilir. Tüzel kişiliğin/devletin inancı olamayacağı için, vatandaşlara karşı yansız davranmakla yükümlüdür. Tüzel kişilik/devlet nazarında, tüm vatandaşlara eşit muamele edilir ve her bir vatandaşın yaşam şeklini/dinini yaşaması, hak ve özgürlüklerini kullanması için çaba sarfedilir. Tüzel kişiliği/devleti yönetenler, bireysel imanlarını işlerine karıştırmazlar; yaşam şekillerini halka dayatmazlar, dayatamazlar. Bireysel imanlarının gerekleri var ise bunu gizli yaparlar. Tüzel kişilik adına iş yapma bilinci ile her vatandaşa eşit mesafede dururlar.

Atalar dini mensupları,[2] ilkeler üzerinden değil, bireysel imanları ve yaşam şekilleri üzerinden yönetim sergilemektedir. Tüzel kişilik/devlet ancak ilkeler ile yönetilir. Toplumsal düzenlerin baskıcı olmaları (totaliter olmaları) bu sistemlerde yönetime hakim olanların bireysel imanlarını halka dayatmalarındandır. Bireysel olan ve kişi dışında kimseyi bağlamayan imanın ve buna bağlı bireysel yaşam şeklinin topluma dayatılması bu imana sahip olmayanları baskıya maruz bırakır ki işte baskıcı rejim ya da çokça kullanıldığı şekli ile faşizm budur. Bireyi özgür kılan, iman ve yaşam şekillerinin dayatılmadığı bir ortamda, kendi imanını ve yaşam şeklini özgür iradesiyle belirleyip yaşaması ve toplumsal düzende bizzat sahip olduğu hak, özgürlüklerdir. İlkesel yönetim şeklini ıskalayan atalar dini mensupları, sadece kendilerini bağlayan bireysel imanlarını ve yaşam şekillerini devlette geçerli kılmaktadır. Kendi yaşam şekillerini devlete ve ülkeye hakim kılmaya çalışan yönetimler, tarihin her döneminde zulümlere neden olmuştur. Özgürlükler ancak ilkelere dayalı bir yönetim ile yaşanabilir. Müslimlikte devlet birey içindir. Sadece hatırlatma yapması istenen Peygamberden dahi, “sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin” (Kaf, 45) denerek ilkesel bir yönetim sergilemesi istenmektedir.

Bireyin imanı ve dini ile toplumsal düzenin dinini/sistemini birbirinden ayırmak gerekir. Kur’an, bozgunculara karşı düzeltici bir toplumsal düzen kurulması ve bu düzenin ayakta tutulması açısından taraftır. Kur’an’ın taraf olması; düzeltici bir toplumsal düzen kurulması, yaşatılması ve ayakta tutulması ile ilgilidir. Düzeltici sistem kurulduktan sonra, kurulan düzende yaşayan bireylerin yaşam şekilleri, toplumsal düzene yönelik tehdit ve saldırı niteliği almadığı sürece, bireyler kendi yaşam şekillerini yaşarlar. Amaç düzelticilik çerçevesinde bir barış ve dirlik düzeni kurmak, daha sonra da yaşam şekillerinin özgürce yaşanabilmesi için kurulan bu düzeni hiçbir yaşam şekline teslim etmemektir. Şimdi Kur’an’ın bireylerin yaşam şekillerine yaklaşımını görelim:

Ve de ki: "O hak [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin."… (Kehf, 29)

De ki, "Dinimi yalnız kendisine arındırarak Allah'a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O'nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız." (Zümer, 14-15)

Şüphesiz Biz bu kitabı sana, insanlar için hak ile indirdik. O halde kim doğru yolu bulduysa artık kendi lehinedir. Kim de saptıysa artık o, sırf kendi aleyhine olarak sapar. Ve sen onların üzerine vekîl değilsin. (Zümer, 41)

Oysa Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? (Yunus, 99)

De ki: "Ey insanlar! Rabbinizden, elbette, size hakk gelmiştir. Artık doğru yola giren, ancak kendisi için girmiştir ve gerçekten, sapan da, kendi zararına sapmıştır. Ve ben, sizin üzerinize vekil [sizi ayakta tutan; sizden sorumlu biri] değilim." (Yunus, 108)

Dinde zorlama/tiksindirme yoktur… (Bakara, 256)

Doğrusu Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan edeceğiz; bu nedenle onu işitici, görücü yaptık. Kuşkusuz Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör. (İnsan, 2-3)

Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir. (Kafirun, 6)

O sizi yaratandır. Kiminiz kafirdir, kiminiz mümin. Allah yaptıklarınızı görmektedir de. (Tegabün, 2)

Laiklik, farklı yaşam şekillerine sahip insanların bir arada yaşamalarını sağlar. Kişilerin farklı yaşam şekillerine tanınan bu müsamaha özgürlüktür. Bu özgürlük, toplumsal düzenin çatısıdır. Bu çatı altında farklı yaşam şekillerine sahip insanların nasıl davranmaları gerektiği aşağıdaki ayetlerde özetlenmiştir.

Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler. (Furkan, 63)

Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz yalnızca bizim için, sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz” derler. (Kasas, 55)

Bir yurtta çeşitli faklılıklara sahip (dil, din, renk, soy v.s farkı) iki grup karşı karşıya gelirse bunların yapması gereken karşılıklı olarak birbirlerinin yaşam şekillerine müdahale etmemek ve bu farklılıkları sivrileştirip yurtta bozgun çıkarmamaktır. Barış ve huzur ortamında yaşamak ancak sistemin sunduğu özgürlük çatısı altındaki gurup ya da kişilerin birbirlerinin yaşam şekillerine müdahale etmemesi ile mümkündür. Aksi durum karmaşa, kavga ve kaosa neden olur. Bugünkü kapitalist yapının “özgürlük!” ve “demokrasi!” anlayışı karmaşa ve kavgaya neden olmaktadır. Kapitalist düzenin bireysel özgürlük dediği, parası olanların arzu ve isteklerini tatmin etmesinden ibarettir; ki her istediğini yapmak özgürlük değil, kaostur. Bireylerin isteklerine göre hareket ettiği yerde, bireysel arzu ve istekler çatışır ve bir kaos ortaya çıkar. Kur’an bize istediğimiz herşeyi yapmamızı değil, arzu ve isteklerimize gem vurup aklımızı işletmemizi öğütler. Kur’an’ın resmini çizdiği özgürlük, ancak Kur’an’ın emrettiği toplumsal düzenin ayağa dikilmesi ile hayata geçer. Bireysel özgürlüğün tüm toplumun özgürleşmesinden geçtiği bilinmelidir.

Laiklik, halka özgür ve kişisel seçimlerine dayanarak yaşama imkanı sunduğundan vazgeçilmezdir. Ve kişilere özgür bir irade ile seçme hakkı vermek, imtihanın da olmaz ise olmaz kuralıdır. Laiklik, devletin yaşam şekilleri karşısındaki tarafsızlığının adı olduğu gibi, inanç ve fikir sahipleri açısından da bu özgürlüklerin bir teminatıdır.

Tekrarlayacak olursak:

Din, bir duygu değildir.

Din, vicdanlarda değildir.

Din, bozguncu olmak ya da düzeltici olmaktır

Din, bireysel anlamda bireylerin yaşam şekilleri, toplumsal anlamda bu yaşam şekillerinin ilkeleşerek toplumsal düzene yansımasıdır. Kur’an, bozgunculara karşı düzeltici bir toplumsal düzen kurulması ve bu düzenin ayakta tutulması açısından taraftır; vatandaşlarının kendi yaşam şekillerini yaşamaları açısından tarafsızdır. Laiklik, düzelticilerin bozgunculara galip gelmesi ile ülkede sistemi kurduktan sonra, toplumsal düzene yönelik tehdit ve saldırı niteliği almadığı sürece, sisteme inanmayanların ve istemeyenlerin de yaşam şekillerini teminat altına alan bir ilkedir. Hiç kimseye kurulan sistemi yıkmak için özgürlük verilemez. Bu; sistemi kuranların sistemi kuruş amaçlarına taban tabana zıt olduğundan kapitalist ve sosyalist toplumlar dahil her toplumsal düzende işleyen bir kuraldır.

*******************
[1] Hakkı Yılmaz, a.g.e cilt 1, sf. 324

[2] Atalar dini demekle, atalarının izlerini takip eden, onlardan gördükleri yaşam şekillerini sorgusuz sualsiz kabul edenleri kastediyoruz. Türkiye baznda bakarsak; bugün Allah ile aldatanlar/aldatılanlar olduğu gibi Atatürk ile aldatanlar/aldatılanlar da vardır. Bu iki kesimin yaşam şekilleri arasında bir fark yoktur. Her iki kesim de biriktirmeci ve istiflemecidir. Ve atalarından gelen dini yaşamaktadır. Kendisini “din!” içinde gören kesim biriktirmeciliğe istiflemeciliğe ek olarak “din!” adı altında atalarından intikal eden bir yaşam daha sürmektedir.(Müslümanlar sitesindan)
********************

Saygılarımla.
Galip Yetkin.

Konu galipyetkin tarafından (18. October 2017 Saat 08:57 AM ) değiştirilmiştir.
galipyetkin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
galipyetkin Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
dost1 (6. October 2017)
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
din, laiklik


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:21 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2024, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam